31 Mayıs 2018 Perşembe

PEKİ SUÇLU KİM; POLİTİKA POLENLERİ…


PEKİ SUÇLU KİM; POLİTİKA POLENLERİ…

Şu garip Memlekette ‘Politika Polenleri’ polimlerle, kusurlu kurgularla ilerlemeye çalıştıkça, direkt söz söz üstüne koymak zorlaşır. Millet hasseten horataya tutulur. Yakışıksız paragraf parlatmalara katlanır. Ve bu karanlık cumhuriyetin en zayıf göstergesine kapılır. Yani akına kara karışan, karanlığa gark olan akıl karıştıran yeni cumhuriyete umut besler. İşte bu politik polencilik her ideolojik tandansa da sirayet eder, toplu bunalım yaşatır. Peki, suçlusu kim, suçlu kimler? Elbette ‘Politika polenleri’…

Son günlerde reel politikada anlaşılmaz biçimde, tarifi zor ancak teknik terimlerle izah edilebilir kopopolimer ve homopolimer zincirlenmesi ve senteze göre reaksiyon amorfluğu polenleniyor. Politika polenleri polimli, profili patlak, mat parlak, yüzü maskeli, gözü bantlı, sadece mevcut halden dert yanmakla özdeş, bağcılıkta, bağlamacılıkta usta, esastan kaçak, yarı kaçık bir rota izliyor.  Asıl suçluluk bu demek lazım ama sesi kısılmışlık ve kala kalmışlık yüzünden millet zillete bulaşmak istemiyor. Suçlu her kim ise açıkça onlardır demek lazım ama cesaret istiyor. Cesaretlenemiyor.

O yüzden memlekette onca yıl, onca bağnazlığın insancıl gösterilmeye çalışıldığı ve dinsel yükümlülük budur ve yerine getirmek gereklidir şartı horalandığı bir dönem saltanat sürüyor. Saltanat sürümü bu kayıkçı kavgasında cumhuriyete kimse inanmaz oldu. Cumhuriyet ve evrensel demokrasi aksine yapay şarta şurta bağlı inanma temelinde tümden emre itaat eder bir kuşak softalandırıldı. Diğer taraftan geçmişte hiç bağı olmadığı halde kendine ideolojik fraksiyon arayanlar ile bu softların politik çatışması montajlandı. Zaten zemberek boşalınca hayat tek kafesten takip edilir. Kafakol ilişkileri ve mahalle baskısı çerçevesinde saflaştırmaya devam edildi. Öyle takke feslenip sarıklanınca, beden uzun entarilerle kaplanınca kırklanılır, kırklandık sanıldı. Politik manivela ısındı. İşler karışırtırıldı. Karıştı.

Peki, dünyanın en büyük gücüne ve güçlerine karşı çıkmak, eylem koymak hangi yol haritasının gereğidir. Önce uyduruk başarı öyküleri yazıldı. Topluma yarınlara yansıdığında ders alınması gereken o birden bire ani yükselişler pompalandı.  Pompacılık benimsendi. Arsız haksız o yükselmeler, tabansız yükseltmeler hiç hesapta yokken en girişimci görülen ve alın teri dökmeden hazineden sayılan define bulunmuş gibi sevinilen durumu oluşturdu. Acı durum en makulü olarak lanse edildi. Her tarafta her halta yarayan veya hiç bir halta yaramayanlar işe karıştı. Fos çıktığı anlaşılınca da birden rota değişti. Değiştirildi. Horataya tutulmak kaçınılmazlaştı. Politika polenlerinin polimleri bollaştı.

Peki, bu bollukta çıkış nerede, kimde? Soru bu.  Millet bıçak kemiğe dayandığından, güven kaybı üst düzeyde yaşandığından artık hiç kimseye inanılmazlığa takıldı kaldı. Zaten karanlığa hapsedilmeye çalışılan Cumhuriyetin cumları, cumhurları kendi hürriyetinden başka bir şey düşünmezler. O anlaşıldı. Ve millet hangi usul altında olursa olsun hangi temel unsurları gözeterek, ince eleyip sık dokuyarak doğru seçim yapması gerektiğini gördü. Çünkü on yıllarca polimer politikacıların Oltasına yakalanıldı. Polemikler başladı. Horataya bel bağlandı. Politikacı polenler haritaya odaklandı. Ahali her defasındaki gibi bir kere daha aldatıldı.

Her haliyle hazineye hazımsızlık sonsuz inanç karmaşasında kazanımlarda ve yaklaşımlarda ibra edilmeyişi de günceller. O zaman ibre ve kalibre değişir. Hengame başlar. İnsan odaklı ne varsa kitlesel ölçekte değer kaybeder. Yani karanlığa doğan güneş, gündüze boğulan dağınıklık yaşanır. İşte o aşamada politika polenlerinin polimleri söz konusudur. Pol kepçeden kamuoyuna taşınır. İşte bunların hepsi yine gündemde.

Peki, hiç hesapta olmayan neydi ki bunca yıl bunlar yaşandı. Hay huylar arasında huy değişti. Her şey karmakarışık yeni koşullara uygun yaşam yenileme basiretsizliğine bağlandı. Başıbozukluk baş gösterdi. Yani karanlığı içenlerin intikam vakti geldi, bitmek bilmedi. Akla müdahale zirveye çıktı. Gün gelir, saati gelince hesaplar bozulur.

Bozulacak gibi sanki şenlik havasında normal seyreden bu durum vakti zamanı gelince sarpa saracaktı. Sardı. Şimdi tan yeri ağarmadan yollara düşmek, daima halden dert yanmak, ağlanmak, politik polenci zihniyetle polimler düşünmek ve tam yeri geldi sanıp düşünmeden çalakalem yazmak tüm ilişkileri zedelerdi. Zedeledi. Yazmak bazen azmak çoğunlukla azarlanmaktı. Azar azar ayar bozuldu.

Yakında kızılca kıyamet koptu kopar. Bu kopuş sürecinde Millet memleket için her vakada varılan mertebeyi gözden geçirmektir önemli olan. Politika polenlerinin polimlerini irdelemekle mümkündür bertaraf olmamak. Peki, bu nasıl olacak. Politika polenlerinin polimler bezeli, kusurlu kurgulanmış, endirekt çekimli filmlerini ortaya çıkarıp, horataya kapılmadan, karanlık cumhuriyetin zarafetine aldanmadan, ona buna yazılmadan, oburca yazmadan,  abur cubur çizmeden olacak. Olacak ama hali hazırda bir değişme yok. Buralara da bir haller oldu.

Demek ki ‘ince ayar’ gerek…           

30 Mayıs 2018 Çarşamba

SİYASET, ÇİÇEK TOZLARI VE SİNİR OTU…

SİYASET, ÇİÇEK TOZLARI VE SİNİR OTU… 
 
Siyaset arenasını titanyumdan teşekkül etmiş botanik bahçesine çevirenlere, siyaset yapmayı sinir otu yutmuşçasına çığırından çıkanlara meyan kökü bir beyandır. Tüm tumbolara rağmen memleketi ferahlatacak çiçek tozları üflemektir mesele…
 
Bilmukabele bilançonun aktifinde yol arkadaşım muhasebesi yaparken, geçmişe hiç aldırmadan alma çiçeği ile armudun sapını birlikte toplayanlara çiçek tozu hapşırmasıdır. Hapşırmak ki kalbi ve tüm sistemleri anlık durdurur derler. Oysa sadece reflekse ve gerilmeye bağlı birkaç saniyelik kalbin teklemesi hissidir. O kadar. Polen alerjisi ile belli mevsimlerde de artar bu his. Ama yine de yaşama dair risk olduğundan ve hapşırık havada saatte yüz altmış kilometre sürat yaptığından ağız kapatılmalıdır. Yani ciddi bir iştir sıralı sırasız hapşırmak. O yüzden sağlık dilenir, sağlıkla yaşa denir. Çok yaşa ise en makbulüdür...
 
Çok yaşayın çünkü çarkıfelekgillere gücenmeye koşut, çiçek denizinde sinir otu yutmuşçasına dimyata üzüme giderken pirinç levhaların iletkenliliğine kanıp üzülmekte vardır hayatta. Biberiye kollayıp hapşırmak da. Hayatın gerçeklerinden iki arada bir derede kopmak da…
                                                                                                               
Sarsıntılı çiledir ejderha ağzında açan sarıçiçek, safran. Kasıntılı çaredir afrana bulanmak, sinemaki çaylamak ve softane softalanmak. Sardunya saksıları pencere ağzında mahalleleri bilerek çıkmaz sokaklara savrulmak. Menekşe kokulu odalar da dostluk rehasını iç etmek. Çadırlar kurulu çayırlar gelincik çiçeği kırmızısı iken darlanmak. Gecesefaları sehpalara tekme vurulunca ay beyazı, yıldız sarısını görmemek. Zurnanın peşrevinde Rodrigo’nun gitar konçertosu dinlememek. Ranzalara bulaşan rezene ezmesinin yağına bulanmamak. Kulaklara hasekiküpesi takıp hasetlenmek. Soğuk küplerden kurulmuş arastada bir çiçek mezatını mezarlaştırmak.
 
Yosun kokusu tadında yazmak ise kökleri göğe asılı karlı kayın ormanıdır. Okumayan yazamaz. Yaşamayan bilemez. Çünkü hesaplı hesapsız sivri yazıtlardan name bekler, nam alır siyah laleler. Dahası al yüzlü bebekler namaza niyaza dururken akzambakların zımbaladığı ağlayışları ağlar ağlayıcı kadınlar.  Kuytu köşelerde bile ağlayacak yer bulamaz erler. Yer sarmaşığı gibi gözyaşlarına sarılarak gömülürler sadık yârin göğsüne. Ana imparatoriçenin de ana yazgısıdır yazı. Her defasında yerden göğe yanardönerler canlanır, yenibaharlar da…
 
Gün dönünce kaytan ibrişimli gramofon çiçeği gayesizce gramofonun iğnesini süsler. Arabacılar arab atlarına kırbaçları şaklatır. Adap kalmayınca kereste yüklü kervan bir arpacık yol alamaz. Almak vermek babındadır asıl avize fidanlığı. Çitlembik damacanasından içmek gibi bir şeydir deli orman serisinde sergilenmek.  Nesilden nesile geçen derviş kıvamında devrim pınarında papatya falı ile beslenmek. Hanımeli değince hurafeler bile yön bulur, yüz döner hakikate diye içlenmek. Oysa hüsnüyusuf güzellemesi ile pekişir yaz başları. Peşinden kuş konmaz kervan geçmez ellerde kuş üzümü seçkisi. Kültlü kültürlülük loş kamelyalarda kaktüs çiçeğine bilenmektir. Latincesi leylak rengi. Mercimek tanesi kadar emek. Ve yeter de artar mitolojiyi anlamaya çiçek isimleri.
 
Nakaratları gönül bağı. Nazar etmeye gör karanfil bağlarını. Itır bulaşır zaten tüm destanlara. Deste deste oburlaşır dağ sümbülü. Defnesi, deli gülü, dön babası. Coşku kaplar bedeni, akıl donar, hüzün dolar dolar ve boşalır. Gramofonda iğnelenen taş plaktan tiz ses, toprak kabul etmez şarkısı…
 
Sultan otu yutmak gibidir hayata kahretmek. Süslü saraylarda sümüklü böcek gibi sürünmek. Yağlı yapışkan yol açarak tuğ lalesinden sülalesine en pişmiş tuğlalardan Kâbeler yapmak. Kıblesiz tufanlar yaratmak. Ve yüz üstü zakkum çiçeğine gömülmek. Yok, edici kanlı yaralar açmak hercai menekşe gönüllerde. Sonra bitkilerden çiçeklere, çiçeklerden zülüflere yalancı kitle sanatının iz düşümüne sarılmak. Lisanı sevir ile zamklanmak.  Önemli bir başlık atmadan ve umacı takma adla ve soyadla ageratim vapur dumanı çiçeğine çivileme dalmak.
 
Bu dalgalanışta göklerden düşen umu daima sabır tozu yutmuşluk. Tafracıların tutturduğu çift çubuk ise çift kirazlı teslimiyet. İşte gönül köprüsü yıkıldığında öteye beriye çağrılan ne ol çağrısıdır hiç anlaşılmaz. Sıklamen çiçeği çeşit çeşit renkle ca sıkar. Pelesenk çiçeği koklamak, olmak üzerine düşünmek ve olmak olmuş meyvenin hasına alenen takmamaktır. Takılmamaktır fesleğenin özel sinirlerde dirilttiği duyguya. Ama ses duyulmaz.
 
Böyledir toprak soluk aldıkça kekik kekik kokan ovalara açılmak. Kırdan şehre yansıyan çan çiçeklerine bilerek isteyerek katılmak. Şakayık çiçeklerinden kayığa binip ota bota çatmak. Çakmak. Dağlarda açan isyan çiçekleri üstünden börtü böceğe yakınlaşmak. Araziye uygun işbirlikçi haşeretlerle boğaz boğaza hasat kaldırmak. Yaratı karaltı arasında, gönül ışıkları kısılınca göğün ışıklarını alevlendirip akarsu sefası ve ateş böcekleri gibi yayılmak. Kaç turlu olursa olsun her türlü laleyi numana açılmak. Ummana dalmak.
 
Umulmadık bir anda bal çiçek dostlarla köpük köpük çağlayan ay ışığında kendini avuçlara usulca bırakan uğur böcekleri gibidir başa gelen uğursuzluk. O uğurlamanın ardına eflatuni renk bulaşmış patikalarda yüzlerce renkten çakıl taşları yol gösterir yolculara. Yol gösterici çiçek uçlarından akan ballı süt ve baykuş gözleridir. Zaten gurbet çiçeği bezelidir dört bir yan.
 
İşte o dertleniş dağ laleleri ve ceviz karası sıvalı havada toprağın nemine bulaşır. Bulaşınca da sinir otu tenekeden barınaklara dağılır. Gala çiçeğinden beteri alamet içten içe üst üste yığılan su gözeleri ile ince ince yayılır hayatın içine.
 
Meyanı beyanı bu kadar. Geçmişin aynasından akılda kalan tahta perdeli avlularda kalaylı bakırlarda, dökme pikten kaplarda kaynar gençlik yıllarının gül reçeli. Gül yaprağı reçeli…
 
Politika polenleri bir başka his, ikinci bahis...

29 Mayıs 2018 Salı

GÖLGELERİN EFENDİSİ SİYASETİ VE SEÇİMLER…

GÖLGELERİN EFENDİSİ SİYASETİ VE SEÇİMLER…
 
Siyasette birilerini payelendirip Tanrının yeryüzündeki gölgesidir diye ağa, örümcek ağına takılanlar ve sorgusuz sualsiz gölgelerin efendisine tapanlar hangi günahın markalarıdır besbelli. Veya hangi markalaşmanın reklam yüzü. Onlar günahların en babasına o ucuz yollu payelendirilmişliğe yeryüzünün halifesidir diye inanmakla iki cihanda azap çekmeye adaylaşırlar.  Aslı astarı o büyük günaha körü körüne inananlar da, kerhen yol verenler de dahildir, ortaktır…
 
Kendi halinde olmadan geçen giden, gören göçen zamanların en sivrilmiş sayılanları, sıkışınca gölgeliklere sığınanları muhakkak seçimlerin birinde karabasan yaşarlar. Gölgelerin efendileri görülseler de siyaseten onların da sonu hep vardır. Nihayetinde orada bu dili ve bilgiyi kimlerin öğrettiğinin ve kirlettiğinin yanı sıra seçimlerde efendilerini biteviye ispata çalışanlar da mutlaka hesaba çekileceklerdir. Vaka budur.
 
O yüzden yalan yanlış yaylım ateşi boştur. Zülden kurtulmak güçtür. Kibirlenmenin, kurumlanmanın, çöreklenmenin ve memleketi inşaat sürecine hapsedip milleti açlığa mahkûm etmenin suçu ağırdır. Gölgelerin efendisi atfedilmenin de pek önemi yoktur. Ganimet çoktur referansı da kaçınılmaz sonu ve mecburi çatışmaları önleyemez. Belki sergilenen mucizevi olaylar ve birinci tur körlüğü ikinci tura kadar siyaseten safkan tapınmayı çağrıştırabilir. Ama o çağrılar da çağdaşlaşma özleminin karşısında erir gider. Efendilik biter sade gölgeler kalır...
 
Yani seçimlerin her defasında gölgelerin takibiyle alındığı yönündeki tek taraflı algı bu kez gölgecilere dinamizm kazandırmaz. Öyle görünüyor. Öylesi gerçekleşir ise  gölge siyasetçileri zamanın dışında kalırlar. Elbette kaynakçalarda sağlam sağlaması yoktur bu kuşak bozulmasının. Her şey değişir ve kendi kendine anlaşmak bile zorlaşır. En iyi yitik kuşak temsilcileri bilir ve yaşamışlardır bu en baş edilemez gölgelerin bile vakti gelince semaya dağılıp gittiğini. Çelik mezarlara gömüldüklerini.  
 
Gölgelerin efendisinin peşine düşülerek yapıldığı sanılan gölge siyaset ve iktidarının seçimlerde klişe haline getirilmiş ne varsa umursamazlıkla kullandığı ve kullanacağı bilinir gerçek. Kalıcı hasarlar bırakmasına göz yumularak bu kiliseci anlayış en ücraya ulaştırır. Ve yarınlara hırs taşınır. Hükümdar bozuntusu pozunda ahkâm kesilir. Parametrelerin yol göstermesine, bireysel tepkilere ve toplumsal tavırlara hiç bakılmaz. Yenileşmeye yüz verilmez.  Ama işin sonunda bu bölgesel, gölgesel efendiler ve gölge siyasetinin müdavimlerini gölgelikler de siperlikler de korumaz. Hiç işe yaramaz.
 
Sonuç itibariyle hoyrat hayat yüzünden zamanla demokrasi kültürü de tekler. Siyaseten Tanrının yeryüzündeki gölgesi sayılanlar gelip gelişip, gitmemecesine yerleşip serpilerek yeni serüvenleri ile siyasetin baş temsilcisi olurlar. Gölge kapmaca oyunlarını sahnelerler.  Blok halinde küresel ölçekte dayatılan armadaya anında dâhil olurlar.  Öyle ki her alınan verilen kararlarla toptancılık yapılır. O hal bu hal hiç de demokratik olmayan yöntemlerle çözülmeye çalışılır. Ve yıllarca telafisi olmayan çatlaklar oluşturulur. Oto kontrol mekanizmaları çöker. Bundan sonrası volkan benden sonrası tufan yalanları bastırılır. Hoşgörü biter, tüm dengeler bozulur. Sonuçta gölgelerin efendisine, yeryüzünün halifesine bağlanan tek adam kültürü de vakti zamanı gelince inceden çözülür.
 
Duygusal motivasyona endeksli derinleşen faylar, gölgelerin efendisi siyaseti ve baskın-atak seçimler ile harekete geçmez sanılır. Geçer. Kırılır. İktidar yapılanması yeni yöntem ve idari tekniklerin çok uzağında bambaşka ucube bir mantığa devşirilir. Tutmaz. Çünkü seçim sarpa sarınca takip edilecek gölgede bulunmaz. Gölgelerin efendisine karşın gölge siyasetinde kırılmalar başlar.
 
Gölgelerin efendisi siyaseti başka hikâyelere kahramanlar arar ve bulur veya bulamaz ama seçimler de kafalar bir güzel karışır. Karıştırılır. Gölgelere bağımlılığı siyasette tapınma, tapan ve takılan çerçevesinde anlayanlar hangi büyük günahın piyonlarıdır geç de olsa anlaşılır.
 
Bu kez anlı şanlı kurgulamalarla olsa dahi atı alan denizi geçemez. Sanki Millet bu seçimlerde gölgelerin efendisi siyasetinden uyanmaya yakın. Memleket te gölgelerin efendisinden kurtulmaya hazır…

28 Mayıs 2018 Pazartesi

MÜLTECİ NÜFUSU VE NÜFUZ…


MÜLTECİ NÜFUSU VE NÜFUZ…

Meğer mülteciler de oy kullanacak, memleketin geleceğini oylayacak diye yazınca tepkiler almak da varmış. Milletin anası ağlamış, memleket batmış hala acındırma edebiyatı. Yazıktır günahtır hikâyesi. Madem günah yazık ne yapmalı her savaşan, batan, yiten ülkenin insanlarını şu zengin denile denile sömürülen Anadolu’ya mı yığmalı.

Zaten on yıllar içinde konutları dikerek kentlilik oluşur sanıldı. En güçlü iktidarlar dahi zirveyi koruma adına uçsuz bucaksız coğrafyaya yayılmayı önceledi. Bu önceleme siyasi tavır, dini ve iktisadi yönden hiç özelliksiz kuşatmayı da beraberinde getirdi. Ve kuşku duymadan memleket sınırlarını da yasak kaçak aşan herkes mülteci vasfıyla köy kent yayıldı. Bu dağılmayla uğraşmadan iktidara devam olasıdır zannedildi. Hiç de değil…

Kim ne derse desin vahşi bir kültür nevrozudur bu mülteci akımı. Ve bu akıma göz yummak milletin bağrında sosyal yaralar açmaktır. Yaşananlar ve yaşanmaya zorlanan cabası. Hatta bu dört milyondan fazla mülteciyle iç içe yaşamanın cehaleti ve dahi sefaleti de peşinden getireceğini bile bile. Yani şimdilik kırk milyar Amerikan parası harcamanın çok daha ötesine geçecek maddi manevi kayıplar. Maddi manevi yıkımlar da artacak. Özellikle doğu coğrafyasında. Kovsan gitmez, satsan alıcısı çıkmaz bir nüfus. Ama çok değil bir beş yıl sonra bu mülteci nüfusu memleketin yüzde on beşine ulaşır. Nüfuz gereksinmesini ileri sürer. Yani akıllı önlemler piyasaya sürülmez ise keşmekeş devam ederse yarınlarda çok sıkıntı yaşanır.

Elbette nüfuz ve nüfusun korunması geçmişten geleceğe köprüdür. Ama yalan yanlış politikalarla memleket coğrafyalarına taşınan bu mülteci akımının çıkardığı ve çıkaracağı hadiselerle köy kent perspektifinde sosyal ve siyasi parçalanmışlık yaratmayacağını kim garanti edebilir.  Bazı ellerde nüfuzun değişmeyeceği ne malum. O gün gelince görüntüde ne renk, ne denk, ne de dinsel birlik varken istikrarın tesisi de zorlaşır. Dâhili ve harici tehditlere karşı koymak güdüsü nasıl güdümlenir.  içeride şimdilik dört milyon varken, arttıkça bilinmez kaç milyon olacakken nasıl dizginlenir. Yarın İlahi güç ve manevi maharetle onlarda anadolu’da pay derdine düşerler ise ki muhakkak düşeceklerdir memleket dayanışması iyice zayıflamaz mı? Yoksa istenen o mudur?

Yani sonuçta verilen vazifeyi ahit, lahit arasında yapacak bir zümre yaratılıyor sanki. Ciddi tehlike bu. Şimdilik egemenliği elinde tutan yerli nüfuza kem, kör köstek. Evet, destek değil alenen köstek olur bu nüfus, hem taşra kentlerde hem de metropollerde. Bunlar şimdi oy verdirilerek sonra her şekilde de kullanılır. Taşı gediğine koymanın vakti gelince de hemen usul ve erkân, açıkça dini hizipçilik temelinde direnç köreltilir.

Ancak kulaktan dolma ilahi kavramlar ile cihana yayılan bu nüfus taşınması kaosuna dini çekişme ve siyasal ilerleme deyip suskun kalmak bu memleket çocuklarının geleceğini çalmaktır. İleride bir türlü kaynaşamayan, kaynayan ve kanayan kaçınılmaz bir duruma davetiye çıkarmaktır. Önlenemez taşkınlığa karşın onları taşralı zihniyetiyle devasa kentlerde yaşamaya mahkûm etmektir. Suç mu ceza mı, mükafat mı açmazında birilerini de kahretmektir. Olası bir iç çatışmanın fedaileri olarak vitrine çıkabileceklere de zemin hazırlamaktır. Kullanılmaları da kolay nasıl sa.  Ama düşman bir nesli yaratanlar kendi düşmanlarını da yaratırlar.

Yüzyıllık dönemin sonunda daha en başından belli bir muhafazakârlığa muhtaçlık muhtarlaşınca, bu muhtariyet yandaş iftiracıların da işine gelir. Geldi de iktidar ifşaacıları da kullanarak koca memleketi taşra kentler cehennemine çevirdi. Zaten en büyük yarası dinsel olan, nüfusu ve nüfuz yapısı dinciliği kabullenen bir millet her zaman eş değer bir otorite arayışına kadar girer. Veya değişen nüfusla değişen bir nüfuz ve gerileyen bir rejim sathı mahalline girilir. Sivil itaat köylerden kentlere nerede mülteci yığılması ve yoğunlaşması varsa da çabuk ilerler. İş karışır.

Karışıklık, taşra zihniyeti, taşra mutlakıyeti ve mülteci nüfusunu arttırma ile el değiştiren nüfuz ve müteşebbislik de tersine değişimi başlatır. Örneği de yüzyıl öncesinin Balkanları.

Millet o uzun yılları çok iyi bilir. Gereğini de yapar…

MÜLTECİLER DE MEMLEKET GELECEĞİNİ OYLAYACAK…

MÜLTECİLER DE MEMLEKET GELECEĞİNİ OYLAYACAK…
 
Son yıllarda şu garip memlekette köylerde, kasabalarda, kentlerde mevcut iktidarın sınırsız izin verdiği yerleşmek maksatlı mülksüz mülteci akımı yüzünden yerli eşrafın nüfusu koruma kaygısı egemenleşti. Nüfuzunu da devam ettirme kavgası. Diğer yandan iktidarı elinde tutan ve kaybetmeme teşebbüsçüleri de bu unutturulmaya çalışılan mültecileri kullanma yoluna gitti. Oy geçirgenliğini bu şekilde azaltma eğilimindeler. Yani geliş süreci ve süresine bakılmaksızın hızla yurttaşlığa alınan bu yalandan savaş kaçkınlarının oy vermesi sağlandı. Yani her sandığa üç beş serpiştirilen bu yarı besleme, besleme mülteciler kendi çaplarında şu garip memleketin geleceğini oylayacak. Yarınlarına karar verecek.
 
Yani memleket bocalarken, en tepeden aşağıya yönetenler bir dolara bile söz geçiremezken milleti mültecisi bir baskın-erken seçime gidiliyor. Ya derin uykulardan uyanma gerçekleşecek ya da umut başka bahara kalacak. Seçim sandık tamam. Tamam, da sandığa gidecek mülteciler natamam. Yaklaşık dört milyon vatanlıyı, vatanları yokmuşçasına şu fakir memlekete katan her kimler ise günahı çok büyük. Bu ne yapalım din kardeşi, yaşlı, kadın, çoluk çocuk edebiyatıyla geçiştirilemeyecek denli ciddi bir konu. Çünkü hiç biri millet evlatlarından mağdur bir görüntü vermiyorlar. Öyle sırça köşklerde yaşayarak ahkâm kesenlerin dediği gibi de değil gerçek. Saat yirmi iki itibariyle, şu koca şehrin dört bir yanında toplu taşıma, ortak alan, mağaza dükkân bir gezin de görün asıl durumu. Görülen kara çekirgeler gibi dağılmışlar her yere olacaktır.
 
Peki, bu sözde savaş mağdurları için borç yiyen kesesinden hesabı harcanan kırk milyar doları kim ödedi. Sonrasında borcun vadesi gelince kim ödeyecek. Mülteciler mi, yoksa bu Millet mi?
 
Eğer mültecilerden devşirilenler mevcut iktidara oy verirler borç kapanır diye düşünülüyor ise bu borç ödendi sayılmaz. Asıl borcu ödeyenlerden birileri de çıkar hakkını haram zıkkım eder. Dua yerine beddua eder…
 
Acayip olan çok durum var gerçekten. Kuşkusuz oralarda kan revan. Kardeş kardeşi katlediyor. Peki tamam. Pek muhacir sayılmazlar ya lafın gelişi bu muhacirinler borç içinde yüzdürülen şu fakir memlekete geldiklerinden ve yerleştiklerinden beri her dini bayramda ülkelerine eş dost ziyaretine gidip dönüyorlar. Demek ki ülkeleri denildiği gibi yakılıp yıkılmamış. Orada gidecek bir yerleri var. O halde burada yaşamasına niye izin veriliyor. Burada kazanıp orada yiyorlar sanki. İşin aslını mevcut iktidar biliyor ama makul ölçülerde açıklayamıyor.
 
Bu acımaları ve acındırmaları bir kenara koyma vakti geldi de geçiyor. Çünkü bu genel geçer nüfus her yerde, hele de devasa kentlerde ticaret yapıyor. Uluslararası boyutta ticari ilişkiler kuruyor. Aileler devletten ve belediyelerden yüklü mali destek görüyor. Çocukları kısa zamanda kurulan kendi dillerinde eğitim veren okullara gidiyor. Hastanelerden ikamet kaydı içinde olma koşuluyla bila bedel faydalanabiliyorlar. Kayıt dışı çalışıp, işgücü pazarını da düşürüyorlar. Yani yerli halktan hallice yaşıyorlar. Ve bu fakir memleket ile kopmaz bağ kurabilmek için soluksuz sıralı çocuk yapıyorlar. Ve yerleştikçe yerleşiyorlar. Hani oraya buraya, Avrupa’ya gideceklerdi. Lafı güzaf. Milletin şevki kırıldıkça taş yerinde ağırdır lafı da boş olur. millet de hesabı keser.
 
Bu memlekete yaşatılan şu ensar muhacir kargaşası aslında kapitalist dünyanın sözde diktatörlerden kurtulma siyasetinin önümüze koyduğu barikat. Başa bela olduğu yakında anlaşılacak bu dört milyonu geçen adam taşımacılık bir yanda, yeni mülteci kentlilik diğer tarafta. Casus uydular kent merkezlerinde. Kapı komşusu. Bu başıbozuklukta dürüst hayaller bile rencide edildi.  Kentleşmesini tam sağlayamayan devasa taşınmalara mülteciler de eklenince iş sarpa sardı.  Pamuk kadar hafiftir utkulu tutkulu ütopyalar. Ama demir gibi ezer geçer. Seçimler de kapıda.
 
Mültecilik ayrıcalıkmışçasına keyfekeder meydanlarda sahillerde, plajlarda ormanlarda, avluda havluda gezinmeler, kendi ülkesiymişçesine gerinmeler, her yerde vakit öldürmeler, parklar ve bahçelerde vakit harcamalar, ortalıkta sere serpe oturmalar, sokak cadde ortası nargile çekmeler, kaldırımları işgaller, yasak olmasına rağmen zifiri dumanlı kahvelerde birleşmeler, vergisiz harçsız mekanlaşmalar bunlara hak olarak verildi. Akla gelen gelmeyen her şey bu sözde dindaş mültecilerin doğal hakkı sayıldı. Memleket evlatlarının yaptığında suç sayılan ne varsa bunların hanesine mubah yazıldı. Hatta büyük kentlerde oluşan bu çarpık çurpuk bencillik makul görüldü.
 
Böylece dünyada gelişmiş devletleri yönetmek kolaylaşırken, bu fakir memleketi yönetmek iyice zorlaştı. Bu dört milyon ve fazlasını bu memlekete yamayanların da bunlar daha iyi halleri. Memleket insanı daha onlara yazılmadı da ondan. Sen kaşla göz arası mültecilere de oy kullandırırsan yazgı deyip geçilmez. Yargı yakındır. Örneğin yaklaşan seçimlerde yazılır mı yazılır.
 
Millet işini bilir…

26 Mayıs 2018 Cumartesi

MUHARREM…

MUHARREM…
 
Yazın sanatında adettendir. Biri bir yerlere geldi mi veya gelme ihtimali yüksek ise bu sanatın erbapları o kişi ile ahbaplıklarından dem vururlar. Öyle ki makalelerde saliselik beraberlikler abartılır. Ve cümleler yılların dostluğu varmış izlenimi verecek kıvamda harmanlanır. Okuyucular da vay canına der. İnanır. Bunu niye yaptıkları açıktır aslında…
 
Büyük kurtarıcı, büyük liderin  “Benim İki Büyük Eserim Vardır…” diyerek gelecek kuşaklara emanet ettiği ve övündüğü değerler on yıllar içinde tam da tarih olmaya yakınlaşmışken, memleket izbeliğe, zifiri karanlığa arap atı koştururken gök kubbeye bir çivi çakıldı. Ve ‘Bir Yiğit Memleket Kurtarır’ misali erken-baskın seçim gündemine Muharrem, Gariban Muharrem girdi.
 
Yazın sanatı emekçilerinden biri olarak, Gariban Muharrem’i ben nasıl gündemime alayım da bir makale çıkarayım diye düşünürken birden aklıma; ilçe bazında legal siyasete bulaştığım yılların hemen başında tanıdığım, sonrasında abim saydığım, daima saygı duyduğum Muharrem geldi. Yaklaşık yirmi beş yıllık dost, yaren, yoldaş Muharrem abim. Kendisine abi demezdim başlarda. Dahası onu Karadeniz'li sandım, hemşeri saydım uzunca zaman, Akpınar’lı çıktı. Yine belli dönem sünni sandım alevi çıktı. O zamanlar bir yerden bir yere uzun yolculuk yaparken yan koltuk dışında sorgulamazdık hiç, kim nereli, kim hangi mezhepten. Ve saire. Sorması bile ayıp karşılanırdı sanki. İnsan olmak, insanlığa adanmışlık yeterdi. Hele o ve ben hiç takılmazdık bunlara, merak bile etmezdik.
 
Sonra kardeşten ileri olduk. İçimizden geçenleri önce söyledik, kürsülerden anlattık sonra yazdık karaladık. Ve yazdıklarımızdan bir demeti ‘Karadeniz Soldan Dalgalanır, Her Eylülde’ kitabımızın içine birlikte serpiştirdik. Siyasette ise hep kaybeden olduk. Ama hiç aldırmadık. Hele hele bir keresinde ‘kalem bende merak etme’ diyerek garanti verdiği bir ilçe kongresinde bile başkan adayı olamadım. Kırılmadık birbirimize asla. Şimdi o yaşanmışlıkları içer, anar, güler geçeriz. Çünkü siyasette doğru bildiğimizden hiç ayrılmadık. Doğru bildiğimizden de asla şaşmadık. Ve ‘Can ağızda Canan yürektedir’ deyip hiç ayrılmadan bu günlere geldik. Soldaki yolculuğumuz ilk günkü heyecan ve sıcaklıkta geleceğe doğru da ilerliyor. Ne mutlu bize…
 
İşte o abim, Muharrem abi birkaç yıl önce Gariban Muharrem’i insani boyutta tanımama ve siyasette kabullenmeme neden oldu…
 
Gariban Muharrem yıllar önce herkesin bildiği o meclis oturumunda o tarihi konuşmayı yapınca acayip tanındı. Tanıyorduk ama yalan olmasın biz de bu vesileyle yakından tanıdık. Vekil Muharrem o beş dakikada tüm partililer gibi benimde abim oldu. Muharrem İnce abi. Sanılmasın otuz yıla yakın siyaset yaptığımız partide abi-abla siyaseti yaptık. Bir yerlere gelmek için hiç abi abla aramadık. Zaten aransaydık makam mevki kazanımlarımızdan da belli olurdu. Bizim abla abi deyişimiz sadece saygıdan.
 
İşte o kadarla sınırlı kaldı bizim Gariban Muharrem ile abi kardeş ilişkimiz. Uzaktan. Meşhur olduğu günlerde yakın ilçenin birinde bir sunum yaptı. Gittik izledik. Gerçekten mükemmeldi. Bende kendi çapında hatip görüldüğümden soranlara sanki yazdıklarını okuyor hissi edindim. Pek tutmadım dedim. Oysa kıskanmıştım içten içe kürsü hakimiyetini. İncelikli dokundurmalarını ben niye düşünemedim diye hayıflanmıştım açıkçası.
 
Sonra ilk Genel Başkanlık yarışını kaybettikten sonra sur içinde isme davet bir geniş toplantıda herkes ondan fellik fellik kaçarken bir gönülden merhabayı ve ayaküstü sohbeti de esirgemedik kendisinden. Korkmadık çekinmedik hiç kimseden.  Yalnızlığına bir nebze de olsa ilaç olduk. Ve bir anda çevremizde doldu. Rahatladı. Biliriz düşülen o halleri. Çünkü biz hala yaşadığımız ilçede, parti kongrelerinin birincisinden onuncusuna hep vardık. Belli zaman aralıklarıyla üç dört kere başkanlığa adaylaşma çabası verdik. İkisine girdik ve kaybettik. Onun için daima bir başka pencereden baktık Gariban Muharrem’e…
 
Yani Gariban Muharrem ile tüm muhabbetimiz Allah inandırsın bu kadar. Millet kadar…
 
Ancak bu kadarla kalmadı tabii ki; epey bir zaman önce Gariban Muharrem benim can dostum Muharrem abime misafir oluyor. Bu buluşmada birkaç zamanı beraber harcıyorlar. Yakından tanışma fırsatını yakalıyorlar. Muharrem abim en iyi yaptığı şey olan gözlem yeteneğini kullanıyor. Gariban Muharrem’i ölçüp tartıyor, izliyor dinliyor. Ve tespitlerini de can kardeşi bendenize ayrıntısıyla aktarıyor…
 
İlk saptaması da sen Muharrem abi diyorsun ya seninle yaşıt oluyor. Siyasette geldiği nokta itibariyle genç sayılır. Ve yaşının önünde giden bir kişiliğe sahip. Olgun ve yüksek zekâlı. Diğer İnce ayrıntıları da bizde saklı. İşte yaşıtım olduğunu öğrendiğim o günden bu güne abi demiyorum Gariban Muharrem’e. Ve o günden bu güne aramızda Bizim Muharrem oldu. Renkli kişiliğiyle şimdi herkesin Muharrem’i.  Olsun varsın, olsun da memleket kurtulsun. Millet kurtulsun.
 
Bizim Muharrem’i yani Gariban Muharrem’i partili veya partisiz çok yakından tanıyanlar vardır muhakkak. Ama çevremizde bizi tanıyanlar da iyi bilir; Bir biz adamdan anlarız, iki dost olacağımızı ince eleyip sık dokuruz. Üç iyice tanımadığımıza da paye vermeyiz. Daha kimse İnce Muharrem ismini zikretmemişken Muharrem abim ile ben “Partiye İnce ayar çekecek tek kişi Bizim Muharrem’dir” konusunda uzlaşmıştık. Dileyenler can dostum, hayattaki tek abim Muharrem’e sorabilirler…
 
Ve siyasette de şans kapıyı en ummadık, umulmadık anda çalar. İşte çanlar memleket için tehlike çanları çalıyorken ‘Memlekete İnce ayar’ çekecek lider Bizim Muharrem oldu. On yılların yerel siyasetçisi olmamıza karşın cin akıllı olmak istemediğimizden bir kere dahi il veya kurultay delegesi olamadık. O yüzden şimdiye kadar parti içinde oyumuz kendisine nasip olmamıştı. Kısmet şimdiyeymiş. Milletle beraber gönül rahatlığıyla kendisine oy vereceğiz…
 
Böylece bendeniz Gariban Aksu için de; ‘Benim iki aslan yürekli Muharrem’im vardır’ levhası tarihin güneş alan duvarına çivilendi. Ne mutlu…
 
Yolun açık olsun Gariban Muharrem, yolun yolumdur…
 
Yazın sanatında adettendir. Biri bir yerlere geldi mi veya gelme ihtimali yüksek ise bu sanatın erbapları o kişi ile ahbaplıklarından dem vururlar. Öyle ki makalelerde saliselik beraberlikler abartılır. Ve cümleler yılların dostluğu varmış izlenimi verecek kıvamda harmanlanır. Okuyucular da vay canına der. İnanır. Bunu niye yaptıkları açıktır aslında…
 
Büyük kurtarıcı, büyük liderin  “Benim İki Büyük Eserim Vardır…” diyerek gelecek kuşaklara emanet ettiği ve övündüğü değerler on yıllar içinde tam da tarih olmaya yakınlaşmışken, memleket izbeliğe, zifiri karanlığa arap atı koştururken gök kubbeye bir çivi çakıldı. Ve ‘Bir Yiğit Memleket Kurtarır’ misali erken-baskın seçim gündemine Muharrem, Gariban Muharrem girdi.
 
Yazın sanatı emekçilerinden biri olarak, Gariban Muharrem’i ben nasıl gündemime alayım da bir makale çıkarayım diye düşünürken birden aklıma; ilçe bazında legal siyasete bulaştığım yılların hemen başında tanıdığım, sonrasında abim saydığım, daima saygı duyduğum Muharrem geldi. Yaklaşık yirmi beş yıllık dost, yaren, yoldaş Muharrem abim. Kendisine abi demezdim başlarda. Dahası onu Karadeniz'li sandım, hemşeri saydım uzunca zaman, Akpınar’lı çıktı. Yine belli dönem sünni sandım alevi çıktı. O zamanlar bir yerden bir yere uzun yolculuk yaparken yan koltuk dışında sorgulamazdık hiç, kim nereli, kim hangi mezhepten. Ve saire. Sorması bile ayıp karşılanırdı sanki. İnsan olmak, insanlığa adanmışlık yeterdi. Hele o ve ben hiç takılmazdık bunlara, merak bile etmezdik.
 
Sonra kardeşten ileri olduk. İçimizden geçenleri önce söyledik, kürsülerden anlattık sonra yazdık karaladık. Ve yazdıklarımızdan bir demeti ‘Karadeniz Soldan Dalgalanır, Her Eylülde’ kitabımızın içine birlikte serpiştirdik. Siyasette ise hep kaybeden olduk. Ama hiç aldırmadık. Hele hele bir keresinde ‘kalem bende merak etme’ diyerek garanti verdiği bir ilçe kongresinde bile başkan adayı olamadım. Kırılmadık birbirimize asla. Şimdi o yaşanmışlıkları içer, anar, güler geçeriz. Çünkü siyasette doğru bildiğimizden hiç ayrılmadık. Doğru bildiğimizden de asla şaşmadık. Ve ‘Can ağızda Canan yürektedir’ deyip hiç ayrılmadan bu günlere geldik. Soldaki yolculuğumuz ilk günkü heyecan ve sıcaklıkta geleceğe doğru da ilerliyor. Ne mutlu bize…
 
İşte o abim, Muharrem abi birkaç yıl önce Gariban Muharrem’i insani boyutta tanımama ve siyasette kabullenmeme neden oldu…
 
Gariban Muharrem yıllar önce herkesin bildiği o meclis oturumunda o tarihi konuşmayı yapınca acayip tanındı. Tanıyorduk ama yalan olmasın biz de bu vesileyle yakından tanıdık. Vekil Muharrem o beş dakikada tüm partililer gibi benimde abim oldu. Muharrem İnce abi. Sanılmasın otuz yıla yakın siyaset yaptığımız partide abi-abla siyaseti yaptık. Bir yerlere gelmek için hiç abi abla aramadık. Zaten aransaydık makam mevki kazanımlarımızdan da belli olurdu. Bizim abla abi deyişimiz sadece saygıdan.
 
İşte o kadarla sınırlı kaldı bizim Gariban Muharrem ile abi kardeş ilişkimiz. Uzaktan. Meşhur olduğu günlerde yakın ilçenin birinde bir sunum yaptı. Gittik izledik. Gerçekten mükemmeldi. Bende kendi çapında hatip görüldüğümden soranlara sanki yazdıklarını okuyor hissi edindim. Pek tutmadım dedim. Oysa kıskanmıştım içten içe kürsü hakimiyetini. İncelikli dokundurmalarını ben niye düşünemedim diye hayıflanmıştım açıkçası.
 
Sonra ilk Genel Başkanlık yarışını kaybettikten sonra sur içinde isme davet bir geniş toplantıda herkes ondan fellik fellik kaçarken bir gönülden merhabayı ve ayaküstü sohbeti de esirgemedik kendisinden. Korkmadık çekinmedik hiç kimseden.  Yalnızlığına bir nebze de olsa ilaç olduk. Ve bir anda çevremizde doldu. Rahatladı. Biliriz düşülen o halleri. Çünkü biz hala yaşadığımız ilçede, parti kongrelerinin birincisinden onuncusuna hep vardık. Belli zaman aralıklarıyla üç dört kere başkanlığa adaylaşma çabası verdik. İkisine girdik ve kaybettik. Onun için daima bir başka pencereden baktık Gariban Muharrem’e…
 
Yani Gariban Muharrem ile tüm muhabbetimiz Allah inandırsın bu kadar. Millet kadar…
 
Ancak bu kadarla kalmadı tabii ki; epey bir zaman önce Gariban Muharrem benim can dostum Muharrem abime misafir oluyor. Bu buluşmada birkaç zamanı beraber harcıyorlar. Yakından tanışma fırsatını yakalıyorlar. Muharrem abim en iyi yaptığı şey olan gözlem yeteneğini kullanıyor. Gariban Muharrem’i ölçüp tartıyor, izliyor dinliyor. Ve tespitlerini de can kardeşi bendenize ayrıntısıyla aktarıyor…
 
İlk saptaması da sen Muharrem abi diyorsun ya seninle yaşıt oluyor. Siyasette geldiği nokta itibariyle genç sayılır. Ve yaşının önünde giden bir kişiliğe sahip. Olgun ve yüksek zekâlı. Diğer İnce ayrıntıları da bizde saklı. İşte yaşıtım olduğunu öğrendiğim o günden bu güne abi demiyorum Gariban Muharrem’e. Ve o günden bu güne aramızda Bizim Muharrem oldu. Renkli kişiliğiyle şimdi herkesin Muharrem’i.  Olsun varsın, olsun da memleket kurtulsun. Millet kurtulsun.
 
Bizim Muharrem’i yani Gariban Muharrem’i partili veya partisiz çok yakından tanıyanlar vardır muhakkak. Ama çevremizde bizi tanıyanlar da iyi bilir; Bir biz adamdan anlarız, iki dost olacağımızı ince eleyip sık dokuruz. Üç iyice tanımadığımıza da paye vermeyiz. Daha kimse İnce Muharrem ismini zikretmemişken Muharrem abim ile ben “Partiye İnce ayar çekecek tek kişi Bizim Muharrem’dir” konusunda uzlaşmıştık. Dileyenler can dostum, hayattaki tek abim Muharrem’e sorabilirler…
 
Ve siyasette de şans kapıyı en ummadık, umulmadık anda çalar. İşte çanlar memleket için tehlike çanları çalıyorken ‘Memlekete İnce ayar’ çekecek lider Bizim Muharrem oldu. On yılların yerel siyasetçisi olmamıza karşın cin akıllı olmak istemediğimizden bir kere dahi il veya kurultay delegesi olamadık. O yüzden şimdiye kadar parti içinde oyumuz kendisine nasip olmamıştı. Kısmet şimdiyeymiş. Milletle beraber gönül rahatlığıyla kendisine oy vereceğiz…
 
Böylece bendeniz Gariban Aksu için de; ‘Benim iki aslan yürekli Muharrem’im vardır’ levhası tarihin güneş alan duvarına çivilendi. Ne mutlu…
 
Yolun açık olsun Gariban Muharrem, yolun yolumdur…

25 Mayıs 2018 Cuma

AĞIR KUSUR...

AĞIR KUSUR...
 
Milletin kusuru on yıllardır mevcut iktidarın memleketi ağırdan girdaba sokma gayretkeşliğine karşı duracak, artan sorunların tümünün halledilmesi ile mükellef olanların mevcut iktidarın karşısına çıkacak bir baba yiğidin çıkamadığından dem vurmasıydı. Herkes kusurlu ama asıl kusur yelpazenin solunda direniş sürecini başlatmayan yetkin kadrolarındı. Bu kusurdan da dönülme vakti zamanı gelince ince eleyip sık dokundu. Millete incelikle dokunacak malum muallime yol verildi. Artık gelinen aşama tam yol ileri ve ‘kusura kalmayın’ artık akıllandık aşaması.…
 
Değil mi ki on yıllardır bu millet yılların birikimine sahip değerlerin varlığına karşın bir öze dönüş kararsızlığı yaşadı. Düz mantık, düz kontak sağdan sollamalar ile düzlüğe çıkılacağı sanıldı. Umutsuzluğa umut olabileceklerin önü hep tıkandı.  Açılmadı. Yol, yol erkân bilmeyenlere bırakıldı. Diğer taraftan seçeneksizlikten, sessizliği seçenlerin söyleyeceklerine de hiç kulak kabartılmadı.
                                       
Durum bu olunca da memleketin esenliğine her şeye rağmen her koşulda kayıtsız şartsız destek veren kesimler, desteğini hala çekmeyenler, geniş kitleler yani millet ümitsizliğe düştü. Ağır kusuru gören ve bilenler aktif siyasetten koptu. Ayrıldı. Dışlandı. Memlekette motivasyon eksildi. Pasifleşildi. Sonuç itibariyle sorunları çözecek birileri çıksın diye beklendi. Beklendi duruldu.
 
Bu derin yılgınlıkta çözüm ise; makbul hocafendiler,  mezhepler, tarikatlar ve lafta dini ağzından düşürmez partilerden umuldu. Evanjelist büyük sermaye tarafından bunlar adres gösterildi. Yıllardır arzulanan hamleyi bunlar yapacak diye heveslenildi. Zemin kayganlaştırıldı. Egemen sermayenin eş güdümünde partiler, mezhepler, tarikatlar, çarptırılmış Ortodoks İslam anlayışına bağlı bir rota çizdiler. Dini kişiselleştirdiler. Kiliseleştirdiler. Dini bazı öne çıkarılmaya namzetlerin özel sunumu ve sorunu yaptılar. Kalıba birlikte dökülenler maya tutmayınca bütün eski bölünmelere öykünerek ayrıştılar. Birbirlerine düştüler. Silah çektiler. Sözde kalkışmalara kalkıştılar. Kanlı bıçaklı oldular. Bu arada can simidi niyetine kaşınan ise aydınlanmacı veya ulusçu duruştu. Aklanmışlığın karalanmasıydı. Ama bir kere düşüş başlamıştı. Nerede duracağı ise ipleri elinde tutanların keyfine bırakıldı.
 
Bu ancak öngörüsü kuvvetlilerin gördüğü dağılma sürecinde kısır döngüye taktik, teşkilat ve cihat biçimleri uyarınca hükmedildi. Batışa dönük atmosfer medeniyetten uzak sadece hakim mezhep ifadeleriyle izah edildi. Kutlu amaca hizmet edildiği yönünde algı operasyonları kurgulandı. Çağ ile çelişkiler, ulus, demokratik ulus, cumhuriyet, demokratik cumhuriyet kavramları kurcalandı.  İçi boşaltılmaya çalışıldı. Emperyal güçler bu iktidarlaşmaya ve devamına ne pahasına olursa olsun kan taşıdılar. Emperyal sermaye belli kırılma zamanlarında en aktif biçimde en ön saflarda yol, yön ve zemin bulma arayışındakilere dönüşüm veya karşı devrim hevesi narkozladı. Muhalefet düşmanlığını tırmandırdı. Yanlı, savunucu, kayırma, himaye toptancılığı prim yaptı. Bilinçli, başarıyı arzulayan, nitelikli ve ideolojik kültür sahibi olmak günahtan sayıldı. Metazori tersine dönüşüm sağlanması ve o yönde yeniden yapılanma istemleri için zemin hazırlandı. Mevcut iktidar kendi kadrolaşmanı alışılagelmiş tavır ve tutumların ötesinde alenen yaptı. Hiç gerçekleştirilemez denilenlere el atıldı.  
 
On yılların tüm kazanımları, memleket değerleri el altından şüpheli metotlarla birilerine meta edildi. Monte edildi. Ama ekonomi hep bana Rabbena tavrıyla yürütülünce kabuğu çatladı. Memleket ekonomisi dibe çakıldı. Borç aldı yürüdü, ikiz kaplar doldukça doldu. Sayım suyum derken seçime gidildi. Dolar patladı ve bu günlere gelindi.
 
Demek ki günleri birbirine eklemekle, derviş misali beklemekle, bakar kör izlemekle olmuyor. O halde bu ağır kusurluluk hali ancak şöyle hafifler; ‘Çıkmazdan kısmi kurtuluş için düne kadar ideolojik bağlamda birbiriyle açıktan açığa çelişen değişik dünya görüşlerinin zoraki uzlaşısı şart. Kurumsallık bir yana bırakılarak taban kaygısı taşınmadan millet ile organik bağın kurulması zorunluluk.’
 
Bu temel zorunluluğu yok sayarak, türevli siyaset ve kendi çaplarında milletten alınacak oya endeksli düşünce ile dar boğazdan çıkış olanaksız.  Eski tavırla yol alacağını sanmak yeni ağır kusurlar oluşturur. Meydana bölünmüşlük hissi yayar. Gelecekten iyice kopulur. Art niyet olmasa da iç sarsıntılar başlar. Bu sarsıntılar dış tetikler. O dış frekanslar da memleketi olumsuz etkiler. Memleket ahvali, millet eğilimi yine eski tas eski hamam olur.
 
Öyleyse bu uzlaşı ve gönül desteğinin gittikçe artmasını sağlayacak, bu tıkanıklık imajını silecek, ciddi atılımlarla mevcudun rehabilitesini yapacak, bitti tükendi denirken dirilişi yaşatacak bir sürece katkı sunulmalı. Benzersiz akıl şaşırtmalar ve kandırmaların tuzağına düşülmeden, kaderdir mantıksızlığını yerle bir edecek, mevcut bunalımdan çıkış yollarını en iyi tanımlayanlar tercih edilmelidir.
 
Ayrıca büyük bir patlama olacak beklentisi, büyük kurtarıcı gelecek ve kurtaracak umutlanması boşa zaman harcamaktır. Bu açıkça görüldü yani yerli yersiz inat ve tavırsızlık bu gerileyişi ve nihayetinde batışı getirmiştir. Memleketin yok olma noktasına varışı hızlanmıştır. Bunun peşinden önü kesilemeyecek marjınalleşme ve radikalleşme kapıları çalar. Çanlar millet için çalmasın diye bu acı sona varış bir şekilde engellenmelidir.
 
Onun için de on yıllardır yapılan ağır kusurdan vaz geçilmelidir. Ey millet yoksa yarın hiç kimse evlatlarına ‘kusuruma bakmayın’ diyemez, diyemeyecek de…

24 Mayıs 2018 Perşembe

PARANIN EFENDİSİ KİM OLACAK KRİZİ…

PARANIN EFENDİSİ KİM OLACAK KRİZİ…
 
Son günlerde dolar karşısında tarih boyu en fazla değer yitiren ülke para birimi TL oldu. Yılbaşından bu güne lira yaklaşık yüzde 27 değer kaybetti. Amerikan doları neredeyse merdiveni 5 liraya dayadı. Para politikaları doğrultusunda Millet tarafından bilinmesi gereken gerçek ise liranın yüzde 10'luk değer kaybının enflasyonu 1,5 puan yükseltiyor olması. Tırmanış bir kere başladı mı tüm enstrümanlar da paralel artış gösteriyor ki denge yakalansın. Ama en tepeden Merkez Bankasına faiz yükseltilmeyecek müdahalesi gelince ve inatlaşma sürünce dolar aldı başını gitti…

Seçimler yaklaşırken faiz şeytanı üzerinden tabana şirin görünme hikâyesi tutmadı. Ve kriz patladı. Hemen çark edildi. Merkez Bankası faizi yüzde 13,5’ten yüzde 16,5’e çekti.  Ama bu 300 baz puanlık faiz artırımı pansuman tedbir. Kalıcı değil geçici. Günü kurtarma marifeti. Seçimlerden önce faizleri düşük tutma ve tabana oynama hevesinin sebep olduğu bu krizden sadece Merkez Bankası'nın bu faiz yükseltme gayretiyle çıkmak da mümkün değil. Ciddi önlemler alınmadıkça piyasadaki bu artışın devam edeceği beklentisi hala var.

Var çünkü ekonomistlere göre faizdeki bu 300 baz puanlık artış asgari bir artırım. Asgari çünkü liradaki bu rekor gerileme tüketici enflasyonunu da artırıyor. Bu da kendiliğinden yeni faiz artırımlarını tetikliyor. Yani döviz kurlarındaki istikrarın kısa vadede yakalanması için faizlerin yüzde 20 seviyesine kadar yükseltilmesi gerekebileceği ifade ediliyor.

Buradan çıkarılacak netice bile bile lades, inceden inceye batıyoruz. Küresel dünya kapsamında taraflara gelince…

Aslında bu batışı memleketin ve dünyadaki global ekonominin tarafları çok yakından görüyor ve biliyordu. Son on yıllar içinde ‘Otoriterleşen iktidar ve salahiyetsiz yönetim tarzı memleketin ekonomi kurumlarının itibarını da zedeledi. Bu itibar kaybının bedeli de karşılaşılacak bir çöküş’ diye açıklıyorlardı. Doğru çıktı.

Resmen Dünyanın diline düşüldü. Dünyada liranın son yılların en çalkantılı günlerini yaşamakta olduğu konuşuluyor. Ve piyasanın geleceğine yönelik yorum ve analizler yapılıyor. Bu yorum ve analizlerde, “Liranın değer kaybının en tepedekinin faiz karşıtı söylemleri ve Merkez Bankası ile ilgili açıklamaları, Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin kaygılardan kaynaklandığı vurgulanıyor.”  Elin ağzı torba değil ki büzesin, devam ediyorlar; “Diktatörler, her siyasi kararda yaptıkları gibi, mali politika ve para politikasını da dikte etmeyi sevdiklerinden dolayı çok ender durumlarda iyi birer ekonomi yöneticisi olurlar.”

Dünya başına geleceği de biliyor.  En tepedekinin planlarının ters teptiğini ve şimdi de kurdaki aşırı yükselişten yabancılar ile batılı politikacıları sorumlu tutmaya çalışacağına vurgu yaparak; Meseleyi “Millet, yaşananların hesabını En baştakinden sorarsa akıllılık etmiş olur” açılımına bağlıyorlar.

En baştaki ise hala; “Tabii ki Merkez Bankası’nın bağımsızlığı söz konusu. Bağımsız diye yürütmenin başının sinyallerini bir kenara koyamaz. Şu anda Merkez Bankası ile bir ilişkimiz var. Bundan sonra da aynı istikamette devam edecek. Ülke yönetiminde yeni değiliz, görevi yeni devralmıyoruz ki, 16 yıldır ülkeyi aralıksız yönetiyoruz.” Diyerek yaptıklarını aklamaya çalışıyor.

Oysa bu kara günlerin yaşanmasına neden, birçok nedenin yanı sıra ‘Paranın efendisi kim olacak’ kavgası. Kriz de; ‘Paranın efendisi kim olacak’ krizi. O kavganın getirdiği  kriz de meydanda. Memleket sallandı. O halde suç kimin, kimde, onu da seçimler belirleyecek...

Seçimler yaklaşıyor ama memleket patronları da gündemde daima seçimlerin var olduğunu ve 2007den bu yana ortalama yılda bir yapılan seçimlerden yorgun düştüklerini ifade ediyorlar. Ve “Artık ekonomik ve siyasal açıdan istikrara ihtiyacımız var. Kafa kafaya verip tartışırsak aşamayacağımız sorun yok. Kutuplaşmanın olduğu toplumlarda devlet çok iyi çalışmalı. Devlet mekanizmasının işleyişi kişilerle tayin değildir. Türkiye bu seçimle beraber önemli bir yönetim sistemine geçecek. Bağımsız kurumlar güçlü olmalı ve ellerindeki yetkiyi etkili bir şekilde kullanmalılar…” diyerek ekonomik krizin nedenlerine atıfta bulunuyorlar.

İttifakçı ortaklığın patlaması ise yakın, an meselesi. Tek tük sesler çıkmaya başladı bile; “Bizim de yanlışlarımız var. Söylüyorum, Sayın -en baştakini- eleştirmek için söylemiyorum ama para politikalarına müdahale ediyor. Bence etmese daha iyi olur. Merkez Bankası’nın para politikalarına karışmamak lazım…”

Bu krizde hiç suçsuz en büyük taraf olan millet ise taraftarlık ve iftarlık arasında gidip geliyor. Geçim ve seçim arasına sıkıştırılmış yaşam mücadelesi veriyor. Seçimlerde millet kime oy verecek işte asıl mesele o…

Şimdi asil soru da şu; kriz devam eder de, en tepedeki seçimlerde yerini korursa, paranın efendisi de olur mu? Olur. Peki, paranın efendisi stand-by anlaşmaları uyarınca IMF’den para alacak mı? Yoksa borç batağında bocalarken yine IMF’ye borç para mı verecek.

Eğer bu iki şıktan biri gerçekleşirse Paranın Efendisi kim olacak krizi, çok can yakar…

23 Mayıs 2018 Çarşamba

BİR MEMLEKET İSTİYORUM, EKONOMİSİ BATMAYAN…

BİR MEMLEKET İSTİYORUM, EKONOMİSİ BATMAYAN…
 
Bir memleket düşünün ki makrosu da mikrosu da hakkınca işlemeyen dışa bağımlı bir ekonomi politiği olsun. Hele de dünyadaki ekonomik krizleri hiçe sayarak, sadece yaptırım maksatlı ani kararlar ve çarpık büyüme stratejisi ile yol alsın. Ayrıca aklı olanın bin türlü zorlamayla dahi yapmayacağı çok ciddi yanlışlıklar yapsın. Her adım mehteran, her iş dindarlık ve kindarlık içersin. İçeride dışarıda istikrar denile yutula memleket  ekonomisi aymazlıkla istikrarsızlığa sürüklensin. Tüm kurumlara ek ekonomi kurumları da duyarsızlıkla tahrip edilsin.
 
Elbette bu memleket ve öyle böyle değil bu ucube ekonomi modeli vakti zamanı gelince düşüncesizlikten çöker…
 
Bu memlekette on yıllarca küresel dünya, global ekonomi ve entegrasyon diyerek, gereğini de yapmayarak ekonomik krizin eşiğine gelindi. Şimdi Amerikan doları zirve yapınca, memleket lirası da rekor düzeyde değer kaybedince anında bu dış güçlerin ekonomik oyunu masalına sığınılır. Sanal rakamlar ile gelişen ve büyüdü gösterilen ekonomi birden dibe vurunca mucize arayışlarına da girişilir. Elde ne varsa pazarlanır. Yükselen yıldız olunduğu için politik ve jeopolitik baskılar yüzünden bu hale gelindiği hikâyesi anlatılır. Memlekette bu masal ve hikâyelere inanmaya hazır hiç de azımsanmayacak bir kesim olduğu ve bu kesimin de siyasal olarak hazırlandığı bir gerçek. Ama bir yere kadar. Mesele kel kör giden bu sürecin daha ne kadar ileriye taşınabileceğidir. Son burada gizlidir. Taşınmaz. Çünkü ekonomiden az biraz anlayanların bildiği ve yapacağı olumlu işler yıllar yılı hep ertelenmiş. Yapacaklar ötelenmiş. Ekonomi ütülen bir girdaba mahkûm edilmiş. Öyle bir girdap ki; memleket yılsonuna kadar Merkez Bankası kısa vadeli borç istatistiklerine göre eğer hiç yeni borç yapmaz ise yaklaşık 182 milyar dolar vadesi gelecek dış borç ödeyecek. Memleketin kamusu özeli borç pergelinde.
 
Ata deyimidir; “Borç namustur.” İşte borcu binleri aşmış böyle bir memlekette, ‘Borç yiğidin kamçısı’ yalanına inandırılmış bir millet bu kafayla ezildikçe ezilir. Sömürülür...
 
Bu sömürü düzeninde hal ve gidiş berbat. On yıllar içinde üçe dörde katlayan bir döviz kuru. Üçe dörde katlanmış iç ve dış borç. Kapatılamayan cari açık. Zam. Zulüm. Dolar çıkmazı. Ve seçim ekonomisi uygulayarak ateş paçayı sarmışken Merkez Bankası’na zorunlu adımları attırmayan iktidar iradesi. Barışı yok sayan bir anlayışla imar barışı, varlık barışı adlı fon aktarımlarıyla çözülemeyecek denli çakıldı ekonomi. Gerildi ortam…
 
Ayrıca demokrasiden bir haber zihniyet hâkim her şeye. Memlekette demokrasinin demi bile yok. Yine de “Dövizi, doları demokrasi düşürür: Tüm sorunlarımızın kaynağı demokrasinin olmayışı. Demokrasinin olmadığı bir yerde hiçbir sorunu çözemezsiniz. Doları düşüremezsiniz. Doların da düşmesi, bütün sorunlarımızın da çözümü demokrasiyle mümkündür. Diktatörler ülkenin sorunlarını değil, kendi sorunlarını çözerler.” Diyenler çıkıyor.
 
Bu memlekette  kısa vadede borç içinde yüzerek yaşamaktan başka çare görülmüyorsa dövizi daima belli seviyede tutmak gerekir. Böylece enflasyon canavarı göz açamaz. Azmaz. Enflasyon çift hanelerden teke oradan da sıfır eksiye seyreder. Böylece içten ve dıştan gelecek enflasyonist baskılar da cesaretlenmez. Böylece enflasyonun asıl nedeni yüksek faizdir safsatasına da gerek kalmaz. Hafifleyen modelde ithalat maliyetleri düşer. Üretim ve yatırım maliyetleri de düşer. Tüketim harcamaları da düşük döviz kuru sayesinde bel bükmez. Açık veya gizli devalüasyona gerek kalmaz. Anlaşılmaz biçimde bildik bileli Amerikan doları bazında ifade edilen milli gelir de yükselmiş olur. Cari açık kapanır. Sanayi yatırımları ve teknolojik yenilenme hızlanır. Üretim artar. İhracat fazlası verilir. Artık üretim eşit oranda paylaşılır. Pek gerekmese de memlekete yabancı sermaye girişi artar. Yurtdışı piyasalar çalkalansa da, büyük sermaye batsa da içeride Amerikan doları yükselmez. Döviz ayni kurdan işlem görmeye devam eder. Küresel krizler memleketi teğet geçmese de milim sarsamaz. Ve Millet döviz altın benzeri enstrümanlara gerek duymadan güvenle sadece lirayla tasarruf eder. Birikim yapar. Helalinden zenginler.
 
İşte böyle bir memleket istiyorum, asla ekonomisi batmayan…
 
Millet böyle bir memlekete hasret…

BU DOLAR ARTIŞI MEMLEKET BATIRIR…

BU DOLAR ARTIŞI MEMLEKET BATIRIR…
 
Bu Amerikan dolarındaki tarihi rekor artışın, eğer ateşi düşürülmezse ve bu hızla tırmanmaya devam ederse memleket ekonomisi batar.  Ekonomi batarsa memleket batar. Faturayı yine şu garip Millet öder…
 
Peki, tarihsel rekor kıran bu yükseliş sadece söylendiği gibi seçim ekonomisi, küresel gelişmeler ve artan jeopolitik risklerden mi kaynaklanıyor. Yoksa milletten saklanan başka etkilenmeler mi var. Döviz kurlarında böylesine hızlı tırmanma, yanlış iktisadi uygulamalar ile Merkez Bankası başta olmak üzere diğer kurumlara tahakküme ve piyasalardaki tahribata bağlı olabilir mi? Olur veya olmaz ama birilerinin her aklı estiğinde kaçınmadığı kasti müdahalelerin ve keyfi politikaların hiç mi suçu yok. Belki açık seçik suç yok ama Memleketi on altı yıldır idare edenlerin, başta aldığı ile bu gün getirdiği döviz kuru farkı ortada. Bu fark göz önüne alınarak yapılacak değerlemede dahi mevcut iktidarın ekonomi politiğinin yanlışlığı ve resmen sınıfta kaldığı açık değil mi?
 
Elbette açık. Ayrıca iktisat eğitiminin temelidir. Ekonominin en hassas yanı ‘cari açık’ diye öğretilir. Ve dahi sokaktaki kaldırım mühendisine kadar da bu realite bilinir. Cari açık şöyle ifade edilir; “İşlemler bilânçosunda yer alan mal, hizmet dışsatımından ve tek yanlı transferlerden elde edilen döviz gelirlerinin; mal, hizmet dışalımı ve tek yanlı transferler için yapılan döviz giderlerinden az, yani cari işlemler bilânçosunun eksi verdiği durum.” Yani negatif bir sonuç. Tanımın özü ise döviz bazlı sattığından fazla almayacaksın. Gelirinden çok harcamayacaksın. Yine Ata deyişleri doğrultusunda ‘Ayağını yorganına göre uzatacaksın ve Kendi yağınla kavrulacaksın…’
 
Peki, bunlar yapıldı mı? Devlet bünyesinde tasarrufa gidildi mi? Özel sektör uyarıldı mı? Gerekli önlemler alındı mı? Aldık yaptık diyenler çıkabilir. Ama ettiğini bulmak buysa eğer Amerikan dolarında tarihi rekor düzeyindeki artış ise sonuç iktisadi uygulamada bir muamma var. Dövizdeki tarihi çıkış indirilemiyorsa ortada büyük bir yanlış, yanlışlar var.
 
Bir kez daha vurgulamakta yarar var; eğer bu Amerikan dolarında tarihi rekor derecede seyreden ateş düşürülmez ve bu hızla tırmanmaya devam ederse memleket ekonomisi batar.  Ekonomi batınca memleket batar. Fatura yine şu fakir Millete kesilir…
 
Kesin olan bir şey varsa o da şu; Mevcut iktidar ses çıkarmaya cesaret edebilenlerin ekonomideki ciddiyete ilişkin tüm uyarılarına rağmen yıllar yılı cari açığı önemsemedi. Önemli saydıysa da önlemedi. Belki de önleyemedi. Ama kesinlikle önlem almalıydı, kayıtsız şartsız önlemeliydi.
 
Çünkü cari açık yıldan yıla arttıkça arttı. Zamanla artan cari açığı finanse edecek yüklü miktarda döviz girdisi gereksinimi doğdu. Yani dövize özellikle Amerikan dolarına ihtiyaç acayip arttı. Cari açık artarak büyüdükçe döviz girişi yavaşladı. Sıcak para akışı kesildi. Yerli yabancı yatırımcıların da huzuru bozuldu. Huzur kalmayınca çok uluslu yatırımcılar, büyük sermayenin temsilcileri, sıcak para mümessillerinin, alım satım spekülatörlerinin gözü korktu. Ve göbekten dışa bağımlı olmanın, büyük sermayenin dayattığına direnemeyecek bir ekonomi modeli uygulamanın sonucu olarak döviz kurlarında yükselen ivmeli hareketlenme başladı. Ve Amerikan doları yılsonunda beklenen kur fiyatını yılın ilk yarısında hiç beklenmedik bir anda geçti. Geçmekle kalmadı tavan yaptı.
 
Böylece tabandaki deliğe tavanda da bir delik açıldı. Memleket dipten su alıyor tavandan gaz kaçırıyor hale geldi. Millet ise ne oluyoruz telaşında şaşkınlık içinde şimdilik gelişmeleri izliyor. Aklı evvellerden üç beş birikimi olanlar makroekonomiden anlamadığı için döviz yükseldi diye çaktırmadan seviniyor. Yastık altında zor zamanlar için üç beş sarı lira saklayanlar altın yükseldi diye keyifleniyor. Oysa manzara hiç de öyle değil. Durum vahim. Bu beter duruma acilen çözüm bulmak lazım. Gülüp geçmekle, teğet geçer demekle, her şeyi seçim sonrasına endekslemekle olmaz.
 
Şimdi serbest piyasa ekonomisi içinde pazarlardaki bu soluksuz tırmanışı milleti bu hale getirenlerin, memleketi yangın yerine döndürenlerin önleyeceğini, ekonomiyi düzeltebileceğini düşünmek sebebi ne olursa olsun hayalcilik olur. Bu ‘hayalcilik’ fiilinin de filleri ürkütmemek adına iyi niyetlilikten kullanıldığını belirtmekte yarar var.
 
Evet, bu göz göre göre başa gelen ekonomik faciayı geçiştirmeyi elinde ‘yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır’ demekten başka bir marifeti olmayan siyasa ve piyasa aktörlerine bırakmak ise memleket üzerinde evrensel düzeyde oynanan oyunları görmemektir.
 
Son kez bir daha vurgulamakta yarar var; Amerikan dolarındaki bu tarihi rekor yükselme indirilemez, dolara bağlı diğer dövizlere de sirayet eden ateş düşürülemez, bu hızlı tırmanışa toptan bir önlem ve çözüm bulunamaz ise ekonomi batar.  Ekonomi batınca da memleket batar. Fatura yine şu fakir Millete kesilir.
 
Öde ödeyebilirsen; söz milletin…