22 Aralık 2018 Cumartesi

İTHAL ADAY…ve DİĞERLERİ


İTHAL ADAY TERCİHİ SORGULAMASI...
Şu fakir bölgede eğer doğruysa kuruldu kurulalı bir ilk yaşanacak. Gerçekten yıllarca, önce kalite sonra yerelden genele kazanmak doğrultusunda çabalayanların tamamı bir güzel takdir edilmiş ve ödüllendirilmiş olacak. Görüntü bu. Çünkü bireysel ve ekipsel manada aktif çalışmayı hepten zehirleyecek yüzeysel bir tercihe kilitlenilmiş bir durum söz konusu. Ana muhalefette siyaseti çok bilirlerce ithal bir adayla yola devam edilmesi uygun görüldü...
Bu güne dek kendi öz değerlerinden çıkardığı adaylarla yarışan asırlık çınar bu kez siyasi etiği bir yana bakarak kalite çizgisini dışarıda aradı. İçe dönük adaylaşmalara çizgiyi çekti. Yani hayati bir yarışın yaşanacağı yeni yılda, bitiş çizgisini hassas detaylarda aramayı kararlaştırdı. Tabi bulabilirse.
Ancak bu nasıl bir dayatmacı yaklaşım ise akılcı bir gayretin ürünü olmadığı apaçık. Titiz ve kararlı bir gelecek planlamasına ise tamamen aykırı.
Şu fakir memleketin yerel siyasetini bu hale getirenler her kimseler ki hepsi de isim isim belli, çok ayıp ettiler. Yıllar yılı bizansvari oyunlarla arenada boy gösteren bu dekoratif kimlikler, zamanla yüksek girişkenlik bulaşıcı hastalığına kapıldılar. Dışarı kapılandılar. Artık iflah olmazlar.
Oysa tam bir yıl öncesinde ellerinde altın bir fırsat varken düşük katalizör kullanımını kendi siyasi ikballeri için makul gördüler. Diğer önermeleri hiç önemsemediler. Kolaycılığı seçtiler. Kolay kontrol edilebilir bir protipi desteklediler. Seçtirdiler. Ama diledikleri ve umdukları gibi olmadı.
Evet, o siyaset dekorcuları o kadar uyarılmalarına rağmen bildiklerinden şaşmadılar. Ve bir yıl sonra varılan sonuç; Şu fakir beldede ilk olarak bir ithal aday ortaya çıkarılması. Bir geleneğin daha yıkılması. Şimdi toptan, ona buna dayılanarak 'atama ithalin' peşinde parlatıcı vazifesi görme hafifliğini yaşayacaklar. Yaşanacakları çok önceden görenler ise sergilenecek bu ilahi komedyayı yerinde ve en ön sıradan seyredecekler.
Demek ki; mümkün görünmese de, tutuk akılla en iyiye ulaşmak düşük taşıyıcı profilden bekleniyor. Hayret...
Umutsuz vaka, en iyiyi yapma hedefiyle iki yıllığına görevlendirilenler ise siyaseten erdemli bakış açısını maalesef yine es geçtiler. Alternatif gerçekleştirebilir yetkiden sıyrılmışlığı bir kez daha tescillediler. Yazık...
Unutulmamalı ki; bu ithal aday tercihinin doğrulamasını ve atamasını hangi siyasal dönüşümü gözeterek, her kim yapmış veya yaptırmış ise yeni yılın ilk çeyreği sonrası acilen sorgulanması başlar. Hemde sonuç ne olursa olsun...
Diğer yandan mevcut tabloda büyüyecek hacim iddiası da güdük kalmıştır. İthal aday ile daha başta olmadığı, en nihayetinde olmayacağı izlenimi doğmuştur. Diğer negatif faktörlerde eklendiğinde yapı daha da bozulacaktır. Siyasi yapı bozulduğunda ise gerilim artacak ve geniş katmanlardan uzaklaşılacaktır. İç kutuplaşma kemikleşecektir. Bu tip, her yere aday olma hevesi, parti görevlendirmesi kılıfında sunuldukça içsel hastalık ilerki dönemlere de yayılacaktır. Tedavi iyice güçleşecektir.
Şimdilik kendiliğinden oluşan yaygın görüş ise kontrol edilemeyecek bir oy daralması yaşanacak olduğu kaygısıdır...
Hele ithal yoğunluklu bir listeleme ile siyasi arenaya çıkılması halinde, seçim probaganda çalışmaları tabanı sarmayan, sarmalamayan bir dolap-askı görüntüsüne sabitlenecektir. Her şey sabit oranda gidip gelirken, kurumsal tercih edilme hepten azalan bir dağılım gösterecektir. Dibe vurulacaktır. Kendiliğinden eriyip dağılmayla birlikte, sınırları zorlayacak tüm bağlayıcı unsurlar bir bir yarıştan çekilecektir.
Yani her kısır ve kasar çözümün, aranan ve beklenen çözüm olmadığı açıkça görülecektir...
Şimdi bilerek veya bilmeyerek, ya da bilmezden gelerek kurumsal yapıya zarar verildiği açıktır. Öncelikle ön planda tutulan bir avuç kişinin, kendine ve dayanışma ritmine güvensizliği bu zarar ziyanın temel sebebidir. Benmerkezci ve kibir odaklı bu kararda kim ortak çalışma yürütmüş ise bu ithal anlayışın geliştirilmesine kim performans katmış ise sebep sonuç ilişkisinde resmen hedef tahtasıdır. Bundan kaçış olamaz.
Bu kimler, bu siyasi zanaatkarlar minimum bir negatif etki de dahi enikonu hesap vereceğini, verileceğini şimdiden bilmelidirler...
Bu ithal adaylı formülasyon kaliteden taviz vermenin yanı sıra siyaseten motivasyon düşürücü bir etken olarak da tabanı etkileyecektir. Yani süreç sorulmadan, danışılmadan, sürekli geniş düşünenler yelpazesinden kaçırılarak, saklanarak işletilmiştir. Elbette aday ithal edilişin bir bedeli ve örgütsel dinamikleri satışın çok nedeni noktasında mali tahlil gerekliliği de bu süreçte zorunlu hale gelmiştir. Bu milleti ithal adayla buluşturma da komple var olanlar veya az direnç gösterenler kimlerse, kefalet veren kimse kara sularda balık avlamaya çıkmıştır.
Bu yağcı ve ayırıcı siyasi modeli kullanım rahatlığı, sağlanmak isteneni asla sağlamaz...
Olası bir hedeften uzaklaşma durumunda ise bu rahatlık da bozulur...
Bu dışarlıklı yöntemin sonucunda olacakların kaygısını şimdiden duyanlara dikte ettirilmek istenene nasıl yanıt vereceğini de alternatifsizlik belirler...
Ve ileride bir gün gizem perdesi açılınca karanlığı vaktiyle kimler tanımlamış ise yine onlar haklı çıkar. Kimler karanlıkta iş görmüşler ise başarının şansa bağlı bir işlem tabakası olmadığını geç de olsa anlar.
İşte o zaman ınternasyonal standartların uygunluğu esas alınarak vizyon ve misyon yenilenmesi başlatılır. O gün, o güne dek izlenilen, güvenilen ve lider görülen kim varsa değer yaratmak kıstasına göre analize tabi tutulur...
Bu ithal tercih doğrulamasının analizinde ise; başta katalizör görevinde olanların sorgulanma sırasında kendilerini hiç savunamayacakları an itibariyle bellidir...
O halde sormadan, sorgulamadan ithal aday tercihini kabulleniş niçin?

ENERJİ EŞİTTİR EMCEKARE...
Enerji denktir emcekareden esinlenilerek, gelenekselci modern politika potasında makam eşittir boşa giden enerji formülü uygulanıyor. Her seferinde biriken enerji en üst makamdan tıpkı ikime deklerasyonu benzeri hamleyle boşa çıkarılıyor. Artık kimin kütlesi bariz biçimde ağır basarsa ilişkilendirme ona göre aksiyonlaşıyor...
Aksi kanıtlanmadıkça komedi-aksiyon bir kurgu olduğu besbelli bir dayatma. İleri demokrasi modelinde politik diziliş ve sosyal disiplin böyle sağlanıyor. Yani politikacıya, hele politikacı iktidar erkine sahip politikacıysa ona politika yapılmaz. İkime mevcut iklime zıt biçimde, politik enerji dönüşümünü evrensel algıların da ötesine geçerek felsefi boyutta aktaramaz. Aktarım gerçekleşince teoremleri teokrasiye ters bir hal alır. Ve zamana ilişkin duyarlılık da es geçilince sözel paylaşımları baz alınarak haklarında göz hapsi başlatılır.
O yüzden ikime haneden dışarı izafiyet kuramına bağlı olduklarından hesap verir duruma düştüler. Sınırlı bir görecelik. İzleyip görecik...
Zaten hesap verme izafi bir kavram. Devlet kantarında hukuki açıdan görecelik tartılacak. Görecelik bağıntılı bilgi ile biçimlenen felsefeye inanmışlık irdelenecek. Gerçeği gözlemleme bakış açısına göre değişkenleşir mi? O saptanacak. Ayrıca gözlemlenen, gözlem koşullarına ve vakalara göre de değişir mi? İyice anlaşılacak.
Ve öğrenilecek: Tüm temel ilkelerin evrensel literatürden uzaklaşıp, Kült kültürü çerçevesinde ve iktidarcı tercihlere göre oluşturulmaya çalışılan zaman diliminde boşa çıkan enerjiden söz etmek suç delili sayılabilir mi? Sayılmaz mı?
Hele hızla uzlaşı kültürü rafa kaldırılmış ise söylenenler hiçbir şey ifade etmez, geçerlilik kazanmaz sonucuna varılacak mı? Açığa düşen enerji emcekare bağlamında değerlenecek. Kütlede ne kadar enerji var, enerji açığı çok ama kaçağı var mı? Sorgulanacak.
Başka niyet var mı bilinmez. Ancak ikime sorgulanarak totale sinyaller gönderiliyor. Sinyal; Bu sizi de yakından ilgilendirir anlamı taşıyor. Mevcut sistemin potansiyel köklerine dokunulursa, zamanın ünlenen denklemi devreye girer. Derdest edilir dersinizi bir güzel alırsınız sinyali. Boşa giden enerjinin nasıl paylaştırıldığını bizzat tecrübe edersiniz minvali.
Kapsama alanındaki modern ileri demokrasinin politik manevralarına bakıp makale derlemek de artık emcekare formülüne göre ortaya konulmalı. İkime özeline sıradışı buluş yapılmışçasına yapılanlar, yazılı beyanların özel izafi alt kültür birikiminden süzülmesini gerektirdiği aleni. Eğer en basitinden uygulama buysa herkes aynadaki profilini yeniden gözden geçirmeli. Ak saçlı, ak sakallı, yüzü buruş, hayat mermere yüz dönmüş olunsa da boşluktaki karşı çekimden kaçış yok.
İkime kimseyi küçük görme olasılığını fikirlerine yedirmeyecek denli büyük bir iç format taşıyabilir. Taşısalar da bazı sözleri taşeronlara ağır gelebilir. Ama onlar ağırlıklarınca davranır, değerli zamanlarda cekarelere boş enerji eşitlemesi peşinde koşmazlar. Koşmazlarsa da bazı birimlerce dervişin zikri fikri ikileminde öyle görülürler.
Demek ki bundan böyle herkes enerjinin kütle oranı ile boşu boşuna ilgilenmemeli. Çünkü kütle birimi yarı çapın karesi miktarında harfiyen bir yerlere bağlanmış. Bu bağlaşık sistemde dönüştürme işi de gayet iyi yapılıyor. Dönüşmeyenleri de eşdeğerler gösterme yoluyla yıldırmak denklemin hiç bilinmeyenlisi.
Şimdilik ikime üzerinden harflerle sembolize edilen bir gezinti söz konusu. Bu sıcak esinti bir zamanların kara deliklerini ve evreni açıklamak açısından da çok önemli. Evrene kapı aralayan milli mece dönemlerini yermek için de. Ama bu manyel o aralarda bile öyle kara enerji parçacıkları ile bombardıman yapılmadığını göstermek açısından önem arzeder.
Hangi dönemin hangi önermesine bakılırsa bakılsın böylesi görece örnekler pek görülmez hipotezini güncellemesi bakımından ise çok daha önemli...
Bir zamanlar dünyasında öylesine müjdeli, böylesine zincirleme reaksiyonlar peşine operasyonlar düzenlenmezdi izafi söylemini tanıtlamak namına da.
Bugün itibariyle rekabetin kızıştığı her zaman diliminde geçmişle politik bağlantılar kurularak, farklı formüller icat ediliyor. Formüller doğru sonuca eşitlenmese de, marjinal faydayı özümsemeyen yönetsel yapının derinliksiz teorileri önce dinamit etkisi yaratıyor. Sonra derinden yaralıyor. Yine de ilginç zeka oyunları ile boşa giden enerji üzerinden zaman, mekan ve camia ilişkisi kurduruluyor. Sonuç ikime üzerinden de cekare modeline ulaşmak. Nasıl yıldız parlatılır simyacılığına şahit olunmasını sağlamak. Bu şahitlik aslında modern politikanın sunduğu ileri demokrasi modelinin bariz boş enerji açılımı.
Açık gaye ise; yaratılan pozitif enerjiyi cebirsel, çok bilinmeyenli denklemler ile boşa çıkarmak. Kütlenin karekökü nedir sorusunun blokçu bir anlayışla kuram dışı yanıtlanması.
Durum bu kadar net olunca makam eşittir boşa giden politik enerji için hiç bir formüle ve denkleme de gerek duyulmaz.
Duyulmaz, görülmez ve söylenmez. Üç me oynanır...

APOLET SİYASETİ…

Yeditepeli’ye hararetle beklenen ilk aday açıklandı. Ana muhalefet doğabilecek bütün handikaplara göğüs germeyi de göze almış olacak ki bir kez daha yapacağını yaptı. İlçesinde kalmayı düşünen bir başkanı, büyükşehire adaylaştırdı. Böylece başkan kendisinin bile daha erken bulduğu, hayallerinin ötesinde bir göreve tayin edilmiş oldu. Bu tayin örgütte bir tahribat yaratır mı? Şimdilik yaratmaz. Ancak sosyal medyada dönen kliplerindeki gibi tabanda heyecan yaratır mı? İşte o bilinmez…

Bundan sonrası için heyecan yaratmak deneyimli politika profesyonellerinin işi. Ama yıllardır olduğu üzere bir kez daha adayın örgüt tarafından kararlaştırılması özlemine, apolet siyaseti güden üst yönetim ipotek koydu. Yepyeni bir yüz açıklanacak diye diye bilinen bir yüz seçildi. Kimseler de beyler tarihin belki de önemi en yüksek yerel seçimine gidiliyor. Ve örgüt bu konuda ne düşünür diye sorulmadı diyemiyor. Varsa yoksa sosyal medya siyasetçiliği. Adayla ikili pozlar peşinde koşturmak yoluyla makam taşımacılığı.

Yenilikçi anlayış yine yenildi. Oysa adaylaşanlar gözden geçirilerek, vites yükseltecek ve siyasete bulaşan her yere adaylık hastalığından uzak bir kimlik bulmak gerekirdi. Onun için de ön seçim olmalıydı. Hiç değilse kısmi ön seçime karar kılınmalıydı. Yine kolaycılık tercih edildi. Bir dönem daha yerinde kalarak pişmesi gerektiğini hisseden ve dillendiren başkana bu ağır yük yüklendi. Yani hangi çerçeveden bakılırsa bakılsın açıktan açığa talebi olmayan biriyle bu zorlu koşullarda yarışmaya kalkışıldı.

Bu atama, içerideki görüş ayrılıklarını ister istemez pekiştirir. Parti içi değerleri ve dengeleri bozar. Bu ben merkezli anlayışla belirlenen aday örgütü rahatlatamaz. Buradan yeni bir markada doğmaz. Siyasal deneyim, başarı piramidine göre ve başarı piramidindeki yüklendiği görevler doğrultusunda oluşur. Edinilen deneyim önce örgütünde sonra seçmen de yankısını bulur. Apolet siyaseti markajından kurtulma yollu, ani bir keşifle boy gösterilen arenada durumlar tersine işleyebilir. O zaman değer kabul edilebilecek bulgulara bakılır. Bu yapıda kaç yıldır var olduğu kurcalanır. Ve testi geçmek için de keskin bir enerji gerekir.

Demek oluyor ki; yine enerji içe dönük tüketilecek ve kamuoyunun arzuladığı coşku yine sergilenemeyecek. Kusursuz bir aksiyon gösterilemeyecek. Çünkü apolet siyaseti yaratıcılık çeşitliliğini ve tüm etkileşim bağlantılarını kıran bir yol izledi. Niteliği yine yok saydı. Niceliği de gözetemedi. Kısacası bizi bilen bilir saplantısından kurtuluş bir sonraki seçimlere ertelendi.

Bu arada öne sürülen aday en makulü ve en muhteşemi olsa bile örgütten kopuk belirlenişi atmosferi renksizleştirdi. Aday övgüyü ve tercih edilişi yerden göğe hak etmiş olsa da apolet siyaseti zırhıyla kaplandığından kronik hastalık devam edebilir.

O yüzden siyasetin sessiz çığlığına kulak verilmeliydi. Hedef kitleye yıllar sonra bir kez olsun heyecan yüklemesi yapılmalıydı. İlgi alaka boyutunda alternatiflerin içinden birini seçme görevi aktarılmalıydı. Önyargılar kalkmalıydı. Dile getirilenlere uygun bir süreç yaşanmalıydı. Yani memleket siyasetinin lokomotifi Yeditepe’yi yönetmek için yeni bir strateji geliştirilmeliydi. Olgu, bulgu ve belgelerle güncellenen ve güçlendirilen, ayrıntılı projelerle donatılmış bir çıkış önemsenmeliydi. Maalesef yine apolet siyaseti parti standardına Yeditepe üzerinden kategori planlaması yaptı.

Böylece birleşik katkı gelişmelerinin önü daha en başta tıkandı. Katma değer yaratacak siyasal etkileşim istekliliğine darbe vuruldu. Verimlilik oranı, etkinlik düzenlemesi hesap edilmeden yola çıkıldı. Yani modern siyasetin gereği iç hesaplaşmalar açıkça seçim içine nakledildi. Olası kavgalar seçim sürecine hapsedildi.

Şimdi önleri açılmadığı noktasında hemfikir olan, saygınlık ve güvensizlik arasına sıkışmış kadrolar tanıtım ve propaganda etkinliklerinde nasıl değerlendirilecek? Nasıl gönüllü hale dönüştürülecek? Çalışmalara nasıl angaje edilecek? Yeditepeli’den memlekete açılan bu hizmet kapısından hangi apoletle geçmeleri sağlanacak? Veya ileride bu apolet siyaseti hegemonyasına karşı tekrardan değişimci siyasal bir duruş göstermeleri nasıl organize edilecek.  İşte orası belli değil, zaman gösterecek.

Elbette bugün, bugünün kaybı gibi görünen apolet siyaseti girişiminin ve adayının yarının kazananı olması ihtimaline karşı bir nebze de olsa rıza gösteriliyor. Ancak bu apoletli tercih siyaseti olası bir geri düşmede, bu uğurda yıllarını kaybetmişlere zor hesap verir.

Çok gecikmiş sorgulama seçimin ertesi günü kendiliğinden başlar…
HAK HUK FONU...

Kim ne derse desin şu fakir memlekette bir acayip hukuk sistemi oluşturuldu. Ve muhteşem işliyor. Yani gayet ileri demokrasiyle yönetilen memlekette hukuk açıktan açığa, susma ve susturma işine araç kılınmıyor gösteriliyor. Değişik varyasyonlar uygulanıyor. Ne yazık ki gerçekte hiç de öyle değil. Resmen araç. Ve böylece hukuğa güven gittikçe azalıyor...

Sanki trajikomik gözaltılarla gözdağı veriliyor. Baskılama artırılıyor. Kevgire döndürülmüş ceza yasaları ile resmen insan hakları ihlalleri sıralanıyor. Hemde başka yerlerde olsa baştan ayağa ayıplanır cinsten.

Öyle ki; mevcut iktidara aykırı kimlikler, direnenler, eğilip bükülmeden ayakta duranlar, en çok da yazıp çizenler, susmayıp söyleyenler, bu ileri hukuk sisteminden payını alıyor. Ya nasip...

Elbette devletin vicdanı olmaz. Suç ve suçlu varsa cezayı keser. Suçlu olmayanları da kamu vicdanını gözeterek korur. Bunu da başta anayasa sonra kanunlar çerçevesinde sağlar. Ve kimse de ihsan istemez. Boynum kıldan ince der.

Ancak özgürlüklerin bu kadar daraltıldığı bir dönem yaşanmadıysa eğer başka sayfalar açılır. Soruşturmalar ve yakalama emirleri taraflı bir safhaya geçmiş ise vay milletin haline. O zaman şu dosya senin bu dosya benim babında gerekçeli, gereksiz gözaltılarında geçer hayat. Gayet ileri demokrasi gereği...

Muhtelif faşist cuntaları yaşayıp görenler çok iyi bilirler böylesi gözaltıları. Hele de ses görüntü bilişim sistemi olmayan o eski devirlerde nice canların yandığını. İfade vermeden ifadesi alınmadan, nice canlara kıyıldığını. Dosyası bile olmadan, metazori bir dayatmayla terör örgütü üyeliği, fraksiyon sempatizanlığı irtibatlandırmasıyla irtibatlandırılan kim varsa hayattan bezdirildiğini.

Sadece isim benzerliğinden, çok yıllarını dört duvar kaybeden nice figür var şu memlekette...

Ancak bu çağda bu gayet ileri demokraside yine aynı kafayla olmayacak şeyler olduruluyor. Kafadan atma, muamma iddianamelerle, uygulamalarla ona buna suç konduruluyor. Yani masumlar en baştan suçlu bulunuyor ve suçsuzluk ispatına ömür yetmiyor. Oysa suçun ispatı şart, suçsuzluğun değil. Adı üzerinde suçsuz.

Bu hukuk garabeti gayet ileri demokrasinin bir türlü çözemediği ayıp. Çözmek isteyip istemediği başka bir konu ama bazı şeyler çoğaldıkça, övünülen ileri demokrasi de ayıplı hale düşüyor. Dünyada eşi benzeri bulunmayan bu ileri demokraside karakola ifade vermeye gidebilmek bile en korkulu rüya oluyor. Kişiye özel mesnetsiz bir suçlama veya adli bir soruşturma varsa babında tedirginlik hissediliyor. Sonra uğraş dur ki ayıklan, aklan.

Örneğin hakkındaki bir soruşturma için samimiyetle git, en ücrada bir yerde açılan başka bir soruşturmadan dolayı yakalama kararın çıkarılmış olsun. Eyvah. Ayrıca hakkında adli kontrol uygulaması bulunsun. Yani bir bölgeden dışarı çıkma özgürlüğü elinden alınan kişilerden ol. Eyvah ki eyvah. Her an bir arızaya denk gelinebilir. Ve nöbet uzar. Ve gözaltı sarkar. Usulden ifade alınır, verilir ve tahliye gelir.

Gelir ama çekilen çile kar kalır. Hukuğa güven gerisini merak etme sen hepten yalan olur.

O yüzden sanal alemde, sosyal ve siyasal platformlarda ve yazılı, görsel medyada beğen beğenme, yazıp çizen, okuyup söyleyen kim varsa aşırı dikkatli olmaları gerekir.

Çünkü şu garip memlekette fak fuk fonu var ama Hak Hukuk Fonu yok...
NALINCI KESERİ VE NARENCİYE...

Bu gün itibariyle nalıncı keseri gibi hep kendine yontan nalıncılardan olmaktansa; ak sulu limonu, greyfurtu, mandalinası, portakalı ile değeri yüksek narenciye sınıfına dahil olmak evladır, diyenler çıkabilir. Ve de çoğalabilir...

Ve günün hak hukuk fakirliğinde; göğsü tunç siperi turunçgiller familyasının bir ferdi olmak, hiç değilse evlatlara bırakılacak onur abidesi bir isim, parası pulu sahte şu gelip geçici yalan dünyadan göçüp gittikten sonra ardında unutulmaz bir eser ve gazetecilik, sonsuza dek var olacak bir meslek erbaplığı ve de altın kalem yazmak için bir ömür feda edenler gün olur haklı olabilir.

Eğer sonsuza dek anılabilmek ise mesele, hiç bir gazeteci hiç bir engel de tanımaz...

Zaten bu ensede boza pişirme pozlarıyla defaatle vatandaşı hedef göstermelere alışıldı artık. Ama bu kez her açıdan talihsiz bir açıklama. Ve tehlikeli bir yaklaşım. Ve milletin önünde gereksiz bir paylaşım. Üzücü bir durum. Ama fıtrat böyle. Demek ki laf cambazlığıyla olacak iş değil devlet adamlığı. Büyük devlet adamlığı ise çok başka bir şey...

Dilbilimciler, hukukbilimciler dikkat; ensene patlatırlar değil fiil, patlatırlar enseni. Resmen fiiliyata teşvik. Kendinden olmayanları bir kaşık suda boğma veya sindirme kalkışması hevesindekilere yön tayini.

Artık nasıl bir saldırma veya savunma içgüdüsü ise bu yakışıksız sözlü yakıştırmalardan nasibini alan alana. Şimdi sıra gazetecilerde...

Tamda yerel ulusal tüm gazeteciliği bir merkeze bağlama yönetmeliği henüz geçmişken; aceleyle adres gösterimi. Demek ki bundan sonra gazetecilik ensede takipçi soluklar ve akıllarda ucu açık sorularla icra edilecek. Ola ki yola gelmeyenler, yoldan çıkanların da ensesi patlatılacak. Yani mesele görüldüğü kadar basit değil.

Öyle üslup kargaşasında, nalıncı narenciye düzleminde kayıp gitmemeli, kaynayıp erimemeli temel gaye. Mesele aslında aleni; Yerel seçimlere giderken bir şekilde en demokratik hak kullanımının önüne geçmek. Meydanları ve meydanları dolduranları kamuoyuna yansıtacak bağımsız gazetecilere istimli gözdağı vermek.

Dünya örnekleri bol, bir tek muhalif kalmayana dek silip süpürme girişimi...

Peki sonra, başta gazeteciler sonra toplum baskı altında tutularak bildiğince yönetme. Yani ileri demokrasi.

Bu atıf aslında zamanla diğer meslekten muhaliflerin de hedef gösterilebileceğinin veryansını. Resmen tekelden kutuplaştırma naifliği...

Acaba bu narenciye grubundan olup, yerel manada gazetecilikle meşgul olanlar da bu enseye patak olayına dahil mi? Patlatırlar enseni onları da kapsayacak mı? Bu feveran nereye kadar ulaşacak? Soru çok.

Sadece soyadından menkulse durum, soyadında ak olanlar yırtacak mı? Bunlar muhalif basın mensubu sayılmaktan paçayı kurtaracak mı? Malum endişe çok.

Sözün hası, dikte ettirilmek istenen artık haddi bilmek lazım zamanı olduğu. Sinir sihir hat boyu daha da yayılacak. Silindir gibi ezecek. Ve geç de olsa öğrenilecek; nalıncı keseri kime keser. Nalıncılara...

Bu işgüzarlığın evrensel hukuk kriterlerine göre sorgusal açılımı ise çok açık; Azmettirici kim?

Yarın itibariyle de azimle o soruya ve diğer sorulara yanıt aranacak.

Ve Gazeteciler de yazacak...
SOKAK DEMOKRASİSİ...

Demokrasinin yerine mamokrasi ikame edilince sokağa inmek, meydanlara dökülmek muhtemel bir hadise. Vakayi aliye. Böylesi bir durumun vuku bulabileceğini sırça köşklerinden siyaset eyleyenler de görüyor. Ve muhtemelen önünü kesmek telaşı var. Haklı isyana çözüm de belli; meydanları sokakları, çıkanlara dar etmek. Sokak demokrasisini bir kez daha ezmek...

Darı bolu bir yana millete hizmetkarlığı şiar edinenler bir anda yine millet ile karşı karşıya kalabilir. Dert o. Zaten bu görüntü de hazır.

Elbette milletin siyaseten ne düşündüğü bilinemeyince, alınabilecek en makul tedbir de kolluk gücü mukavemeti.

Bu orantısız gücün aşırı şiddete başvuracağı da açık. Tarihte örnekleri mevcut. Hatta daha da sertlik içerebilir.

İçerebilir çünkü yolsuzluk yoksulluğu besledikçe otokrasi işlemeye başlar. Mamokrasi rafa kaldırılacağı yerde daha da yaygınlaştırılır.

Yine de ince hesaplı indekslerde seksen sonrası sıralara çakılma, bozuk saat misali siyaset yapma, hal ve gidişatın beklenenden beter seyretmesi sokak demokrasisini zorunlu kılıyor. Düşüş başlamış bir kere, sokak durdurulamayabilir.

Üstelik mevcut iktidar, millet sokağa dökülmeye başlayınca, meydanlar başkanlık seçimindeki gibi iktidar aleyhine dolup taştıkça cümle alemin gözünde küçük düşecek. Asıl endişe işte bu.

O yüzden meydanları dolduracakların maruz kalabileceği tedbirlerin şiddeti ve boyutu dillendiriliyor. Sözde caydırmak maksatlı. Kendi tabanına da mesaj nitelikli.

Yani laf arasında sokak hem çözüm gösteriliyor hem de karşılığı ağır olur deniliyor. Yani açık tehdit ve kapalı talimat birlikte öngörülüyor. Meydanlar hedef, meydanlara dökülenler hedef tahtası izlenimi veriliyor.

Sözün özü bu meydanlara meydan okuma ve örtbas taktiği ile suni gündem yaratılmaya çalışılıyor. Çünkü yeni yılda yerel seçim var. Ortalık kupon protestolarla karışsın ki seçimde rahatlanılsın isteniyor.

Ayrıca mamokrasi ve memokrasi tezgahıyla beslenenlere de iş çıksın. Ve hak aramanın tüm yolları her şekilde tıkansın.

Şu ileri demokrasi denilen şey işte böyle berbat bir şey. Milletin ne düşündüğüne bakan yok...

Bu yoklukta millet nasıl, nerede, ne zaman ve kime derdini anlatacak. İşte bu belli değil. Dertler, hak ve talepler hangi yöntemle dile getirilecek orası muamma. Zaten muhalefeti iktidarı yer ve zemin konusunda girmişler birbirine. Verip veriştiriyorlar orta yerde.

Ayrıca şu fakir memlekette haklı olunsa da hak aramak zaten kritik vaka...

Demek ki; yokluk, yoksulluk, yoksunluk, hak, hukuk, geçim, seçim, adalet dile getirmek ve bu nedenlerle sokağa inmek günah. Tezelden cezalandırmalık...

Aksine sefa beka, iç dış mihraklar, dış diktalar, iç dikteler, din iman, Allah kitap, yeis reis demek ve bu nedenlerle sokaklara dökülmek sevap. Üstelik mükafatlandırmalık.

Toplum ikiye çatlamışsa, insani ve toplumsal boyuttaki herşey günah ve sevaba bağlanacak denli dönüşmüşse, sokağa çıkmanın ne faydası var? İyice düşünülmesi gerek. Meydanların çare olup olmadığının da ayrıntılı tartışılması gerek. Ayrıca mamokrasi ve memokrasi kantarında tartılanlar iyice politizeyseler. Atlanacak ilk etap onlar. Sonra polisiye tedbirler girdabına girip çıkmak veya çıkamamak da var.

İşte o yüzden sokak çatışmalarına ve meydan muharebelerine bizzat davetiye çıkarılıyor. Durum resmen bu merkezde. Ve laf olsun beri gelsin babında sokağa çıkacaklara, sokak demokrasisini savunanlara açık tehditlerle gözdağı veriliyor.

Velhasıl hal ve gidişattan memnuniyetsizler ya sokaklar ve meydanlar yerine, meşhur millet bahçelerine yığılırsa ne olacak? Öyle ya bedava kek ve çay ikram edilecek mi?

16 Aralık 2018 Pazar

PANDOMİMCİYLE ATIŞMA

PANDOMİMCİYLE ATIŞMA

Yatıştım iki paragraf arası
ve zindan karasına yattım.
Arada sırada sılaya uyandım.
Hepsi bu kadar değil elbet
zihnin sınırlarını zorlarken ezel ebet
kendimi buldum.                                                                                          
Kendim kendimde değildim
çarşı pazar çalınmışım…
 
Her uyanışla yağcı yağmacı yangınlarda eridim.
Tenimde tenin kala kalınca sandım ki erdim.
Öyle kolay değilmiş meğer
ve el ele kızıl alevlere yuvarlandım.
Yine de akıllanmadım.
Rüyamda yastık altı mısralar.
Misli misline arsız dalgalanmalar.
Hangi alaşımdı aklımı kurcalayan
hangi dünya kıvılcımıdır kanımda kıvranan
bir türlü anlayamadım.
 
Hırçın kavgalar civarında
iki nefes arası illaki tattım.
Kurudum kavruldum savruldum
ve peş peşe aldandım.
Ama asla senden kopamadım.
 
 
Kopunca kopçasız fırtına
sarınca kollarıyla korkusuz kasırda
sessiz yığıntı volkan patlayınca
pandoranın kutusuna kilitlendim.
Kalmadı be gülüm artı yalan yanlışa cesaretim.
 
Pasaklı pandomimciyle kar zerresinde yüzleştim
atıştım ve mimlendim.
İşte o ateşe doğdum andı
ansızın yeniden canlandım.
 
Önce acayip canım yandı
sonra kendimi sana kattım.
Hurma yumuşağı gibi anılarla
hummalı uykulara yenik düştüm.
Uykumda yine ayni düşte ayni daldan düştüm
dünden önce kırıldım
bu gün kendi özüme kaynadım.
 
Hala ilk aklıma düştüğün günü hatırlarım.
Hangi umarsız ulaşımdı aklımı durduran
hangi alaşımdı bezgin bedenimi tutuşturan
hangi seferdeydi sensizliğe tapınmam
her şeyi ardın sıra ararım.
 
Hızlısı hazlısı illaki tattım.
Tam yatıştım derken gördüm ki tamamlanamadım.
Şimdi üç dine de hasretim.
Hasletim kuşaktan kuşağa geçmiş kitaplarda.
Kalmadı be gülüm başka çare
senden zoraki vazgeçtim
kendimi semaya kattım.
 
Pandomimci işaret buyurdu
işte buydu aradığım diyebildim.
Ve geç olsa da piştim.

Doğrusu piştiğimi sandım…

SİYASİ AİDİYETİN BEDELİ…

SİYASİ AİDİYETİN BEDELİ…
 
Yerelden genele tabandan yüksek siyasete aidiyet duygusu ile yapılamayacak başarılamayacak hiçbir şey yoktur. Ancak son yıllarda siyasi-diplomatik yollarla aidiyet duygusu zedeleniyor. On yıllarca verilen emek yok sayılıyor. Hiç emeksiz isim ve cisim erbaplarına kapılar ardına dek açılıyor. İşte bu ahbap çavuş ilişkileriyle güdülen partiler arası ince hesaplı dialoglar siyaseten harbiliği de ortadan kaldırıyor. İki arada bir derede kalanlar da ileride hesaplaşılacak günlerin çarçabuk gelmesini bekliyor. Yani yeni yılda yapılacak yerel seçimler sonrası sıcak harp kapıda görünüyor…
 
Elbette ileriki zamanlarda yaptıkları yapmadıkları, yanlışları doğruları herkesin bir bir karşısına çıkacak. Bundan kaçış yok. Bu günlerin yarını da var. Kazanılsa da, kaybedilse de asla etik olmayan bu siyasetik muamma masaya yatırılacak. Yatı katı bir yana olası bir travmaya sebep olanlar ve göz yumanlar savunabilecekleri bir şey kaldıysa savunacaklar. Öyle ki her gün yeni bir perde aralanacak. Sonuçta iddialar ve aidiyet kavramları yerli yerine oturtulacak. İnceden devlet sırrına döndürülmek istenen ve konuşulması, yorumlanması suç günah sayılan ne varsa ciddi manada değerlendirilecek...
 
İşte siyaset olsun mantığıyla, sözde yöresel güçlenmeler adına ikili üçlü ittifak peşinde koşturulurken, bu gerçeklerin ihmal edilmemesi gerekiyor. Çünkü zayıf da olsa bizimdir, çatısı su alan bir teras yapılanması ne denli güçlü olsa da bizim değildir düşüncesi ağır basmakta.  Ayrıca halkta ve tüm sivil toplum örgütlenmelerinde siyasetten maddi beklenti oldukça yüksek. Muhtemel bir geri düşmede zamanı gelince hesap vermek de zorlaşır. Herkes iyiyi kendilerinden kötüyü yüksek siyasettekilerin beceriksizliğinden kaynaklandığını söyler. Böylesine kaygan zeminde patinaj çekilirse, yüksek rakımdakiler acayip sessizlik hâkimiyetiyle bu kez kendilerini kurtaramaz. Varsa yoksa bir bedel ödetilir.
 
Bu bedel ödensin bekleyişi on küsur yıldır siyasi aidiyetin bedelini madden ve manen, oldukça yüklü miktarda ödeyenler için en doğal hak olsa gerek. Öyle kimsenin kızıp kınamaya ne hakkı var ne de yetkisi. Tersi tavır ayıp olur zaten…
 
Ayrıca bedeli ağır bu aidiyetin ciddi biçimde ve yılmaz tavırlılıkla, yüksek siyasetin belirlediği yönde sürdürüldüğü de bir gerçek. Yıllarca yüksek rakımdakilerin desteklenmesi yönünde çaba harcandığı, siyaset literatürüne geçecek başka bir gereksiz aidiyet konusu. Ve ne paraya ne de makama endeksli. Ama her şey bir yere kadar. O yüzden bu kadar da olmaz dedirtecek yaklaşımlardan kaçınmak gerek.
 
On yıllardır siyaset despotizminin baskısı, sahte din iman tabansızlarının yargısız infazlarına rağmen özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna aidiyetlerinden zerre taviz vermeyenlerin dediklerine de bir kulak vermek lazım. Siyaseten ortada bir aidiyet yoksulluğu, idari hukuksuzluk varsa eğer bu ben bilirimci tavır ve gidişatı seyretmelerin de zaman içinde mutlaka bir bedeli olur. 
 
Siyasi aidiyetin bedeli ve sıkıntısını yüksem rakımdakiler yüzünden en ağır biçimde çekenlerin geniş halk yığınları olduğu da unutulmamalı. Onlarla sıcak yakın temas içindeki taban birleşenlerinin de o yığının vazgeçilmez parçası olduğu önemsenmeli. Akla koyulan, yüreğe düşen cüzi aidiyet zedelenmesi yüzünden yüksek siyaset elçilerinin kaybedeceklerinin çok daha fazla olabileceği bilinmeli. Bu gerçeği bilmezden ve görmezden gelerek temsiline başlanan son oyun bu yerel seçimler olur. Bir dahasını sonuçlar ne olursa olsun kimse kaldıramaz.
 
Bu kırgınlığın ve kızgınlığın ana nedenine gelince; on yıllar boyunca tüm saldırılar ve karalamalara rağmen aidiyetten kopmayanlar, kötü gidişe direnç gösterenler çoğunluğunu bünyesinde bulunduran siyasi kurumsal yapı olunduğunun bir kenara bırakılmasıdır. Zaten üç noktanın koyulmasına pek az kaldı. Yerel eşikten girmiş bekliyor. Yüksek siyaset aktörlerinin herkesi figüran yerine koyup öyle olura olmaza hırslanıp, kasım kasım kasılmasıyla bu seçim işleri yürümez. Öyle bağırıp çağırmak ve aidiyetinden asla şüphe edilemeyecekleri kovuşturmak ve dışarıda bırakmakla bu seçim gemisi yüzdürülemez. Böyle devam edilirse kara dalgalarla baş edilemeyeceği ve karaya oturulacağı çok yakında görülür. İşte acı gerçek budur.  Bunadır kızgınlık. Budur kırgınlık.
 
Artık hasbel kader yüksek rakımda siyaset yaptığını zannedenlerin, siyasi aidiyetin bedelini canla, başla, kanla ödeyenlerin de yerelden genele, tabandan yüksek siyasete hakları olduğunu anlamaları ve görmeleri gerekir. Yok, gözlerimi kaparım vazifemi yaparım ise siyasi diyet; Sandıkta siyasi-diplomatik yollar bir tıkanır görülür; ebcedin ceddi…
 
Evet aidiyet resmen zedeleniyor, kuşkusuz siyasi bedeli epeyce ağır olur; Allah iki göz vermiş, iki gözüm…

DEMİR AĞLARLA ÖRDÜK...ARALIK15


DEMİR AĞLARLA ÖRDÜK...

Öyle yetiştirildi milletin öz evladı; 'Demir ağlarla ördük, vatanı dört baştan...' Ve ilmek ilmek örüldü iradesi; 'Tersine dönse dünya, dönmeyiz yolumuzdan. Göğsümüz tunç siperi...' Yeteriz dünyaya...

O yüzden demirden korkmadı hiç cumhıriyet çocukları. Sevgiyle trene bindiler. Çünkü öğrendiler ve bildiler ki: kağnılar ve karadumanlı trenler lojistiğinde kurtuldu bu fakir millet. Kuruldu bir türlü yıkılamayan bu devlet. Hem de on yılda...

El alem önünde eğiliyor bu küllerinden doğuşun. Kuruluşun. İlk on yılda başarıya ulaşan bu inanılmaz kalkınma hamlesinin. Hele de girilen her savaştan muzaffer çıkmanın gururu. On beş milyon vatansever genç yetiştirmenin erdemi. Realist bir yaratının silbaştan sistemlenmesinin. Ysni cümle alemin gıpta ettiği bir devrimci dönüşüm bu. Ve en başta Başkumandan milletin Ata'sı.

Vatanın dört baştan demir ağlarla örülmesinin yanı sıra dört bir tarafta peribacası gibi yükselen fabrika, kombine bacaları. Tek dişli medeniyeti yakalamak adına nice seferberlik girişimi.

On yılı yüzyılda yakalanamayacak zorlu bir yolculuk. On yıllar sonra elde kalan ise emanetçiliğinin bile hakkınca yerine getirilemeyişi.

Getirilemez elbette. Çünkü her koşulda, en zor anlarda bile doğruları söylemekten asla çekinmeyen, cesaret içmiş yutmuşların, bağımsızlık gönüllüsü yurtseverlerin işiydi onca atılım. Binbir türlü atılımı onlar gerçekleştirdi. Hem de memleketin dört bir yanı işgalden yeni kurtarılmışken. Ya şimdi. Geriletmek üzere kurgulanmışların işi değil ki demir ağların hakkını vermek.

Unut ki unuttur dünyası. Kağnılar ve yük vagonlu yabancı işletmecili trenlerle bir memleket bir millet kurtuldu. Demir adamlar sayesinde. Çelik iradeli vatanseverler öncülüğünde. Kime ne. Ver sinyali silinsin hafızalar...

Ayrıca olaylar durulunca, zamanı geldiğinde raylar kutsanmış; 'Demir ağlarla ördük, vatanı dört baştan...' Banane. Kutsallık yaeirıştırma bahaneleri. Ver sihri uyuşsun hafızalar..

Bütün uydurmalara, uyumalara şartlı refleks; Bakınız Onuncu Yıl Marşı. Sonra nice marşlar eklendi şu fakir milletin başarı hikayesine. Her şeyi en iyi yine o anlattı. Düşmanları da korkuttu. Ve zihinlere demirağlar örgüsü yerleşti. Ve hala korkutuyor. Çünkü mısralarına Ata eli değdi...

Yüz yıla üç beş kala memleket sinyalizasyon hatasına uğradıkça uğradı. Uğratıldı. Üstelik makas da değiştirildi. Demir ağlarla örülen Anayurt kılavuzsuz kaldı. Kılavuz lokomotif girmeyeceği yerlere girdi. Kaza üstüne kaza yayıldı. Ve çarpıcı çarpışmalarla kumanda merkezi karıştı. Sanki bu demirağlar bölümü yüzünden ilk on yıla ve sonrasına, son yıllardaki çirkin atıfların ceremesi çekiliyor.

Sanki idareyi merkez edinenler sözaltı oldular bir kalemde. Tutuştular.

Yani son on küsur yılın o övünülen muhteşem ilerlemesi geldi geldi demiryollarına çakıldı. Sanki bir türlü raylara uğramamış o ileri düzeydeki gelişmişlik. Her sene peş peşe nice ray faciası.

Demek ki en başta Başkumandan milletin Ata'sı boşuna yazmamış o satırları. Sanki bu günleri görerek tarihe not düşmüş; 'Demir ağlarla ördük, vatanı dört baştan...' Dikkat.

On yedi yıldır memleketi tek başına dört dörtlük yönettiğini iddia edenler ve öyle yönetildiğini sanıp iddiada direnenler o kılavuz lokomotifi oraya kim koydu bilemiyorlar. Sinyalizasyon ne alemdedir söyleyemiyorlar.

Demir yolu kılavuzu kara karga olmuş gibi. TCDD ise Cumhuriyeti düşmüş DDT gibi olmuş. Dört baştan ölüm kusuyor. Hiç bir kazanın nedeni belli değil. Belirsizlik siren olmuş. Canhiraş çalınıyor.

Bu işte bütün günah vebal ise yakında yine bir yerlere havale edilir. Suç da günah da; 'Demir ağlarla ördük, vatanı dört baştan...' diyenler ile o yolculuğu inatla devam ettirenlerin.

Ve keşkeler keşik şaşırır. Bu eşik de atlanır; Keşke yunan kazansaydı. Keşke yedi düvele karşı kazanıpta demir ağlar örmeselerdi, dört bir köşeye demiryolu kurmasalardı, on yılda on beş milyon genç yetiştirmeselerdi.

Böylece bu demir ağlara bunca kurban verilmezdi...
SARI KANARYA...

Üç puanlı lige başlandığından bu yana namı değer 'Sarı Kanarya' ilk defa böylesine düşme potasına hapsoldu. Birinci devre bitti. Şimdilik cetvelde düşmeye ikinci aday. Ve de yürek yakan ateşi en yakından hissetmeye başladı. Peki düşer mi? Düşmez elbette...

Evet düşmez. İkinci yarı yeni bir hoca ile bir kaç transfer yaparak toparlanma süreci yaşar ve tarihe kara talih olarak geçen bu süreç makul bir sırada tamamlanır. Yani Kanarya mutlaka bu girdaptan kurtulur...

Değişik kurgulamalara hiç gerek yok. Bu facianın sorumluları aslında en başından belli. Şimdi şu bu diyerek arenayı pazar akşamlarının zerzavat pazarına döndürmemek gerekir. Goygoyculuk da yapmamak. Ama epeyce geç kalındığı aşikar.

Gecikildi çünkü memleket futbolunu maddeten ve mânen taşıyan, piyasada dönen rakamın yarısına yakınını kotaran bir camiadan söz ediyoruz. Yani bu hale düşmemeliydi. Daha önceden önlem alınmalıydı.

Diğer yandan 'Kanarya ile Aslan' olmadan, biraz da 'Kartal' sadece diğerleriyle bu lig yürümez. Futbol üçü olmadan kalkınmaz. Hele de futbol şehirleri hariç, öyle geçmişi belediye olan takımlarla futbol endüstrisi hiç bir yere varamaz.

Durum derinlemesine değerlendirildiğinde görülür ki; Kanarya memleket demek. Cumhuriyet demek. Memleket kötülerse o da kötüler. Memleket darboğaza düşerse o da düşme hattında soluklanır. Sonunda futbol tanrıları korusun, umulmadık bir neticeye duğru yolculanırsa memleketin bütün takımları da belli oranlarda zarar görür. Demek ki zararın neresinden dönülse herkesin faydasına.

Evet ilk devre bitti. Şimdi yönetim düğmeye basar. Beter tablonun suçluları tek tek ayıklanır. Takımı diriltecek, yukarıya taşıyacak, performansı artıracak aktörler devreye sokulur. Ve kendini göstermenin, kendine gelmenin ince yolları bulunur. Ayar çekilir. Zor da olsa ikinci devre düzelme olur. Olmalı da.

O yüzden sezonun ikinci yarısı, ilk yarısı daha oynanmamış gibi sıfırdan başlanarak devam ettirilmeli. Artık cesur yüreklilik nereye götürürse oraya. Yani yeni ve makul bir yol haritası belirlenirse, iddiaların tersine, koordineli bir çalışma ile dar alanda kısa paslaşmalar biter ve çıkışa geçilir. Malum durum bertaraf edilir.

Şüphesiz memleket futbolu adına ezeli rekabetin tarafları dahil tüm futbolseverler, taraftarlar Kanarya'dan bu dirilişi bekliyor. Bu geri dönüşü gerçekleştirmesini arzuluyor.

Ancak futbola siyasi perspektiften bakan ve yemlenen bir avuç güruh başka hayaller peşinde. Ve onların yönlendirmeleri ile bu kötü gidişat başka noktalara taşınmak isteniyor. Özellikle Başkan üzerinden eleştiri ve yıpratmalarla Sarı Kanarya'nın değeri düşürülmeye çalışılıyor. Sanki futboldan çıkılıp, iş Başkan ile geçmişte kalan bir hesaplaşmaya dönüştürülüyor. Böyle giderse cümleden daha da büyük kayıplar yaşanabileceğini ise düşünen yok.

O halde Başkan ve ekibinin başa gelen bu krizi birde bu açıdan da değerlendirmesi gerekiyor...

Evet yapılması gereken köklü bir değişimdi. Bu girişim sportif yönden sarpa sardı. Dibe vurulduğuna göre radikal kararlar vererek günü kurtarma eğiliminin bir kenara bırakılması lazım. Bu arada on ikinci adam da takımı dizayn etme hevesinden vazgeçmeli.

Ayrıca üç puanlı lige başlandığından beri her zora düşüldüğünde, üç puanlı ligde herşey olur safsatasına namıdeğer 'Sarı Kanarya' sempatizanları
asla kapılmamalı.

Kapılmamalı çünkü vaziyet ortada...
PARAPOLİTİK RÜZGAR...

Politikada para vazgeçilmez bir etkendir. Değil diyenlere yanıt; hiç değilse itici bir kuvvettir. Politik pazarlama rüzgarı estirebilmek için de lazımdır. Seçmek için de. Seçilmek için de...

Yani politika kim ne derse desin açıkça paraya endeksli bir arenada yapılandır. Cüzdan herdem sağlam olmalıdır. Kabarık durması dahi yetmez. Politika aynı zamanda, uzun zaman dilimi içerisinde uğraşanlarına maddi ve manevi mağduriyet de yaşatır. Bir zamanların deyimiyle yüksek mertebeden memuriyet te...

Politikaya zaman ayırmanın yolu da sırf parayla açılır. Para varsa yolculuk uzun sürer. Şans bir gün güler beklentisiyle zaman kazandırır. Çünkü parapolitik süreç daima çeşitli versiyonlarla göz boyar. Göze girmek babında eğer nakit sıkışıklığı aşılamaz ise başka mekanizmaların adamı olmak gerekir. Yani kredisi yüksek kanallar bulmak gerekir. O da yoksa hep ambargo yenir. Özel olmak da yetmez.

Yetmez çünkü yukarı çıkış yüksek dozda deneyim, birikim ve kalite gerektirmez. Yüksek rakamlı hesaplar gerektirir. Para varsa makam mevki kazanılır, para yoksa eninde sonunda dip yapılır.

Diğer yandan parapolitik kazanımlarla fikir birliği de bozulur. Dirlik de. İşte tam o aşamada alınacak tedbir, yaş da kemale ermiş ise aktif politikayı bir an evvel bırakmaktır. Hem daha fazla batmamak için hem de hedef kitlenin motive gücü iyice azaldığı için.

Azı çoğu tartışılır ama politika için uzun soluklu denilir. Eğer bütçe zayıfsa yıllar boyu proje odaklı eylem adamı olmak bile yetmeyebilir. Politikanın yaklaşık yüz yıldır temellendirildiği rekabetçi gelenek tarzına ayak uydurmak zorunludur. Peki bu zorunluluk nasıl yerine gelir; parayla. Sözün özü parayı bulmadan yapılacak iş değildir politika.

Dünya genelinde politikada bir yerlere gelmek program ortağı olmak ile doğru orantılıdır. Politika oralarda da zordur ancak hiç bir şey imkansız değildir. Şu fakir memleket üzerinde ise zenginlik politikada belli noktalara gelmenin yegane ölçüsüsüdür. Yani her aşamasına para girer ve politika bozulur. Parapolitik bir düzenek işler.

Parapolitik bir sürecin taşıyıcıları da bir şekilde bir yerlere
taşınır. Çünkü parapolitika kulvarı para cinsinden kurgulandığından yapılmayacak şeyler asla yoktur. Hep vardır. Yani her yükümlülük paraya bağlı, gönüllülük bile paraya bağımlıdır.

Öyle ki; parapolitik değerlemeler ve parasal limit kalkacağına günden güne yerleşir ve artar. Yaygınlaşır. Ve parapolitik değerlendirmede hep aynı kişilere geçer not verilir. Hep aynı yüzler başkaları yokmuşçasına her mevkiye veri tabanı oluşturur. Kıymet, kıymetli kağıtlar ile teyit edildiğinden hep onlar seçilir. Her yere onlar namzetlenir. Parayla yol açma kolaylaşır. Kolaylaştırılır. Yok canım denir ama paralı politikistler için maliyetler anında düşer. Rakamlar indirilir. Makamlar beğendirilir. Parasızlıktan kıvranan politik figürler yarışmaya özyaşam öyküsünü sunup başvurduğunda ise aracı, kiracı, danışman ve taşıma tarifesi eklenir. Yani onlar için her makam ve mevki transit uygulamalardır. Gelip geçicidir. Parapolitik döngünün taraftarı olmayı uzun süre götüremezler. Hizmet ve faaliyet kapsamında para bağları zayıf olduğundan kalıcı olamazlar. Çoğunlukla da yok olur giderler.

Demek ki politika maddi manevi varsıllık gerektiren profesyonel meşgaledir. Yıllarca, on yıllarca politik kulvarda yarışanlar politika üzerinden paralanmadılar ise aksine cüzdanlarından parçalandıysalar bu yarışı asla önde tamamlayamazlar. Yani yerelde genelde, belediyede devlette politika ekseninin sunduğu bazı paradokslardan tasarrufa gidemeyenler parlayamazlar. Parlatılmazlar.

O yüzden on yılların emeğine karşılık para, pul, makam zaten yoksa hele de yaş hay huy arasında ilerlediyse ortak akıl gereği aktif politikayı bırakma zamanı gelmiş de geçmiş demektir.

Yani politik bilançonun aktif ve pasifi belli zamandan sonra hakla hukukla denklenemez. Kar zarar cetveli hep zarar yazar. Belki parapolitik rüzgarın daha fazla teneffüsü bedavadır ama panzehiri çok para eder.

İşte o parapolitik rüzgar da adam olan adamı kahreder...
KÖPRÜLERİ ATMA-YAKMA EĞİLİMİ...

Muhalefet kırk dakikalık makam buluşmasında köprüleri atma eğilimi yerine, kişisel angajmanlara girmeme noktasında uzlaştı. Aynıyla beyan bu. Ve ortaya umut büyütelim lafı çıktı. Ortak paydada buluşularak, yirmi bir Büyükşehir Belediyesi üzerinde işbirliği yapma kararı netleşti. Ayrıca diğer il ve ilçelerde birliktelik imkanlarının da gözden geçirilmesi kararlaştırıldı...

Bu kırk dakikalık üst makam buluşması ve varılan sonuç sanki köprüleri yakma eğilimini de ateşledi. Üstün körü geçilse de ufak bir kıvılcım yangına dönüşebilir. Çünkü hummalı çalışmalara girmeden, hurra umut büyütme eğilimi nihai noktada ne kadar başarı getirir belli değil. Olabilecekler iyice hesaplanmıştır muhakkak. Ki yirmi bir büyükşehir bir bir paylaşılmış. Net olmamakla birlikte diğer iller ve büyük ilçelerde paylaşılacak. Ve mevcut iktidar bu kırk dakikalık oturumla yerelden başlayarak devrilecek. Devrilsin bakalım. Bu kaçıncı geldikleri yerden giderler hikayesi...

İyi güzel de bu işbirliği için iki tarafta da taban sesi dinlendi mi? Öneriler alındı mı? İnce duyarlıklar gözetildi mi? Hele hele memleket kuran Partinin siyasal geleceği zerre önemsendi mi? Herhalde tüm değerlendirmeler enikonu yapıldı ki her şey kırk dakikada oldu bitti.

Oysa on küsur yıldır demirden korksak trene binmezdik lafazanlığıyla nice kazalarla yüzleşildi. Bazıları ucuz atlatıldı. Bazıları memleketi rotasından etti. Birliktelik, ittifak denildi başkanlık kaybedildi. Meclis dendi raydan iyice çıkıldı. Şimdi yerelde bu kırk dakikalık şey, eldekinden olmayalım düz mantığı ile sittin sene kayıp görünmeyen illerde de kayıp getirebilir.


Yani yine halk adına, millet adına iyi bir sonuç elde edilmeyebilir. Diğer yandan bu ikilinin zaten ezelden beri bir doku uyuşmazlığı var. Bu besbelli. Öylesine bir karma girişimle, arzulanan neticeye ulaşılamadığında hesabı kim verecek? Hiç belli değil. Umduğunu bulamayanlar kulübü olarak yine inzivaya mı çekilecek herkes. Orası da burası da karmakarışık. Çok bilinmeyenli, çok soru işaretli. Muamma.

Köprüleri atma eyleminin öncüsü olmak tamam da ana muhalefette doğabilecek örgütsel deformasyon nasıl giderilecek. Çözülmeler yaşanırsa nasıl halledilecek. Hele Ege'de, Karadeniz'de toptancı çekilmeyi, orada siyaset yapanlar nasıl içlerine sindirecek. Yoksa yine tıpışvari yasaklar mı koyulacak? Olası taban isyanları hangi yöntemlerle bitirilecek. Ucu açık soru çok.

Demek ki bu kırk dakikalık makam anlaşması yaklaşık yüz yıllık Partiye pek çok şeyi kaybettirebilir. Hepten yıkım demek de olabilir. Veya bu anlaşma iddianın en baştan yitirildiğini de tescilleyebilir. Bir yıllık Parti için ise geçenki gibi yine geniş çaplı bir kazanım yaratabilir. Nereden bakılırsa bakılsın bu kez de tabansız bir çatı girişiminden öteye geçmeyecek gibi.

İyi niyetli görünse de bu birlikteliğin tarihte nasıl yer alacağını ise yerel seçim sonuçları belirleyecek. Makamların uyuşması değil...

Şimdi sorumluluk alıyormuş gösterip, geçmişte yaşananlardan ders çıkarmadan aynı savunu ile bu şekil muhalefet etme yöntemi hangi manzaraya oturtulur; işte onun izahı zor.

Bu uzlaşı ya hep ya hiç mantığıyla, sık gitti geldiler yaşanmadan yapılmışsa, hiç şık olmaz. Eğer gerekenler yerine getirilmiş ise neden kamuoyu ile paylaşılmadı. Böyle memleketi bölge bölge kırk dakikalık oldu bittiye hapsetmek nasıl bir aklın ürünü. Gerçekten anlamak güç. Hele ortak akıl değilse eyvah ki eyvah. Sonunda yine kötü rüyalar görülebilir.

Zaten ana muhalefet bazında iyi yönetilmeyiş yüzünden karşılaşılan kayıplar alt alta sıralansa, ortaklık ile gelenlerin daha acı ve yıpratıcı olduğu görülür. Tuhaf şekilde yine benzer modda, moda işbirliklerine gitmek yeniden bir tren faciası yaşamak gibi bir şey. Yine hatalı sinyalizasyon. Değerli bir iş yapılıyor gösterisine rağmen, seçimlere kalmadan kapılar açılmamak üzerede kapanabilir.

O nedenle köprülerin atılmadığı bu üst makam anlaşmasında, taban düzeyinde köprüleri yakmak veya köprüden geçmek ikilemi daha çok baş ağrıtır...
EKONOMİK PRANGA...

Yeni yılın hemen öncesinde ekonomistler; 'sektörel bazda değişim oranları irdelendiğinde yıl sonundan itibaren beklenenden daha yüksek bir enflasyon ve dış denge açığı görünüyor' diyor. Buna karşılık yetkililer fiyatlarda köpük gidecek, durum düzelecek derken alınan tedbirlerin makro düzeyde bir iyileşme sağlamadığı da açık. Ayrıca 'Tıkanan süreçte eğer çare olacak ciddi önlemler bulunamaz ise statik bir ekonomik yapı hayata geçer' diye de ekliyorlar...

Elbette yeni yılda yerel seçimlerin yapılacak olması enflasyon verilerini bir nebze de olsa uysallaştırır. Ancak kırılgan tablonun düzeleceğini beklemek iyi niyetliliktir. Hatta ekonomistler bu beklenti için 'hayalcilik olur' noktasında birleşiyorlar.

Bakıldığında kur dalgalanması aşırı kıvraklığını kaybedecek görüntüsü verse de bir sıçrayıp bir inmesiyle fiyat istikrarının sağlanamayacağı da bir gerçek. Diğer taraftan kur ve faizlerdeki artış olası ekonomik gerilemenin müsebbibi olarak ileri sürülebilir. Çünkü gerilemeyip yerinde saysa bile normalleşme düzeyine çekilemeyecek bir piyasa söz konusu.

Hele tartışmalı para politikaları ile periyot hepten kilitlenebilir. Ekonomiye işte o vakit pranga vurulmuş olur. Ve açıklanan milyar dolarlık hedefler tutmayabilir. Bu yalın tutkunun devam ettirilmesi ile birlikte ekonomik büyüme ve gelişmelere göre ayar çekilemeyen para politikası ve kısıtlı döviz arzı neticesinde ödeme zorluğu hat safhaya ulaşabilir.

Böylece yatırıma yönlenen veya bekle gör politikası güden üretim ekonomisi daha yüksek faizle baş başa kalabilir. Darlık varlıktan yemeye başlar. Bu yüzden ekonomistler yeni yılda; 'üretim ve istihdam düşer, reel sektör ciro tutturmak için zararına çalışır ve piyasada ciddi dengesizlikler belirir' uyarısı yapmayı da ihmal etmiyorlar.

Doğrusu küresel manada borç kaynak kullanabilme vadelerinin düşmesi faizi iyice artırır. Sonuçta piyasa, açmazını gidermek ve yeni kaynak aktarımları için yüksek dozda faiz ödemeye mahkum olur. Mecburen katlandıkça katlanan borca girer. Çarkın dönmesi için türlü bütçe operasyonları dener. Günü, yılı kurtaralım derken iyice batağa düşer.

Yani yeni yıl arefesinde tüm çevrelerce zorlu geçeceği bilinen yıla ilişkin öngörüler böyle. Haliyle vaziyet pek iç açıcı değil.

Dört koldan, topyekün ekonomik mücadele reçeteleri ve ek tedbir mesajları açıklanıyorsa da sıkıntılara ve beklentilere mikro ve makro düzeyde çözüm sunabilecek bir program yok. Zaten hepten daralan ekonomi bir kez daha her iki yılda bir yapılan seçimlerde olduğu gibi yine seçime kilitlendi. Zaten duruma duyarlı bir yapıda yok. Toplum da. Herşeyi devletten bekleyen bir egemen anlayışın hakimiyetiyle bu kadar. Devlet benim mantığıyla da bu kadar.

Ayrıca yeni yılda ki yerel seçimlerde yüksek ticaret ve endüstriyel sanayinin konuşlandığı ve şekillendiği büyük şehirleri tekrar mevcut iktidar çoğunlukla kazanırsa, iktisadi anlamda ve idari anlamda bir kırılma yaşanmaz.

Ekonomistler; 'yerel seçimleri iktidar partisinin ağırlıkla kazanması halinde yaşanan ekonomik pranga öncelenecek bir seçime dek sürer...' kanaatindeler.

Demek oluyor ki; mevcut iktidarın yerelde kazanımına bağlı bir ekonomi politikası sürecek. Yani kazanılırsa erken veya zamanında yapılacak keyfe keder seçimlere kadar ayni minvalde gidilecek.

Olası bir kayıpta ise; ekonomi hangi minvalde seyredecek?

Hep beraber seyredilecek...