28 Temmuz 2019 Pazar

FINDIKTA TABAN FİYAT...


Partili Cumhurbaşkanı hasada iki hafta kala fındık taban fiyatını açıkladı. Danışıklı dövüşe son noktayı koydu. Nasıl olacaksa fındık yirmi lira...
Günler öncesinden irili ufaklı ziraat odaları birbirine benzer açıklamalar yaparak belirlenecek veya açıklanacak fındık taban fiyatına zemin hazırladı. Meşruiyet kazandırdı.
Üç aşağı beş yukarı aynı yönde açıklamalar; "Fındığın hizmet ve bakımı çok maliyetli. Fındık ocağına üç kere gübre atılıyor. Üç kere ilaçlanıyor. Ayrıca her sene bahçeleme, ışkın alma ve ekstra gübresi de var. Ot biçme, bahçenin temizlenmesi işçiliğine fındığın toplanması da eklenince ürün alma maliyeti ondört-onbeş liraya çıkıyor. Ek olarak patoz ve harman masrafı da var...
Durum bu iken rekolte yüksek olduğunda veya düşük olduğunda fiyat hep düşüyor. Yıllardır fındık taban fiyatı çok geç açıklandığından tüccar tekeli ne fiyat verirse fiyat o oluyor.
Karadeniz'in temel geçim kaynağı fındıktan. Artık Ağustos ayından önce taban fiyatı açıklanmalıdır. Açıklanacak fiyat da yirmi liranın altına düşmemelidir..."
Bir gün önce Giresun Piraziz ilçesinde CHP İstanbul İl Başkanı, bölge milletvekilleri ve il başkanlarının katılımıyla ortak açıklama yapıldı. Açıklamada fındık üreticisinin umutsuzluk, çaresizlik ve belirsizlik içerisinde olduğu ve hükümetin fındık alım fiyatını açıklamasını beklediği dile getirildi.
Diğerlerine pek benzemeyen açıklamalar; " 2019 yılı fındık sezonuna stoksuz girildi. TMO depolarında bulunan son stok fındığı 18 liradan satmış, ancak geçtiğimiz hafta içinde fiyatlar birdenbire 12 liraya düşmüştür. Nasıl bir hokus pokus yaptınız da fiyatları üç günde 12 liraya düşürmeyi başardınız? Yıllardır üretici üzerinde aynı oyunu oynuyorsunuz. Fındık çürük, fındığın nem oranı yüksek, fındıkta alfatoksin var, rekolte çok yüksek gibi bahaneler üreterek fındığı üreticiden bedava almaya çalıştınız.
2019 yılı fındık maliyet hesabı 16 lira bandındadır. 20 lira altında yapılacak fiyat açıklamasını asla kabul etmiyoruz. İktidar ne hikmetse fiyatı kartellere bırakmıştır.
Fındığa fiyat istemenin ötesinde er yada geç fındığın hakkı olanın verileceğine, hak ettiği fiyatla satılacağına, fiyatlandırılacağına, Karadeniz'in emekçi, kararlı ve inatçı halkı olarak inanıyoruz..."
Ve bir gün sonra Partili Cumhurbaşkanı fındık üreticisine kendi deyimiyle müjdeyi verdi; "Üç ülke olarak fındıkla ilgili işbirliği başlattık. Önümüzdeki dönemde fındığın dünya piyasalarında hak ettiği değeri sürekli kılmak amacıyla önemli bir adım atmış olduk.
Burada TMO’nun taban fiyatlarını açıklayarak fındık üreticimize müjde vermek istiyorum. Yüzde 50 randıman esasına göre, Giresun kalite kabuklu fındığın taban fiyatı 17 lira. Levant kaliteli kabuklu için de taban fiyat 16 buçuk liradır. Buna kilogram başına yaklaşık 2 lira olan mazot, gübre desteği ve alan bazlı desteği ekleyince kilogram fiyatları 18 buçuk ila 19 lira arasına gelmiş oluyor..."
Şunun şurasında şişirilmiş taban fiyatı ile istenen fiyat arasında ne fark kaldı, 1 lira. Daha ne olsun.
Tüm açıklamalara karşın, taban tavan fiyata rağmen, piyasada fındığın kaça gideceği geçmiş deneyimlere göre üç aşağı beş yukarı belli. Yani üreticiyi memnun etmeyecek bir fiyat...

BONUS DİNCİLERİ VE FANUS SOLCULARI VE DE SIĞINMACILAR...


Memlekette büyük şehirler, hiç bir yasal dayanağı, sosyolojik düzeneği yokken, bir anda sığınmacı yatağına dönüştü. Sığınmacıların kayıtlı olanı var, kaçak olanı var. Ancak yeni öğrenilen odur ki, hiç biri büyük şehirlere kayıtlı değil. Şimdi o kaçaklar devlet eliyle kayıtlı göründükleri şehirlere gönderilecek. Yani yine çözümsüzlük...
Memleketi kıyı köşe mesken edinen bu geçici koruma statüsündeki sığınmacılara çok geç kalmış bu yaptırımın nasıl uygulanacağı ise muamma. Hemen sağda solda ademiyet, hamiyet propagandası.
Elbette insanlık ölmedi, din kardeşliğine devam ama sığınmacılar gittikçe en ciddi sorunlar listesinin başına yerleşti. Resmi rakamlar bile dudak uçuklatan boyutta. Memleketin göz bebeği en büyük şehrinde on beş kişiden biri sözde kayıtlı veya kaçak sığınmacı. Dünyanın başka hiç bir şehrinde böyle demografik yapıyı tehdit eden sığınmacı birikimi yok.
Ve bu birikim, yüzyılda zar zor elde edilmiş her birikiminden, her şeyden, her şey en doğal haklarıymış havasında doyumsuzca faydalanıyor. Koca şehirde hizmet alımlarında bila bedel asıl vatandaşlarla eşitlenmişler. Yani yerli çileye doymayan yabancı olmuş, sığınmacı en küçük fırsatta efelenmeye kalkan milli. İşin ucunda ise sırasını kollayan yabancı düşmanlığı.
Bir yanda ise bunca çetin realiteye dikkat çekenleri hemen mülteci karşıtı olarak damgalayan, mülteci edebiyatı üzerinden memleketi açıkça istila etmiş bu sığınmacı dalgasını makul gören anlayış. Bu anlağa angajelerin artık sırça köşklerinden çıkması gerekir. Çünkü sokağı yaşayanları hümanist olmamakla suçlayacak yerde, bu bonus dincileri ve fanus solcularının sığınmacı pratiğine gerçekten hümanist pencereden bakmaları günü gelmiştir. Geldi de geçiyor.
Sonra çok geç olur. Bonus dincilerine din kardeşi, iman taifesi sayılan sığınmacılar her yerde varlar. Bağış, fitre, zekat, ramazan, kurban, velhasılı yardım kabullenmede hazır ve nazırlar. Ama Cami ve mescitlerde kayıplar. Bugün böyle de yarın aynı safta saf tutulacağı ne malum. Tarife ne gerek, mesele ensar muhacir hislenmesine bağlandıkça memleketin basireti bağlanıyor.
Bilmeyen mi var, fanus solcularının bildiğini. Milyonlarca sığınmacının emperyalizm ve yerli işbirlikçileri tarafından yerinden yurdundan edildikleri tamam. Ancak özgürlükleri için savaşmayıp sıvışan beş milyonluk bir kavim-kabile gerçekliği var ortada. Ayrıca kaçak göçek merdiven altı çalışan veya çalıştırılan bu sığınmacı proleter kardeşlere dertlenip yol yoldaşlarını bağışlanamaz hatalı görmek de pek doğru değil. Suçlanan adres yanlış.
Asıl dertlenilmesi gereken sığınmacıların ampirik yaşamı ve çağ dışı çalışma şartlarında kayıt dışı ekonomiye katkılarıdır. Bu katma değerin kimlere yaradığıdır. Ayrıca sınırları açsak, sığınmacıları salsak, Avrupa çöker... lafıdır gerçeği gösteren. Aleni bir çöküş yaşanmaktadır memlekette. Şu zengin memleketin şimdiye dek sığınmacılara otuz beş-kırk milyar dolar harcamış olmasıdır asıl dert.
Ömründe bir kez olsun kavgaya girmeyen, bir kerelik kavga ayırmayan, cinnete ve şiddete varan yan apartmandaki kavgayı bile aile içi meseledir deyip izleyen bu bonus dincileri ve fanus solcuları nedensiz dertleniyorlar. Sekiz yıldır süren bu sığınmacı dalgasıyla, memlekette on beş kişiden birinin sığınmacı olduğunu görmezden gelmeleridir asıl dert
Şimdilik nekroz, yakın zamanda nevroz sonuçlara gebe bu problemin, sığınmacı sorununun pansuman önlemlerle çözülemeyecek dereceye evrilmesidir dert.
Çok bilir bonus dincileri ve çok okur fanus solcuları kabul etmese de tamamıyla beka sorunudur bu sorun. İçeriden dışarıdan bu sığınmacı dalgası aleyhte körüklenirse asıl vehamet işte odur. Kaçacak yer kalmaz. Felaket kapıda değil kapı içerisinde. Eşik bir kere atlanmıştır.
Öyle ki, orada bir memleket var sığınmacılar için hazır, sığınmacı cenneti diye duyanlar, bilmedikleri görmedikleri şu fakir memlekete akın ediyor. Aman dileyen çok. Dur diyen yok.
Bu gidişle beş milyonluk nüfus daha da artarak çok yakın gelecekte iç dış güvenliği tehdit eder boyuta erişir. Ve vakti zamanı geldiğinde devlet içinde devlet arzuları okşanınca vay ki vay bonus dincileri ve fanus solcularının haline. Anında aynı gemideyiz hikayesi.
İleride bu memleket yığıldıkça yığılan bu sığınmacı derdinin altından kalkamaz. Demografik tazyik sürer, dengeler değişir, istikrar bozulur. Böyle denilmesini, bu çıplak uyarıcılığı etnik ayrımcılık gören, yabancı düşmanlığı görenlerin, başta bonus dincileri ve fanus solcularının sanki başka memleketleri var.
Bu sığınmacı çıkmazında bonus dinciliği ve fanus solculuğuna sığınarak sosyolojiden anlamadıklarını belli eder rahatlık çok yakında batar. Çuvaldız başkasına iğne kendine batınca da nevrolojiye kaymaları ise kaçınılmaz sondur...

SIĞINMACI DALGASI...



Küreselleşmenin dayattığı süreç, Ortadoğu'dan dünyaya yığınlar hainde göçü veya sığınmayı patlattı. Dünya anında kapıları kapattı, duvarlar ördü. Zenginler yaşamını güvenceye aldı. Sığınmacı dalgası fakirlere yayıldı.
Özellikle de şu garip ülkeye. İşin gerçeği şimdi devletin milletin, muhalefetin iktidarın beş milyonluk nüfusa sahip sığınmacılarla başı belada. Yıllar evvel ne var canım gelsinler politikası ters tepti...
Tepkisel ilk yanıtı 16.09.2011’de '...zavallı Arap kızı camdan bakıyor...' makalesi ile vermiştik. Sonra gündeme denk düşen sorunlara karşı, yazmaya aralıklarla devam etmiştik.
Anti parantez; "Cemaat şuuruyla bu kadar olur işte. Şurubu şırayı içenler öze ulaşalım derken köze düşerler. Umurları değil. Kor kül olmuş, ülkeyi karış karış açlık sınırında yaşamlar sarmış gözler hala dışarlıklı. Ardı arkası kesilmez arsız ölümler memleket memleket yürek dağlıyor, özrü kabahatinden çoklar alemin kralı.
Velakin arap baharı. Moda şimdilik bu takılmışız rüzgarına. Ne hikmet ise kendi arabını unutup elin arabının sahte bahar heyecanı sardı Müslüman kardeşleri. Yeri göğü. Kendi söküğünü dikemeyen terzi hesabı “Ata’nın emaneti” Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya dolaştırılıyor. Pervasızca. Osmanlı dirilişi hülyası “rol tip Türkiye” mantığıyla elin cahili cühelasının gözünün içine sokuluyor."...
Vaktiyle böyle yazdık. Yazdık çünkü iktidarın 'geçici koruma' statüsüyle sığınmacılara ardına kadar açtığı kapıların ardındaki amacın, Yeni Osmanlıcılık projesi olduğu besbelliydi. Komşudaki iç savaşa hiç gereksiz ve de gerekçesiz müdahil olmaya öyle bir ideolojik meşrulaştırma gerekiyordu. O yapıldı. Bu savruk ideoloji zamanla çökünce, sığınmacı milyonlara memlekette yer açabilmek için ümmet savına hürmet edildi. Ayrıca mevcut iktidarın bölgesel politikalarının ve yanlış bakışın ve de hesapsız tutumunun buralara geleceği daha en başında belliydi.
Gelinen aşamada gittikçe artan sıkıntıyı emperyalizmin bölgedeki politikalarına bağlamak ve parçalanan ülkelerin insanlarını göç ettiren acımasızlığa odaklamak doğru. Doğru ancak bu odaklanış mevcut iktidarın yanlış dış politikası ve dayanaksız göç politikasına tepkisizliği getirmemeli.
Bir kere bu beş milyonluk kitle hiçbir uluslararası tanıma uymuyor. Mülteci desen değil, göçmen hiç değil, sığınmacı belki ama bir yere kadar. Sanki uzun sürecek yatılı misafirlik. Misafirlikler de her şeyin çok ötesine geçti gibi. Memleket resmen sığınmacı deposu oldu.
Millet yıllardır sığınmacılarla gocunmadan işini aşını paylaştı. Köylerini kentlerini paylaştı. Aldığı hizmetleri bila bedel bölüştü. Eğitim ve sağlık hizmetlerine ortaklığı dahi hoş gördü. Maddi manevi desteğin yanı sıra sığınmacıların her şeye öncelikli ve kolay erişimi başlarda göze batmadı. Parklar bahçeler, tatiller beldeler, denizler dağlar, tarihi geziler müzeler, hastaneler postahaneler, hususi araçlar toplu taşımalar, sığınmacılarla doldukça irkilme başladı. Ayrıca sığınmacılardaki duyarsızlık ve kendilerine her şeyi hak görmeler çoğalınca, acayip hak talepleri de artınca yabancı düşmanlığı dirilmeye başladı. Mevcut iktidar da suçlu psikolojisiyle akılcı bir göç politikası geliştiremeyince işin rengi değişti.
Nihayetinde şu fakir memleket, sığınmacıların topuna yan gelip yatma, devletten beslenme yeri oldu algısı kamuoyuna yayıldı. Ekonomi, işsizlik bir yana bizzat sosyal yaşam etkilendi, kültürel yapı deformasyona uğradı endişesi ağır bastı. Büyük şehirlerde sığınmacılar gettoları da oluşunca sorunun büyük olduğu görüldü. Hele bunlar politik bir koz olarak kullanıldıkça huzur kaçtı.
Mevcut iktidardan bu konuda bunca yanlıştan sonra şimdi bir yanlış daha. Sığınmacıların iktidara politik desteği azaltan baş unsur olduğu anlaşılınca, ayıklama operasyonu. Şimdilik kayıtlı olunan illere dönüş yaptırımı. İnsan kaygısı gütmeden terke mühlet tanıma. Baştan sona hatalar zinciri...
Bu, yıllarca başıboş süren, sürmesine göz yumulan sığınmacı dalgasına siyasi endişeler yüzünden kontrolsüz bir çözüm girişimi. Yeni dramlara yol açacak göstermelik bir hamle. Ancak çok geç kalındı. Bu ve benzer tedbirlerle bu mesele çözülemez. Aksine büyütülür. Biraz ötelenir. Milletin gazı alınır, o kadar.
Sığınmacılara ve yeni sığınmacı dalgalara dönük çözüm bazlı ne yapılacağı ise çok açık. Milli mutabakat çerçevesinde, geniş katılımla oluşturulacak stratejik göç politikası...

24 TEMMUZ BASIN BAYRAMI VE SANSÜR...


Memleket mazisinde kapkara bir leke olarak duran, tam 32 yıl süren bir sansür uygulaması var. Hem de yasal sansür. Basına 10 Mayıs 1876’dan itibaren “Âli Kararname” yasasıyla on yıllarca yayım öncesi denetim...
Bu kararname ile bütün gazetelere ilk kez sansür uygulandı. Yurt dışı yayınlara bile sıkı denetim yapıldı. Devamla sansür memurları görevlendirildi. Devletlunun yazılmamasını istediği ne varsa bu memurlarca kırpıldı. Sansürü protesto eden gazetelerin matbaaları basıldı, baskı makineleri kırıldı. Gazeteciler göz altına alındı.
Şimdilerde Osmanlı’nın en muhteşem yönetildiği dönem olarak övülen ve yaygarası yapılan istibdat devri'nin en çarpıçı göstergesidir gazetelere sansür. Gazetelerin sansür memurlarının kontrolünden geçmedikçe yayımlanamaması.
Ve sansür 24 Temmuz 1908'de 32 yıldan sonra ikinci meşrutiyetin ilanı ile son buldu. Bu despotik uygulamaya son verilmesi ise mazide ‘sansürün kaldırılması’ olarak adlandırıldı.
Ve yetmiş yıldan fazladır 24 Temmuz, Basın Bayramı olarak kutlanıyor...
Yerel bazda da olsa, ensede boza pişirileceğine bile bile; 'Yaz bakalım ne yazarsan, neyi ne kadar yazarsan...“ başlangıcından bu güne yazdık. Ve bizim de bayramlarımızdan oldu 24 Temmuz. Başlarken, başlığındaki ilk yazımızdan bu güne körlüğümüz sonlandı. Ama yazgımız ayni kaldı. İnceden zülfiyara dokunan nice yazı yazdık. Ancak sansürün kaldırılışından tam 111 yıl sonra, bu cephede ‘sansürle ilgili değişen hiç bir şey yok’ olduğunu gördük. Yine yazdık.
Yine on yıllardır basına açıkça bir baskı dönemi var. Kan kaybeden ve can çekişen bir sarmal. Öyle beter bir kör uyku sarmış ki beyinleri, sadece fitne fücura çalışıyor gazeteler. Köşeler. Medya yandaşlık temellinde toptan köşe dönücülüğe soyunmuş. Yaşama tutunmanın ve güce başkaldırmanın en iyi aracı gazetecilik-yerel gazetecilik tırpanlanmış. Tamu ile kamu arasına sıkışmış gazete ve gazeteciler peydahlanmış. Hepsi de üç maymunu oynayarak, insana benzer zıpır maymunluklar icra ederek tepside sunulanları kapışıyor. Böylece ateşine dönülen ve közüne yanılan gerçeklerden uzaklaşılıyor.
Oysa bayram seyran bir yana şu memleketin basın sektörü bir garip seviyede. 'Dünya basın özgürlüğü sıralamasında 157. sırada. Gün itibariyle 134 gazetecisi tutuklu. Yüzlerce basın kartı keyfe kader iptal. Yerel ve ulusal medyasının yüzde 95’i iktidar kontrolünde. İnternet gazetecileri güvencesiz çalışmakta. Yerel gazeteler siyasi ilan ve resmi ilân kıskacında. Tümüyle sendikasız, toplu sözleşmesiz bir mesleki alan...'
Çeyrek yüzyıldır dokuzdan beşe beleş bir işte çalışma modeli kabullenmeyen şu gazetecilik derinliliğine bakıldığında her haliyle tam bir gulyabani bataklığı. Kara bela bir meslek.
Öyle bir karanlığa sürüklenilmiş ki; tarafsız ve bağımsız kalanları hedefe sabitler. Gizlere ve gizemlere kulak asmayanları dışlar. Korkusuzlara ‘kapılar taş duvar’ kesilir. Bukalemunvari renklilik gösterenleri uhdesinde barındırır. Ve camia olarak sansüre uymayı sürüden sayılmak, sansürün reddini ise sürüden ayrılmak babında kabullenir.
Yani açıktan yevmiyeli gazetecilik. Veya üç paraya gazetecilik oynamak kolaycılığı...
Çok sesliliğin ve demokrasinin kökleşmesinde öncü rol üstlenmek yerine, makara kukara makaleler ile yarenlik taslamak, yele göre yelken açmak, sele göre sepken aramak, göle göre maya çalmak gazeteciliği. Sonra sırça köşklerde oturma, bir eli yağda diğeri balda havası. Basın dördüncü kuvvet olma işlevini işte bunlar yüzünden kaybediyor.
Bu günlerde yanlamayan, yan çizmeyen ve yandaş olmayan, gerçekleri mertçe, onurluca ve dürüstçe tarihin emrine sunan sivri gazeteciliğin sonu ise Silivrilik olmak.
Basının asıl gerçeği ise duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerinde yazılanların söylenenlerin palavrasının bol olduğu. Ancak zaman ilerledikçe acı gerçeklerin görüldüğüdür. Tıpkı 111 yıl evvel, 24 Temmuz da görüldüğü gibi.
Maziden ders alınmadıkça daha çok buruk Basın Bayramı kutlanır...

Günler, her şeyin çok güzel olduğu günleri getirene dek '24 Temmuz bizim için sadece tarihte bir gündür.' O kadar...

VİKİNGLER...

VİKİNGLER...
Bir kitap okumayla dağılır sis...
Sislerin arasından çılgınca köpüren azgın suların gözü pek aç kurtları sıyrılır. Gemi güvertesi gibi parçalanan beyaz tarihin darmadağınık sayfalarında çaresizliği ağlatır Vikingler. Çok iri cüsseli ağaç gibi adamlar, denizci, savaşçı, korsan, seyyah ve tüccardırlar. Leif, naif aynı zamanda gaddardırlar. Yaptıkları ettikleri ile ağır suçludurlar ama kendi çaplarında kanun ve kural koyucudurlar...
Ejderha başlı teknelerinde kırılan küreğe kürek, yırtılan yelkene dikilen yelken, devrilen bayrak direğine direk olan denizcilerdir onlar. En vahşi çarpışmalarda fırlatılan ok, acımasızca sallanan balta, Thorun ruhundan su verilmiş keskin kılıç, hedefe saplanan mızraktır bu korkusuz savaşçılar.
Denizin dibine çöken kabarcıkları yutmadan ölmeyen, belalara bulanmayla aklını yitirmeyen, sert darbelerle kendini kaybetmeyen dehşetin evlatlarıdırlar.
İnsan yutan denizlerin kraliçesi ve insan tutan denizlerin tanrısına tapan sarıyağız delikanlılar, altın saçlı kızlardır vikingler. Denizin karanlık çehresinden hiç korkmayan, köpüren suyunda yıkanan, yeni dünyalar keşfine sadakatle bağlanan kuzey sularının çocuklarıdır onlar.
Kara dalgalarla boğuşmaktan, devasa canavarları yumruklamaktan, okyanusların çeperine çentik vurmaktan hiç çekinmeyen Kızıl Erikin efsanelerindeki yitiklerdir vikingler...
Dilden dile devleşen yabansı taaruzların, isli kanlı yüzlü, Odinci köle avcılarıdır vikingler...
Deniz aşırı şarap ülkesinin sefercileri, özgürlük yolcularıdır Vikingler. Yeni kıtanın ilk kolonicileri, kaşifler efsanesinin efeleri, Kutupların yerlileri ve yerleşenleri, mesut insanlar adasının adamlarıdır onlar. Atlantiği aşan skandinav efsane literatüründeki sarp dağları, buzdan yokuşları aşanlardır vikingler.
Ta ortaçağ sonlarına dek buz dağları ile dalaşan, buz tutmuş sularda dolaşan ve o suları mesken tutmuş donanmacılardır onlar.
Özünde özgürlük tutkusu ile oradan oraya taşınmış, dolaştıkça dolaşmış, buzla kaplı fiyortları mesken tutmuş, yurt edinmiş eski kıtadan dışlanmış göçmenlerdir vikingler.
Öyle ki yeniçağ başlarına kadar beyaz kıtanın uzağında yakınlarında ölüm kalım savaşı vermiş yağmacılar, sürgündeki kaderlerine küsmeden kümelenen ve güçlenen soğuk denizlerin dalgaları, dalga kıranları, insanlarıdır vikingler.
Tanrısal burçlara sığınan, buz denizlerinde dişlerine göre ziyafetler arayan kızıl yayılmacılardır onlar. Kan donduran boruların çığlığı, ölüm kokan çığırtkanlar, ejderha başlı gemilerin barbar mürettebatıdır vikingler.
Beter ölümler külçeleyen, kurt denizcilerdir Vikingler. Can alıcı kan dökücü cadıların dev dalgaları ile yüzleşen, gazabı içen, kör olmayan, ateş gözlü yabanilerdir vikingler.
Kabaran denize doğan kaderlerini gemilerinin güvertesine bağlayan, sahil boyu Atlantik ötesine de savrulan, buzmavisi sularda iz bırakan, göçe susamış göçebelerdir Vikingler.
Bir kitap okumayla dağılır sis perdesi...

FINDIK...


Fındık sadece fındık değil. Mesele büyük. Bir kere Karadeniz'in doğusundan batısına yaklaşık beş yüz bin ailenin bitmez tükenmez çilesi. Üreticiye çile ama kalanına keyif. Ayrıca fındık memleketin tarımsal ürün ihracatına yaklaşık 3 milyar girdi sağlayan tek ürün. Toplam tarım ihracatının% 15'i. Ve memleket adına bir cevher. Dünya üretiminin % 75-80'i. Dünyada para eden milli ve yerli en temel ürün. Öyle on yıllardır denildiği gibi dağ ürünü, orman meyvesi, çalılık yemişi falan da değil. Yani fındık sadece fındık değil...
Fındık artık maliyetli. Üretici, hasada sayılı günler kala bahçe bakım, yetiştirme, yaz kış gübreleme, otla mücadele, ot biçme, toplama, hasat, patoz, harman vesaire giderler eklendiğinde minimum 15,5 lira fındık maliyeti ile karşılaşıyor. Bu yıl kaça satabileceği ise meçhul. Fındık 2019 yılında piyasada 20 liraya gitse bile üretici yine mağdur.
Mağdur çünkü Fiskobirlik piyasadan silindi. Toprak Mahsulleri Ofisi fındık fiyatı açıklamıyor. Açıklasa da uyan yok. Almıyor, alsa da cüzzi alımlar yapıyor. Memlekette fındık fiyatı açıklayan da, tek alıcı olarak hepsini alan da Ferrero Spa. İtalyan firması. Bu firma 2018'de kabuklu fındığın kilosunu 11,5 liradan aldı. Geçmiş yıllara bakıldığında her yıl 2 euro civarında alım yapıyor. Demek ki bu yılın fiyatı da arada sentler oynar ama aynı...
Oysa dünyada en kaliteli fındık, sanayide kullanılabilir üstün kalite fındık bu memlekette üretiliyor. Ancak bu temel değer, ekonomiye katma değer ürün, beceriksiz yönetimler sayesinde küresel sermayeye yem, yemiş edilmiş halde. Dünyadaki diğer üretici ülkelerde fındık alımları ortalama 4 euro. Yani 30 TL fiyata denk. Şu fakir memlekette on yıllardır sürdürülen yanlış fındık politikası yüzünden hala 2 euro. Yani 14-15 TL civarında alım-satım gerçekleşiyor.
Eğer fındığa ilişkin radikal kararlar alınmaz ve köklü çözüm getirilmez ise yıllarca böyle gider. Ta ki üretici üretmeyene dek. Sanki istenen de bu gibi...
Şu zengin memleket tarım ihracatında rekor, fındık ihracatında rekor üstüne rekor kırsa da dünyaya fındık satışı 3 milyar dolar civarında. Sanki kotaya ve kura bağlanmış. Bu tombul yağlı fındığı dünya çikolata devleri toptan alıyor. Ferrero Spa alıyor.
Sırf bu alımdan kazancı milyarlarca dolar. Fındığı markalaştırıp sattığından yıllık cirosu 11 milyar dolar. Şu garip memleketin fındığı orada burada kakao ile karıştırılıp gıda sektörü ürünlerine, işlenip çikolata, şekerleme ve diğer gıda nevi ürünlere dönüştürüldüğünde bu çokuluslu firmaların cirosu 40-50 milyar dolar. Belki daha da fazla.
Yani dünya rekoltesini % 80 oranda üreten memleketten, tek ve tam alıcı olarak tamamını 3 milyar dolara alanlar on milyarlarca kar ediyorlar. Şimdi tutup da niye fiyatı artırsınlar. Arttırmazlar. İşte yıllardır memlekette fındığın para etmemesi bu ucuza kapatma rahatlığından, serbest piyasa taktiği yüzünden.
Tüm bu aksiyonları gerçekleştirmek için Ferrero Spa, iyi iş yapan tüccar şirketleri ya satın alıyor ya da kendine bağlıyor. Yani fındığı tüccarlar, aracılar ve aracı şirketler vasıtasıyla topluyor. O maliyetler de alış fiyatından düşülerek üreticinin sırtına bindiriliyor. Kazanan sadece Ferrero Spa oluyor.
Küresel sermaye, meydan boş bırakıldığından kendi memleketindeymiş gibi kılını kıpırdatmadan fındıktan vurgun vuruyor. Yetinmiyor fındıkla ilgili kararlar almayı da kendinde hak görüyor.
Yani kapitalist ve emperyalist sömürü düzeni çok uluslu firmalar eliyle, lafta en fazla ihracat yapan memleket fındığını iç ediyor. Çıtır çıtır yiyor. Üreticiler ise çifte kavruluyor.
Açıkçası stratejik bir ürün olan fındıkta oynanan bu stratejik oyunlara dur diyen yok...

CANAN BAŞKAN'I CEZALANDIRMA DAVASI...


İktidar İstanbul Büyükşehir seçimlerini aynı yılda iki kez peşpeşe Canan Başkan öncülüğündeki CHP'ye kaybedince, 'Ceza davası değil, cezalandırma davası' Canan Başkandan başladı...
Başkanın yıllar önce attığı twitler ayıklanarak ve bu gün ile ilintilendirilerek suç nedeni sayıldı. Başta Cumhurbaşkanı'na hakaret, sonra halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme, devamla silahlı terör örgütü propagandası yapmak, kamu görevlisine hakaret ve Türkiye Cumhuriyeti devleti askeri teşkilatını aşağılamak... iddialarıyla hakkında ağır cezalık dava açıldı.
Antidemokratik hazımsızlığı tescilleyen bu davada Canan Başkan on yedi yıla kadar varan hapis istemiyle ikinci duruşmaya girdi.
Başkan savunmasında hayatının her evresinde hukuk karşıtı yönetimlere ve yöntemlere ve de diktacı zihniyete karşı durduğunu açıkça vurguladı. Hem aidiyeti olan meslek örgütlenmesinde hemde başında olduğu CHP örgütünde temel hak ve özgürlüklere, etnik ve inançsal bağlılıklara ve öncelikle yaşam hakkına saygılı ve mücadeleci bir çizgide olduğunu ifade etti.
Ve duruşma iki ay sonraya ertelendi...
Mevcut iktidar, Canan Başkan İl Başkanlığını kazandığı günden bu güne bir vesile kamuoyunda ve kamusal alanda otoritesini yavaş yavaş kaybetti. Çünkü pervasızca yürütülen şahsi menfaatler ve iktidar partisi menfaatlari ile partizanlığı hem amaç hem de araç edinenlerin üzerine gidildi. Muhalefet partisi olmanın gereği ne varsa bir bir yerine getirildi. Canan Başkan ilk günden son güne yüreklice 'İstanbul halkın olacak' iddiasını taşıdı.
Ve başta CHP örgütünü sonra ittifak yapılan partileri buna inandırdı...
Ve seçim 31 Mart ve 23 Haziran’da iki kez kazanıldı...
Hele yirmi beş yıllık iktidarın devrilmesi ve Birinci mazbata savaşının belirsizlik taşıyan günlerinde çeyrek yüzyıldır yönetilen kentin pek de iyi yönetilemediği donelerle ortaya serildi. Hele de zor bir hal verilen mazbata sonrası bir haftalık idarede o kadar gizlemeye rağmen, on yılların yanlışları gün yüzüne çıkarıldı.
Ve güdümlü yüksek hukukçular eliyle ilk ceza kesildi. Seçim iptal, yenilenecek...
Yenilen seçime kadar Canan Başkan ve Seçilmiş İBB Başkanı'nın uyumlu çalışması ve diğer muhalefet ile kurulan eş güdüm kesilen cezayı mükafata dönüştürdü. İstanbul açık ara ikinci kez kazanıldı.
Mevcut iktidar, İstanbul halkın üst üste iki kez yaptığı bu uyarıyı özellikle son yıllarda büyükşehiri hakkıyla yönetemediklerine bağlamadı. Müsebbibi oldukları ekonomik krize hiç bağlamadı. Bitmeyen terör, büyük kentleri basan beş milyonluk mülteci akını, dibe vuran dış politika ve memleketin başına bela bir çok soruna da hiç bağlamadılar. Üstesinden gelemeyecekleri ne mesele varsa hedef saptırarak üstlerindan atmaya çalıştılar. Yerine göre kızgın ve saldırgan tavırlar takınarak İstanbul üzerinden, Canan Başkan üzerinden millete ve memlekete nota verme yolunu seçtiler.
Zannettiler ki, Canan Başkan yıllar önce attığı tweetleri inkâr edecek, sözlerinin arkasında durmayacak genel iktidarın eline koz verecek. Bir kez daha yanıldılar veya yanıltıldılar.
Canan başkan siyaset yapmasının önüne engel ağır hapis cezası tehdidine rağmen, hayatını gözler önüne serdi. Tüm yaptıklarını niçin yaptığını izah ederek sahiplendi. Tweetlerinin de gerekçelere dayandırarak dönem itibariyle suç olmadığını savundu.
Hatta sosyal medyadan parlamentoya, toplumda her alanda özgürce fikir beyanı etmenin suç sayılabileceğini, cesaretin de kalmadığını, muhalefete tahammülün azaldığını, hukukun ise suç işleyenleri yargılamak yerine, suçsuzlara suç yaratarak bir nevi iktidar karşıtlarını cezalandırma aracına dönüştüğünü iddia etti.
Hemde mütevazılığı elden bırakmadan, ; “Her birinizin çok değerli olduğunu düşündüğüm zamanını böylesi bir davayla meşgul ediyor olmak şahsım adına üzüntü verici. Savunmama geçmeden önce kısaca kendimden söz etmek isterim. Çünkü 7 yıl öncesinde attığım tweetlere geri dönüyorsak bu tweetlere beni getiren hikâyeyi birkaç cümleyle tarif etmem gerekiyor. Ordu’nun bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bana ve benim gibilere...
...Ben, Cumhuriyetin aydın birikimine ihanet etmeden, evrensel insan hakları kurallarını sonuna kadar içselleştirmeye çalışan, hukukun üstünlüğünü olmazsa olmazım sayan, eşitlik, özgürlük, kardeşlik hayalinden asla vaz geçmeyen bir kadın, bir hekim bir siyasetçi, bir anne geçtim tamamını vicdanlı ve onurlu bir insan olmayı, insan kalmayı tercih ediyorum.
Beni buraya bu mahkeme salonuna bir hayal getirdi demiştim. Ve hayalleri nedeniyle yargılanan ilk kişi olmadığımı biliyorum ama son olmayı umut ediyorum. Bunun için de mücadele edeceğim."
Canan Başkan mücadeleye devam, eninde sonunda Her şey çok güzel olacak...

KONGRE VE KURULTAY TALEBİ…

KONGRE VE KURULTAY TALEBİ…
Siyasetin alfabesini bilenler, olağan kongreler ve büyük kurultay yolunun açılması noktasında hemfikir. Diğer taraftan kongreler, ittifaklarla CHP adına kazanılan büyükşehir seçimlerine güvenilerek geciktirilmemeli. Gecikirse parti içinde karmaşa ortamı gelişir. Hiç hesapta olmayan sol sofistik portreler de fırsat bilip ortalıkta gezinir. Pasif politik kaygısızlar ise anında eskiye bel bağlar. O nedenle kongre taleplileri çoğalmadan aktif siyaset adına Büyük kurultaya gidecek kongrelerin gündeme alınması gerekir... Diyorlar.
Kongreler sürecinin başlatılmasını istemek ve bu kararı desteklemek asla suç değil, elzemdir, diye de ekliyorlar…
Peki kongre süreci başlatılmaz ve desteklenmez ise ne olur. Desteklenmediği takdirde ki o da bir takdirdir, yerel seçimde CHP'ye duyulan güven yıpranmış kadrolar dolayısıyla azalır. Beklentiler bir sonraya kalır. Niceliğe yenilmiş nitelikli unsurlar pasifize olur. Statikocu mantıkla pekişen kasvetli havayı gidermeye yerel kazanımlar bile yetersiz kalır.
İktidarı yıllardır ellerinde tutan ancak bir türlü yerel genel iktidarı yakalayamayanların özellikle aynı ilde üst üste iki seçimi kazanmayla birlikte tüm başarıyı hanelerine yazmaları da kongreleri gerektiren bir durumdur. Çünkü başarı değerleme yargıları ile ölçümlemeleri sadece kongre ve kurultay manevralarıdır.
Memleketin siyasal yapısının yakın gelecekte değişeceği ortada ama şimdilik çok sıkı ve despotik bir dönem yaşanıyor. Millet, yakın gelecekte otoritesini ve ağırlığını koyduğunda muhalefetin lider partisi içten içe kaynayan bir görüntü sergilememelidir. Kongrelerle örgütsel yıpranmışlık ve kısır tartışmalar da giderilmelidir. Yönetsel mekanizma aşağıdan yukarı yenilenmelidir.
Yerel seçimlerde aday bazlı kurumsal birlik ve kitlesel bütünlük bir şekilde yakalanmıştır. Kongre ve kurultaysız veya zamanında yapılmadığında genel seçimde de başarılı olunacağını sanmak yanılgı olur.
Yani demokratik yarış yerine mevcutta aşırı ısrar dibe vurdurur. Bu gün genel iktidarın da yaşadığı açıkça budur...
İşte bunlar olmasın diye kongreleri parti içi kavga görmeden, parti içi demokratik yarış sayarak, partinin ve memleketin esenliğine katkı verilmelidir. Böylece etiket için siyaset yapanlar ile millet için siyaset yapanlar ayrımı da gerçekleşmiş olur.
Elbette görev aldığı sürece artı değer üretmeden, küçük klikler halinde olağanüstü siyaset ürettiğini varsayanlar da, siyasi ikbal peşinde koşanlar da, siyasi patronluğa soyunanlar da yönetim erkini elinde tutmak isteyeceklerdir. Hele büyükşehirler de kazanılmışken.
Ancak kongreler uzun soluklu ama kısa aralıklarla tekrarlanan bir siyasi olgudur. Siyasette zaman çabuk geçer. Bir kongre biter diğeri başlar. O yüzden şimdilik gerek yok, yerel seçimler de geçti, boşa emek demek ise meşhur siyaset klasiğidir.
Kongre ve kurultay talebini yapıcı bir üslupla ortaya koymak ise siyasi gerçekliktir...
Artık zaman, parti içinde iktidara gelme hırsını makul düzeyde tutan, memlekette iktidara gelme istemini kollektif bir anlayışla yükselten ve yönetebilenlerin iktidarlaşma zamanıdır.
Kongreler ve Büyük kurultay ise tüm bu özlemleri güncelleyen bir oluşumdur. Siyasetin alfabesini bilenlerin bu yönde talep açmasının yegane amacı da budur...

CHP KONGRELERİ BAŞLATMALI…


Büyükşehirlerin ittifaklar doğrultusunda kazanılmasıyla birlikte, merkezde, merkez sağda, merkez solda ve solun solunda tüm muhalif yapılarla eş güdüm gerçekleştirebilecek, muhalefete öncülük kabiliyeti yüksek bir yönetsel yapıya gereksinim doğdu...
Yani CHP açısından yeni yapılanma şart. Yerelden başlayarak, genel iktidara ciddi bir muhalefet örgüsünün programlanması gerekiyor. İçten dışa yükselen beklenti bu yönde. Kongreler bir anlamda da Başkanların elini rahatlatacak ve güçlendirecek. O yüzden üst yönetim yeni bir 'seksen dokuz sendromu' yaşamamak için, bir an önce kongre takvimini planlayarak Büyük kurultaya dönük kongreleri başlatmalı...
Başlatırken de kongrelerin, siyaseti yaşam biçimi edinenlerce, tüzük ve yazılı olmayan kurallar çerçevesinde, üst yapıyı belirlediği yegâne arena olduğu gözetilmeli. Ve bu kez arenada yılların alışkanlığı her şeyi istisnasız, koşulsuz kabullenme makbul görülmemeli. Görülür ise zamanla işlerin tersine döneceği en baştan hesaplanmalı.
Yine kongrelere giderken, özellikle memlekette değişen dengeler dikkate alınmalı. Kongre ve kurultay süreçlerinde nitelikli kadroların önüne yığınla engel çıkaran, egemen kliklerin siyaseti bulanıklaştırmasına da izin verilmemeli.
Her kongre sürecinde beliren aday, adaylaşma, adaylaştırma ve restleşme manevraları önlenerek, siyasi uzlaşı hayata geçirilmeli.
Değil mi ki yıllarca ben merkezci dayatmacılık, uzman kongrecilik daima değişimin önünü tıkadı. Şahsi siyasi gelecek kaygısıyla, ketum ve kuralsız davranıldı. Partiye kamuoyunda güç ve ivme kazandırılamadı. Tam da değişim ve katılım rüzgarı varken tüm bunlara göz yumulmamalı.
Dikkate değer bir tavırla kongrelerin tabandan tavana önyargılı, kati tutum, katı tutuculuk ve savruklukla gerçekleştirilmesine mani olunmalı. Çünkü evrensel ilkelerden sapıldıkça temel hedeflerden de uzaklaşılıyor.
Aksi halde güç bela yerel iktidar kazanımları hiç işe yaramaz. Genel iktidara ulaşmak ise yine başka baharlara ertelenir...
Oysa genel siyasetteki bu kısır döngüden, kongrelerde lider kadro, yönetici kadro ve örgütsel bütünleşme hayata geçirilebilirse çıkılır. Bu çıkış doğru yapılanmayı ve doğru sonuçları getirir. Doğru strateji ve akılcı hedefler içeren projeksiyon da toplumda kabul görür. Peşine genel iktidar gelir.
Artık kongrelerin ve büyük kurultayın işlevine bu pencereden bakılmalı. Kimin nereye makamlaştırılacağına değil. Ve geleceğe yön verecek, yönetimlere işlerlik ve işlevsellik kazandıracak öncü ve lider kadrolar öne çıkarılmalı. Belde, ilçe, il ve genel yapılanmada halkta karşılığı olan, geçerli öyküsü bulunanlardan yana tavır alınmalı.
O halde kongre süreci başlatılarak, yeni bir tarz oluşması için planlı ve programlı biçimde, kısa ve uzun vadeli, yeteneğe ve yeterliliğe göre tepeden tırnağa yenilenme zamanı gelmiş çatmıştır. Bir an önce, ne gerek var iyi gidiyoruz kalıbı terk edilmelidir.
Terk edilmeli çünkü küresel anarşinin haritaları yeniden çizdiği coğrafyada demokratik temsil vazgeçilmez bir olgu olmuştur. Büyük sermaye, Merkezi otorite ve yerli işbirlikçiler mevcut siyasal işleyişi ortak çıkarları doğrultusunda dizayn ediyor.
Diğer yandan şu garip memleket için dizayn edilen tek ve sınırsız otorite kurgusunun pusulası iyice şaştı. Şaşkınlık had safhada. İktidar partisi içinden yavru partiler kurulması bile gündemde. Ayrıca Millet yeni rejim sempatizanlığını da tartışır hale geldi.
Bu karmaşık atmosferde kongrelerini ve büyük kurultayını tamamlamış, yenilenmiş bir CHP, kuracağı nitelikli ittifaklarla uzak ara iktidar alternatifi olabilir.
Daha sıralanabilir nice nedenler bağlayıcılığında CHP hiç vakit kaybetmeden kongre takvimini işletmelidir. Tam zamanıdır....

TEMMUZ ŞUURU...


Aynı şekil şümul ile paslaşan ve paylaşan kardeşler restleşmesi, hain darbe yeltenmesine kadar gitti. Yelteniş üzerine tam üç yıl geçti. Tam da yapabilenler için yaz tatili döneminde. Her şey aniden iptal oldu. Temmuz şuuru galip geldi...
Ve yazlık izine artı bir gün eklendi. Resmi tatil mi? Evet. Kamu sektöründe resmi tatil, özel sektörde iş günü mü? Öyle görünüyor. Bayram mı? Değil. Anma mı? Kısmen. Adı? 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü.
Peki milli birlik şuuru oluştu mu? Hayır. Demokrasi? Herkese lazım. Ya özlemle beklenen muhtemel birlik beraberlik dengesine mugayir tavır? Soru işareti. Kimden? Soru işareti...
Tam üç yıl, baştan sona her şey kendi kutsalı, kendine kutsal sayarak başkalarının kutsalına saldırı? Var. Bu açıkça siyasi şov mu? Soru işareti. Gece yarısı salaları? Devam. Öyleyse zamanın pratiğine işlenecek daha çok şey var? Yok…
Var yok, işlemin ucu çok bilinmeze açık. Hesap ortada. O yüzden yüksek gerilim en zirveyi vuruyor. En alttakiler ise çarpılıyor...
Her siyaset odaklı gerilimden tükenmez tutku ve gerici utku yaratma çabası? Dikalası. Her yıkımın insan genetiğine işlemiş kurbanı olma baskısı? Haddinden fazla. Belli dönemlerde iyice tavan yapıyor mu? Nasıl?...
Yani şaplı şuur, milli manevi birlik, beraberlik dinlemiyor mu? Yorum yok...
Sanki bu atmosferin, Temmuz şuuru kapsamlı seneyi devriyelerin devamlılığı aşikar. Ve bu gidişle hiç bir zaman, ne uğruna ve niçin beter çıkmaza sürüklenildiği, hangi maksatla onca kayıplar verildiği ve neden böyle bir yeltenmeye yol verildiğiyle hiç kimsenin ilgilenmeyeceği besbelli.
Nasıl böylesine aleni bir ihanete, yıllar yılı göz yumulduğuna ise akıl sır ermiyor...
Ne yazık ki işin bu tarafına akıl yoran da yok, sorgulayan da. Önergelere anında ret…
Olanlar olmuş hala askeri sivil, silahlı demokratik, sınırlı denetimli, fundamentalist faşist yeltenme mi, kalkışma mı darbe mi tartışılıyor. Sonrasında kopan kızılca kıyamete değinen yok...
Zaten ne hikmet ise her darbenin, her yeltenmenin, her potansiyel tehlikenin siyasal hesaplaşması çoğunlukla eksik bırakılır. Veya isteyerek istemeyerek bir çok gerçeklik es geçilir. Çünkü film başkadır.
Üstelik toplama ve derleme anıların yakın geleceğe ışık tutacağı sanılır. Zihinlere işlenen sıcak sahneler üzerinden kanı, yargı, ve kurgusal değerlendirmeler yapılır. Ve kısa zamanda her şey değersizleşir. Durum bu.
Tıpkı bu gün için, bir gün için meşgul olunan ve mesul olunan ve de tam gaz hız verilen Temmuz şuuru gibi...
İşin aslı ölüden diriltilen bu Temmuz şuuru, lafta asli görev ifa edenler ile ulvi vazife peşindekilerin ortak marifeti. Timsahi hıçkırıkçıların organizesinde, yeri göğü saran bir organizasyon. Külahların düşmesi. Düşkünlüğün üzerinin örtülmesi.
Yeterince tanımlanamayan bu Temmuz şuuru sanki top yekûn adaleti ve hukuku askıya almanın dayanağı. Payanda olsun diye yaratılan olağanüstü hal. Gittikçe çürüyen milli ve manevi değerlere ve kamplaşmalara kurmaca düzenek.
Kuruldu mu? Kuruldu. İşler mi? Zamanla. Daha başka sürprizler var mı? Nicesi. Arada arastada kalmışlar? Arsız. İleri geri çapraşık ilişkiler? Bol. Gizlilik? Mahrem. Süreç? Dinci faşist kimliğe devriliş. İyice belirgin mi? Ne demek. Şehit ve gazi edebiyatı? Üst akıl ölçeğinde. Fişlemelerle ve afişlerle tarihe anlı şanlı bir destan sayfası eklenmesi? Resmen. Devletin bekası modunda yeltenme sonrası artan hukuksuzluğa, bu demokrasi ve milli birlik günü resmi kılıf mı? Soru işareti...
Saldırgan ihanetin yelteniş seneyi devriyesinde soru çok. Soru işaretleri de...
Yalandan demokrasi, yaygın coşku, ortaklığı dışa vurmayan Allah'ın lütfu bir kalkışma söylemi. Memleket yangın yeri. Hala karşı devrim tekerlemesi, bayram şekerlemesi.
Ve ders alınmadığı açık,aynı şekil şümul şartıyla, dini, milli ve yerli yeni paslaşan ve paylaşan kardeşler çeşitlemesi.
Peki bunlarla birlik ve beraberliğin sonucunda, bir başka hain darbe yelteniş tehlikesi var mı? Yok canım...

14 Temmuz 2019 Pazar

HERŞEYE RAĞMEN, 15 TEMMUZ…


Üç yıl önce 15 Temmuz’da, dinci figüranlar –cuntacı dublörler bir kanlı darbe yeltenişi sahneye koydu. Her şeye rağmen oyunun sonunu getiremediler…
 
Sonunu getiremediler çünkü hala zihninde darbeleri ve her tip darbeci mantığın acımasızlığını yaşayanlar ve başlarına gelenleri sürekli canlı tutanlar, bu kindar darbeye geçit vermemek için halk direnişine can pahasına katkı verdi. Hem de darbe başarıldığında darbelere karşı koyanlara zerre acınmadığını bile bile. Hele ki bu dinci-cunta emeline ulaştığında nice acı şeyler yaşanabileceğini bile bile. Üstelik bölgesel düzeyde, dinsel manada benzeşen, ayni karakteri taşıyan, kanlı pratikleri bile bile. Dinci faşizmin sahici dindarlara bile hiç acımadığını, acımayacağını bile bile.
 
Her şeye rağmen inildi sokağa, çıkıldı meydanlara. Alanlar doldu taştı, dinci-cuntacı darbe yeltenmesi el birliği güç birliği olduğu yere çakıldı…
 
Çakmak ne kelime. Bu 15 Temmuz dinci-cuntacı darbe yeltenişine; on yıllardır bu yeltenici yeltekleri, bu bilim düşmanı dinci tutuculuğu siyasetin içine dışına konumlandıranlara, devletin her kademesine üst düzey sızmalarını sağlayanlara rağmen karşı çıkıldı. 
 
Onlarca yıl her alanda, tam can alıcı her makama bu katı, kindar ve radikal dincileri yerleştiren ve kırk yıldır oralarda saklanmalarını sağlayan, ince paralel sızıntıları görmezden gelen, malum zihniyete rağmen karşı çıkıldı.
 
On yıllarca bunların topu, “Sayıp sevmedikleri besbelli, ayrıyeten Cumhuriyet düşmanılar. Ebedi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın ‘Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’ sözünde ifadesini bulan, kuruluşunda dünyanın üçüncü laik cumhuriyeti olan Cumhuriyet’i yıkmaya şartlanmışlar, yeminliler…” eleştirilerini, her zaman ‘namazında niyazında, sessiz sakin, ılımlı çalımlı çocuklar…’ diyerek aklayanlara rağmen karşı duruldu.
 
Hatta o ‘namazında niyazında, sessiz sakin, ılımlı çalımlı çocukların’ zararlı dinci yapılanmanın, dini formatlanma ürünü olduklarını, daha çocukluktan bu dinci örgüte bedavaya satıldıklarını ve yıllardan sonra kofti adamcıklar, softie edepsizler, softa subaylar olarak köşeleri tuttuklarını, nihayet egemen güçlere-büyük sermayeye satılacaklarını, satıldıklarını, ahmaklık boyutunda dinci- cuntacı bir yeltenişe yeltenebileceklerini adı gibi bilip, bilmezden gelen ve gizleyenlere rağmen, vatan millet aşkına direnildi.
 
Direnildi ki ne; bu alenen demokrasi karşıtı, hurafe din ve biat kültürüyle banalleşen, şahsileşen, genelleşen, genişleyen ve güçlenen dinci fetbazlığı devlet eliyle besleyen, şeri iktidar heveslisi bu şer zihniyetin bir gün devlete ve millete karşı harekâta geçebileceğini unutturmaya çalışan zihniyete rağmen direnildi.
 
Hele de; ‘Bu dinci monarşist hükümranlık cereyanına kapılmış, hain istihbaratçı ve derin komplocu örgüt, sıkıştığında kansız korsan hesaplaşmalara, daha sıkıştığında kanlı darbe girişimlerine kadar gidebilir, eğer kolay kolay temizlenemiyorlarsa sıkı takip edilmeli, kontrol altına alınmalı ve çok uyanık olunmalı’ diyenlere anında ‘din düşmanı’ yaftası yapıştıranlara rağmen.
 
Öyle bir karşı çıkış ki; adam harcamak ve harcanmak ikileminde, uzun yıllardır planlanan bu dinci yapılanmada salgın hastalığa tutulmuşçasına, göz yumulan, kol kanat gerilen, yaşlarla baş edilen, devlette çöreklenmelerine ses çıkarılmayan bu dinci taşeron tiplere bu kadar tam hız ileri yol verenlere rağmen.
 
Ayrıca bunca şeye rağmen bu dinci-cuntacı yeltenmeyi tamamen dış güçlere bağlayıp, sadece emperyal istilacıların ayarladığı, pompaladığı kirli bir girişim gören kolaycılara rağmen.
 
Diğer yandan memleket siyaseti evrensellikten uzaklaşıp yerelleştikçe, bölgeselleştikçe, demokrasi yıllar yılı bir dizi reform ile güçlendirilmedikçe, sosyal siyasal yapı her şey bir yana akıl almaz şekilde dincileştikçe, karşıt devrim ideolojisi sosyal siyasal dengeleri alabildiğine bozdukça yerli işbirlikçiler, Amerikancı darbe öğretisini hatmetmişler ve gizli iş tutanların darbe deneyimlemeleri için oluşturulan meşru zemini on küsur yıldır çözemeyenlere rağmen.
 
 
Hatta ayni hatta memleketin doğru yönetilmediği doğrultusunda ikazları kaleye almayıp, açıkça darbeye yeltenmeyi meşrulaştıran tabanı yaratanlara rağmen...
 
Elbette uzun yıllardır dünyada; “ABD tarafından oluşturulup geliştirilen darbe sosyolojisi, darbe psikolojisi ve vahşi kapitalizm kuramlarının karışımıyla planlanan askeri darbeler, yerli işbirlikçileri sayesinde hayata geçirilir. Ve darbeler emperyalizme hizmet eder…” savına doğrudur deyip kılını kıpırdatmayanlara rağmen.
 
Her şeyi okyanus ötesi emir farz edip, bu arsız geleneğin yeryüzüne yayılmasına yardımcı olan, memleketleri yaşanılası olmaktan çıkaran, egemen sermayenin çıkarları uğruna özellikle kendi yağı ile kavrulan memleketleri cehenneme çeviren, düğmeye basılır basılmaz paslı mekanizmayı işleten ‘iyi çocuklar, bizim çocuklar…’ bağlamında iş tutan, her faturayı geniş halk yığınlarına çıkaran, yiğit yurtsever halk çocuklarına eziyet çektiren vatan hainlerini, halk düşmanlarını kollayanlara rağmen; 15 Temmuz dinci-cuntacı darbe yeltenişine karşı çıkıldı…
 
Karşı çıkıldı çünkü yakın tarihteki her darbe ve darbe girişimi göstermiştir ki, ertesinde daima faşizan uygulamalar ve kökten antidemokratik değişimler gündeme gelir…
 
15 Temmuz’daki, dinci figüranlar –cuntacı dublörler-ortodoks klişeciler kanlı darbe yeltenişi sonrası, üç yıl zarfında akla hayale gelmeyecekler gündeme gelmiş midir? Gelmiştir. Ve mevcut iktidar partileri bu işe soyundurulur. Soyunmuştur. Durum çok ciddi bir hal alır. Almıştır. Maddi manevi negatif gelişmelere karşı koyabilmek iyice zorlaşır. Zorlaşmıştır. Nice bedeller ödenir. Ödenmiştir. Kısa zamanda demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile işlemesi veya işletilmesi rafa kaldırılır. Kaldırılmıştır.
 
Şimdi kalkıp ta hiç kimse son kertede militanlaşan, militarlaşan bu dinci kiliseci, klişe örgütlenmeyi ve cuntacı uzantısını zaman içinde palazlandırdığı halde, kanmışlık ve mağdur edebiyatı üzerinden bu adi yeltenmeyi hiç günahsızlara mal etmesin. Yaşananları resmi bayram filan hafifletmeye çalışmasın.

Hafifletmesin çünkü on yıllardır dinin özünden ve kutsal inançtan uzak olduğu halde savunulan ve övünülen bu dini algı ve uhrevi duygu dünyası, bu dinci cuntacı darbe yeltenmesine kalkışanları tohumlamıştır. Bir güzel mayalamıştır. Sonuç itibariyle suçlu ayağa kalksın günü gelip çattığında devekuşu uyanıklığı yetmez.
 
Ayrıca şu garip memlekette herkes herkesi bir güzel tanıyor. Herkes her şeyi çok iyi biliyor…
 
Son söz olarak; On yıllarca her şeye rağmen, her türlü şiddet ve baskıya rağmen doğru bildiği yoldan dönmeyen, her türlü tezgâh ve kumpaslara rağmen direndikçe direnen, ağır hakaretlere uğradığı halde, azar küfür işittiği halde üslubunu bozmayan, her çeşit ciddi ölüm tehditlerine rağmen tarzını değiştirmeyenlere helal olsun…
 
Ve 15 Temmuz gibi göz göre göre gelecek yelloz bir yeltenişin, eninde sonunda olabileceğini ve ortodoks dinci-cuntacı- kiliseci-klişe bir hazırlığın yıllar yılı yapıldığını, gözlemleyen, yazan, çizen, anlatan, söyleyen, eleştiren, saklamayan, yalanlamayan, gizlemeyen ve bu uğurda ötekileştirilen, dışlanan, hapsedilen, ölen, yiten, giden tüm çıplak uyarıcılara selam olsun…
 
Bir gün mutlaka her şey güzel olacak ise eğer, onların sayesinde. Saygıyla…

KARA HUMMA, KARA CUMA...

KARA HUMMA, KARA CUMA...
Bir kaç yıl evvel sıcak bir temmuz akşamı dünya aleme, el aleme, dosta düşmana rezil olundu. Yaşanmaz denilen ama muhtemel bir kara cuma yaşandı. Devlete hükmeden hükümet ile hükümete hükmedemeyen paralel devlet çatışmasında bir taraf darbe maksatlı köprüyü tuttu.
Hükümet ve paralel yapının devletin üst kademeleri ve kurumları için verdikleri örtülü kavga ve diğer sebepler, katmerlenen ayrışma, kirlenme ve kinlenme birikimini o gün kustu. Tam fırtına kopacakken araya millet girdi.
Devletin türlü kolluk gücü ve olanaklarına rağmen meydana sivillerin sürülmesi, çağ dışı feda kakışması tarihte şimdilik zafer olarak yerini aldı. Gelecekte nasıl vasıflandırılacağı ise muamma.
Ancak gittikçe geleceği kararan memlekete ve millete bu kara cuma çok geç kalınmış bir uyarı oldu...
Kısa bir süreliğine kararan tablo, zifiri karanlık çökmeden ışıdı. Asimetrik paralel jimnastikçilerin cuntacı girişimi devlet millet el ele geri püskürtüldü. Ancak kişi ve kurumlar acayip derecede itibar kaybetti. Devlet hiyerarşisi çöktü. Ve memleket demokrasisi çok derin yara aldı.
İşte bu demokrasi yarası, hemen kara cuma peşine siyasi tutumları etkiledi, milleti ortadan ikiye böldü...
Bölünmeyi sağlayan bu düşük ayarlı darbecik peşine çarçabuk rejimi değiştiren referandum öne çekildi. Kıl payı yeni model kazandı. Ardından partili cumhurbaşkanı ve düşük profilli parlamenter seçimi. Büyük oyuna gelen seçmen biricik oyunu verdi.
Ve sözde silah rejimi değiştiremedi ama sandık yüz yıllık rejimi dönüştürdü...
İşte karahumma gibi yayılan kara cuma sonrasında devletin temel taşlarıyla oynanan reel kronoloji kısaca bu...
Sıkışınca amokvari gösterimleri piyasaya sürülen darbe girişiminin panoramasına gelince...
Her cuntacı girişim vahşidir. Darbeler, muhtıralar ve girişimler karşıt vahşilikleri de tetikler. Açıktan gizliye onlar yaşandı.
Kendisine başkomutanım diyen başkomutana rağmen bazı kışlalardan çıkıldı. Telkinler ve nasihatler saatlerce dinlenilmedi. Devlet erkanı ve komuta kademesi kendi kolluk güçleriyle bitirmesi gereken bu iç meseleyi halka havale etti
En ağır silahlar darbe girişiminden habersiz en acemi ve en cesur unsur er ve eratın elindeydi. Ama onlar bu zor koşullarda bile ustaca davranıp tetiğe dokunmadılar. Ve kopacak büyük kıyameti önlediler…
Sabahın ilk saatlerinde iyice çaresizleşen paralelci kalkışmaya, ordusal düzeyde silahlı kuvvetler desteği, muhalefet kışkırtması ve hükümet karşıtlığı eklenmedi. Eğer eklenseydi olay çok başka yerlere giderdi.
Sonra tüm darbeler ve darbe girişimlerinde olduğu gibi resmi rakamlara göre çok insan mahvoldu. Kurunun yanında yaş da yandı. Cadı avı tez elden başladı.
Öyle ki tatbikata çıkarıldığına inandırılan veya öyle bilen suçsuz günahsızlara bile acımasızca cephe alındı. Minarelerden müezzinler mütemadiyen sala verirken, imamlar milleti resmen galeyana sevk etti. Yani her ciddi yalpalamada olduğu gibi şu yüce din yine politikaya alet edildi. Yalnızlık kapısı aralandı. Savruk emirler hiç sorgulanmadan uygulandı.
Sözde ileri demokrasi adına cihat ve benzer çağrılar güncellendi. İleri demokrasi adına katli vacip görülenler listelendi. Tüm yapılanların sevabı günahı, ayıbı kayıbı bir kenara itildi muhalifler temizlendi.
Uzun yılların tek merkezli işbirliğinden, paralelleşmeye uzanan köprüden kimler geçtiyse gözden çıkarıldı.
İşte sıcak bir temmuz akşamında gerçekleştirilmeye çalışılan bu kara cuma kalkışması ve kakışması, paralel öncesi ve paralel sonrasını hayata geçirdi.
Sayıp dökülecek daha bir çok ayrıntıya saplanılarak yeni rejime meşru zemin hazırlandı. Zihinler zihin aritmetiğine hiç sığmayacak şeylerle meşgul edildi. Akıllar öncelikle incelikli ve ağırdan kandırılma boyutuna hapsedildi. Ve bu günlere gelindi.
Bu günün panoraması ve kronolojisi ise uğruna nice şey feda edilen yeni rejimin yetersizliği tartışmaları ile başlayacak gibi...

DARBE ÜSTÜNE DARBE...

DARBE ÜSTÜNE DARBE...
Darbeler ve muhtıralar geçmişi epey zengin bir devlet şu devlet. Milleti ise asker, asker millet. Ve kurulduğundan beri hazmedilemeyen bir Cumhuriyet. Ve bir türlü toplumun belleğinde yok edilemeyen demokrasi aşkı. İşte fakirliğin ve zenginliğin nedenleri...
Çokuluslu bir üst bilinçle hep gericileştirilen hepten fakirleştirilen, özü oldukça zengin şu memlekette; hal ve gidişin tam bağımsızlığa evrildiği her dönem, Millet egemenliğinden korkan egemen sermaye, güdümlü ve piyon, omzu kalabalıkların eline daima atmosferi hazırlanmış senaryoyu verdi.
Onca kirli senaryo can, kan, mal, zaman kaybı önemsenmeden, Tanrı yarattı denmeden, tırnak içinde sam amca tabiriyle "bizim çocuklar" tarafından ivedilikle uygulandı.
Ve bir asırlık tarihe darbe üstüne darbe sıralandı..
Her darbe peşine anında sinsi tebessümlüler adamdan sayılıp duvarlara asıldı. Millet korkutuldu. Önce gençlerden başlandı. Dönen döndü. Bildiğinden şaşmayanlar ise asla kaçamadı. Gençler asıldı. Tırpanlandı. Söndü gençlik. Tabulaştırıldı özgürlük. Darbeciler totemleştirildi.
Sanki inceden gizliden bu günlere zemin hazırlandı...
Sözün özü ne adi darbeler gördü bu memleket…
Sonra ileri demokrasiye de geçildi, artık bu devirde darbe olmaz derken, adı resmiyette ‘kalkışma’ koyulan, alenen demokrasiye kasteden hoca, molla ve imam lakaplıların öncülüğünde bir askeri cunta darbe girişimi yaşandı.
Ancak bu kez gerçek vatansever asker, darbe karşıtı millet top yekun şahlandı ve senaryoya kanmadı. Kalkışmayı geri püskürttü…
Dost doğru saptaması bu ama işin aslı başka gibi...
Bir kere senaryo çok zayıftı. Sadece başı yazılmış, sonu yoktu. Boğazı bağlayan köprüde anında halledilebilecek küçük bir yığınak. Kaçak göçek kaldırılan bir kaç jet. O kadar. Karacı dört ordu, havacı ve denizciler ile jandarma üst kademe olarak yoktu işin içinde. Yani kısmen şuursuz bir katılım. Sanki pek istenmeyen ve ucuza getirilen bir yeltenmeydi.
Yinede büyük devlet olmaya yakışır devlet refleksi için, ciddi tepki için, tezelden önlenmesi için, düğmeye basılması için saatlerce beklendi. Hakiki darbe görmüşler ve vaktiyle darbelerin hışmına uğramışlar en başından bu yeltenişin kontrollü bir darbe olduğunu anladı. Yakın izlemeye geçti.
Anlamayanlar ve paralelci cuntacılar ve de hoca, imam, molla ve benzeri lakaplarla anılan egemen güçlerin maşaları, eksik senaryoyu filme çekemeyeceklerini bile bile figüranlaştılar.
Belki de bu kıçıkırık yeltenmeden beklenen böylesi bir fiyaskoydu. Ve fiyaskonun aşırı fiyatlandıracağı fiyakalı pozu yakalamaktı.
Zaten hiç gecikmeden rejim pahasına en fiyakalısını buldular...
Bu minyatür darbe yeltenmesi ileride divanı harp tutanaklarına da aynen böyle yansıyacak gibi. Yansıtılmazsa da tarih böyle kaydedecek...
Kayıtla devam; Önemli olan, bu rütbeli rütbesiz, cüppeli cüppesiz, sakallı traşlı, dinli, imanlı, kitaplı, mezhepli, abdestli, alnı secdeli taifenin, tarife beklemeden tarifi basit uçuşa geçme cesaretini kimden ve nereden bulduklarıdır. Üzücü olan on yıllarca iç beslemeler olarak beslenmeleridir. Ve evi içten içe vurma yeltenişidir acı olan. Sancı duyulan yıllar yılı bu açık firavunlaşmaya göz yumulmasıdır .
Filhakika bu hocaefendici, molla, hoca, imamcı girişim, bu güdük senaryolu yeltenme, bu emir komuta zincirsiz zevahir kalkışma; lafta devlete bağlı ama bir yerlere daha bağımlı çalışanların ve devlet kurumlarına yerleşen ve yerleştirilenlerin, oralarda on yıllarca sessiz sinsi politika yapma serkeşliğinin art niyetli sonucudur.
Belki de bu temmuz ortası zillet; molla, hoca ve imam takmalılar ve onların tasmaladığı omzu kalabalıklar için geç kalınmış veya sonuçlarına bakıldığında çok erken davranılmış bir intihar girişimiydi. Sonu başından belli bir sapkın yeltenme. Bu kısıtlı ve kısır, ucuz senaryolu cuntacı darbe yeltenmesi o yüzden çok iyi okunmalı ve geleceğe dair dersler çıkarılmalıdır.
Durum açıkça budur. Bu yeltek yeltenmenin öncesi sonrası, bu günü ve yarınlar için ileri sürülen ne varsa, komplo teorileri dahil resmen milleti berhava uyutmadır...
Değil mi ki; on yıllardır devletin en kilit mevkilerine, en üst mertebelerine yerleştirilen bunlar. Paralel devlet mantığını oluşturan bunlar. Son on yıllara hükmeden bunlar. Hükümcüsü hükeması bunlar. Hakimi hakemi bunlar. Topçusu popçusu bunlar. Topyekun siyasi ve rantsal çıkarlar çerçevesinde bir araya gelerek, birbirlerini kandıran bunlar. Devletin çöküşü ve paralel devletin kuvvetlenmesi için kışkışlanan bunlar. Devlette millette, metropoliste silahlı kuvvetlerde , her yerde her merkezde silahlı silahsız konuşlandırılan bunlar. Kesif edif silahlandırılarak bir paralel öncü güç havasına sokulan bunlar.
Sonra seni bunca bakan takan, adam yada şey yapan devlete lain saldırı. Ve hiç kıslamasız kısır bir kalkışmayla devletin çökeceğini farz etme...
Eğer gizdeş bir durum yoksa, bu yeltenme çelimsiz bir hamleyle çatkapı, devlette bir çatlak yaratma telaşından başka bir şey değil. Bu tablonun oluşmasında ve oluşturulmasında payı bulunanlar kimler ise devletteki asıl çatlak budur.
Ve biraz daha akıl ve biraz daha bilim ile çözülür bu mesele de.
Öyle sala, ezan, namaz niyaz, en büyük Allah naralarıyla ve modalaşan gece yürüyüşleri ile değil. Zaten onlar getirdi memleketin başına bu yelteniş belasını. Bu tavırda inat daha kamplaşmacı, yozlaşmacı ve kadersi yalnızlaşmayı getirir.
Yalnız karahummalı, derin sırlar ve keskin arzular sıcağında yetişen hoca, molla, imam üçlemesinde şekillenen ve silahla kuşandırılanlar, rütbeli cuntacılar ve diğerleri iki dünyalık bir suça bulaşmışlardır.
Aklanamaz ve temizlenemez bir suça...
Ve hiç bir şeyi umursamadan askeri askere, askeri millete, ahaliyi askere, askeri polise, polise hepsini kırdırmayı planlayan bu cunta girişimi çok ucuz atlatılmıştır.
Ancak devletin her bir kadrosuna yerleştirilen bu hoca, molla, imam ve müezzin lakaplılardan oluşan paralelci zihniyet ahtapotun kolları gibi. En ücralara dek yayılmışlar. Onlarca yıl bunları görüp, bilip susanlar ve göz yumanlar da suçlu. Bu gün demokrasi havarisi kesilmeyle bu kirli işlerden, tehlikeli ilişkilerden asla sıyrılamazlar. Sadece bir müddet daha sıyrıldıklarını zannederler.
Yine de yaşanması gereken bir kırılma noktasıydı yaşandı. Ve bu kırılma gerçek demokrasiye tutunmanın tam vaktinin geldiğini de apaçık gösterdi.
Söz üstüne söz; Darbe üstüne darbe yaşayan bu kadersiz millet, darbeleri de, bu kadar ucuz senaryolu yeltenmeler görmeyi de hiç hak etmedi. Etmiyor. Nokta…