30 Eylül 2020 Çarşamba

KILIÇLARIN GÖLGESİNDE

 

KAPILAR KAPISI...

Hapı yutunca kapılar bir bir kapanır. Gözler kapalı, kapı kolu elde kalır. Sürekli açık kapı aranır ama bulunamaz. Gösterilen kapıdan çıkıp gitmek için hayatın kaidesi kuralı ne varsa peşpeşe çiğnenir...

Çiğlik, daha fazla yersiz çığlık, zamanlı zamansız saygısızlık ve sadakatsizlik biriktirir. İnceldiği yerden kopar akan zaman. Koptuğu yerde ise kapıların kapısı belirir. Asma kilitlidir. Kilidi açma sırasında oluşan stres ve şok, kişiliği kılıksızlaştıran, insan suretinde kişiliksizleştiren, insanlık dışı etkenleri günceller. Ve kontrolü zor, en zor değerdir sadakat, öğrenilemez, öğretilemez bizzat yaşanır.

Ve raydan çıkılır.  Kapalı kapıların ardında veya kapı önünde. Mahalle tarzı. İyiliğin önemi kalmayacak şekilde şuursuz...

Açılır kapanır kapılar ve nedensiz yabancılaşma neticesinde fiziksel sendromlarla yaşamak zorunlu hale gelir. Hapı yutunca da anlam ve değer bunalımına düşülür. Kötüye kapılanmak ikiz kaplar hikayesi gibidir. Yalan dolanla doldurulan kaplardan içilince hayat garantisi var sanılır. Oysa hiç de garantisi yoktur. Dünyada yapılmaması gerekenleri yapanlar için ise hiç...

Dürüst kalmak en zorudur. Kapıların anahtarı yuvasında döndükçe, antika kilit açılacak gibi olur. Ama boşta döndüğünden tırnak tutmaz ve kapı duvar olur. Belki de kapı temelli kapanır. Çünkü gün ışığını anlamsız gereksiz zorlamalar bazen tenin yamacındaki patikaları örter. Ve ertesi gün denemeleri hepten yararsızlaşır. Başka yol kalmaz. Hap yutulur...

Dahası kapı daima aynı yerindedir. Sadece açılmasını dilemek kâfidir. Kaf dağına çıkılmaksızın kolaylıkla alacakaranlığın sonu getirilebilir. Onun için önce kara toprağı öpmek, sonra da elde kalan dökme pikten kapı koluyla hiç uğraşmadan başlangıç noktasına dönmek gerekir. Fakat bir türlü dönülemez.

Böylece sonsuz ahenge açılan kapılar hele de kırmızı benekli haplar yutulunca bir bir kapanır...

İki kapı arası yoz yobaz yontulan sunak, bağrında çembersi kapılar barındırır. Ve hiç kimse bu fasit kapıların arasından doğru kapıyı bulamaz. Sadece yalnızlık kapısı açıktır ardına dek...

Ardında ise sarı sıcak kumlar. Ve ıssız sahilde belirgin ayak izleri. İz bırakanlar, kapıların birinden ötekine geçerek kendi kendilerini kovalarlar sadece. Ve Cennetten kovulurlar...

Hayatın kuralı kaidesi ne varsa işte o zaman yüzleşilir. Boşa çiğnenen toprağın karnı, çığlık çığlığa yarılır. Kurtuluşa tek bir kapı ve kapı kolu kalır geride. Keskin viraja açılan uçurum kapısı. İşte asıl hapı yutmak budur. Cehenneme kabul edilişin ilk adımı...

Bir türlü değerlendirilemeyen fırsatlar fısıldar, uçurumlarda yabanlaşmayı ve yabancılaşmayı. Eski dinginlik kalmaz. Din, iman, mezhep kalmaz. Bir kapı açılır ki cehenneme başka hiçbir yol kalmaz. Girilir yerden içeri. Yumuşacık bir ateş sarmalar belirgin homurtuyla; hapı yuttunuz, hapı yuttunuz...

Öyle bir kapıya hapahap kapılanmaktır ki bu, hep gece, hep zifiri karanlık. Taş kemerli kapıdan geçişle taş kesilen bir yürek ve öyle bir beden ki küllerinden asla doğamayacak, cehenneme direk...

Ve dört duvarı hayata bağlayan masif kapı. Pirinç tokmaklı. Öbür tarafa açılan ve düşlere karabasan gibi çöken. Hiç kapanmaz...

Hapı yutunca her şeyin merkezinde olma kapısı, giriş çıkışlara ebediyen kapanır. Çünkü arzın merkezine yolculuk çoktan başlamıştır. Kapıların kapısına...

 

KILIÇLARIN GÖLGESİNDE...

Kirli ve paslı zırhları iki yüzü keskin eğri kılıçlar parlatır. Yani kor ateşi ateşsiz silah söndürür. Kılıç ağzı, ağzına geleni hiç çekinmeden söyler. Ve çekilen kılıçların gölgesinde selamsızda metezori selamlaşılır...

Kılıç hakkı için kılıç kuşanılır. Kuşak içinde çıplak veya kının içinde belde tutulur. Kılıçların gölgesinde bıçak sırtı bir hayattır yaşanan. Zira can değerli can pahallıdır...

Can bedenden çıkmayınca etrafa yayılan öfke nöbetleriyle kılıçlar çekilir. Meseleyi toptan hallediş faslı kınından sıyrılınca, yüzlere dağılan korku zamanın içine saklanmış boşlukları tek tek doldurur. Artık karşı karşıya kalınan korkak ve silik saklambaç oynanan bir hayattır.  Her an kılıçların gölgesinde körebeye enselenmemek içindir her çaba.

Çatal kılıçlar, zalimce zülfiyare dokunulduğunda bölge, gölge ve ilke tanımaz. Töre iki parçayı birler, sonra da dörde böler. Zül cenahına Cenabı Hak'kı hatırlatır. Ve çeliğe su verilmişliğin hakkını verir. Hayasızca kılı kıpırdamayanlara inat, kılı kırk yarar...

Kılıç yarası kapanır ama zamanla acı verir. Hemde ağlanan, dağlanan ve yağlanan dönemden çok sonra. Riskleri hiçe sayan, kara gözlüklü sırıtışlar da sancıyı katlar. Ayakları bulanık sudaki sırıtkan da çok sonra anlar, kılıcın tersiyle yüzleşmeyi. Sırsıcak ten  kılıcın keskin yüzüyle öpüşünce soğuk soğuk ana damarları dolaşır cansuyu.  Rizikoya girmeden hemen ilk ağızda boşalır. Etrafa dağılan Suç ve Ceza bağlamında acıyla kıvranmadır, ta ki kımıldayan, titreyen tek bir yaprak kıpırtısız kalana dek...

Can bedende soğumayınca her gizemi mutlaka görür. Durmaksızın etrafı kirleten cambazlar kılıçların gölgesinde kılıçtan keskin köprüde konaklar. Çifte kuşanılan kınından çekilir. Kılıçlar Şahına kalkanları yırtan Yatağan hamlesiyle selama durulur.

Kılıç ve kalkan ekibinin yıllar öncesinde kalan su verilmiş çelik tıngırtısıdır hayata bahaneler aramak. Dil, din, iman bahanesiyle bin yılların alın teri ve emeği bir vuruşta silinince, elbette kılıçların gölgesinde bir ömür boyu korku ve ecel ilişkisi kurmak Dünya hali olur.

Kutlanan kiralık konak ve sinik tipleme toptan hakediş formatıdır. Kılıç, yay gibi bir çember çizer ve enseden öper.  Ve kınından sıyrılan tavında dövülmüş demir, kor ateş gibi kabuk bağlamış yaraları yeniden dağlar.

Etrafa sinen tuhaf ve komplocu tavır, toptan yok oluşu simgeler. Kıvamlı öfke çekilen kılıçların tekrar kına dönmesini kolaylaştırır. Ardında tiz ve kılcal izler bırakarak. Aklı kuşatan ihanetçi hüneri aynı hizada köpük köpük köpürterek. Sanki keskin uç nereye dokunursa oradan hayat fışkırır. Kara damgalı ve ıslak mühürlü.

Kılıçların gölgesinde yazı  bile bile zülfikara boyun uzatmaktır.  Nasılsa canlar tende ölesi değil, yazgıyı cesaretle yazmadır...

Zaten kılıç yarası öldürmese bile kalıcı iz bırakır. O izleri takip edenlere kılıçların gölgesi Demokles...

Kılıçların gölgesinde Demokles'in kılıcı...

BİLİNÇALTI KOMUT EKSİKLİĞİ...

Yaşamı salt kendinin sananlar, yapma kır çiçekli tahta bir masada, bir fincan kahve ve yanında badem şekeriyle denize uzaktan bakmayı seçenler, komutlanmayı marifet sayarlar. Ve daima bir komut beklerler, komut verirler, komut alırlar...

Oysaki komut verenler, özünde komut almayı, komutlara itaati özümsemişlerdir. Komut veren de, komut alan da aynıdır, iki ruhlu karakter taşırlar. Temelsiz taşkınlıkları ise otoriter görüntü altına gizlenmiş, asalak ve silik şişinme kompleksinden başka bir şey değildir...

Hele yaşamın yarısından sonrasında, ne kadar ömrü kaldığını bilemeden yakın geleceği bilinmeze sürükleyenler, kırkyılın kutsal değerlerini de komaya sokarlar. Neyi nasıl ve niçin istediğinin yanıtsız çıkmazında kağıttan gemileri yakarlar. Her ıssız limana mutsuz komutların devrik komutanları olarak adım atarlar.

Çünkü bilinçsizce bağışlayanlar ve bağışlananlar itaati, hak ve sorumlulukların yerine taşırlar. O yüzden her şeye karşın bağışlanma, sarsıcı yanlışlar arkasına sinmişlikle ve çok bilmişlikle arzulanır.

Nafiledir çünkü kof komutların ayar çektiği yaşamsal kargaşa önce kaliteyi bozar, sonra evrensel derinliği sığlaştırır. Çakıl taşları üzerine düşer deniz mavisi ve kışa dönük hazırlık günlerinde bal ormanlara aynı komut düşer. Bilinçaltı eksikliği. Bilinçaltı komut eksikliği...

Aslında yaşamboyu sürmesi gerekirken, yarı ömürden sonra mevcut durumdan başka bir duruma, tam belirsizliğe geçiş hiçbir komut ve buyruğu haklı çıkarmaz. Doğal sinyalleri sinirbozanlar ve donuk eylemleri aklı mahmuzlayanlar sırf komut alan hatta hiç komut veremeyen bir alana hapsolurlar. Açıkçası kahve falı bir yaşam kalır elde. Masada ise muamma. Ve kom yaşamı sürdürülür ölüme yakın. Ölmeye yakınlaştıkça...

Karacahil komutla, komut farklılaştırmak, farkındalığı özümsemeden özünü yitirmek açıkça özür dileyecek gücü de kaybetmektir. Bu dosyası hazır bir kitabın önsözüdür. Son sözü de, yaşam benimdir ama aynı zamanda hak edenlere aittir tümcesidir.

Asla tüme varmayacak bilinçaltı ısrarcılığıyla komutlanmak, tümden götüren tutarsızlığa tutkulanmışlıktır. İleride yaşanacaklar ömürden ne kaldıysa geriye, kalanında deneysel dürtülerle asla ispatlanamaz. Dürtüsel travma kesinlikle atlatılamaz. Yanılgılar doğrulanamaz. Yağmalar kesinlikle doğru okunamaz. Kuruntulu komutsal yaşam ve bu kusurlu yaşama kuryelik sürdürülür. Kuru ve eksik yaşanır bilinçaltındakiler...

Bilinçaltı eksikliklerini bilinçsizce giderme  alışkanlığı tekbir komutla, hakları birçok kanıtla ters düz olur. Böylece yaşanmışlığı silip, geri kalan ömürde tepeden görme tavırlı yaşamak ve her şeye kumanda edilebileceğini sanmak ise bilince ihanettir.

Yani bilinçaltı eksikliklerini bilinçsiz giderme girdabına düşenler çoğaldıkça, düşkünlük çağın aymazlığına dönüşür. Daha ön hazırlıkta yalnız kalanlar ise kendine haksızlık etmeme hakkını kullanma bilincine erişir. Kendini günceller. Kendine haksızlık etmeme kararı alır...

Günü güne ekleyip sıradan yaşamak, peynir gemisini yürütmeye Deniz ve lafta gemiden mutlu inmeye liman bırakmaz. Bu uğurda tafralanmak ise açıkça çöküş kompleksidir. Kendini gizlemektir. Bu güç yitirmişlerin bağışlanması da güçtür. O yüzden dikkatli ve iyi bakmak lazım yıldızlara. Güneşe ise bir daha göremeyecekmişcesine...

Çünkü karanlığı resimleyen komutlara aldanmadan, geride bırakılacak özgün değerleri artırmaya özgü yaşamak marifettir...

Yani komutsuz, bilinçli ve başı dik yaşamaktır mesele. Meselenin özü...

26 Eylül 2020 Cumartesi

GÖÇ

 DENİZ MAVİSİ GÖÇ


Göç bir deniz mavisi yolculuğu, kara sevdalara susamışlığın ana rengini arama eylemidir. En aykırı serüvenleri yaşamışlığın kutlu sürüklenişi ile yeniden yaşam dizaynıdır. Ne bir vedalaşma ne de uzaklaşma, güneşe düşen gölgelere ateş gülleri savuran kuvvetli bir sille girişimidir. Denizaşırı güncellemedir...


Her göç kutsal kazanımlar biriktirme yetkinliğinin, kendini ispata çağrıdır. Özele uzanan  köryılanın başını ezmek için güç toplama tavrı, toyluğun ve soyluluğu sonlandıran taşkınlığın taş duvar ölçüsüyle hizaya getirilmesidir. Çarpıklığın uzantısı olmayı özendiren öç duygusunun göç ile mahallinden uzaklaştırılmasıdır. O yüzden her göç insanlık ölçeğinde kutlu yolculuk ve utku boyutunda da kutsaldır.


Manzara aynı minval üzere akarken, kuzeydoğuda bir yerden mevcudu yerle bir eden marazaya aşırı şartlanmadır göç. Can suyunun kurumasıyla, serde göçerlik gereği ucunda ışık hedeflenen bir deniz mavisi yolculuğudur. Kaçınılmaz bir yaz mavisi dayanışması.


Göç güç iş. Işığı usturuplu planlanmadıkça hesabı mahşere kalacak karanlık bir durumdur. Ancak asla geçmişe sünger çekmek değildir deniz mavisi göçü. Süngersi akıl çıkmazı ve zemin çakılmasına dalanlar hiçbir davayı çözemez. Davayı başlatarak ceddine rahmet okutanlar, sırası gelmese de kırık dökük göçer giderler büyük hesap arenasına. Çünkü kutsal mirasa ihanet, kutsala ihanettir. Arı kovanına çomak sokmak gibi açık açık densizliktir. Arınılması güçtür. O yüzden geç kalmadan sınır ötesi yolculuk şarttır. Hatta zaman ötesi mekanlara tek yönlü bilet kestirmek bile gerekebilir. 


Zaten fırsatı değerlendirmek varken, dengesizce değer düşürmek yükü dengi kaybetmektir. Kavgaların dayattığı kör karanlıkta alabora olmaktır. Bu özünü kaybetmişlere hiçbir göç, hiç bir deniz mavisi yolculuğu sunmaz. Her adımda sunak sunar ve tuzak kurar.


Göç, salt evrensel rastlantı saltanatına karşı koyanlara reva görülen bir deniz mavisi yolculuğudur. Yazı da yazgı da derinleşir ve kutsal pazarlıklarla göç başlar. Deniz mavisi göçü fındık kabuğuna saklı dünyaların, yağmur çamur demeden arayışı sürdürülen büyük keşiftir...


Ve hiçbir göçün keşkesi olmaz.  Ve de o bilindik dürüstlük daima deniz mavisi göçe hız verir...

ORMAN ŞARKI

 ORMAN ŞARKI SÖYLÜYOR...


Tutarlı tutarsız tercihlerin prangalandığı, kara kesme taş duvarların marjinal kimliksizliği tırmandırdığı bir fanusu yaşıyor asırlık çınarlar. Pandemi ölçeğinde fesatça pik yapmış iğreti kompleksle. Komple köşelere sinmiş ıtırlı koku ve imparatoryal korku telaşıyla. Zaten özgüveni kemiren düşler derya deniz. Ve yalnızlaşan Denizin sahil kıyısını saran nefti yeşil bir orman. Ve bu orman şarkı söylüyor...


Kin ve nefret bilinçleri kör etmiş ama doruklara uzanan, yerle göğü birleştirmiş ufka sarkan, sakıncalı manifestosu yazılan derin dinginliği yaşıyor ve yaşatıyor; usuldan şarkı söyleyen ormanlar...


Toprağın en serinliğine tırnaklarını saplayan köklerden, ılıman meltemlerle salınan titrek yapraklara dek, börtü böceğinden asla doğaya nankörlük etmeyen canlılarına, envaiçeşit familyalarına dek en komplike bir orkestrayla şarkı söylüyor orman.


Kainatın sınırlarını zorlayan bir ritmde o en bilindik, en sihirli, en duru, su gibi berrak şarkıları söylüyor ormanlar...  


Ormanların şarkıları duyusal ve duygusal körlerin tek kuple duyamayacağı tonda. Kulaktan kulağa, kulağın pasını silen, sınırsız özgürlüğün ve eyleme dökülen adaletin akla dokunan notalarıyla. Şarkıyı şarkı eyleyen bir adaptasyonla. Kesinkes ulak ve kurye aramadan. Öyle yoğun bir adaptasyon ki; ince mesajı edep ya fani, edep...


Ormanın sunduğu müzikal ahenk, sırça fanusundan çıkamayanların asla istemeyeceği türden sıkı motivasyon kaynağı. Mavi atlası enstrümantal ahenge ortak eden, lacivert geceyi şarkılara eşlik ettiren ormanların eşsiz uyumu. Öyle ki; Denizin uykularını bile kaçıran mucizevi bir dilde. Kendi dilinde şarkı söylüyor ormanlar...


Durduk yerde akla gelen ve kıt kanaat duyulan bir şarkıyı değil ama. Ortak yaşamsal güzellikleri yere göğe ve toprağın altına üstüne nakşeden şarkıları...


Buzdan kalpleri bile eritecek şarkıyı söylüyor Orman. Ormanlar şarkıları. Salt kalp gözüyle görenlerin farkına varabileceği kıvamda. Yıllar yılı dağların, denizlerin ve ormanların hafızasına yer etmiş her ne varsa tüm çıplaklığıyla. İşte o şarkıları. Keşke bende duyabilseydim pişmancalığını pekiştiren kısa ve uzun menzilli şarkıları söylüyor ormanlar...


Orman şarkı söylüyor, ormanlar şarkı söylüyor; Si bemol majör, Adam ol nankör nakaratıyla. Çınlayan çağlayan ormanın ruha mıhlanan sesleri asla kontrolsüz ve ayarsız değil. Diyecek o ki, si diyez sıfır arızalı. Çünkü salt müzikal ayar peşinde orman. Ormanların tek amacı var hayata, sol anahtarının nota aralıklarında hırpalanan hayata, derman ferman şarkıları bestelemek ve söylemek...


Kendi güftesi kendi bestesi şarkıları icra ediyor orman. Yüksek bir enerjiyle, tükenmez bir nefesle. Binlerce yıllık coğrafi kurgunun kucağında. 


En çetin coğrafyada çetin ceviz ormanlar, şarkılar söylüyor. Şarkılarını söylüyorlar...


Şarkılar yerleşik düzene ve düzensizliğe isyan. İstim üzerinde. Magmadan fezaya her notası nokta vuruş. Dip vurgunu. Antik bir disiplinle doğal doku ihanetçilerine dokunan şarkılar söylüyor her Orman. Ormanlar..


O şarkılar ki, her mevsim dünyanın tüm renklerini giyinen  ormanların, zihinleri uyaran isyan ve bitmeyen mücadele bezeli. Bilgesel ve belgesel yolculuğun ormanın derinliklerine gizlenmiş işaret fişeği şarkılar o şarkılar. Yıkılan birlik, bozulan dirlik ve altı oyulan düzene umudu haykıran şarkılar. Elbette duymasını bilene, eşlik etmesini bilene...


Orman ne demek herkes kendi çapında bilir ancak ormanların şarkı söylediğini bilen? 


Toprağın, O büyük yaratıcının koynunda, her orman işte o bilinen şarkıları söylüyor kendi halinde, kendi dilinde; 'Orman şarkı söylüyor'...

21 Eylül 2020 Pazartesi

TARIK

 TIPKI TARIK TAHSİN…

 

Yaşam, sanatla değerlenir ve anlamlanır. Sanat hayattır. Hayat sanat. Sanatla hayatın, bir yerde bir zaman yolları kesişmedikçe, ölümsüzlüğün camları buğulanır, buzlanır. Sonatlar susar. Ve çobanyıldızı akmaz gecelere. Ve karanlığa akan pencereler, gece baskınlarıyla bir bir sanata kapanır. Beter hayatı sanatçı gibi yaşamak, sanatı hayatın tam içinden yaşayabilmenin kırılma noktasıdır. Ve uygarlığa ve özgürlüğe vurulan paslı prangayı zerrece kabullenmemektir. Ustalık işte o ustalıktır. Ve gizli güncelere değişimi, devrimi kaydedebilmektir güzellik. Tıpkı Tarık Tahsin gibi…


Sanat bilinçsizliği ve çokbilmişliği asla kabul etmez. İnsanlar ve vicdanları arsız taarruzlara uğradıkça sanatla yaşanır. Direnilir. Yeniden doğulur. O doğurganlıkta tüm umutlanmalar sanatçıya ve sanata yüklenir. Ve imgesel, simgesel uyarılarla senaryolaşan memleket manzaraları anında filizlenir. O uçsuz bucaksız derinlikte hayata yakın çekim yakınlaşılır.  Tıpkı Tarık Tahsin gibi…

 

Katı resmiyet kontrolünde geçen günler, hayattan kopuşu ve sanattan kopuşu tetikler. Ve demokrasiden uzaklaşma kaosuna sürüklenir dünya alem. Sanat dışı kampanyalar güncellenir. Kampanalar çalar, Çalınır hayatlar ve sanat. İşte bu karanlık atmosferde kös kös oturmaktan ise ilgi, bilgi ve merakla hiç sönmeyecek bir ateşi körüklemektir sanat. Sanatı silikleştiren bol kayıplı bu dönemeçte hayatı sanat gibi görmek ve yaşamak hem zorlaşır hem de bedeli ağırlaşır. Ve bu sanal kurguda sanatı hayatın içine çekmek ise kafadan bitlenmektir. Tıpkı Tarık Tahsin gibi…

 

Soluksuz kalmak ve ölmeden eş zamanlı gömülmek pahasına direnmek delikanlılık gerektirir. Öyle ecnebi mimariyle şekillenen saray salonlarına, yol tarz usul bilmeden salon balkonlarına çıkmayla nefeslenmez sanat. Olunmaz sanatçı. Çünkü toza toprağa bulanmış, bataklığa karışmış hayatları makaralara film üstüne film kopyalamaktır sanatçılık.  Hayatı hayat gibi yaşamak, hayatı sanat gibi yaşatmaktır maharet. Sıtkı sıyırmak mertebesinde tanyeri ağardığında sabahyıldızına akan demirden repliklere sarılmaktır hayat. Yabancılaşmayı eriten bir sıcak yürektir sanatçılık.  Tıpkı Tarık Tahsin gibi…

 

Dere tepe, bucak nahiye kabaran kaypaklığı metropollerde uçuruma yuvarlayabilme cesaretidir sanat. Okunur söylenir, yazılır oynanır yöntemlerle hayatı işlemektir sanatçılık. En alasından çekilmez hayatı, rayına çekmektir sanat. Bir düzendir değişir, bir dönemdir gelip geçer, pazarlıksız ölmeden evvel hayata son racon kesmektir sanatçılık. Adam gibi adam gidebilmektir vakit o vakti vurduğunda. Akan yıldızlara yoldaşlık etmektir yiğitlik. Tıpkı Tarık Tahsin gibi…

 

Suskunluğun ayrıntısında boğulmayı beyinlerden temizler sanat. Sözün bittiği anda dev gölgeler vurur, çirkin mi çirkin duvarlara. En yakışıklı en çakır. Su gibi Akan. Hoş geldin hayat, güle güle makam markalaşmasıdır sanatın gücü. Güçlü, keskin ve estetik, özgürleşen fikir ve bereket idesiyle gönülden gönüle dolaşan sanatçılarla hayat artısına kavuşur.  Hayat sanat gibi yaşandıkça hayattır. Tıpkı Tarık Tahsin gibi…


Yaşam, sanatla değerlenir ve sanatçılarla anlamlanır. Hayatın sanatla kesiştiği, hak edenleri ölümsüzleştiren yolculukta edinilen deneyimler ve bilgiler yük değil, mülktür. Ve hayata tutunmak için demir yoldur sanat. Hayatı sanatla barıştıranların ölümsüzlüğü, geride kalanlara simli sinli dünyada sonsuzluğu sanatla yakalamak için yollardan yol seçebilme öngörüsüdür. Tıpkı Tarık Tahsin gibi…


Hey gidi sanat yıldızı, tıpkı Tarık Akan…

SU VE ATEŞ

 SU VE ODUN VE ATEŞ...


Üç tarafı denizle çevrili, yerleşkede en büyük gereksinimdir su ve odun ve ateş. Her dönem öyle çok rahatlıkla karşılanamaz bu üçleme. Çünkü susamak, acıkmak, donmak ve yaşamak üzerine gelişen Dünya kurgusunun vazgeçilmezleridir üçü de...


Bilgi ve belge kavrama düzeyi düşük, sentez analiz ve değerlendirme yeteneği sıfır, sokma kısır akılla eylem ve söylem geliştirenler anlayamazlar bu gerçekliği. Ve her zaman sonuç tabii ki fiyasko olur.


Her şeyden önce temizlik ve temiz kalmak şartı insanlığın gereğidir. Arınma su ve odun gerektirir. Ayrıca hala çoğu yerde suyu ısıtmak için ateş. Yani Dünya yanmak vw yakmak üzerine kuruludur...


Su ve odun, kalp ve sahte mevzilerde bile en gerekli gereksinimdir. Kötü hava koşullarında, hatta yemek içmek için bile yoğun emek gerektirir. Tükenme noktasında da, ölümlerden ölüm beğenmeyip ölüncede. Korkunca da...


Su ve odun temini ciddi efor sarfı, belli belirsiz risk ve zapt edilemez sınırda göz göze gelinen tecrübedir. Su ve odun tescilli markadır. Ateş tecelli...


Tek kerelik bir yanılsama bile koca denizin tek Adasını bir gün tutuşturur. Suyun kaldırma ve götürme kuvveti ile ateş yerleşim alanlarına dek yayılır. Kızol kızgın alev yerleşkeleri arar bulur. Oysa ortaklığı pekiştiren su, odun ve ateştir. Üçleme merhamete kalmış eksikliktir. Veya eşitliktir. Veya eşitliği bozan, dağ orman nesnesine dönüşü nesline öğretmektir.


Üç tarafı cennet Denizi yarımada, su deryasıdır. Yüce dağlardan ovalara, havalardan denize ulaşır tüm akan sular. Her yerde her derde devadır. Kendi kanunları çerçevesinde işleyen, doğa içinde var olandır. Akla zehir uçlu mızrak batınca da üç tarafı deniz, yerleşimlere dar gelir. Herkes daralır...


Tarla kenarı veya tam ortası eski giysiler giydirilmiş kılıksız korkuluklar, su ve odun arasında kalan karakargaların korkulu yazgısı olur. Güneş ateşiyle yanan tarlakuşları ise sonuç. Başta silik bir tablo gibi görülen akan su üzerindeki yüzen odunlar ise üç tarafı denizle çevrili yerleşkenin yıllar yılı süren önlenemez tuhaflığıdır. Baş belasıdır...


Su, odun ve ateş alçak tavanlı, etkileşim mekanlarında da en vazgeçilmezlerdir. Dallanıp budaklanarak büyüyen bir öykünün ve loş karanlığa dökülmenin mimleridir. Meymenet bırakmayan bir perdenin çekilmesi ve kuş kafesi rahatlamasıdır. Islak bir çıtırtıyla alev alan tutuşan alçak tavan ve odundan kirişlerin kağıt gibi küllenişidir. Demir kafesin içinde cansuyu beklentisi ve canına susamışların gagasında taşınan aynı gereksinim aynı nağmedir. 


Üç tarafı denizle çevrili bir yerleşim alanında havaya karışan kıvılcımlar, ağlak ateşin alemi nefessiz bırakan kokusudur...


Yani aritmetiği çok can yakar bu işin. Su ve odun eşittir ateş. Su büyüktür, odun ve ateş. Odun ve ateş iki bilinmeyenli denklemdir. Su çok bilimeyenli Deniz. Suyun karekökü ise okyanus...


Üç tarafı Deniz çevrili bir yerleşkede, sebepsiz doğan yangın, çok rahatlıkla asma köprüleri de eritir. Ve rahatlık da bozulur...

TİYATRO

 HAYAT TİYATRO SAHNESİ...


Hayat, bol dekorlu bir tiyatro sahnesi. Sahneye koyulan tek perdelik bir tekst. Test edilen elde boş silah bir senaryo. Baştan sona karşıdakilerin anlamamasını sağlamaya gayret. Çünkü bazen boş silahlarla bile savaş kazanılır veya kaybedilir. O yüzden şeytan doldurur denir. Ve tiyatrallerde genel bir kural vardır; ilk perdede gösterilen silah, illa ki son perdede patlar...


Zaten son söz giderek ucuzlayınca, hayatın ederi bedeli pahalıya patlar. Tiyatro biletleri anında iptal edilir. Oyun gösterimden kalkar. Sadece tek kişiye veya bir kaç kişiye kapalı gişe temsil verilir...


Teminatı mezara kadar olan ama pazara kadar süren pazarlıkçı versiyon aldatmacası, vestiyere emanet edilen kara pelerindir. Sahibi bellidir ama etiketler karışır. Perdeler kalktığında burnunda altın hızma, yakasında yakut broş kara pelerinli görülür. Kara ve yıpranmış pelerin tanıdıktır. 


Gösterinin tanıtım broşüründe ise paradoksal ayrıntılar, gizli ithamlarla ters psikolojiye atıfta bulunulur. Kara kitaplara girecek denli kara...


Hayat püskürtme vernikle cilalanmış kitap rahlesidir. Eldeki en dolu silah, en doğru gayret,en sahici dost ise rahleye açılandır. Özellikle tiyatral boşlukları bu en hakiki dost ve ölümsüz gerçeklik doldurur...


Çünkü kitaplar asla ölmez. Doğar büyür gelişir belki yaşlanırlar ama asla ölmezler. Kitaplarda geçen ölüm iması bile iyi sahne yapıp yapmamakla alakalıdır. Ölümlü olmak ise mayasızlıkla ilgilidir. Hele hiç fayda görmediği savıyla havalanan faydasızlar loş sahnede ölümle kucaklaşırlar. Bir kucak dolusu kitapsız hayat...


Bir tiyatro sahnesinde, ölümsüz kitaplar üst üste dizilse gökdelen olur. Günler solar, geceler ışır, paslı çarklar dönmez. Patavatsız çark etmeler çarmıha gerilir. Ve hayat sahnesi, yeni baskısı olmayan kaçak kopyalarla umut tazelemeye yeltenir.


Sele, yele, ele kapılan mucizeler sahnesi, melanetler sahnesine dönüşünce eldeki boş silahı şeytan doldurur. Her slow müzik parçası yürek parçalar. Delifişek bir parlama olur ve figürler patlar. Mavi ipekli figuranın bedeninden saçılan gelincik rengi suyun içinde yok olur evren. Sahneden yayılan keskin barut kokusudur. Kızıla çalan yüzlere vuran nefti ışık, girdaba takılanları acayip korkutur. İzleyicilerin de kanı donar. 


Deliren ışık demeti altında asma köprülerden, asılmayı bekleyenler üstünkörü geçer. Üzerinde çalışılan planlar, provalar bir anda denize dökülür. Hayat dibe vurunca artık saçılan kıvılcımlarla körleşen bir karanlıktır hayat sahnesi. Ufuktan doğan güneşle, uzaktan gelen davul sesleri buluşur. Ve karanlık üçgene hapsolmuşluk tiyatral bir esinti sunar...


Tiyatro sahnesi hayatın içine doğan boşluk, genişleyen boşlukta tetiğin boşluğunu almaya zaman kalmama halidir. Kediyle kaplan hikayesinin zemine çakılması. Soyunma odalarından duyulacak denli bir çarpılmadır. Elde boş silah olduğunu çaktırmadan, verilen efektle tam zamanında tetiğe basma mahirliği. Hayatta kalmanın ve kazanmanın ilk hamlesidir. Sonrası şeytanın doldurduğunu seri halde hayat sahnesinde boşaltmak. Ve havada asılı kalan ise 'bu dünya boş' repliği...


Her şaşalı gösteriden sonra, gösterişli haller, atılan hava caka boş sahnede şifresini bırakır. Hayat arkasını döner, sahne selamını çakar. Çeker gider. Geride ışık çemberinin içinde dans edenlerle, kendini tutamayıp valse katılanlar kalır...


Perde, kadife perde aşağıya yavaş yavaş dökülürken, içi doldurulmuş ve biçimi bozulmuş sahne dolgusu soluk bir yüz, göz göre göre yüzsüzleşir...


Hayat sahnesinin tam ortasında, tiyatrallerden sakınmayan bir hayat yolcusu elde  boş silah kapalı gişe oynayan şeytanları bekler. Şeytan doldururla şeytanları doldurmak için.


Hayat işte, doldur boşalt manevrası...

15 Eylül 2020 Salı

TECRÜBEYLE SABİT

 TECRÜBEYLE SABİT


Bir ömür boyu değer verilenleri bir anda silkeleyenleri, inceden silkelemek veya usulünce yerin dibine savurmak sıkı tecrübe işi. Tabiyatıyla tecrübeyle sabit iş ömre değer katmak...


Ancak bazen us dağılınca tecrübeler hiç işe yaramaz. Zaten yaşla tecrübe doğru orantılı değildir. Aşırı derecede tecrübeye güvenmek ise hiç de doğru değildir. Çünkü tecrübe yanlışlar ve hatalardan beslenir. O yüzden doğru ve dürüst kalmayı azimleyenler pek de tecrübe sahibi sayılmamalı. Belki de sırf bu yüzden en olmadık işler onların başına gelir. Olmaz, gelmez, umulmaz görülenler hayatın içine dışına bir iki sıralandıkça da sabit bir noktaya kilitlenme gerçekleşir. Tecrübeyle sabit son...


Doğrusu tecrübeyle sabit farkındalığı, dünyayı keşfe en güvenilir formüldür. Fikrisabite kapılıp, saygıda kusur kusurlanınca ilk fırsatta güven çemberi daralır. Çünkü mahcubiyetler tez unutulur. Unutkanlığa sığınmalar da tecrübeyi yer bitirir. Tecrübeyle sabit, her ağır mahkumiyet bir diğerini doğurur...


Diğer yandan güçlü olmak yaşla hesaplanacak bir kavram değildir. Zaten güce tapınmak sırf hayat adil davranmadığındandır. Hayata adil bakılmadığındandır. Durduk yere gücenmek ise başkasının gücüne güvenmekten doğan iç çelişkisidir. Dışarlık heyecandır. Zaten boşa denmemiştir, güvendiğin dağlara kar yağar sözü. Öyle bir gün gelir ki fikri sabit çatlar...


Diğer yandan doğal her hali yok sayıp, hayatı çatkapı acı tecrübelerle domine etmek asla istenilen noktaya vardırmaz. Kesinlikşe çok kısa sürede dominant görüntü silinir ve ortak güzellikler üretmek de güçleşir. Çünkü güç ister, güçlü olmak. Güçlü kalmak için de tecrübe gerekir. Sona doğru yaklaşıldıkça, en acı tecrübe gerçekleşir. Çünkü güçlü olmak başka şey, güçlü görünmek bambaşka şeydir...


Tecrübeyle sabit, vakti zamanı gelince kutsal değerleri silkeleyenleri silkelemek, bataklığa savrulanların dibi vurduklarında nasıl kırılacaklarını hiç değilse görmeyi dilemek, en sabır gerektiren haldir...


Tecrübeyle sabit, bir şeyler başladığı gibi gün olur biter. Hiçbir film yarıda kalmaz. Hiç bir oyundan yarısında çıkılmaz. Sıkıntı pik yapsa da gösteri sonuna dek izlenir. Çünkü acıdır tatlıdır ama her bitim yeni bir startır. O yüzden fişler çekilir finiş  beklenir. Bir diğer önemli beklentiyse, hayatın rütun ikramlarını, atıştırmalık görmeden enerjiye dönüştürmektir. Oburca enerjiyi yiyip bitirmek değil...


Beklenmedik anda aynı tecrübeyi tadanlar elbette aynı sabite kilitlenirler. Bir süreliğine de olsa. Kilit açıldığında mesele zihnin sihrinde gömülü tüneller ve labirentlerden yüzakıyla çıkmaktır. 


Zaten yayıldıkça yayılan yavan yaban pandemide, eğik başlar, yamuk yüzler korkuyla tanışır. Ve başbaşa kalınan acı tecrübe, sabit fikirlilerde telafisi zor telafat, telaffuzu zor teneffüs günceller...


Yani dost görünen düşmana, sırtını dönme sersemliği sersemletir tecrübeyi. Her anı kırılması yeni bir tecrübe ve ruhsuz gıcırtılara gıcık olmayla pekişen fikre sabitlenmedir. Bu karma atmosferde yaptığından ettiğinden bir parça dahi suçluluk hissetmeyenleri inceden sersemletme ve savunmasız bırakma eğlenceliği de çok gecikmez. Hep o beğenilmeyen ama ileri düzeyde kazanılan tecrübeden ileri gelir teferruatlı tahribat. Hakikat, tecrübe tecrübe etmektir. Tecrübeyle sabit hep o incelikten başa gelir her şey...


Ayrıca tecrübeyle sabit doğru bir yaklaşımdır inceldiği yerden kopsun serzenişi. Kızılca kıyamet kopar ve o kopuşla, serden geçmek ve de her şeyden vazgeçmek ile özdeştir tecelli edecek olan... 


Bir ömür boyu keskin tarafı törpülenmiş yutulan kılıçların metalik ağırlığıdır tecrübe. Tecrübe doruk noktasına ulaştığında ise madrabazlar iyice saçmalayarak şahmat olurlar. Madeni bir öfkeyle dibe savrulurlar. Ve en nihayet medeni çerçevede ekstradan silkeleme ve silkelenme gerçekleşir...


Siyaseten sirk cambazlarıyla sinir harbi başladığında sonbaharı tecrübe etmek salt yaşla doğru orantılıdır. Canla başla yazı tecrübe etmek ise yazgıyla ters orantılı. Çünkü yazgı tecrübeyle sabittir, herkesin yazgısı kesinlikle kendi elindedir...


Yani el mi yaman, bey mi yaman bir gün mutlaka anlaşılır. Ancak tecrübeyle sabit, iş işten geçmiş olur...

YILMAZ P...

 YILMAZ PÜTÜN...


Çukurova, bereketli topraklarda kitlesel yoksulluk. Yoksunluk diyarı. Yılmaz'ı doğuran ve besleyen işte bu yaman çelişki. Zengin bir coğrafya, yoksul insanlar. Türk, Kürt, Türkmen, Arap, Fellah, Ermeni, Rum, Alevi, Sünni, Süryani mozaiği. Dinsel ve etnik motif. Ve 1907'den beri bölgede var olan sinema tutkusu. Yaşayan sinema salonları...


Sinema, otoriteye başkaldırışın ve etkin mücadelenin seyirliği. Ve tek eğlencelik o dönemler. Beyazperdeyle ve sinema çerçileriyle başlayan dünya ile buluşma. Buluşma noktası. İşte bu noktadan hareketle Dünya ile bağ kurar Yılmaz ve Güney filmleri...


Yılmaz tanı, tanıma, gözlem yeteneği sayesinde, kişilik ve özlemle kurduğu ve kurguladığı filmleriyle sinema dünyasına damgasını vuran bir yoksul dahi. Her çağda geniş yığınları yakalayan, güzellikleri ve çarpıklıkları harmanlayan çatışmacı bir çirkin kral. Sembol...


Pütün'den Güney'e bir yolculuk. Sinemayı gündelik yaşamın vazgeçilmez parçasına dönüştüren bir sinema yolcusu...


Zamanla toplumsal değişim sinemayı eğlence ve sosyalleşme temelinde görünce, sinema da dönüşmek zorunda kalır. Belirgin sınıfsal farklılık, kalkınan gelişen zenginleşen zümreleri ve derin yoksulluk içindeki kitleleri yarattıkça sinema da bir başka yaratıya gereksinim duyar. İşte Yılmaz daraltılmış kopyalardan, çoğaltılmış kopyalara seyreden bu serüveni tutkuyla sahiplenir. Toplumsal eşitsizliği gidermeyi, sinemaya gitmek ve sinema yapmak bağlamında yaşamına ve yaşamlara endeksler.


Pursantajdan kadraja bu çetin yolculukta Yılmaz, yılmaz bir gayretle Güney'in sesi olur. Sinemanın muhalif, politik ve Çirkin Kral yüzü olur. Yılmaz Güney olur...


Salonlarda ışıklar söner, film başlar ve perdenin karşısındakiler eşitlenir. Kollektif bir paylaşımdır sinema. İdeal toplumu resmeder ve direnci temsil eder bütün sinema salonları. Bu nedenle Yılmaz için sinema politik bir duruştur, siyasal kimliktir. Öyle ki avantür, gangster, macera filmlerinde bile izleyiciye düşünme aralığı bırakan derinlikler mevcuttur. Alıcısı dünden hazır sinema sektörünü asla önemsemez. Bildiğini okur. Ulusal sinemada yepyeni bir dönem başlatıp, çığır açmasında bu isyancı yüreğin ve evrensel aklın büyük payı vardır...


Yılmaz, geçmişle hesaplaşan gelecekle barışık bir sosyalist olarak kimlikli bir Güney Sineması kurmuş, filmler tarihine eşsiz değerler katmıştır. Sürü ile film. Asla Endişe taşımadan bu Yol'da radikal ve onurlu mesafe katetmiştir. Örülen Duvar'ları bir bir yıkmıştır. Sinemaya Umut, Anadolu'ya Ağıt, Hudutlara Kanun olmuştur. En Baba, en Arkadaş, en sevgili, en devrimci olmuştur. Örgütlü kötülük dünyasına karşı yılmadan savaşırken Güney ilkesi bellidir; 'Her şey kendi içinde kendini değiştirecek başkalaştıracak bir öz taşır.' İşte o öz Yılmaz'a göre  Adana'dır, Çukurova'dır, Anadolu'dur, Türkiye'dir...


Yılmaz filmlerinde Karşıyaka'dan şehre bakan, şehirden memlekete uzanan görsel katmanlı biçimsel dönüşümler sunar. Değişimler sınar. Uzak çekim, yakın çekim planlarla yeni form, gelişen üslup deneyimler. Ve estetik kaygıyla oluşturduğu Güney Sineması ulusal sinema tarihine not düşer...


Son tahlilde Çukurova'nın bereketli topraklarından, kitlesel yoksulluk diyarından bir Yılmaz delikanlı, mahpuslara atılsa da, koca dünyayı kamerasına hapsetmemiş, beyazperdede özgürleştirmiştir. Boynu bükük ölmeyi bile göze alarak...


Bakınız, okuyunuz; Yılmaz Güney sineması-Çukurova gerçeğinin estetiği-Şükran Kuyucak Eser, Su Yayınları

FAŞİST 12 EYLÜL, KATİL EVREN

 FAŞİST 12 EYLÜL, KATİL EVREN...


Alınteri ve emeği kanla yoğuranlara, kutsal emaneti hiçe sayıp, adaleti görmezden gelenlere, gençliğe kıyanlara gelsin, faşist12 Eylül. Mürekkep gibi, tutkal gibi, zift gibi. Kararan ufka dağılan, yüce dağlar hazinesini çalanlara, uğursuzlara, yolsuzlara uğrasın faşist 12 Eylül, katil Evren. Gençliğine kıyılanlara değil...


Emperyalist dünyanın faşist ürünü, yürek yakan bayağı bir yapıt 12 Eylül. Dünyayı yoksullaştıran, o faşist pandemiyi yaşayanlarda Devrim ruhunu dirilten, bilgi dağarcığını unutulmadıkça geliştiren lanetlik bir nesne faşist 12 Eylül. İnsanlık onurunu idam eden, insan varlığına saygı duymayan, yağlı ilmeği, darağacını ve biçare çingeneyi çare bulan hayat korsanı ise katil Evren faşist Evren, utanmaz yaban...


Geceler boyunca, aylarca, yıllarca süren ağır işkenceye karşın, devrimci kişiliğin ve ilkeli duruşun zirve yaptığı, kan, ter, kemik yoğun bir sürecin ritimcisi faşist 12 Eylül. Devrim yolcusunun zihnindeki, gönlündeki kapanmayan kanlı yara. Kendisine has biçimlenen en uzun ve dayanılmaz meşakkatli macera. Devrimler tarihinde devrime set vuranlar bölümüne cisimlenen cibiliyetsizlik ise iğreti faşist 12 Eylül, katil Evren...


Faşist 12 Eylül, katil Evren; devrime yolculuk orada, burada sonlandı zannetmeyin. Mücadele sona erdi sanılmasın. Yine her Eylül'de Karadeniz soldan dalgalanır. Dalgalanacak...


Çünkü daha çok yol var gidilecek, çok işkence var katlanılacak, çok kahır var çekilecek, çok mutluluk var görülecek, çok mahirlik var sergilenecek, çok menzil var ulaşılacak, çok makine var el değiştirecek, çok zincir var kırılacak, çok form var yeniden formatlanacak...


Devrim fonunda Devrimci olmak var hep, asla şekil şema değiştirmeyecek. Unutmayın, unutulmasın kemikler erir, ciltler yanar, kafalar koparılır, her türlü işkence baskı zulüm en ileri düzeyde uygulanır ama yetmez. Yetmez elbet devrimcinin aklına bir harf düşer, Deniz olur... 


Faşist 12 Eylül, katil Evren üç bir yan Deniz, dört bir yan devrimci, denizlere gücünüz yetmez. Asla yarım kalan bu film burada bitmez...


Kervan kuralsızlaştıkça geçmişe kulp takmak kolaylaşır. Hayatlara değer vermek, kutlu mücadeleye özveride bulunmak değersizleşir. Değersizleştirilir. Böylece dengesizliğin prim yaptığı her ortamda korkak ve silik sünepeler, açık gerçeklerden kaçınanlar, nefret ve haset kıskacında kıvranırlar. Tüm suç etrafa atılır, daima başkalarındır kabahat. Özelinde ektiğini biçenleri saklama yöntemidir bu yönsüzlük. Kıblesizlik.  Kıblesi düşman zırhlısı yüzsüzlük. İlelebet tutmaz elbette bu manasızlık çünkü en baştan kaybedilmiştir dava. Faşist 12 Eylül katil Evren gerçek yüzünü belli edince gerçeklerle bir daha yüzleşilir...


Veya kazanılmıştır mücadele. Madden mânen sıradanlığı seçen korkak ve siliklere, emperyalist sülüklere inat. Zaten bir gün mutlaka korkulan ne varsa başa gelir. Devrim mutlaka gerçekleşir... 


Zaman içinde korkunun gölgesi, emperyalizmin kölesi olanlar anlayamaz bu alınteri ve emeğe saygıyı. Kutsal kavgaya bağlılığı. Devrime imanı ve devrimciliği...


Onlar ki; faşist 12 Eylül ve katil Evren beslemeleridir. Onları ve her suçluyu eşi benzeri görülmeyecek bir son bekler. Sondan bir evvel bırak yaşasınlar, sonluğunu toplasınlar aralığıdır tanınan fırsat. Sudan sebep hayalden ibaret günler de gün olur gelip geçer. Bir diğer faşist 12 Eylül ve katil Evren ayarsızlığı daha kapıya dayanır. Yine devrimcilere iş düşer yine onlara inanılır...


Direndikçe güçlenen, doğru bildiğinden milim şaşmayanlar devrim hedefine bir daha bir daha kilitlenirler. Korkmadan yılmadan, dostdoğruya odaklanırlar. Güç yanılsamasıyla şişinenler, saman alevi efelenenler, sıralanan tutarsız bahaneler asla unutturamaz vaktiyle çekilen beter acıları. Acılar bal eylenir ve kırk yıldan sonra da olsa gerisin geri gidildiği, geri geri yürünemeyeceği bizzat anlaşılır.


Bir ihtimal, her faşist 12 Eylül ve katil Evren çıkmazında yine yeniden yola çıkılır. Devrime yolculuk tükenmez. Devrimciler ilk günkü heyecanla ve aşkla yoluna devam eder...


Eder çünkü devrimci defalarca ölümle yüzleşmiştir. Asla korkmaz ölümden. Ölür ama ölümsüzdür. İşte o yüzden güzelim dünyayı tersine çevirenler vız gelir. Ve Devrim yolunda tüm vızıltıları sivrisinek gibi ezer geçer devrimciler...


Ezcümle devrimci en iyi eştir. En iyi babadır. En iyi oğuldur. En iyi kızdır. En iyi evlattır. En iyi yol arkadaşıdır. Velhasılı insandır en iyi insan olmaya çabalayan. Ayrıca iyi sevgilidir ama en iyi sevgili değildir. Çünkü devrimci devrime aşıktır, en uslanmaz , en tutkulu ve en tutuklu, devlerin aşkıyla...


12 Eylül ve katil Evrene rağmen...

11 Eylül 2020 Cuma

YALAN PANDEMİSİ...



Pandemik yalanlar, en çirkin ve en çirkef yol arkadaşlarıdır. Yalan pandemisi yoldan çıkışın, uçuruma çakılışın satış mümessilleri...


İncelikli ifşa ve fenalığı inşaa için sallanan yekpare yalanlar, yalandan atıp tutmalar ise veresiye kumar. Dürüstlük zarının delinmesi, içten dışa taşan sızıntı ise zehirleyen sarmaşık ve şüphe girdabı. Acabalı?


Acabası macabası yok. Damdan bacadan dökülen kıytırık yalanlara ve kırıtık yalancılara bir haltmış gibi sarılmak, yenen herzenin mide çeperini, akıl hücrelerini yakmaktır...


Doğal yakıtından, atılan yalanlara kadar körkörüne inanmak ise sillesini vuran tufanlara dayanamamak. İlerisinde gerisinde, günün birinde kral çıplak haykırışına yakalanmak...


Yalan, sağlam zeminlerin kaymasıdır, zihin kararmasıdır. Boşlukta, öylece havada asılı kalmaktır. Velhasılı emek-yoğun hasılatı kediye kaptırmaktır. Zaten kedi kaplan kesilince kendini bir halt sanır. Usuldan pike yapayım derken, yalancılar pikinde zebanilere yakalanılır. O vakit ne gerçek, ne yalan hepten birbirine karışır. Karıştırılır. Kanmak kandırmak kolaylaştı sanılır. Ve aldanır, aldatan. Aldatan konumundan aldanan durumuna düşmek bu yalancı atmosferin zayıf zaferidir. Ayan beyan aymazlık, dinsizlik, hadsizlik ve yüzsüzlük ile beslenir bu lafta zafer. Yığınla yalandan sonra da korkunç itirafları salgılar...


Salgınla, salgıyla birlikte üçyüzaltmış derece dönen bir elektron, dönmeden önceki elektron değildir artık. Üçyüzaltmış derece dönen insan da dönmeden önceki insan değildir artık. Tek cümleyle ifadesi ise en çirkin ve en çirkef yolun yolculuğudur. Yalan dünyanın yalancılığıdır. Küp şeker modunda hayaletimsi sosyal dublörlüktür...


Çoktandır dublör dünyasında, dublör kullanan kullanana. Yalancı bir cennet. Kalantör yolcularıyla, gülünç yalanlarıyla ürkünç durumlara düşülecek kömür karası karanlığı kabulleniştir. Soğukkanlı satışlarla vardiya mümessilliği. Rutinden zevklenme, fosfordan zehirlenmedir. On yıllardır yaşanan dublör dünyası, dublör cehennemi. Cehennemlik pandemi...


Yalan kovalayıcılar saldırgan rezaletin kırıntılarını izleyerek kırmızı mürekkebe metal ucu daldırırlar ve yazarlar; yalanlar en çirkef ve en çirkin yol arkadaşlarıdır...


Yalan bilinç yitirtir, yalana yalancıya tanıklığın etkisi de kontrolü kaybettirir. Duyarsızlık dışa vurur. Islak zeminde yalancı izlerin tonu, yalancı seslerin yankısı beyni örseleyen fondur. İzoleye devam gerektirir... 


Beynin derinliklerine gömülü yalanlar bir bir hortladığında ise yol arkadaşlığı yalan olur. Uydurma kılıflar delik deşik olur. Yarenlik, yanaşmalık yalan olur...


Yalanlara dayandırılan her ortadan kayboluş hikayesi aslında uçuruma çakılmaktır. Ya da tam uykusuz bırakan, kör karanlık kahvesinde parolayı bilmeyen azmanların darmadağın, karmakarışık hain kalkışmasıdır. İçten dışa gece yarısı ayılmaları, katafalk sıçramaları. Ve zihinlerde açık yara izidir. Arsız yalancıları, yalan dolanın yol arkadaşlarını kovalayan maestro işte o yüzden daima bilinen mahalde bekler...


Ayrıyeten malesef diye başlayan yalan çılgınlığı pençesine düşenlerin kurtarıcısı hiç kimse olamaz. Daha da batmayı perçinler sadece yalancı, yalan satış mümessilleri. Son model kiralıklarla yoldan çıkışın resmini çekerler. Çektirirler. Ve berbat bir sarhoşlukla altüst edilen bir dünya da, dublörler dünyasında duba misali çakılma ve yalandan havalanma güncellenir. 


En sonrası hepten havasız kalma merasimi. Çünkü herşey yalan, pandemi gerçek...

9 Eylül 2020 Çarşamba

ZAMANDA SIÇRAMA

 ZAMANDA SIÇRAMA


Zaman ne demek, herkes kendi çapında bilir ve bilmezden gelir. Gelir geçer. Asla gecikmeden geçti, geçecek veya geçmekte olandır zaman. Yani geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman kipleri ile değerlenir hayat. Veya basbayağı kirlenir. Bir de geniş zaman vardır, temiz kalması gereken...


Geniş zaman vardır ki, işte zaman sıçraması o genişlik içinde genleşir. Üç, beş, dört altı ve sıradaki boyutlarda, anlık süren sıçramalarla hayat renklenir. Çizgisel sıçramayla olasılıklar ve farkındalıklar dizisi daima bir diğerine değişir. Tıpkı bir doktor dizi filmi senaryosu gibi...


Sıçramanın aslı eşzamanlı varoluş dengesinin, ardışık analizlerle, ardıl görüntülerle yeniden kurulmasıdır. Ve beyin sistematik bağlanımlarla zamanı sıçratır. Yani bir nevi genişleyen zaman içinde ardışık damıtma sağlar.


Akıl almaz bir şekilde olan olayların, buharlaşma ve yoğunlaşma işlemiyle ve de soğutularak arıtılması gerçekleştirilir. Zamanda sıçrama bu arınmaya zemindir. Ama her zeminderin harcı değildir zaman sıçraması...


Salt aklını ve mantığını kullananlar, her versiyonu deneyerek olaylara neden olan seçimleri ve seçenekleri sınırsız dünya çizgisinde çözümler. Çoklu ve eş zamanlı zaman çizelgesinde genişlemiş bilinçle geniş zamana kolayca hükmederler. Hatta kendi kendileriyle paralel ve koşut zamanda karşılaşırlar ve yüzleşirler. Yaradılışın diğer boyutlardakine erişimi dahi bu yolla edinmiş olurlar. Yani uyanış sürecini yakalar ve kolektif bilince erişirler.


Akıl ve mantık fukaraları ise şimdiki zamana kilitlenerek, geçmiş ve gelecek zamanı kof arzu ve boş gereksinimler ölçeğinde öldürürler. Zemane aklıyla zamanı yaşadıklarını sanarak basit titreşimli frekanslarla felakete sürüklenirler. Öyle ki düşünceler, duygular ve eylemler, sapkın arzu bağlantılı sıçramayla dip yapar. Yani pik yapma derdiyle, edinilmiş deneyimlere hiç yakışmayan denemelerle güçsüzleşir ve yüzsüzleşirler.


Bir diğer açıdan, başka zamanı yaşama hevesiyle şimdiki zaman öldürülürse evren artık aynı evren olmaz. Ve öldürücülerin var olmadığı bir zaman dilimi doğar. Hatta zaman sıçraması gerçekleştirilse bile bir daha bilinen evrene geri dönüş olmaz. Yani her sıradışı eylem yeni bir evren oluşumuna başlıca sebeptir. Böylece zaman, sonsuz evren bolluğuna ev sahipliği etmek zorunda kalır. Zamanı yaşamak ise orijinalitesi bozulan, olur olmaz değiştirilen ve

aslolan evrene asla özdeş olmayan bir evreni metazori yaşamaktır...


Yaşanabilir zaman kayması ve zaman sıçramasına ilişkin gizem doğan boşluğu atlamaya, başa gelenleri atlatmaya dönük gizemdir. Zamanla gizli olmaktan da çıkar. Alenileşir ve  doğrudan, sistemli, enerjik bir fonda mikrosaniye ölçeğinde ölçüm ve analiz yapmaya dönüşür. Yani bir enerji halinden daha doğru, daha düzgün ve sürekli enerji haline geçiştir zaman sıçraması. Bu gelişim için de zaman en uygun platformdur. Yani zaman sıçraması sayesinde, aynı anda iki durumda var olma hassasiyetinin yakalanmasıdır zamanda sıçrama...


Özellikle özde bulunan değerlerin zihinsel açıdan zaman çizelgesinde, kendi çapında eyleme dönüşmesi ve dönüştürülmesidir zaman sıçraması. Zamanda sıçramanın özü yaşanmış, yaşanmamış ve yaşanacak zamanı kavramak, başka zaman kavramları içinde olabilecekleri düşünebilmek ve zamanı kainata en doğru biçimde konumlandırmaktır. Ve herkesin  tersine hayatın ve zamanın içine çok boyutlu konuşlanmaktır.


Ancak herkesin kendi çapında bildiği ama nedensiz çapsızlaştığı noktada zaman durur. Çağ biter. Resim donar. Filmler yanar. Öyle ki zaman çizgisinde kesinlikle, eylemler doğru zamanı yanlış, eylemler yanlış zamanı doğru olamaz... 


Çünkü zaman sıçraması herkesi yerli yerine oturtur, hayatı düzene sokar, her işi yoluna koyar...

8 Eylül 2020 Salı

UNUTKANLIK YOK

 UNUTKANLIK YOK...


Kara siyasetin unutulması olmaz. Hele ki kara siyasetin kara kutusu açıldığında. Açıkçası unutmak, unutkanlık başa püsküllü bela ise affetmek belki de bir yere kadar erdem. Sanki unutmak kolaylık çerçevesine mıhlanmak. Ancak asla unutulmayacak denli hadsiz edimler söz konusuysa elde var bir; unutmak belki ama affetmek asla. Elde var iki; hele aynı yerden bir daha bıçaklanmak hiçbir zaman. Ve aynılaşan bayağılaşan ihanetin birincisinden, ikincisinden veya silsilesinden kurtulmak için affetmek hiçbir zaman. Çünkü bir başka yaşam hakkı daha yok. Bir başka dünya da yok. Unutkanlık yok...


Durduk yerde aşkla bağlı olunan sistemi, aşka gelerek dağıtmak yıkmak, sonra da affedilmeyi ve unutulmasını istemek aynı istikrar paketi değil. Uğrağı belli iğreti istismar affedildiğinde bile unutulmuyorsa, unutulsa da affedilmiyorsa ve dahi pişmanlık da yoksa kökten yok etmek gerek kangreni. Kan donduran sorunu baştan def etmek. Baştan, en başından beri ufka dağılan utanmazlığı inceden bertaraf etmek. Dağlanırsa dağlansın yara, yeter ki dağılsın kötü hava...


Unutulmamalı ki düşman her yerde. Hatta en yakında. Düşman hattı kan bağı, can bağı uzaklığında. Hattın tam ortasından delinmesi de uzak yakın bir zamanda verilecek en doğru yanıt. Tam da unutuldu zannedildiği bir anda. Belki de zorunlu bir erken seçimle, tarihi bir tercihle. Elbette her şeyin zamanı vardır ve vakit gelir dayanır... 


Hamurda varsa eğer dostdoğruluk ve maya bozuk değilse, fırtınaları yönetme yeteneği ve heybetli dimdik duruş kaabiliyeti mutlaka güncellenir. Yeniden doğar, doğrulur ve durulur zaman yolcusu...


Her haliyle her şey bir zaman mekan meselesi. Harlı anılar ansızın yakalar yakadan, afetin fetbazları zehirli günlere uyanır. En afili sanılan günde, fenalık fettanlarının topu yeni gündemle karşılaşır. Oluru, olduğu olacağı da budur zinhar...


Yani unutmaya ve affetmeye ilişkin tek soru; tamam dön arkanı git ama bir an dön  ve arkana bak. Değer mi? Ne için neleri yıktığına ve vazgeçtiğine. Ve neler dururken neleri tercih ettiğine sorusudur. Nazım ölçüsüyle neleri kaybettin? 


Haliyle sorulara yanıt bulmak zordur. Doğru yanıt ise mümkünsüz. Çünkü mükemmeliyet, cibilliyet ister...


Kör siyasetin mükemmel hamasilerinden, yeter yetmez demeden atanların, atarlanarak varı yoğu satanların, apışıp nutku tutulanların, tumturaklı görünen suni yaklaşımları da asla unutulmaz. Dert üstüne dert...


Derdo nakaratıyla erdemli davranıldıkça, kişilik sınırını ihlaller de başlar. İlahi tedbir gecikince, emanete ihanet eğilimi azar. Yani azar azar karakuyu sona yaklaşılır. Çünkü Allahsızlık pik yapmıştır. İmanın göstergesidir alın terini hiçe saymamamak ve din gereğidir emanete hıyanete uzak durmak. Dertsiz tasasız kapılanılmıştır...


Bu köhne kapıda bir kerelik kanun delmeyle bir şey olmaz vasıfsızlığı sirayet eder bünyeye. Her ne pahasına olursa olsun zaaf tekrarı ve tavizler her türlü tepkilere karşın birbirini izler. Sanki sonsuza dek sürmeyecekmiş sanılır dava. Kahpe düzende hepten güven kaybettirici tavırla, tehlikeye tedbirsiz davranarak devasa yıkıma karışanların akıl ve ekol sapmasıdır manzarayı daha da karartan. Kararlılığı kıran. Oysa sonsuza dek sürer dava, sonsuza dek tutulur hesap, hem de sonsuzluğun aklıyla...


İşte o nedenle unutmak affetmek değildir. Affetmiş görünmek de hezeyanla beklenen unutkanlığı getirmez. Anımsanır daima, iki dünyada da zarar ziyan, çoban çiyan...


Diğer yandan hiçbir kanıt ve kayıt vardan yok yoktan var edilemez. Varolan ebediyen kaybolmaz. Sadece tarih sıra dizili kutularda bekler gün yüzüne çıkmayı. Çünkü başlarken söz vardı, yazı sonradan geldi. Gel gör ki, sözünü yiyenlerin yazgısı da olmaz...


Değil mi ki? unutulanların ve anımsananların hepsi, herkesin hayattan ders alması için. Birileri sahneye girerler ve çıkarlar. O kadar ama temsil devam eder. Terki diyar, terki hayatla yüzleşilir kaç perde ise temsil. Kaç kısım temsili birden ihanet ve hısım budanması. Temsilde ve teşbihte hata olmaz. Dava bir başka dünyaya bırakılmaz. Koyu kırmızı bir çığlık yırtar karanlığı ve kara toprak yarılır. Topuna tek lahit ve yekpare granit kapak. Dava biter, hesap kapanır...


Dünyada hırla hırsla, gırla kurulan her türlü düzen bir gün bozulur. Her icat yeni icadı tetikler. Her alet gelişir. Eskiyen yıkılır. Önemli olan nasıl olsa bir gün unutulur deyip, kendi kendini bozmamaktır. Tuğla tuğla tuğralananı, yazı tura atarak yıkmamaktır. İşte bu asla affedilmez. Hiç unutulmaz. Zalim zevat çivit mavisi gökyüzüne çivilenir ve sükunetle beklenir. Çünkü affetmek Allah'a mahsustur mahyası minareler arasına çoktan asılmıştır...


Asalet siyaset karartmasıyla her mahlede siren sesleri. Kulaklarda maharetli çınlamalar. Tene değen soğuk kurşuni bir rüzgar. Cana değen parlak çelikten vınlamalar. Ve paslı demir aksamlı kapı sürgüsü. Çile çekilir. Ve sürgün verir yediveren. Ve affetmenin erdem olduğu tek kerelik de olsa unutulur. Unutkanlık püsküllü bela...


Başa gelen çekilir ama unutulmaz, körpe umutlara çökenler affedilmez. Çünkü bir başka Dünya yok. Bir başka hayat belki. Yok...

4 EYLÜL SİVAS-9 EYLÜL İZMİR

 4 EYLÜL SİVAS-9 EYLÜL İZMİR      

             

Dört bir yandan emperyalist devletlerin işgaline uğramış kocamış imparatorluğun, umutsuzluğa kapılmış ulusun, Mustafa Kemal önderliğinde küllerinden doğuşunun, dirilişin, canlanışın, emperyalizmi İzmir'de denize dökene dek durmayışının simgesi 4 Eylül Sivas…

 

Cumhuriyet tarihinin başlangıcı 4 Eylül 1919. Sivas Kongresi. Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin ve kuruluşun merkezi Sivas. Devamında sağlam temeller üzerine inşa edilmiş asla yıkılamaz bir Cumhuriyet. Başka bir hüviyet. Hürriyet. Medeniyet.

 

Dünya üzerinde yıllar yılı ne devletler yok oldu, ne sistemler yıkıldı, ne düzenler harcandı. Ne ekonomiler battı. Temelleri 4 Eylül ve 9 Eylülde atılan memleket her şeye rağmen hala ayakta ve güçlü.

 

On yıllardır dört bir yandan, içeriden dışarıdan yıkılmaya çalışılsa da bir türlü yıkılamadı. Yıkılmaz da...

 

Çünkü asli gücünü gelip geçici kişilerden ve kişisel heveslerden değil, Milletinden alan, kuruluşun temeli ve vazgeçilmez ilkelerinden ödün vermeyen bir ruha sahip cumhuriyet...


İşte o ruh Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın memleket toprağına serpildiği gün 4 Eylül 1919. Sivas Kongresi; Kurtuluş sürecini başlatan gururlanılası ruh. Kuruluşun mihmandarı, felsefe kaynağı ve yılmaz iradesi...


Tarihi kararlar ve vazgeçilmeyen ilkelilik, kutsallar üzerine yemin, kutlu inanç tek cümle; "Manda ve Himaye kabul edilemez."...


Ulusal Kurtuluş reçetesi işte bu cümle. Ve şanlı tarih bu doğrultuda yazıldı. Anadolu toprakları düşman çizmesiyle ezilmekten bu sayede kurtuldu. Kurtarıldı. Hasta adamdan Laik Demokratik Türkiye doğdu. Doğuşun kıblesi ise Sivas Kongresi...


Hemen kongre peşine beyannameleştirilen ilkelerin hayata geçmesi için canla başla mücadele, memleketin kaderini değiştirmek için inanç ve azimle sürdürülen kutlu direniş. Kutsal isyan 4 Eylül 1919`da Sivas’ta başlar ve 9 Eylül 1923`te dört yıllık kurtuluş mücadelesinden sonra İzmir Karşıyaka’da biter.

 

Veya bitmez. Dünyada eşi benzeri tek örneği bulunmayan bambaşka bir mücadele başlar; " Kul iken yurttaş-vatandaş, ümmet iken ulus olunmasını sağlayan, yüce meclisinde oturmaya sandalyesi dahi bulunmaz iken bir yandan yıkılan İmparatorluğun miras mirası borçlerı ve savaş tazminatlarını ödeyen, demir çelikten, Sümerbank’a, şekerden, çimentoya, demir yollarından limanlara kadar temel kurumları bir bir kuran" geniş perspektifli mücadele. İşte bu yüzyılın devrimini başlatan ve yaşatan tarihler ise; 4 Eylül ve 9 Eylül...


Yıllar yılı içten içe alevlendirilen saltanat aşkıyla kindarlık, hilafet hevesiyle garez, palazlandırılan küllenmemiş sömürgeci tiryakilik, büyük devrimler gerçekleştirmiş bu tarihsel birikimi ve öz değerlerini asla tırpanlayamaz. Çünkü bunların topu sıkıştıklarında topyekun Cumhuriyete selama durur.


İşte belki de salt bu yüzden, yüz yılı devirmiş Cumhuriyet, Tarihi var edenlerin çizgisinde ve izinde, gelecekte de var olacak...


Sözün özü Cumhuriyet tarihsel geleneğini koruyarak, tarih yolculuğuna ilelebet devam edecek. Memleket Faşist dönemler dâhil, memleketin dönüm noktası yaşadığı anlarda 4 Eylül ve 9 Eylül ruhuyla korkusuzca emperyalizme kafa tutacak.


Tarih tekerrürden ibaret, tıpkı yüzyıl önceki gibi…

Komple komplo...

 KOMPLE KOMPLO...


Öylesine sıcak  günlerden geçiliyor ki, komple sosyal siyasal komplo. Sosyoekonomik sıfırlanma. Komple ejderha  havalanması. Komploya kurban gidenler ise salt zirve takipçileri. Zirve yarışçısı diğer küçük yaratıklar ise durmaksızın kontratakta. Tastamam düztaban ev cinleri kumpası. Ve hayati tehlike hemen kapı kolunu çevirince. İnceden ince sebep, sırf fark edilme rizikosu. Uygunsuz kullanım alışkanlığı ve suç artıklığının sihirle ortaya serilme korkusu.  Seçimi kaybetmişlik kaygısıyla komple çılgınlık. Ve insafsız ifşaa...


Zaten gözler kararıp, kafa içi karışınca kovuğundan kopar tüm komplocular. Kıyı köşe araştırıp, öteberi toplayıp gizliden taşınma hazırlığını başlatırlar. Önce tam gaz, tamgasına kadar bagaj. Baharlık ince kaput aynalı dolap çekmecesinde kolaj. Sonra nefesler kesilircesine hücresel ölüm. Çekincesiz çekim gücü. Öyle böyle değil gürültülü feryatlar ve hadi gidelim nakaratı. Kara gün komplosu...


Bu işin siyaseti olmaz. Sanki bu işte bir iş var, bir bit yeniği. Çünkü peşpeşe fiyaskolar ve bu kumpasa çok fazla gelir palavralar. Uçan balonlar ve dahi utanmazlığın daniskası içinde ne varsa var komplolar. Komplesi uçuşuyor havada. Ciddiye alınamayacak denli bir aptallıkla hayatı kötüye kullanım. Bedavaya fazla mesai. Menfez budalalığı. Bu işin örtbası da zor iş. 


Pis kara bir renge dönüşen yataklar hiç bozulmamış. Sanki yataklık edilmiş ama yatılmamış. Ya da başka bir mahsende delice ve ağır kusurlu yatıklık. Tıpkı yatak cini kıvamında. Mart karına kadar komple kompliman zırvalığı. Komplo erbaplığı.  Komple komplo ahbaplığı. Hem de kasım kasım kasılarak. Kasımpatılar bozulmuş...


Rastgele akıldan geçenlere tutsaklıkla, kabahatin kabarıklaştığı bir kumpas bu kumpas. Komple komplo. Şiddetli itişmeler ve şirret şişinmeler. Ve ustura ağızlı bir havada karşılıklı sayıklama girişimi. Saklama çabası. Oysa kızarmış dağ gelincikleri yaprak dökerken, ekin tarlaları kıpkızıl... 


Ayıklanması güç, bayağı pis bir iş. Pansumanı zor ama sırf sorgulanmamak için yumuşacık temas. Peşine isterik masaj masumiyeti. İmaj mahkumiyeti. Sıfırın altında bir nem. Görmezden gelinemez ısrar ve esrar. Komplocu kumpasında hoşluk abartma, boşluk ayartma. Ayaklanması kolay...


Boşu boşuna ateşi çıplak elle karıştırmalar, yasal boşluklara niyetlenmeler ve nimetten sayılan ne varsa komplesini kof komploya kurban etmeler. Gelmişine gitmişine, geçmişine geleceğine kura çekimi. Kuru kursu, kurvesi kuryesi bitlikte açıkça bataklık kurbağalığı. Sazlık damda resmen kurbağa şişinmesi. Ev cini cinliği... 


Ecinni talanında alana satana öykünme. Çiğ karakter karanlığı ve pervasızlık. Kapı ve pencere pervazlarında ise tuhaf tertipli terbiyesizliğin kiri. Sünepeliğin silinmez izleri ve yüzsüzlük...


Kabak çiçeği gibi açılan komplonun loş kompartımanda komple kofluk. Malumat ve marmelat cıvıklığı. Tünekten kayan kara baykuş misali içler acısı kaypaklık. Hem de tam her şey yoluna girmişken yoldan çıkış. Ve hangi masala aldanıldıysa artık, kanıp kumpasa maşalık. Tezgaha gelme, kusurlu teslimatı aceleye getirme. Belki dekontu sonradan gelecek komplonun bilinen ayağı, parazitvari dipte servet, virüsvari pikte ihanet. Yok başka bir ayak...


Sosyal siyasal ayakçılık öyle bir hal almış ki, kırk numara kırkayaklar komplocu zırhına bürünmüş. Kırklar kapısında kumpasçı yığılması. Topuna kulpu kırık testilerle ecel şerbetini ikram zamanı da bir gün gelir. Beyinlerde sağırlık hissi veren sığ ve tiz bir ıslık. Ve çığlık çığlığa bir çağ ayıbı, çığ kayıbı daha... 


Kılıçtan keskin kalem, kırık gözlük ve ipeksi ciltlerde pis kan lekesi.  Bahane hazır kader ve fıtrat meselesi...


Fal taşı gibi açılmış gözlerde pus. Zır cahilce pusu. Yüzsüz yüzlerde kötülük maskesi. Karadenize özgü ahşap tavandan sarkan sivri uçlu kesici bir alet. Ve tam isabet...


Sabit komplo neticesinde foyası ortaya çıkmışlık ve yalanlarla meşruluğu gayrileştiren şirretlik pik yapar. Medeniyet çerçevesini kıran vahşilik ve somurtkan huysuzluk da. Resmen ruhsuzluk. Tam karşılarında ise kurban edilmeye çalışan, kumpası paspas yapan soğuk kurşuni bir duruş...


Durum vahim. Küçük aptalların attığı bir sıyrık. İn cin  panayırından kutlu kurtuluş. Bit pire ısırığı kadar bir acı. Ama komplocu ukalaların ilelebet tadacağı büyük sancı. Çok...


Kurulan kumpasların ve komple komplonun mihmandalığına cüret edenlerin, doğan sıcak öfke dalgasından, mevcut düz tabanlıkla nasıl kaçacakları koca bir muamma. Muratları maharetleri iyice küçülten bu yaltak yatık ev cinlerine komple yaratık muamelesi...


Komplesine komplosuz direkt endirekt mahlukat itibarı...

5 Eylül 2020 Cumartesi

YAZI KIŞI SANSÖR...


Sansür. Sıkı denetim. Karartma. Karanlığın, zor zenaat halka yansıyan parlak ışığı örtmesi. Karartma düğmesine bir yerlerden faşizanca basılarak lafta özgürlüğe kavuşturulmuş gösterilen basına medyaya emasiasyon etkisi. Emaculation. Apaçık sansür koymak. Cehennemi sansör...
Bu kapkara cehennemde gitgide kolaylaşmayan, bir gün bir gün daha zorlaşan bir iş yazmak. Her yaz külrengi dağların eteğinde kırmızı bir kumsalda güneşlenmek değil yazarlık. Karakış ortası doğan kızgın güneşte dağlanmak...
Sansür ve sansörlere rağmen salt beynini boşaltmak üzerine gelişen, duygu ve mantık yoğunlaşması yazmak. Tekrar tekrar üzerinde düşünüleni ve yaşanılanı kelimelerle cümle kabına dökmek, cümleleri paragraf kalıbına metalik kurşuni harflerle bir güzel istiflemek yazmak. Yani en zor yolculuk okur yazarlık...
Yazmak, acılardan kurtulmanın dertlere ortak olmanın, ualan yanlış akıp gidenlere set olmanın, en doğru ve yalın ifade biçimi. En çıkar yolun en ücrada bile olsa aranıp bulunması. Karanlığa kapkaranlığa korkusuz haykırış...
Her şeyi düzene koymak, zihinlerdeki karmaşayı yoklamak ve gündelik hayatla baş edebilmeyi önermektir yazarlık. Yazarlık nazarlık bir iştir. Nazar değmez ustalık ise asla ve asla vazgeçmeyip, yazmayı denemeye devamın kutlu armağanı...
Ar ara, dur durak demeden jurnal. Karanlık akılla kötüleme, temelsiz şikayet ve körleme ihbarlarla ve daha başka türlü aksiyonlarla millete ulaşan gerçeklerin engellenmesi. Otoriteyi jurnalitenin belirlemesine izin verilmesi. Jur çağına ait denouncer denemeler. Muhbir şatafatı. Saltanatı jurnal...
Sultanlık bir yana saltan kalınsa da, gide gele iç huzuru bozulan ama kendi kendine iyileşmeyi de bilen bir rahatsızlık yazarlık. Yazmak gelgitlerle sadece kendine zarar veren bir bilgesel yolculuk. Yazarlık en basit haliyle bile çalakalem devasa çalkantı. Biraz bireysel terapi. Biraz kendi kendine tedavi...
Tedavülden bir türlü kalkmayan çok ileri demokrasi mahareti ise katı sansür ve kitlesel jurnal. İşleyen, harf düzeneğini, anlam ve düşünce pratiğini, ilk yazı denemelerinden itibaren keskin denetleme mekanizması. Hükümet hükmüyle yazı bilimine faşizan darbe. Yazının karakter ve içeriğine bakıp güneşi zaptedecekler endişesi. Endişelerin sağanağında doğan ise grafobi...
Gramofonda çalan eski bilindik heybetli şarkılara ve grafobiye rağmen, güneş parıltısından yürek sıcağına, denizlerin hırçın dalgasından sıra dağlara, hayatı değiştiren en doğru seçenek belki de yaz kış yazıyla yoğrulmak. Yorulmak ama denize sırtını asla dönmeden yaşamak. Sanki bir sahil yöresinde derin ufka yönlenmek. Yönü ve yöntemini yazarın belirlediği bir eylemin mimari olmak. Dünyanın sonuna dek kalacak en değerli kanıt olan kayıtları kayda geçmek. Hey gidi yazarlık...
Bu çağdışılık girdabında çok zor olsa da yazmak, yazmak gerçeği yaşamak için. Doğruyu yakalamak için. Zihinlerin bulanıklığını dağıtmak için. Kararlı ve cesur bir atılım için...
İşte için için güçlenen ve bu kapkara cehenneme değişmez yazgıdır demeyip etik kurallar çerçevesinde direnen tek kalelerdir matbuat ve medya. Daha ele geçirilmemiş, preslenmemiş olan kaleleri zifiri karanlıkta, karanlıkla basmak bu yüzdendir. Bu yüzdendir press de button...
Ve bu tonda hak ve özgürlükleri kısıtlayan, hepten karartan besleme baronların balonu da bir gün mutlaka patlar...
Evet gitgide zorlaşan bir iştir yazarlık. Çünkü yazıyı teste tabi tutan, pes dedirten derecede sansürcülük ve jurnalcilik had safhada. Paragraf sahife savaşılır ve presser melanetine yılmadan karşı koyulur.
Koyulur ama karşıtlığın karşılığı tek bir mahallede. Yazı kışı elde kaleme, sırça köşkü çevreleyen çelik tele bir bir uygulanan aynı kümülatif tahakküm...

4 EYLÜL SİVAS-9 EYLÜL İZMİR

 4 EYLÜL SİVAS-9 EYLÜL İZMİR      

             
Dört bir yandan emperyalist devletlerin işgaline uğramış kocamış imparatorluğun, umutsuzluğa kapılmış ulusun, Mustafa Kemal önderliğinde küllerinden doğuşunun, dirilişin, canlanışın, emperyalizmi İzmir'de denize dökene dek durmayışının simgesi 4 Eylül Sivas…
 
Cumhuriyet tarihinin başlangıcı 4 Eylül 1919. Sivas Kongresi. Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin ve kuruluşun merkezi Sivas. Devamında sağlam temeller üzerine inşa edilmiş asla yıkılamaz bir Cumhuriyet. Başka bir hüviyet. Hürriyet. Medeniyet.
 
Dünya üzerinde yıllar yılı ne devletler yok oldu, ne sistemler yıkıldı, ne düzenler harcandı. Ne ekonomiler battı. Temelleri 4 Eylül ve 9 Eylülde atılan memleket her şeye rağmen hala ayakta ve güçlü.
 
On yıllardır dört bir yandan, içeriden dışarıdan yıkılmaya çalışılsa da bir türlü yıkılamadı. Yıkılmaz da...
 
Çünkü asli gücünü gelip geçici kişilerden ve kişisel heveslerden değil, Milletinden alan, kuruluşun temeli ve vazgeçilmez ilkelerinden ödün vermeyen bir ruha sahip cumhuriyet...

İşte o ruh Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın memleket toprağına serpildiği gün 4 Eylül 1919. Sivas Kongresi; Kurtuluş sürecini başlatan gururlanılası ruh. Kuruluşun mihmandarı, felsefe kaynağı ve yılmaz iradesi...

Tarihi kararlar ve vazgeçilmeyen ilkelilik, kutsallar üzerine yemin, kutlu inanç tek cümle; "Manda ve Himaye kabul edilemez."...

Ulusal Kurtuluş reçetesi işte bu cümle. Ve şanlı tarih bu doğrultuda yazıldı. Anadolu toprakları düşman çizmesiyle ezilmekten bu sayede kurtuldu. Kurtarıldı. Hasta adamdan Laik Demokratik Türkiye doğdu. Doğuşun kıblesi ise Sivas Kongresi...

Hemen kongre peşine beyannameleştirilen ilkelerin hayata geçmesi için canla başla mücadele, memleketin kaderini değiştirmek için inanç ve azimle sürdürülen kutlu direniş. Kutsal isyan 4 Eylül 1919`da Sivas’ta başlar ve 9 Eylül 1923`te dört yıllık kurtuluş mücadelesinden sonra İzmir Karşıyaka’da biter.
 
Veya bitmez. Dünyada eşi benzeri tek örneği bulunmayan bambaşka bir mücadele başlar; " Kul iken yurttaş-vatandaş, ümmet iken ulus olunmasını sağlayan, yüce meclisinde oturmaya sandalyesi dahi bulunmaz iken bir yandan yıkılan İmparatorluğun miras mirası borçlerı ve savaş tazminatlarını ödeyen, demir çelikten, Sümerbank’a, şekerden, çimentoya, demir yollarından limanlara kadar temel kurumları bir bir kuran" geniş perspektifli mücadele. İşte bu yüzyılın devrimini başlatan ve yaşatan tarihler ise; 4 Eylül ve 9 Eylül...

Yıllar yılı içten içe alevlendirilen saltanat aşkıyla kindarlık, hilafet hevesiyle garez, palazlandırılan küllenmemiş sömürgeci tiryakilik, büyük devrimler gerçekleştirmiş bu tarihsel birikimi ve öz değerlerini asla tırpanlayamaz. Çünkü bunların topu sıkıştıklarında topyekun Cumhuriyete selama durur.

İşte belki de salt bu yüzden, yüz yılı devirmiş Cumhuriyet, Tarihi var edenlerin çizgisinde ve izinde, gelecekte de var olacak...

Sözün özü Cumhuriyet tarihsel geleneğini koruyarak, tarih yolculuğuna ilelebet devam edecek. Memleket Faşist dönemler dâhil, memleketin dönüm noktası yaşadığı anlarda 4 Eylül ve 9 Eylül ruhuyla korkusuzca emperyalizme kafa tutacak.

Tarih tekerrürden ibaret, tıpkı yüzyıl önceki gibi…

2 Eylül 2020 Çarşamba

HAYATIN ŞİFRESİ...

 

HAYATIN ŞİFRESİ...

 

Şifreli hayat yalandır, yavandır. Kitapsız hayatta öyle. Yavanlık hayâsızlığı azdırır. Haylaz adımları çoğaltır. Çapsızlığı hatırlatır. Çatlağı yaratır. Ve çatlak genişler, genişledikçe hepten kitapsızlaşılır...

 

Kitabın şifresi beyin arkası ham hayal dünyasının gerçeğe tersten akışını şifreler. Hayatın içinde kayboluşu resimler. Veya sarsak varoluşu...

 

Oysa hayatın şifresi tek bir cümledir; aynayı düz bırak, bakmaya yüz bırak...

 

Hayatın dönüm noktası ise çözülen veya çözülemez sanılan şifrelere endekslidir. Hayatın şifreleri tarih boyunca, teoride veya kitaplarında karşılaşılan bir sistemsel bütünlüktür. Pratikte ise yaşamak, ayakta kalabilmek için sürekli şifre kırmak demektir. Hayasızca, hayatı ve hayatın içindekileri kırmak değil.

 

O kırım yüzünden insanlık sürekli gizeme takılır. Daima sırlarla yaşar. hayatı doğru okumadığı için de daima dehşetli sırlar ile sınanır.

 

Yine de kitapsızlar, saklamak ve gizlemek temelinde bir hayat kurar. Kurgular kısa zamanda kuşa döner. Toptan kusur odaklı olsa da bile bile katlanılır. Ancak hayat vakti zamanı gelince onları toptan kusar.

 

Çünkü keşfedilmesi güç mesajlarla kıymetlenir hayat. Hayat kısa sürelik şahsen şahlanmak üzerine belki yükselebilir. Ama yükselme derdiyle, aşkın pik yapılınca şahsiyet kaybı yaşanır. Başa kakılan boş mesajlarla da düz mantık çöker.

 

Hayatın içine gizlenmiş öyle mesajlar vardır ki, en değerli kabullenilenleri dahi suçsuz yere dışlamayı öne çeker. Haytalığı hak gösterir. Boğucu hava değişik entrikalarla beslendikçe de hayatın şifresinin daha sık aralıklarla değiştirilmesi gerekir. Çünkü aynanın arka yüzünde şifrelerin can yakıcı, can alıcı hali de kendiliğinden güncellenir.

 

Hayatın mantığı ve felsefesi, şifrelerin bir bir kırılıp, gizemin ortaya serilmesi, gerçeğe ulaşılması olduğu unutulmamalıdır. Unutulursa eğer şifreler patlar, sırça saltanat çöker…

 

Önce sarımtırak ampullerden, en titrek olanları şifrelere göre sırayla patlar. Sonra peş peşe patlaklar artar. Doğan patırtıda loş labirentteki kitap rafları arasında kaybolmak evlâdır. Ancak evlayı, mevlayı hiçe sayarak yapılanlar bir başka kitapsızlaşma emaresidir. Ve bu embesillik boş baskılı sararmış yapraklarda görünmez biçimde yerini alır. Ve de hayatın şifresi kendiliğinden değişir...

 

Hayatın şifresi sıcaktan solmuş, keskin ayazdan buz tutmuş topraktan fışkıran çığlık olunca da kil vazolar kırılır. Çiçekler solar, güller kirlenir.  Kirlenişin şifresi tek cümledir; aynaya yüz bırak, güzele güz bırak...

 

Güz, gez, göz arpalığında hayatın yaratıcı gücü, en gözde halleri bile yutar. Yüzde tatlı eser bırakmaz, muntazam mihrabı harabeye döndürür. Sönük silik halleri yaşatır. Hayata ilham veren yanları törpüler. Yetişkinlerin gücüne gider, giderleri şifreler.

 

Ve herkese eziyet ile harami meziyet arasına sıkışan mankof manzarayı hiçbir şifre açmaz. Uçurum derinleşir ve genişler, tüm kodlar kırılır, arsızca pik yapan kollar kanatlar kırılır.

 

En çözülemez zannedilen şifreler dahi hayatın sunduğu, hayal kırıklıkları ile çözülür. Zümre zevat çözülür. Yapmacık ilişkilere dayalı gösteriş, cahil cesareti caka kitaplara tersten girer. Zordan itiraflar ve berbat sonlar en muazzam kitap gibi, muhteşem hayatları da bozar.

 

Bozguna aldırmadan hayatın tersine, kitabın tersine sinsilik ve tilki kurnazlığı daima muhtaçlık kovalamaktır. Anında sonunda muhtaç olmaktır. Tıpkı şifreleri bir bir kırılan hayatı aynalarda bulmak gibi.

 

Yüzde yüz yüzsüzlüğe hayatın şifresi tek cümleciktir; aynayı düz bırak, bakmaya yüz bırak.

 

Bırak gitsin...