31 Ekim 2015 Cumartesi

YERELDEN GENELE O ALTIN MÜHÜR; ALTI UMDEYE…


YERELDEN GENELE O ALTIN MÜHÜR; ALTI UMDEYE…
    
Yarın Genel seçim var...

Genel seçime 24 saat kala, seçim propaganda sürecini siyasi partileri açısından değerlendirmeye hiç de gerek yok. Özellikle beldelerde, ilçelerde, illerde ve memlekette Genel seçimi yok sayan, mevcut ahvalden memnun, bir ahali ahvali varlığı söz konusu.  Ve genele nazar eden bir seçim yokmuşçasına eğilim gözlemleniyor. Şu garipleştirilmiş memlekette Genel İktidarın bu kez değişeceği veya değişmeyeceği beklentisiyle ve o kadar günaha ayıba kayba karşın genel iktidarın değişmemesi gayretkarlığına sanki arka çıkılıyor. Veya arka çıkılırcasına sessizleşildikçe sessizleşildi ve kimse dokunamadı yeçalllara, kasacı, borsacı, makaracı, kukaracı dokunulmazlara, asıl dokunulması gereken şeylere dokunulmuyor. Sanki hükümetin izin verdiği kadarıyla yetinildi, yetiniliyor, gaste, televiz, fez, tivit, yutub kapandı, karadı, kapatılıyor. Seçim süreci bitti, gittiğinde yitiklerin halini göreceğiz…

Yarın Genel seçim, kimse boşa aldanmasın reklamlara, önce bombalar patlatıldı, sesler kısıldı, sonra soluklar kesilir, daha sonra hesap kesilir, daha daha sonra Allah’ın yüce adaleti tecelli eder ve saltanat biter…

Bu kez bu Genel seçimde tüm haksızlıklar, haksızca edinilenler, edilenler muhakkak ve mutlaka bir şekilde karşılığını bulur, bulacak. Alakasızca ve pervasızca çalmayan mı var, hem çaldılar hem çalıştılar, güzel işler yapıldı, bal tutan parmağını yalar deyip duran, haddini, hududunu aşan yanaşmalar da bir şekilde layığını bulur, bulacak. Yani fersiz, sessiz çoğunluk belirleyecek her şeyi, partizan kılıklı yanaşma amigolar değil. İktidar desteklerinden ve devletin sınırsız imkânlarından faydalananlar bu Genel seçimlere son noktayı koymaya çalışacaklar ise de, pek öyle görünmüyor bu kez. Ne beldelerde, ne ilçelerde ne İstanbul’da, ne de memlekette, başka bir hava var sanki.

Genel seçim var yarın; Diyelim ki, Yedi uyuyanlardan beter bir kör uyku sarmış beyinleri ve bu Genel seçim uyanma zamanı. Sırattan önce son çıkış. Yıkılıştan önceki son sığınak, geciken kurtuluş…   

Yerelden genele askıya, kıskaca alınan ve sansürlenen; toylar, boylar, düğünler, dernekler, vakıflar, sendikalar, federasyonlar, işadamları, işkadınları, sanatçılar, işçiler, işsizler, öğrenciler, engelliler, erler, kadınlar, köylüler, kentliler, taşralılar varoşlar, çiftçiler, rençperler, evliler, evsizler, yerliler, yabancılar, askerler, polisler, sosyal medyacılar, sanal haberciler, televizyonlar, gazeteciler bu kötü gidişe yol verip vermemek, bozguna talana yalana çalana yataklık edip etmemek için bu kez topluca firesiz sandığa gidecekler gibi ama sonuç? Yarın akşam görülecek.

Tıka basa, alabildiğine mutlular veya yaşamdan tamamen umudunu kesmişler, hâkim düşüncenin tutsağı olmak yerine, yüreklerini kemiren kuşkulara Olur ya, ya olmuşsa endişesiyle dur diyerek, geleceğe yön verecek bir manevra yapacaklar gibi görünüyor bu Genel seçimde.

Yıllarca dünyanın kilitlendiği baskılara, yasaklara, yalanlara ve talanlara alenen duyarsız kalındı, kalınıyor her neden ise. Ve korku tüneline girilmiş, isli yağ kandilleriyle aydınlanıp, saklanılıyor kıyı kuytu köşelerde. İzahı, mizanı, meali olmayan bir durum bu durum. Mizahi bir saklambaç oynama ve sinmişlik var havada. Genel seçim geçer, pazartesinden itibaren sonuçlara göre seçilenlerin peşinde her zamanki yılışık koşuşturmalar başlar. Başlar ama iş işten geçmiş, bir fırsat daha maalesef tepilmiştir.

Yalan yanlış ve haklı haksız tüm kötüye varan yaptıklarına hatırlı tanık, hayırlı sanık arayan iktidar için, idareyi değiştiremiyorsak irademizden vazgeçtik döneminden döneminden geçildi. Şimdi güçlü irade modası reklamlarına geçildiği bu Genel seçim de saçıp savrulan, kutulanıp kasalanan zenginlikten, ilk elden son ele, baştan bacağa tezelden aktarım sürdürüldüğünden, sürdürüldükçe zor iş devrilmek, devirmek. Pazartesinden sonra yine pay kavgası Genel seçim kavgasının önüne geçiverir, milletin anası ağlamaya da devam eder...

Tüm bu olumsuz olayları kör göze cilalı parmak, görmezden gelenler, bilmezden gelenler arttıkça, sürdürülen hayat tarzı süslümanlaşır, sıradanlaşır, bohemleşir, bohemleşiyor. Süslümanlık gereğidir faslıyla görmezden gelenler arttıkça artırıldıkça modernizmin içten içe, içten dışa bastırılmasını, para-iktidar ve ihtiras hırsını ve iktidar açgözlülüğünü tetikledikçe tetikler, tetikliyor. Kara paranın yanı sıra aşırı israf edilen beşeri ilişkiler de sosyal ve siyasal yaşamın yozlaşmasına eklenince hatırlı ve hatırşinas tanıdıkların bile “kitaba” rağmen kitapsızlığa meyil ettikleri ortaya çıkmaz, ancak bu kez iş başka. Bu Genel seçimdebu menfiliğe meyledenlere meyletmişlere karşı bir cephe var. Ve de sandığa gidecekler.


Bu kez açıklanan gizlenen her türlü yüzdesel oran boşuna.  Yerelden genele bir isyan var çünkü. Çünkü evrenin derinliklerinde gizli kalmış ne kadar ukde uhde, ahde vefa, akde veda varsa sunuldu on yıldır. Deniz bitti, artık seçim arenasına sessizlik hâkim ve akla kara görüldü. En titiz matiz davranmayı düstur edinmişler bile kumpas, montaj veya paralel şey yakıştırmalarına inanmaz oldular. İktidar sosyo-politik denge çöreklenmeleri ve çekememezlikler dengesizliği üzerine kurulunca, diğer nasırlaşmış tüm unsurlar da bu çarpık çurpuk anlayıştan desteğini çekti.  Anlaşma bozulunca bu kadar da olmaz denilenlere her gün başka şeyler de eklenince, İktidar bu dengesizliğe densizce çanak tutarak kan kaybetmeyi önleyeceğini umdu ve gereksiz söylemlerle iki üç seçim önü ve arkası kirletildi. Bu kirlenmişlikten aklanmak gerek. Akı karartanlara el cevap gerek. O yüzden son hatırlatma; yarın Genel seçim…

Yarın bir Genel seçim var. Bu Genel seçimde görülen o dur ki sanki köy muhtarı, bir mahalle temsilcisi seçimi havasına sokulan bu Genel seçimde iktidar partisi bu kez beklediğini pek bulamayacak. Çünkü çanak antenler bu sefer gerçekten ikiye bölündü. Çanak çömlek patladı, bombalar patlatıldı ama halk bu kez yutmaz, yutmayacak…

Sadece seçim sandıkları şeffaf kaldı şu garip memlekette, şu zenginliği yeçal tüketilemez ülkede. Ve o Şeffaf sandıklar yarın okullarda kuruluyor, kurulacak. 


Tersine bir kararmada, Yarınlar büyük, ihtişamlı, muhteşem, dev, devasa çılgınlıklara gebe görünse de, yıllardır yankılanıp duran olaylara, yalanlara, talanlara ve yalanlamalara dur denilmedikçe, yeçallar desteklendikçe bir anda başka idari modeller rejime montelenir. Ve hissedilmeden verilen oylar kayar, kayar ve kaynar kazan, kazan kaynar. Tüm anayasal özgürlükleri tırpanlayan, özgürlüğü kendi çapındaki sanal ve sosyal arenalarda bile engelleyen, banal bir dengesel kör döngü oluşur ve kör dövüşü yeniden başlar. Başkalaşma ve başkanlaşma yaratan ve yaşatan bu iktidar partisiyle buraya kadar denilmedikçe kaybedenler torunlarımız, onlarında çocukları olur.

İkinci düzenbaz cumhuriyetçilerin fısıltılarının uğursuzluğunu uğrulara bırakarak beterin beteri varmış, daha beter şeyler varmış, daha beter şartlar oluşacakmış öngörüsü ve endişesiyle, yeçallara kanmayacak, içlerinde fısıldayan o ilk lahuti sese göre tavır alacaklar, rey atacaklar da var Allah’tan. Allah büyük.


Bu Genel seçim verilecek oylar ile sıkıntılı bir seçim olmasına rağmen onüç yıllık iktidardan bu garip ülkeyi kurtarabilecek bir fırsat. Yeni ve son bir fırsatla  arşı karşıya halk. Seçmenler bu kez kötü söz ve yararsız kelimelerden medet umanları, cumhurbaşkanlığı ile yetinmeyip başkanlık, düşüyle yatıp kalkanları, iktidar-hükümet-belediye nimetlerinden en aşırısıyla ve haksız nemalandıkça, faydalandıkça halkı unutan yeçalları bu kez cezalandırabilir. Köhnemişliğin, çirkinliğin, kirlenmişliğin içinden temizleri, ulusu ve vatanı var eden temel değerlerden uzaklaşanlar ile hakiki vatanseverleri, velhasıl birçok şeyi eli varır yürekleri yeterse birbirinden ayıklayacaklar sanki bu kez.

Yerel genele Genel seçim yarın ve durum bu; “ Doğru seçmek veya seçememek işte bütün mesele bu”…


Meselenin özü seçilmişler diktasına, sivil faşizme doğru giden bu eğri büğrü, bol virajlı ve sonu uçurum olan bu yolda her halükarda yolunu bulmak değil doğru bir yol bulmak meselesidir. Eninde sonunda yeçallar da doğru yolu bulacaklardır masalına da aldanmamak gerekir doğruyu seçmek ve seçememek bağlamında. gün olur hava değişir ama aldanışlar baki kalır.

Yarın Genel seçim var. Olmaz ya olur da Partizanca arzuladığınız tablo gerçekleşince yıktı geçti, yıktık geçtik biçiminde gizli hülyalar içeren azgınlıklara ve böbürlenmelere de girişmeyin, sakının ve geri durun. İşte tüm tembihlere uymayan adam olamayan adamlara, yeçallara, yeçalların çanağından artıklananalara o zaman sorarlar en harbi sualleri, yanıtı en zor soruları. Doğruyu seçmenin veya seçememenin sevabı günahı tek cümlede gizlidir aslında; kazanılan harbin gazisi çok olur belki ama yiğitçe mertçe, kaybetmeyi de göze almak gerekir. Oraya doğru sürükleniyor gemi.

Deniz hırçın kara dalgalı. Ok yaydan çıktı bir kere. Bedeli tek tip hükümlülük olsa bile yaygın, savruk-kavruk hükümran yasaklamalardan baskılardan asla korkmadan, Toprağın üstünü de altını da düşünerek, iki cihanda muzaffer olmak için, selahiyeti ehline, işi erbabına vermek için, 
kim ne derse desin, Yerelden genele;

 “Yerelden Genele O Altın Mühür; Altı Umdeye, O altın mührü Altı Umdeye basalım, basacağız…”

27 Ekim 2015 Salı

CUMHURİYET SEÇİMİ VE SEÇİM BAYRAMI…

CUMHURİYET SEÇİMİ VE SEÇİM BAYRAMI…
 
İki gün sonra “Cumhuriyet Bayramı “ var. Cumhuriyet’in 91. yılı kutlanacak. Sonra da genel seçim. Cumhuriyetle seçim çakıştı, bayram seçim ertesine ertelenecek gibi. Cumhuriyet seçimi ve seçim bayramı günleri. Bu sıcak günlerde 29 Ekim kutlamaları ve resmi bayramlaşmalar yani 29 Ekim Recepsiyonu var mı yok mu yoksa seçime kurban mı gidecek göreceğiz…
 
Bu kez Cumhurreisi recepsiyon meselesini nasıl çözecek bakacağız. Recepsiyon varsa eğer şu recepsiyon davetiyesi niye hep ballı belli kesimlere gider, niye halktan kişilere, bizim gibilere, muhaliflere her daim adres şaşırır anlamak mümkün değil. Şu mübarek bayram niçin hep akpak saraylarda, köşklerde malum kesimlerin hakkıdır, niye halka açılmaz koskoca bir soru işareti olarak ilgililerin bilgisine!
 
Ayrıca saray dışındaki Cumhur-u asil’in yüreği yanmış, başı sıkışmış, peri perişanmış, yurtta tansiyon yükselmiş, enflasyon varmış kimsenin umurunda değil. Ey ahali aslında tam uyanma vakti; yakında seçim var ya, ger gerebildiğince ortamı, sonra gelsin oylar ve hep ayni hikâye. Ayni son.
 
Sakın bir kez daha aldanma ey Cumhuriyet evladı…

Eğer recepsiyon varsa hükümet keşmekeşinde bitaraf olanlar, iktidardan zerre rahatsızlık duymayanlar, larlar, akpak saray’da ip gibi sıraya dizilip yüzlerde yapmacık sırıtış bir kez daha bayramlaşacaklar. Recepsiyonu protesto edip Protestan takılanlar ise diğer bayramlarda, “kırmızı boyalı kurbanlıklar” olarak Cumhurun önüne atılırlar. 
 
Eğer recepsiyon varsa bu recepsiyonda da devlet başa kuzgun leşe, fırkası-hırkası-fesi, tası-tarağı-takunyası, süslümanı küslümanı, yan yana saf tutup muhabbet simsarlığına soyunurlar. Fotoğraf verme, karelere girme derdindekiler şu bereketli topraklarda dört başı mağrur tam tapınmalık dürüst idarecilere, beştepeden başkomutanlık eyleyenlere ahbaplık peşine düşerler. Vira Bismillah, nokta “İde”si olmayan limanlara uğrar bu yana yatık gemiler. Tel tel dökülmelerin yaşandığı şu talihsiz ülkede, dibi delik gemi kaptanları halktan rol çalarlar bu recepsiyonda da.
 
Sakın son bir kez daha aldanma ey Cumhuriyet evladı…
 
Eğer recepsiyon varsa bu recepsiyonda  29 Ekim’de akpak sarayın sırsıcağında üşüyecek cicili bicili, oyalı boyalı süslüman Cumhuralar ve en marka-lacileri çekmiş küslüman cumhurlar şen mutlu el sıkışırlar veya büyük günahtan sebep başlaşırlar. Günah evet, hükmettikçe hükmedenler, iktidar sürme keyfinin altın çağını yaşayanlar, kadife yumuşaklığındaki başkaldırılara dahi aşırı tahammülsüzleşenler birbirleriyle oynaşırlar, oylaşırlar.
 
Hayırlı bayramlar. Allah büyük muhabbetinizi artırsın…
 
EğerCumhuriyet’in 91. yılında recepsiyon varsa bu recepsiyonda akpak saray, davetiyeli ayrımcılığını ve kümelenme körüklemekteki ısrarcılığını bir kenara bırakırsa arife tarif gerekmez. Hem köylü hem kentliyiz, hem gelenekçi hem çağdaşız. Linklerde şimdilik bir kopukluk yaşanıyor, yaşatılıyor olsa da; küssek de küsmeyiz bir kerelik akpak saraya. Ola ki bir davet varsa Akpak sarayın davetini görmezden gelemeyiz.
 
Davete icabet usuldendir. ‘Kel başı, körün taşı yarar.’ Belki gideriz, seyredelim diye...
 
Ama davete icabet usuldendir babında usul yerine getirdik diye de Ata’nın yüreğinin sızlatacak şeylere, sızım sızım sızlatanlara gönül koymaktan geri durmayız. Recepsiyon bir kenara ezelden ebediyette 1071, 1453, 1940, 2023, 2071’lere takılı kalmış siyasi parti anlayışlı siyasilerin, hükümetlerin, belediyelerin yapmaması gerekirken yaptıklarını da asla hoş görmeyiz. Bunlar bir dizi yasa ve etkinliklerle geçmişten geleceğe kendi köprülerini kurnazca kurarlarken kim dur diyebilecek bu gidişata? Sorusunu da sorar, yılmadan usanmadan dur, durun da deriz.
 
Ayrıca dünyanın merkezine santim santim yolculuk başladığında, bin bir palavralarla kaçıncı cumhuriyetçi, kaçıncı saltanatçı oldukları belli olmayanların sıkıştıklarında “Nutuk”çu kesilmelerine de asla kanmayız. Çünkü ne yazık Cumhuriyetin vazgeçilmezleri arasındaki asıl köprüler çoktan bir kenara atılmış. Atmışlar. Bu bölünme, parçalanma kime ne fayda sağlayacaksa artık her şey anlamsızlaşmış, anlamsızlaştırılmış. Bu alenen Toprak Ana’ ya da ihanettir. Öyle ise fukara hevesiyle helvalarını hazırlıyorlar deriz, geçeriz.
 
Davete icabet usuldendir babında ‘Kel başı, körün taşı yarar’ misali, belki giderdik sadece seyredelim diye düşündükse de; unutmayız cumhuriyeti. Cumhuriyetin zenginliklerini har vurup harman savurmak, kökü derinlerde bir geçmişe sahip olmakla övünmeye tam tezattır. Tarih geriye sarıldığında Cumhuriyetin ne zor şartlar altında ilan edildiğiyle karşılaşırız. Asla unutmayız, onları o günleri. Ahde vefa gereği, sisler arasında büyüyen Türkiye’nin her bireyine düşen sorumluluk ise geçen on yıllar içinde olduğu gibi gelecekte de Cumhuriyeti korumaktır.
 
Ve dahi ilelebet korumaktır…
 
Bayram biter seçim sathına girilir. Girilir girmesine de acayip keskin bir tuhaflık var havada. Seçim havası hiç yok. Sanki insanı insan yapan, var eden neler varsa aniden sıfırlanmış. Ekmek kavgası kadar sıcak, ekmek kadar kutsal her değer, değerler bir bir sıfırlanmış sanki elbirliğiyle. Düdüklü dünyanın şeytani volkanı patladıkça sıtkı sıyrılmış vatandaşların. Bakalım can simidi yerine bu kez nelere sarılacak ahali. Kimlerden medet umacak bu kez…


Durum vaziyet böyle olunca ülkedaşlar Cumhuriyetin kurulduğu dönem şartlarından daha zor ve sıkı şartlarla karşı karşıya bırakılmış olunduklarını bir gün olsa da anlayabilecekler mi?Bol nasihatli hikâyelerle yoğrulmuş Cumhuriyet sempatizanlığının, yoksulluğun nimet, günlük yaşam sürdürmenin velinimet sayıldığı bir anlayışa tutsak edildiğini görecekler mi acaba bir kez?


Cumhuriyetin 100. yılına şurada ne kaldı ki; Ömrümüz belki vefa eder görürüz bayramı. Belki de etmez, eyvallah. Cumhuriyetin ömrü vefa etsin sonsuza dek bize yeter. İşte bu seçim o seçim, o seçimlerden.
 
Sakın son bir kez daha aldanma ey Cumhuriyet evladı…

26 Ekim 2015 Pazartesi

CHP İLELEBET YAŞAYACAKTIR…

CHP İLELEBET YAŞAYACAKTIR…

Seçime çok az kala yerelden genele bir CHP karalaması gündemde. Her yerde her platformda kendileri sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına CHP ve CHP’lilere bir ver ateşi, ver yansın yarışı var. Makale yazdığını sanan karalamacılar, köşe yazısı yazdığını sanan köşe dönmeciler, haber yakaladığını sanan dünyadan habersizler ve Allah’lık iş yaptığını sanan her telden paralı gurka Allahsızlar peş peşe sallıyorlar siyasetin ana gemisi partiye. Çıkıp da allayın, pullayın, sallayın bakalım salladığınızca, esenliğinizi sağlayabilecek misiniz, diyen yok…

Unutululmamalı ki; CHP belli bir tarih kesitinde emperyalizme kurulu köhne dünya düzenine, eşitsizliğe, gericiliğe, imtiyazlara başkaldırının ifadesi olarak Cumhuriyet ile birlikte kurulmuştur. Cumhuriyet yıkılmadığı sürece de yok edilemez, asla yıkılamaz…

Programının en başında; “Tarihte Varız, Gelecekte de var Olacağız” yazar. Kim ne derse desin nice iktidar partileri siyaset mezarlığına gömüldü, yenileri de gömülecektir, ama CHP daima vardı ve var olacaktır. Çünkü varlığının yegâne temeli Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ne zaman ki cumhuriyet yıkılır, toprak bölünür, o zaman icabına bakılır, ancak bu ülke yaşadığı sürece çatlayanlar da patlayanlar da çok ama CHP yaşar, yaşar da yaşar.

Tarih sahnesinde yer aldığı günden bu güne bir eleştiri hep eleştiri. Hep ayni mendebur cenah, saldırılar sözde dinen mubah. Sahte dinci cılkı çıkarılmış emevicilik, bedevicilik, ebbasicilik borsasında prim yapmanın başka yolu yokmuşçasına halktan cumhuriyetçilere partili olsun olmasın vahşi bir kıyım. Vay başına vay dost düşman başına kara toprak; CHP…

Geçmişe bakıp tarihi tersinden okuyan birilerinin elemlenmesine hiç de gerek yoktur. CHP’nin 9 Eylül 1923’te kurulduğunda bağımsızlık mücadelesi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin devamı olduğu da görülür. Zaten böyle bir devamlılığın olması gerektiği de elzemdir. Çünkü satıh tüm vatandır.

Sonrasında CHP, kurucusu ve ilk genel başkanı ATATÜRK’ün önderliğinde saltanatı da kaldırmıştır. Cumhuriyeti kurdurmuştur. İşte bundandır beslenen asıl garez. Küllenmeyen kindarlık saltanat müşkülpesentliğidir. Lafta hilafete körü körüne tiryakiliktir mesele. Evet hilafete son verilmiş ama ulusal barışı sağlayan reformlar da gerçekleştirilmiştir. Sözün özü on yıl öncesine dek her ne pahasına yaşayan gün Türkiyesi’nin temelleri atılmıştır korkusuzca.

Tilki kurnazlığındaki gelip geçer, genel geçer tavşan yürekliler herkesten iyi bilirler; O temelleri atan, devleti biçimlendiren, cumhuriyetin kökleşip gelişmesini sağlayan partidir CHP. O yüzden ülkeyi geriye döndürmenin yolu ilkin CHP’yi yok etmek sonra da Allah muhafazadan geçer. Saltanatçı-hilafetçilerin ve kuyrukçularının tek derdi gayesi işte budur. Yapılan da, yapılmak istenen de ayan beyan yıllardır ortadadır.

Beğenilir veya beğenilmez; CHP ulusal sanayinin ve ekonominin gelişmesine de öncelik vermiş, öncülük etmiştir. Laik topluma yönelik devrimlerle, eğitim reformları ile köy enstitüleri, halkevleri ve benzer yığınla kurumlarıyla çağın ve çağdaşlığın kapılarını bir bir aralamıştır. Uygulatmıştır. Ümmetten devlete sıcak geçişin lokomotifi olmuştur. Partinin temel ideolojik yaklaşımları da bu arada gelişmiş ve bu süreçte belirlenmiştir.

‘1923 yılında hazırlanan parti tüzüğünde halk egemenliği, çağdaşlık ve hukuk devleti anlayışlarını içeren dokuz umde yer almıştır. 1927’de 2. Kurultayda ek olarak cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik CHP’nin dört temel ilkesi olarak belirlenmiştir.’

Yaklaşık yüz yıldır İşte bu yüzden dört başı mamur yaşamakla dört minare arası namazlanmak en baştan sona her fırsat ve ortamda çatışmıştır. Her defasında bozulmaları onarmak maalesef CHP’ye kalmıştır. Düşkünlüğü kaldırmak, ülkeyi kalkındırmak CHP’ye mal olunca, 1935 yılında yapılan 3. Kurultayda mevcut ilkelere devletçilik ve inkılâpçılık eklenerek ilkelerin sayısı altıya çıkarılarak program tamamlanmıştır.

CHP tek parti kurumu ve gücüne karşın, tüm devlet olanaklarını kullanma yetkisine sahipken özveri göstermiş ve cesaretle çok partili rejime geçişi de sağlamıştır. 1950’lerde demokrasinin güçlenmesi ve kurumsallaşması için benzeri görülemeyecek büyük mücadele örneği vermiştir. Yani CHP daha o günlerde temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. CHP’nin bu dönemdeki demokrasi anlayışı ve mücadelesi 1959 yılında 15. Kurultayda kabul edilen, ‘ilk hedefler beyannamesi’ ile somut önerilere dönüşmüştür. Kimilerine göre ülke halklarına geniş gelen 61 Anayasası da büyük ölçüde CHP’nin ortaya koyduğu bu demokrasi önerilerine dayandırılmıştır.

Şimdiye kadar bu tek parti iktidarından faydalananların, şimdi bu tek parti iktidarına yakın duranların, yıllarca garip halktan aldıkları oylarla halka bu tip hükmedenlerin ve hala tek parti iktidarı arzulayanların atmak tutmak yerine geçmişe bakıp gerçek adaleti görüp külahlarının altına sinmesi daha evladır.

Cumhuriyetin ilanından bu güne her bir şeyi yekpareleyip Sola, solculuğa ve solculara vuran, düşmanlık eden, Saltanat-hilafet yanlılarının cumhuriyet tarihinde kendi palazlanma dönemlerini de iyice gözden geçirmelidir. 1965 seçimlerine girerken CHP ortanın solunda yer aldığını resmen açıklamıştır. Bu vurgu seçim sonrasında yaygın bir ideoloji ve tartışma ortamı da sağlamıştır. Ve sola açılan CHP yeni bir söylem geliştirmiştir. Bu gün sol adına yeni söylemler söyleyenlerin de geçmişe bu sol pencereden bakması gerekir.

Ve CHP kendini ‘Halkın Partisi’ düzenin değil ‘Değişimin Partisi’ olarak nitelemiştir. Bu yolda inatla devam etmelidir.

Böylece demokratik sol bir kimlik kabullenilmiştir. CHP tarihsel geleneğinin ve temelini oluşturan altı okla beraber sosyalist enternasyonale üyelik konusunda da tavır almıştır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de altı kural olarak benimsemiştir.

Sosyalist enternasyonale üyelikle birlikte tabansızların vaazları ve yargısız infazları dışında bir CHP oluşmuş; CHP özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna o gün bu gün çabalamıştır.

12 Eylül 80 faşist darbesi ile tam faşist beş generalin kapattığı CHP on iki yıldan sonra 9 eylül de yeniden açılmıştır. Yani yok olmamış, yok edilememiş yeniden var olmuştur, ilelebet var olacaktır.

Var olacaktır Çünkü şu garip ülkeyi dünyada etkin ve saygın bir konuma ulaştırmak için var olmalıdır. Kaybedilen eski konumuna ve saygınlığına kavuşturmak için vardır, var olmalıdır. Anayasayı yasakların tarifi olmaktan çıkartmak için onu bir özgürlükler belgesine dönüştürmek, yıkılan yıpratılan demokrasiyi bütün özellikleri ve güzellikleri ile yaşatmak, demokrasinin resmi sivil darbe kesintilerine uğramasını önlemek için vardır, lazımdır ve var olacaktır. İşte kızgınlığın ana nedeni budur.

Sözde ak devrimcilerin yaptıkları ortada. Ülkeyi geriye götüren bir ucube devrimcilik on yıl sınandı sonuç sıfır. Sıfırın da altında. Çöküş başladı...

Gerçekten CHP devlette toplumda ve siyasette devrim misyonu yüklendiği için vardır. Barışçı, akılcı, verimli, büyüyen ve emek önceliği yenilenmiş, feodalizmden arındırılmış, dinci ve mezhepçi kıskacın kalktığı, kişilikli ve temiz bir ülkede ve dünyada yaşanması için vardır. Dünyada hakkettiği yere gelmiş bir ülkenin varlığı için şarttır. Elbette mevcut gidişe direnç gösterenlerin çoğunluğunu bünyesinde bulundurduğu içindir tüm saldırılar ve karalamalar CHP'ye. Her türlü baskıya ve korku imparatorluğuna karşın yok edilemediği içindir tertiplenen kindarlık, kiralanan düşmanlık.

Seçime yakın yerelden genele bir CHP karalaması gündemde. Her yerde her platformda kendileri sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına gösteren Aka kara çalanlar; Makale yazdığını sanan karalamacılara, köşe yazısı yazdığını sanan köşe dönmecilere, haber yakaladığını sanan dünyadan habersizlere ve Allah’lık iş yaptığını sanan her telden paralı gurka Allahsızlara, el vermişler bel bağlamışlar.  Ama nafile file. Fileler boş. Siyasetin ana gemisi partisine yerli yersiz sallayanlara, Aka kara çalanlara rağmen ak pak bir dünyada kadını erkeği eşit, insanları özgür, hoşgörülü bir Türkiye amaçladığı için vardır CHP, daima da var olacaktır. Kendi çapsızlığından belki kızanlar da, yırtık damdan düşenler de olacaktır ama CHP iyi ki de vardır.

Kinlenenler, garazlananlar, arada sırada gazlananlar, kindarlar kıskananlar, çatlasalar da patlasalar da işin sonu belli. Noktanın koyulmasına pek az kaldı. Az kaldı çünkü haziruna hırslanıp kasım kasım kasılmayla yürümez işler. Çok yakında görülecek acı gerçek. Yarınlarda tüm zamanların sözde en alası iktidar partileri olmayacak ama CHP ilelebet var olacak ve yaşayacaktır. Tarih de siyaset gömütüne gömülenleri geçmişte yazdığı gibi altın kalemle yazacaktır.…

O zaman, zamanında çıkıp allayıp, pullayıp salladıkça sallayanların, lafta bedavaya iş işleyenlerin ne yapacaklarını izleyeceğiz…

İlelebet bakalım, bakacağız… 

21 Ekim 2015 Çarşamba

DALGALI MAKAMLAR...

DALGALI MAKAMLAR...

Makam bilmeyenlerin bestekârlığında şekilleniyor kompozisyon. Kompozisyona sıkı sıkıya bağlanmışlar da dalgasına bakma peşinde. Pozisyona aldanıp dalgasına bakanlara da dalgalı makamlar gayretlenir. Bu sahte zevk diyarından cayıldığında salaş mekânlarda dalga dalga dalgalanır ceyran. Ceryanın şerrine kapılanlar, ceryana çarpılışın ipek yumuşaklığında yayıldığını hissederler önce etle tırnağa. Sonra tüm bedene dağılır uyuşukluk. Ve sütliman deniz kararır, karardıkça kabarır. İşte hazlanma ve nazlanma devrinin geçtiğinin göstergesidir bu makamsız bestekârlık.

Naz denizinde boğulmak da var, kanun tüm şarkıları çalarken hicazdan haz denizinde yoğrulmak da. Veya yorulup kuzeyde bir yerlerde bal ormanında çömlek dibinde erimek de var. Has şiirlerin şairi ölmüşçesine yas tutmak da. Bir naz ve haz denizi ki mavi lacivert, maalesef çile çekmek de. Saçlarda ışıltılarla kırmızı bir noktaya uğurlanmak da. Aslında her hal ve tavır köprülerden düşmek ve düşünce de aşağısı da yukarısı da birmiş demek gibi bir şey bu makamsızlık.

Makamsız mekansız böcek bürümcük ipeğe yüzünü döndüğünde ise zavallı dalgalarla yıldızsız geceler ıslanır, yaslanır. Sarf edilen ve sarf edilecek sözler de artık kifayetsizleşir. Sırf gelip geçici bir keyif dalgasıdır boynu büken. O ortada kalakalmışlıkta keyifler kaçar, ancak kime ne hırçınlığıdır köleliği sıradanlaştırmak. Lakin kurtarmaz zevatı. Mavi rüzgârlar yüreğe çarpınca nasıl olsa uslanılacaktır belki de, ama orta ve uzun vadede bu kilidi kırık kalpler dev dalgalı okyanuslarda yalpalarlar. Yalpa en vazgeçilmez rotaları değiştirir ve yalan olur gerçekler. Beklenir nota, nota beklenir ama makamsızdır bestekârlar, gelmez.

Aslında nereden gelinirse gelinsin, olunursa olunsun geometrik değerlerle ölçülemez insanlık. İnsanlık insanlıkla ölçülür. Makam başka makam, mekanla bağ geçicilik olunca simetrik hayatlar kurgulanır. Aritmetik hayatlar güneş doğar, batar, yaşarlar ve sonra birden biter. Yani günlük hesaplar şaşınca, yıllık hesaplar tutmayınca, gündelik delinince, rotadan sapmalar makam güfte tanımaz. Notalar ciddi standart sapmaları günceller.

Kaçamak kaçamak ağa takılmış tüm kutsal kırılganlıklar, nefessiz geçilen tünellere ışıktır aslında. Bu sefer ne olacak bakalım tarzına karşı dalgalanıştır. Bekleyip görmek yerine, cıscıbıl kalındığında bile tükenmemek için gözbebeğinden ayak tabanına fer takınmaktır dalgalanış. Meltemlerle uçuşan ve evrim geçiren genler geleceği yansıtır, baş ağrıtmaz. Yarına tutunmak daha fazla zahmet gerektirir.

Asıl unutmak veya unutturulmak çizgisinde üstü çizilen ortak akıldır. Beyin fırtınası başladığında tüm unutulanlar anımsanır ve rahmet üzerine detaylanır. Dalgalanmalar boşa zaman harcamakla şekillendirilse de enlem ve boylamda hiçte öyle olmadığı anlaşılır. Denizi boylamaktır belki ama düzeltilecek bir şeyler söz konusu ise elzemdir direnmek. Çıplak gözle görülmezleşenler, görülmezleştirilenler, düzeltilemeyenler, hiçte düzeltilemeyecekler kategorisine sığmaz. Kırılgan, sıkılgan utangaçlıkta diretildikçe sadece süreler uzar, süreler uzadıkça da usul makam bilmezler bir süreliğine hitleşir, o kadar.

Gün geçtikçe akımlar genleştikçe sırıtır tüm eksik gedik tapınmalar. Jimnastik ehlinden sayılmak güncellendiğinde gençliğin en hassas iyici genleri de bozulur. Moral değerler çöktükçe sessiz sarhoşluk artar. Oynaklık ciddi boyutlara ulaştığında ise belirsiz kavgalar ve savaşa savrulmalar demir çubukları bile eritir. Binbir gizemi vardır bu temkinsizliğin, temkini elden bırakmak ayları ve yılları makamsızlaştırır. Süslümanları mekânsızlaştırır. Makamı mekânı, mevkisi kişisi, sevki sevkiyatı, şevi şevkisi, etkisi yetkisi bir yana eninde sonunda ölünür. Dalgaların göğsünde yarı baygın yatmak da zevk ve haz verir belki. Ama süre iyice azaldığında en hayırlısından denizi dalga dalga emmekle sonuçlanır beste. Denizin cellat dalgaları öpünce makamsız bestekarları bir nakarattır akıllara notasız dökülen, geldi vakit, ey cennet hazırlan ve süslen, bak yaklaşıyor cehennem, tamu tapusu elde kalan...

Toprağa düşen, düşürülen can, canlara değen acı budur işte. Kıvrandıran sancıdır dalgalı makamlara meftunluk. Soluk yüzlü insanların gençlerin eksik sevdalarını toprağa gömmektir yürek yakan. Sonsuz sevdalar toprağa verilince dirilir bülbül. Kafesinde benzersiz vatan hasreti yaşar. Toprak ananın terli göğsünden emilir hayatın özü. En azından bir sonbahar yansıması, bir sarı sıcak yaz gönüllüğüdür tüm zevklerden arınmak. Aynı anda ölüm pençesini vurduğunda gül dalında şakıyan bülbül de yaralanır. Gönül çelikten kapılarını kapar güne güneşe. Ama inadına tüm ince ezgili incili ötüşler yine de enginden duyulur. Çünkü acayip dalgalar asla pes etmez ve tüm anıları ve eşsiz kıpırtıları dalgalandırır yarınlara.

Gökler yarıldıkça, gözler açıldıkça akla ihanet kapıları da açılır. Denizi boşa dalgalandıran makamsız bestekârların güfteleri silinir sol anahtarından. Gök kapanınca kırk kapılarda dolanmak da işe yaramaz. Anlar anlamsızlaşır, yersiz sebepsiz umudun yakılışı, palas kalenin yıkılışıdır. İlkten sona mükemmel dizilişin kodlarındaki ızdıraptır damarların tıkanıklığı. Perdede oynaşan kırmızı ağlayışlar da kurtaramaz makamsız bestekârı. Yazın kılavuzunun kargacık burgacık dile gelmesidir hayatın rengi. Noktalama işaretleri yanlış koyulunca daha da kamburlaşır nota defteri. Ve…

Ve gök sarsıldıkça dertler bitmez, akar da akar yer küreye. Ünlü ünsüz biten eylemlerin yabancı isimlerle yumuşak yumuşak benzeşmesidir makamsızlık. Makamsız bestekârı eklerin büklerin köklere uyumsuzluğunu tetikleyen mekânlılıkta kurtaramayınca best olma umutları ahrete uzar. Zevksizlik ve uyumsuzluk yolsuzluk gergefinde işlendikçe işlenir. İlmek ilmek teğerlenir, teğetlenir uykular. Yolu birleşen, yol birleştiren birleyen eylemler çepeçevre kuşatılır. Efsanevi kısaltmalar başlar uzatmalar oynanırken. Ve makam bilmeyen bestekârlar kompozisyonları notalar. Ama yetmez.

Nota, notaya bakılmadan dalgalanır ha dalgalanır dildeki kurallı kuralsız sözcükler. Ve yazıya geçen dalgasına bakanlara gelenek selinden sel gibi dalgalı makamlardır…

19 Ekim 2015 Pazartesi

YOZLAŞMIŞ MANZARA YOZMANLARI…

Manzaralar yozlaştıkça yozlaştı, yozlaştırıldı. Yoksulluk arttı, yozmanlar yol buldu, buldukça arsızlaştı. Bu yozlukta yozlaşmış manzaraların içinde hapsolmuş mavi çiniden bir taşbebektir devrim. Ve her derin uykuda düşlere sarkar ve yozlaştırıcıları korkutur. Korkmadan şeffaf sandıklardan kaçan minik serçecikleri göğsünde sıcacık uyutmaktır devrimcilik. Ve tüm yozlaşmış manzaraları elinin tersiyle silmektir cesaretle. Belki de son kez o son kez söylenecek söze aldırmadan ağlamanın sızlanmanın da hiç manası yoktur.

Ey kötü şiir insafın kurusun…

Uçan uçuk manzaralar maddi bağlantılı akrabalaşmış portreleri taşır rüyalara. Rüya gibi manzaralar eşliğinde öyle bir figür yerleştirilmesidir ki bu yön verir eksik hayatlara. Yerlileşmenin sonrasında enkazlaşmış umutlara önderlik eder tüm özgürleşmeler. Ama yalandan taç giyilir ve kitap üzerine yeminler edilir edilmez özgürleşmenin de önüne yatılır. Yatırlar ve satırlar kıskacında ülkenin bu hale gelmesinde yozlaşmış manzaralara bağımlılık marazası yatar. Ve rüyalara insafı kurumuş kötü şiirler sızar.

Ey kötü şair insafın kurusun…

Yolun, dölün, soyun sopun, yalan dolana, talana dolaşması ile acayip yozlaşmış manzaralar memleket evlerinin misafir odalarında duvarları süsler. Sus pus içinde kara dalgalarla çalkalanır yorgun gemi. Ve eşeğin gölgesine bile yasaklar konur. Yasak savmacı yasalar tırpanlanır ve yasalarla yasaklar perdahlanır. En müthiş manzaralar bile envai çeşit baypasla ve kalp nakliyle körelir, yozlaştırılır. Ve her kara delikte bir kırmızı karanfil unutulur. Kalemin iyisiyle yazmak yazıyı su gibi akıtır ve duvarlar aydınlanır. Aydınlanır ama isminde soy isminde ak bulunanların dengini aradığı bir sözcük bulma yarışıdır, akılcı bir yarıştır eylemlilik. Ve yeşerir kavga yeniden, kızarır gökyüzü. Zamanla kavganın rengi de kızıllanır. Dev boyutlarda bir yozlaşmanın manasızlığıdır kıyıları döven. Ve tüm deliklerde kıstırılır yozmanlar ve ele geçer tüm yazılı deliller. Delilik çizgisinde bir manzara yozlaşması, yozlaştırılmasıdır gözlenen ama kurgusal din, iman, mezhep sarmalında saflaşıldığından görülmez. Dünyayı gizli gizli bölmenin şairane şiirselleştirildiği dönemeçte, gizli gizli gözlemlenmenin sonucudur beş can bir kafeste nefes alabilmek.

Ey yoz kavganın şiiri insafın kurusun…

Solunum yetersizliği artınca ve tüm körfezler donunca mermerden labirentte diken üstünde yürünür buz yollar. Yolcular rüzgâr esip fırtına biçerler ve manzara anında kristalleşir. Ranzalar boşaldıkça manzara da kendiliğinden değişir. Üç boyutlu bir dünyada o meşhur yozlaşma yeni manzaraları ranzalara bir bir yerleştirir. Haftayım haftasında manzaranın yenileri de, eskiden yerleşmişler de, yerleşkeden ve çelişkilerden utanırlar. Yetmez zamanla kendilerinden utanırlar. Çocuk akıllar hepten karışınca, ermeyince gereğince kurmaca düzen bir kez daha bozulur, ancak manzara düzeleceğine yeniden yozlaşır.

Ey yoz kavgaların şairi insafın kurusun…

Kuytusu, kurusu, karası, çukuru, çakması çıkması bol, kaymak gibi asfaltlanmış bir yolda yolculuk etmek cesareti gösterebilmektir devrimcilik. Ve devrim altıncı filonun geldiğine pişman edildiği günden beri sürer, bitmez. Kuş gibidir devrim, uçar gider maviliklere her mevsim. Ve bir kez daha tutamazsın kanadından, öpülmez gagasından. Her şey birbirine karışır ama yozlaşının zirvesi herşeyin beşi bir yerdeye teslimidir arz ederim babında. Ve manzara o yoz manzara daima ayni manzaradır nedense.

Ey yozlaşmanın şiiri insafın kurusun…

Bal korudaki gruplara ay ışığında Arap atlarına binmiş süvariler de destek verir. Ve meydanlara delinen altın anahtarlı kapılardan son gaz giriş yaparlar. İşte o girişkenlikten yozlaşmanın ağababası doğar, büyür ve gelişir. Bu daraltıda ağır uykulu çevreler ve çevredekiler sadece papağan dili misali duyduğunu ve kendilerine öğretileni ve kibarca belletileni tellendirir. Aslında çıplak ve ağır demli bir ses yoz diyebilse, bir diyebilse ozlaşılır, kozlar paylaşılır ve büyü bozulur bir dönemdir manzaralara akseden. Ama akılcılık uyku canavarlarını köşeye sıkıştıramadığından rüyalara oz büyücüsü karışır her seferinde.

Ey yozlaşmanın şairi insafın kurusun…

Ve Bal korudaki balkonlardan, balkondakiler derme çatma gruplara seslenir ha seslenirler. İşte asıl mesele manzarayı bozan yozlaşmanın oradan ücralara uzanışıdır. Bertaraf hastalığıdır nükseden. Kaf dağının ardındaki kaldırımlarda yoz manzara gereği boyalı suyla kızaranlar, saldırımlar da arkasız kalanlar ve gün ortası kurşuna dizilenler hep bu gittikçe kötüleşen manzara yozlaşışında taş baskı koleksiyonculuğu yapanlara karşı koyanlardır. Ve bal küpünden çıkma öyle bir gün gelir ki mutlaka bir gün gelir, manzara yozlaştırıcıları da altın anahtarları cebinde sıraya geçerler sınırlarda. Hiçbir yozlaşmış şehir de kabul etmez o yoz manzara yordamcılarını.

Ey yozlaşmış manzaracılar insafınız kurusun…

Altın kemerli kapıdan geçince obursu yoz manzara yordamcıları, el altından krizler patlar peş peşe. Nostalji treninde manzaranın keyfi çıkarılmaya çalışılır ama belli kerteden sonra tutmaz hesaplar. Ve hortlar gecikmiş faturalar. Envanter günü salkım saçak düşülür şeytan uçurtmasının kuyruğundan şeytanın ağına, tam da ağzına. Sadece makara ipine bağlı hayatları uçurur ipsiz dipsiz kuyular ve geride kalmışlar pullanır. Ve yapbozcular yozlaştırarak resmettikçe manzarayı, iyi insanlar kötü anılarını hapsederler kutulara, altın kakmalı sandukalara.

Ey yozlaşmış manzaracıların manzaracıları insafınız kurusun…

Uçurtmalar takılır akıllara ve salya sümük ağlamalarda kar etmez. Tüm işler, fişler işletme hesabına, Amerikan defterine kaydedilir sütun sütun. Sütü bozuk bir yozlaşmadır aslında manzarayı kirlettikçe kirleten. Çamaşır makinesi de bozulduğundan metin olmak devridir başa kakılan. Ancak öyle kirlenmişlikler dayanır ki manzaraya en parlak renkler de ağartmaz manzarayı umumiyi. Asla temizlenemeyecek olan bir şişinmedir uykuları doldurup, dondurup kristalleştiren. Ve manzarayı umumiye umurunda olmayanlar çoğaldıkça altın kemerli kapılar da en katmerlisinden kapanır.

Ey yozlaşmış manzara insafın kurusun…

Er insaf insan insanlıktan çıkıp israf bunalımına kapıldığından, insaf buhranına sokak kabadayılaşması da eklendiğinden, manzaradaki yozlaşma kışkırtıldıkça kışkırtılır. Dört mevsim yedi bölge yoz manzarayla sarılır. Yedi bölge dört mevsim ayni yoz manzarayla kuşatılır. Memleket yoz bir manzarayla donanır. Oysa yozlaşmış manzaraların sandığa kilitlendiği masmavi bir göğün altında uyuyan altın saçlı bir kız çocuğudur devrim.

Ey kötü şiirlerin kötü şairleri, Ey yozlaşmanın şairlerinin yoz şiirleri, Ey yoz kavga şiirlerinin yoz kavgacı şairleri, Ey yozlaşmış manzaraların yoz manzaracıları ve Ey yozlaşmış manzara manzaracıları insafınız kurusun…

Ey insafı kuruyasıca yozlaşmış manzara, altın saçlı kız çocuğu uyandığında, o yozmanlar tozu dumana katarlar ve…

Ve aşkolsun yakalayabilene...

KARDEŞ YAZILAR-1-

MOBİL TİCARET
TÜKETİMDE DÖNÜM NOKTASI
Dünyada ve Türkiye’ de mobil ticaret ve beraberinde mobil ödeme sistemleri ilerleme kat ettikçe e-ticaret şirketleri de yükselen bir trend gösteriyor. Dünyanın mobil ödeme performansı arttıkça eğlence, turizm, seyahat, elektronik ve giyim alanındaki perakendecilik mobilleşiyor.
Mobil ödemeler son yılların en yaygın sistemleşen ve toplum katmanlarını en derinden etkileyen bir tüketim çılgınlığı. Hizmet sektörü başta olmak üzere perakendeciliği tümden geliştiren bir ticaret biçimi; özünde e-ticaret, online alışveriş. Tüketici mobil ticaretle zaman ve mekan mevhumu olmaksızın arzuladığı ürüne anında ulaşıp satın alabiliyor. Şirketler de interaktif uygulamalar sayesinde müşteri tercihlerine yön verme becerilerini geliştirince ortaya beş yılda beşe katlayan global mobil ödeme performansı çıkıyor. 2014 yılında e ticaret hacmi 285 milyar dolara ulaşınca şirketler mobil cihazlarla uyumlu mobil ödeme sistemleri ile entegre, kolay ulaşılır ve güvenilir platformlar oluşturma adımlarını sağlamlaştırıyorlar. Öyle ki e ticaret şirketleri mobil uyumlu siteler ve uygulamalar geliştirerek rakamı 2015’te 426 milyar dolar dolayına çıkarma gayretindeler.
Türkiye ölçeğinde online alışverişler hızla mobil platformlara kayıyor. Mobil ticaretin ilerleyen yıllarda beklemenin ötesinde hacimlenecek öngörüsü hakim. Ülke de 31,7 milyon mobil kullanıcı var ve mobil ticaret şimdilik e-ticaret içinde %19 paya sahip. Bir başka raporla sabit gerçeklik de Türkiye’nin dünyada mobil üzerinden online alışveriş yapan üçüncü ülke konumunda oluşu. Mobil ticaret perakende sektörü içinde oldukça gelişen bir potansiyele sahip ve hızla yaygınlaşıyor. Mağaza içi uygulamaların devreye sokulması da bu gelişmeyi ivmelendiriyor. Pazarlama aktiviteleri, mobile özel kampanyalar , mobil ödeme imkanı , hızlı alışveriş ve kolay seçim uygulamaları mobil ticareti geliştirdiği gibi akıllı telefon satışlarını da % 100’ e yakın oranda artırıyor.
Akıllı telefon ve tabletlerin yaygınlaşması müşteri artışı sağladığı gibi müşterileri de donanımlı hale getiriyor. Böylece dünyadaki ağ hızla gelişiyor ve visa kart kabul eden noktaların iki katı pos sayısına ulaşıyor. Gelişmiş pazarlarla bu sayının beş yılda %300 artacağı da öngörülüyor.
Türkiye’ de yemek, taksi çağırma, bankacılık gibi uygulamalar mobil ticaret hacminin önemli bir kısmını oluşturuyor. İlerideki yıllarda fark yaratmak adına önemli bir fırsat ve odak noktası haline gelecek olan mobil ticaret dünyanın güçlü şirketlerini örnek alarak yeni başarı öyküleri yaratmak peşinde.
Her ne kadar mobil ticaret için, kullanıcı deneyimi ile yaygınlaşacak ve mobil ödeme ile kolaylık sağlayacak denilse de şaşırtıcı bir biçimde gelişmiş ülkeler ve gelişmiş pazarlarda beklentilerin çok gerisinde. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde pazarı gelişmemiş olsa da mobil ticaret öne çıkıyor. Her yerde ödeme sistemlerinin devreye sokulması ve avantaj sağladığı reklamlanan ürünlere olan talep kullanımı artırıyor. Sisteme güven ile güvensizlik arasında gidip gelen tüketici sadece kolaylığını deneylemesiyle mobil ticarete yöneliyor ya da yönlendiriliyor. Özellikle haksız gelir sağlamaya dönük televizyon reklamları da itici bir kuvvet. Bir başka yaygınlaşma nedeni de bankacılık hizmetlerinden yoksun pazarlarda mobil ödemelerin kolaylığı. En güvenilir yolla para transfer etme ve biriktirme ihtiyacına da bir çözüm olarak sunuluyor. Dünya ölçeğinde değerlendirildiğinde nakitsiz toplum haline gelmiş kartlı toplum pazarlarında bile mobil ticaret hala emekliyor. Örneğin bir kuzey ülkesinde nakit ödemeler toplam ödemelerin %22’sini oluştursa da mobil ödemeler sadece %3 oranında. Demek ki
mobil ticaret veya mobil ödeme performansı ekonomik gelişmişlik veya teknolojiyi hat safhada kullanmakla doğru orantılı değil. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşan bir perakende pazarı yaratma buhranı. Boş tüketimde zirve noktası.
SİGORTACILIKTA YENİ ÜRÜN REKABETİ
Son yıllarda sigorta sektöründeki şirketler ağırlıklı olarak yabancılaştı. Şirket evlilikleri ile başlayan bu yabancılaşma yurtdışı pazarlardaki başarılı uygulamaları da sektöre taşıdı. Böylece sigorta sektöründe şirketler 200 dolayında ürünle üst düzey bir rekabete giriştiler. Prim üretiminde lokomotif oto sigortaları olsa da gelecekte farklı poliçelerin öne çıkacağı bir gerçek.
Kanunen 2008 yılından itibaren hayat dışı sigortalar 18, hayat sigortaları için 8 ana branş uygulaması var. Ancak sigorta şirketleri bu 26 branşta yoğun bir rekabete tutuştuklarından farklı teminatları olan çok sayıda ürünle pazarda. Bunca ürün çeşitliliğine karşın her sigorta şirketi aslan payı ürünlerin dışında farklı alanlarda gelecek planları yapıyor. Riskleri güvence altına alan her alanda farklı bir ürün sunma çabasında. Farklı branşlaşma peşinde olmaları piyasaya yeni ürün sunmalarını engellemiyor. Bireysel ve kurumsal çözümler içeren poliçelere rağmen hala her şirket için üretimin % 50’sini oto sigortaları oluşturuyor. Her ne kadar büyüme stratejilerini değişik sigorta poliçeleri üzerine kursalar da sigorta şirketlerinin vazgeçilmesi kasko sigortaları.
Yenilikçi ürünler ise kısa ve uzun vadede pazar payına etki edecek sağlık, konut, ferdi kaza, seyahat ve sorumluluk sigortalarını kapsıyor. Genelde her sigorta için benzer tablolar mevcut. Elbette farklı branşlara yönelmiş şirketler de yok değil. Onlarda motor branşlar ve motor dışı branşlarda yaklaşık yarı yarıya prim üretimi sağlıyorlar. Buradan çıkarılacak sonuç, temel branşlarda eksik bulunmadığı ve paket çözümlerle branşların desteklendiğidir. Yani Türkiye’de olmayan ürün kalmamıştır denilebilir. Sadece sigortalı müşteriler için cazip fırsatlar ve talebi artırıcı indirimler söz konusu olabilir.
Bir başka üzerinde durulması gereken planlama ise; orta ölçekli işletmelerin sigortaları ile bireysel ürünlere ağırlık kazandırılması olabilir. Kişi başına düşen milli gelire oranla üretilen sigorta primi %1,6 olan bir ülkede tüketiciyi korumaya yönelik ve internet bazlı sigorta ürünlerinin artırılması sektöre nefes aldırabilir. Standart sigorta, paket poliçe uygulamaları yerine çeşitlendirilen ve geliştirilen ürünlerle seçme özgürlüğü sunan ürün yelpazesi ile müşteriye ulaşılmalıdır. Türk sigorta pazarı mevcut potansiyeli ve cazibesiyle çok uluslu sigorta şirketlerini de içine çekmiştir. Firmaların daha net finansal sonuç almaları için sigorta ihtiyaçları doğuyor denilebilir. Bu nedenle yabancı pazarlardaki genel ürünler de hacmi artırabilir.
Genç bir nüfusa sahip Türkiye’de sigortalılık bilinci yaygınlaştırılmalıdır. Sigortalama ve sigortalanma bilinci toplumda yerleştikçe sektörün büyümesi desteklenebilir. Yoksa hiçbir sigorta şirketi enflasyonun üzerinde belli rakamları yakalayan bir büyüme gerçekleştiremez. Sıcak satış, sıcak temas sigortacılığının yerine internet üzerinden poliçelenme, poliçelendirme sigorta şirketlerini istedikleri hedeflere ulaştırmayabilir. Ülke realitesi göz önünde bulundurularak farkındalık ve talep özentisi oluşturmak, sigorta bir ihtiyaçtır alışkanlığı kazandırmak sektörü rahatlatabilir. Çoğunluğu yabancı sekiz, on sigorta şirketi hegemonyasında yol alan sektörde dünyaya örnek Türk banka sigortacılığının eski işlerliğine kavuşturulması güveni artırır. Ancak son yıllarda özel veya devlet yerli bankaların yok denecek seviyede azalması sigorta şirketlerinin de yabancılaşmasını güncelledi. Hal böyle olunca sigortaya uzak bir toplumda dünya ölçekli uygulanan ürünlerle yerel müşteriler ne derece heveslendirilebilir irdelemek gerek. Aktüerlerin, ürün yerine yerel müşterilerin ihtiyaçlarına yanıt verecek ürün yelpazesi oluşturması daha rantabl sonuçlar verir…
İDEAL PEŞİNDE
Siyasi buhran, ekonomik sıkıntılar, dış pazardaki karmaşa ve beklentilerin ötesinde döviz kurlarındaki artış sektörlerin ideal büyüme potansiyelini negatif etkiledi.
Aslında 2015 birçok sektör açısından belirsizliklerle dolu başlamıştı. Yılın sonuna yakın büyüme hedeflerinin tutturulamadığı iyice netleşti. On dokuz sektörü kapsayan bir araştırmada “ Yıllık büyüme oranının” yakalanamadığı ortaya çıktı. Her sektör kendi iç dinamiklerine göre ideal büyüme oranı belirlemiş olmasına karşın parametreler değişkenlik gösterdiğinden sektörler çizgilerini koruma gayretinde. Çift rakamlı büyüme oranı gerçekleştiren sektör yok derecesinde. Kendi idealini yakalayan sektörler de aslında mutsuz. Çünkü onları da diğer sektörlerdeki gerileme negatif etkiliyor. Hedeflerinin gerisinde kalanlar yarı yolda kalmışlıklarını giderecek lojistik destek eksikliği de yaşıyor. İhracattaki gerileme, iç pazardaki talepsizlik ideal oran aslında kaç olmalı sorusunu da gündeme getiriyor. Özellikle çelik, çimento, organize perakende, plastik, seramik, süt ürünleri sektöründe yıl sonu hedeflerin ideal büyüme oranının gerisinde kalacak olması şaşırtıcı.
Bankacılık sektörü kullandığı parametre dolayısıyla ideale ulaşıyor. Gerçi en doğru parametre olarak kredi büyümesi kullanılmalı diyen sektör temsilcileri de var. Zaten bankacılıkta kredi önemli bir enstrüman. Sektör için kredi mevduat oranlarının %100’ ü aştığı düşünülürse, %15’in üzerinde kredi büyütme oranlarını fonlayabilmek için sektörün yoğun biçimde yurtdışına borçlanması gerekecek. Bu ülkenin mevcut şartlarında pek gerçekçi görünmüyor. Önemli olan kur etkilerinden arındırılmış olan % 15’ler düzeyinde bir kredi büyümesi gerçekleşmesidir.
İdeal eşik kötü geçen 2014, kötü geçecek 2015 ile aşılamayınca üretim artışlarını da olumsuzlaştıracak gibi. Örneğin; çelik sektöründe büyüme üretim parametresi ile açıklanıyor. Yıllık büyüme oranı %5,6 öngörülen üretim artışıyla olası. Ancak 2014’ te sektörün üretimi %1,8 küçülme gösterdi. Daralma bu yılda gözlemleniyor ve derinleşme noktasında bir kapanış sözkonusu. Yani büyüme oranı tutturulamadığı gibi mevcudun korunması da zor. Bazı sektörler 2014 büyüme rakamlarının yarısında seyreden bir noktada. Sektörlerin uzmanları, şimdiden gelecek yılın planlamaları içinde. İdeal büyüme oranlarında mevcut büyüme eğrileri baz alınarak nasıl bir yol haritası da çizecekleri muamma.

Sektörler içinde şimdiden sağlıklı ve ideal büyümeyi yakalayanlar; bankacılık, beyaz eşya, e-ticaret, hazır giyim, küçük ev aletleri, mobilya, otomotiv ve tekstil-konfeksiyon olarak öne çıkıyor. Elbette 2014’ten sarkan büyüme başarısızlığı da 2015’i etkiledi. Ancak son aylardaki hızlı kur artışı, dış piyasa koşullarına bu nedenle ayak uyduramayış tüm sektörleri olumsuz etkiledi. Hal böyle olunca ülkenin büyüme hızı da yara alacak gibi. 2023’e dönük yeni hedefler koyan anlayışla günün ekonomik çıkmazı tam bir tezat teşkil ediyor. Ülke ticaretini ayakta tutan sektörler bölgesel gelişmeler, ülke ve dünya konjonktürüne bağlı olarak büyüme açısından sınıfta kalacak görüntüsü veriyor. Ayrıca aynı yıl içinde yapılacak iki seçim ve siyasal belirsizlik, hükümet kuramayan bir parlamento oluşması da sektörleri zorlayan faktörlerin en başında yer tutuyor. Bu siyasi kaosun bitmesiyle de halledilemeyecek bir durum, yani 2016 sektörler açısından daha da güç geçecek…

12 Ekim 2015 Pazartesi

AY KIZILA ÇALINCA…

AY KIZILA ÇALINCA…

Yine ay kızıla çaldı. Tam çömezin düşüşü sahne alacakken panayır kan rengine boyandı. Bir kıyamet provasıydı. Peşinen olmasa da peşine yaşandı, geçti denecek ama küçük kıyametler koptu. Saçıldı meydana. Ayrılık senfonisi de çalmaya başlayınca Barış, aykırılık manifestosu yazılır...

İlençsiz, sabırlı dualarla varmak istenir Yaradana ama ay kızıla çaldı bu kez. Her ay doğduğunda yarı gecede bu kızılca kıyamet anımsanacak ve dizginlenemeyecek diller. Dizginlenemeyen bir tutkuyla haykırılacak frekans frekans hiç de yalpalamadan, Bu meydan kızıl meydan…

Her ay doğduğunda kızıla çalacak anılar. Naylon türbelere yakarışlarla da geçiştirilemeyecek bu kez yürek dağlayan ateş. Zirvede buluşacak mezar taşlarına barış kazınanlar. Histeri nöbetine yakalanmışlar toplum psikolojisini hiçe saysalar da içten içe utanacaklar. Kibir sahibi yurttaşın peşinde kendilerini yurttaştan sayanlar taş kesilen yüreklerine ve akıllarına ilahi adaletin ateşi değdiğinde iliklerine kadar donacaklar. Tarih, öncesinde ve sonrasında katılımcısı bol meydanda yere düşen gölgelerle nefeslendiğinde, yapay moda gelenekçilerinin nefesi kesilecek. O gölgelerden olmayı dileyecekler ancak onları tarihte affetmeyecek Allah’ta.

Her ay doğduğunda ve kızıla çaldığında şürekâsıyla ürperecek üç paraya piyonlaşanlar. Fiyonklu kravatlı süzülseler de kuytulara, kutularca istifledikleri kanlı lokumlar damaklarına yapışacak. Süzgeçler bol gelecek hayatlarına, süzülecekler, elenecekler. Ve dahası sürgünlerde bile darlanacaklar, darlaşacak damarları, kireçlenecek. Kan kanlığından utanacak ve dolaşmayacak ana damarından kılcalına, damarlarında. Akçalı oyunlar köprülerin altından akarken ay doğacak ve kızıla çalacak.

Her ay doğduğunda bir yudum suya hasret, bir damla kanda boğulmak, bir anlık hoşluğun derin boşluğudur anlaşılacak. Uhrevi boşlukta inanılmaz boyutta gaflet damgasını basacak alınlara. Kaderdi, fıtrattı fetbazlığı bu kez fetretleşemeyecek. Dem vurduğunda tutulan köşe başlarında fettanlığın yüz karası da parlayacak. Yüz yüzeliğin hasleti ininde, dininde servete doğmak ve servete boğulmak patavatsızlığını patlatacak. Varlığına armağan yalnızlık dağılınca meydanlara ve semada voltalayınca kızıla belenmiş gölgeler, volta alma vaktinin gelip de geçmekte olduğunu anlayacak karanlık konakçılar. Karanlık konaklardaki gümüş şamdanlar dalkavuk yağıyla beslenir. Sözde abdestli Besmeleli Beslemeler altın şamdanlı koridorlarda kompradorlaşınca kızıla çalan meydanlarda matadorlaşacaklar. Ancak büyüye kapılmak ve büyükleşene tapınmak sarhoşluğu yere serecek tüm tamahkarları.

Her ay doğduğunda ay kızıla çaldığında yalancı ağlamaların ve inlemelerin açık levhası acıklı yüzde gayri ihtiyari beliren anlık tebessümdür. İhtiyarı genci tünelde beliren cılız ışığa ellerinde barış güvercinleri koşarken, zevki sefada barış çubuğu tüttürenlerin vicdanı boşaldıkça boşalır. Aslında resmin dipnotunda vezinleşmiş ve sezinlenmiş ahmaklık ayrıntısı gizlidir. Kim kimi ayrıntılar ve ayıklarsa artık, meydan kızıla çaldı bir kere.

Her ay doğduğunda ay kızıla çalacağından, bir güzel güzelce işlenmiş, çalıntı nakaratlarla nazlanarak, bir güzel fişlenmişlere yaranmak en babasından Yaradana ihanettir. Şimdi en kabasından tüm olan biteni kirli bağlantılara, sınırsız güçlenme fırsatçılığına ve sebepsiz zenginleşmelere bağlamak var ya, ay kızıla çaldı. Yorgun, bitik, bitkin, acılı, acıyı bal eylemiş barış yolcuları bir anda başkentin bağrında ölümsüzlüğe bağıtlanınca Gar’dımız düştü bir kerelik. Dirsek temasından kaçındıkça bir başka harlı dağa tırmanıyor yürek, bir başka narlı çağa açılıyor yürek. İması, aması, teması geçersiz, hiç de durduk yerde olmayan bir katliam yaşandı. Bir rezalet günüdür bardakların içine kan kırmızı dökülen.

Ay kızıla çalmasın da ne yapsın bunca çalmayı izledikçe en tepeden. Her ay doğduğunda kızıla çalacak ve er veya geç doğanlar bu meydan kızıl meydanı duyacak, bilecek, öğrenecek ve kınayacak. Kınayacak ve kızacak. Bu denli uykuseverlik, uykuya dalmışlık, uykuculuk yuvarlandıkça yollara, meydanlara, oralara buralara, her seferinde yuvasız sabahlara inadına inadına ay doğacak ve kızıla çalacak. Gün ışığında bile görünecek çıplak gözlerle.

Her ay doğduğunda ve kızıla çaldığında müthiş acayip en güçlü ışık huzmesinde tek parça yaşayacaklar yüz parça meydana savrulanlar. Huzme hüzünlenenleri yetkinleştirecek, fetvazları ise körleştirecek. Tüm yetiler yetimleşecek ve o gudubet günden kalan geceye sarkan elem ve ilenç nidaları ay doğup kızıla çaldığında bin beter ayrışmaları sağaltacak. Peşi sıra sıralanması olası faciaların tetiklenmesi de soğuyacak bir süre. Ve meydanın kötü mirası böcek kurnazlığı ile yaşayan görmezlere kalacak, bu meydan kızıl meydan…

Her ay doğacağında hep kızıla çalacağından setleri aşıp arklarda tutsak kalmalarda geride kalacak. Son kertede karşılaşılan hilebazlara da o beklenen mucize ezberletilecek. Gelse de, istese de, gelemese de, meydana saçılan kızıla boyanmış tohumlar yeşerecek. O vakit ota böceğe felç olmuşçasına itaatle tapınmalar içgüdüsel tarzına indirgenip aklanamayacak. Hangi ilahi direnişin zorlamasıdır bu gözdağı, bu ilk kurşun neyin şavkımasıdır hiç anlayamayacak kalpten körler.

Her ay doğduğunda ay kızıla çalar ve vurur beynin çeperine, zarını deler, şok tedavi başlar. Karma sıkılmalar baş gösterince sıra dışı bir uyanışa çalar ziller. Ay kızıla çaldığında tüm meydan okuyuşlar meydanlara hapsolur. Gözü kararır meydanın canına okuyanların ve kuzuların sessizliği sonlanır, silkinişi başlar. Elvedalara yansıyan, kızılca kıyamete uğramış kızıla boyanmış gelinlik kızlar, damat olacaklar, analar, dedeler, bacılar, çocuklar, babalardır. Sınaya sınaya gelinen son aşamada her sınavdan çakanların düşüşü başlar, aynalara yansıyan işte bu sahteci suretlerdir.

Her ay doğduğunda ay kızıla çaldığında kılı kırk yaran dizelere saplanır dipsizlik disiplinsizlik. Disipline edile edile dipsizleşen meydanlarda patlatılan edepsizlik kimin yakını çıkar hiç belli olmaz. Hamili kart yakinimdir saplantısıyla görüş alanları da daraltılabilir. Kendi sesine yabancı figürler yalancı arzularını frenleyemezlerse de hakikat çok yakında ay ışığında belirir. Keşke vaktinde yaşanmasaydı diye diye ay kızıla çalar ve yine yine doğar. Çünkü doğanın doğurganlığıdır aslolan.

Her ay doğduğunda ve ay kızıla çaldığında dört yol ağzındakiler, ters orantılara hapis düşlerle, ateşten düşlerini çıplak çırılçıplak anılara eklerler. Ve ortaya düş mağduru uyanışların gulyabaniden çektikleri kalır. Aslında ayıklanmak ve ayıplanmak günleridir torbaya dolan, kızıla çalan meydanlarda.

Her ay doğduğunda ay kızıla çalar ve zor da olsa ışıyan, isli camlı şişe ışığındaki kızıllıktır aya çalınan, meydanlara dağılan, kan kırmızı. Bir de kan gölü maya tutarsa.

Işıklarda yaşayanlara barış, bu meydan kızıl meydan…

9 Ekim 2015 Cuma

BATAN GEMİNİN MALLARI…

Ortalama yaşam kaç yılsa ancak o kadardır en uzun süre kurulabilen yakınlıklar. Yani çok kısa. Bir de ortalamaları saptıran öyle eğreti yakınlaşmalar vardır ki kısa ömürlü olur her şeye rağmen. Ayrıca bin zahmet binbir marifet kusursuz olarak lanse edildikçe, taklitçi ve ağır kusurlu olarak lanse edenleri de çoğalır. Ve bu çokluk ile yokluk çizgisinde kendiliğinden uzak yakın evreli, kayıtsız şartsız kölelik başlar. Böylece en sıkışık zamanlarda efendisi ile kölesi ayni geminin yolcularıyız, batan gemiyi en son kaptanlar terk eder yalanlarından nasiplenir. Gel gör ki hiç de söylendiği gibi değildir film.

Oysa ortalama yaşamda kaç kere duyulduğu hiç önemsenmemiş, kaç kez sarfedildiği hiç hesaplanmamış bir cümledir benzer tüm yakınlaşmalara ayna tutan; Batan geminin malları…

Battı balık yan gider ama batan geminin bir yanı cennet, bir yanı cehennemdir. Hem yanılmışlar hem serinlemişlerin ellerinde kalan ise selametle son nefeslerini veremeyiş korkusudur. Akıllarında bir an evvel çekip gitmek arzusu yatarken hem de. Yatan geminin güvertesinde birbirine benzeyen yığınla insan bereketi yatar. Ve kızgın deniz ortasında en derin felaketlere demirlemişlik, demirlenmişlik kaygısı da. Aslında her şey sahteymiş, acayip kandırıldık ile biter tüm maddi manevi matrahlı maceralar. İşin mecrası değişince hiçbir saf, saf tutmaz ve saflar tamamlanmaz sonra.

Zaten ortalama yaşamda kaç kere okunduğu şüpheli, eksik okunduğu besbelli başucu kitabında anlatılır hazin sonlar. Kıssalanır bu güne ve geleceğe ayna tutacak benzer batan gemiler ve denize deryaya dibine dibine batışlar.

Sona yakın fırtınanın gözü kararınca bütün ayıklanmışlar, yağan yağmurlardan arınmış sözcükler seçerek, ayıp sayıp demeden ağlarlar kayıp batığa. Batak çoğaldıkça da nedensiz amaçsız batan geminin mallarına talep gittikçe azalır. Eksik iletişimler gözlerde eyvah kıvılcımları çaktırır. İtirazlar arttıkça koca dünyanın üzerinde döndüğü sanılan boynuzlar kırılır. Un ufak olur pembe hayaller. Şifreler çözüldükçe düzeltilmeli bu hatalar naraları arasında gemi yan yatar. Yan gelip yatanlar son bir gayret dümene geçse de artık nafiledir ve gemi batar. O andan itibaren kitaplara geçen ise batan geminin mallarıdır.

Gemi batar, birbirlerine yaren, yakın, bitişik duranlardan bazıları hasbel kader kurtulurlar. Lakin düzgün ve dostdoğru olmaktır batan geminin mallarından sayılmamanın derecesi. Hiçbir boşluğa yer yoktur bu çetrefilli hikâyelerde, malum özel ve tüzeller boş bulunduğu an boşluğa düşüş başlar. Ve yüreklere yeni yeni yapay yollar açar tüm batıklar. Davudi sesli bızdıkların canlı oratoryoları salaş mekânlarda ayak üstü harcanırken uzun dar ve nemli koridorlardan çıkış kapısına erişmek bayağı zor bir iştir. Ağır aksak dolaşmalardan geriye kalan ise ipe dolanmaktır sadece. Ve melekler kalplere huzur veren pencerelerin her birinin önünde nöbet tutar. Merhamet ve şevkatle dokunurlar ruhlara ve denizin yolu açılır. Okyanuslar yarılır paslı ve yaslı gecelere.

Ortalama mürettebat kaç kişi olursa olsun asıl mesele işte bu yolculuğun sonunda batan geminin mallarından muamelesi görmemektir. Muamele güdüsüyle tayfalıktaki esrar ve tafradaki aşırı ısrar görünür görünmez fırtınaları tetikler. Ve dışarıda kar, kapı içi har şaklar kızaran burunlara. Bu şaşırtıcı takdirleniş yıllar süresince karavana atıştır. Ve tam ayaklanacakken deniz, geminin batışıdır yalçın kayalıklara vuran. Ve dev dalgaları bir daha bir daha tetikler bu rotadan sapış. Şahitliği makbul sayılmayacak kaşlı gözlü kulaklılardan en uzağa durmaktır tek çare. Sığ girintilere yuvarlananlara Halikarnas balıkçısının sırlı kelimeleri de yol göstermez. Elbette bir sırrı vardır tüm akımların ancak kazılan tüneller sıralandıkça sırım gibi işlenmişlik de fayda etmez ve batar gemi.

Yani tiryakilik garipsendikçe burna, ciğerlere çekilen renksiz hava küçük bir inat uğruna dahi mavileşir. Reklamlar da işe yaramaz artık ve sılaya uzar tüm akıl taşı hikâyeleri. Akıl taşı yuvarlandıkça da hangara uğramadan ölünmez, limana uğramadan batılmaz. Artık her işitildiğinde bıktırsa da gönlü hoş eden, aklı hoş tutan olağanüstü başarı masallarıyla geçer hayatlar. Geçer geçmesine de hayatın bir noktasından sonra yalancı şahitlikler de kabul görmez.

Ve bir acayip mahcubiyet takılı kalır ilgililerin simalarına. Ve semada beliren vişneçürüğü başaklar sahipsiz kalmış yükseltileri yüksünmeden dipsiz mavi karanlığa hapseder. Ve orak vurduğunda çelik grisini içi daralır mürettebatın. Ve gemi arkasında çekicin dövdüğü sesler bırakarak batar. Ve Allah şahit hiçbir nasihat, ne de ıslahat mavi karanlıkta batan geminin mallarını heyecanla sattıramaz.

Zaten kanaat etmeyi içselleştiremeyenler kâinatın koordinatları gereği asla zenginleyemezler, olura zenginledikçe de azarlar ve azar azar batarlar. Gemi batmasa yan yatsa da onlar battığından batan geminin mallarıdırlar. İşte ondan sonrası bundan kellisi, kelli fellilerin vişne reçeli tadında engine savruluşudur tüm bilinen hikâye.

Mavi kürenin bir yerinde en derinde batan geminin dumanı tüter. Usul ve esas karmaşasında vişneçürüğüdür geminin tabanı. İlkin güneşe doğru bir hamledir duman duman, son çırpınışla. Sonra denizin mavi karanlığına akan bir şelaledir kulakları sağırlaştıran. O sağırlıkta sağ gözden sol göze fayda olmayınca körlük tamamen yayılır ve şelaleler de sellenir. Batışın belgesidir işte o dalgalanmalar ve gemi dayanamaz batar.

Batma batırma pahasına berrak denizde ahlakı kaybedenler, vicdan dengesiyle oynayanlar ve akıl sağlığını zedeleyenler asla mürettebattan sayılmazlar. Gemi batsın veya çıksın onlar batan geminin mallarıdır ve satan satar alan alır. Kime ne…

6 Ekim 2015 Salı

SEÇİM SAĞIRLIĞI; İNŞALLAH BİR BAŞKA SEFERE!

SEÇİM SAĞIRLIĞI; İNŞALLAH BİR BAŞKA SEFERE!

Toplum ister istemez seçime kulak kesildi yine. Ciddi bir yabancılaşma varsa da, bir acayip seçim sessizliği yaşanıyorsa da siyasilerin çabasıyla sessizlik yakında bozulacak gibi. Eskisi kadar olur mu bilinmez ama ütücü, gürültülü, sert nutuklar kapıda. Sessiz çoğunluk içte dışta asla kulak verilmez sanılan iğnelemelerle süslü itici üsluba bir kez daha kulak kesilecek yani. İster istemez seçimde kime prim tanıyacaksa da tanıyacak. Ancak dillendirilen bir gerçek var ki çok şeyler değişmeyecek bu seferde. Erken de olsa geç de olsa hep ayni tarifeli manzara.

Manzara kara kör kuyuda hapsolunca da bir başka sefere inşallah repliği merkezileşir…

Seçime yakın sesine yabancılaşan anlaşmazlıklar türetildiğinde ne hikmetse sağ kulak hiç bir şey duymaz. Hem duymaz hem de duyarlı sol kulağa inanmaz ve duymazlığından utanmaz. Bu umursamazlık girdabında ses ver sesine geleyim ciddiyetsizliği seferileşir. Seferler ardı sıra iptal edildikçe sağırlaşma sağdan sola da kısmen sirayet eder. Sağırlaşmayla kıkırdaktan kemikleşmeye geçişte renksizleşen siyaset bir repliğe sarılır.

Ve bir başka sefere inşallah repliği renklendirilir...

Oysa toplum olarak kaç sefer bu zirve hesaplarına yolculanıldığı unutulur, yolculuk kısa zaman aralıklarıyla yapılsa da sağırlaşan ve körleşen akıllardan çıkarılır. Kimse ne zirveymiş ama canına okudu memleketin diyemez. Cılız biçimde denilse de baba davet gelir, devlet eşikte yakalar garipleri. Bu yakınlaşmayla zoraki dönüşler uzar, uzar ve kesin dönüşler bir gurbetçi hikâyesindeymişçesine mala mülke kadar dayanır. Yani tüm dünya düşleri aslında dönmek veya dönmemek üzerine kurulur. Düşünce ise düşünmeme üzerine kurumlanır. Defateyn seçimler yapılsa da zirvedeki hesap çarşıya uymaz. Yinede siyaset mezarlığında define arayan defincilerden kurtulmak zorlaşır.

Ve bir başka sefere inşallah repliğiyle hissedilen rahatsızlıklar sadece kısa bir süreliğine defedilir...

Sağ kulak ne olduysa olur defaten tıkanır. Tıkanınca efendilerin fendi herkesi yendi tıkırdamaları da, orta uzun vadeli takdimleri de duyulmaz. Bu duygusuzluk yaygınlaşması sol kulağı çok üzer. Üzer, üzer ve ciddi bir teklif olmadıkça da sol kulak duyduklarından manzarayı çakamaz. Çaksa da çiviler eğrilir, duvara işlemez ve dünyanın çivisi kopar. Dünmüş bu günmüş boş verilir ve ötesiz semalara yolculuk başlar, her şey bir yana bırakılır.

Ve bir başka sefere inşallah repliğiyle her şey heplenir...

Sağ kulak iyice sese kapanıp tamamen yabancılaşınca tanıdık, bildik, gönül gözünü açacak her şeyi duymak sol kulağa vazifedir. Sağ kulağın kala kalmışlığı ilerledikçe sol kulağın vazife gereği iki gözüm, cancağızım, dar boğazım diye başlayan seslenişlerine de kapılar açılmamacasına kapanır. Sağ kulakta ölmüşüm, bırak beni, beni bende bırakın efendileşmesi yankılanır. Kim yanmış kim ölmüş sağ kulak hiç mi hiç duymaz, duysa bile ilgilenmez. Bu ekose ekoluk tüm ekolleri bir bir yıkar ama bunca yıkım yetmez. Bir sesten başlayan çoğulcu sese, doğrucu söze yabancılaşan kulaksızlık, kulak yıkatılması yerine beyin yıkanmasını günceller. Sağ kulak duymazlıktan kurtulmak için yıkanmak yerine, beyin yıkanmasını yeğler. Bu yağlama yıkamaya razı olur ve bununla da yetinmez beyinlerin yıkanmasına devasa zemin hazırlar.

Ve inşallah bir başka sefere beyin yıkanmasıyla sağırlıktan kurtulunacak sanılır...

Ertelenen ayaklanmaların zilleri çaldığında kılı kırk yaran incelikler de fayda etmez, duymazlık ve duygusuzluk artar. Sağırlaşma diğer sağ kulaklara da yayılır. Sağı kısmen solu tüm kulaklar çanlar kimin için çalarsa çalsın, çalan zillerle çınlar. En teklenilen an işte odur. Bu sağırlıkta sağ kalmak da zorlaşır. Bir anda kanlı canlı adamlar sağ kulaklarından başlayarak seramik biblolara dönüşür. İşte arşa yükselen tüm sesleri mülteci kulağı ile duymak o vakittir. Hırsları hissetmek de zorlaşır ayrıca. Mavi atlasa yapışan ucube şekillere baktıkça da can sıkılır. Sıkılır ama sağ kulak kör duvar olduğundan o replik de hiç işe yaramaz.

Ve inşallah bir başka sefere repliği tarihin derinliklerinde anlaşılmaz bir ses olarak sonsuza kadar asılı kalır...

Sağ kulak bulutlu ve buğulu bir havada veya kar boran bir fırtınada daracık koltuklara sinmenin hesabını güder. Güder, güdüler, seçime kulak kesilir sandıklara sığınır ama mızrak büyüktür sığmaz. Etekler zil çalınca sol kulaktan medet umulur ama hava bir kere maviye çalar, değişmiştir. Mavi Gözlü Sarı Paşa tüm sınıflardaki yerinden ister istemez dağılmaları izler, durur. Ama yabancılaşma durmaz, İnme inmiştir sağdan ve sağ kulağa en tanıdık sesler de yabancılaşır ve gözler ölene dek kapanmaz. Gözler açık gider.

Ve inşallah bir başka sefere kim gider kim kalır belli olur…

Ve bir başka sefere inşallah tavrının kesinkes izlenecek yolların en iyisi olmadığına dair sonuç sağ kulağın sağırlaşmasının ötesinde beyni şok eder, bedeni felç eder. Yani sınırlı sınırsız, yerli yersiz bilgilenmelerle kulak iltihabından öte sağır sultanların bile duyabileceği beyin travması yaşanır ve vücutlar dona kalır. Donmakla kalmaz, bölünme ve parçalanma illeti bulaşır bütüne. Övülen kusurlar güç kaynağı oluşturduğundan bir ara sağ kulak duyar duymasına da sağırlığa yatar. O sağırlıkta beyne elektrik ve bedene fizik tedavi asla çare olmaz, yüzler solar. O solgunlukta sessizlik gelir başköşeye kurulur. Topyekûn sessizliğe yabancılaşmanın sonucu ise hüsrandır.

Ve başka sefer de kalmadığından veya kalmayacağından bir daha bir başka sefere inşallah repliği sufle verilmez. Hayret verici bir sağırlaşma ayyuka çıkmış ayrıca bu seçim sessizliği hiçte hayra alamet değil…