22 Mart 2012 Perşembe

KONGRE ÖNCESİ SON YAZ

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

KONGRE ÖNCESİ SON YAZ
Doğal yöntemi yok bu işin. Yerinmeye ve dövünmeye de gerek yok. İletişim kesildiğinde ilk ileri çıkanın boynu vurulur, ayvanlardaki kırık sohbetlerde. Kitlesel iletiler öncü güç yöntemlerle açıklansa da sol için aranan kan bulunamaz, işlevi sadece soluklanmak olanlardan. Bulunsa bile kan uyuşmazlığı baş gösterir hırpalanmış bedenlerde. Oysa komitesel ilkelerdir değişimin göstergesi. Emek borsası kolonicilerinin mıymıntı faytonlara bindirdiği takıntıları değil.
Kalemin mürekkebi tükendiği gün, hangi günse o gün bu gün işte. Önce biraz üşürüz, sonra gideriz ve en sonra da ölürüz ve mesele biter. Göz gözü görmez sonra. Yazalım diye çırpınırken okumayı unutunca atom çekirdeği de parçalanır. Kara parsacılar toplumunda kapıdan içeri yok oluş ve yoksunluk işte o zaman ivmelenir. Anamalcı papazlar ise efil efil esen karayelde gülüp dururlar başa gelen bu hallere.
Ve ‘bir safsata portresi, pelerinine sarılmış, kara gözlüklerini takmış, kaygısızlığın ortak sevincine saksonya rölyefi pozunda’ bu kıkırdayışları izler sadece. Çünkü bin yıllık umutlar bir gecede filizlenmez. Bin yılda filizlenenler ise bir gecede biçilemez. Ve asla değerlendirilemez değme simyacılarca göçebelik yansıması.
Kimler aldanmaz ki büyük hecelerin o büyüttüğü sese. Her söz geçmişe yolculuğun yakıtı, yolların kaldırım taşı, asfaltı olur güneş sıcağında eriyen ve kokan. Bir ortaçağ şarkısı duyulduğunda ise mazi kum saatini çalıştırmayı durdurur. Yıllar öncesinden bir esinti taşınır yüreklere. Güncelliğe damgasını vuran, silikleşen anılara yeni bir ton oluşturur eksik heceler. Oysa her çaba yüzümüzün akı sonsuza parlasın diyedir. Özellikle siyasetin çılgın senfonisine kulaklar tıkanınca en başa dönülür. Ve hayatı dokumak adına hayat kelepircisine diklenilir her fırsatta. İlk emri okuyunca başlar tüm ayrılıklar zaten.  Ve kasnağında binlerce tonluk gölge işlenmiş ayrılık motif olur yüreğe.
Dünyaya öğretecek hiçbir şeyi olmayanlar ise cevval tüccar kesilir yalancı cennette. Boyama kitabı olur koca şehir. İsli camın ardındakiler ise boyamaya başlarlar ampirik çağın oyunları ile. Hayata uyanmak da işte budur. Kazıklı hummadan beter bir sancıdır aynalardaki maskeli ironiye dayanmak. Ve biz darmadağın vedaları toplarız kestane gölgesinde. Eskiye dönüş kavşağında ise hep ayni ayni ses. “kaç D varsa devrilmiş gitmiş”…
Alfabeden bu kadar aşırdığımız yeter. Aklımızda veda hissesi metninin aslı var, prizmadaki ışık kırılmalarıyla beliren. İçinden güneş ışığı geçen cümleleri nasılsa anlayanlar anlar. “bir dal gibi kırılan yüreğimizde, okyanus dalgalarına karışan nice ayrıntı gizli aslında. Pusulasız, fasılasız hala peşindeyiz umudun. Su kokuyor masmavi, tuz ve yosun ve özgürlük. Varlığını hissediyoruz bir aralık eşsiz sırrın ve soluğumuz kesiliyor. Soluğumuz çıkmaz sokaklarda okyanusu arıyor yinede. Ve yüreğimiz buz tutuyor. Oysa her şey okyanusta saklı. Yani okyanustayız denize hasret. Nasıl sa okyanusu bulduğumuzda dünyayı, dünyayı bulduğumuzda okyanusu kucaklayacağız. Soluk soluğa buğulu camdan baktığımızda ise koyun yüklü gemilerin battığını göreceğiz. Asıl soluğumuz o vakit kesilecek. Kulağımıza vuran okyanus şapırtısında ise sözcükten dalgaları yara yara gelen metinlerdeki varolan nurlu çelişki tüm uykularımızı delik deşik edecek. Çünkü simgeler asla yanılmaz ve yanıltmaz.”
Keşkülü boş dünya işte… Dört duvar arası başına buyrukluk dünyanın teklifsizlik barınağında puslu buğulu bir renk cümbüşü yaşatır yetersizlere. Pusu kurulmuş bir kere. Kırnaplarla bağlı sanki aklımız. Öfkeyi de taşırız sonu nereye varırsa varsın ama çalkantılı yolculuklar tutkumuzu yedi bitirdi. Taşa söz katmak işini de artık yapasımız gelmiyor içimizden. Kaşla göz arası takasları görünce, trampa edilince değerler bir kalemde harfler taşlaştı.
Göstermelik çabalar, görkemli cellada dönüşünce, kongre öncesi son yazı da son bulur…
ERDOĞAN AKSU

17 Mart 2012 Cumartesi

16 MART`IN ANIMSATTIKLARI

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

1977–1978 yılları liseye başladığımız yıllardı. O yıllarda liselerin ve üniversitelerin açıldığı gün olaylar başlardı, sene sonuna Kadar da artarak sürerdi. Okulların boykot ve işgaliyle geçen günlerde, sağlı sollu saldırılar arasında öğrencilik ve siyasetçilik birlikte harmanlanırdı.


 16 MART`IN ANIMSATTIKLARI
1977–1978 yılları liseye başladığımız yıllardı. O yıllarda liselerin ve üniversitelerin açıldığı gün olaylar başlar ve sene sonuna kadar da artarak sürerdi. Okulların boykot ve işgaliyle geçen günlerde, sağlı sollu saldırılar arasında öğrencilik ve siyasetçilik birlikte harmanlanırdı. Gençler olası bir saldırı tehlikesine karşı okullarına topluca girer ve topluca çıkarlardı. Özellikle üniversitelerde fakülteler arasında karşılıklı kamplaşmalar nedeniyle azınlıkta kalan öğrenciler için polis refakatinde okul çıkışları yaşanırdı. Solcu öğrencilere polbirliler, sağcı öğrenciler ise polderliler refakat ederdi her nedense.
Karşılıklı kavga düzeni alındığında araya yine polisten barikatlar kurulurdu, adı `toplum` olanlarından. Ülkücüler "Allahsız gomonistler Moskova`ya" diye saldırır, ilerici-devrimci öğrenciler ise " Yolumuz devrim yolu-Yurda faşist dolmuş" diye gardını alırdı. Karşılıklı atılan sloganlar heyecanı artırırdı, bu bulanık ortamda. Kurtarılmış bölgeler, kurtarılmış okullar vardı ülkenin dört bir yanında. Ortada kalan veya kurtarılmak istenen okullarda ve bölgelerde ise ağır çatışmalar hiç eksik olmazdı. Çoğunlukta olan hangi siyasi görüş ise diğerlerini baskı altına alır, kendilerinden olması için sert tavır ve yaptırımlar sergilerlerdi.
liseler ve üniversitelerde ve ülkede yaşananlar, o yıllarda kısaca buydu işte. Taraf olmamak mümkün değildi öğrenciliği devam ettirmek adına. Doğaldır ki bizde taraf olduk aklımızdan zorumuz varmış gibi o yıllarda. O dünya görüşümüzü aynen devam ettiriyoruz, asla bırakmadık her sıkıntıya karşın. Ancak 16 marta ilişkin bir olayı gündeme taşırken tamamen tarafsız davranacağız. Laf bir yerlere kaçarsa kaçar, ona da yapacağımız bir şey yok. Yüzümüze yüzümüze kıpkızıl kafir de dendi ama firavunu da kızıl denizin yuttuğunu iyi bilenlerdeniz.
Belleğimizde haksız kovalamacalar bulunsa da; 12 Eylül faşist darbesi ile sonuçlanan o süreçte karanlıkta kalan "16 Mart Beyazıt katliamı" için derin devletin en girift planlamalarındandı diyor kirlenmiş afişler.
Bu kirli senaryoya göre tam 34 yıl önce; 16 Mart 1978 perşembe günü, saat  13.45’ civarında İstanbul Üniversitesi merkez binasından topluca çıkan solcu öğrencilere,  İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde, açılan ateş ve bombalı saldırı sonucu 7 ilerici-devrimci öğrenci ölmüş, 60’a yakın  öğrenci de yaralanmıştı. 1978 yılı 16 Mart günü, `Bomba` diye haykırışlarının peşine müthiş bir patlama sesi duyulmuş ve silah sesleri ve taranmayla birlikte tarifsiz acı çığlıklar göğe yükselmişti. O gün, düdüklü şeytan patladığında; “Beyazıt komünistlere mezar olacak”  sloganı gerçek olmuştu. 
Gariptir refakatçı polisler nedense o gün üniversite dışına öğrencilerle çıkmazlar. Dışarıda görev yapan yedi polis ise öğrencilerin arasında ya barikat olamaz ya da çoğunluğun sesine uyar o gün. Beyazıt Meydanı`nında resmen bir katliam yaşanır, kılıç sırtında. Birileri için ise gerisingeri yaslanıp zevkle izledikleri trajik bir film kalır o günden geriye. Yalımlı yalanlar uçuşur ortalığa yıllarca. Dikiz aynasında affedilmeyecek günahlar belirir o günden sonra. Bu aleni katliamı hakkıyla dikizlemek, irdelemek, araştırmak ve hesap sormak kimsenin aklına düşmez.
12 Eylül darbesinden sonra Beyazıt Katliamı`na ilşkin İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde açılan dava 1982 yılında beraat ile sonuçlandırılır. Bu katliam davası da aradan geçen 34 yıla ve açılan tüm davalara karşın benzer faili meçhul dosyaları gibi rafa kaldırılır. Ve failleri her kimse cezasız kalırlar. Ayrıca, 16 mart davasına Yargıtay 1. Ceza Dairesi; İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 20 Ekim 2008’de verdiği "zamanaşımı" kararını yerli yerinde bulup onar. Böylece Türk hukuk tarihinin en uzun süren davalarından biri olan "16 Mart Davası" ikinci kez kapanır.
Oysa  “Bomba atılacağı biliniyordu” cümlesi 34 yıldır dillerde dolaşır, kulaktan kulağa fısıldanır. Emir cümleleri esnemiş olsa bile gerçek budur. Sessiz sinemada üç maymun filmi oynatılır. Kurşun bir levhaya rastgele harflerle, güzellikleri doğrayan faşist darbeye hazırlıklardan biri işte böyle yazılır. Kim ne der ise desin meselenin özü de budur.
1977 lerden 80 oniki eylülüne ve oradan bu günlere çemberin pek dışına düşmeden bu acı olayları canlı canlı yaşadık, ama tek bir anını bile asla unutmadık. Ve hep bir şeyler eksik kaldı içimizde. Anlatmaya kelimeler kifayetsiz çekilen eziyeti. Kabına sığmayan bir gençlik vardı o yıllar deyip geçebiliriz.
Ancak hayatımızdan kaç yıl çalındı hesaplamayı çoktan bıraktık...
 16.03.2012
Bu Yazı 43 Kez Okunmuş
ERDOĞAN AKSU

13 Mart 2012 Salı

KENTSEL DÖNÜŞÜM ÖYKÜSÜ; ‘AĞIT BETON’

ERDOĞAN AKSU

BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Kum saati iki bini on iki çimento geçiyor. Beton her yan beton. On katlı, yüz katlı velhasıl çok katlı betonlar yığını kent. Ultra katlı yıkımlar yaşanıyor. En kötüsü çocuk bahçelerinde, parklarda betonun var oluşunun dayanılmaz ağırlığı. Ve topraktan beton fışkırıyor artık. Yeşil griye yenildi.


KENTSEL DÖNÜŞÜM ÖYKÜSÜ; ‘AĞIT BETON’
Kum saati iki bini on iki çimento geçiyor.
Beton her yan beton. On katlı, yüz katlı velhasıl çok katlı betonlar yığını kent. Ultra katlı yıkımlar yaşanıyor.  En kötüsü çocuk bahçelerinde, parklarda betonun var oluşunun dayanılmaz ağırlığı. Ve topraktan beton fışkırıyor artık. Yeşil griye yenildi.
‘Çünkü inşaat tanrıları betonu yarattı…’
Yeşile özlem, saflığa güzelliğe, temizliğe ve en yüce değerlere özlem yüreklerde sancı. Bu özlemi yıllar sonra ağıtlara söz olacak dizelerle anlatmak lazım ya beceremeyiz biz. Gereğince becerememekten ve anlaşılmamasından da korkarız ayrıca.
‘Çünkü insanlar da betonlaştı…’
Bu günden yarına sırtlamak acıları, acı kapsamında her ne varsa, olduğu gibi taşımak geleceğe. İnsana özgü şekliyle hırslanarak, geleceği de yok etmek böylece. Yıkıcı, yok edici ve çirkef umursamazlıklarla adımlamak beton parkuru.
‘Çünkü yürekler beton, beyinler betonumsu. Bedenler kum çimento yığını. Kuru, kapkara, kupkuru ve dilsiz bir dünya…’
Ne zaman tek bir ağaç görsek artık nesli tükenmeye yüz tutmuş, ‘betona karşı ağaç’ haykırasımız gelir, en sloganvari. Zindan duvarlarına karakalem çızıktırılmış, ağaçlar, orman ve çiçek bahçeleri düşer aklımıza sonra. Beton dört duvar arasında bile anaya, yara ve doğaya özlem tüter bir an sönmeden.
‘Çünkü analar bile beton basar oldular yüreklerine…’
Hani caddelerde ağaçların diplerine bir armağan gibi bırakılan sıcak toprağın ıslaklığı ve kokusu vardır ya, yaratıcılığı vardır ya insanı baştan çıkarır. Bu verimlilik belki de ilerde anımsanmayacak bile. Ama eminim yıllar sonra belki yüzyıllar sonra ağaçlar devleşecek. Beton yuvarlakları genişlemeye zorlayacak. Kim bilir ağaçların tümü o gün geldiğinde betondan zincirlerini kıracaklar. Beton halkalar unutulacak. Keşke o günleri bizde görsek; adı çalınmış bir ormanda uzun bir yürüyüş tuttursak, ıslığımızda şen bir türküyle.
Öyle bir türkü ki; İçinde ağaçlısı, ormanlısı, içinde hürriyet gizlenmişi olan. Tek bir ağacın ömrü ne kadar, ya ormanların diye soran. Ölümsüzlüğü taşırlar mı sonsuza, o kadar uzun upuzun mudur yaşam çizgileri diye dizeleri olan.
‘Daha iki gün öncesine, dört bir yan orkideydi…’
Çam kokuyordu, orman kokuyordu, akasyalar açıyordu, çiçek tozları sevişiyordu. Burunlarda tatlı bir sızı, her yandan filizlenen nefis bir esinti. Doğa kokum kokumdu. Soluyordu evren terazideki dengeyi. Ama şimdi her yan beton, her taraf beton. Beton arabalar, beton evler, kat kat betonlar sinsilesi. Göğü bile deldiler. O deliklerden her gün durmaksızın kum akıyor insanların başına. Yani betonlaşmaya kaynak, insanları da betonlaştırmak için. Maviliğini unutmuş deniz, sahilleri kumsuz, asıl rengine yabancı griye yabancı ortak.
‘Çünkü eskiye öykünen mimari ile inşa edilmiş, dışı sade içi bade, içindeki her şeyin betonlaştığı az katlı, çok katlı beton yığınları hortluyor bu kentte. Beton kentin, beton ucubeleri salkım saçak. Betondan cumbalar, betondan haremlik ve selamlıklar…’
Yetmişler seksenler hızla geçti. Doksanlar ağır ağır. İki binler sonrası ise sindire sindire. Çarkları paslı, dişlileri yalama, kayışları laçka dönüyor dünya. Yarım ada o kadar yara sarıcı ki unutuluveriyor hiç unutulmayacaklar bile. Sanki on ikiden çarpılmamış gibi kimse, o mis kokunun yerini ateş, barut, kan ve beton-beton almamış gibi.
‘Oysa su zerresinde güneş saklı, aşk denizinde bereket. Toprakta yaratan güç, Mutluluk resminde ağaç, Tomurcukta sevgi çiçeği, Onurlu dudaklarda gülümseme saklı. Ve bulutlara dayanmış özveri. İçten, temiz ve vefalı paylaşımlarla en yükseğe tırmanıyor özlem. Gönüllerde estetik kaygısı saklı. Emek esin kaynağı, herkes evrensel ezgilerde kayıp ve devrim berrak bir şarkıda saklı…’
Ne zaman ki; her şey bir yana iki yaşlı, eski ve tahrip edilmiş kıtayı kocaman bir beton köprü olup birbirine bağlayacak bu beton kent işte o gün karabasan basacak. Çünkü korku tüneline girilecek ve doğanın hakim rengi intikamını alacak betondan, tünelin çıkışında.
Ve betondan bir narin çiçek fışkıracak gökkuşağı renklerinde. Diğer çiçekçikler onu izleyecek. Beton grisi çok geçmeden gökkuşağı renklerine direnemeyecek. Ve birisi çıkıp yazacak. Göç saati iki bini on iki umut geçiyor.
‘Çünkü betonlar çiçeği yarattı…’
ERDOĞAN AKSU

12 MART VE “HALK ADINA ÖLMEKTEN ASLA ÇEKİNMEYENLER…”

ERDOĞAN AKSU

BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Bu gün 12 Mart.Gülün dikeni yüreğimize batmış bir kere kanatır da kanatır. Zaten bir devrimcinin hayatında çok kırılma noktası olmaz. Yaşamının köklerine inildiğinde ise kontrolden çıktığı çok az görülür. İdeoloji eleştirisini kültür edinmişlik yeni hayatlar kurmaya devamlı engeldir ama yeniden doğulur her seferinde. Arzdan arşa sonsuzluğu içselleştirirken onlar bir bir katledildiğinde hiç üzülmedim, ağlamadım kim diyebilir ki; haramzadelerden başka. Kurşun askerler yaşar ölüm korkusunu, onlar değil. Çanlar çaldığında önce Gençlik kuşatılır sonra, sonrası malum.


12 MART VE  “HALK ADINA ÖLMEKTEN ASLA ÇEKİNMEYENLER…”
Bu gün 12 Mart.
Gülün dikeni yüreğimize batmış bir kere kanatır da kanatır. Zaten bir devrimcinin hayatında çok kırılma noktası olmaz. Yaşamının köklerine inildiğinde ise kontrolden çıktığı çok az görülür. İdeoloji eleştirisini kültür edinmişlik yeni hayatlar kurmaya devamlı engeldir ama yeniden doğulur her seferinde. Arzdan arşa sonsuzluğu içselleştirirken onlar bir bir katledildiğinde hiç üzülmedim, ağlamadım kim diyebilir ki; haramzadelerden başka. Kurşun askerler yaşar ölüm korkusunu, onlar değil. Çanlar çaldığında önce Gençlik kuşatılır sonra, sonrası malum.
Bu gün 12 Mart.
Çıkışı olmayan labirentin esrarını ve sırrını hiçbir biyografi çözemez ve Bu askeri-faşist darbelerin tarihini de daima para belirler, ekonomi belirler. Modernden Post moderne tüm siyasal arayışların özünde hep kara, kirli para ve para aklama yer tutar. Kriz iş işten geçtikten sonra yeniden programlanır. Ekonomi raydan çıkınca ülke de raydan çıkar ve “yüz metreyi en iyi koşan çocuklar” yetmişlik ihtiyara el verirler, omuz verirler ve ölüme mahkum edilirler gözler kırpılmadan. Tıknefes yetmişlik moruklar yaşamağa, gencecik bedenler ölümsüzlüğe layık görülür. Ve Karşıyaka’da üç karanfil dost bağına gömülür, onlar dost yüreğine.
Bu gün 12 Mart.
Zam, özelleştirme, devalüasyon ve kemer sıkma gibi çeşitli yaptırımları kapsayan her ekonomik paketler sonrası, buhranın peşine bir faşist darbe yapılmış bu ülkede. Darbelerle İnsanların anası ağlatılmış, ekonominin içine edilmiş, hırlanma ve sızlanma dönemlerinin ardına umulmadık iktidarlar peydahlatılıvermiş boşluğa. Ülkenin her batma noktasına geldiği, getirildiği dönemeçlerde, sivil-resmi dayatmalarla darbe borazancılığı yapılmış. Kapitalizmin belirgin on yıllardaki bunalımlarından payını alan ülkede oluşan ekonomik buhranın aşılması için türetilmiş modelleri hep asker yönetimler uygulamış. Önce darbe sonra mide, helal haram birbirine karışmış.
Stand-bay anlaşmaları ile modele siyasiler evet der demez musluklar açılınca borç para bolluğunda sert ekonomik tedbirler faşist çizmelerin denetiminde ve yönetiminde halka baskıyla kabullendirilmiş. Bir çivi dahi çakılmadan sistemin yanlışlarının faturası halka ve yurtsever halk çocuklarına ödettirilir daima yı uygulamış faşist cuntalar her geldiğinde.
Bu gün 12 Mart.
 Her askeri darbe sonrası dış ticaret açıkları cumhuriyet döneminin rekorlarını kırmış, rant ve faiz ekonomisi yeğlendiğinden, üretim dışlandığından ülke yabancı para simsarlarının, ajanlarının cirit attığı cennet oluvermiş. Devleti yönetenler de gelir getiren akaretlerini özelleştirme maskıyla satıp durmuş, bu kara-postallı hazır fırsat kalabalığında. Faşist darbelerin milyarderleri, bir koyup üç alanlar, köşe dönücülüğü düstur edinenler ve liberalizmin peygamberlerine-kapitalizmin tanrısına tapınanlar, tapanlar lale devrini yaşamış. Geniş halk yığınları ise cehennemi.
Her benzer askeri-sivil faşist darbe-muhtıra sonunda, ekonomik uçurum büyümüş, makas arası açıldıkça açılmış. Her ekonomik buhran peşine planlanmış faşist darbeler; yarı planlanmış yeni uyduruk, şaşkın iktidarları ülkenin başına bela etmiş. Tarihsel gerçek maalesef böyle;
“1946 devalüasyonu İnönü’yü iktidardan etmiş, yerine Menderes geçmiş. 1950 istikrar tedbirleri Menderes’in başını yemiş, 60 askeri darbesine zemin oluşturmuş. 1970 devalüasyonu 12 Martı getirmiş. 79 yılı 24 Ocak kararları 12 Eylül darbesini getirmiş. 5 Nisan ve 28 Şubat öncesi gizli açık yapılan devalüasyonlar umulmadık iktidarlara kapı açmış.”
Bu gün 12 Mart.
12 Mart muhtırası bu ülkenin değerlerinden üç gencini darağacına yollayarak eski açık hesabı kapatma yoluna gitmiştir. Ancak günü dahi kurtaramamıştır.12 Mart askeri rejimi ve gölge kabine, piyon parlamento binlerce kıyım yapmıştır, faşizanca. Ülke aydınlarından, yazarçizerinden öğrenci liderlerine uzanan geniş bir yelpazede acıyı zirveye tırmandırmıştır 12 Mart.
Yarım akıllı paşalar, 60 darbesine diyet olarak 70’de üç genci ölüm yolculuğuna göndererek rövanş aldılar aklı sıra. Oysa o gençlerin “ Başları dikti ve hayal ettikleri güzelim dünya için ve tam bağımsız olmasını arzuladıkları ülkeleri için sehpaya yürümekten asla çekinmediler. Asla korkmadılar. Asla yılmadılar. Asla baş eğmediler. Asla eğilmediler.”
Çünkü “Gelecek hesapları yoktu. Kişisel kaygıları yoktu. Sadece yürekleri ve gencecik umutları vardı. Cesaret ve umutları vardı sadece…”
Bu gün 12 Mart, kahrolası 12 Mart…

ERDOĞAN AKSU

9 Mart 2012 Cuma

KONGRELER, KADINLAR GÜNÜ VE MECLİS-İ ESENLER

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ile çakışan Esenler Belediye Meclisi Mart ayı ikinci bileşiminde ‘kadınlar` sadece meclis başkanının sarfı nazarı üstünkörü birkaç cümle ile anımsandı. Raporlar hakkında söz alan belediye meclis üyeleri de bu konuda tek kelime etmediler. Bileşime uzun aradan sonra katılan tek belediye meclisi üyesi de bu anlamlı günde söz almayarak iki üç yıldır süren suskunluk orucunu bozamadı.


KONGRELER, KADINLAR GÜNÜ VE MECLİS-İ ESENLER
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ile çakışan Esenler Belediye Meclisi Mart ayı ikinci bileşiminde ‘kadınlar’ sadece meclis başkanının sarfı nazarı üstünkörü birkaç cümle ile anımsandı. Raporlar hakkında söz alan belediye meclis üyeleri de bu konuda tek kelime etmediler. Bileşime uzun aradan sonra katılan tek belediye meclisi üyesi de bu anlamlı günde söz almayarak iki üç yıldır süren suskunluk orucunu bozamadı.
Meclisin çektiği bu gün itibarıyla mazi olan eski siyah beyaz fotoğraflara kadınlarımızın gözyaşları da eklenmiş oldu böylece. Kadınların kuşatılmış hayaller zindanında yaşamaya mahkûmiyetlerinin süreceği de meclis başkanlarından birinin deyimiyle ‘yüce meclis’te sekiz martta tescillendi.
Kongreler mevsiminin hüküm sürdüğü şu günlerde; Tekliflerin olmadığı, raporların hızla geçtiği son ana kadar gündemi bile olmayan bir belediye meclisi günlüğü tuttuk. Anılar ocağından firariyiz diye gerçekleri görmezden gelecek değiliz. Etnik, dinsel, mezhepsel ve cinsel kimlik kişinin şerefidir, devletinde iftiharıdır, intiharı değil. O nedenle meclis tutanaklarına da geçen çivi yazısı ile yazılmış, bir anda boş bulunulup söylenmiş, itina ile tutulmuş çeteleler asıldı aklımızın duvarına. Peş peşe sıralasan çiğ adamın pişmiş aşı olmaz sözünü haklar nitelikte incilerdi her biri. Yerinde yeller esti, ateşkes meclisinin. Sonra Ateşkes sağlamanın yollarına güller dökülse de hep koş aradım geçilecek gibi mezarlıklar.
Bir meclis üyesinin deyimiyle ‘kelaynak cevaplar’ın kel alaka sorularla kol kola girdiği bir meclis birleşimi yaşandı ve altyapı birleşimleri yine uyudu. Meclise indirilen yetki taleplerinin de bir türlü nihayetlenmediği meclisin uyarına geldi. Miktarı tam belirlenmemiş, süresi meçhul yardımlar konu edildi bu bileşimde de rapor rapor. Gündem dosyasındaki bir raporda boşluğa ne doldurulacak ne yazılacak sorularına; ‘kanunun bizi ilgilendirmeyen kısmını nokta nokta olarak geçtik’ oluverdi komisyon yetkilisinin cevabı. Ayrıca ekleme yapıldı, komisyon tarafından; ‘gerekli ve gereksiz bir sürü açıklama yaptım’ cümlesiyle yeterlilik verildi. Meclis başkanı araya giriverdi ortalık hararetlenince bir anda; ‘daha spesifik şeyler anlatırsanız’ iyi olura getirdi tartışmaları. Hız kesmeyip devamla, ‘meclis başkanı olarak mütevazilik göstermeyeceğim’ sözlerini de sakınmadı duyandan duymayandan.
‘Esenler’in manevi anlamda kalkınmaya ihtiyacı vardır’ şeklinde noktayı koydu, bir rapor görüşülürken ilgili komisyon yetkilisi. ‘Bu ülke bir vakıf medeniyetidir’ vurgusu yaparak muhalefetin eleştirilerine karşı duruş sergiledi komisyon. ‘Vakıf medeniyeti açığa, kaçağa, akara kokara göz yummak mıdır’a bağlayıverdiler yelkenliyi muhalifler. ‘Kaçak yapılanmaların resmileştirilmesi midir vakıfçılık’ açılımını sundu bir üye. ‘Kendinizi yalanlıyorsunuz’ serzenişleri, ‘bina kaçaksa lejantının değişmesi mi gerekir’ savunuları arasında bocalayan bir Meclis-i Esenler.
Kıssadan hisse sonuçta bir bölü beş binliklere uyduruluyor Esenler parça parça. Ancak ‘çok fazla düzeltme yok, düzenlemeler ve düzeltmeler bir bölü binliklere işlenecek ve yakında meclise inecek’ denmesine karşın komisyon hayli ağırdan alıyor meseleyi. Ve İlçenin göbeğindeki dört yüz metrekarelik parsanın bereketi ise Halil İbrahim sofrasına kalıverdi yeşillikler arasında.
Kongreler mevsiminin hâkimiyetinde geçen şu günlerde; Esenler’in meclisi gösterdi eğriyi doğruyu. Çıkış yolu bilimsel ve birimsel olmadıkça daha çok izleriz bu sahneleri. Zaten iyi biliyoruz geceleri yanar söner, yanardöner bir yıldız ve yoldaş tutkusundandır tüm aldanışlar. Hiçbir mevkide gözümüz yok, göz dikmeyiz harcımız olmayana ama ayın aydınlık yüzü solduğunda duramıyoruz vesselam. Meclis-i Esenler’i izlerken aklımızda kongresel bin bir soru, aysız gecelerde bir bakarsın usta eli değer geceye diye düşündük, durduk.
Çünkü kapatmışız “denizkızlarına” dünyamızı, “denize” sevdamız sürsün diye…
09.03.2012
Bu Yazı 41 Kez Okunmuş
ERDOĞAN AKSU

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ VE BİR DOST

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için köşemizi, sendikal çalışmaların içinden gelen, yıllarca sınıf mücadelesi yapmış ve ağır bedeller ödemiş bir dosta açma gereği hissettik. Kendisi gazetemize bu özel günle ilgili duygu ve düşüncelerini aktardığında bir basın emekçisi olarak sizlere ulaşması açısından vesile olalım dedik. Sayın Musa Bazin`in bize ulaştırdığı 8 Marta ilişkin makale çalışması şöyle;


DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ VE BİR DOST
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için köşemizi, sendikal çalışmaların içinden gelen, yıllarca sınıf mücadelesi yapmış ve ağır bedeller ödemiş bir dosta açma gereği hissettik. Kendisi gazetemize bu özel günle ilgili duygu ve düşüncelerini aktardığında bir basın emekçisi olarak sizlere ulaşması açısından vesile olalım dedik. Sayın Musa Bazin’in bize ulaştırdığı 8 Marta ilişkin makale çalışması şöyle;
“1840’lı yıllarda Avrupa toplumsal hareketlerin sancılarını yaşarken, 1848’de Almanya ve Fransa burjuva demokrasisi, burjuva demokratik devrimleriyle feodal kabuğunu kırdılar. Bundan kısa bir süre sonra Newyork’ta tekstil fabrikalarında çalışan kırk bin kadın işçi, 8 Mart 1857 tarihinde büyük bir direniş sergilediler. Kırk bin kadın işçi bu tarihsel direnişi; çalışma koşullarının ağır olması, iş saatlerinin 12 saatten fazla olması, ücretlerin çok düşük olması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve yeni haklar elde etmek amacıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu direniş maalesef egemen sınıflar tarafından şiddet ve kanla bastırılmıştır. Bu uğurda 129 kadın işçi hayatını kaybetmiştir. Kırk bin kadın tekstil işçisinin canları pahasına gerçekleştirdiği bu direniş emekçi kadınların da ilk örgütlü direnişidir.
Önceleri kadınlar ekonomik ve demokratik talepler için mücadele yürütürken kendisi için sınıf olma bilinci geliştikçe de giderek iktidar mücadelesi için bir örgütlenme içine girmişlerdir.
1910 yılında Kopenghag’da düzenlenen bir konferansta 8 mart, dünya emekçi kadınlar günü olarak birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak kutlanmasına karar verilmiştir. Dünya 8 Mart emekçi kadınlar günü olarak kutlanmasında, tarihteki özel yerini almasında Clara Zetkin ve diğer Alman sosyalist kadınlarının büyük bir rolü vardır.
1910 yılından itibaren birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak kutlanması egemen sınıflarda rahatsızlık yaratmıştır. Bu nedenle 1975 yılında birleşmiş milletler tarafından düzenlenen bir toplantıda dünya kadınlar günü olarak kutlanmasına karar verilmiştir. Kadın sınıfsal mücadelede hak ettiği yerini aldığı müddetçe kadının değişimi de sömürücü sistem içinde başlamıştır. Çünkü kadının sınıfsal bilinci üretim ilişkilerindeki konumuna paralel olarak gelişmiştir. Ayrıca kadın sınıfdaşı olarak erkek emekçiyle sınıf mücadelesini omuzlamıştır.
Kadının ataerkil dönemden günümüze tarihsel serüveni sorunun birden bire çözülemeyeceğinin de göstergesidir. Çeşitli gelenek ve göreneklerle bu güne gelinmiştir. Bu anlayışlar topluma zor değişecek biçimde nüfuz etmiştir. Bütün sorunlar birden ortaya çıkmadığı gibi birden söküp atılamayacağı da açıktır. Toplumlar kadın sorununa tüm yönleriyle eğilmeli kurtuluş için sınıfsal mücadeleye yer verilmelidir.
Kadının hem cinsel, hem sosyal hem de sınıfsal baskı altına alınmasının diyalektik bağı gözden geçirilmeli ve açığa çıkan pozitif enerji de sınıfsal mücadeleye yönlendirilmelidir. Sınıf mücadelesinin vazgeçilmezi olan emekçi kadın mücadele sahnesindeki yerini eskiden olduğu gibi bu gün de almalıdır.
8 Mart dünya emekçi kadınlar günü kutlu olsun…”
Eline diline yüreğine sağlık değerli dost. Bu gün üretimin her alanında aktif rol oynayan, işte, yolda sokakta, evde ezilen ve yalnızlaşan kadınlarımıza selam olsun…
08.03.2012
Bu Yazı 89 Kez Okunmuş
ERDOĞAN AKSU

7 Mart 2012 Çarşamba

BELEDİYE BAŞKANI İLE DOLAŞTIK



ERDOĞAN AKSU

BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Egzoz dumanı kusan şehirde bir sivri dil mahkûmiyeti yaşıyoruz, yıllardır. Göz görebildiğince zenginlik aldatısı ve fakirlik yontusu iç içe geçmiş, zihinsel üretkenliğin kafatasımızı zorlamasını engelliyor. Belediye başkanına tesadüf edip İstanbul caddesinde Rumeliler derneğinde son bulan refakatımız da bu gerçek yine su yüzüne çıktı. Esnaf gezisinde Başkanı gören yurttaşların çoğu ufak tefek, küçük büyük yardım taleplerini dile getirdiler çünkü.

BELEDİYE BAŞKANI İLE DOLAŞTIK
Egzoz dumanı kusan şehirde bir sivri dil mahkûmiyeti yaşıyoruz, yıllardır. Göz görebildiğince zenginlik aldatısı ve fakirlik yontusu iç içe geçmiş, zihinsel üretkenliğin kafatasımızı zorlamasını engelliyor. Belediye başkanına tesadüf edip İstanbul caddesinde Rumeliler derneğinde son bulan refakatımız da bu gerçek yine su yüzüne çıktı. Esnaf gezisinde Başkanı gören yurttaşların çoğu ufak tefek, küçük büyük yardım taleplerini dile getirdiler çünkü.
Milletin belediye çalışmalarına bir diyeceği yok görüntüsü hakim. Belki de direkt belediye başkanının yüzüne diyemediler, ya kınanmamak için nefsin hilelerine düşmediler. Ya da sıkıntı çektiklerini dile getirmelerine karşın sonuçlarını bekliyorlar, iyi bir çevrede yaşayabilmek arzusuyla sustular. Her türlü dürtüden yoksun bir yok oluş yaşanıyor Esenler’de. Açıkça yıldırmaya yönelik bir durum yoksa da bir yılgınlık kol geziyor sokaklarda.
Başkan yardımcıları ve birim müdürleriyle yola koyulan başkanın, sıcak temastan nasıl sonuçlar çıkaracağını göreceğiz ileriki günlerde. Yıllarca gün yüzü görmemiş ahali, karşısında başkanı görünce filozof kesilenleri hariç ateşte çorbasını kaynatmayla ilgili serzenişleri sundular utanıp sıkılarak. Halkın ne çok derdi var, Ülke güllük gülistanlık değil maalesef. Bir şehir var ki ülkenin ve kişilerin kaderini şıp diye değiştirecek güçte, ama yoksul çoğunluğun alınyazısı değişmez değiştirilemez biçimde yazılı alınlarına. Bayrak bezinden barınaklarda, tek katlı gecekondularda, viran evlerde, tümseklerde bayırlarda külfetli külçe hikâyeler depolanıyor işin özü.
Bu sahte kurmacayı hesap kitap edip, belirleyip yapanlar, dümene geçince gecelerin şiircisi kesilirse sokakta karşılaşılan bu olur elbette. Yardım biraz daha yardım, evvel Allah sonra siz. Müthiş örgütçü olmak da yetmez iş kıvamına erdiyse. Kamuoyu araştırma uzmanlığı da çare olmaz bu hastalığa. Başkan çıkar dolaşır, halk adamı ve bürokrat olmak da delice esen rüzgârı dâhice dizginlemek olur.  Salı günü caddeler dolaşılır Çarşamba halk matinesine müşteri bulunur. Salıncakta her daim tek kişilik ölümler yaşanır nasılsa. Perşembenin gelişi de çarşambadan belli olur.
Kapılmışız gündelik hayata inançları körelten, belleği zayıflatan bir yalnızlığı yaşıyoruz mavi kürede. Oysa semadan kaleye yolculuk bir fındık tanesi çapı kadar. Aslında koca kentte semboller arayarak dolaşmaya gerek bile yok. Nasılsa alem bir noktadan doğduğu gibi günü gelir batar. Zifiri karanlıkta bir mum ışığı ferahlık, aydınlık arayanlar da kapıya dayanır. Kapıları ardına kadar açık tutmak yeter de artar bile.
Çözümsüzlük çınarına çivi çakılmış bir kere. Altın tozuna yatırılmış beyinlerde ise sebepsizce yepyeni masallara açılır düşler. Çünkü açlık lezzet tanımaz. Ne çıkarsa bahtına ya alıştırılmışlık sokak lambalarından zirveye çıkışı asla önemsemez. Her çıkışın da bir inişi varmış zerrece enterese etmez garibi.
Çok dolaştık bu caddelerde sokaklarda. Belediye başkanıyla dolaşınca kendi kendimize parolasız yazmak geldi içimizden. Yazının hangi kelimede çatladığını kaleye almadan hem de. Hayat felsefesi oluşum düzlemindeki genç beyinlerle selamlaşmayı ve söyleşmeyi de gözlemleyince sokağa çıkma yasağı günlerinden bu güne ilaveten günlükler tutmaya gerek olmadığını da gördük.
Her şey başkanla bir esnaf gezisine katıldıktan sonra şekilsizleşti dememek için, ilham bazen insanı kontrolden çıkarır diyelim bari.
Zaten tüm yaşadıklarımız “ağrıyan dişe kekik yağı sürmek”  gibi bir şey.
 06.03.2012
Bu Yazı 82 Kez Okunmuş

ERDOĞAN AKSU

2 Mart 2012 Cuma

STRATFOR VE KOD ADI TR–007.05

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Stratfor adında köpük köpük trajik- komedi tadında toplumsal belgeler düzenleyip kayda geçiren bir özel istihbarat şirketi var amerikada. İşte bu ‘gölge CIA`, Özel USA istihbarat şirketinin sayısı 5,5 milyonu bulan gizli küresel istihbarat raporları ve dahili yazışmaları haklanmış. Ve bir anda el değiştirmiş tüm gizlilik.


STRATFOR VE KOD ADI TR–007.05

Stratfor adında köpük köpük trajik- komedi tadında toplumsal belgeler düzenleyip kayda geçiren bir özel istihbarat şirketi var amerikada. İşte bu ‘gölge CIA’, Özel USA istihbarat şirketinin sayısı 5,5 milyonu bulan gizli küresel istihbarat raporları ve dahili yazışmaları haklanmış. Ve bir anda el değiştirmiş tüm gizlilik.
Wikileaks denen baş belası da bu bilgileri bir bir yayınlamaya başlamış veya başlayacakmış. Böylece medya, siyaset, şirket ve istihbarat dünyası başta ABD olmak üzere tüm yer küredekiler panik içindeymiş. Yani bizimkisi ne vakit yayımlanacak diye bekleşiyor ahali.

Bu stratforun en iyi, kallavi müşterisi de CIA. Zaten stratfordan hizmet almayan şirket, dev firma, medya kuruluşu, gazete, çeşitli kurum ve kuruluşlar, siyasetçiler ve dahi gazeteci yok gibi bir şey. Ve bu stratfor yalnız ekonomik maksatlı değil, siyasi ve sosyal odaklı ve çok yönlü bilgi peşinde sürdürüyor istihbaratlarını. Sonra elde ettiği verileri, bilgileri isteyenlere faturalı kaşeli satıyor. Hizmetlerinde sınır da yok; dileyene brifingler veriyor, toplantılar sempozyumlar düzenliyor. Parasını vereni arzusu büyük olanı, dünyanın dört bir yanında bakanlarla bürokratlarla yani devletle ayni masada buluşturuyor.

Üç boyutlu etkileri yakında görülür ama şimdi bu stratfora kaynaklık mı denir, ajanlık mı denir bilgi sağlayanların, enforme edenlerin listeleri de belliymiş, isimler de haklanmış el değiştirmiş anlaşılan. Kaç kitap ağırlığında adamlar ise bunlar yayınlanmaya hazırmışlar, açıklayacaklarmış. Üç beş kuruşluk iltifatlar bir yana başta Amerika sonra tüm dünya stratforun anaforuna bir şekilde takılmış. Zaten yanlış adreslerde boğulur nefes. Gün doğmadan neler doğacağını da görür fukaralar.
Gerçekliği, doğruluğu, etkisi, yetkisi, aslı astarı ne derecedir tam belli değil ama medyaya yansıdığına göre izole edilmiş bu ucuzluğa Türkiye’den kapılanlar da olmuş.

Küresel bilgi ve ticaret ağı dünyayı küçülttükçe en bastırılmış duygular bir bir hortlar. İşte bu süngerimsi stratfor benzeri akışkanlıklara da meyil edilir, kod adları alınarak. Örneğin bu istihbarat işiyle uğraşan, kabası bir yana nazikçe ismi ‘analist’ olan kişi yakın bir dostun kızı oğlu çıkabilir. Dostsuz hayat mı var. Tanıdık bildik diye, garibim analizlerinde kullansın için, yardım maksatlı sorulanları yanıtlamak da kim beis görebilir ki demekle kurtulunamaz. Böyle demek bu ülkeye haksızlık etmektir, kendini unutmaktır. Uluslarası haber ajanslarına, çok uluslu medyaya beyanat vermek başka, analizcinin tuzağına düşmek başka olmalı.

Çünkü Sırıtkan siyah bir noktadan biter koca koca yıldızlar, kara bir delik olup kalırlar boşlukta başkalarını da yutmak için. Badem gözlü dost hatırına bu iletişim çok defalar da sürmüşse bir de kod adı takılmışsa, göz erimi uzaklıktaki güneşten sakınmak gerekir.

Bu şaşkınlık verici olayın ve işin içinde daha kimler var, TR-007.05 Soru cevap testinin kaçıncı halkası şimdilik muamma. Aşikare olan ise ağın tepelere kadar uzanıp uzanmayacağı. Çünkü Dünyada stratforun üyesi, müşterisi, alıcısı, satıcısı, kaynağı, ayağı olmayan yok gibi.

Varsayalım lüzumsuz gerginliktir. Mümleyen, gümleyen, gürleyen her kim varsa o gün geldiğinde sırra kadem basamaz nasılsa. Helezonik seslerin anlattığına göre ülkede açığa düşen de çokmuş. Bu kod adıyla meşhur zat ise yakınlarda üst düzey politikaya sızmış, bulaşmış veya bulaştırılmış.

Saçlarımıza beyaz gecelerin gölgesi boşuna düşmedi ve Kaç baskı görmüş ise insanlığın kitabı okumuşuz. Öyle gülüp geçilmiyor ki katlanmak zorunda olduğumuz bu yavşamalara, yanlamalara. Bu kodlanmışlar için ise ne diyelim, baştan söylemiştik zaten; “can gider davet kalır”, o kadar…      

01.03.2012
Bu Yazı 110 Kez Okunmuş
ERDOĞAN AKSU

1 Mart 2012 Perşembe

GÜN YÜZÜ GÖRMEDEN TÜZÜK KURULTAYLARI

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com


“Bir yanda katı bir bencillik, bir yanda isimsiz bir sefalet sürmekte” ise her değerlendirme dinamik sol bakış açısıyla yapılmalıdır. Reform ise bilinçli bir pratikle ve düzeyli bir katılımla gerçekleşir. Hikâye nereye giderse biz de oraya gideriz mantığıyla kurultay toplamak hayata mola vermek gibi bir şeydir aslında. Olağandışı yetkilerle donanmışlık iktidara yürüyüşü periyodik olarak sağlamadığı gibi akıl ve irade duvarına çarpar tüm siyasal arayışlar.

GÜN YÜZÜ GÖRMEDEN TÜZÜK KURULTAYLARI
“Bir yanda katı bir bencillik, bir yanda isimsiz bir sefalet sürmekte” ise her değerlendirme dinamik sol bakış açısıyla yapılmalıdır. Reform ise bilinçli bir pratikle ve düzeyli bir katılımla gerçekleşir. Hikâye nereye giderse biz de oraya gideriz mantığıyla kurultay toplamak hayata mola vermek gibi bir şeydir aslında. Olağandışı yetkilerle donanmışlık iktidara yürüyüşü periyodik olarak sağlamadığı gibi akıl ve irade duvarına çarpar tüm siyasal arayışlar.
Bu baskı ve kaos ortamında da hiçbir tüzük, ardı ardına yapılacak hiçbir tüzük kurultayı da ilaç olmaz yaraya.  ‘Büyük demokrasi şöleni’ adıyla genel merkez ve muhalefetin ayrı ayrı kurultay toplayacağı gibi garip bir durum var ortada. Delegelerin tek giriş kartıyla seçecekleri kurultaydan birini veya her ikisini de onurlandıracakları bir ilk yaşıyor CHP. Hafta sonu yapılacak Tüzük kurultaylarına hazırlık olanca hızıyla sürerken CHP dışında bir sosyal demokrat partinin gereksinim olduğuna inananların da oranı maalesef yükseliyor.
Kilit isimlerle kilitli kapıları açmak gibi karmaşık tasarımlarımı olan bir kurultaylar süreci açılıyor partililerin önüne. Öyle bir virüs bulaşmış ki partinin tüzüğüne değişimin gücü genelgelerle kovalanıyor ve böylece hedefler şaşıyor. Oysaki meselenin özü tüzük değişikliği veya yeni tüzük değil aslında. Parti içi adaylaşma da oranlar, kotalar kalkar ve her türlü adaylıkta ön seçim uygulanırsa bütün sorun kökünden hallolur.
“Evren sürekli bir değişimden geçmektedir” sözü bir değer ise eğer; sıra dışı oyunlarla yapay gündemler yaratıp, fırtınalar koparmadan rüzgârın muazzam fısıltısını dinlemek gerekir. Dâhice planlarla, maddeler üzerinde anlaşmaya dönük karmaşık tüzük tartışmaları da parti içi iktidar mücadelesinin bir ürünüdür sadece. Başka da bir şey değil.
Haziran ayında yapılacak olağan kurultay öncesine sıkıştırılan bu iki tüzük kurultayı aslında partide 360 imza verecek delegenin her zaman bulunacağının kabullenilmesinden öte bir önem taşımıyor. Üstelik kıpırdanmaya başlayan parti içi muhalefet kurultaylardan birini seçimli bir kurultaya dönüştürebilirse parti hiyerarşisi hepten bozulabilir. Seçimli olmasa bile bir veya iki yapılacak bu tüzük kurultayları kim ne derse desin genel başkanı yıpratacak ve kurduğu kadrosuna güç kaybettirecektir. Altın damlası da olsa bu sıkışıklık bıkkınlık verir. Bu nedenle; Değişim umudunu taşıyan kadroların yılgınlığa düştüğü ve kongre süreçlerinin işlediği şu günlerde delegelerin kurultaya nasıl bir ağırlık koyacağı hala belirsizliğini koruyor. İleri de bir hayal kırıklığı yaşanmaması için, yitik hayatlardan anı derlememek için kemikleşmiş imajların kırılması gerekir.
Bu hafta sonu klasik iktidar savaşları güncellenirse Genel başkanın etrafının ayıklanması gibi bir sonuçla bitecek bir kurultay olması da mümkün. Açılım ve katılımlarla belirlenecek bir örgüt şeması çatışma yerine başarıyı getirir. Değişik vitrin süsleri ile klüpleşen bir parti tuzağına düşülmemelidir.
Ayrıca Partide tasfiye sürecini başlatacak bir sürecin, kongre ve kurultayların başlangıcı bir kurultay da olabilir bu tüzük kurultayları. İki yapının egemen olduğu kılıçların çekildiği bir bölünme sürecine de çekilebilir kadrolar. Bu nedenle genel başkan kılıcını parti içi yarışlarda değil, ülke siyasetinde kullanmalı.
Bu iş analitik tahlillerle olmaz. Tüzük kurultayı ve peşindeki kurultayların, içi dışı kaynamayan, yerelde tek adres, genelde çok ses, bol renk ama tek yürek bir parti imajı atağına dönüştürülmelidir. Yoksa en büyük düşlerimiz yine çalındıkça çalınır…
23.02.2012
Bu Yazı 233 Kez Okunmuş
ERDOĞAN AKSU

TFF 41. BAŞKANINI SEÇTİ, CHP YENİ TÜZÜK YAPTI


 
TFF 41. BAŞKANINI SEÇTİ, CHP YENİ TÜZÜK YAPTI
BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR
ERDOĞAN AKSU


TFF 41. BAŞKANINI SEÇTİ, CHP YENİ TÜZÜK YAPTI

Bir kurultaylar haftası yaşadık. Siyasetle futbolun, futbolla siyasetin iç içe geçtiğini kanıtlarcasına iki alanda da hem de olağanüstü kurultaylar haftası yaşandı. İki güne sarkanı da vardı, iki saatte beş dakikada Beşiktaş olanı da. Her iki genel kurulda çıkan sonuçlar hem futbolda hem de ana muhalefet partisinde zor günler yaşanacağına delalet eden sonuçlardı. Üç yanı denizlerle çevrili futbolu çete çevrili, kulübü, partisi, siyaseti ülkenin uyanık tayfasınca çevrili olduğundan her iki yanda da derin değişimlere gerek var.
Ana muhalefet partisinin İki güne sarkan tüzük kurultayının hesaplaşmaları, ilçe il kongrelerinde sürer ve hazirandaki büyük kurultayda bir yerlere bağlanır, mesele halledilir. Ancak beş dakikada Beşiktaş olan futbol federasyonu genel kurulu siyaseti de derinden etkileyecek durumlara gebe. Hangi kapıya bağlansa durmaz bir durumda olaylar. Her ne kadar tüm kulüpler birleşmişler görünse de, Demirören;  “Türkiye Futbol Federasyonu Olağanüstü Genel Kurulu’na tek aday olarak girip 229 delegenin 221’inin oyunu alarak yeni başkan” olsa da çim sahadaki kızgın demirler taban yakıyor.
Genel kurulda başkan oldu olmasına da; Herkesin başkanı olmak gibi bir amaçla yükün altına giren,  Ateşten gömleği giyen başkan bakalım başarılı olabilecek mi? Kartal ve çarşı bağımlılığından kurtularak tarafsızlaşabilecek mi? Hiçbir ayrım gözetmeden, Medyalık falan olmadan, suskun ama kararlı bir Karşıyakalı olabilecek mi? Gemi düzlüğe çıkabilecek mi? UEFA ile arapsaçına dönüşen ilişkiler düzeltilebilecek mi? Şike ve teşvik iddiaları ile mahkemeye düşen Türk futbolu kaostan kurtarılabilecek mi? Futbolun kirlenmişliği temizlenebilecek mi?  Ayrıca futbol tarihinin en kritik sürecinde yeni federasyon ve yeni başkan alacağı kararlar ve uygulayacağı yaptırımlarla kimilerini üzerken kimilerini memnun edecek ama kimseye yaranamayacak gibi görünüyor. Bu bedeli de insan dokusunu bilerek ve hazmederek ödeyebilecek mi?
Umutlanmak ve hayallenmek istiyoruz, hayatı zenginleştiren hayatlara dair futbola dair. Hayattan karelerde daima bir stadyum heyecanı vardır çünkü bir nebze de olsa. Futbolun düzeni bozuldu, hayat altüst oldu. İşte o nedenle tüm bu sorular…
Şike ve teşvikte adı geçen bunca kulüp varken, disiplin talimatnamesinin 58. Maddesi işlemeye başlayınca, şike yapmışlık bir yana teşvik primine teşebbüs etmiş kulüpler dahi küme düşürülünce kıyamet kopar. Çünkü tuhaf tipler serpiştirilmiş oraya buraya. Türkiye UEFA ve FİFA nezlinde de tamamen mahkûm olur. Gelir üç-beş yıllık men cezaları ve fatura yeni federasyona kesilir anında. İç içe geçmiş yürek ferahlatan mucizeler aranır sonra çığ tünelleri kapattığında.
Siyasi erk Federasyonu’nun elini rahatlatacak formüller inşa edemezse eğer Türk futbolu futbol topunun içine hapsolur ve günü gelir patlar. Ortada herkesi yaralayacak, etkileyecek  büyük riskler var. Şimdilik bu riskleri üstlenme cesareti göstermiş olsa da yeni başkanı zor günler bekliyor. Eğer dünyanın Türkiye’ye bakış açısını aynen devam ederse yeni federasyon bu bakış açısını değiştiremezse Türkiye’nin futbol endüstrisi batar iflas eder.  Radikal yaptırımlar uygulanırsa, uzlaşı ve karşılıklı özveri unutulursa çıkan sonuçları taraftar kamuoyunun anlayabileceği de şüpheli. Sarı lacivert renkli bir kulvarda bekliyor Türk futbolu. Ya koşacak ya da belirsizlik devam ettiği sürece Türk futbolu emekleyecek. Bedeli de topyekun ödenecek ve mahalli ligimizde oyunlar oynanarak avunulacak yıllar bekliyor eşikte.
Aklı sıra iş çevirenler, ipucu olamayacak acı sürprizlerin peşine takılanlar, kara gün dostu arayanlar, fi tarihinde Türk futbolunun başına şunlar şunlar geldi diye aktaracak yarınlara. Tarihin cilvesine bakın ki bu maçları izlemek yine bize, Karşıyakalılara düşecek…
28.02.2012
Bu Yazı 125 Kez Okunmuş

ERDOĞAN AKSU