DÜZENİN BAŞKALDIRICISI OLMAK
Her çarpık düzenin mutlaka bir başkaldıranı çıkar. Çünkü tek bir gün 'Olmak ya da olmamak...' sorgulanmaz. Ancak sorulmaz soruları soranlara gıcık olunur. Derken biri 'Düzenin başkaldırıcısı' olur. Olur olmasına da başkaldırı ömrünce ardısıra gelir...
Yani başka başka işlerin hep önüne geçer düzen karşıtlığı. Baldan tatlıdır asilik. Ancak bela musibet bırakmaz yakayı. Hatta kalın diye atlanarak okunan 'suç ve ceza' bile yıllar sonra tutar paçadan. Başkaldırılar bir gölge gibi takip eder başkaldırıcıyı...
Bazen geri durmak gerekir ama hayat izin vermez. Yakalar, çeker, silkeler başkaldırıcıyı. İleri, daha ileriye atar. Velhasıl çarpık düzenin başkaldırıcısı olmak, zor zanaattir. Ailenin başkaldırıcısı olmak da sanılanın ötesinde bir derttir. Yani ikisinin de bedeli çok ağırdır...
Başkaldırıcılık, başkaldırıların başsız kaldığı, kıçı başı oynayanların kıral, kaşı gözü oynayanların kıraldan çok kıralcı kesildiği dönemlerin belki de tek kazanımıdır. Kıral çıplak demek ise başka çıkar yol kalmadığının soyka evrene ispatıdır. Yani öyle herkese uymaz bu ateşten gömlek...
Olur da bir gün hırçın dalgalı denizde, bata çıka bunalırsan rastgele deyip dışa vurursan kendini, asla saklamadığın benliğini, işte o an başlar kutlu başkaldırı. Yani hayra alamet olmayacak olana, Hayır demekle başlar başkaldırıcılık. Yani çarpık düzenin evetine hayır, hayırına evet dersen bencileyin yazarsın kendi kaderini. Kendin gibilerin kaderini...
Zamanla normal bir kitaba giremeyecek girintili, çıkıntılı, ağdalı sözlerle not edersin yakın geleceği şanlı tarihe. Gelmişine geçmişine, paslı çarkına, yaslı çıkınına bir güzel çarparsın çapayı. Çaptan düşmeden denizin metodik ritmini kollarsın ve resmen kitapsızlığa kitap olur başkaldırıcılığın...
Başın kaldırmaz ama takibe alınan desleksiyon delirmesi sapıtımlara, sır olmayan sıradanlığa sırayla çakarsın. İnsan maskı takan sırtlanlara, çakallara, çıyanlara sıradışı sallarsın. Adı 'Başkaldırı' olur. Ve 'Düzenin Başkaldırıcısı'na, kalemşör kokartıyla sınıf atlatırsın...
Sınıfsal yazmak, başkaldırının da bir düzeni olabileceğini hissettirmektir. Yazılanlar güldürür ağlatır, kızdırır süründürür ama yumuşatır da. Yazıya dökülen her başkaldırının, aforizmalarla başlayan, karamizah yüklü bir ahengi vardır. Veya düzenli düzensizliği. Yani kor karanlığı parçalamaktır yazmak, başkaldırının özüdür doğru okumak...
Düzensizliği düzeltmek veya düzeni düzlemek için asice yazmak başka bir şeydir ve oldukça zordur. Okumak meridyen ve paralel düzlemini paralamak, enlem ve boylam arasına sıkışıp kalmamaktır. O da zordur. O yüzden özünden kopmadan, başkaldırıcı kıstaslarına uymak gerekir...
Başkaldırı, kökü sığda, kendini yazar sananların, özü sözü bir olmayanların, eli gözü oynakların işi değildir...
Başkaldırıcı, kökü derindeliğin güvencesiyle okur yazar esrikliğine savrulur. Eksikler neyse ne varsa görür ve gösterir...
Düzenin Başkaldırıcısı, güncel hayata dair saptadığı gariplikleri okuyana iyice belletir. Kataraktlık konuları bile araya mizahi esintiler katarak esnetir. Eski köye Yeni adet taşlamalarla zihinleri okşar. Zinde ataklarla, zehir zeka dokundurmalarla evladiyelik başkaldırılara doğrultur objektifini. Çeker büyük fotoğrafı, basar arabından renklisine. Hayli cesurca. Yani alayına gider, topuna baş kaldırı, bal küpüne isyandır başkaldırıcılık...
Başkaldırı, dillere destan olmasa da baştacıdır. Belki muazzam bir el kitabı olur zamanla. Veya bir başkaldırıcının başucu günlüğü kalır. Kör duvara sıvanan bir nefeslik umut veya. Güneş balçıkla sıvanmadığından, diğer sıvama aparatlarını yansıtan ayna olur belki. Belki de anca dikkatle okuyanın anlayacağı, kabahatler kanunu ihlalidir. Tek ihmal edilmeyen şey ise insanlığı zorlayan feci olaylara takındığı tavırdır. Başkaldırı denilen de işte budur.
Bu insanlıktan çıkmış türlerin yüzüne gözüne 'Yeni' bir bakış açısıyla çıkmaktır. 'Yeni' bir yaklaşım, 'Yeni' bir değerlendirme,
'Yeni' bir desteklenme, 'Yeni' bir denetimdir. Veya 'Yeni' bir oto kontrol sunumudur. Yeni'ye tek şart ise eskiye dönüşmemesidir...
Yani mevcut düzenin halkı oyalama taktiklerini ve yarını oylama modellerini red etmektir mesele. Çünkü yutturulması gerekenleri ve malumun yutturmacalarını aptal kutuları çoktan şifrelemiştir. Çokluğun içinden seçilmiş safi, sufi, kafi şark kurnazları, akla gelmez veya kırk yılda bir anca gelir taktiklerle konuları çarpıtır. Sabit kurnalardan akıtılır, zehir zakkum. Zırvalık boş akıllara boşaltılır ve masum akıl depoları bir bir zehirlenir...
Çarpık füzenin başkaldırıcısı, bu pencereden bakıldığında gerçekten masumdur. Masum ama malum düzen. Güvenç sıfır. Ne dersen de ne yazarsan yaz, hatta sol elinle kanarya tut, başkaldırıcılık kafadan mahkum...
Hele de zaman ve mekan duyarlığı, dünden bugüne gökten yere inmişse, duygular ibrikten dökülen kibritle ateşleniyorsa durum değişmez. Ve sikkesinden borsasına, futboldan siyasete, dilden dine, kompradordan oligarşiye, kılından komplesine her şey yozlaşır. Ve başkaldırıcı salt bunları gösterse bile bariz suç işlemiş sayılır. O yüzden başkaldırırken üzerinde bir daha düşünmek, kime zarar, kime yarar, kim zulalar kime harcar ayrıştırmak gerek. Yani yazarken de okurken ki özgürlüğün tadına varabilmek için bu şart. Çünkü özel, tüzel yazdıysan, yazgı bu demeyip özüne gözüne kaydırdıysan özgür kalabilmek zorun zoru..
Peki bu şartlarda nasıl olacak başkaldırı? Başkaldırıcılık dağın arkasını görmek ve bilmek. Sırf 'ben bilmem merkez bilir' diyen tipitiplere giydirmek. Başkaldırmak, düzenin ters kolpalarını düzlemek, düzlemenin gereğini kalpte hissetmek. Başkaldırı boş inançlardan, akılları gaza getiren düzenbazlardan ve gaza illetinden milleti kurtarmak. Merkezi ritmi resetlemek. Elbette 'okumak kolay sıkıysa yaz bakalım' tümcesini iki kere okumak. Yazan için 'Söylemek bazen, yazmak ise her zaman yürek işidir.' yazılanın inkarı olmaz diyeni önemsemek. Yani başkaldırının nasıl olacağı belli...
Çatpık düzen başkaldırıcısı, saçma sapan, şamdan kavaktan ne kadar konu varsa dokundukça dokunacak. Neyi kime, kimi nereye perçinleyecekse, pervaza pervasızlık çakılacaksa bile hiç çekinmeyecek. Ve zamanla arabın büyüsü bozulacak. Yani Dünya çok meridyenli ve çok paralelli paralanışı veya güneş sarısı parlayışı mutlaka görecek...
Tam da bu tarihte, salt talihsizlerden bahsetmek zor iş. Asıl zorluk falandan filandan etkilenmeden, kafa esince tam da böyle esmek gürlemek. Başkaldırının dikalasını diktelemek. Diktacıları kendi kantarında tartmak. Ancak gününü gösterirler illa ki yani başkaldırının sehpaya çıkmak ve tabureyi tekmelemek olduğu bilinciyle velvele ve zelzele koparmak da bir yere kadar. Bakarsın kolpacı kopuklara inat, bir bir hedefe salınan oklardan biri dönüp gelir tam on ikiden...
Başkaldırcının takdirlik, takdimi de bellidir, 'Dua et başka hiç kimse başkaldırıcı olmasın. Şeytan ölsün bir daha taşlanmasın. Hacamat olmadan hacılık piyangosu kime çıkarsa çıksın. Yas için akşam ajans, toplu mesaj beklenmesin. Can bedenden çıkmadıkça, başkaldırı çanları çalsın. Az veya çok çaktırmadan çalanlar da ölsün. Aleni hamuduyla götürenler de gömülsün...'
Malumu bilsen dert, ilgilenmesen başka dert. Derdo olmak da zor. Ve dertli başkaldırıcı, her konuda içini döktükten sonra ölür. Ölmezse, kendinden emin kendine amir oldun demir kestin. Demirden korksak diye başlayan racon kestin. Hala değişmez aynılık, yenilenen aykırılık. Zaten 'okuduğundan fazla yazmaya kalkışanlar bir yerde mutlaka yanlışa düşerler.' O yanlış gelir ıssızlığın ortasında başkaldırıcıyı bulur. Artık yeter...
Artık lafını duyar duymaz boy boylayan, sav savlayan, tav tavlayan devletlu hemen hal ve vaziyeti kayda geçer. Zaten başkaldırıcılık zor, başkaldıranı aradan kaldırmak kolay. Tarihle sabit, başkaldırıcı ya düzen düzenbazlarınca öldürülür ya da öldürtülür...
Yani o zaman bu zaman. Güleryüzlü başkaldırıcılık gereği, devletten değil ama 'biraz derin devletten korkmak lazım' zamanı. Özellikle davet ve icabet fasılları hırsla ve hızla sürerken. Ayrıca esaretle bitebilecek sertlik de artık başkaldırı değil. Ayrıca başkaldırıcılık budur canım 'Olacak o kadar' başkaldırı da denmiyor artık.
Ne yazık ki mevcudiyet böyle. O yüzden onca bunca başkaldırı kafi. Söz meclisten dışarı, çerçevesi açık veya gizli oturumda, kim şapa oturacaksa, oturur. Şahsen Sevr dağına kim çıkarsa çıkar. Kifayeti müzakere.
Artık yeter. Bugün itibarıyla yerli ve milli çarpık düzen, kendine başka başkaldırıcılar baksın...