31 Aralık 2012 Pazartesi

"HOŞ GELDİN 2013, MUTLU YILLAR İNSANLIK…"

"HOŞ GELDİN 2013, MUTLU YILLAR İNSANLIK…"

Korkular ve zaafların inşa ettiği koskoca bir yıl daha geçti. Sönmemeye yalpalayan sarı ışığa akıl yatırmanın ifşa ettiği 2012 de geçti gidiyor ve 2013 kapı arasından bakıyor.

Yoğun ve yorucu bir yılı daha eskittik ve yenisini bekliyoruz. Dördüncü evresindeyiz yolsuzluğun bu günden şeytanı taşlasan ne fayda, taşlamasan ne zarar ayrıca ne yazar…

Yılın son yazısını yazmaya beynimiz elveriyor da elimiz varmıyor bir türlü. Zaten yazmak uzunca bir süredir bizce anlamını yitirdi.Yaz yaz nereye kadar sürecek bu işkence. Ancak yazı kendiliğinden iz sürmeye başlayınca ve kelimeler birbirine zamklanınca durmak yok diyoruz, direnmeye devam.

Gölgeye evrilmeden soylu sufi yarenliğini yaşamak bizimkisi kendi çapında. Soysuz, çapsızların topuna da ağlama efekti ayarlamak…

Yepyeni umutlarla, kapkara göğü yırtan fişeklerle, yaratılan renk cümbüşüyle, eksiksiz şölenlerle, karşıladığımız 2012’yi yine ayni şekilde uğurlayıp 2013’e yelken açacağız ve yeni yılı ağırlayacağız tam 365 gün süresince...

İnsanlık tarihini kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yönlendirdiğini çok iyi bilmemize karşın entrikacı niyetlere inat, umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2012 gelirken.

Hayatlara eşlik eden kişisel vaatlere aldırmadan, ülke için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiştik âcizane. Türküler, şarkılar, halaylar, horonlar eşliğinde hoş geldin demiştik yeni yıla. 2012’nin 365 günü, harala gürele ne çabuk geçti. “Göğe direk denize kapak olmaz” misali sırlar, serler, savlar yerlerde süründü yine. Her aklı başında bireyi dellendirecek, çıldırtacak, yığınla kötü olay yaşandı yine.

Kıyamet de kopmadı ayrıca…

Gündem oluşturmak için değil bu sözler gerçeğin kendisi; İnsanlık onuru yine hiçe sayıldı. Silivri ülkede en tanınan kaza oldu. Bir adımda gözaltılar la, baskı ve sömürü eksilmek bir yana arttıkça arttı. Hayıflandık, incindik, üzüldük, yerindik yine. Aslında klasik sayılabilecek tek bir cümle yeter dünyayı anlatmaya;

Eğer yaşamak denirse adına, yaşadık, bitti gitti...

Çalınan hayatları görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, palazlandırıldığı ve dahi ilahlaştırıldığı kuru gürültü harmanlaması bir yıl geçti kısacası. Yaşayıp görmek de yine bizim payımıza düştü.

Madrabazlıklar çelik kasalarda, ağır ahşap dolaplarda saklandıkça ve tüm gizli saklılar en umulmadık anlarda savruldukça, saçıldıkça, yaşam zembereği boşanır saray yavrularının da. Ebabil kuşlarının kanat çırpması da çare olmaz o vakit sultan saltanatına.

Sürgünler yaşanır, yaşatılır öz memlekette...

Enikonu özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar tebaalar yaratılmaya çalışılan günümüzde, kumpaslara gelmeden eski ve yeni yıl adına, özgürleşecek toplum adına, yaşayıp yaşatabilme niyetliliğiyle doğruları haykırmaktan, nefes aldığımız sürece asla çekinmeyeceğiz.

Çekinmeyiz kimseden, çekinmeyiz sonsuzluk cetvelinden…

Yeni yılda da envanterini bilançosunu tutacağız hayatın. Çok olan şeyin değeri azdır bilinciyle, ne birilerinin borazancılığını yaparız ne de birilerinin kıyamet sur’unu üfleriz. Açıkçası, çözüm odaklı rekabet, dengesizleştirilemeyecek bir muhalefet ve düşmeyecek bir değer peşindeyiz.

Sözün bittiği yerde ise kurtarıcı, kahraman, can simidi aramamak içindir tüm çabamız.

Zaten tutkularımızı yıllar var ki babamız adındaki bir şehirde bıraktık ve umutlarımızı kara toprağa gömdük filiz filiz.Şimdi ise beş deste hayat gülü elimizde ve dikenleri avucumuzu kanatıyor sevdayla.

Uzak ve erişilmez değil hiçbir şey. Boş saatler muskacısının boş vaatlerine kanmadan, inanmadan Ülkemiz güzelliklerle dolsun, Engeller ve ayrımcılık ortadan kalksın,barış özlemiyle yanıp tutuşmalar son bulsun istiyoruz sadece.

2013 sonunda böylesi karamsar bir yazı kaleme almamak dileğiyle, karşıladığımız gibi uğurlayabileceğimiz bir yeni yıldır bütün arzumuz…

KENTSEL DÖNÜŞÜM MACERASI; “SOL GÖSTERİP SAĞ VURMAK”…

 KENTSEL DÖNÜŞÜM MACERASI; “SOL GÖSTERİP SAĞ VURMAK”…

Şu sıralar İstanbul’da kentsel dönüşüm üzerine bir panel, konferans, sempozyum, furyası var. İktidarı muhalefeti bu bilgi şölenlerinde vatandaşları kendi bakış açısıyla nasiplendiriyorlar. Yani rüzgâr ekiliyor vilayet vilayet, ilçe ilçe yakında vira fırtına biçilir mahalle mahalle…

Dağ fare doğurunca…

Esenler’de en son yapılan; en özel anların resmi mekânında, en ana muhalefet partisinin düzenlediği, en kentsel dönüşüm ve yenileme bizim işimiz paneline dinleyici-konuk olunca, iktidarın  “en sol gösterilip sağ vurduğunu” iyice anlamış olduk galiba.

Evet, panelden geçtik, sanki kongre kuruldu Esenler’de; insanları deprem değil binalar öldürür…

Bizce de; Aşırı göç alan kentlerde zamanla oluşan gecekondulaşma ve çarpık yapılaşmanın en doğal sonucudur kentsel dönüşüm. Ayrıca insanları afet güvenli yapılara kavuşturmak, gecekondu bölgelerini çağdaş yaşam alanlarına çevirmek başta devletin sonra belediyelerin temel görevidir. Anayasada layığını ve karşılığını bulan insan hakları, mülkiyet hakları, barınma hakkı ve eşitlik ilkesi uyarınca şekillendirilmiş kentsel dönüşüme de aklı başında hiç kimse özellikle siyasi emeller uğruna hayır demez, boşuna direnmez, karşı da durmaz.

Billboardlara asılmış rengârenk fotoğraflara bakıldığında en cennet ilçe görünen, aslı potemkin zıhlısı Esenler’de; en muhalefet parti panelinde, en yerli 90 yıllık Esenlerli bir tanıdığın atış alanına girmesinden, kentsel dönüşüme Dim-Dik duruşunu gözlemleyince;

Ortada “ Ortada vatandaşı hissettirmeden ve kamuoyuna çaktırmadan inceden mağdur eden veya edecek izlenimi veren, nedense hangi beklentileri karşılamak için mağduriyet riskini en aza indirgeyememiş, afet riskini de azaltmaktan oldukça uzak, riskli alan-riskli yapı ilanı papyonvari, planı projesi, yedeği olmayan, parçalı-parçacı anlayışla ve bohçacı hızıyla dizayn edilmiş” en azı iki sene hakikateni ömür boyu sürecek, gelecek kuşaklara da sirayet edecek en kentsel dönüşümle karşı karşıya kalınacağını ve saflaşılacağını bir güzel anladık…

Ve anlamayanlar, anlaşılamayanlar ve anlaşmayanlar için, bilip duyup görüp üç maymunu oynayan sahte aktörler için de bazı saptamalarda bulunmayı bir borç bildik; 50 yıllık bir Esenlerli olarak…

Atadan babadan kalmış arsa, arazi, bina ve toprağa bile hâkim olunamayacak bir düzen dayatmasına evrilecek gibi kentsel dönüşüm adına yaşananlar veya yaşanacaklar. Hani miras helal’di…

Niyetimiz halisanedir denilerek, vatandaşları hayırsız evlat konumuna düşürüveren, göçe zorlayan veya alışmışlığının dışında “yanaşık düzen konserve dairelerde yaşamaya” mecbur ve mahkum eden, 100 yıl sonra dahi acısı sancısı halen süren göçleri ve nüfus mübadelelerini anımsatan ve dayatan, depremle gündeme sokulan ama depremsel odaklılıktan kaydırılan bu kentsel dönüşüm; maalesef rantsal paylaşımın ıtırlı kokularını duyumsatıyor orta sınıf vatandaşlarına…

Ülkeyi inşaat sektörü ile büyütelim, ekonomiyi hareketlendirelim hevesiyle, iki günde alelacele görüşülen 16 Mayıs 2012 de mecliste onanan 6306 sayılı yasayla;

“Afette en hasar görecekler diye 6,5 milyon binanın yıkılmasıyla büyük sermayeye arsa üretmek ve peydahlanan arsalara devlet eliyle taşaron ortaklar marifetiyle “en akıllı rezidanslar” ve en ananeye uzak karakterli avm-ler perdahlamak ve en son boş kalmış alanlara da afetengiz mantıkla hükmederek gökdelenler koymak, kentsel dönüşüm” ise eğer sözleşmelere parmak basacak ahalinin vay haline…

Oysa ki; Katılımcı, eşitlikçi, ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen, tarihsel dokuyu koruyan, çevreyi bozmayan, kirlenmeyi azaltan, istihdam yaratıcı ve doğal afetlere karşı güvenlik için binaları yenileme, iyileştirme, dirençlendirme veya yeni mimari anlayışlarla en yeniyi yerinde uygulama işiyse kentsel dönüşüm kapsam içindekiler yasada açıkça belirtilmeyen her türlü sözleşmeye dahi gönül rahatlığı ile basar imzaları.

Ancak civardaki örneklerle sabit; konutların satın alınabilirliğin kaymak tabakaya kayması, malın asıl sahibi yoksulu hiç gözetmeyen, yoksulu dezavantajlı varsılı avantajlı kılan, her açık alana ultra katlı ucubeler konduran, yapılaşma oranını artıran, nüfus yoğunluğu ve denetimini hırpalayan, yaşayanların sosyal dengesindeki uçurumu artıran, kimliği sorgulayan kimlikleri korumayan, planlama ve şehir planlamacılığından ırak, pazarlık pazarlama ve alışveriş kolaylığı zengine paslanmış bir soylulaştırma ve soygunlaştırma yaşatıyorsa kentsel dönüşüm evi barkı güme gidecekler gelecek kaygısıyla basmaz imzayı.

Aslan fareye boğdurulur…

Esenler özeline gelince; bir yanı tem otoyolu bir yanı e5 olunca, orta kısımdaki üstünde bina olsun olmasın o toprak parçası en bulunmaz hint kumaşı olunca, mevkisel açıdan diğer ilçeleri yakalayınca en “asla doymayan açlar ve her gördüğüne iştahı kabaranların” en gözüne battı Esenler.

Ülkenin Kentsel dönüşüm startı Esenler’den verilmek suretiyle önemsendiği en açık bu topraklarda, en hazır görülen üç beş mahallede en enteresan uygulamalar harfiyen başlatıldı. Öyle ki aklıselimlere “iyi uçuşlar” dedirten bazda ve dozda.

Umarız; kentsel dönüşüm yoluyla “Esenler Esenleri yaşayan orta sınıfın elinden alınıp üst sınıfların eline bırakılmaz. Bu mahallelerde yükselecek bloklar yüksek kesim insanların rantiyesi olmaz. Dileriz, böyle bir paylaşım ve paylaştırım peşine düşmezler ve yalancı dünyaya aldanmaz ağır yöneticiler.”

Bu hafiflik akılları çelerse eğer yapı stoğu on yılda onbeşbine vurmuş Esenler’de bir deli rüzgar eser ki birilerinin en baba vurgunu yemesi de o vakit kaçınılmaz olur.

Ayrıca ” kentsel dönüşüm imar planları ile uygulanmalıdır. Plan yoksa ve küçük göze batmayan plan tadilleri ile hırsızlık yapılıyorsa, acayip anlaşmalar dayatılarak değerlenmiş yerler ucuz pazarlıklarla halkın elinden alınıyorsa, toki-kiptaş eliyle deprem korkutulmasıyla rantın yüksek olduğu yer ve araziler dönüşüme tabi tutuluyorsa, otopark hesabından belediye başkanlarının posterleri bastırılıyorsa, reklam harcamalarına aktarımlar vatandaşın otoparkından geçiyorsa, kamunun görevi plan yapmak” der birileri.

Vatandaşın yolunu açmak yerine kapatan, açıkça inşaat müteahhitliğine ve emlakçiliğe soyunan belediyelerle, hazine arazilerine ticaret merkezi yapmaktan ve atıp tutmaktan başka proje üretemeyen belediye başkanları ile, toplumu aydınlatmaktan uzak siyasiler ve stkcılarla, gerçeği dillendirmeyen medyasıyla “binmişiz kentsel dönüşüm alametine gidiyoruz kıyamete” demek de caiz olur…

Mayaların takviminin kıyamet mayası tutmadı ama biz göle maya çalanlardan geliyoruz. Tutsa da tutmasa da mayalarız. Deprem riski bulunsa da bulunmasa da Kentsel dönüşürüz. Yıkmazsan yıkarız. Yapmazsan elinden alırız. Verirsek biz istediğimiz kadar istediğimize veririz. Mahallende kalmayı isteyemezsin. Komşun hemşerin gökkubbede bir hayal olur. Yeşil alan ve park isteyemezsin. Yeni yapılacak konut için mutlaka borçlanacaksın. Projedeki payın ve yerin alımgücü zayıf müşteriden öte gitmeyecek. Al sana küçük kıyamet…

Bilmeden anlamadan imza koydun ise eğer yandın söylentileri egemen şu kentsel dönüşüm süzgecine. İtiraz hakkı var kullanabilirsin ama gidişatı engelleyemezsin. Bireysel takılsan sesin çıkmaz, çoğulculuğa aldansan sesin kesilir. Ne tür bir konuta ışınlandığını soramazsın, araştıramazsın. Barınmak hakkı anayasal ve en kutsal haktır ve güvenmek istersin fakat güvenemezsin. Oysa karşıda devlet bu yakada millet.

Üsküdar'da sabah olunca...

İllet olursun velakin ikiden biri olmanın bu en doğal tek kutuplu kentsel sonuçlarına boyun eğersin ve dönüşürsün. Allah devletimize zarar vermesin…

Kadersizlik; Maket projesi bile maketlendirilmeden paketlenen kentsel dönüşüm sahası ve alanları içinde kalmak…

Bu kadersizlik muammasında bu kısmetsiz yazıyı kaleme almak da bize düştü. Bu işin asıl suçlusu leyhte ve alyhte tebliğleyen tüm panelistler. Yasayı çıkaran ve yasaya takılan tüm yönetimler. Bizim kimseye bir garezimiz yok böyle biline ama hesabımız var…
 

17 Aralık 2012 Pazartesi

“MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS” VE

 “MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS” VE
TİCARET…

Mevlana Celalettin-i Rumi’nin hayatı ve şahsiyeti, maddiyatı ve maneviyatı üzerine ne inceleme kitapları, ne bilimsel tezler ne romanlar yazıldı…

Yaşamak için kayda çekilmesi gerekenleri biz de bulup çıkarıyoruz ama asıl gerçeklik yazmak, güzel yazmak. Hele şöyle bir beyiti bildikten sonra yazamamaktır mesele;

“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.”

Tıpkı sonsuz aşk ve gönüller sultanı Mevlana’dan ve temeli dinsel, kaynağı kurallı kaideli bir ritüel olan Şeb-i Arus’dan dem vurabilmek gibi.

Zor zanaat yazmak; kelime bir yana bir hecede, bir harfte yanmak gibi. Şu garip bencileyin yazıdaki başlık gibi, “Mevlana ve Şeb-i Arus ve ticareti”…

30 Eylül 1207 ile 17 Aralık 1273 arası yaşamış Mevlana.

“Ayet ayet Kur’an ın bütün manası edepten ibarettir.” Düsturuyla ilahi aşk ateşine ömrünü adamıştır Mevlana. İsminde gizli Rumi’yi yaşamıştır yıllarca.  Yani Mevlana Anadolu’dur, Anadolu o’dur…

Mevlana Celaletin-i Rumi Anadolu’dur dolu dolu.

“Ümitsizlik semtine gitme ümitler vardır, Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır.”

Ölçütünde aşka bitmeyen bir yürüyüş, büyük bir göçtür Mevlana.  Mevlana tasavvufunda gaye kulluk ve yokluktur. Daima sönmez bir aşktan beslenir yaratılış ve hayatın anlamı. Mevlana tasavvufunun asıl esası gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır, olunabilir ise.

Mevlana; “ Alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllülük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemal, kemalde hiçlik” tir…

Gerçek varlık kapısına ulaşmak, varlık makamına erişmektir tüm hedef;

“Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri başköşe sanırsın ama kapıda kalakalmışsın.”

Mevlana bir 17 Aralık gecesi Mevla’ya erişme çaba ve çilesini tamamlamış ve ebediyete doğmuştur aşkla. İşte “Şeb-i Arus” da budur…

La makamında dolaşıp durmak gereksiz; Mesnevisini pek okuyup, anlayan, dersler çıkaran yok ama Şeb-i Arus’u görmeyen de yok gibi.

Post, posta tutkulu saygı, ağırdan hafiften en ağıra selamlaşma, semazenler ve müzik eşliğinde, içten dışa, yerden göğe devinen görsel bir şölendir Mevlevi semaı. Semaı ile tanınan ve anımsanan Şeb-i Arus törenleri de bir hittir dosta düşmana sergilenen.

İlk izlenişte pür dikkat heyecan, sonrasında göstermelik aşk, sonrası…

“ Mevlana bir gün kuyumcular çarşısında bir dükkânın önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için altın dövmektedir usta ve çırakları. Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyar Mevlana. Melodik tınıdan cezbelenir ve vecd ile sema etmeye başlar…”

Semazen döndükçe dünyanın başı döner. Dünya döndükçe de kadınlı erkekli semazenler döner.

İslamik kapitalizm asırlar sonra aklı nefse esir kılan dayatırlarına devam eder ve işi ticarileştirir. Bilmem kaçıncı geleneksel fonda gelsin anma törenleri, gelsin zamanlı zamansız şebi aruzlar, gitsin tasavvufi şarkı konserleri. Ve yetmiş iki buçuk millet dönsün bu dönencede. Dönenleri izlesinler, Mevlana ve semazen kolyeli küpeli bayanlar, semazen yüzüklü beyler; şebi aruz kardeşliğini yaşasınlar yeter ki Devlet erkanıyla...

Oysa Mevlana bir yolcudur, yol göstericidir. Gönül çeperlerine ışıltısı vuran bir güneştir Mevlana. Dünya döndükçe binlerce yıla doğuştur Şeb-i arus;

“Ben yetmiş iki milletle beraberim”…

Ve bir cümledir insanlığa emaneti;

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir”…

13 Aralık 2012 Perşembe

"Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…

"Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…

Güzel Esenler Projesi geçen günlerde ulusal basına da yansıyan şekliyle ne potemkin mahallesi, ne potemkin panosu diye adlandırılmalıdır. Ülkede alay konusu edilen bu proje hiç şaşmamak gerek birilerinden, bir yerlerden ödül mödül bile alabilir. Alsın varsın. Ama adı “potemkin zırhlısı” diye anılmalı bu Güzel Esenler Projesi’nin. Oturup sessiz film izlemek yerine dayanılmaz hayat şartlarından bezmişliğe ayaklanma olacak ise eğer bu imkânsızlığın resmi panosu, kimsenin kuşkusu olmasın her zırh gün gelir delinir.

Peki, neydi bu Güzel Esenler Projesi adıyla müstesna“potemkin zırhlısı”

Yaklaşık üç yıl önce iki gazeteci arkadaşımla başkanlık makamında başkanın bizzat kendisinden ‘alın size bir bomba haber’ başlığında dinlediğimiz ve resimlerini gördüğümüz proje idi güzel Esenler projesi.

O gün bu proje için Belediye Başkanı; ‘Belediye beş kuruş harcamayacak’ demişti. Resimlerin üzerinde projeye sponsor olan devlet kurumunun logoları da vardı. Başkan; ‘ %90 anlaştık ama şimdilik sponsorun adını vermeyin; Maliyetin %80’i sponsor kalanı ise evi boyananlardan kredilendirilerek karşılanacak’ diyerek projenin mali kısmını da özetlemişti.

Belki de basın olarak ilk bize açıklanmış bu proje zaman içinde maalesef “göstermelik dekor- şahane müdahale” veya atfedilen muhteşem ismiyle “Potemkin mahallesi”olarak değerlendirilip Rus Çarlığı’na göndermelerle anıldı. Ileride de daima bu biçimde anımsanacak belkide.

Ama bizim için bu proje “Potemkin zırhlısı”artık.

Çünkü başkan;
TEM otoyolunun kenarındaki binalardan141 binaya kısmen mantolama yapılarak çirkin görüntülerin ortadan kaldırılması ve güzelleştirilmesine 1 milyon 900 bin lira harcandığı ortaya çıkınca;

"Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz" diyerek projesini savundu.

Ancak işin aslı şöyle;

“Güzel Esenler Projesi için Esenler Belediyesi 1 trilyon 290 milyar ödemiş-harcamış…”

Esenler Mali Hizmetler Müdürlüğü’nce açılan 18.05.2011 tarih, 2011/76277 sayı ile KİK Kayıtlarına giren ihalede;

Güzel Esenler Projesi kapsamında Esenler ilçe sınırları dahilinde bulunan idarece belirlenen binaların dış cephe rehabilitasyonu yapılması işi” ikisi Mim-art ve birisi Özkan İ.’den teklif alınmak suretiyle 1.290.000 liraya Mim-art Ltd’ye verilmiş…

Peki başkan ne diyor; “Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor, sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz.”

Şimdi bu sponsor firma Mim-art ltd. mi? Oluyor. Yoksa “potemkin zırhlısı” olarak özel kasalara koruyucu zırh mı örüyor. Laf uzar gider, havada asılı kalır ama bu yağlıboya lekesi asla çıkmaz. Ayın en parlak yüzünü utandıran kıvamda, öznesi değişen fiillere, olaylara bir yenisi daha eklenmiş olur sadece.

Ve “potemkin zırhlısı” nehrin doğduğu yerde resim donatılı paravanların arkasında tekziplenen yazıları bekler…

9 Aralık 2012 Pazar

CADDELERE “TRİLYONLUK” PRESTİJ KAZANDIRMALAR



CADDELERE “TRİLYONLUK” PRESTİJ KAZANDIRMALAR FOS ÇIKINCA…

Şu prestij cadde izlenimleri üzerine tarihe kısa bir not düşmek belki gereksiz ama hüneri konuşturan bu kentsel panoramada bir dipnot bulunsun istedik. Çünkü Belediyeciliğin miladı gösterilen prestij cadde projelerinin hayret edilesi yanının ortaya çıkması toplum yararına.

Bilinmeli ki Prestij cadde uygulaması ile fors atalım derken, halk forsa, övünç kaynağı proje de fos çıktı fiskosları dolaşıyor caddelerde. Yani ‘itibari’ bir gerçek-gerçeklik var yol ortası…

Gerçek bir Esenlerli olarak kim istemez; şöyle halı gibi bir prestij caddede çocukluğun ve yetişkinliğin tadına varmayı. Dünyaya, dünya nimetlerine bu kadar gömülmek, taşla toprakla betonla bu kadar meşgul olmak hizmetinden faydalanmayı.

Ancak görünen o ki belli bir ortaklığa hizmet, tüm prestij cadde hizmet alışverişi ve başlangıçları.

Şu güzelim Esenler’de binaların arasına sıkışmış dört bir yandan içine sel gibi akan sokaklarıyla adı cadde kendi pejmurde anayollar var. Mevcuda bile yanıt vermeyen bu anayollara bir akıllı eli değsin diye yıllarca beklendi.

Değdi değmesine de prestijlenmeyle iş iyice çığırından çıktı, çıkarıldı…

Kim ne söyler neye inanır serbest ama; Belediye başkanı ve meclis üyelerinin yüzde sekseni ithal-misafir olunca bu caddesel sonuç gayet normal.

Sebep sonuç ilişkisi bir yana haddinden fazla prestij kazandı Esenler’in caddeleri. Saygınlık ve itibar kazandırılmayı bekleyen sırasını bekleyen çok cadde var daha. Denizi ilk gördük diye bu ayni kumaş ve ayni renkten projeleri anlamayacak değiliz. Bütün bu projeler başta değişikmiş görünse de kısa zamanda pek de muteber olmadıkları ortaya çıkıyor bir bir.

Kaldırımı devasa genişletmek zaten sabah öğle akşam çaresizlikten inleyen caddeleri sadece gidiş geliş şeritliliğine hapsetmek-mahkum etmek prestij oluyorsa, yandı Esenler. İstanbul’un orta yerinde kent kalabalığında trafik arapsaçı, insanlar kördüğüm, ahali perişan, araçlar konvoy ve bunca çilenin çilekeşliğin adı da prestij cadde.

Ayrıca saygınlık ve itibar kazanalım diye bedava versen alıcısı çıkmaz bu proje sarmalına, tutsaklık girdabına dökülen paraya ne demeli…

Örneğin; Namıkkemal Caddesi’ne yapılan çalışma. Namıkkemal mahallesi Namıkkemal caddesi prestij yol uygulaması işi, 2011/114021 kamu ihale kurumu kaydıyla alınan dört tekliften birine verilmiş. Ser-gün adlı firma iki, Tunay E. Ve Öner İ. Birer teklif vermişler. İhale Ser-gün’e kalmış. Tutarı 1 trilyon 381 milyar lira.

Yani Prestij caddelere harcanan onlarca trilyon…

İhlaller denetimsiz, ihaleler yerli yersiz olunca hatırı sayılır bütçeler de böylece akar gider müteahhit kasalarına. Durduk yerde eleştiri ve tespitlere hiç gerek yok denilebilir. Gözlem gücüne dayalı durum testi de belli. Ancak testilerin sessizliği yırtan fısıltılar gölgesinde dolması-doldurulması ilgiye mazhar bir durum olsa gerek…

Büyük şehir hayatı gerçekten sıktı. Şahsiyet kazandırmak böyle ise eğer, kentsel dönüm noktasıysa üç beş taş döşemek işi, bu parlak dönemlerde gelir geçer, gerilim tırmanır tavan yapar denilebilir rahatlıkla.

Tüm yapılanların en sarsıcı yanları da birilerinin rahatını kaçırır…

TEKRAR TEKRAR “KUMA KADIN GÖMMEK”…

TEKRAR TEKRAR “KUMA KADIN GÖMMEK”…

Bu asırda hala ne yazık ki kadına şiddet var. Milletvekili, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı olsan da, kadın isen eğer dayaktan, her nevi şiddetten kurtuluş yok…

Kuma kadın-kız gömme günlerinden bu güne değişmeyen tek acı gerçek bu maalesef…

“KUMA KADIN GÖMMEK...

Ülkede kadınından razı olmama, razı olup da memnun olmama gibi haller var. Hem ülke hem de birey iktidarındaki bu sapma, koyulan hedeflere de ulaşılamayınca erdemli ve temiz kalmayı zorlaştırıyor. Kuşkulu akçeli işlerle çarşıdaki hesap eve uydurulamayınca olan kadına oluyor. Yol ışığı, hayat arkadaşı, döl yatağı çekiyor ızdırabı, yer misin yemez misin, Ölür müsün ölmez misin hesabıyla…

Zenginlerde tevazuunun fakirlerde tokgözlülüğün tükendiği bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Üstelik ramazan ve orucun ilk günleri. Yine de hız kesmiyor kadın avı, kadına yönelik şiddet. Evrene yayılan pozitif ışıltılar sadece iftar ve sahur sofralarını aydınlatmıyor ki. Mahyalardan süzülen mutlu toplum mesajları da güme gidiyor böylece. Yürek sızlatan gerçekler de iftariyeliği oluyor düşünen insanın.

Kadına yönelik şiddet iftar sofrasının başköşesinde maalesef, yanında african açlığı. İkisi de teröre dönüşmüş boyutta kan-can almaya devam ediyor. Köhnemiş ideolojilerin tutsağı olundukça zorbalık işte böyle sokağa taşar. Dört duvar arasından sıvışır namahrem iktidarın sertliğine düz orantılı alır başını gider, ta ki ölümlere kadar. Kadına şiddet uygulamaları, göstermelik erkeksi tavır olarak literatürdeki yerini alır almasına da giden can geri gelmez. Cinayet olur canilik olur filmin adı.

Hayat felsefesinde geriye dönüş, tam dönüş değilse de ufaktan çark ediş, geriye özlem dolu bir bakış egemenleştikçe, erkek egemen toplumun kadına bakışı ve tavrı da taşlaşır. Katılaşır elbet ve sonuç hüsran olur.

Bir iki tokadın yerini acımasız dayaklar, dayağın yerini sakat bırakmalar, sakat bırakmanın yerini de zamanla şu günlerde yaşadığımız cana kast etmeler, öldürmeler alır. Kadın cinayetleri böylece son yıllarda yüzdesel zirve yapar. Cinsel saldırı suçları devasa artar. Elde son beş altı yılda dört beş bin kadın öldürülmüşlüğü kalır. Geriye kalan sudan sebeplerle bile, kadın canının hiçe sayılmasıdır. Üçüncü sayfa haberi olarak görülüp, gereğince hakkınca üstüne gidilmeyişidir kadın ölümlerinden iz bırakan.

Kendi kendine zulmeden başkalarına adalet dağıtamaz, adil davranamaz ki. Kadın erkek eşitliği halen görmezden gelinirse, kocaya kayıtsız şartsız itaat öğütlenirse, üç çocuktan aşağısı olmaz bir marifetmiş gibi dillendirilirse, kadın çocuk bakıcısı ev hizmetçisi, seks kölesi olarak görülüp sınıflandırılırsa ne kadar koruma altına alınsa da erkek her fırsatta çalar kapısını, kırar kafasını.

Çünkü kadın dayak yese de evinde oturacak, yeri kocasının yanıdır, tüm sosyal dengesizliklere geçim derdine sesini çıkartmayacak, boyun eğecek düsturu egemen. Ayrıca kadın boşansa, baba evine dönse de kurtaramıyor yakasını erkek illetinden-milletinden.

Hayatta hep kız çocuğu sahibi olmayı istemiş, anası, bacısı, karısı ve kız çocuğu olan birisi olarak utanarak yazıyorum bu yazıyı. Kızını dövmeyen dizini döver, kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider sözlerine rağmen, zenginleyen erkek ilk iş arabasını sonra eşini değiştirir safsatalarına rağmen kadın tarafında olmak günü şimdi.

Kesenin ağzını kapatma ayı olmayan şu ayda, açlığa ve kadına dayağa karşı maddi ve manevi ciddi duruş göstermek gerek. Kadınlar ölüyor, bebeler ölüyor, analar öldürülüyor her gün. Bacılara kıyılıyor öre töre hesabıyla, kuma gömüldüğü günlerden beter.

Utanıp da tavşan uykusundan uyanmak bu kadar mı zor…”

Milletvekilleri de koca dayağı yedikten sonra... 

30 Kasım 2012 Cuma

DAVUTPAŞA CADDESİ'NDEKİ “ACEMİ-RÖTUŞA” 831 MİLYARLIK FATURA YETMEZ, AZ GELİR…

DAVUTPAŞA CADDESİ'NDEKİ “ACEMİ-RÖTUŞA” 831 MİLYARLIK FATURA YETMEZ, AZ GELİR…
Belediyenin meşhur projelerinden “Güzel-im Esenler, Prestij Cadde” ve temizlik işi ihalelerinin, topluma yansımayan-yansıtılmayan yüzü ile ilgili sırasıyla bir üçleme yazacakken kışın yaklaşması ve gereğinden fazla yavaş ve acemice ilerleyen başka bir meseleye öncelik verdik.

Evet, Davutpaşa kapalı caddenin başından sonuna orta bölümdeki taş sökme ve yenisini döşeme işi “bakım ve onarım çalışmaları” adıyla Kurban Bayramı’nın çok öncesinde başlatılmıştı.

Belediyece 6 ay süreceği ilan edilen rötuş çalışmaları Kurban Bayramı arifesinde bir ara hız kazanmıştı ama Esenlerliler o günden bu güne maalesef bir aheste ile karşı karşıya.

Ayrıca, Belediyenin Davutpaşa caddesindeki bu gerekli veya gereksiz görülebilecek rötuş işi için Esenlerlilere fatura edeceği rakam ise tam 831 milyar idi.

Buraya kadar her şeye tamam denilebilir. Bütün olanlar hesap kitap dâhilinde olabilir.

Ancak ihale 6 Ay önce kurulmuş ve 100 Bin lira sermayesi olan bir firmaya verilince hemde ayni firmanın verdiği üç teklif neticesinde verilince işler arap saçına döner, döndü de.

O günden bu güne firmanın yetersizliği ve acemiliğinden olsa gerek bir arpa boyu yol alınamadığı herkesin dilinde. Bir gün yaptıkları yeri diğer gün söküyorlar, bir diğer gün söktükleri taşlardan harç temizliyorlar ve bir bir diğer gün harcını çimentosunu temizledikleri taşları yeniden orta yere diziyorlar. Taşlar döşeniyor, çimento şerbeti aralara dökülüyor, iş bitti sanılıyor, işgüzar elemanlar yolu teraziye alıyorlar. Terazi şaşıyor haydi sil baştan en başa. Yağmur yağıyor yenilenen kısımlar göl gölet haline geliyor. Su giderlerini dikkate almak yok tabii ki, o bölümler eskisinden beter, eskisinden harabe. Tak sök, sök tak taşra şehir ikilemini yaşat dur şu garip yolculara. Suçlusu kim belli değil.  Faturayı kim ödeyecek belli değil. Sağırlaştıran söylentilere bir vurdumduymazlık var ki hak getire.

Kapalı yollar.  Kapalı-açık tüm yollar asma kütüğü gibi akıllara emanet sanki. Bu harcı alem akıllarla olan iş de kimse darılıp gücenmesin ama bu kadar olur. Belediye de Firma da aradan sıyrılır gider. Kış mevsiminin etkisiyle zaafa ve zarara uğrayacak ise yine halk olur.

Oysa ne istekli ve iştahlı başlanmıştı aylar önce. Bütün dertleri bitecek bitirilecekti kentin. Sükseye dalıştaki hızla bu koca geminin ilerlemeyeceği çok çabuk anlaşıldı. Anlaşıldı ama şimdilik beyan eden yok. Bırakınca ipin ucunu ustalık makamına kaçar gider hazineler.

Ve Gül bahçesine dönsün diye ortalık, Adaletin kılıcını sallamaya da başlar birileri inceden ve derinden. Sanılmasın ki kimi kimsesi yok garibi gurabanın.

Daha 6 Ay önce kurulmuş ve 100 Bin lira sermayeli bir firmaya çapının sekiz katı bir iş verilirse açıktan açığa herkese yazık olur. Göz kamaştıran ve tesadüfen yükselinen bu mertebe hangi saçma-sapınç bağlantıların meyvesidir ancak yiyenler bilir. Bilir ama bu kadar ucuz tarifeli işte bile yere çakılmak biraz acayip gelir aklı bütünlere.  Ustalığın böyle bir acemiliğe kanması da kapanmaz bir azap defterini açar gönüllerde.

Uzun sözün kısası; ortak kaptan fazla götürmüşlüğün ıstırabından sök tak, tak sök ile kurtulunamaz. Kaptan meseleye bir el koyarsa, maneviyatı düşük bu ve benzeri her işe acemilik falan da çare olmaz.

Şimdi işin gerçeği bu 6 aylık firmaya da yazık. Ellerinden geleni yapıyorlar, kapasite bu. Üç taş döşe beş taş sök. Söktüklerinle beraber sekiz taş tak bekle. Davutpaşa iki adımlık yol, “bakım ve onarım çalışmaları”  daha yarısına ulaşamadı, bu şekilde ulaşamazda.

Son söz yerine; böyle giderse, bu firmanın yüklendiği “Acemi-Rötuşa” 831 Milyarlık Fatura yetmez, Az gelir.    

Minaresi fabrika bacası şehirler görmüşlüğümüz var acizane, ama dünyada böylesi bir acizlik görmedik vesselam…

27 Kasım 2012 Salı

ENGEL MENGEL TANIMADAN YOLA DEVAM EDENLERE…

ENGEL MENGEL TANIMADAN YOLA DEVAM EDENLERE…

İstanbul’da Engelliler haftası dün itibariyle başladı ve 06-09 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek Engelsiz Yaşam Fuarı ile sona erecek…


Engelliler haftasında, Tarih sayfalarında da hak ettiği yeri alan; haftanın anlam ve önemine dair bir cümle düştü tozlu raflardan.

“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım. Müteahhitlerin yanında çalışmaya devam…”

Karından konuşmak denen muamma bu olsa gerek. Bazen bir söz görmeyen gözlere göz olur, bu cümle de o hesap. Görünüre bakıp da irdelemeden, incelemeden değerinden fazla kıymet biçenlere söz-göz-gözlük nafile ama toplum bilimciler için çözülesi bir soru işareti bu cümle.

Kalp gözü açık olanların hayatını kucaklayan kapkara boşluğa kırmızı kalemle yazılmış bir ironi veya alaysı bir yaklaşım bu cümle. Çehresi insan olanlara sınır boyu aldanmanın, kanmanın acı neticesi, sızlanmakla yazıklanmakla işlerin düzelmeyeceğinin de açık bir göstergesi bu cümle.

Başta engelliler olmak kaydıyla, cemil cümlemizi, sınırda yaşamları, pamuk ipliğine bağlı hayatları görmezden gelme bu dile vuran traji-komik yaklaşım. Görenlerle görmeyenlerin Türkiye coğrafyasındaki düellosunun başlama fişeği bu kelimeler aslında. Açıkgözlerin sınırsız serüvenlerinin görmeyen gözlere kıssadan hisse yapıştırılması bu ; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz” lafazanlığı.

Dünya tarlasına ekilen genetiği bozulmuş fikirlerin Türkiye’de de yeşertilmesi çabasının ürünüdür bu tek cümle. Her şeyi, koca dokuz yılı şıp diye özetleyen bir çıkış bu serenat. Hiçbir engel tanımadan halkla sıkı bağlar kurmanın, engelsiz koşmanın dışa vurumu bu; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım” zılgıtı…

Akıl sağlığını zorlayan bir kelimeler dizini, ülkenin akıl sağlığını pek rahatsız etmemişti zamanında.

Her bireyin potansiyel engelli riski ile yaşadığının hayatın gerçeği olduğunu unutmak bize yakışmazdı. Jurnalciliğin habercilik olduğu şu devirde bu cümle o günden bu güne yüreğimizi yaktı her nedense, üstümüze vazife olmasa da.

İş göremez durumuna düşmekten ise asgari ücrete talim edilmesinin terbiyeden olduğu hatırlatıldı o gönül gözüyle gören garibe. Kibir taşını sırtlarında taşıyanlar elbette anlamazlar bizim gibi gariplerin feryadını. Oysa altını sarraf cimriyi fakir-yoksul çok iyi bilir. Gün olur devran döner canı sıkılır bunların diye düşünen yok.

Bulmuşlar meydanı boş, sallıyorlar elalemin beşiğini. Halkın inancı bir yıpranırsa üstü kapatılarak geçiştirilen benzeri vakalar ve devasa gerçekler seçim vaadi falan da dinlemez.

İşte o zaman kısa mesaj eleştirileri ile nam salan saman kağıdı karalayıcıları da kurtaramaz zevatı ve zevata destek olan hazirunu. Çözülemez şifreler kervanına zor erişir ve yetişir alimi ulemalar. Hiçbir ciddi mana taşımayan azarlamalar da yolculuk erzakları olur verilen molalarda, bakıp ta göremeyenlere.

Gören göz kılavuz istemez ama o sarfedilen sözler gözümüzü çıkardı, yüreğimizi sızlattı;

“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım, müteahhitlere hizmete devam…”

Bu yetenek körelten baskılardan moral değerler sıfırlandı. Yine de engel mengel tanımadan yola devam.

03 Aralık "Dünya Engelliler Günü" kutlu olsun…

ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE GEVHER HOCAM, KUTLU OLSUNLAR...

ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE GEVHER HOCAM, KUTLU OLSUNLAR...
24 Kasım ülkemizde “Öğretmenler Günü”…

Gazi’nin 24 Kasım 1928’de “Başöğretmen” olarak kara tahtanın önünde yerini aldığı gün 24 Kasım ve “Öğretmenler Günü”.

Bu yazımızı hoşgörüsüne sığınarak Pertevniyal’deki edebiyat öğretmenimiz Gevher Hanım’a ithaf ediyoruz ve tüm öğretmenlerimiz, Ülkedeki bütün öğretmenler adına saygıyla, ellerinden öpüyoruz.

Öğretilen odur ki; İnsanın tarihsel süreçte var oluşu daima öğrenerek olmuştur. İnsan öğrendikçe maddi ve manevi gereksinimlerini karşılamış, işlevsellik kazanmış, evrilmiş, rahata ve huzura veya huzursuzluğa erişmiştir. İşin özü daha mutlu, olabildiğine özgür ve çağdaş yaşam düzeyine ulaşmak ise eğitim ve öğretim sayesinde zirve yapmıştır.

Bilinen odur ki; Çağdaş, özgür, modern, kalkınmış toplum olmak elbette eğitimle olur. Ülkelerin dünyadaki yeri eğitime ve öğrenime verdikleri değerle belirlenir. Varılan noktayı eğitime aktarılan kaynakla ölçmek ve değerlendirmek ise en doğru kıstastır.

Ayrıca öğretmenine, eğitimcisine ve eğitim kurumlarına verdiği değerdir asıl olan, ülkeyi ülke yapan. Yani “Eğitimdir bir ulusu şanlı, hür ve bağımsız kılan”.

Çünkü ” Eğitim ve eğitimciden yoksun bir ulus henüz ulus olma kimliğini kazanamamıştır” der Ata`lar. 24 Kasımdan 24 Kasıma anımsamayla kazanamaz da…

Görünen odur ki; Bizim yitik kuşak, tahsilinin her aşamasında öğretmenlerine hayran olmuş, gıpta ile bakmış, saygıda kusur etmemiş ve daima onlara özenmiş bir kuşaktır. Durmaksızın değişen ve gelişen dünyada, bilimsel ve teknolojik her yeniliğe, yenileşmeye ayak uydurmada hala onların rehberliği değişmeyen ve değiştirmeye kıyamadığımız tek olgudur, tek yoldur.

Neden derseniz kalpten inanarak; “Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” Deriz…

Yaşanan odur ki; Yitik kuşağın bireylerinden biri olarak Atışalanı ilk okulu’nun baraka sınıfı bahçesine babamız tarafından bırakıldığımız ilk günden, üniversite kepini havaya fırlatışımıza kadar ki her öğretmenimizi ayrı ayrı sevgi ve saygıyla hatırlarız.

Her fırsatta, her uygun ortamda duygulanarak içlenerek anarız onları. Hepsinin üzerimizde asla ödenemez emeği, alınteri ve yok sayılamaz izleri, asla ve asla unutulmaz unutulamaz anıları vardır. Yetişmemizde ve yetişkin olmamızda hafifsenemez ağırlıkları vardır, zevkle ve muhabbetle taşınan.

Çünkü onlar; “Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır.”
Vecizinin yılmaz öncüleridir. Biz yitik kuşak bireyleri de onların uslanmaz takipçileri.

Gerçek odur ki; Bugün kendimizi, devrimci, ilerici, vatansever, demokrat diye adlandırıp namlandırıyorsak, dil, din, ırk, cinsiyet, renk ve mezhep ayrımı yapmıyorsak, insan haklarına, düşünce ve inançlara saygı gösteriyorsak Atışalanındaki Okul-barakadan bu güne bize notun yanında beynini veren, aklını açarak emek veren öğretmenlerimizindir, o duyulası gurur.

Doğrusu odur ki; Yeri gelip kendisiyle ve toplumla barışıksak, yeri geldiğinde de gözümüzü karartıp atılıyorsak bitmeyen kavgaya bu delikanlı ruh halimizde onların eseri. Övündüğümüz ve övünmekten kaçınmayacağımız bir haleti ruhiye ye sahipsek en radikalinden yine onların marifeti.

Emeği en yüce değer görüyorsak, özgür ve bilimsel düşünceye sırtımızı kesinlikle dönmüyorsak, asla kırılmayan, bükülmeyen şimdiki dünya görüşümüze sahipsek, iktidarlara nispet garibi gurabayı koruyor ve kolluyorsak hala, özetle helali haramı biliyorsak en harbisinden yine onların sayesinde.

Boşuna denmemiş olsa gerek “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Sözü…

Öğrenilen odur ki; Hala öğrenmeye açsak, doymamışsak, öğrenmeye hayat boyu devam edeceksek, hayat boyu öğrencilikten ve öğrenmekten gocunmuyorsak, başucumuzda daima okunulası bir kitap duruyorsa ve her daim duracaksa;

” Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.”Sözüne gönülden inanıyoruz demektir…

Ders odur ki; Geçmişi bilip dersler çıkarmak ve geleceği kurmak adına hala bin bir suratlı hokkabazlara rağmen, korkmadan mücadele edebiliyorsak, öğretmenlerimizin onurlu mücadelesinin eseri olduğumuzdandır.

Çünkü” Dünyada her şeye kıymet biçilebilir. Ama öğretmenin eserine asla kıymet biçilemez.” Gevherine ulaşmışız…

Son söz odur ki; âcizane, akilane, adilane ” Toplumların uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür” diyoruz ..

Sevgili Gevher hocam; Bu yaşımıza öğrettiklerinizden sapma göstermedik çok şükür, bilgilerinize sunarız. Siz çok yaşayın, çok…

19 Kasım 2012 Pazartesi

BALKAN SAVAŞLARININ 100. YILINDA "BÜYÜK BULUŞMA"…

BALKAN SAVAŞLARININ 100. YILINDA "BÜYÜK BULUŞMA"…

Garp ordusunun ve Evlad-ı Fatihan torunlarının Balkanlardaki evlerini yurtlarını terk ederek Anadolu topraklarına geri çekilişinin 100. yılı bu yıl. Beş yüz yıl ilerleyen bir vizyonun, Viyana kapılarına kadar dayanmış bir gidişin acıklı dönüş hikâyesinin yüzüncü yılıdır 2012. Dönüş yollarında hastalık ve açlıktan, düşman tarafından kıyımın, tarihin en geniş ve en çaplı soykırımının, yüzüncü yılıdır bu yıl. Arkada bırakılan 500 yıllık Osmanlı-Türk anılarının ve yıllarca özlemi çekilen akraba, konu komşunun, kokusu burunlarda tüten topraktan koparılışın yüzüncü yılıdır bu yıl.

En verimli toprakların ve en eğitimli insanların kaybedilmesine sebep Balkan Savaşları’nın 100. yılıdır 2012…

Evet, tam 100 yıl önceydi ve fitil Balkanlarda ateşlendi…

Dinlerin, dillerin, milletlerin ve kavimlerin sentezi, yüzyılların ihtişamlı imparatorluğu artık yorulmuştu. İslam’ın, adaletin ve zenginliğin timsali görülen yaşlı imparatorluk için dört kıtada geniş coğrafyaya yayılmış toprakları koruyup elde tutabilmek de iyice zorlaşmıştı.

Dünyaya hâkim olmaya hevesli Avrupalı emperyalist ülkeler için yeni yeni petrol fışkıran topraklara ve petrole gidiş yollarına sahip Ottomanlar’ı ortadan kaldırmak gerekliydi. Öncelikle Balkanlar, özellikle Kuzey Afrika, Arabistan Yarımadası ve Kafkaslar’dan sürülmeliydi bu kocamış imparatorluk. Zaten Osmanlı gelişen dünyayı bir türlü takip edemiyor, yakalama çaba ve girişimleri de nedense sonuçsuz kalıyordu. Yani gerileme başlamış ve ne çare ki düşüş durdurulamıyordu..

Ve tam 100 yıl önce Balkanlardan fitil ateşlendi…

Hasta adam Romen, Arnavut, Makedon, Sırp, Hırvat, Bulgar ve Yunan ayrılıkçı-milliyetçi çetelere gereğince direnemeyince ilk kopmalar başladı ve Balkanlar ateş topuna dönüştü. O ateş topu İstanbul’a, Anadolu’ya, hâkimiyet altındaki topraklara ve petrol hazinesi gizli Arap topraklarına yuvarlanıverdi sırayla. Aniden ateş dört bir yana sıçradı. Bir anda afeti fırsat görenlerce her yer kuşatıldı. Hâkimiyetler sırayla el değiştirdi, kısa zamanda koskoca imparatorluk parçalandı, paylaşıldı.

İşte adım adım cihan imparatorluğunun yıkılışına giden süreci başlatan Balkan Savaşları tam 100 yıl önce 1912 Ekiminde Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş açması ile başladı. Trablusgarp savaşını da fırsat bilen Yunan, Bulgar ve Sırpların da bu savaş ilanına katılmasıyla cephe genişledi. Yıllarca birbirlerine karşı olan, kavgaya sudan sebepler arayan Balkan milletleri tarihte ilk defa top yekûn birleştiler.

Emperyalistler Osmanlıyı Avrupa’dan, Balkanlardan ve Rumeli’nden atmak için bu hürriyet arayışlarını ve ilerde dağılması kesin yapay birlikteliği tüm olanakları ile desteklediler. O topraklarda imparatorluğun denetiminin iyice zayıflaması ve kontrolünü kaybetmesi için tüm imkânlarını seferber ettiler.

Ve tam 100 yıl önce 8 Ekim 1912’de başlayan 1. Balkan Savaşı’nda siyasetle içli dışlı olmuş, için için kendi kendisiyle harbeden Osmanlı ordusu tüm dünyayı şaşırtan biçimde peş peşe bozguna uğradı. Garp ordusu 24 Ekimde Sırplara yenildi ve Manastır’a çekildi. 8 Kasımda Yunanlılar Selanik’e girdi. Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerledi. Karadan bağı kalmayan Arnavutluk’un da bağımsızlığını ilan etmesiyle imparatorluğun %25 toprak mahsulünü sağlayan Balkan topraklarından tamamen kopuldu…

Silah cephane ve asker bakımından iyi ve daha güçlü durumdaki imparatorluk ordularının Balkanlardaki bu yenilgisi pahalıya maloldu. Bu yenilgiyle Balkanlar ile Ege denizi ve 12 adaları da kapsayan 100.000 metrekarelik toprak, beş milyondan fazla insan bir anda kaybedilmiş oldu.

Anadolu’ya sivil asker göçü sırasında 1.000.000’ dan fazla insan canından oldu, yollarda öldü, öldürüldü. Yetmedi yüz yıla dağılmış pek çok defa nüfus mübadeleleri yapıldı…

Tam 100 Yıl önce başta imparatorluğu yönetenler, Balkanlı galipler, onları destekleyen emperyalistler ve tüm dünya savaşın başlangıcında asla tahmin edilemeyen bu sonucuna, Osmanlının bu kadar kolay bozguna uğrayışına şaşırıp kaldılar.

Sonrasında bin yılda bir gelen o dahi çıkmasaydı eğer çok kolaydı işleri, ama hesapları tutmadı…

Balkan savaşlarından tam 100 yıl sonra küllerinden doğan bu ülkede, Balkan ve Rumeli muhacirleri; Rumeli ve Balkan kültürünü yaşamak ve yaşatmak, birlik ve beraberliği pekiştirmek amacıyla Elveda değil Merhaba diyerek “3. Büyük Rumeli-Balkan Buluşması”nı gerçekleştiriyorlar.

Tam 100 yıl önce ve sonra; zaman çok çabuk geçiyor belki ama acı asla…

8 Kasım 2012 Perşembe

ANITKABİRLİ-ATATÜRK ANITI İLE 10 KASIM’A DOĞRU...

ANITKABİRLİ-ATATÜRK ANITI İLE 10 KASIM’A DOĞRU...  
Bakalım yapımına başlanan Esenler Cumhuriyet meydanındaki Anıtkabirli Atatürk anıtı 10 Kasım’a yetişecek mi, yetiştirilecek mi?

Esenler Cumhuriyet Meydanı düzenlemesi ve alt geçit projesi yüzünden yaklaşık 2,5 yıl önce Nene Hatun Parkı’na taşınan Atatürk Anıtı’nın yeni yeri Alt geçidin İstanbul Caddesi çıkışı üzeri oldu.

Anıtkabir görüntülü beyaz mermerden yapılacağı konuşulan Atatürk Anıtı’nın 10 Kasım Atatürk’ü anma gününe kadar yeni kaidesine taşınması bu minvaldeki tartışmaları şimdilik biraz olsun azaltacak.

Azaltacak belki ama hararetli atışmalar devam edebilir de…

Çünkü Belediye Başkanı Anıtın meydanın tam ortasına konulacağını söylemişti. Atatürk Anıtı çalışmaları ise alt geçidin çıkışında başladı. Hiç de uygun olmayan bu yere bu güne kadar kimseden tepki gelmedi.

İlk protokol merasiminden sonra tepkiler başlar…

Kabirli- Anıtın meydanın alt tarafında kalan yere geçici de olsa yerleştirilecek olması yarınlarda çelenk sunma yarışına ve krizine girecekleri nedense pek rahatsız etmemiş görünüyor. Muteber günler varsın geçsinde bakarız bir hal çaresine deniliyor sanki.

Veya Meydanda olsun da nerede olursa olsun, ileride yeri değiştirilebilir düşüncesi hâkim olabilir eşrafta. Ama onca masraftan sonra anıt yer değiştirirken bir masraf daha eklenecek deftere. Misli misline, böylesi oldubittiye getirilerek desinler diye yapılan işlerden bakalım ne vakit vazgeçeceğiz. Simsar tavrıyla susmak ise işin başka boyutu…

Önemlidir elbette asla unutmamak Ata’yı. Ve tarihe yön vermiş, hasta adamın geleceğini aydınlatan ulu öndere Esenler Dörtyol meydanında saygı ve sevgi sunabilecek olmak önemlidir…

Önemlidir elbette başka çeşit anıtlar inşa etmek hatırasına.

Bizce önemli olan Gazi Mustafa Kemal’in her 10 Kasım da tüm yurtta törenlerle anıldığı gibi Esenler’de de anılmasıdır. Zaten zor işleyen veya her daim tıkanan Esenler trafiğinde saat dokuzu beş geçe sirenler çalınması ve saygı duruşuna geçilmesidir.

Denizde Kara da bütün araçların durup düdük ve korna çalışına Esenler’den de katkı sağlanmasıdır.

Ata’yıanarken asıl olanın onu anlamaya çalışmak olduğunun yine yeniden anımsanmasıdır. Akıl beyinin dehşet pompalamasına fırsat tanımadan.

Önemli olan Ulusun kurtarıcısı, laik, demokratik ve çağdaş Türkiye’nin ve Cumhuriyetin kurucusu olduğuna yürekten inanılmasıdır. Sonsuz bilinç baskısından yılmadan. Eşsiz bir devlet adamı oluşunun, ilke ve devrimlerinin yaşaması yaşatılması gerekliliğinin içselleştirilmesidir önemli olan. Düşünce ötesi formatta bile.

Kutsal isyanın, Bağımsızlık savaşının önderi, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’in 10 Kasım 1938 yılında hayata veda ettiğinde 57 yaşında olduğunun anımsanmasıdır önemli olan. Çoğu sıkıntı ve savaşlarla geçen, bu gün için kısa sayılabilecek ömrüne neler sığdırdığının görülmesidir önemli olan. Skandal kartuşunda saklı fantastik savları sallamadan.

Hayatını Türkiye’nin tam bağımsızlığına adamışların ilki ve sonrakilerin eşsiz benzersiz lideri olduğunun geç de olsa öğrenilmesidir önemli olan. Akranlarla kaçamak zamanı otantik hayatlar üstüne düş kurarken.

Yüzyıllarca dokunmaya cesaret edilemeyen değişim-dönüşümleri gerçekleştirerek dünyayı hala etkileyen, insanlık tarihine mal olmuş bir kimlik olmasıyla övünç duymaktır önemli olan.  Düzenbaz davalarda sakıncalı potansiyelliğe aldırmadan.
                      
Yaşadığı çağn çok ötesinde öngörüleri ve uygulamaları ile geleceğe ışık tutan, yüzyıllara ve bin yıla damgasını vurmuş antiemperyalist-antikapitalist bir lider oluşunun altını çizmektir önemli olan. İhanetin grup resminde eski bir gölge olarak yer almaktansa.

Katışıksız bir sevgidir ona duyulan ve hışırdayan kâğıda sarılı anıları yaşamaktır yaşamak. Tıpkı Mustafa Kemal’i Kemal’den dinlemek gibi;

“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal.. İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum.. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz... Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

Milletim beni nereye isterse oraya gömsün. Yeter ki beni unutmasın…”

Üç gün kaldı nerdeyse, göreceğiz yapımına başlanan Esenler Cumhuriyet meydanındaki Anıtkabirli Atatürk anıtı 10 Kasım’a yetişecek mi, yetiştirilecek mi?

Anıtkabirli Atatürk Anıtı Cumhuriyet Meydanı’nın tam orta yerinde yükseliverseydi çok da güzel olurdu ve 10 Kasım’a yetişmese de affolunurdu ama…

BAYRAM TEBRİKLERİNE SONSUZ TEŞEKKÜRLER

BAYRAM TEBRİKLERİNE SONSUZ TEŞEKKÜRLER

İçi boş fikirlerin küreselleştiği, küreselleştirdiği tekleme günleri zorlarken zaman iki bayramı daha arkamızda bıraktık. Uyku tulumu içindekiler gibi yalnızlığı yaşarken eğri büğrü hayatın tek doğrusuna yelken açtık bayramlarla. Pas renkli binaları harap şehirde bekledik dinisini millisini.

Bu bayramlarda da bacası tütmeyen bir şehirdi İstanbul yine. Ankara’da attı nabzı halkın dini bayram sonrası cumhuriyet sevdasıyla. Demir köprüler altından yirmi tonluk ışık ve enerji denize aktı ama ayyaş zifirilik damgasını vurdu yine aydınlığı fısıldayan öykülere.

Sanki kısa devre yaptı akıllar, olağanüstü hal görüntülerinden bir demet izlendikçe Ulus’ta. Ulusça tutulduk, akıl tutulması denen şeye. O kayıp yıllar yeniden başlarsa insan hayatında bayram seyran nafile olur. Onca hasret de birkaç saate sığmaz sonra.

Sonrası pişmanlık, melek yumuşaklığında sertlik ve grup salvoları…

Sevgisizliğin kara yüzünü hiçe sayan bayram tebriği mesajları birbiri ardına düşünce cebimize ölümcül kayıplar limanında vurgun yediğimizi de unutuverdik bir an. Sırtımızda güneş oyalandı sanki ve ısındık yeniden delik deşik paşa sokaklara. Onca iyi niyetin birkaç satıra sığdırılması, ömür dediğin bir sıkımlık macunduru anımsattı bize. Ölümlü canla sarıldığımız ölümsüzlüğü.

Gaz, göz, arpacığı birazcık olsa da unutturdu…

Her iki bayram da, Tebrik mesajları ile umulmadık anda sözün belini kıran yarenlere selam olsun bu sütunlardan.

Ve onlardan birkaçına; Bekir Bayram, Hakan Aksoy, Muharrem Erol, Cumhur Renk, Mustafa Saray, Mustafa Usta, Mustafa Kemal Erdemol, Ayşe Görgülü, Şuayip Vardar, Fuat Saka, Muzaffer Tunç, Fettah Dindar, Garip Fatih Aksu, Nurdan Zeybek, Güray Yazgan, Rıdvan Eriş, Cengiz Boztepe, Rahmi Yılmaz, Salih Kayıcı, Aysel Yıldız, Serkan Basut, Oğuzhan Akyıldız, Ahmet Kemal Ravalı, İbrahim İlter, Mehmet Keçeci, Eren Akalın, Serhat Malik, Mustafa Fidan, Oğuz Kaan Salıcı, Cahit Çelebi, Mehmet T. Göksu, Özay Salı, Mustafa Yılmaz, Gülben Beyhan Resuloğlu,Yakup Yeşiltaş, Mehmet Sirkeci, Haydar Güneysel, Haluk Eyidoğan, Yunus Türkölmez, Fahri Durdu, Bünyamin Solmaz, Nevres Taştan, Orhan Ayla Erdim ve Haluk Koç’a teşekkür olsun bu yazı…

Belki sus vaktidir çatısız evin salonundaki hareketli duvar saatinden dökülen. Ama elimizde buzdan kalem, beynimizde buzdan bıçak, göğsümüzde ateş kuşu susmayacağız. Karavan karavan uzaklaşacak geceler ve biz başka bayramlarda yeniden buluşacağız, bayramlaşacağız.

Değil mi ki aktıkça hatıralar, aklımız kanar…

29 EKİM RECEPSİYONU SONRASI HAFIZA YENİLENMESİ

29 EKİM RECEPSİYONU SONRASI HAFIZA YENİLENMESİ

Cumhuriyetin 89. Yılı kutlamalarında, kötü rüyalar kapımızı çalmasın diye bekledik. Boşuna beklemişiz ama yinede Biber gazı ve tazyikli su engellemelerine rağmen pek şatafatlı geçti bayram.

Akın akın Anıtkabir’e yürüdü milyonlar. Meydanları doldurdu yüz binler…

Çünkü Hayatı geriye sardığımızda cumhuriyetin ne zor şartlar altında ilan edildiğiyle karşılaşırız. Ahde vefa gereği, Sisler arasında büyüyen Türkiye’nin her bireyine düşen sorumluluk ise geçen yıllar içinde olduğu gibi gelecekte de cumhuriyeti korumaktır. Ve koruyacaklarını gösterdiler.

Bu yılki sözde ilklerin recepsiyonu sonrası bakalım cumhuriyetin temel değerlerine kim ne kadar sahip çıkacak.
Okyanus düşlerken maviden olmayalım yeter. Bakalım ülke vatandaşları Cumhuriyetin kurulduğu dönem şartlarından daha zor ve sıkı şartlarla karşı karşıya bırakılmış durumda olunduğunu anlayacaklar mı?

Bol nasihatli hikayelerle yoğrulmuş cumhuriyet sempatizanlığının, yoksulluğun nimet, günlük yaşam sürdürmenin velinimet sayıldığı bir anlayışa kurban gittiğini görecekler mi?

Ebediyette Ata’nın yüreğinin sızlayacağı sızlatılacağı daha neler yaşanacak.

1071, 1453, 1940, 2023, 2071’lere takılı kalmış siyasi parti anlayışlarıyla Hükümetler, belediyeler,  bir dizi yasa ve etkinliklerle geçmişten geleceğe kendi köprülerini kuruyorlar.

Oysa Cumhuriyetin vazgeçilmezleri arasındaki asıl köprüler çoktan bir kenara atılmış. Bu bölünme parçalanma kime ne fayda sağlayacaksa artık, fukara hevesi işte.

Merkeze santim santim yolculuk başladığında, pembe-mor palavralarla kaçıncı cumhuriyetçi, kaçıncı saltanatçı oldukları belli olmayanlar da “nutuk”çu kesilmişler. iş işten geçiyor yavaş yavaş.

Keskin bir tuhaflık var havada. İnsanı insan yapan, vareden ne varsa,  örneğin; Ekmek kavgası kadar sıcak, ekmek kadar kutsal işte o değerler sıfırlanmaya çalışılıyor elbirliğiyle. Düdüklü dünyanın şeytani volkanı patladığında, bakalım can simidi yerine nelere sarılacağız. Kimlerden medet umacağız…

Yüz yılda bir gelen ve bin yılların enkazına pırıl pırıl bir fidan diken atamızın ceddimizin, ahını almadan göçmek kimlere nasip olacak bakalım.

Göreceğiz ne bir madalya ne de nişan isteriz hazirundan, başımızda bir çınar, bir dikili taşımız olsun kafi diyenleri de .

Recepsiyon öncesi ve recepsiyon sonrasını da yaşayanlar bu günden sonra 89.yıl kutlamalarını nasıl anacaklar acaba. Üç Z ile anılacak bir iktidarın sunduğu bayram pastası kreması bu kadar olur diye belki de…

İnsan, hayal ötesini yaşadıkça nasıl boykot edesi damarı kabarıyor bunları. Cumhuriyetin 100.yılına şurada ne kaldı ki. Ömrümüz vefa eder etmez, cumhuriyetin ömrü vefa etsin yeter bize.

Recepsiyon Öncesi neysek, Recepsiyon Sonrası da oyuz diyebilen kaç insan kaldı ki bu trende.

Demirden korksaydık trene binmezdik…

29 EKİM RECEPSİYONUNA DAVETİYEMİZ YOK…

29 EKİM RECEPSİYONUNA DAVETİYEMİZ YOK…

Olsa gider miydik acaba...


Kurban Bayramı peşinden “ Cumhuriyet Bayramı “ var. 29 Ekim Recepsiyonu yani “ resmi bayramlaşma “ da işler karışıyordu üç beş yıldır. Bazen teke düşürülüyor davetiyeler eşli-eşsiz ayrımı gözetilerek gönderiliyordu.

Türban- başörtüsü keşmekeşinde bitaraf olanlar, rahatsızlık duymayanlar, sıraya girip yüzlerde yapmacık sırıtışla bayramlaşıyorlardı. recepsiyonu protesto edip katılmayanlar ise diğer bayramlarda, “gayri resmi kırmızı boyalı kurbanlıklar” olarak Cumhurun önüne atılıyorlardı. Kurban bayramı on gün evveline vurunca biraz rahatlanıldı.

Bu kez Cumhurreisi recepsiyon meselesini çözmüş görünüyor ama sonuçlarına bakacağız. Ayrıca recepsiyon davetiyesi niye hep belli kesimlere gider, niye bizim gibi halktan kişilere adres şaşırır koskoca bir soru işareti olarak ilgililerin bilgisine…

Ne mahir topraklardır bu topraklar, bu deniz bu orman her köşesinden zenginlikler fışkırır. Tabii ki Anlayana. İktidarı sürme keyfinin altın çağını yaşayanlar, kadife sıcaklığındaki başkaldırılara bile aşırı tahammülsüz artık. Oysa Kökü derinlerde bir geçmişe sahip olmakla övünmeye tezattır; bu zenginliği har vurup harman savurmak.

Toprak Ana’ ya ihanettir alenen…

Bu recepsiyonlar devlet başa kuzgun leşe, fırkası-hırkası-fesi yan yana muhabbet simsarlığı saki. Herkes fotoğraf verme karelere girme derdinde. Ardından, Bereketli topraklarda dört başı mağrur idarecilere, başkomutanlık eyleyenlere ahbaplık. Vira Bismillah, Allah kurbanınızı kabul eylesin. “İde”si olmayan limanlara uğramaz ki bu gemi. Tel tel dökülmelerin yaşandığı şu talihsiz ülkede, Başkomutan falan diye de tanınmaz, dibi delik gemi kaptanları.

Arife tarif gerekmez. Hem köylü hem kentliyiz, hem gelenekçi hem çağdaşız. Linklerde şimdilik bir kopukluk yaşanıyor, yaşatılıyor olsa da; küsmeyiz asla pembe köşke. Davete icabet usuldendir…

O köşk ki; yarın kimin ev sahibi, kimin konuk olacağı belli olmaz. Ukala elemanların sunduğu gümüş tepsilerden bu aralar, kanepeler yemesek, kızılcık şerbetleri içmesek de olur. Kabul törenleri, ziyafetleri bir başka bahara kalsın. Gün olur devran döner nasıl sa. Hem sorarlar insana “mal sahibi, mülk sahibi, kimdir bu köşkün ilk sahibi”… Diye.

29 Ekim’de köşkün sıcağında üşüyecek cicili bicili, oyalı boyalı Cumhura ve ramseylilere, damatçılara, vücudu sarar marka-lacileri çekmiş vekillere mutlu-şen el sıkışmalar, hayırlı bayramlar. Allah muhabbetinizi artırsın.

Köşk dışındaki Cumhur-u asil’in yüreği sıkışmış, perişanmış, tansiyon yükselmiş kimsenin umurunda değil. Ey ahali yakında seçim var ya, ger gerebildiğince ortamı. Sonra Gelsin oylar. Hep ayni hikaye…

1923’ten bu yana ulusa emanet 29 Ekim Resepsiyonu olmuş “ Recepsiyon.” Belki de kurban bayramından sonra “gayri resmi kırmızı-yeşil boyalı kurbanlıklardan” sayılacağız bizde. Olsun varsın. Ancak Çankaya Köşkü’nün “ davetiyeli ayrımcılığı ve kümelenmeyi “ körüklemekteki ısrarcılığını da görmezden gelemeyiz.

Asla unutulmamalı ki “ Kel başı, körün taşı yarar.” … 

Belki giderdik, seyredelim diye...

KURBAN'A İKİ KALA "BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN"...

KURBAN'A İKİ KALA "BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN"...

Yerel seçimler öne alındı mı alınmadı mı muamma. Seçilme yaşında fırtınalar koparılıyor çok önemliymiş gibi. On üç il büyütüldü, Şişli küçültüldü, mecliste görüşülmesi merakla bekleniyor. Kuzey Afrika’nın beli kırıldı, yeniden dizayn edildi, unutuldu. ABD yeni başkanını seçiyor, güneşi batmış batıyor, onlar başkan parlatıyor. Suriye’de iç savaş, teskere geçti, tehditler bize savruluyor. AB bocalıyor. Avrupa ülkeleri ve başkentleri için için kaynıyor. Dolar aldı başını gitti, zamlar peşi sıra geldi, geliyor.

Hiç aldıran yok, bakıyoruz dalgamıza. İsrafa battı memleket yerelden genele, ilgilenen yok. Şimdi Kurban bayramı trafiği-tatili güncele bindi.

İki gün kaldı kurbana. Bayramları tatil fırsatı görenler veya tatil için fırsat kollayanlar bu günden rezervasyon peşine düşmüşlerdir. Şahane bayram turları, kurbanlık tadında bir tatil, tam bayramlık kavurma lezzetinde günler ve geceler arifeyle başlar. Artık Akdeniz mi olur Karadeniz mi, Dubai mi olur Venedik mi yoksa yunan adaları mı olur. Milletin tuzu kuruları seçimlerini çoktan yapmışlardır.

Yetkililerce dört günlük tatil  cumhuriyet bayramı ile beşe bağlandı. Ayrıca güneşin etkisinin de azalmadığı yakıcılığını hissettirdiği sıcak ılık günler de devam ediyor. değmeyin bayram keyfine. Yani tam mevsimidir bayramsal kaçamağın.

Bayramlar mı değişti yoksa çocuklar mı yoksa biz mi, anlamak zor…

Balonlu bir şarkı vardı nostalji abidesi, gerçek oldu şu günlere. Bu dini bayramlar nedir, özü ne anlatır, ne için vardır bir yana bırakılıyor maalesef son yıllarda. Bayramı tatil görüp tatilde nerelere gidilir planlanılıyor yıldan yıla. Bayramların kutsiyetine yarım ağız değinilip tatile uzuyor yollar.

Meteoroloji bile bayram günlerine dair hava raporlarını yayınlıyor çok önceden. Aman yerli-bayramcı-bayramlık tatilcilerin başına bir hava muhalefeti denk gelmesin, tatil biçimlerini ve bölgelerini ona göre seçsinler diye.

Tarihi bir gezi mi olacak, dağ yayla havasını teneffüs ederek kafa mı dinlenilecek, muhteşem bir deniz sefası mı çekilecek, ormanla denizi, mavi ile yeşili birleştiren bir doğa harikası mı tercih edilecek, organik hayatla iç içe alternatif bir model mi denenecek, sülale boyu kaplıcalı ılıcalı cinsiyete özel havuzlu otel-moteller mi kapatılacak…

Ne yazık ki özellikle kurban bayramı öncesi kafaya takılan sorular bunlar.

Turizmciler de cazibeyi ona yüze katlayan rengârenk üzerinde oynanmış fotoğraflar ve envai çeşit kataloglarla bu yangını körüklüyorlar her yıl. Tatilini gönül rahatlığıyla yap, bayram tatilini uzat ve sonra öde. Kredi kartına bilmem kaç taksit. Ticarette sınır yok. Yok, ama işin aslı faslı başka.

Dayatılan üretmeden tüketmekten başka bir şey değil. Kapitalizm batma noktasında ve dini bayramlara sarkıyor açıkça.

Kurban kesilecek ise vekâleti bir başkasına verip bu kaçış niye ki.

Ülkenin yarıdan fazlası açlık sınırında yaşıyor kimsenin umurunda değil. ABD ve AB’de açlar, işsizler, evsizler sokağa dökülmüş. Yanı başımızda savaş, çatışıyorlar bayram seyran ne beis. Yurtta sessiz çoğunluk bir tas sıcak çorba, bir lokma ekmek uğruna yaiam savaşı veriyor. Analar babalar ayakta kalabilmek uğraşında yüz yüze bakamaz halde. Yavruları kuzuları, canları bir eğitim yolculuğu tutturmuş, ebeveyn çaresiz. Cep harçlığı bile veremez konumda, sonsuz bir yürüyüş kurbanı olmuşlar ne gam.

Varsa yoksa hamini gırtlak tatil peşine de tatil.

Kavruluyor dünya, yanıyor ülke, haneler ateş içinde, Ne hüzün…

Bayram fırsat, kaç kurtul bir haftalığına. Yeşil-mor banknotlar bolsa harca gitsin serbestliğiyle. Ne yani üç beş gün tatil, ne yapsaydık eve mi hapsolaydık bahanesi de peşinen hazır.

Sözün özü bu bayramlar artık bize fazla veya artık biz bu bayramlara fazlayız. Çivisi koptu her şeyin, dini bayramlar bile gelenekselliğini yitirdi boyut değiştiriyor, yıldan yıla. Sılayı rahimi aklına getiren yok. Yılda evine bir tadımlık kurban eti giren veya girmeyen garibi gurabayı düşünen yok.

Ramazan bayramı şeker bayramı olmuş, Kurban bayramı dini bayramdan öte artık et ve tatil bayramı olmuşlar.

Bu bir haftalık bayram tatili rakamları bu ülkede açlık sınırında yaşayan kaç ailenin altı aylık nafakasına bedel, kaç yıllığına bedel. Hesaplanınca Hadi yürekler sızlamasın da görelim;

“Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”…

"KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN"...

20 Ekim 2012 Cumartesi

“EN” BELEDİYE BAŞKANI “BİZİM” BELEDİYE BAŞKANI…

“EN” BELEDİYE BAŞKANI “BİZİM” BELEDİYE BAŞKANI…
Bizim Belediye Başkanı, Orc’un yaz ortası yaptığı bir araştırmaya göre başarılılıkta ilk ona girmiş…

“ Demek ki yetişkinlere üç boyutlu filmler devam ediyor. İster Büyükşehir Belediyesi olsun, ister ilçe, belde belediyesi olsun şu belediye başkanlarını anlamak mümkün değil. Kimi makam yetkisini kullanarak hacıya hocaya gider, kimi tatile, kimi kendini yılın “en” biçimli en verimli belediye başkanı seçtirecek filmler çevirir. Kimileri ise yetinmez, durulmaz bir yerlere kendini en büyük başkan seçtirir. Elindeki başkanlığın kıymetine kıymet katacakmış gibi. Bunları kütüğüne kayıtlı olduğumuz kentin belediye başkanının yakın bir akrabası olarak söylüyoruz.

Kime sorsanız “enlerin” belediye başkanı odur.

Halkın belediye başkanı olmak ise zordur.

Halkın belediye başkanı olan kaldıysa eğer ne mutlu ona…

Bu zorlukları, başarısızlık cenderesini aşmak ise kolaydır. Bastır parayı yaptır bir anket gerçekten başarılı görünenler arasında sınırda kıyıcığa yazdırıver ismini, ahali şaşıversin. Yok, canım başkana haksızlık etmeyelim. Bak ortada kapı gibi anket var. Birilerine acı gelecek söz söylemek, asla şiarımızdan değil ama “göğe direk, denize kapak olmaz” …

Suya yazı çaldığımız bunca sürede idari erkânla yakınlaşınca, siyasi bağı ne olursa olsun onları kendimizden görmemizdir işin aslı. Misafir de olsalar bizden gördük ama ayıp olmaya başladı, misafirperverliği su istimaller. Yoksa çağırsalar da gitmesem, çağırmasalar da sitem etsem değil niyetimiz. Görünen köyün Kılavuza ihtiyacı olmaz ayrıca.

Beldede, ilçede, kentte her yapılanın belediye başkanının inisayitifinden ve desteğinden geçtiğini görmemek akıl karı iş değil. Ancak başkanların dilden dile gezmek çabası da bir garip çelişki. Belediye başkanlığının siyasette en tepeye tırmanmanın basamağı, vekilliğe uzanan siyasi yolculuğun ilk durağı veya yeniden seçilmek olarak görülüp yaşanması başkanlar açısından doğru olabilir. Körler ülkesinde şaşılar padişah olur demek bize yakışmaz ama halktan biri olarak belediyenin sunduğu bütün donanımın siyasi ikbal için kullanıldığını görmek,  erken seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde haksız rekabet oluşturuyor sanki.

Sayıp sevmediğiniz, üzdüğünüz, kırdığınız, bunalttığınız birileri çıkar zamanı gelince eteğindeki taşları döker…

Adı sanı bilinmeyen, biraz araştırılınca çok önemli bir yapılanma olduğu veya olmadığı hissi veren veya sade vatandaşa öyle olduğu dayatılan bu anketşörlerin-anketlerin kime ne fayda sağlayacağı ortada. Gizli düşler, yerelden başlayıp genele devam edecek bu uyduruk anketlerle sanki.

İşte o zaman bu anketlere bütçeden kaç para ayrıldığını sorar o birileri...

Sorular kime sorulur, hikâye nasıl yazıldı, kim kimi destekledi de bu düzeyde bir sonuç çıktı, ilerleyen günlerde göreceğiz. Artık, Küresel sorunlarla ulus devletlerin baş etmesi konusunda projelerin yarıştığı bir dünyada hangi evlatlık proje veya projelerdir bu başarıyı getiren anlaşılması güç olsa da.

O övündükçe övünülen Güzel şehrim projesi ülkede alay konusu oldu pek yakında ama elimiz dilimiz varmadı haklısınız demeye. Top yekun rezil olduk cümle aleme…

Dünya âlem biliyor işin özünü ama suskun. Yarım ağız telaffuz edilse de gerçekler ihale bir araştırma şirketinin üzerine kalmış olabilir, her zaman olduğu gibi. Başarılı ise eğer belediye başkanı, bakacağız Bizim şehir bu başarıdan nasıl ve ne kadar nasiplenecek. Yıllarca boş verilmiş şu garip ilçenin payına ne düşecek. Elbette hiç ama belki beşer şaşar…

Evet, “En” Belediye başkanları bizde, bizimkisi. “En” Siyasi parti genel başkanları, il başkanları, ilçe başkanları, üst yöneticileri, milletvekilleri, bakanları, başbakanları, cumhurbaşkanları, işadamları, sanayicileri, gazetecileri bizde. Enlemi boylamı derin ülkeyiz vesselam. Ama işler bir türlü düzelmiyor, sorunlar arttıkça artıyor.

Önümüz seçim; öyle Orc-porc anketleriyle bir yere varılamayacağını da, kaçılamayacağını da görecek tüm ahali…

Olmuyor en belediye başkanı ve başkanları, olmuyor; biraz olsun size o makamı verenler veya vermeyenler için de çalışın..

Zaten “Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır” mış...

"YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ" LARA DİNİ BAYRAMLAR…

"YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ" LARA DİNİ BAYRAMLAR…
Pek yakında Kurban Bayramı var…

“ Kurban et bayramı, Ramazan şeker bayramı olalı beri maalesef dini bir ritüelden öteye gitmiyor bayramlar. İçi boşaldı onlarında, her şeyin içi boşaldığı-boşaltıldığı gibi.

Festival havasında geçen, tüketim çılgınlığını tetikleyen, kapitalizme koşut bir gelişmişlik veya gerileyiş hüküm sürüyor bu bayramlarda. Dostluk, paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma en alt düzeye çekilmiş, dinin öngördüğü değerler ikincil plana itilmiş durumda. Sadece adı dini bayram…”

Cep telefonundan bir kısa mesajı bile, Türkçeyi hakkınca kullanarak yazamayanlar, bu bayramların baş itirafçısı, baş tenkitçisi olarak başköşedeler.

Eskiden yaşanan o naifliği, “Rengârenk resimli kartpostalların arkasına birkaç cümlecik tumturaklı bayram tebriği yazabilme güzelliği“ ni yaşamayanlar bugün el öpüyorlar çıkarları uğruna.

Çıkarsamaları da o yüzden anlamsız ve çıkarcı. Bize göre “ Yaşar ne yaşar ne yaşamaz “ hissiyatıyla anımsanacak bu bayramlar da. Bayram tebriği biçareleri ne anlarlar namelerden. Ara nağmede yitip gider alimcikler.  Kaderde tüm karanlıklara inat fasikül fasikül devirdikten sonra, çarık çürüklerle uğraşmak da varmış ne yazık ki…

Ne hikmetse gök pamuk tarlası, yer demirden gülle ve sırat köprüsü.

“Kurban kesenler, Sırat Köprüsü’nü kazasız belasız geçebilmek için o kurbanlara binecekler “ derler “yaşar ne yaşar ne yaşamazlara” engin bilgileriyle âlimler…

İyi de cehennem üzerinde kıldan ince kılıçtan keskin Sırat Köprüsü’nün varlığını vurgulayan ayet hükmü var mı ki. Sahte cennet bezirgânlarıyla bir olunca yalan dünyacılar havada uçuşur öngörüler. Büyükbaş ve küçükbaşlar kurtarıcı olur insanım diye geçinenlere.

Allah akıl fikir versin şu âlimlere, yaşar ne yaşar ne yaşamazlara da âlimlik…

Bu söylencenin kurban kesilmesini teşvikten öte bir gerçeklik içermediği apaçık belli. İlla ki kurban kesilecek, etinden tadılacak denilmesi de dini hüküm ve dayanağı net olmayan bir durum diyenler var. Ayrıca kurban kesilecek diye islamda bir dinsel zorunluluğun olmadığını da dillendirenler var.

Dilin ucundakileri yaşamaktan "yaşar ne yaşar ne yaşamaz" hale gelindiğini görmedikçe düzelmez hiçbir şey. Bayram seyran dinlemeden kurbanlıklar sırasına girilir.

Çalınan hayatları, asırlık kızgınlıklarla görmezden gelenlerin ilahlaştırıldığı, bu kuru gürültü günlerinde bayramlar da eski tadını yitirdi. Yıllarca gizli kalan, gizlenen gerçekler su yüzüne çıktıkça, ebabiller öter her celse ve dava bitmez, ahrete kalır. Maskaralıklar kara dolaplardan saçıldıkça yer gök efsaneden geçilmez. Eline su dökecekler sıraya dizilir ve o eline su dökülmez hilkat garibeleri övünür arsızca. Bayram keyfi böylece sürer gider.

Bereket versin ki bayramların zengin ve geniş içeriğini bilip, sayıp, anıp, berber mızıkası çalmayacaklar da var, sayısı az da olsa. Patavatsız ahenk cambazları, angusu-angutu, asmalı bahçelerde sarhoşlarken, sükseden uzak bayramlaşmalar da yapılır gül bahçelerde.

Süssüz, mütevazi, sükseden uzak bayramlaşmalar bu bayram da, yine bize kaldı..

"Yaşar ne yaşar ne yaşamazlara", Bayramları bayram yapan değerlere selam olsun…

TERÖRÜN RENGİ; KARAYA ÇALAN RENKSİZLİĞE ALDANMAK…

TERÖRÜN RENGİ; KARAYA ÇALAN RENKSİZLİĞE ALDANMAK…

Yanı başımızda bir iç savaş var…

“İmsaklı takvimin yaprakları gece gündüz terör yazıyor tarihe. Kaç cana bedel günler ülkenin vicdanında kara bir leke olarak yerini aldı.  Son otuz yıldır pimi çekili bomba üzerine tünemiş bir ülke olduk. Ve bu canım ülke günü birlik manevralarla canını kurtarmaya çalışıyor. Yüksek maliyetli alçak bir savaş karanlık odaklarca şekillendirilip, allanıp pullanarak sık aralıklarla piyasaya sürülüyor.

Artık seyirci kalarak beklenemez günleri yaşıyoruz.

İsimler üzerine yolsuzluklar, bedenler üzerine hırsızlıkların gölgesi vurmuş, körpe akıllara ve taze gövdelere terör belası ve şehitlik mertebesi yaftalanmış, mıhlanmışız inzivaya, kan ağlıyoruz her tabutla. Yüreğimiz yanıyor.

Öylesine bir karmaşa hüküm sürüyor ki ülkenin neresinde yaşarsa yaşasın mutlaka her insan vakti saati gelince yakalanıyor bu can pazarına, acılı hummaya. Kısacası baştan ayağa, tepeden tırnağa geleceğin mirasçılarına, gelecek kuşaklara borçlu harçlı, vereseli gitmekle başbaşayız.

Çünkü halkın alın teri yağmalanıyor, barınakları yıkılıyor, halkın idealleri paralanıyor, yavruları kucaklarından sökülüp alınıyor, tabutlanıyor. Bu pozitif ayrımcılık girdabında daha kaç nefes sönecek. Potansiyel suçlu görülüyoruz doğrulara değinenleri ama yetti artık bu terör belası…

Dostlar alışverişte görsün hesabı, zaman zaman kardeşlik masalları anlatılsa da aslında bu ayrıcalıklı istifadeler ortamında alabildiğine kamu kaynakları söğüşleniyor. iş bilirlik adına sahte gündemler yaratılıyor. Yani İşin rengi değiştikçe, kıskaca alınmış topluma sorunların üstesinden gelecek projeler üretmek yerine terör harmanlanıyor.

Hasadı gencecik canlara mal olan, kan ve gözyaşı olan bir çözümsüzlük dayatılıyor şu koca ülkeye. Lafa gelince meselenin halli bağlamında herkes üç aşağı beş yukarı ayni şeyleri söylüyor özünde. Ama değneğin iki ucu da boyalı şimdilik. Tutulduğunda ele bulaşan terör rengi, tek renk. Karaya çalan bir renksizlik hüküm sürüyor dağlarda, ovalarda, köyde kentte, her yerde.

Bu tesadüf değil, yıllardır sürdürülen kör olasıca koskoca bir teessüf. Lanet edilesi, telin edilesi bir yok oluş. Nasıl bitmez bu kirli savaş, nasıl bitirilemez, daha kaç gencini bedel olarak verecek bu ülke. Bu ülkenin hak ettiği pay otuz yıldan sonra bu olmasa gerek. Her defasında başlanılan noktaya dönmek, bu ülkenin kaderi olamaz, olmamalı da. Bu harcanış devam ettikçe, devlet yöneticileri, idareciler keskin ve derin uçurumları ortadan kaldırmadıkça, yiğitçe çıkıp dur denilmedikçe birlerinin işine gelir bu terör belası.

Pentagonyalı toplum mühendisleri, İthal ve yerli toplum mühendisleri birbirini gözü karalıkla uçuruma iten ve muhafazakar ideolojilere hizmet eden kamplaşmış-kamplaştırılmış bir toplum modelini kolayca ve acımasızca dizayn ederler bu topraklarda.

Ondan sonra gelsin bakalım 2023 gelebilirse. 2071…

Ülke güçlensin bölgesinde lider ülke olsun bakalım olabilirse. Egemen güçlerin hedefi her türlü sürdürülebilir muhalefete asla şans vermeyen, her türlü işgale açık kapı bırakan zayıf cılız, bekçi bir ülke inşa etmek orta doğuya. Özerk dedirtip özünü parçalamak, ileri demokrasi deyip demoklesin kılıcını sallamak halkın üstüne.

Gelsin bakalım sonra yeni Türkiye…

Bilip bilmezden gelenlere görüp görmezden gelenlere, duyup duymazdan gelenlere, yolsuzluğa bulaşıp varsıllaşmayı adet edinenlere, bir çift söz yeter aslında; Toprak suya kavuşunca aykırı otlar filizlenmez. Mukadderat tayinine birileri değil toplum karar vermeli. Hem de özgürce karar vermeli ki akan kan dursun, vatan ayniyle varolsun. Gerisi teferruattır.

Çünkü bu topraklar üzerinde yaşayan her vatandaş özgürlük halesini arzuluyor, Terör lalesini değil. Hukuk, herkese eşit hukuk istiyor. Dağ kanunu, orman yasasını değil. Kimseye muhtaç olmadan el avuç açmadan, yoksulluk sınırına uzak, emir kulu olmadığı bir yaşam arzuluyor. Özgür ve eşit bireyler olarak sesini daha etkin duyuracak, yıkıcı yakıcı yok edici, iç ve dış dalgalandırmalardan bıkmış usanmış ne pahasına olursa olsun tam demokrasi bekliyor.

Terörden medet umanında teröre karşı koyanında bu ülkenin vatandaşı olduğunu bilerek, rahat bir nefes almak istiyor artık ülke insanı. Muhabbetin iyice kesilmeye başlandığı şu günlerde madem kesintiye uğradık, atardamarlarımız kesiliyorsa günden güne, kayıplar onlarca binlere vardı ise bari topyekun hatalarımızla yüzleşelim.

Çünkü terör vurdu mu rastgele vurur. Bu vurgunun kürdü, türkü, lazı, çerkezi, çepnisi de olmaz. Kaza kurşunu da olsa gelir garibi vurur. Terörün cerahatli ucu nihayetinde hepimize dokunur, kanser bütün organlara yayılır, kemoterapi de çare olmaz sonra, cerrahi müdahale gerekir…”

Yanı başımızda komşudaki iç savaş devletin varlığını yok edecek gibi…  

16 Ekim 2012 Salı

TESKERELER VE KÜRT SORUNU VE GÖZYAŞI

TESKERELER VE KÜRT SORUNU VE GÖZYAŞI
Mecliste bir sınır ötesi savaş-savaşmama teskeresi geçti...

Ülkede;

"Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, sosyal adalet, yatırım, sanayi, iş, aş, üretim, fırsat eşitliği yoksa bu eksiklikler gün gelir  zirve yapar ve ‘kürt sorunu’ diye dayatılır.

Zamanında köy boşaltmalar, insanlık dışı baskı, sindirme, kayırma, polis devleti görüntüsü ve imajı, yasakçı hukuk ve sosyal devlete inançsızlık varsa asıl önemlisi bir türlü sosyal devlet olunamamışsa; ’bölgede ve ülkede devlete güven azalır ve sarsılır’.
         
Geçmişte dört bine yakın köy, bir milyona yakın insan topraklarından, evlerinden barklarından edilmişse, sürülmüşse veya göçe zorlanmışsa, anayasanın 125. maddesi unutulmuşsa süreç işledikçe ’devlete güven yok olur’.

Çok kültürlü toplum olmanın özellikleri geliştirilmemişse, farklı etnik yapılar, farklı kültür, dil, din, ırk, mezhep kapsamında varlık sürdürme istemleri yıllardır görmezden gelinmişse, yok sayılmışsa, mozaik çatlatılmış ise, terörle mücadele yasası daima silah kullanarak uygulanırsa ’iç barış zedelenir’.

Geçmişten bu güne siyasi suç, siyasi polis, siyasi ceza, siyasi mahkum, DGM, Özel mahkeme, terörle mücadele timleri, Jitem, koruculuk sistemi, özel müdahale ekipleri ve netekim kart-kurtla, önlenemez çıkışı başlayan terör örgütleri ve türevleri varsa ve artık can yakan terör oluşturulmuşsa ufukta önlenemez  ‘kaos belirir’

Fişleme, dosyalama, infaz, yargısız infaz, işkence, gözaltı, gözaltı ölümleri, açıklanamaz kayıplar, faili meçhuller, askeri ve sivil yargı ayıpları, iz sürme, karalama, intikam duygusu varsa, nedensiz dayatmalar yapılmışsa ve yapılıyorsa ’siyasal şiddetin önü alınamaz’.

OHAL, MGK, Özel harp dairesi, Mit, koruculuk ve koruyuculuk sistemi, özel harekât, özel tim, profesyonel asker, terör polisi, halk çocuğundan asker-komando, jandarma, çekiç güç, sınır ötesi berisi-gerisi harekat, bölgede lider kolluk güç olma hevesi, zoraki açılım- yalan dolan saçılım, erken seçim, bir kerelik, yıllık ve daimi teskereler var ise ’maazallah savaş nükseder’…

Ülke genelinde özellikle doğu ve güney doğuda demokrasi yerleşmemişse, yerleşmesi istenmiyorsa, her şey  feodal kalıntılara ihale edilmişse, insan hakları ihlalleri yapılmışsa, ihlaller Avrupa insan hakları mahkemesine taşınıyorsa, devlet yüklü tazminatlara mahkûm olmuşsa, AB Normları ve ABD İstekleri kabul edilip uygulanıyorsa, uyum yasaları uyumsuzluk aşılıyorsa, bölgede sınır içi sınır ötesi teskereli tezkeresiz savaş, adı konmamış savaş, kirli savaş, iç savaş, terörle savaş, silahlı çatışma, alçak şiddette savaş, hain saldırı, eşkıya saldırısı, terör belası diye adlandırılan arbedeler gün ve gün devam ediyorsa ‘kardeş kanı aktıkça akar’…

Ordu iç güvenlikle uğraşmak zorunda bırakılıyorsa, siyasetin tıkandığı yerde bir gece yarısı düdük çalması bekleniyorsa, çalışan veya emekli paşalar Ergenekoncu, balyozcu, darbe eğilimlisi bahanesiyle susturuluyorsa, gazeteciler haksız yere içerde tutuluyorsa, ülke aydınları Silivri de metazori,  tatilde iseler ‘kan durmaz sınırlar dar gelir, miskı milli dışına taşılır.’

Savaş kışkırtıcıları, rantçılar, rantiyeler, baştan bozuk şantiyeler, stokçular, kan üzerinden siyaset yapanlar, silah tüccarları, kaçakçılar, uluslar arası sermaye ve yerli malı işbirlikçileri, taşeronlar, olağanüstü hal talancıları, vurguncular, silaha, mermiye ve maaşa bağlananlar ehliyetsizler var oldukça ve günden güne arttıkça ‘savaş bitmez.’
         
Artık Siyasal bilinç ve sınıf temelinde birleşilemiyor ise, din dil ırk mezhep ve etnik köken temelinde bir ayrışma öngörülüp ayrıştırma planlanmışsa, mezhepsel farklılıklar her fırsatta fişekleniyorsa, İmralı kuş uçmaz kervan geçmez bir ada iken ipek yolu olmuşsa, meclis imralıya İmralı meclise taşınmış ise, uyduruk projeler renkli basının bile diline düşmüş, malzeme olmuş ise ’kürt sorunu kolay kolay bitmez.’
         
Hoşgörü, demokrasi, çoğulculuk, eşitlik, bölgesel gelişme politikaları, demokratik haklar, ana dil kullanımı, ekonomik uçurumun ıslahı yerine yıllarca tekseslilik, baskı, yıldırma, sindirme, asimilasyon benzeri yaptırımlar, adam yerine koymamalar, adam sendeler, isyana teşvik etmeler, aşırı zorlamalar, dengesiz güç kullanımı uygulandıysa ’iç barış artık bu yöntemlerle de sağlanamaz’…

Ülke toprakları üzerinde federatif yapı veya Kürt devleti kurmaya yönelik bir parti varsa, legal illegal güçleri elinde tutuyorsa, parlamenterleri varsa, içerde ve dışarıda makro milliyetçilik düzleminde örgütlenilmişse, iş sorumsuzca kanlı eylemlere dökülmüşse, olan sadece halktan sade vatandaşlara ve evlatlarına oluyorsa, ‘bölgedeki gerginlik, köklü projeler olmadan silahla veya yüzeysel günü kurtaran içi boş açılım paketleriyle asla çözülemez’…

Tüm siyasi partiler ve parlamento düzeyinde ortak akıl, ortak irade ve ortak siyasi güç oluşturulmadıkça, Türkiye çapında ortak kamuoyu desteği sağlanamadıkça, halk projenin içine katılmadıkça, ne sanıyor ki bu halk bu idareciler bir nutuk atarım herkesin nutku tutulurla ‘kürt sorununa kalıcı ve sağlıklı çözüm üretilemez’…

Ulusal birlik, kanbağına dayalı ve kültürel benzerlik, yurttaşlık bilinci ve ulus devlet, emrivakisiyle değil istekli, zoraki değil hevesli gerçekleşemiyorsa, zedelenmiş kardeşlik yeniden inşa edilmiyorsa, sınıf temeline dayanmasa bile ortak değerlere saygı ve ülkenin iç karartan noktaya sürüklenmesi kaygısı bileşkesinde bile bütünleşilmiyor ise, bilgisiz, birikimsiz, iradesiz çözüm üretmede yetersiz iktidarlar ve ideolojiler yıllarca yanlışta ısrar ederek terörü önlenemez boyuta taşıma-taşıtma suçu işliyorlarsa, ‘tehlike çanları gün gelir herkes için çalar’…

Tüm bu yaşanan acıya, zulme, hüzne ve olumsuzluklara karşın, üst düzey siyasiler ve çanakçıları pısıp yüzlerini asıp, ona buna gözdağı verme cesareti gösteriyorsa, analar kanlı gözyaşı döküp beddua ediyorlarsa, farklı dillerde ağıtlar birbirine karışıyorsa, kimse akıllanıp uslanmıyorsa, Akan kardeş kanının durdurulması için, Kürt sorununu bir bölge sorunu olmaktan çıkarıp ülke sorunu sayan bir anlayışa geçilmiyorsa, sosyal siyasal ekonomik ve demokratik çözüm önerileriyle bezenmiş, birlikte yaşam garantisi sağlayacak bir ‘toplumsal kurtuluş meclisi ve toplumsal kurtuluş projesi’ hala oluşturulamıyorsa’ daha bölgede çok çiçekler solar…’’

Mecliste;

"Teskerelerle uğraşanlar, herşey bir yana kime nasıl, niçin, ne zaman gözyaşı dökülür veya dökülmezi tartışır"…      

ŞÜKRAN PANKARTLARINA ŞÜKRAN...

ŞÜKRAN PANKARTLARINA ŞÜKRAN...

Fatura halka çıkarılmaya başladı...

"Öyle eşsiz öyküleri vardır köyden kente göçün. Film gibidir hayatlar. Çatısı gökyüzü bir kentte kent pazarlarında savrulurlar, kırık dökük kaldırımlarda hayallenirler. Pazar tezgâhlarında sandıklar dolusu kitaplar yazılır gurbetliğe. Çok okumayı önemsemeden,  çok okumadan geçer hayat. Arada kenara çek hayat denildiğinde devreye girer, imaj yapımcıları yeni dünyalar sunuyor görüntüsü verirler. Oysa değişen hiçbir şey yoktur, şarkı ayni şarkı nakarat ayni nakarattır. Aslında sihirli kalemler tarzında lezzetinde ne varsa tadılacak o an gözler kapanır. Terapi niyetine de olsa ruhlara fatihadan başka okunmaz tek bir satır.

Çok yazdık çizdik olmadı. 'İyi ki oraya buraya asılan pankartlar var. Pankart çöplüğüne döndürülmüş Esenler’de aklına esen mesajlarını -hala-bu yönde iletiyor Esenlerliye. Bu çığırı açan öncülük eden belediyeyi ne yapmak gerek acaba. Kime şikayet etmek gerek. Dur durak yok bu kirliliğe.

Son günlerde şehrin muhtelif yerlerine, merkezi bölgelere -yine- palavracı yeteneği üst düzey pankartlar asılmış durumda. Modası çoktan geçmiş bu pankart yarışından, simyacıya sigortalanmak gibi medet umuluyor sanki. O klişelerin sahibi artık hangi pozisyondaysa ve kimlerse her durakta memnuniyet varmışçasına faturayı fukara mahalle sakinlerine çıkartıyor.

Taş yol, kaldırım, teretuvar ve sair belediye yatırımlarının ödeme emirleri hanelere ulaşmaya başladı.

Sayın başkanımıza çağdaş düzenlemeleri için, cadde sokak kaldırım söktürüp taktırmasından dolayı çok teşekkürler. İmza bilmem kim mahalle sakinleri. Zaten hep şu sakinlikten gelir ne geliyorsa başa. Sakin sakin durup, oturan mahalleli bir anda galeyana geldi, getirildi sanki. Düğmeye basılmışçasına bir dönem pankartlı eylem trafiği hızlandı Esenler’de.

Şimdi Faturalar bir bir gelince göreceğiz bakalım o pankartları...

Daha sağlıklı yaşamlar içinmiş gibi, kusursuzluk tutkusuyla birileri gerdiriyor ipleri, sallandırıyor şükran pankartlarını sakince ve acemice. Dişi kırılmış evren gevelemeden, çiğnemeden yutuyor her şeyi sanki. Sakin sakin durup dururken ne oynak bir canlanıştır, canlandırılıştır o sarpa sarmışlık.

Memnuniyetlik pankartlarını sallandır ki, memnuniyetsizlik fazla göze batmasın. Hangi sakin ve sakine bu oyuna figuranlık eder diye düşünmeden edemiyor insan. Yıllarca dirsek çürütmeye akıl zorlamaya ne gerek var ki. Sakince sallandır şükran paketini asıl sorunları-sınavları boş ver gitsin.

Ciddiyetle yaklaşmak varken sıkıntı veren meselelere as bir pankart cevapları cin akıllılıkla defet. Eziyetleri, perde önünü ve arkasını camgözlere havale et kurtul. Ne kolaycılıktır bu anlamak mümkün değil.

Muhalif tavır başta yalnızlığa egemenliktir, sonra katılımcılığın kıvılcımı. En görünür yerlere asılan bu pankartlar neyin ilacı, hangi zehrin panzehiri iyi hesaplamak gerek. Mahalle sakinlerini bu yolla mevcutlu hale getirmek hoş bir sada olarak da kalmayabilir gök kubbede. Pankartların içeriğine doymazlık tüm topluma sirayet ederse belediye pankart toplama görevlileri artı mesai yaparlar sonra. Pankart çöplüğü, pankart kirlisi bir ilçe olma konumunda sınıf atlanır böylece.

Zaten dil ile düğümlenen diş ile çözülmez. Hayat sonra serenat ister sizden ey sakinler sakineler. Eşsiz öyküleri olan köyden kente göçün, kentlileşememenin filmini de birileri çıkar çeker. Ve evlerimizde oturup o filmleri hep birlikte izleriz, çitlembik çıtlayarak…"

Belediyenin iki uzun üç kısa filmi çekilmeye başlanınca görülecek o uyduruk şükran pankartları...

GÖZLERDE GÖÇ ŞİİRİ, YALNIZLAŞMASI

GÖZLERDE GÖÇ ŞİİRİ, YALNIZLAŞMASI

Yalnızlaştıkça insan, birileri zenginler...

"Gözlerden öç alır her şiirsellik.

Eşi benzeri ucu bucağı yoktur ummanın. Narlı-harlı kuyuda denizin. Deniz, densizliği alır tuzla yıkar. Çünkü altı cehennem üstü cennettir. Yarı sıcak yarı soğuktur üzeri ama dibi buz taşıdır. Buz kütlesi dondurur gülden gönülleri. Ve istemek, arzulamak, meyillenmek üzerine kuruludur saltanat.

Eski bir su kuyusundan çekilen bir kova suda bile parlar rengârenk balıklar. Başlı başına hayattır çekilen kuyulardan. Deniz hem yüz-yıkan tadında hem doyasıya-iç tadındadır. Bilgi bilgi varılır huzura. Karpuz çatlatanı iç doyasıya “bilgilen” dir işin özü. Üstelik çam ormanları da sarp koylara saldırmış ise binlerce yıldır süren ayni dırdır şekillenir dillerde. Traverten kayalıklar da o dalaşmanın-hırlaşmanın öksüz çocukları olur yaşlı dünyaya. Oysa cennet ve cehennem çukurunda saklıdır değme hayatlar. Eşsiz mağaralar sessizleştiğinde ise dilekler tutulur. Astım bile tarih olur işlek bir ritimle eller uzatılınca, el verilince. Ve dörtyüzelli basamakla inilen antik çukurda bekler kutsal analar. Hayatın yüzüne dokunmak  işte orada gerçekleşir.

Arsızlar çukurunda ise anadan üryan seyirlikler baş döndürür. Zeusun yarı tanrı kızlarının da kumrularla dansı iç bayıltır inanmıyoruz denilse de. Mozaikten bir keklik çatlar ve dansa katılmamış melikler sofradan gagasını doldurup uçanları izlerler. Tüm bunlar dize gelmek ve yarı tanrı mabedindeki gaflara heveslenmektir.

Adam kayalardaki kabartmalar işlik evinde yan yana dizili çerçevelerin birinde adam olmamışı da saklar. Dert ziyafetine davetlilik bitince kıyı köşe nazar ayetleri sarkması da iç kabarmasındandır. Eninde sonunda tıkabasa ziftlenme ölüm çiçeği dibine ölümü bırakır oysa. Oysa köklerde aranan her pozisyonda kök salmışlıktır ummana-denize, başkaca bir şey değil. Yeraltı dereleri erezyonundan çökük tavanlı evlerde yaşamaya geçilince anlaşılır zaten kim tanrı kim tanrıça. Damlalı mağarada sessiz tarihin filmi izlenir üç boyutlu ve geç de olsa akıllanılır.

Çöl ortasında şiirsel devrimin ilk defası aç bırakır fikirleri. Açlık had safhada olduğundan ne yazık robot gibi öğrenilir incelikli ayrıntılar. Barut kokulu saraylarda, geniş boş odalarda geceler bu yüzden üşür. Ve sessiz süzülüşlü ürpertiler dolar cahil damarlara. Çünkü zaman da mekanlar da mumyalanmış tuzaklarla doludur.

Düğüm sona yakın bir bir çözülürken o acı gülüş dolar beyinlere. Beyler bayanlar o vakit tatil bağlamında diriliş yaşarlar kumsallarda. Kumdan kaleler iki görüş arası yıkılır ve ölmeye yatmak vakti gelir, çatar. Kapıda cennet, cehennemde suya hasretlik vardır artık sadece. Sonra sonrası yok boğulmak gibidir bir damla su da.

Beklenilen miras meğer kırkların konağındaymış denilir-anlaşılır ama hayıflanmak işe yaramaz. Epeyce geç kalınmıştır. Sakat amaçların yaman paylaşımından artırımlık nasiplik varsa doğup büyünen ve uğruna ölürüm denilen şehir koca bir mezar olur. Sığılamaz içine maalesef ganimet bolluğundan. Başı çınarlı yasemin kokulu lalezar kodeste en hassas terazi kaç zaman beklenir muammadır bilinmez.

Geçmiş ise zaman bir kere ve yorgun dönülmüş ise seyrü seferlerden inceden gölgelere uzanılır.  Ağrıyan başlar zahmetsizce yaslanır pamuk göğüslere. Upuzun sanılan hayat iki nokta arasıdır, cümlenin ardına koyulan.. Üçüncü nokta ise  umsan da ummasan da eşi benzeri ucu bucağı yok ummanda kaybolmaktır usulca. Çünkü o saatten sonra külah altına sinmişlik çaredir artık sadece.

Göçlerden öç alır bu yazısızlık…"

Zenginleştikçe birileri, bu gün gibi olur...
 

YÜZ GÖRÜMLÜĞÜ VAKTİ GELİNCE...

YÜZ GÖRÜMLÜĞÜ VAKTİ GELİNCE...

Bir zamanlar önce bir beşibiryerdeye peşkeşti, bu canım ülke. Anadan üryan bırakılmıştı insanlık. Yıllarca sürdü utancı ama şimdi yargılanıyorlar.

"O vakitler korkutulmadık, ecel terleri dökmedik desek yalan olur. Çocukluğumuzda Dedem Korkut Masalları derlerdi, korkardım masallar korkunçmuş diye. Çocuklara bunca korku nedendir, şaşar kalırdım. Büyüdükçe anladık, meğer masallar değil gerçekler korkunçmuş. Ondandır belkide balonlar patladıkça zavallı çocukların ürkmesi.


Geleceği kestirme gözümüz gerçekten kör. Anamalcı papazlar cam kırıkları üstünde yürütüyor, adam sendeci olmuş yurdum insanını. Ağırdan alan yok. Çetin kavgaların göbek adı ise güdümlü özgürlük, 'İleri demokrasi' olmuş. Sesini çıkartan yok. O nedenle; “ Yersiz ağlamayı üçledim. İlmi filme, sözü saza, aşkı dağlara, aklı bağlara emanet ettim. Senaryoyu üç sahnelik oyuna, oyunu piyese ve tek perdeye bağladım. Ve darağacında sallandırıldım. Tenim yüzüldü. 'Yakıldım'. Ne gülebildim ne ağlayabildim sadece akan yaş, gözkapaklarımdan indi sessiz. Boğazlarımızda yağlı urganın izi kalmış bir kere, o yüzden karalar bağladık. Böyle gerçeğin gözü kör olsun diye.

Milletin özüne özgü etik değerler, dilbazlar kurulunca bozuverilmiş. Denge dahileri pazar çantası boş dünyada, uysalımsı kent profili yaratmışlar, kentlerin ve insanlığın içini boşaltmışlar. İlistire dönmüş elenmiş hayatlar. Bir durun diyen yok.


İyi ki fosforu bol, kendinden tükenmez kalemler var.

Siyaset edep-haya olgunlaşmasını es geçmiş, şüpheleri ve dimdirekliği kırkambara kilitlemişler. Bir yazıvereyim diyen yok. Artık lidersiz kampanyalar özlüyor, öfke taşıyan isyancı yürekler. Devasa evrenin minnacık bir noktaya hapsedilmişliğine güveniyorlar. O küçücük noktadan derin ve densiz patlamayla bambaşka evrenler doğmayacak sanki. Yani devam eder sonsuzluk. İşin özü kendinizden izler bıraktınız ise samanyoluna, nokta koyarsınız ve cümle biter. Ancak bitmez yazı, o nokta başka bir cümleye başka bir yazıya zemin olur.

Böyledir işte raflar dolusu güvensizliği ve martıların gagasındaki susam taneciklerini, en dokunulmaz denilenleri ortaya sermek.


Bin senede bir arpa boyu yol almışlığımız var. Neon ışıklı uçurumlarda kaybedeceğiz demektir, göğe yapışık sevdalarımızı. Fesatlık ağına düşmüş üç karanfil. Kararmış yürekler. Bari kınında kalsaydı sevgisizlik, kurutmasaydı ideoloji pınarını.

Bir Zamanlar önce bir beşibiryerdeye peşkeş ülkeydi, ülkem. Şimdiyi izaha hacet yok. Tuzak çok önceden kurulmuş da görmemişiz, faka basılmış sanki. Dere tepe düz gittik bu günlere geldik vesselam. Eril ve dişil harflerden yayılan dizinlerle, “teslimiyet atmosferi” yaratanlara bir cümlecik yeter;

“ Beş kuruşa karanlık, ışık haram, beş para etmez sahte aydınlığınız ” 

11 Ekim 2012 Perşembe

Kırklar Kapusu'na Giriş

Kırklar Kapusu'na Giriş

Yazılanı anlamak gerek yazanı anlamaya çalışmak değil...

" Tarihin hafızasını yazı işletir. Sonra sanat olur, sonra da hayat. Hayatın ta kendisi. Sonra durduk yerde hapislik olur. Ve tarih yeni baştan başlar, sıfırlamadan. Sözlerin kaydıyla oluşur uygarlık. Her harfin bir resim, her resmin bir sembol olduğu günden bu güne, mahrem perdeler aralanır. Mateme dönüşür yalnızlıklar.

 ' Kurşun gibi ağır, kırmızı gelin çiçekleri. Bir kor parçası, üfledi yüreğime üşüten soğuğunu, ayazını. Kürküne büründüğüm ebruli felsefe kuşatılmış. Gölgesine uzandığım demir kanatlı özgürlük nabzımda atıyor. Dolduramadığım çile ilaç gibi yutulmalık. Tarih boyunca ne haksızlıklar var acımsı, yasak savıcı benzer yasalar, titreyen dillerde biçimlenir, isyanlar.'

Bakır ibriklerden dökülür büklüm büklüm güneş. Eski günlerdeki gibi saf ve temiz, ışık yelpazesi. İhale edilmiş ihraçlar ise ateşli sorgularda terler…

Taşa, palmiyelere, papirüslere işlenmiş, karşıyakanın altın ışıklarında yankılanan, yüzyıllar-binyıllar öncesinin sırrı. Gönül sarayına, geçici dünya süsü zorlanmaz. Hiçbir şey eskisi gibi kalmaz asla. Başka dünyalar dolsun ciğerime diyerek, sürekli uç noktalarda seyirteceğiz. Öleceğimiz güne dek, hayata dair ne varsa istifleyeceğiz. Tarihe not düşmek adına, inatla hararetle.

 ' Pırıl pırıl bir güneş doğdu. Güne uçuşuyor güller, bülbüller. Berrak havayı görmeden kirlenen yarışlara koruyucu duvarlar örülmüş. Kıyamet yolculuğu kıymete binmiş zamanı ahirde. Kıyamete yakın afra tafraya karnımız tok. Kıyam da kıyıma isyanımız atadan beridir..'

Bir varoluş sancısı bu sancı. Öykü sever gençlerin öykü kahramanına dönüştüğü. Yabancılaşan bir hayat çarparsa yüzlere, sonuç Donkişot sembolleşmesi. Eylem kuşuna dönüşmek evladır, hasbahçe balosunda olmaktansa. Tarihin belleğine kim kalıcı yer eder görülür, ileride.

 ' Cumhuriyet çalındı, viyaklayan dudaklara. Tek bir sıcak damla. Ay şehrinde nursuz bir gece cumhuriyeti alıp götürdüler. Ne ağız dolusu gülüşler kaldı, ne de ılık bir temas yüreklere. Ve artık resmigeçit izlemiyorum. Doğum gününde bandolar her seferinde, ölüm marşı çalacak korkusuyla.'

Tarihin hafızasını zayıflatır, ince ihmaller ve ince ince bir kar yağar…"  

Okumak gerek ilk emir gereği, okumak... 

Sonsuzluk Kapusu'na Varış…


Sonsuzluk Kapusu'na Varış…
 
Her yakınımız öldükçe...

"Ateşin rengine içim cız etti. Ben o ateşe yandım. Bari bu günlere Ata’nın ilkeleri yanmasın. Anlıyorum duygusal bir gün ve ışık zerresine yazılı hakikat. Romantik eğilimli yoğunlaşmalar eşiğinde vakit. Ne engellemeler ne serbestiler önemsenir oldu güpegündüz. Kararsızlığı ise ancak tarih cezalandırabilir. Ceberut saltanatı sürenler değil. Kararlılığı ise tarih baba, altın yaldızlarla düşer altın yapraklarına.
   
Yağmur bulutları fişekleyince zaferi, tek vücut olundu, kortej halinde cephe önü ve gerisinde. Bu direnişi görmek lazım, yaşamak ve hep bir ağızdan haykırmak. Çok ama çok gecikmiş iyi niyetle tek yürek olmak gerek.

Bir tehlike başımızda, bin tehlike köşe başlarında. Bu ucu bucağı yok gidiş yolunda dönülecek yüzlerce köşe var. Unutmadan, tarih çeşmesinden bir avuç soğuk sudur; kutsal isyan. Uyku mahmurluğunu bir çırpıda yok eden. Ön bahçede ateşe kızan terk edilmişlik, arka bahçede bayram. Ne vecizler saçıldı toprağa zamanında, şimdi fidana durdu hayat. Ekin yanıyor baştanbaşa. Her yirmi dokuz ekimde her isyanda bir hikmet var. Ne yazıktır bu gün özgürlüğü taksitle ediniyoruz. Çünkü hayata bağlanmanın güneşi tutulmuş ay çaresiz. Nesepsiz gücenikliklerin tortusu dibe vurmuş ve sular bulanmış.

Geride açıklanamaz önsezi eksiklikleri. Kızıla boyalı gökte bir çift kırlangıç. Kanatlarında ümit; kavgası yıllar önce verilmiş. Yeryüzünde dillenir nazlı al çiçekler, yerle göğün birleştiği yerde. Şanlı uğurlanışlar emanet millete. Bilmek gerek.
 
Toprağın bağrında kurtarılamaz denilen rehin ülke. Uzun çileler tarlasında erken hasatla, çok geç kurtarıldı. Kol kola yürüyüşlerin sıcağında hep ayni nida; tek ses tek yürek. Yüreklerdeki lamba sönmüşse ve küstah karanlık, zeytin karalığında çökmüşse yağ gibi kayar zaman. Zeminsel travma hat boyunda. Sadece; yüreklerdeki deli ateş tekrarlar anıları, kol kanat gerer yaratılara. Eğer, çekirdeğinde asalet varsa ve kaldıysa.
 
Önsözü olmayan el yazması kitabın son sayfasında, Ata’nın ateş gibi gözleri. O gözler ki hüzne boyalı. Kucak dolusu alev yakışır elbette yiğit ellere. Ateşin rengine yürek mi dayanır. Ben o renge yandım. Bari Ata’mın devrimleri yanmasın.
        
Çileden başka mülkümüz de yok…"

Yüreğimiz yanar...