31 Mart 2021 Çarşamba

mart-son

 

MEMLEKET YİNE KAPALI...

KoronaV yediden yetmişe hafife alınınca, millet virüs kapanına hepten kapıldı. Salgın hızla deniz sahilleri başta tüm yurdu kızıla boyadı. Kod kırmızı. Ulu orta kapılmalar artınca da yine kapandı memleket. Devlet bilabedel kendini kitledi yeniden. Milletin işi, gücü, geçimi? zar zor...

Kısa serbesti arafında ceberrut koronaV en ücraya ulaştı. Sokma akıl bir türlü bilim aklına ulaşamadı. O yüzden bundan sonrası daha beterinden muhafaza günleri...

Evet tekrar kepenk kapattı memleket. Palas pandıras pastahane, postahane dosthane, meyhane her yer yine kapalı olacak. Ancak tam mesaili, özveri sınırlarını çoktan aşmış hizmet aşkı da gittikçe azalmakta. Hiza kaybıyla umut azalmakta...

Az buz değil ileri seviyede toplu temas alanları muktedirun kongre takvimi bitene dek lebaleb kullanıldı. Kapatılmadı. Okullar, dershaneler kısmen açık tutuldu. Kapanmadı. Tarifeli uzaktan eğitim dönemi kepazeliği skandallarla devam ettirildi. Ve koronaV kapanına topyekun yakalanıldı...

İçeride dışarıda koronaV, hanelerde hem korona riski hem de fesat virüsü yayıldıkça yayıldı. Facia ortamında dahi beyin yıkama yapıldı...

Tüm spor dalları, olimpiyatlar, vakti gelen ulusal düzeydeki yarışmalar, uluslararası turnuvalar kapalı. Ya ertelendi, ya ötelendi. Futbola devam. Arenalar açıldı. Ancak bir anlık duyarsızlık ve gecikme neticesinde koronaV sporculara, yöneticilere antrenörlere dek bulaştı. Parti devleti olmanın faydaları, koronaV anca kongre salonlarına uğrayamadı...

Yani yeni sistemde izinle bakanlık, icazetle başkanlık. İdareyle koronaV. Tek Adam hakimiyetinde herkes kendi olağanüstü halini kendi ilan etsin esprisi. Ptestijli dua merasimleri. Memleket virüs kazanında resmen kaynamaya devam ederken yaklaşan ramazan. Ve kapıda din iman aşkıyla yeni kapanma günleri...

Virüs saldırısı başladı başlayalı millet, melun illetin farkına vardı mı? Varmadı mı muamma. Bin gemiye bir deniz kaldı ama Deniz de çoktan bitmiş gibi. Sözün özü patates akıllı düzen patladı. Sarı kafa koranaV her yere sıçradı...

Öyleyse ki öyle, daha da sıkı kapanmak gerek. Kapıları virüse iyice kilitlemek ve bilime inanmak gerek...

Memleketin hali vahim. İyi gösterilen doğal yaşam tablosu bir anda çöküverdi. Şartlar değişti. Memleket başka, bambaşka kombinasyonlara büründü. İzole bandı şart...

Çeşitli sinyallerle, sistemli manyellerle çelinen ve perçinlenen milletin aklı karışık. Şalteri indirdi devlet ve memleket kapalı. Millet için de eve kapanmak zamanı. Virüs kaynaklı kanlı kıvılcımı hiç suçsuzlara sıçratmama zamanı. Zaten otomatikman zaman kipleriyle oynaşan tiplerin çözemeyeceği boyutta bir memleket hali söz konusu. Memleket virüs kalkanına çarptığından beri püsküllü fesler de düştü. Tabutlara pik levhalar asılamadan derin mezar düşü. Yani millet resmen ters köşe oldu...

KoronaV yüzünden fiyaka fiyasko. Doğanın dengesi en tatminkâr ölçüye evrildi. Asgaride buluşuldu. Bulaşıdan kurtulmak için evlerde kalmak, tam kapanmak esası esti geçti...

KoronaV teğet geçmedi. Madem memleket kapalı, kapandı, madem virüs kazanı için için kaynamayı sürdürüyor, sürecek millete düşen aç bilaç da olsa evine kapanmak...

Açıkçası memleket kapalı, tüm yolları virüs kesti. Millet bihaber. Kapalı kapılar ardında neler neler...

 

 

 

 

MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER 4-FONDİP...

Elde dilde, havada yerde, masada konsülde ne kaldıysa pek kondurulamasa da tehlikede. Tehlike ciddi çünkü varlıkların fon üzerinden katar katar satışa çıkarılması her an. An meselesi. Yasası da bu işi kolaylaştıracak biçimde düzenlendiğinden belki çoktan çıkmıştır da haberi yoktur ahalinin. İşte o yüzden mevcudun ülkeyi yönetememesi üzerine tezler, fondip başlığında formlanıyor...

Başta THY, TT, Botaş, Çay, Halkbank, Ziraat, PTT, Eti Maden olmak üzere, para eder etmez ne varsa fonda. Fon içerisi minnet ve şükran ruhuyla, milli ve yerli olmaktan iki dudak arası kurtulabilir. Böylece Varlık Fonu'nun paravan olarak kurulduğu da gün yüzüne çıkmış olur. Yani memleketin varı yoğu yakında bir anda yabancılara geçebilir...

Geçebilir çünkü Sermaye Piyasası Kurulu'ndan 'yatırım fonlarına ilişkin esaslar tebliği'nde değişiklikler çoktan yapıldı. Yapılacaklara ilişkin tebliğlere ve tebliğleri resmi gazetede yayınlamaya da gerek yok. Bazı maddelere eklenmiş fıkralarla satışlar bir güzel halledilir zaten. Bazı bentlere getirilen boşluklar da kararname hükümlerini kendiliğinden yürütür. Peki nedir? bu hükümsel kargaşa...

Tırnak içlerinde saklı değiştikçe değişen ve değiştikçe başa gelecekler; "Kurucu ve/veya yönetici tarafından katılma paylarının fon adına alımı satımı esastır. Kurucu fonun katılma paylarını kendi portföyüne dahil edebilir ve katılma paylarının satışına başlanmasından evvel kurucu ve/veya yönetici tarafından fona avans tahsis edilebilir."

"TCMB, Hazine ve Maliye Bakanlığı ipotek finansmanı kuruluşları ve Türkiye Varlık Fonu tarafından ihraç edilen para ve Sermaye Piyasası araçları için bu fıkrada yer alan sınırlamalar uygulanmaz. Ancak bu bent kapsamında tek bir varlığa yapılan yatırım fon toplam değerinin %35'ini aşamaz."

Görünür görünmez hamlelerle Varlık Fonu teminat karşılığı borçlanma yerine, satışa endeksli düzenlemelerle format değiştirdi. Şimdilerde Varlık Fonu resmen yatırım fonlarına ait esaslar kapsamında. Bu gidişle memleketin kalan en değerli varlıkları ya ihaleli ya ihalesiz kimselere sorulmaksızın el değiştirebilir. Hele de satış % 35 kapsamında ise kimsenin ruhu duymaz...

İşte bu durum, alındıysa ne oldu denemez denli vahim bir durum. Ve mevcudun ülkeyi yönetememesi üzerine tez mez gerektirmez gerçeklik. Meziyete gerek kalmaz, tek kelime yeter mevzuyu anlatmaya, fondip...

Fon arkası bazı özel durumlar 'varlık fonu sıfırlama muafiyeti' şeklinde telaffuz ediliyor. Ediliyor ama Türkiye Varlık Fonu'nun satışındaki sınırlar tebliğlerle kaldırılmış halde. Yani Varlık Fonu resmen her türlü satışa açık. Sıcak satışlara bir adım bile kalmadı. Yakında sınırsız satışlar memleket gündemine düşebilir.

Düşünüldüğünde tek çatıda toplanmış küçük büyük, önemli ve değerli, en milli ve yerli kuruluşlar için tehlike çanları çalıyor. Ekonominin iyice dibe vurduğu günlerde ve ertesinde tek lokmalık, fondip satışlar kapıda. Bu tek atımlık veya fondiplik acı durumu görmek ve seçim geçim dönemlerinde ona göre davranmak lazım ama. Ne söylense nafile. Sanki yarın çok geç olacak gibi...

Kapkara fonda son durak kara toprak, herşey fondip...

 

 

 

GEÇMİŞ ZAMAN KİPLERİ

 

Geçmiş zaman olur ki, tektik, ettik yettik, gettik kiplerinde. Zaman su gibi akarken ve fakat fiziksel boyutta bir aldırmazlık. Çalınan yasak müziğin her notası sert basılırken, Aldırma Gönül isyanı bile sınırlı. Diğer türleri bir aldatmaca. Artık kalan ömürde sadece kişiselleştirme sanatı ve salt boş istasyon saltanatı. Pasif gizlilik, aktif gerginlik çerçevesinde çentiklenen ise yeni hayat örgüsü. Yenilenen günlerde eş zamanlı buluşlarla mutlak dalga kırılması, virüs karmaşası, vip dip kavgası, pik kip deryası. Geçmiş zaman olur ki...

 

Elbette sinsi hızla yayılan virüs, ömürden onur bahşedilen nefes almışlığı sekterler. Soluk bir anı olarak kalır tüm geçmiş zaman kipleri ve yaşanacak hayat ağır bedel ödemekle orantılanır. Hayatı ve adanmışlığı bitiren kara cehalet, pikten direk ucuna çekilmiş korsan bayrak olur. Ve kutlu isyana umutlu zemin doğar. Doğan biteviye seviye zorlanmasıdır. Kör korsan taklidi ve takdiri ufku kızartan virüs çılgınlığına yalap çalaplık. Çıplak gerçekliktir her kötü koşulda, her sapkın virüs işini bir çırpıda görür.

 

Geçmiş zaman olur ki, öylesine çarpıcı hadiseler, haddini aşan biçimde yaşanır tüm zaman kipleri aciz kalır. Tüm emir tümceleri, pik dip tespitli ümitsiz girişimlerdir. Bir ölümcül uykuyu besler zifiri gecelerden aylak sabaha. Gelişen konumlarla ilgili kısmi dikkat kaybı ve ıstırap yaşansa da detaylar formüle edilir ve görülmesi zor gizem çözülür. Tiplenen kiplerle geçmişe saplanan, çok basit farkına varılan bir kayıp zaman aralığıdır. Kibarca ezbere bilinen sayfaların tekrarıyla karşılaşılan ise parazit, virüs ve frekans engelidir. Kazanılan ise sonbahar sarısına çok lazımmış gibi yepyeni, yeşillenişli bir deneyimdir…

 

Geçmiş zaman olur ki, kiplere uzayan yakın zaman bulguları test edildikçe, geçmiş zaman kiplerinin yanısıra, geniş zaman kipleri de kitlenir. Gelecek zaman kipleri kaldıysa eğer elde onlar da ne yazık ki kirlenir. Ve tiz sesli, kamburumsu pik borazanlar bu kirlenmeyi, cüretkâr bozulmayı, temel öğretilerin tersine notasız çalarak, rotasız çalkalanarak tesciller. Ve bu çal çırp, çarp darp rontçuluğu tecili zor zamanlarda, gelecek zaman kipi oyuncaklığına dönüşür.

 

Geçmiş zaman olur ki, gidişi dönüşü zor yıllarda iddiasız tedbirsizlik, iddialı karaktersizlik kimi kipi ve dipli kuyuları pik anteni kusursuzluğuyla, ekran moduna, hayat sahnesindeki odun modeline yerleştirir. Ancak çelik tellerle kuşatılan içe veya dışa açılan kapılarda, gelenekçi prensipler ağır basar. Beter bozulma preslenir. Pes dedirten oranda kaynayan çılgınlık ve yürek kanatan çapsızlık zaman kiplerinden payına düşeni alır.

 

geçmiş zaman olur ki ve öylesine dikey gerileme anlarına tanıklık eder ki tüm zaman kipleri anıları derleyemez. derken fiiller rivayetsiz, failler riayetsiz kalıba dökülür. Pik döküm ruh bozuğu ise hala tahribat peşinde hala. Arsızca tahammülleri zorluyor. Sadakatin bertarafı ve virüsle acil kodlu yakınlaşma haline karşın. Oysa coşkulu kıyım kapıda. İlanihaye insafa kalmış ve inkar edilemez bir kirlenme mevcut. Yani mevcudu tüketen sınırsız ihtiyaç telkini. Doğrudan ve cüretkar tafralanma. Son hakları boşa israf, stok tüketimi. Kapıda korona illeti.

 

Hala bu bozgun ve bozguncular aleminde, alelade ortamda dikkate değer değişimler yaratmak teorik olsa da olası. Çığır açılacağına inan, iman ise babayiğit harcı. Bu harcı bol keseden zaman kipleri ile harcayanlar ve pik döküntüye bulaşanlar zehirlendiğini hiç anlayamaz. Küresel bulaşıklık artar. Tez bulaşırsan ölürsün. Ve ölümlüler tasarrufu ve tasarrufu kullanma hakkını ellerinde tutamazlar.

 

Çünkü akımı uzaklara iletmek, aklı güvence altına alanların temel hakkıdır…

 

Öylesine yüksek basınçlı günler yaşanıyor ki, şaftlara ve dingillere doğrudan uygulanacak bileşik kuvvet sadece zaman kiplerine bağlı. Pik döküm ve istifadecilerin sonu ise alınacak ifadelere bağlı. Virüs gerçeğine. Ve gerçeğin mühendisliğine.

 

Pek tabi ki gün mutlaka dönecek. Dönene kadar Koronayı zaman kipleri ile iplememek öylesine zor yani…

 

KIZIL KOMÜNİST AVI...

Her garip memlekette zamanı gelir, tıpkı bir zamanlar Sem Abi de komünistlere başlatılan türden bir cadı avı sürdürülür. Hiç geri adım atılmaz, hatta bu yönde reisen talimat ve gözdağı söz konusu olur…

Şu garip memlekette ise tarihle sabit, Mustafa Suphi’den bu yana komünistler kadar çile çeken yoktur. İşin gerçeği memleketin mevcut katı gelenekleri yüzünden, gerçekleşmesi hiçbir zaman

mümkün olmayan komünist ide peşine düşenler daima hedef tahtası olmuştur. Komünistleşmenin mükâfatı neden ise sürekli faşizan baskı, zulüm ve işkencedir. Sanki Komünist Manifesto’nun egemenlere verdiği korkunun dışa vurumu. Tabiki tüm Dünyada böyle. Orada burada tek dava komünistleri sindirmek için fırsat kollamak veya yaratmaktır.

Vakti zamanından bu yana şahsı şahbazlığı belli, yerli, milli, dini cephelerin açmış olduğu anti-komünist savaş sürekli güncellenir. Çünkü despot erk veya diktacı kurullar bu uzaktan kurumlu emir komuta zincirine düğmeye basıldığından itibaren sorgusuz sualsiz riayet eder. Üstün itaatle hizmet eder...

Kayıtlara geçmiş bu yoğun buyruk altındalığın sefilleri, her defasında monarşi yanlısı filmleri çeker, sapkın eğilimleri ateşler ve faşist modelleri çağrılar...

İlerleyen ve gelişen çağa karşın hala bu karanlık pencereden bakış tüm dünyada egemendir. Bu gerici hareketlerin topu ise Marx, Engels, Lenin, Kautsky ve Troçki’yi daima haklı çıkarır...

Haliyle haklılık gecikmiş her uyanışı yönlendirir. İşte bu yüzden belli sıkışma dönemlerinde komünizme mutlaka savaş açılır. Komünistlere özellikle Marx ve Lenin üzerinden av zamanı başlatılır...

Oysa herkesçe bilinir; komünist ide ve teorinin yeniden üretilmiş tüm biçimleri Marksizm-Leninizm ibaresine bağlanır. Onlar referans gösterilir. Yani komünist düşünce Marx ile ortaya çıkmış değildir. Ondan öncesi de vardır. Marx sadece komünist düşünceyi sınıf çatışmaları temelinde yeniden yorumlamıştır. Devrim teorisini de bu yorum üzerine kurmuştur. O kadar.

Komünist ideoloji süreklilik ve devamlılık açısından değerlendirildiğinde ise sırf gelenek olarak o isimlerin kullanıldığı görülecektir. Durum açıkça budur...

Durum bu olmasına karşın tüm geri bırakılmış ve gelişmekte olan ülkelerde komünizm ve komünistlik daima düşman farz edilir. Kızıllar topluma öyle gösterilir. Özellikle Marx ve Lenin üzerinden, kısmen diğerleri üzerinden komünizme inanmış gençler ile genç kalmış yaşlıların üstü çizilir. Sehpaya çıkarılır. Boynu vurulur. Yani kızıl komünist üst başlığında reisen, resmen linç edilirler.

Bu linç kültüründe amaç kolektivizmin toplumda yaygınlaşıp yerleşmesini ve katıksız kabullenilmesini ne pahasına olursa olsun önlemektir. Devrimleri engellemektir. Emperyal sömürünün devamını sağlamaktır. Karşı çıkış nedeni saklandığından, vahşi ve kanlı kavga halisane gösterildiğinden her yol mubah sayılır. Olan bitenle yetinilmez, komünistler Allahsız, dinsiz, imansız olarak yaftalanır. Vatan düşmanı, devlet karşıtı ilan edilir...

Dönem dönem anticilik, antikomünistlik bağlamında gürültü çıkarılır. Oysa her mutlak gürültünün içi boştur. Zaten komünizm

doktriner yaklaşılmadığı sürece, karşıt faktörler üreterek sabit, değişmez ama hakiki terim, doğru teori kapsamı içine çekilir. Bu yüzden devrim sürecinin sergilendiği her tarihsel evrede kesin ve keskin ideoloji olur. İşte o yüzden hep komünizmden korkulur. Ahali de acayip korkutulur. Mesele içten dışa kızıla düşmanlık aşılamasıdır. Aşamalandırılan bizzat komünizme değil açıktan açığa komünist karşıtlığıdır...

Kızıl komünist varlığının en iyi açıklaması, “Kırmızı bir genelliktir. Açık kırmızıdan koyu olanına kadar bütün tonları kırmızı olarak nitelenir. Kırmızı bu anlamda tekil bir nesnenin yansıttığı ve duyularla algılanabilen somut bir tonu değil, bütün bu tonların genel adını ifade eder” açıklaması olsa gerek. Yani komünizmin kızıl içeriği somut tonlarda asla belirlenmemiştir...

Bu gün artık kırk yıl öncesinin Moskova’sı da kalmadığına göre maluma, malumat, oraya gönderilmeye cevap Troçki’den; “ Bunun gülünç bir yanı yok. Devrim ciddi bir meseledir. Hiçbirimiz idam mangasından korkmuyoruz… Ama mesele kimin vurulması gerektiğini bilmektir…”

Şimdi soru şu; “O kızıl komünist, o vatan haini, halk düşmanı terörist gençler, O terörist gençlerle ilgili her türlü çalışma yapıldıktan sonra” masum çıkarlarsa ne olacak? Hakim otorite kendini mevcut anayasal düzende dahi nasıl haklı çıkaracak?

Maluma cevap tecrübeyle sabit, hemen cadı avını başlat, anayasayı değiştir veya rafa kaldır, günü kurtar. Geleceği kaybet...

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK 4

 

Nasıl Müslüman olduk? Gök Tanrı inancından koptuk…

 

*Bu süreçte Araplar az ama güvenli sömürü ilişkisine yönelir. Buda Türklerin barışçı yolla Araplaştırılmasını ortaya çıkarır.  

*728 yılında Türkler Buhara’yı geri aldılar. Ancak 732 ylında tekrar Arap’lara terk edildi.

*734 yılında Arap komutan Cüneyt’in ölümü ile Arapların Türk yurtlarındaki otoritesi iyice azalır.

*734-735 yıllarında Araplar savaş giderlerini hazineden karşılamak zorunda kalırlar,yoğun asker kaybına uğramaktadırlar.

*739 yılında Araplar Samarkent’a  yeniden yerleşir. 

*Araplara karşı koyan Türk ordu komutanı Kur-çul’un keşif sırasında Araba esir düşmesi ile Taşkent,Fergana Araplara teslim olur. Bunun sonucu Güney Türkistan’da Arap hakimiyeti kesinleşir. Ancak Türkler yinede İslam’a yönelmedi.

*Güney Türkistan’ın işgali yaklaşık bir asır sonra Emevilerin son Valisi Nasır b.seyyar tarafından tamamlandı.

*Güney Türkistan’ın Müslümanlaşması, Şiilikle,muhalif bir yorumla,kendini gösterdi. Türkler doğrudan karşı çıkamadıkları İslam rejimine karşı,kendi kültürel,dinsel kimliklerine bir özgürlük alanı yarattı.

*749 yılında Abbasilerin Emeviler’den iktidarı almalarından sonra, dış yayılmacılık iç savaşlarında etkisiyle hızını yitirdi. Ancak Türk yurtlarında talan ve haraç devam etti.

*Abbasiler ile birlikte Arap Müslümanlık özdeşliği ikinci plana itildi. İslamiyet Araba ait bir din olmaktan çıkma sürecine girdi.

* Tüm zenginlikleri yağmalanan Türk yurtlarında,Türk kölelerde Abbasilere önemli bir gelir kaynağı oluşturmuşlardır.  

*Bağımlı egemenlerde Abbasilere haraçlarını köle olarak ödüyorlardı. Kuran tarafından kutsanan kölecilik İslam kültüründe tam bir meşruiyete sahipti.

*751 yılında,Talas yakınlarında savaşan Çin ve Arap ordusunu izleyen Karluk beyinin Araplara yardın etmesi sonucunda Çinliler yenildi. Bu savaştan sonra Orta Asya’nın egemenliği Araplara kaldı. Türkler islam İmparatorluğunun etki alanına girdi.

*762 yıllarında,Uygurlar (Dokuz Oğuzlar) Mani dinini benimsemişlerdi.Karahanlılar ise Müslümandı.

*776 yılında,Oğuz Türklerinin Araplara karşı ayaklandığını İbn-Ül Esir söylemektedir.

*810 yılında Arap halifeye Karlug yagbusu,Tibet kağanı itaate yanaşmıyordu. Otrar (Orta Seyhun’un kuzeyi Peçenek ve Oğuz bölgesi) halifeye haraç ödemeyi kesmişlerdi. Buda göstermektedir ki Araplar tüm Türk topraklarında tam bir hakimiyet kuramıyorlardı.

*833-842 yıllarında Araplar Türk kölelerden 4 bin kişilik bir muhafız birliği kurarlar.

*Bir süre sonra Türk köle askerler halifeyi belirleyecek konuma geldiler. Halife Memun’un 

 ölümünden sonra velihat bulunmasına rağmen,Mu’tasımı  halife yaptılar.

* Memun’un zamanında 25 bin Türk paralı askerden oluşan bir ordu kurulmuştu. Bu ordu Bağdat’ta yerleşikti.

 *Mu’tasım döneminde Türk paralı askerlerinin sayısı,8 binden 18 bine çıktı.

*Türk kökenli komutanlarda İslam ordularına komuta etmeye başladılar. Bunlar hem kendi kavimlerine ihanet ettiler hem de diğer kavimlere zülüm ettiler.

* Arap ordusundaki Türk komutanların en tanınmışı Afşindir.830-832 yılında mısır, 837 yılında Arap ordusunun 4 kez yenildiği Babek isyanlarını bastırmış,Bizans seferinde başarı kazanmıştır.

*Babek isyanı Babek el Hürremi tarafından başlatışmış ve bugünkü komünizmin ilk örneği sayılabilecek anlayışta bir devlet oluşturmuştu.


 

mh-NASIL MÜSLÜMAN OLDUK 5

 

 

28 Mart 2021 Pazar

mart-so

 

MEŞİN YUVARLAK VE WAR-YOK SALTANATI...

 

Saltanat meşin yuvarlağı da vurunca orta saha mücadelesine döndü tüm müsabaka. Her şey ortadayken biraz gecikti ama en nihayetinde kara Bulutlar kaldırıldı aradan. İyi olacak sananlar, karantinada kananlar ve kanaryalar rahatladı. Şimdi sıra bir başka anlaşılmaz muamma da; War…

 

Getirildiği günden bu yana meşin yuvarlağın War'ı var ama ne için war bir türlü anlaşılamadı. Bir türlü rayına da oturtulamadı. War ile bir başka war başladı. Warı yoğu toptan birbirine karıştı. Memleket zaten karışık...

 

Fikstürün her haftası War neye yarar. War ile ne değişti; hiçbir şey, elde war sıfır diyenler artıyor…

 

Artıyor çünkü elin ağzı torba değil ki; Yine el atı penaltı, bariz bel altı, buz gibi goller iptal ediliyor, entrika kokan pozisyonlar, kabak gibi kural dışı hareketler görmezden geliniyor. Verilmeyecek goller golden sayılıyor, war ediliyor. Kırmızı kartlar ile sarı kartlar performansı izleyenleri çıldırtıyor. Penaltıların verileni verilmeyeni war ama kritik mi kritik düdükler çalınıyor. Üstelik ofsayt çizgisi bir oradan bir buradan çiziliyor. Yani bazı takımlar göz göre göre çiziliyor.

 

Sırf tarafkarlıktan her sezon birileri kem göze parmak acayip kollanıyor. Kollandıkça da ayaklar ayaklanıyor. Kanatsız uçuruluyor. Diğer takımlarca o yüzden yakalanamıyor. Böyle diyorlar biraz toptan anlayanlar...

 

Ekliyorlar peşine; Diğer takımlar da yanlışların dikalasına ayaklanmıyor. Dimyata giderken eldeki pirinçten olmama hesabıyla ortalık sus pus. Kuzu kuzu bir fanus ligi oynanıyor. İşbilirlerce, işbirlikçillerle harmanlanıyor puantaj...

 

Parantez içi aktarıyorlar sonra; peki şimdiye dek var mı manipilasyon? oysa War. Zaten aklamak için oynatıyorlar kare kare, varsa da war, yoksa da war. Sahada, masada hakem olanlar maçlara hakkaniyetle hâkim olabiliyorlar mı? Yok. Var da mı warın içinde yoksa kaygısı. War olabilir. Saha içinde kul hakkı yeniliyor. Silme tepeleme, depmece. Kötü niyet var mı? War sanki, yıllar yılı art niyet, denilerek parantez kapatılıyor...

 

Tırnaklar açılıyor; Sanki ilahi bir emir varmış gibi meşin yuvarlağın warı varken yok, yokken war diyor. Yani tam bir fiyasko. Sessizce söyleniyorlar wara kurban gidenler tırnak arası. Dişiyle tırnağıyla mücadele edenlerle görüntüde orta ve yan hakemler kendilerine Wara tabi kılmışlar. Bayrak elde, düdük ağızda, gözlükler eksik varsa yoksa Wardan bir haber bekleniyor. Serzeniş boş, hoş alemdeler...

 

Söylentiler var ayrıca; War önce büyüklere oynadı. Biri baştan sona kendi hatası, var da var acayip tökezledi. Diğerleri kadro uyumu ile az biraz direndi. Pek gerilemediler. Şimdi onları da aleyhte lehte bariz hatalarla war dengelemesine aldılar. Bir ona bir buna kayırmacalar yapılıyor. Çaresizliğe çanak tutuluyor. Ligin baştan beri lider vasfına yakıştırılmayanları ise pek fazla hırpalanmadı. War war ki hep kollandılar. Hala daha kollanıyor gibi...

 

Diğer yandan aşırı güvenceden dem vuruluyor; Taraflara en başta hakem hataları kameraya bağlanınca, war olan yanlışlar ve tarafgir durum ile yanlı tutum düzelecek denildi. Düzeleceği yerde war üzerinden voltaj yükseldi. Pandemik buhran yüzünden taraftarlar yokken, futbol arenası yangın yerine döndürüldü. Öyle sıkı bir baraj kuruldu ki blok halinde bir yerlere çalışılıyor gibi. Gibisi yok aşikâr. War var...

 

Camialar ve canı yananlar ise; Pozisyon pozisyon bakılıyor bakılıyor, yine yanlış kararlara imza atılıyor. Nedense tek taraflı bir war var. Başka bir sistem icat edilene kadar otorite maalesef bu war. İcraata göre düdük çalınır veya çalınmaz ama şimdi inisiyatif ve direktif warın. Warın sonunu siz düşünün. Futbolseverler bu gidişle futbolu protesto edebilir. Warın herkes için eşit bir şekilde yürümediği açık. En azından iddialar bu yönde. Zaten iddaanın oranlarını belirleyen ve oynatan şirketin sahibi de futbolun başı. Dolayısıyla Warın başı.

 

Başka söze ne hacet deyip kısa kesenler de war; Bu warın öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde yeşil sahalardaki mücadeleye resmen çomak sokuluyor. Meşin yuvarlağa ihanet ediliyor. War var da Ar bu işin neresinde diyenler de var...

 

Teknolojiden üst düzey faydalanan, uzman ve eğitimli masa başı war heyetinden şeffaf kararlar bekleyenler de war. Anında görüntü warken tüm ekiplerin lehinde aleyhinde değişik kararlara nasıl warıldığına kuşkuyla bakanlar da.

 

Hal ve gidiş böyle olunca festival havasında geçecek maçların önüne geçiyor war. Karantina saatlerinde şölen tadındaki futbolun seyirciye hoş vakit geçirtmesi engelleniyor. Bu kompleksli yapının özellikle kendilerine emanet edilen bu hakkı, hizmet kalitesini yükselterek hakkaniyet çerçevesinde dağıtması gerekirken kendilerini belli standartlara oturtmaya çalışıyorlar. Diyenler de var.

 

Tüm savlananların sallananların sonunda, var aidiyet sorgulamasına waran bir duruma kayıyor. Oysa kaynaşma ortamı yaratmalıydı. Sanki kargaşa yaratıyor, kapışma yaratıyor. Bu gidişle meşin yıvarlağın peşinde koşan en prestijli markalar heba olur. Onların yerlerine geçecek başka markalar war mı derseniz war ama tutmaz. Milli yerli babında yanar söner. Yanar döner…

 

Yani meşin yuvarlağın varı yoğu, Salı saltanatı eski ve köklü markalardır. Diğerleri uzun soluklu olamazlar. Kısa vadede parlar sonra sahalardan silinirler. Dünyada bunun çok örneği war.

 

Bu gerçeklik warcılara ve goygoyculara yüksek sesle hatırlatılmalı diyenler de var...

 

PERTEV FORSA FORMATLANMAZ...

 

 

Pertevler iyi bilir forsu, forsayı. Daima farkındadırlar ilerleyen yaşla birlikte fors düşünce, geleceği yok etme pahasına geçmişi aklama gayesi ağır basar düşüncesinin. Bu yaşamsal baskıyla tek formata evrilenler de çoğalır. İşte bu çılgın çoğalma veya eksilme dolayısıyla çarpık düzen de asla değişmez. Değiştirilemez. Değişme olasılığı her zaman varsa da şimdilik uzak olasılık ve çok zor. Ama imkansız değil. Gayet iyi bilirler...

 

 

İşte bu değişmeyen düzende sözü geçerlik ve saygınlık maalesef gösterişle bireysel formu korumak maksatlı jimnastik çerçevesine hapsolur. Fora edilmesi gereken ne varsa gözardı edilir. İnadına bir takım safsatalara bürünülür. Bu sonsuz arzu, sınırsız istek ve aşırı tutkulu esaretlik yarınları da gaspeder. Resmen kaybı resmeder. Ve mevcut tabloya pastel renk olmak, sürünmek sürülmek işten güçten zannedilir.

 

 

Yani sözün kısası pertevler asla bu oyuna gelmez. Bu formatlanma neticesinde paspal ve paspas düzeyinde bir dünya yaratılır, resmen doormatlanılır. O dünyaya asla kapılmazlar...

 

 

Bu son yılların formatlama ve formatlanma işgüzarlığı, doorlanma aşamasına geldiğinde önce hiçbir şey değişmez görünür. Sonra anlaşılmaksızın çok şey kaybedildiği anlaşılır. Hep geriye düşülür. Fon müziği eşliğinde şanlı geçmişe gömülünür. Bu kafayı kuma gömme adabından tüm artı değerler de uçar gider. Tıpkı eksi büyüme angajmanlığı gibi darlanma. Ve angaryalar başlar...

 

 

Böylece en baştakinden en aşağıya, karada denizde, dağa taşa çekilen üç veya dört köşeli forsların nişan özelliği de söner, hedef tahtasına döner. Bu karanlık döngüde itibar düşer. Sarmal sardıkça sarar ve forsalık başlar. Ama Pertevler forsalığı en umulmaz boyutta, ilelebet reddeder.

 

 

Ayni zamanda eksik formüllü daima büyük yanlışlara sürükleyen bu format, çağdaş ölçülerdeki formasyonu da tersine etkiler. İzler birbirine karışır. İzmlerin bittiği algısı ve yargısı yaygınlaştırılır. Etki tepki derken bugünkü teşekkül cereyan eder. En olmazlar gerçekleşir. Pergeller açılır...

 

 

Bunca gerilimli gelgit ortamında zamanelikten olsa gerek teşekkür ve şükran temelinde, bol kepçe nasiplenilen nizama boyun eğme yediden yetmişe artar. Ve zamanla soyut ve somut rejimleri, insan doğasına uymaz hile ve dolapları, dağarcığın kabul edemeyeceği anaforları sıradan görmek modalaşır. Format gereği açıkça tepkisizleşilir. Alenen duyarsızlaşılır...

 

 

İlerleyen zamanla birlikte özlü sözlü atılan format uyarınca tabii ki her şey tabi sayılır. Yolun sonu görünür ama pohpohlama vazifeden sayılır. Sancılı sisteme yamanılır. İşte pertevler bu yaman çelişkiye, taş çatlasa boyun eğmezler...

 

 

Bu sistemsel silik kodlamayla bilinene değil bilinmeze tasniflenme, afra tafra kabilinde meziyet görüldüğünden bozuk düzene mezelik bir yere kadar prim yapar. Elbette bu foretik cilalanma, kapalı oy açık tasnif sürecini de yakından etkiler. Bir bakıma değişmez durumla baş başa kalınır. Ama her statükoda bile bir değişim vardır; pertevler değişim yönünde, asla ve zorla değiştirilemez yönünde gerileyişlere de sonuna dek direnir...

 

 

Gerileyiş alabildiğine seyreder belki. Çünkü bir kere giyilen forma zor çıkarılır. Öyle ki hangi formda ve üslup da aktarımlar olursa olsun kulaklar tıkanır. Skor üzerinden değerlenip, haklılık payandasına park edilir.

 

 

Parkur uzun ise ki öyle, o zaman asıl mesele fark yaratmayacak formatların peşine düşmeden, ilerleyen yaşın tazyikiyle farklılığı öldüren formaliteleri fosmodern saymaktır. Pertev gücünü, hiç kimseyi gücendirmeden hayata geçirmektir. Beyni asla ve hiç düşünmeyecek formika yüzeye çevirmemektir. Çünkü hayatı günbegün zorlaştıran beter kısır döngüye şartlı refleks göstermeyip, kapalı oy açık tasnif fırsatı yakalanan her seferde katmerlenen şartlı destek bu formika aklın ürünüdür. Ancak bu kuru inat kutsal değişmezleri de zedeler.

 

 

Öyle ki bu manasız formatlanma yüzünden hayat boyu uğraşılarak gidileceği öngörülen ve kalpten arzulanan o muhteşem vahaya, pertev namıyla ışınlanmak da güme gidebilir...

 

 

Pertevler çok iyi bilir ışığı, aşığı. O yüzden Pertev niyal çevresinde bütünleşir, pertev kalıp ayrışmazlar.

 

 

Daima, ilerleyen yaşlarda dahi yenilenir, hiç eskimezler. Ve asla yenilmezler. Çılgın formata kapılmazlar.

 

 

Pertevler forsa formatlanamazlar asla. Hiç bir zaman...

 

BATI DOĞU TÜRBÜLANSI…

Kuş akılları kuşatılmış mesajlar, kuşanılmış keskin palalar doldurur. Bu kapalı gişe dolumla batı doğu köprüsünde hep racon kesme tellendirilir. Habire teklemelerin toplu değerlendirmesi ise sıfır tolerans, her seferinde türbülanstır…

Ömrünün son demindeki şu yaşlı dünyada batı ile doğu asla birleşmez, birleşemez. Hele vahşi batı ve uzakdoğu bir kenarda tutulursa hiç bütünleştirilemez. Evrensel manada tek tip bir düzen ise asla kurulamaz. Zaten böyle bir dostane kurulum kurmak adına bir sentez de artık ortada yok...

Dalga boyu açıldıkça, makaslar kapanmadıkça mercek altına alınmış büyük krizlerin tahlili de doğru sonuca götürmez. Döviz üçe beşe katlanır. Çıkış reçetesi de ilaç şaşırtır. Yani batı-doğu beraberliğini arada köprü vazifesi gören her fakir memleket kendi penceresinden, perde arkasından izler. Yakın geçmişe bakıldığında durum aynen budur. Günlük birliktelikler sağlanır belki ama zamanla o birleşmeler de zevatı tehdit eder. Asla mezara kadar evlenilemez. Evlenilse de yürümez. Çünkü arada daima bir güven bunalımı vardır. Ve daima bir güven kaybı yaşanır.

Bununla beraber aynı ortak bilinç, aynı ortak geçmiş olmayınca, ayrıca tarih, din, ahlak ve doğal haklara sahiplik ortak olmayınca, ayrıştırma faaliyetleri gizliden sürer. Siyaset fedaileri bu postadan, bu pastadan sebeplenir. Tarih ortak olmasına ortak olabilir ama bu kez din araya girer. Yine ortaklık bozulur. Ortalık kanlanır.

Durum bu olunca dini benzerliklerden dem vurmak da kurtarmaz ahvali. Yıkım gider ayak ayaklanır. Tarihte hep böyle olmuştur.

Zaten kukla sembol hikayelerle kurgusal gerçeklik de anında yaratılır. Yaramaz sanılan isyankarlar da inanılmaza inanmaya zorlanır...

Batı-doğu yakınlaşması veya kavgası Atlantik ötesinin güdümünde emperyal güçlerin ve sıcak düşlerin kıskacında, zincirlerin kırılamayışındandır. Kırılamadıkça da doğu ile batının kavuşması uzun yıllar sonraya kalır. Hele işbirlikçi olgular olgunlaştıkça, her özgürleşme isteğini batıcı, her munis ideyi de doğucu görüp gösterdikçe kaynaşma hiç olmaz.

Özellikle din adamlarından sayılanlar ile limanı açık kentlerin ileri gelenleri salt ticaret üzerine birleşirler. Memleketin ticaret burjuvazisini oluştururlar. Böylece bölgesel birlikler işlerine geldiğinde her olayı kabullenir görünse de içten içe, batı-doğu düşmanlığını körüklerler. Sınırların nerede başlayıp nerede biteceğine hâkim olmak düşüncesi de ebedi dostluğu erteler.

Mesele ticaret burjuvazisi ile devlet oligarşisinin karşı çıkılsa da, mecbur kalınsa da meseleyi birlikte çözeceği meselesidir. Beklenen ışıklı gölgeli karnaval havasında, arsız sesler yumağında bir dönüşüm değildir. Çünkü sığ sorunlara sözde derin yanıtlar aranarak bu konu halledilemez. Haller hafifletilemez. Sorunlar mevcut mertebesinden daha ötelere uzar. Sıklıkla günah çıkarılır. O yüzden batı ile doğu ancak edebi formda dile ve belleğe yerleşen hummalı inançları def etmek suretiyle asgari sınırda buluşabilir...

Zihnin arka odalarında saklı faaliyetler, bu barışçıl buluşmaya devamlı engeldir...

Batı ve Doğu adına türlü hikayeler derlenir ama asla toleransı işlemez hep türbülanslardan beslenir…

 

mu-LEBALEB…

 

Geldiğini geçti saatler. Akreple yelkovanın süregiden tüketimi, varoluşu tekmeleyen sancıların geometrik dizilimi, akrobatik gösterinin yer aldığı vizyondaki filmin galası gibiydi acı izler bırakarak gelip geçenler...

Seni senden çaldı içindekiler. Uyanmadı toprak oysa ki cemre düştü dört bir yanda. Kör karanlık; günün ağarmasını bekliyor hala. Kızgın güneş yalancı makyajlı suratlara tükürmek için doğmayı.

Var olan enerjinin doğruluk miktarı yok olduğundan beri bu düzenle yasak aşk yaşıyoruz. Mutluluğun senfonisi bağ bozumu. Anlamsızlaşıyorsa şarkılar, dinlemeye değmez. Kemanın tellerinin isyanı, kanunun eşsiz tınısı, mahkemede bir kadının savunmasızlığı. Sonsuzluğa hapis yatar yok olası arzular.

Raflar kullanıma kapatılmış. Bir sürü toplumsal projelerin aymazlığında İstanbul sözleşmesi umutların küle dönme sebebidir. Var olan dokunulmazların dokunulmasında, kadının algoritması erkek egemenliğine armağandır. Kadın fizyonomisi dışında yok sayıldı. Bakkal defterinin veresiye hanesine darp edildi…

Beyni boşaltılan toplumların, süt vermeyen ineğe dönüşmesi şehir plancılarının dask sigortasının yok saymasıyla birleşince, insan kasapları acıları açlığı bize bırakıp sokağa çıkma yasağına uymadın diye bizi bize polis edip ceza kestiler.

Akreple yelkovan yarışamaz zamanla, yarışamaz uçakla taksi. Bir parmak şaklatmasıyla ışınlanıp, dolaşmaya tura çıktığımızda evreni yine yobaz sürüsünün freni ile karşılaşırsak bende bu ellerden şaha giderim…

Az gülüp çok ağladım geldik bugüne. Kaç bahar eskittim. Varsılların oylumunda bir lokmanın hayaliyle aç yatıp tok kalkarak. Viskiyle kadeh kaldıranlara inat. Kalan ömrümde yine insanlık onurunun işkenceyi yenmesi için ekmeğe suya koşacağım

Bundan sonrasında İstikşafi  görüşelim Lebaleb buluşalım...!