30 Eylül 2016 Cuma

KURGU GEZGİNLER CENNETİ; ORTADOĞU…

KURGU GEZGİNLER CENNETİ; ORTADOĞU…
 
Genişleyen anılarda uzayıp gider kurgu devletçikler için incelikle planlanmış programlanmış kurgulanmış gezginlerin maceraları ve tarihsel gerçekler. Ersiz, dilsiz, yersiz yörelerde öyle gereksiz buluşma,  öyle mezhepçi ve etnik bir flörtleşmedir ki bu tarih bile yanılır bazen. Tarihi yazmak ve kurumsallaştırmak kurgulanmış gezginlere kaldığından olsa gerek sık aralıklarla cehenneme döner ortalık…
 
Kurgu gezginler cenneti Ortadoğu’da üzerinde arsızca gezinilen şehir kokuları ve üzerinden paragöz geçilen ülke korkuları yakar yıkar bereketli toprakları. Ve durmaksızın ayni kapitalist mekanizma işler, hiç düşünmediği an belletilen düşletilen düşüncelere kapılır tabucu kinci dinci zevat. Kurgu gereği özlemle beklenilen boşa çıkar, yüzleşilen ise öz yitimidir aslında. Büyürken küçük düşme ve güdük kalma varyasyonlarıdır egemen emperyallerce hissettirilmeden yaptırılan, yakaya yapıştırılan. Öyle ki sınır ötesi sınırsız bir yalnızlaşmadır başa kakılan.
 
Dünya var oldukça dalga dalga küçülmek gibi bir şeydir hoyratça geçen zamana direnememek ve yenilenememek. Gerileyişe karşı duramamak. Oysa ne hevesler harcamıştır gurbet türküleri ve daha nicelerini de zamanı geldiğinde bir çırpıda harcar. Hiç acımaz…
 
O halde gizli bir dileğin varsa bile,  hasımlık ve hısımlık sergilemeden önce enikonu düşünüp, sözde sevaba günah katmamak gerekir kıyısından köşesinden. Paracı ve para karşılığı siyasal yöntem uygulayışın ölçüsüdür başa gelenler.  Tamamıyla yayılmacı büyük sermayenin gezgincilik maskesidir takılan. Maskelenmek ve uyurgezer davranmak ise başka bir halaluyadır. Zaten sandalın dili delik olunca kürekler kırık olunca başka şekil yol alınmaz. Çünkü su almıştır hayat. Ve gemicikler batar. Veya hayata bakış sulanır, sulandırılır. Ve uzak öte bir mahmur yolculuk başlar yarın mahcup olunacak türden.
 
Tüm bunların olabilmesi makul karşılanması içindir egemen güçlerce izin verilen tüm faşist darbeler veya baştan destek verilip yarı yolda bırakılan şu dinci darbecik. Bu girişimler sonrasında ayrılıkçı veya birleştirici terör dört bir yana dağılır. Sınır ötesi sızmalar ve sıçramışlar ve de kuyruklaşmalar gecikmiş olunsa da açık hesaba katılır. Hayat devam ederken, millet nasılsa sözde demokrasi bayramında, sandviçli gazozlu demokrasi nöbetleriyle harlanmıştır. Kışlaların kapıları belediye çöp kamyonlarıyla ve kepçelerle kapatılarak akıllar ayarlanmıştır. Akşamlardan sabahlara meydanlar turlanarak yakında izlenecek rotaya yan bakanlar aranmıştır. Silahlar patlamış, tanklar delinmiş, ileri demokrasi hevesinden özel demokrasi militanlığına maaşlı zirve yaptırılmıştır. Devletçe güvenlik güçlerini bile tedirgin edecek halde seyirci kalınmıştır bu kara kurgulanışa. Kurulan zemberek tam boşalacağı an topyekûn sınır ötesi bir garip macera akarlanmıştır. Artık izlenen rota kuşkuların ve keşkelerin potasında erir de kaynar da. Oysa affı yoktur bu kurgusal kurumlanmanın. Gün olur devran döner hesap döner…

Bu yeni kurguda, hayal perdesi doğal görülen fizyon reaksiyon etkisi altında yeni spekülasyonlara zemin hazırlar. Son yaşananların tamamı dünyadan bakıldığında iki dinci iktidar heveslisi grubun ülkeyi paramparça edecek biçimde devleti ele geçirme gayreti görülse de gösterilse de bir yere kadar doğru. Yanlışı doğrusu kurgulanan şu fakir ülkenin Ortadoğu bataklığına çekilmesi kurgusudur. Bu son dinci darbe girişimi ileride paralellere bodoslama kodes turlarıyla anılsa da, kurgu gezginler cehennemi Ortadoğu ya serbest girişin akıllı biletidir.
 
Serüven bundan sonra nasıl devam edecek, ayıpların ve kayıpların kitabı nasıl yazılacak muamma. Bu muallak atmosferde güdülen ise sadece haksız kazançlar üzerine kurulmuş makam ve rakam ironisidir. Bu güdümlü kurulum gökyüzünün ulu gözcüsü tarafından elbette görülüyor. Toprağa düşen canlar gökler yarılınca akla ihanet kapılarını bekleyecekler belki de. İşte o zaman bu yersiz ve denksiz umut yıkımlarına neden olanlar sınır boyu dizilişin kodlarında diriliş arayacaklar nafile.
 
Kurgu gezginler cehennemi Ortadoğu’dan çıkış resmen kısmet işi. Tarih tekrar edecek, hoca, hacı, molla üçgenine hapsoluşun faturası yine binlerce yıl olduğu gibi garip halka çıkarılacak. Yine yeniden besleme düzeni devam edecek. Ayni zihniyetin değişik versiyonlarının kuşatması sürecek. İçeride dışarıda hep birden düş çılgınlığına yuvarlanılacak. Dibe vurmuşluktan teğetlenen eğreti dayanışma kurgusu da çok yakında bitecek. Ve düşkünlüğü göstermeme çabasıyla üleşme ve bölüşme bataklığına savruluş kavuracak yediden yetmişe herkesi. Hangi ilahi kurgunun zorlamasıdır bu savrukluk anlamsızlaşacak. Naylon türbeler ve yeşil sarıklılarla bile açıklanamaz bir ritim damgası vuracak çağa. Kurgulanan sonunda anlaşılacak ama iş işten geçmiş olacak.
 
Bu kurgulanış baştan kusurludur. Öyle ki yozlaşmış ve yozlaştırılmış inanç manzarasının marazası yayıldıkça yayılacak. Yarım kalacak bir kez daha tarih sayfaları. Defter dürülecek ve Ortadoğu çemberine tam ortadan dahil olmuşluğun yalımı yalayacak beyinleri. Ve bir ucundan diğer ucuna barut kokusu ve bu nereye doğru bir evrilmedir korkusu tutacak yolları. Aslında bu kurgu cambazlığını tarih yazıyor da biliyor da. Ancak önemseyen yok.
 
İster önemsensin ister görmezden gelinsin, bu genleşmeye başlayan tarih kesitinde emperyalizmin kurulu köhne düzene hizmet için kurduğu kurgu devletçikler üzerinden sahnelenen oyunlar dünyanın en zengin bölgelerini çöle çevirdikçe bu drama yüz çevirmekte zorlaşacak. Kaos çemberi genişleyecek. Kurgu bilimselleşecek ve üçüncü dünya paylaşım süreci kapıya dayanacak. Bedava bedevi bereketsizliğidir bu kurmaca, çok önceden kurgulanmış emperyalist gezgin dileği de.
 
Anlamak ve kaçınmak gerek…

SANAT HAYATTIR, TIPKI TARIK TAHSİN…

SANAT HAYATTIR, TIPKI TARIK TAHSİN…
 
Sanat hayattır, hayat sanat ile anlamlanır ve değerlenir. Sanat ile hayatın yolları bir yerde bir zamandan sonra kesişmedikçe de ölümsüz ruhun camları buzlanır. Çobanyıldızı akmaz gecelere ve karanlığa akan pencereler kapanır sanata. Gülen gözler kapanır dünyaya. Bir kırılma noktasıdır hayatı sanatçı gibi, sanatı hayatın tam içinden yaşayabilmek. Ve uygarlığa ve özgürlüğe vurulan paslı rangayı zerrece kabullenmemektir ustalık. Gizli güncelere değişimi kaydedebilmektir güzellik.

Yaşayan sanat asla bilinçsizliği kabul etmez. İnsan ve vicdan derinliği dayanılmaz boyutta taarruzlara uğradıkça sanat üzerine doğulur. O doğurganlıkta tüm umutlandırmalar sanatçıya ve sanata yüklenir. Simgesel uyarıların merkezinde ucu kırık kalemlerle senaryolaşan memleket manzaraları anında filizlenir. O uçsuz bucaksız yerleşkede tartışmasız tereddütsüz kabul edilen ne varsa uzaklaşılır. Ve uzlaşışız hayata yakın çekim yakınlaşılır.  
 
Tıpkı Tarık Tahsin gibi…
 
Kahırlanıp kös kös oturmaktan ise ilgi, bilgi ve merakla hiç sönmeyecek bir ateşi körüklemektir sanat. Sanatla hayatı kazanmak veya kazanamamak başka bir meseledir. Hayata belki biraz katı resmiyet katıldığında, hayattan kopuş sanattan kopuşu da tetikler. Demokrasiden uzaklaşma karmaşasına savrulur dünya alem. Tüm sanat dışı kampanyalar güncellenir. Kumpanya kampanaları dahi çalmaz. Çalınır hayatlar ve sanat. Endişe kanalları derinleştikçe hayatın güç birliği ettiği ne varsa kuma toprağa karılır. İşte bu silikleştiren özelleşmede büyüyen ideler dingin hayatları düzgün sanatı da delirtir. Karar alıp vermeler huzuru yoklar ve yok eder. Bol kayıplı bu dönemeçte hayatı sanat gibi görmek ve yaşamak hem zorlaşır hem de bedeli ağırlaşır. Ve bu sanal kurguda sanatı hayatın içine çekmek ise kafadan bitlenmektir.

Aynı Tarık Tahsin gibi…
 
Soluksuz kalmayla eşdeğer bir eşgüdüm yalnızlığıdır kozalak kozalak ölmeden eş zamanlı gömülmek. O gömü diyarında zamanın getirdiği sanatsal çelişkilere direnmek ise delikanlılık ister. Öyle ecnebi mimarisi şekillendirilen saray salonlarına, salon balkonlarına çıkmak ile nefeslenmez sanat. Olunmaz sanatçı. Toza toprağa batmış, bataklığa karışmış hayatları makaralara film üstüne film kopyalamaktır maharet.  Hayatı hayat gibi yaşamak, hayatı sanat gibi yaşatmaktır hiç değer görülmese de sanatçılık. Endişeye ve korkuya mahal yoktur asla. Ve karanlık arka mahallelerde çakan ışık sessizliği içinden sıyrılmaktır sanatçılık. Sıtkı sıyırmak mertebesinde tanyeri ağardığında çobanyıldızına akan demirden repliklere sarılmaktır hayat. Çan çalındığında çelikten kuleler de kum çimento yığını olarak dibine dibine yığılır. İşte tam o vakit sanatın keskin rüzgârı dondurur yürekleri. O yabancılaşmada bir sıcak yürektir hayat boyu en uzaktan en yakına savrulan.

Aynı tıpkı Tarık Tahsin gibi…
 
Sarsak tipiyi dere bucak izlerken el alem kabaran kaypaklığı uçuruma yuvarlayabilme cesaretidir sanat. Sokakta kaldıkça hayat, hayatı roman tarzında sürmektir. Sanatçılığın yadigarı ise en romantik akşamlardan geceye akan sanat süsüdür. Sabahlara kadar direnç, hayat dersi niteliğinde tarzdır sanat. Okunur söylenir, oynanır yazılır hayat. Ama en alası çekilir. Çekilmez hayatı çekmektir sanat ve sanatçılık. Bir düzendir değişir, bir dönemdir gelip geçer, pazarlıksız el değiştirir nam ve perde arkasına çıkış sadece sanatla hayat bulur. Dizilir boğaza yediveren acılar, dizilir sahneye sahte oyuncular ve ölmeden evvel hayata son racon kesilir. Adam gibi adam gidebilmektir vakit o vakti vurduğunda.
 
Simli aynada bir yiğit ayni tıpkı Tarık Tahsin gibi…
 
Pasaklı sancıların otağında sözün bittiği andır hayat. Her deminde öyleleri vardır ki gölgeleri vurur duvarlara en çirkin, çirkin mi çirkin. Oysa hoş geldin hayat, güle güle makam diyebilmektir markalaşmak. Hayat sanat gücüyle en keskin biçimde estetikleşince tersine özgürleşen fikir lüksüne dönüştür bereket. Suskunluğun ayrıntısında boğulmak o zaman beyinlerden temizlenir. Ve herkesin gönülden veya gönülsüz formül saydığı hayat artısına kavuşur tüm ideler. İşte bu da sanattır.

Hayat ondan sonra sanat gibi yaşandıkça hayattır. Ve kalabalıklardan ve kalabalık gösteri merkezlerinden edinilen deneyimler ve bilgiler kişiye yük değil kişiye mülktür artık. Ve hayatı tutmak için herkese demir yoldur sanat. Hayatı sanatlaştıranlar ise ölümsüzdür. Geride kalanlar için hayata tutunmak ise gösterilen aydınlık yolu görmektir. Yollardan yol seçebilmektir maharet.

Simli sinli dünyada sonsuzluktur sanat.  Heyhat ayni tıpkı Tarık Tahsin…
 

YUVARLAK MASA EŞRAFI…

YUVARLAK MASA EŞRAFI…
 
Kuşaklar boyunca yalandan aldanmışlıklar damgasını vurmuştur tarihe. Ve bizdendir babında, inadına inadına aldırmazlıklar deler geçer tüm gerçekleri. Ve her devirde yoz manzaraların içine dibine gizlenir büyük yalanlar ve büyük günahlar. Kategorize edilen o karikatür yaşamın yuvarlak konuşma balonları o yalanlarla dolar. İçi boşalır tarihsel gerçeklerin. Ve o kısır döngüde büyük günahlar bile mubah sayılır.
 
Yaşı başı denk düşenler iyi bilir, çok eskiden tek renk tek kanal televizyonlarda yuvarlak masa siyasi tartışma programları yapılırdı. Ahali belli zamanlarda ekrana kilitlenir savundukları ve savuşturmak istedikleri görüşleri cam ekranda yuvarlak masalarda arardı. Yuvarlak ağızlı aktarıcıların dilinden kendi adlarına ve hesaplarına çıkacakları heyecanla gözlerdi. Ancak masanın yuvarlak olması, aktarımların gerçeği belirleme ve yönlendirme gücünün zayıflığı hiç düşünülmezdi. Sanki üstten ve alttan basık yuvarlak dünya durur, dünyalıların tamamı bu yuvarlak masaya bel bağlardı. Oysa hiçbir derinliği olmadığı daha programlar biter bitmez anlaşılırdı. Boş yere etkisi çarşı bayır yuvarlak laflarla uzatılırdı.
 
Tüm yuvarlak masaların yuvarlak laflar edilen, köhne düzeni hiç de değiştirmek istemeyenlerin izleyenlerde gerçekler hakkında yeni imaj yaratma kurgusu, lafı güzaf olduğu da bilinirdi ayrıca. Yine de belli zamanlarda cumartesi geceleri akşamcılara rahat nefes aldıran yerli sinema tahtına kurulan yuvarlak masalar ailecek izlenirdi.
 
O zamanlarda olanları bitenleri, tüysüz yetim hakkı yiyenleri halk anlamak bilmek istemezdi nedense. Bir türlü uyanmazdı acı reçetelere. İçe dönük ve sönük bir fukaralık sergilenirdi yalnızca. İstifçi karaborsacıların işine gelen, yeni yeni içeri uzanan büyük elin dizayn ettiği şimdiye göre pek basit programlardı hepsi de. Bazen korkusuz, pervasız ve gözü pek açık oturumlarda olurdu. O vakit yuvarlak masa çatlar, yuvarlak laflarla günü kurtaranlar afişe edilirdi.
 
Özellikle seçimler öncesi yuvarlak masa arenasında, yuvarlak masalar sayesinde şu fakir ülkede yüzyılın en değişmez sağ iktidar anlayışı habire nal toplasa da ki toplardı, seçimlerde tılsımlı bir el değer tırısa geçer oyları toplardı her seferinde.
 
Ne kadar oy toplarsa toplasın yine de memleket sadece yönetene ait olmazdı. Bırakılmazdı. Muhaliflerin söz hakkı daima saklı tutulurdu. Yuvarlak masa eşrafı yırtınsa da durum buydu. Hele eşref saati gelip çattığında memleket sevdası her cenahta ağır basardı. Mostralık yuvarlak masalarda dahi dâhice çözüm önerileri ortaya atılır, olası çözülmeler uyuşuk ve uyduruk laflamalar pozunda ötelenir, el birliği ile bozulmaya çalışan birlik sürer giderdi.
 
Tüm bunlar kalplerde kara delikler, beyinlerde zifiri boşluklar açan faşist 12 Eylül darbesinden önceydi elbette. Sonrasında izlenen uydurma-kurmaca Türk İslam sentezi renklendirmesiyle çoğu şey gibi bu yuvarlak masalar da unutuldu. Unutturuldu. Millete abuk subuk içerikli tek sesten seslenişler ve tak kasedi hanım türü tek elden ülke yönetimleri bir ara moda oldu.
 
Sonrasında geçip giden uzun yıllar çerçevesinde inceden milletin yuvasını yapan bu Tislamik sentez hoş görüldü, loş gösterildi. Ancak göz göre göre yekten uçuruma yuvarlanmalar yaşanınca her türden yuvarlaklık prim yaptı. Meseleye yuvarlak bir hava verenler, lafı gediğine koymak yerine oraya buraya serzenişte bulunanlar her dem ynetenler ailesinden sayılarak primlendirildi.
 
Bu körleme ve kapalı devre gidiş ve de ibretlik kirleniş ile biçimlenen, cemaatler ile hacimlendirilen onca yıldan sonra derin uçurumlar oluştu. Memleket ortadan ikiye bölündü. Memleket alanın ve satanın elinden zor kurtuldu. Veya daha tam anlamıyla kurtarılamadı. İşte o yeni kurgu aşamasında çok renkli görüntüsü veren ancak tek renkli tüm kanallarda birden açık oturum modası yaygınlaştı. Bir akşam alacasında gelişigüzel çalınan düdüğün, memlekete ve millete alacakaranlık kuşağı yaşatan yansımaları mizahın asli konularından ve konuklarından sayılabilecek tipi tiplerle masaya yatırıldı. Masalar devrilmişti bir kere, masa başı yuvarlakları cansiperane ekrana saçıldı. Tek renk tek sesli bu yuvarlak masa aktarımcıları edebi ve politik format düzeyini iyice dibe çekti. Sızlayan göz yuvarları yine binlerce yıllık tarihi dini masallarla dolduruldu.
 
İşte bu yuvarlak masacılardan çok var bu günlerde. Eşraf kalabalık, etraf kalabalık. Bu yuvarlak masa eşrafı kanal kanal yuvarlanarak yuvarlak masalar teşkil ediyorlar ve memleketi başka bir mecraya mayalıyorlar. Tek amaç gerçek olmayan gerçekler inşaa ederek izleyenleri yaşanan veya yaşanacak karabasanlara alıştırmak ve mevcuda inandırmak. Yalandan göğü delen kuleler kurmak ve maceralara alıştırmak. Yalpalayan iktidarı ve kutup başlarını tümleyip halkları bir güzel bu kör kara mantıkla yönettirmek. Siyasetin boy aynasından süzülenler, politika sahnesinden dökülenler ve politika kazanında kaynaması gerekenler ile şu garip milleti yeniden sözlendirmek, sözleştirmek.
 
İşte yuvarlak masaların ve yuvarlak masa eşrafının tek amacı en yuvarlak emeli, ileride sonuçlarına katlanılamayacak biçimde kaçkınlığa varsa da açık saçık hesapları bir bir kapatmak ve yenilenmiş varsayılan eşkalleri millete ezberletmek.
 
Bu yuvarlak masa oturumlarının ve oturumcularının oturup ezber bozmak, oruç yemek, pozitif inanç seviyesini, iman çıtasını yükseltmek gibi bir niyetleri olmadığı açık. Dertleri varsa yoksa cereyan doğrultusunda paralanmak, millete kanmayı öğütlemek ve yanmayı övmek. Çarçabuk eskidiği için sürekli değişen bu yuvarlak hatlı figürler ve kösele suratlı piyonlar utanmadan nice uçuk formülleri bu yuvarlak masalar yoluyla hala milletin gözüne gözüne sokuyorlar. Bu sokma akıl artık kaç adım giderse.
 
Tek arzulanan ise kuşaklar boyunca din iman mezhep cemaat aldanmışlığına ve aldatmacasına yeni kılıflar bulmak ve yarın lazım olur düşüncesiyle yeşil başlı ördekleri de ürkütmemek. Bu kurmaca din ve kurgusal mezheplerine eski ama yeni vizyon gösterilen cemaatler yoluyla yönetsel kapılar aralamak yeni kutsallıklar pazarlamak. Öyle bir cereyana kapılmak ki bu, bu çağda cahiliye devri inanç yozlaşmasından daha kaygan bir zeminde at izine it izi karışıyor. İşin kötü yanı ise o cereyana koşulsuz şartsız kapılanların kendi cenahından oturumcuların zehir zemberek dokunuşları ile ulvi mertebelere kavuştuğunu sanmaları. Böyle inanmaları veya inandırılmaları. Eski tas eski hamam. Bu yuvarlak masalar ve yuvarlak masalar eşrafı ekranlarda hala yeni tutsaklıklara yuvarlanmanın yuvasını kuruyorlar.
 
Matem havası estirilen meydanlarda ve yekvücut ekranlarda kurulan bu yeni versiyon yuvarlak masalar pazarında, yuvarlak masa eşrafı her şeyiyle ipliği pazara çıkmışları hikayeler ve hurafeler eşliğinde kutsama ve masumlaştırma meczupluğu yürütüyor. Gelişen hoşnutsuzluğu savma, ayrısını gayrısını meşrulaştırma, Müslümanlığı da Araplaştırma modunda bir çılgınlığa yuvarlanıyor tüm yuvarlak masalar ve yuvarlak masa aktarımcıları. Bu yeni ve tam ileri yuvarlak masalar versiyonu egoları tatmin eder bir eko ve edayla sürerken birileri yine el altından götürüyor. Yuvarlak masa aktarımcılarını ise o birileri görür.
 
Ancak kısa zaman içinde yuvarlaklaşan bu tozutma, masalar eşrafından toz olmaları da barındıran, başka yuvarlak masalara ve yusyuvarlak masallara yuvarlanabilecek bir süreci de inceden inceye hazırlıyor.
 
Yaşı başı denk düşenlerin anımsayabileceği çok eskide kalmış o yuvarlak masalara ve yuvarlak masa müdavimi aktarıcılara can feda. Onlar da gün olur özlenebilirmiş meğer…

27 Eylül 2016 Salı

KİTAP TOPRAK OLDU

KİTAP TOPRAK OLDU

Çok genç yaşta
dalkavuklar çemberinden dışa vurdum.
İzlerin en olumlusuna
izmlere vuruldum.
Şimdi geçen yıllara basmadan
lastik mührü
yılmadan, ölmeden, tırsmadan
yaşadıkça yoruldum.
Kitaplarım toprak oldu.
Toprakla yoğruldum.
Kitabım doğdu.
Öyle bir hayat ki
bataryaları boşalmışçasına dingin, durgun
deniz mavisi
canlı çarpışmaların göbeğinde yıllarca
savruldum.
Yılgın insan öbeğinden çıkıp
yarınlara dargın
yeniden kuruldum.
Kara kuru ciltlere has cıvık maskelere inat
oldum doğruldum.
Çepeçevre korunulası insancıllık ateşi
alev parlaklığında iki cam göz
o gözlerdeki cana
canlandım .
Aylar var yıllar var gözlerimde pus
Adamın biri gece bekçisi
diğeri gardiyan
adamlığa uzak adamlar var dört bir yanımda
dillerinde sus.
Ciğeri beş para etmez akşamlarda
en azılısından gece işçiliğidir
yürekleri yakan.
Yandım eridim pirlerle piştim.
Sağır sultan öldü hafif uykularda.
Karakol gemileri top patlatırken işveyle
işkillendi kara deniz.
Dalga dalga soluklandı rıhtımlara.
Ölümün soğuk soluğunu ensemde duydum.
Ve kemençeler kenetlendi sonsuza.
Solfej asistanlık seviyesinde
işsizler ordusu marşında tek kelime.
İşte o kelimeye boğuldum.
İlkbahara denk günlerde
Eylül âşıkları da sustu.
Maşuklar elifi okuyamadan daha
kitaplar kara toprak.
Çok geç yaşta anladım
İyi ki dalkavuklar çemberinden dışa vurmuşum…

26 Eylül 2016 Pazartesi

Dostluğu Perçinleyen Yıllar


Dostluğu Perçinleyen Yıllar


Yitik kuşak yetmişsekiz’in bireylerinden olup erken büyüyünce insan kıyamıyor içindeki çocuğa ve çocukluktan çıkmaya direnen isyankar gence. Yitik bitik kuşaktanlar ama en güzel yanı çocuksulukları ve yaşlanıyorlar ağırdan...

İşte onlar benim arkadaşlarım, can dostlarım ve yoldaşlarım. Yıllar yılı şartlar olgunlaştırdıkça dünyalarını, büyümesin istemişler sanki o her an gülen, şakalaşan sakınmaz çocuğun. Koskoca adam halleri zaman zaman ağlıyor da, o çocuk maşallah hiç göstermiyor el aleme gözyaşlarını. Hele o anlamsız yaşlanmaya direnen içsel ses, o sesin sahibi yitik kuşak genci çoğunlukla kol kanat geriyor, teskin ediyor, inanılmaz bir güçle. Yol gösteriyor çocuğa, çocukluğunu ve gençliğini yaşayamamış babalara.

Öyle bir dünya ki o içsel dünya kucağına oturtup saçlarını okşuyor, saçlarını tarıyor ana baba şefkatiyle koca koca adamların. Mırıl mırıl uyutuyor için için sürdürülen kavgayı.

Dostluğumuzu perçinleyen upuzun yıllardan sonra bakıyorum da, çok kahrımızı çekmiş o içimizdeki çocuklar. Belki de herkes ayni kalmış onlar sayesinde. Artık yollarını açmak zamanıdır. Yavrucaklar da açılsınlar engine. Avutacağı bedenler, uyuşacağı koca kafalar arasınlar boş yere de olsa. En güzel yanımız böylece tarihe karışsın. Yıllarca bu karışıklığı düzen bilmişiz, direnmişiz kime ne. Kendi kendimize hapsetmişiz dünyayı kime ne. Düzeltmeye harcadığımız zamanlara yazık. Gördüm acımıyoruz bu uğurda geçip giden yıllara. Acıyoruz içimize hapsettiğimiz çocuğa.

Arada bir bir olalım da onlarda çocukluğunu gençliklerini artık yaşasınlar. Biz koca adamlar olmuşuz. Ve hala kendimizi adadığımız, özgürlüğü aradığımız iki tarafı selvi ağacı yollarda yolcuyuz. Ara duraklar kalmamış ama son durağa yakınız.

Birkaç duble aslan sütü ile perçinlenen sarhoşluk lisansımız hala var. Hiçbir işe yaramıyor olsa da semaverlerin biri biter diğeri demlenir. Duvara asmışız sırasını bekliyor öteki dünyalıklar. Dünyanın bütün lisanslarıyla arasak artık biliyoruz ki bulamayacağız bizden doğma çocuklarda bile o devrilmez hevesi. Şansımız yaver giderse eğer içimizdeki direnişçi gence rağmen o tutkulu çocukla öleceğiz. Hepimizin içinde derin ve serin ve de renkli dünyalar kurmuş o minikle.

Köhne düzene rağmen hala dürüst bir hayat şaklıyor sırtımıza. Doğruluktan başka düstur var mı acaba eli kolu bağlayan ve kaypaklık aşısı tutmayan. Dostlar her şeye rağmen biz yıllar önceki oyuz. Ölsek de ölmesek de eminim ölümsüzlük aşkın ikinci yüzü. Biz o yüzde koca denizde ak kara dalgalarla boğuşarak yüzeceğiz.

Biz yalnız bizim bildiğimiz nedenle, o yüzden o güneş kıvılcımlı yüze savrulmuşuz. Şiirlerdeki Japon yüzlü çocuklar sinmiş yüreğimize. Kılcal kılcal içimizdeki afacan çocuğu arıyorlar hala. İçimize sinmiş dev ormanların ıtırlı kokusu. Birbirlerini kokusundan tanıyorlar. Beynimizde esaretin esi yok, bitmeyecek aşk buğusu gözlerimizde. Hala bağımsızlığa esiriz yaprak yaprak titreyen. İçimizde hala bana seni bulduracaklar, bana seni soracaklar korkusu olsa da hoş. Çekik gözlerimizdeki ışığa sözleri gizleyip, söz vermişiz bir kere. Bulduramazlar nasılsa.

Biz kafayı çok yıllar önceden bulmuşuz. Kaç duble içsek de ayni kafa, ince belli bardak ile kaç demlik eritsek de ayni sarhoşluk. Doyamayız birbirimize. Bizi bilmeden, duymadan içimizdeki kromozomu yapışık çocuk kardeşler şerefe kadeh kaldırmışlar. Bize onları dostluk sıcağında aramak, yarenlik kucağında beslemek, yoldaşlık güzergahında kaybetmemek düşer. Buldum kaybettim, kaybettim buldum döngüsünde ise dönmemek.

“Bir bölünmüş kromozom doğdu avucuma, çaldım yüzüme, çaldıkça elimin ayası bir çift göz oldu, ne tutarsam sevgiyle kuşatıyor yüreğimi. Ve gözlüyor…”

Bilesiniz diye yazıyorum ey kayıp sevgililer, benim arkadaşlarım, can dostlarım, gözü pek yoldaşlarım dünya küçük. Gün olur düşersek birbirimizin aklına bu bile yeter şu yalan dünyada. Biz sevgi telindeyiz, düşmeden takip etmişiz içimize serpilmiş çocuk gölgelerini. Ve elbet göreceğiz telin ucundaki öteki senleri benleri.

Her limanda inen yolcularız, indirilen kaçaklardan değil. Mürettebat toptan sahtekâr. Sadece çarkçı başı denizi seviyor. Adam gibi adamız. İşte biz birer birer oyuz. Çekiç gibi kafamıza düşer yalnızlık, yine de ahı giderecekse okyanuslar giderecek diye dağılırız kumsallara. Gün olacak zalimin orağı elimize geçecek ve zulmü biçecek, biliriz. İnanırız içimizdeki çocuktan devinen gence mavimsi bir düşümüz olacak her limanda. Sen, ben, biz ve içimizdeki çocuk arkadaşlarımız. O düşteki yolculuğa kaçak göçek olsa da dayanılır. Gerçek bu işte.

“  uzun yıllardan sonra
   güneşi çalma nolur kadehimden
   kaçak tütünümden de ölgün şafağı.
   kapanan yollardan
   transit madenci eylemsizliğini
   gramafon kağıdına
   çelik gönyeyle çizili bir başınalığı
   salma nolur başıma.
   İçimde öyle bir çocuk yaşıyor ki aratır
   araya upuzun yıllar girse dahi
   gallem kuyusunda bile
   eskimeyen dostluklara yanarım.
   Ve dünya her dem kardeşliği yaşar. “

Bir daha ki karşılaşma da içten bir karşılaşma olmayacak belki. Belki kısa moladan sonra içimizden birileri başka bir yere başka bir gemiye bekleniyor olacağız. Olsun. O bekleme odasında karşılaştığımızda ise, bu satırlardan sonrasını dinleyeceğiz birbirimizden…

18 Eylül 2016 Pazar

KURGU DEVLETLER CENNETİ: ORTADOĞU…

KURGU DEVLETLER CENNETİ: ORTADOĞU…
 
Dünya genelinde binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip çeşniden sosyokültürel miraslar kullanılarak yeni ulus bilinçleri üretilmeye çalışılmıştır. Ancak bu etkin siyasal çaba, proje ülkeler ve minik devletçikler kurmaktan öteye gidememiştir. Ve bu proje-kurgu ülkeler hiçbiri tarihteki eşdeğerini bulamadığından daima körüklenen iç kavgaların ve bölgesel paylaşım savaşların odağında yer almışlardır.
 
Ortadoğu, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan, Kuveyt, Ürdün başta olmak üzere diğerleriyle beraber tam bir kurgu devletler cennetidir. Veya cehennemidir. Bu irili ufaklı devletçiklerin sınırları dahi İngiliz ve Fransız diplomasisi tarafından çizilmiştir. Her birinin halklarının kimler olacağına bile onlar karar vermişlerdir. Böylece son yüzyılda özellikle Ortadoğu’da yok olan toplulukların ve imparatorlukların yerine hayali ve proje devletler tarih sahnesindeki yerini almıştır. Dünyanın değişik bölgelerinde böyle var edilmiş başka başka kurgu devletler vardır. Bunlar yerel değerler, coğrafi özellikler ve tarih bilinci fazla önemsenmeden emperyal ekonomi gözetilerek bizzat emperyalizmin kurduğu ülkelerdir. Hepsi de siyasal kurgusal paket devletlerdir.
 
Bu ülkeler yazılı olmayan kuruluş akitleri gereği daima emperyalist ülkelere koşut, yayılmacı ekonomilerin gözetiminde ve denetiminde izin verildiği kadarıyla yol almışlardır. Yıllar içinde üretenden çok, artık değeri ellerinde tutanlarca kapitalizmin çepeçevre kuşattığı tam tüketici devletçiklere dönüştürülmüşlerdir. Uluslararası şirketlerin at koşturduğu ulus karmaşasından mustarip geniş coğrafyalardır topraklarına göz koyulan.
 
İkinci Dünya paylaşımından sonra ve özellikle de Sovyetler’ in çöküşünden bu güne istisnalar hariç emperyalist devletler diğer ülkeleri top tüfek işgal etmiyorlar. Ciddi görüntü veren savaşlar varsa da bunlar asla fetih amaçlı değildir. Artık değişik coğrafyalarda bu kurgu devletler vasıtasıyla programlanan etnik ve dinsel kökenli iç savaş, askeri darbeler ve komşulara sırnaşmalar ölçeğinde yaygınlaştırılan bir istila söz konusudur. Zaten bu kısır bölgelerde sistem ve istikrar temelinde daima egemen güçlerin dediği olur. Her on yirmi yılda bir baştan ayağa değişen ve her değişimle de zayıflayan ülkeler potansiyeli egemenleştirilir.
 
Savaşlar ve soykırımlarla ilerleyen bu süreç son yıllarda bu kurgu ülkeler üzerinden tüm Ortadoğu ve dünyaya yaslandı. Dünyanın iliğini kanını emen egemen güçler birbirleriyle savaşmak yerine şimdi zamanında kurdukları proje-kurgu devletleri ve o devletler ile komşu devletleri savaştırıyorlar. Büyük sermayenin temsilcileri bu sayede savaş ekonomisinden rant elde ettiği gibi savaş tazminatları kazanıyorlar ve denetimlerinden çıkan toprakları da gözetim altında tutuyorlar. Savaşların ekonomik maliyeti arttıkça egemen devletlerin mali yükü ağırlaştıkça tüm savaş çığırtkanlığı bu coğrafyalardaki kurgu devletçiklere ve yerli işbirlikçilerine ihale ediliyor. Elbette buralarda kargaşanın temelini din ve etnik köken ayrışmaları oluşturuyor.
 
Bu gün yaşayan dinlerin tamamına yakını insanın çiftçiliğe başlayıp toprağa bağlanmasıyla bir bir ortaya çıkmıştır. On bin yıldır bütün dinler toplumlarda sömürü odaklı biçimlendirilen hiyerarşiyi kutsamak, kutsallaştırmak ve örtmek içindir. Din öyle yapay buyruklarla desteklenir ki oligarşik sömürünün yüzlerce yıl devamı sağlanır. Bu dinsel kısır döngü saflık ve kirlenme şeklinde işletilmesine karşın yapılanların en insafsızına bile gözler yumulur. Gözler kapanır vazifeler yapılır ve mitleşen farklılıklardan bir güzel beslenilir. Gönüllü köleliğe sürüklenilen bu kurgu din sarmalında mezhepsel ayrılıklara da zirve yaptırılır. Yetmez ise din çıkmazına etnik gruplar da çekilir.
 
Son yüzyıllık tarih sürecinde Ortadoğu’da şiddet, kıyım ve iç savaşlar alabildiğine yükseltilerek etnik ve dini ayrılıklara aşırı prim tanındı. Sonuç ortada. Egemen güçler yüzyıldan fazla süredir özellikle Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya’da her istediklerinde kurgu devletçikler eliyle bu coğrafyaları kaynayan kazana dönüştürüyorlar. Bu kurgu ülkeler daima emperyalist ülkelerin izinde ve emrinde olduklarından oynanan oyuna hiç aldırmıyorlar veya kanıyorlar. Her seferinde kandırılıyorlar.
 
Her türden ve telden uluslararası bağlantılar ise bu ülkelerin bağımsızlığını daima tehdit eden açılımları barındırıyor. Aynı zamanda bu unsurların gölgesinde tek başına öyle savaş filan başlatmak da mümkün değil. Tam bağımsız bir ekonomi ve bağlantısız bir dış politika yürütemeyen bu kurgu devletler geniş çaplı savaşların ancak piyonu olurlar. Oluyorlar. Yani küresel emperyalist imparatorluğa hizmet etmeye her şart ve koşulda devam ediyorlar. Öyle racon falan kesmek işide bir yere kadar sürdürülebiliyor. Bu sürüncemede kendi sınırları içinde barışı tesis etme noktasında sıkışanlar dışarıda en keskin barış havarisi kesili veriyorlar. Havanda su dövmek işte budur.
 
Köksüz kurgu ülkeler köklü pazarlar sayıldıklarından ve genel geçer enerji kaynaklarına da sahip olduklarından ister istemez daima savaşın göbeğinde yer alırlar. Her kurgulanan bölgesel savaşa girmeyi de sözde barışı sürdürmek ve sözde ileri demokrasi adına göze alırlar.
 
Zaten ideoloji ve projeler yıllar içinde zayıflayınca veya bilerek zayıflatılınca kurmaca devletçiklerin devamlılığını sağlamak bölmek veya parçalamak da zayıf fikirler üzerine kurulur. Bu projelendirme sürecinde dinler hurafe ve safsata batağında zayıflatılır. Etnik yapılar ise meshepsel ayrılıklar bolluğunda sulandırılır. Ve dünyanın sömürülmeye açık ve yatkın her coğrafyasında kurgu devletler ve yeni kurgulanan devletçikler arasında sonsuza dek bitmeyecek kurgu savaşlar sürer gider.
 
İşte bu gün için kurgu devletçikler cehennemi Ortadoğu’da süren de sürdürülen de bu emperyalist oyundur…

17 Eylül 2016 Cumartesi

Ey Özgürlük Neredesin?

Ey Özgürlük Neredesin?
 
Ben yol yorgunu garip bir yolcuyum ya, er vakit kendiliğinden doğan dizelerimde gözü dönmüş bahaneler ağırlarım. Arada bir lodoslara kapılmış balkon sevdaları da düşer kucağıma. Tez unuturum. Baktım da pencere camındaki buğulu şiirlere hiç biri sen değilsin. Katarakt inmiş sanki seyrime ve canımı adadığım dizeler ise hayırsız ada yolcusu. Demek ki yıllardır boşa seyirtmişim, rıhtımda selpak satan çelimsiz çocuk gibi ardına. Göz rengimde birikmiş öfkenin soyut resmi. Fırtınanın resmigeçidini, göremedim. Göremeden de gideceğim. Sen de görünmedin.
 
Belki de sen sen değildin, ben bendim. Sen oydun.
 
Evet, geç kalmış olabilirim biraz. Gecikmişim, gecikmişiz birbirimizi bulamadığımız bulvarlarda dolaşarak. Sen kendince haklı, ben sessizliğin sesi sevdalı. Seni sana bıraktımsa ateşin ortasında affet. Sen affetsen bile ben kendimi affetmeyeceğim yine de. Ve terkedildiği sanılan her şeyi aşkı öğrenmeden, öğretmeden, aşka vedaya bağlayacağım kurşun başlı harflerle.  Seçilmiş nağmeler yağıyor arnavut kaldırımlı yokuşlara. İnadım inat ve yorgunum. Bırak olmuş bitmişleri, asla ve asla tamamlanamaz yapbozlarla resmedilmiş sevgileri. Çünkü külliyen yalan ateşler dağlıyor açılan yaramı. İşe yaramaz adamlar kervanında sürükleniyorum, kararmış ak düşlere dalarken sistem. Sana tam uzanacakken ellerimde derman gözümde fer sönüyor. Ve bir bakıyorum başka boyuttayım. Su gibi akıyor bedenim sonsuza. Gövdem küçülüyor, küçülüyor ve kırmızı bir nokta oluyorum bitmeyen kavganın gözbebeğinde. Bebeğim de bak onu anlatamıyorum işte. Yeterince. Bağışlanmak adına Tanrı’dan sonra sana, senin için secdelere varıyor ağrılı başım. Nafile. Anlıyorum çok seferler olacak ucu sana varmayan, tam buldum derken delice kaybedilen.
 
“ külçe aşklar ağlar, ağlaşır,
  hayat ağlaştıkça ağırlaşır.
  Ve bayrak bezinden barınaklardan
  çit arkası tek katlı evlerden, yükseklerden tümseklerden
  külfetli hikayeler depolar
  kül rengi ormanlar “
 
Ağlatır da ağlatır sonsuz ayrılık. Soluklayan sesindeki hüzne kapılıp sellendiğim her an tombolak kollarını açarak üstüme üstüme gelir bozuk düzen. Bu derin kucaklaşmalar anıdır ve sana ağıt olarak arşa yükselir. Dizeler durup sımsıkı sarıyor dağılmış bedenimi, kemiklerim sımsıcak birbiriyle yeniden kaynaşıyor ve doğuruyorum yeniden. Sen yenidünyaya hamileyken, kıpır kıpır sevinçle yerinde duramazken, ben sanki ölüyorum her doğumla. Ağıtı bağıtı böyle işte.
 
Devasa bir arenada beyaz elbiseli beyaz bir dev gibi can havliyle koşuşturuyorum. Al desenli kravatım sana bir mesaj için yumuşak bağlanmış. Arenayı dolduran seyirci gül danesi gencecik. Yaşamdan beklentileri her neyse o. Çok geç uyanmışım uykudan, hediyeler dağıtıyorum boyuna. Boyumdan büyük işlere yeltenmişim sanki. Demet demet öpücükler savruluyor dört bir yanıma. Çıkartıp atıyorum ceketimi, dev posterler imzalatıyorum ona. Aklım sıra tribünlere atıp sakinleştireceğim çıldırmış seyircileri. Klan boyu gelmişsin davetime, ama bilmiyorum ve o yüzden gözlerim aramıyor içindeki bebeği.
 
Bir ateş topu olup yuvarlanıyor arenaya delirtici hayranlıklar. Bilmiyorum gerçekten geleceğe sağırlaştırıcı bir tokat atan bu hastalığı. Haytalığın son perdesindeyim ama haydayamıyorum aklımdan geçenleri. Süzgeçten geçirdiğim onca günün ve anımın bir yerindesin elbet çok iyi saklanmışsın kuytulara, tutup çıkaramıyorum seni dipsizliğimden. Mavi kelebekler uçuşuyor aklımda tazecik bahar kokularıyla. Halelere dolaşıyor sendeleyen ayaklarım. Keyfini süremediğim ne keyifler varmış meğer. Kesin kaçırmışım. Kesinlikle Eylül akşamları suçlu.
 
“ Ateşi çalma nolur şarabımdan
   tütünümden de ölgün şafağı.
   Al şafaklarda yüzer Alsancak.
   Transit madenci geçişlerini de yasaklama
   eylemsizliği sunma kadehime.
   Karşı dururum karşı yakalıyım.
   Direnirim hayatta içmem.
   Kör kuyusunda gönyeyle çizili bir başınalığı
   ve kan uykuda aldanmışlığı da meze yaptırma soframa.
   Ölümüne aç kalırım da bir lokma olsun yutmam.
   Nöbete dursa da en azılı düşman yerleşse de en ücralara düşmanlık
   dünya her dem kardeşliği yaşar.
   Onu bilir onu söylerim“
 
Devasa arenada durdum. Beyaz elbisem üstümde, kefenimdir boynumu vurun dedim. Boğazımda pembe hayallerden boyun bağı. Sıkılıyorum. Artık bir oraya bir buraya çocuklar gibi seğirtemiyorum. Seyyanen kana ve ete bürünüyorum. Tekrar ayrışan kemiklerimi yapıştırıyor sevgi, damarlarımı onarıyor kara sevda. Ama içinde sen yoksun.
 
 
Sanki yalnız ve kocaman bir ağacım. Ne ağacıyım çıkaramadım. Cinsini cibilliyetini tanımam da zaten. Merakım kökümün sürgün verdiği, eğilmemecesine sürüldüğü toprakların bereketliliğine. Dağ bayır gezginliğini özleyişle kırmızı gelinciklerin canlandırılışına tavrım. Tavım sana, sevdim bu dimdirek yalnızlığı. Sevdim ama içimde birikmişsin rüzgar paneli gibi yaprak kımıldamıyor sensiz. Ben zaten bir varım bir yokum. Ne haltlar karıştırdım da bu ayıraçsız sonu görüyorum. Elimde tül yumuşaklığı bir davetiye ve o davete icabet. İçin için yanıyorum, içim burkuluyor. Ey kökü derinde gafil yine en son duydun ve yine geç kaldın. Bu acayip bir son durak çelişkisidir. Son duraktan öteye araç işlemez iner yürürsün zamanında yaşanan. Yollar, kaldırımlar çamur deryası, paçana bulaşır yoksulluk ve yoksunlaşırsın ilelebet.
 
Açık havaya heybetli günler ve romantizm tütüyorken savunulamaz kelimelerle vurmuşsun yoksulluğu bünyeme felek. Olanca zenginliğimi göz açıp kapamadan çalmış yitmişsin. Yitirdiğim zenginliğe mi yanayım hırsızlığına mı? Hırs bürümüş atlas yelkenli gemiyi. Güvertesi inanılmaz zengin.
 
Bir soru var yıllardır yanıtlayamadığım. Sorudan çekindiğimden değil ama hep susmuşum sesli düşünmek zor gelmişçesine. Ta kendisiyim o gökyüzü savaşlarının. Barış gönüllüsüyüm üstelik. Sonsuz maviliğin perdesini duygularına saran öksürüklünün de, ta kendisiyim. İltifatlara boyun eğmeyen ama lakin zindanlarda boğulanım. Kendim olamayışı yaşatıyorsun bana. Nedensiz.
 
İlk gün son gün, o gün bugün kendimde değilim hiç. Sabah ezanları ile selamlanan ne darbesel ayrılıklar yaşamışım bilsen. Aykırılığım ondan. Reçinesine düşmüşüm ayaküstü, ayıklayamıyorum doğanın rengini. Ayılamıyorum kaç kere de hatırlatılsa da o masum denilen kanlı öpüş yüzünden. Kulağım çınlıyor, beynim sızlıyor, yüreğim tekliyor. Anlıyorum artık o sen değilsin.  Sen o değilsin.
 
Ey özgürlük neredesin?

9 Eylül 2016 Cuma

12 EYLÜL FAŞİZMİ VE KURBAN…




Seksen 12 Eylül faşist darbesi ile Kurban bayramı, dinci-cuntacı bir darbe girişiminin de yaşandığı 2016 yılında çakıştı. Yani tüm bayramlar bayram değil zehir oldu bu yıl. Şu fakir memlekette kimi kıytırık vakıflara, kimi LÖSEV gibi hak edenlere kurban bağışlayacak, kimileri de ana haber bültenlerine görüntü verecek şekillerde bizzat kendi kesecek hayvanını.

Ama bayram kutlaması birileri için seneye kalacak. Hayırlısı olsun…

On yıllar evvel şu hayırsız Evren faşisti 12 eylülden itibaren genç yaşlı demeden nice can aldı. Nicesini sakat bıraktı. Şu faşist Evren cuntası suçsuz nice narin boyuna hiç acımadan kör bıçak çaldı. Nicesi bir daha kendine gelemedi. On yıllar içinde şu garip ülkenin fakir insanları faşizme nice kurban verdi. Yetmedi yetinilmedi. Daha dün acı geçmişten hiç ders çıkarılmadığı görüldü. Az kalsın ayni senaryo, ayni ahlaksız horror film bir kez daha perdeleri tutuşturacaktı.

Bir kez daha ülkede her dört yol ağzını, kör kavşak başını, zamanında faşist Evren ve yavşak Evrencilerin tuttuğu gibi cahil cühela imamların emriyle az kalsın zangoçvari zaptiyeler tutacaktı. Yine karabaşlı ölüm püskürtülecekti bacalara, evlere, hanelere. Neyse ki sinsice hainleşen o melun darbecik hiç te yabana atılmayacak tarihi bir direniş ve verilen hiç günahsız kurbanlarla geri püskürtüldü.

Elbette rejime kasteden darbecik kalkışanları aniden hortlamadı. Yıllarca altından haliç düşü yaşayan yalanda ustalaşan âlemler, yalı boğaz lüksü arzulayan zalimler ve kahpe kalemşorlar göz boyadı. Ve memleketin üstüne üstüne inceden çöktü faşizm. Çöreklendi kurum kılcallarına kadar dinci, kalender ve mahsun belletilen caniler. Onların resmi elbise giydirilmişleri ve apolet takılmışları ise aniden kaosu tırmandırdı. Militanlaştı anında devlet içine yerleşkeliştirilenler. Ve egemen güçlerin değme maşası faşist Evren’e öykündüler, 12 Eylül benzerine veya daha beterine yeltendiler. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı bu kez. Çünkü bu millet, sivil askeri, muhtırasal nicesini ezberleyip yutmuştu. Nice kurbanlar vermişti.

Hiç değil ise Evren ve şürekası faşistti, faşizmin gereğini yaptılar. Bu sapkın tiplere, yalandan abdestli, jimnastikçi namazcılara ne denir, ne demeli Allah bilir. Sabah pusundan akşam alacasına çekilen mendebur kalkışma kala kaldı. Bilinenler büyüklerden daha büyük gizlenince ve büyüklük taslamalar da es geçilince az kalsın olacaktı. Üşüteceğine içimizi yakacaktı. Allah korudu vatanı milleti. Evren, Gülen fark etmez, darbe darbedir.  Eğer şeri olacağı apaçık darbe gerçekleştirilseydi şer akacaktı ortalığa. Allah yarattı demeden bu kez faşizmin dinci  tapınakçı havarileri devrimci demokrat milletin üzerine çullanıverecekti.
                                                                                                                  
12 Eylül, yakın çekim yakaları buz tutturan kurşunlardan sıyrılanlara tepede sarı pis bir ampul çıplak sandalyelere oturma süreciydi. Eşikten içeri kan akardı, mazgallardan delirtici boran sarkardı. Gariplerin ateş kucağa düşer alev fırtınası yayılır, tavan beynin içine içine damlardı. Parmak izi ve dil izi kusursuz ve benzersizdir ama her şey birbirine karıştırılır, birbirine benzetilirdi. Kemik sayımları bile sahte belgeyle idam sehpasına sabitlenirdi. Sarı ampul yine var. Yıllarca kuluçkaya yatırılmış darbecik engellendi ama hökümet darbesi kapıda.

12 Eylül Seksen’i gören, Evren dönemini yaşayan, yaşamasa görmese de en ince ayrıntılarına kadar da bilen hayat boyu bir daha hiçbir şeyden korkmaz. Allahına kadar korkusuz olurlar. Öyle dinci-kinci-cuntacı darbecik veya kalkışması asla korkmazlar.

Evet çok aktı kan, kan kırmızıya boyandı gök. Gönder gitsin sürgünlere, göndere çek gitsin gençleri, Evren hiç acımadı. Utanç verici vakalarda bile Evren’in içi hiç yanmadı. Ama Evren sağlam atmıştı temeli bu günlere taşıdı memleketi. Türk İslam sentezi. Şimdiki hava ayni hava, caka da ayni pazarlanmanın küflü ürünü. Havanda su dövmek gibi bir şey o günlerden kalma, o asap bozan yıllardan kalma kudret. Az kalsın yine çok kurbanlar verilecek çok daha fazla kan akacaktı. Allah yardım etti.

On iki Eylül Seksen; çam kozalaklarına inat yılanbaşlı homo ludensler ve mostralıklar mozolesidir. Kulluk ve kapılanmalara ise resmigeçit törenidir. Yıllarca töreler yok sayıldı, gelenekler tersyüz edildi. Evren’e tapıldı, günaha tapınıldı. Çıyan başlı yumuşaklar, yumuşakçalar balmumundan heykellerle donattılar memleketi. O günlerde Evren’in kağnısına binenler bu gün çıbanbaşlı canilerle iş tuttular. Az kalsın çam kozalakları bile yanacaktı yeniçağ yangınında. Ve yakın çağın tarihçileri Evren ile Gülen’i birbirlerini doğurdular diye yazacaktı. Yazmalı da.

12 Eylül, Eylül ismini kirletmişti. Bir nevi yarınlara ders niteliğinde tüfenk çatmış, güzelim Eylülün tüm bahar esintilerini oburca yutmuştu. Evrenin evrene yaptığına yürekler dayanmazdı. Faşist seksen darbesi memlekete yayılan keskin bir çığlıktı. Duymak bilmek anlamak gerekirdi olmadı. Duyulmadı. Tarih tekerrürden ibarettir ana hattında, yıllardan sonra tren ayni tren, trend ayni trend pisliğe bulaşıldı. At izi it izine karıştı bir kez daha.

Demek ki 12 Eylül hikâyeleri, darbecik hikayecikleri hiç bitmeyecek şu fakir ülkede.  Tam bitti denildiğinde vampir dişler bileylenecek, zebani diller sözde Allah adına bereketlenecek, ayni faşist el güçlenecek, güçlendirilecek. Yeniden düğmeye basılacak ve bin beter kıyımlarla yüzleşilecek.

12 Eylül faşizm paydası bir yana, yüzsüzce her şeye kolayca sahip olmanın, topluma açık her fırsattan hak etmeden paylanmanın dönüm noktası ve tüm beytülmala bedelsiz erişimin mihenk taşıdır. Demiri bile eriten yangından kendini zar zor kurtaranların tarihi kürenin dört bir tarafına savruluşu, doğru dürüstlerin için için kavruluşudur.

F tipli darbecik sonrası şu garip günler temelleri 12 Eylülde pek sağlam atılmış, sacayağı besbelli türk-islam-arap tarzından aşırı cesaretlenen, kullaşan ve putlaşan ulanmışların hep birlikte egemen sermayenin gölgesine sığındığı günler. Emperyal güçlerce kirli bir savaşa dönüşmesi istenen ve planlanan bir kara yazgı dolaşıyor memleket üzerinde.

Eğer lafta çok ileri demokrasi kervanı böyle faşizanca ilerlerse, devir değişmez devran dönmez ise daha çok faşist darbeler veya dinci-cunta darbecik girişimleri kör pencerelerin paslı demirlerine asılır. Ve bayram seyran denmez masum kurbanlar bir bir acımasızca boğazlanır. Asla evren gülen fark etmez, analar ağlar ve gelen gideni aratır…

8 Eylül 2016 Perşembe

İLELEBET CHP, ELBETTE CHP…

İLELEBET CHP, ELBETTE CHP…

Ak emanetçilerce iyi yönetilmediği aşikâr Cumhuriyetin aklı evvel asalak bir darbeyle yıkılmasına ramak kaldı. Bu F tipi kalkışmanın bir daha tekrarlanıp tekrarlanmayacağı belirsiz. Ama son günlerde yerelden genele yine bir CHP karalaması gündeme çekildi. Her alanda her yerde her platformda kendilerini sütten çıkmış ak kaşıklardan görenler veya bedelli görevlendirilenler eskisi gibi olmasa da CHP’ye ve CHP’lilere bir yaylım ateşi, ver yansın yarışı sürdürüyorlar.

Bu sapkın kalkışma sanki CHP iktidarda ve bu sünepe darbecik girişimi CHP’ye yapılmışçasına acayip bir pişkinlik var suretlerde…

Mahşere makale yazdığını sanan aklı bozuk karalamacılar, köşe yazısı yazdığını sanan ak köşeciler, helikopter pervanesinden beter dönen dönmeler, has haber yakaladığını sanan dünyadan kopuk habersizler, Allahçılık yaptığını sanan paralı gurkalar ve her telden Allahsızlar şimdi utangaç biçimde sıralıyorlar ama çok yakında seçim geçim gündemleşince peş peşe sallarlar. On yıllardır siyasetin ana gemisi olan partinin güvertesinde güven içinde cumhuriyete saldırganlık halatına yine yapışırlar. Cumhuriyeti kuran partiye kin kusmayı vazifeden sayarlar.

Bu döngüsel dangalaklar ya sayı saymayı bilmiyor ya da CHP`nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk`ün " Benim iki büyük eserim vardır. Biri Cumhuriyet, diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir " dediğini. Unutun unutturun bakalım geriye taklacılar; CHP’nin belli bir tarih kesitinde azgınlaşan emperyalizme, kurulu köhne dünya düzenine, eşitsizliğe, gericiliğe, imtiyazlara, başkaldırının ifadesi olarak Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş olduğunu. Unutturun.

Ancak Cumhuriyet’in CHP yok edilemediği sürece yıkılamaz, CHP’nin de Cumhuriyet yıkılmadığı sürece yok edilemez olduğu tarihe saplanmış Ata hançeridir. Bu gerçeklik bazı densiz dengesizlerin hançeresini yaralasa da en baştan ilelebet mührüyle mühürlenmiştir. Yaratan’ın ilk emri gereği okuyanlar bilir kutsal kitabının ilk tümcesini. Orada ; “Tarihte Varız, Gelecekte de var Olacağız” yazar.

Kim ne derse desin siyasetin tecellisidir; karmaca kurmaca nice şaşalı iktidar partileri siyaset mezarlığına gömülmüştür, bu günküleri de, yenileri de bir gün mutlaka tarihin derinliğine gömülecektir. Velakin CHP daima vardır, var olacaktır, var olmaya devam edecektir. İşte budur sahte takvacıları takatsız bırakan, canını sıkan. CHP ebedidir çünkü varlığının yegâne temeli Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ne zaman ki vatan egemen güçlerce parçalanır, cumhuriyet yıkılır, toprağı bölünür, ancak o zaman CHP’nin de icabına bakılabilir. Şu fakir ülke yaşadığı sürece çatlayan patlayan çok ama CHP yaşar da yaşar.

Tarih sahnesinde yer aldığı günden bu güne hep ayni mendebur cenah, soysuz saldırılarını sıralar. Sanki CHP’ye CHP’lilere saydırmak dinen mubahtır. Bu sahte dinci, cılkı çıkarılmış emeviciliğin, çakma bedeviciliğin, embesil ebbasiciliğin on yıllardır başka işi yoktur. Özellikle son yıllarda kurmaca din borsasında siyaseten prim yapmanın tek yolu da buymuşçasına halktan yana cumhuriyetçilere, devrimci demokratlara, partili olsun olmasın vahşi bir kıyım sürer.

Geçmişe at gözlükleriyle bakıp, tarihi tersinden okuyan zevatın elemlenmesi doğaldır. CHP’nin 9 Eylül 1923’te kurulduğunda yedi düvele karşı tam bağımsızlık mücadelesi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin devamı olduğu görülür. Zaten böyle bir devamlılığın olması gerektiği de elzemdir. Çünkü ‘hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh tüm vatandır.’ İnatla ‘hattı’ hat sanatı, ‘sathı’ yüzyıllık Cumhuriyet birikimlerini haraç mezat satmak şeklinde anlayanlar vatanın küllerinden var edilmesini asla içlerine sindiremezler.

Sindiremezler çünkü CHP, kurucusu ve ilk genel başkanı Atatürk’ün önderliğinde sallanan saltanatı da kaldırmıştır, Hilafeti de. Cumhuriyeti kurmuş kurdurmuştur. O cumhuriyet düşmanı denize dökmüş, hasta imparatorluğu tarihe gömmüştür. İşte beslenen asıl garez bundandır. Asla küllenmeyen CHP kindarlığı işte bu saltanat aşkıdır. Dillere pelesenk hilafete körü körüne tiryakiliktir. Din iman yozlaşması, dönem yobazlaşmasıdır.
Oysa saltanata da hilafete de son verilmiş ama ulusal barışı sağlayan reformlar da gerçekleştirilmiştir. Devrimler de. Sözün kısası yaklaşık yüz yıl önce on küsur yıl öncesine dek her ne pahasına olursa olsun yaşayan, o günden bu günlere ise birikimleri, öz değerleri tırpanlanan Türkiye’nin temelleri atılmıştır. Hem de yiğitçe, korkusuzca ve cesaretle. Oysa tilki kurnazlığındaki gelip geçerler, yağdanlık yaverler, tavşan yürekli genel geçerler herkesten iyi bilirler; O temelleri atan, devleti biçimlendiren, cumhuriyetin kökleşip gelişmesini gerçekleştiren partidir CHP.

O yüzden masum milleti sahte saltanata kul eylemenin, ülkeyi geriye döndürmenin yolu, ilkin CHP’yi yok etmek sonra da ‘Allah muhafaza etsin’ den geçer. Saltanatçı-hilafetçilerin ve din baronu kuyrukçularının, softa mezhep borazancılarının tek derdi gayesi yıllardır işte budur. Yapılan da, yapılmak istenen de ayan beyan yıllardır ortadadır. Ancak o niyetleri salih, yaptıkları ettikleri sarih, ak pak emanetçiler şimdi birbirlerine girdiler. Pek yakında çatlar ballı kabak…

Beğenmezler ama CHP’nin ulusal sanayi ve ekonominin gelişmesin de öncelik verdiği, öncülük ettiği yüzyıllık birikimleri zevkle üç beş paraya satarlar. Elden çıkarılacakları kendilerinden olana savarlar. Laik topluma yönelik devrimleri, eğitim reformlarını, köy enstitüleri, halkevleri ve çağın ve çağdaşlığın kapılarını bir bir aralayan yığınla benzer kurumu dinsizlik imansızlık sayarlar. Binbir kışkırtmayla uygulatmazlar. O cenahta ahı gitmiş vahı kalmış, yıkık dökük imparatorluktan milletin kayıtsız şartsız egemen olduğu cumhuriyete, ümmetten devlete çok kısa sürede sıcak geçişin lokomotifi CHP elbette istenmez. Partinin temel ideolojik yaklaşımları ortada iken, kurduğu cumhuriyetin nimetlerinden alabildiğine faydalanılırken hep kafalar karıştırılır.

O kafa karıştırıcılığı da bir yere kadar. Gün olur kendi kafaları da karışır, işler karışır, her şey arap saçına döner şimdi birbirlerini yerler. Yerler yerler ama hiç doymazlar…

CHP ilelebet var olacaktır. Her şeye karşın elbette CHP diyenler yollarından dönmeyecektir. Yaklaşık yüz yıldır dört başı mamur yaşamakla dört minare arası namazlamak en baştan sona her fırsat ve ortamda çatışmıştır. Çatıştırılmıştır. Ve her defasında oluşan deformasyonu,  beter bozulmaları onarmak ise maalesef CHP’ye kalmıştır. Düşkünlüğü kaldırmak, ülkeyi kalkındırmak daima CHP’ye mal olmuştur.

Şimdi son on küsur yıldır tek parti iktidarından faydalananların, bu tek parti iktidarına yakın duranların, yıllarca garip halktan aldıkları oylarla halka bu tip hükmedenlerin ve hala tek parti iktidarı arzulayanların, iktidarı saltanata yaslamak isteyenlerin CHP tek parti döneminde şunu yaptı bunu yaptı diye atmak tutmak yerine geçmişe bakıp gerçek adaleti görüp külahlarının altına sinmesi daha evladır.

CHP yıllarca tek parti kurumu ve etkin gücüne karşın, tüm devlet olanaklarını serbestçe kullanma yetkisine sahipken özveri göstermiş ve cesaretle çok partili rejime geçişi de sağlamıştır. 1950’lerde demokrasinin güçlenmesi ve kurumsallaşması için dünyada benzeri görülemeyecek büyük mücadele örneği vermiştir. Yani CHP daha o günlerde dünya uyurken temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. CHP’nin bu dönemdeki demokrasi anlayışı ve mücadelesi 1959 yılında CHP’nin 15. Kurultayı’nda kabul edilen, ‘ilk hedefler beyannamesi’ ile somut önerilere dönüşmüştür. CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından bu güne her bir şeyi Sola, solculuğa ve solculara vakfederek düşmanlık eden, iflah olmaz saltanat-hilafet sevdalılarının Cumhuriyet tarihinde kendi palazlanma dönemlerini de iyice gözden geçirmelidirler.

Solculuk ise eğer mesele CHP 1965 seçimlerine girerken ortanın solunda yer aldığını resmen açıklamıştır. Sağcıların bunu anlaması gerek. Bu vurgu seçim sonrasında yaygın bir ideoloji ve tartışma ortamı da sağlamıştır. Ve sola açılan CHP her yeni dönemde yeni bir söylem geliştirmiştir. Öyle ki bu gün sol adına yeni söylemler söyleyenlerin de geçmişe bu sol pencereden bir kez olsun bakması gerekir. Sağcılara söylenecek ise Allah’larından bulmaları ve bulacaklarıdır. Dünyadaki hesap günlerinin başladığı da ortadadır. Her şey güllük gülistanlık seyrederken durduk yerde birbirlerini yemeye başladılar. Arada halk kaldı…

CHP kendini kurulduğundan beri ‘Halkın Partisi’, ilerleyen zamanla düzenin değil ‘Değişimin Partisi’ olarak nitelemiştir. Böylece demokratik sol bir kimlik kabullenilmiştir. CHP tarihsel geleneğinin ve temelini oluşturan altı okla beraber sosyalist enternasyonale üyelik konusunda da tavır almıştır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de altı kural olarak benimsemiştir. Sahte din iman tabansızlarının vaazları ve yargısız infazlarına rağmen Sosyalist enternasyonale üyelik ile yeni bir CHP oluşmuş; CHP özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna çabalamıştır.

12 Eylül 80 faşist darbesi ile faşist beş generalin kapattığı CHP on iki yıldan sonra 9 Eylül de yeniden açılmıştır. Yani darbelerle dahi yok olmamış, yok edilememiş yeniden var olmuştur. Sözde ak emanetçi devrimcilerin ise yaptıkları ortada. Ülkeyi geriye götüren bu ucube devrimcilik on küsur yıl sınandı sonuç sıfır. Seyir sıfırın da altında. Darbeciklere geldiler. Kendi içinden vuruldular. Birbirlerine tutuştular. Çöküş başladı. Yakında yok olurlar, çeker giderler...

CHP daima var olacaktır, olmalıdır çünkü şu yıkılmaya çalışılan garip ülkeyi tekrardan dünyada etkin ve saygın bir konuma ulaştırmak için var olmalıdır. Süratle kaybedilen eski konumuna ve yüz yıllık saygınlığına yeniden kavuşturmak için var olmalıdır, vardır. Gerçekten CHP yıkılan yıpratılan demokrasiyi bütün özellikleri ve güzellikleri ile yaşatmak, demokrasinin resmi sivil darbe kesintilerine uğramasını önlemek için vardır, lazımdır ve var olacaktır. Devlette toplumda ve siyasette devrim misyonu yüklendiği için vardır. Barışçı, akılcı, verimli, büyüyen ve emek önceliği yenilenmiş, feodalizmden arındırılmış, dinci ve mezhepçi kıskacın kalktığı, kişilikli ve temiz bir ülkede ve dünyada yaşanması için vardır. Dünyada hak ettiği yere gelmiş bir ülkenin varlığı için şarttır.

CHP'ye yapılan tüm saldırılar ve karalamalar kötü gidişe direnç gösterenlerin çoğunluğunu bünyesinde bulundurduğu içindir. Kızgınlığın ana nedeni budur. Her türlü baskıya ve korku imparatorluğuna karşın direnişin bir türlü yok edilemediği içindir tertiplenen kindarlık, kiralanan düşmanlıklar. El vermişler bel bağlamışlar ama nafile. Kendi çapsızlıklarından belki kızanlar da, yırtık damdan düşenler de olacaktır ama kinlenenler, garazlananlar, gazlananlar, kindarlar, kıskananlar, çatlasalar da patlasalar da bu işin sonu belli. Noktanın koyulmasına pek az kaldı. Öyle olura olmaza hırslanıp kasım kasım kasılmayla yürümez işler. Darbe çağırmak ve darbe koğuşturmak ve darbeci kovuşturmakla yürütülmez gemiler. Komşu bataklığına gömülmekle de olmaz. Çok yakında görülür acı gerçek.

Dün olmadı, bu gün de çatladı yarı belinden, yarınlarda da tüm zamanların sözde en alası iktidar partileri olmayacak. Ama CHP ilelebet var olacak ve elbette yaşayacak. Tarih de siyaset gömütüne gömülenleri geçmişte yazdığı gibi altın kalemle yazacak.


Ve o zaman, ak kara fark etmez iktidar ve rant uğruna darbecikler planlayarak birbirine girenleri, vakti zamanında çıkıp çarık çürükleri allayıp pullayıp salladıkça sallayanları, lafta bedavaya pahada en ağır işçilik işleyenleri, adalet kapıya dayandığında Ata’dan CHP’liler seyredecek…

5 Eylül 2016 Pazartesi

SELAM OLSUN “MEMLEKETİ SOLDAN DALGALANDIRANLARA”…

SELAM OLSUN “MEMLEKETİ SOLDAN DALGALANDIRANLARA”…
 
Yıllar yılı yakın gelecekten vazgeçilip, ahir zamandan söz edilerek boşa geçirilen zamana ve ahrete tapınmaya gerçekten çok yazık. Adresi besbelli merkezlerden yalan yanlış kurgulanan yoz yobaz yarınlara inat gerçek hayat vahasına, muhteşem dil vadisine, akıl kapıları daima açık bırakılarak yapılan solculuğa ise tek kelimeyle bravo.

Çünkü o beğenilmeyen solcular idesi bir yana pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda ilerleyip, boşa vaaz, boşa avaz, boşa niyaz edenlere ve şimdi aymazlık aynasından sarkan o sünepe silik yüzlere, çapsız anlamsız beyanlara, düpedüz yersiz ve yararsız yanıtlara ve boş temennilere hiç bir zaman zerrece olsun aldanmadan direndiler daima.

Ve en başından bildiler, ülkeyi bataklığa sürükleyen Din iman adına verilen özdür sözdür, gülen yüzlü iki gözdür veya sözde ahenkli kültürel alışverişlerdir. Gördüler varılacak son durağı, tarihe koyulan son noktayı en başından. Türlü kumpaslara rağmen körleşmeyi arsızca hareketlendirenleri de mimlediler. Bu yapay din dinamiğinin içerisinde dostluk üstü kayırmalar varsa eğer, verilen sözlerin haşmeti hayır yolunda seyreden hayırsızları da cesaretlendirecektir elbette diye uyardılar. Söylediler ama dinletemediler.

Ve bir gece kalkışıldı şu nemrut işe.

Adamlık biterse eğer resmen nemrutlaşılır. İlleti milleti ayni kefede tartıldığından, insanına hürmetle davranmak, hiç haksız hükmetmeden, ezeli müjdeye kökünden kökeninden uymak, açıkça sözünde ve vaatlerinde durmak da zorlaşır aniden. Rota şaşar. Ve hainlik tescillenir. Aynen böyle oldu.

İşte böylesi melun bir ortamda solcu kalmak, kavga ve mücadele adamı olmak bambaşka bir eylemliliktir. Hem de herkesin olamayacağı türden bir mahirliktir. Yani devrimcilik kim ne derse desin Allah vergisidir ve de az şahsa sunulmuş Yaratıcı nimetidir. Baştan ayağa bilerek hissedilerek gelinen şu çıkmazda aklı, kalbi ve dili tümden mühürlenmişlerin tüme varması, kendini O’ndan bir parça sayması ve alabildiğine öteye beriye saydırması hepten yalancılıktır. Zaten topunun yalan dolan oldukları da görüldü. Ve akla tek bir gerçeklik yani gerçek dışılık mıhlandı; toptan ihanet.

Şimdi kamdan namdan korkularak av havası kollanıldığında, pusu havası koklandığında zorunluluktan kaçak göçek iğreti salınmalar başlar. Öyle ki iktidar erkini ele geçirenlerin köşe başlarını tutarak, vurarak, sallamak ve sallandırmak maksatlı gözde çırpınmaları da sözde demokratik gelişmeleri içselleştirmek değil aslında tamamen hiçleştirmektir.

Yıllardır karga tulumba kurgulanan bu koca hiçlikte toplumların kendini içerisinde bulacağı mantıksal deliller bir bir yok edilip, felsefe de safha safha karartılınca her haklı eylemlilik öylesine, öylesinden sayıldı doğrusu. Bu sayı sayma bilmeyenler yüzünden de memleket bu hale geldi. Şimdi ise her kendinden olmayanın peşine gizli ortaklık ve ikiz yapılı benzeşmeler yaftalanıyor. Böylesi bir kuş beyinlilik açmazında resmen zalimlik zuhur eder. Ertesinde şeffaflığı ortadan kaldıran ve pratik düşüncenin eridiği acılı bir süreç yaşanır. Zaten mantık zincirinin halkaları bir bir kırılınca da olsun varsın babında mantık tersine işlemeye başlar. Söylendiği gibiyse eğer tüm bu keskin yanılmalar ve gözü kara kanmaların hayata birebir yansımaları ise yalnızca sönmeye yüz tutmuş ateşi körükler, sönmeyecek yangını alevler.

Her fırsatta dogmasal durağanlık metazori dayatılır. Asıl nutuk unutulur unutturulur. Dinleyenlerin üzerinde aşırı etki yapacak, izler bırakacak metne dayalı hasabi nutuklar atılır. Bu çalıntı nutukların çalımlı nutukçuları kötü yönettikçe de nedeni apaçık daha bir önemsenirler. Utkusuz nutkun amacı ise halkı hareketsizleştirmek ve uyutmaktır. Tüm atıflar din iman temeline dayandırıldığından, dini önseziler benlikleri uyuşturur. Meydanları boş hayallere sevk etme teması bol bol işlenir. Geniş yığınlar tarafından bu asılsız iddiasız metinlerdeki ayıp ve kayıplar, hatalar hiç önemsenmez. Ver gazı gitsin babında ciltler dolusu laftan ibaret bu kopuk köpük nutuklar aslında halkın geleceğine dair sarf edilen özlü birkaç cümleden daha da değerli değildir. Ama çağın modası kananlara kanılır. Tersine, gerisingeri değişim ve değişim özlemleri tüm katmanlara dağılır ve yayılır.

Zaten mucizeyi sadece gözde ama sahte mucize sahiplerinden göreceğine inandırılan ve gerçek olmayanın gerçeğe üstünlük sağlayacağı safsatası ile binlerce yıl oyalanan toplumlarda, özellikle son on yıllarda zordur solculuk, zordur devrimcilik. Yine de yaşanan bunca yönetsel zaafa, kurumsal depresyona ve siyasal erozyona karşın toplumsal kurtuluşu tesis edecek devrim inancı son ana kadar hissedilir.

Bu öyle bir histir ki bu deli saçması sarmalda gün gelir mucitlerin icadı, fatihlerin fethi, devletlerin kudreti, iktidarların azameti, öylesi böylesi, topu yekûnu anlamlarını bir bir kaybeder. An gelir sadece halkın hayal gücü üzerine oturtulan ve hiçbir şey yapılmadan boşa geçen yıllar hilafsız anımsanır. Ve mizan tutmaz.

Ancak şimdiyi fırsat bilen o fırsat düşkünleri, o bıçkın aktörler nedense suçsuz mertebesine kertilirler. Ve yine nedense zorbalaştıkça zorbalaşırlar. Bu zorbalaşmanın asıl nedeni aslında fikir zikir kayganlığında ibreti alem yalancıların kendi yalanlarına kendilerinin kanmasından ve ayaklarının kaymasından ibarettir.

İşte bu siyasi dağınıklık ve yönetsel savurganlıkta önemli olan ise özel insanlardan olmaktır. Tüm mesele dün olduğu gibi bu günden yarına yine solcu kalmaktır. Ve özel ve güzel yaşamaktır hayatı...

Biliriz, şu garip ülkede hayat hiç durmaz. Dalgalanır al bayrak ve devrimler de hiç durmaz. Devrimcileri de hiç bitmez. Karaya vurduğunda memleket anında Denizleşilir. Bizim de tek suçumuz odur. Biz de zaman zaman en keskin biçimde soldan dalgalanırız…

Selam olsun, her şeye rağmen ‘Memleketi Soldan Dalgalandıranlara’…