26 Eylül 2016 Pazartesi

Dostluğu Perçinleyen Yıllar


Dostluğu Perçinleyen Yıllar


Yitik kuşak yetmişsekiz’in bireylerinden olup erken büyüyünce insan kıyamıyor içindeki çocuğa ve çocukluktan çıkmaya direnen isyankar gence. Yitik bitik kuşaktanlar ama en güzel yanı çocuksulukları ve yaşlanıyorlar ağırdan...

İşte onlar benim arkadaşlarım, can dostlarım ve yoldaşlarım. Yıllar yılı şartlar olgunlaştırdıkça dünyalarını, büyümesin istemişler sanki o her an gülen, şakalaşan sakınmaz çocuğun. Koskoca adam halleri zaman zaman ağlıyor da, o çocuk maşallah hiç göstermiyor el aleme gözyaşlarını. Hele o anlamsız yaşlanmaya direnen içsel ses, o sesin sahibi yitik kuşak genci çoğunlukla kol kanat geriyor, teskin ediyor, inanılmaz bir güçle. Yol gösteriyor çocuğa, çocukluğunu ve gençliğini yaşayamamış babalara.

Öyle bir dünya ki o içsel dünya kucağına oturtup saçlarını okşuyor, saçlarını tarıyor ana baba şefkatiyle koca koca adamların. Mırıl mırıl uyutuyor için için sürdürülen kavgayı.

Dostluğumuzu perçinleyen upuzun yıllardan sonra bakıyorum da, çok kahrımızı çekmiş o içimizdeki çocuklar. Belki de herkes ayni kalmış onlar sayesinde. Artık yollarını açmak zamanıdır. Yavrucaklar da açılsınlar engine. Avutacağı bedenler, uyuşacağı koca kafalar arasınlar boş yere de olsa. En güzel yanımız böylece tarihe karışsın. Yıllarca bu karışıklığı düzen bilmişiz, direnmişiz kime ne. Kendi kendimize hapsetmişiz dünyayı kime ne. Düzeltmeye harcadığımız zamanlara yazık. Gördüm acımıyoruz bu uğurda geçip giden yıllara. Acıyoruz içimize hapsettiğimiz çocuğa.

Arada bir bir olalım da onlarda çocukluğunu gençliklerini artık yaşasınlar. Biz koca adamlar olmuşuz. Ve hala kendimizi adadığımız, özgürlüğü aradığımız iki tarafı selvi ağacı yollarda yolcuyuz. Ara duraklar kalmamış ama son durağa yakınız.

Birkaç duble aslan sütü ile perçinlenen sarhoşluk lisansımız hala var. Hiçbir işe yaramıyor olsa da semaverlerin biri biter diğeri demlenir. Duvara asmışız sırasını bekliyor öteki dünyalıklar. Dünyanın bütün lisanslarıyla arasak artık biliyoruz ki bulamayacağız bizden doğma çocuklarda bile o devrilmez hevesi. Şansımız yaver giderse eğer içimizdeki direnişçi gence rağmen o tutkulu çocukla öleceğiz. Hepimizin içinde derin ve serin ve de renkli dünyalar kurmuş o minikle.

Köhne düzene rağmen hala dürüst bir hayat şaklıyor sırtımıza. Doğruluktan başka düstur var mı acaba eli kolu bağlayan ve kaypaklık aşısı tutmayan. Dostlar her şeye rağmen biz yıllar önceki oyuz. Ölsek de ölmesek de eminim ölümsüzlük aşkın ikinci yüzü. Biz o yüzde koca denizde ak kara dalgalarla boğuşarak yüzeceğiz.

Biz yalnız bizim bildiğimiz nedenle, o yüzden o güneş kıvılcımlı yüze savrulmuşuz. Şiirlerdeki Japon yüzlü çocuklar sinmiş yüreğimize. Kılcal kılcal içimizdeki afacan çocuğu arıyorlar hala. İçimize sinmiş dev ormanların ıtırlı kokusu. Birbirlerini kokusundan tanıyorlar. Beynimizde esaretin esi yok, bitmeyecek aşk buğusu gözlerimizde. Hala bağımsızlığa esiriz yaprak yaprak titreyen. İçimizde hala bana seni bulduracaklar, bana seni soracaklar korkusu olsa da hoş. Çekik gözlerimizdeki ışığa sözleri gizleyip, söz vermişiz bir kere. Bulduramazlar nasılsa.

Biz kafayı çok yıllar önceden bulmuşuz. Kaç duble içsek de ayni kafa, ince belli bardak ile kaç demlik eritsek de ayni sarhoşluk. Doyamayız birbirimize. Bizi bilmeden, duymadan içimizdeki kromozomu yapışık çocuk kardeşler şerefe kadeh kaldırmışlar. Bize onları dostluk sıcağında aramak, yarenlik kucağında beslemek, yoldaşlık güzergahında kaybetmemek düşer. Buldum kaybettim, kaybettim buldum döngüsünde ise dönmemek.

“Bir bölünmüş kromozom doğdu avucuma, çaldım yüzüme, çaldıkça elimin ayası bir çift göz oldu, ne tutarsam sevgiyle kuşatıyor yüreğimi. Ve gözlüyor…”

Bilesiniz diye yazıyorum ey kayıp sevgililer, benim arkadaşlarım, can dostlarım, gözü pek yoldaşlarım dünya küçük. Gün olur düşersek birbirimizin aklına bu bile yeter şu yalan dünyada. Biz sevgi telindeyiz, düşmeden takip etmişiz içimize serpilmiş çocuk gölgelerini. Ve elbet göreceğiz telin ucundaki öteki senleri benleri.

Her limanda inen yolcularız, indirilen kaçaklardan değil. Mürettebat toptan sahtekâr. Sadece çarkçı başı denizi seviyor. Adam gibi adamız. İşte biz birer birer oyuz. Çekiç gibi kafamıza düşer yalnızlık, yine de ahı giderecekse okyanuslar giderecek diye dağılırız kumsallara. Gün olacak zalimin orağı elimize geçecek ve zulmü biçecek, biliriz. İnanırız içimizdeki çocuktan devinen gence mavimsi bir düşümüz olacak her limanda. Sen, ben, biz ve içimizdeki çocuk arkadaşlarımız. O düşteki yolculuğa kaçak göçek olsa da dayanılır. Gerçek bu işte.

“  uzun yıllardan sonra
   güneşi çalma nolur kadehimden
   kaçak tütünümden de ölgün şafağı.
   kapanan yollardan
   transit madenci eylemsizliğini
   gramafon kağıdına
   çelik gönyeyle çizili bir başınalığı
   salma nolur başıma.
   İçimde öyle bir çocuk yaşıyor ki aratır
   araya upuzun yıllar girse dahi
   gallem kuyusunda bile
   eskimeyen dostluklara yanarım.
   Ve dünya her dem kardeşliği yaşar. “

Bir daha ki karşılaşma da içten bir karşılaşma olmayacak belki. Belki kısa moladan sonra içimizden birileri başka bir yere başka bir gemiye bekleniyor olacağız. Olsun. O bekleme odasında karşılaştığımızda ise, bu satırlardan sonrasını dinleyeceğiz birbirimizden…

Hiç yorum yok: