31 Mayıs 2016 Salı

YAŞLANMAK

YAŞLANMAK
Altın boynuzun sapsarı dağılmışlığını, boğazın kıpkızıl sularına yaslamak var şimdi. Dünyanın merkezindeliği su götürmez şu çok talipli şehri oylumlu yeni imajına da kışkırtmak şart. Olmaz ise olmazı da antik kilde pişmiş yağsız lüfer ve lazerle renklendirilmiş seramik kapta çifte kavrulmuş sarı leblebi. Kesme kristal karafakide ise Ata yadigârı Kulüp. Ne alımlı hayallerin baş döndürücü güzelliğidir, güzellemesidir o alem. Kırk yılda bir katmer katmer yaşanır. Yaşlanıldığında ise hiçbir işe yaramaz geciken katılımcılık. Sadece anılar ile sarhoş olunur. Zaten dünya üzerinde böylesine sarhoş edici bir şehir daha yoktur.
İçlensen yeter içmesen de olur…
Çolpanlarda delici bir ışık daha kaydığında en karanlığa, delinir akıl küresi ve en çok sıla özlemi koyar insana. Taşı gediğine koymak, lafın gözüne gözüne vurmak zorlaşır. Zamanıyla delice yaşanmışlıklar varsa elde kolluk vazifesi yapanlara inat işte onlar savrulur mavi lacivert kararmış denize. Kızaran mavi atlasa ise yarenler. Yollukları unutulmuş tüm yolculuklarda hasret çarpar soluk suratlara. Usulca soluna devrilen tüm kırpık suretler objeleşir. Hartama evlerden başlayarak izlemlenen hatıralar canlanır buğulanan camlarda. Buzlaşır ten.
Bir dilim yağlı ekmek veya salçalı dilim. Bazen dile eşsiz tadıyla tutunan kavun çileği reçeli dilimi. Oburca yuvarlanır birkaç lokmada. Yuvarlanır en yaramaz ve en akıllı çocuk boğazın serin sularına. Derinlerde bir yerde arınılır.
Ve en yaramaz çocuk sendin tümcesi yayılır buz mavisi göğe. Yaz başlarından başlayarak yıldızlar seyredilir bir bir sayılarak, milyarlarca. Sayısız yıkım yakımla az biraz uzlaşılır. Karardıkça kabaran gökyüzünde ebemkuşağı kalıntısı boyandıkça boyanır. Bir yaştan sonra ise ebedir, bebedir, dededir derken nedendir bilinmez suskunlaşılır ve uslanılır.
Yani yaşlanılır birlikte…
Derme çatma anılardan bu deme nasıl gelinmesin ki. Gelinir elbet. Söz sohbet, hoş sohbet üzerine demlenilir. Ağırlaştıkça ağulaşan tüm taşınamaz yükler iki çift söz ve Kulüp şişesine bindirilir. Tarifsiz derecede masum tüm suçların cezası çekilmiştir. Çekinilerek kilde pişmiş orta boy balığa ve sarı leblebilere bağlanır tüm açmazlar. Saçmalıklara saçılır sinkaflar. Ve kırklar kulübünde Kulüp’lü sıcak bir ziyafet afiyetlenir. Faslı muhabbet. Müebbetlikte bir yere kadar.
Öyle bir düşe düşmüşlüktür ki kapıyı çalan herkes hazır ve nazır, Hızır da yetişmiştir. Lakin bir Kara Kalpaklı Sarı Paşa eksiktir anılar masasında. İleri demokrasi timsali boyutunda hayıflanılır.
Sırtlanan bir sır varsa eğer, türkuaz renkte koca taşlı bir yüzükte saklıdır sır. Denizden eyleyen bir nida ile hasret yayılır damarlara, en kılcallara, en ücralara. Adalara son vapurun bacası gibi tüter ateşi sönmeye yüz tutmuş şehir. Közler derlenir, gözler hüzünlenir ve sözleşilir ölümüne. Ölümüne ölüme.
Ve yaşlanılır beraber…
Bu yaslı ve yaşlı şehirde içten içe dağlanır gönül. Dağlansa da ağlansa da bağra çakılan mühür bellidir. Çok özlemektir başa gelen, beter özlenmektir başa kakılan. Ve yaklaşıldıkça menzile çok özlenir her şey, çok ama çok. Ama üçler, onlar bir başkadır. Acımak ve acınmak üzerine yakılan ağıtlar unutulur belki ama her şey yeri zamanı geldiğinde dün gibi anımsanır. Anılır. Üç kişiye acınır en çok, üç en akıllı ve en yaramaz çocuğadır çoğalan tutku. Yaşlanan masadakilerin utku, nutku tutulduğunda ise şaha merdana şikayettir, tüm dualar.
Eğer bir üçlemesi yapılacak olursa acımanın, acımaya dair ne varsa silinir lugattan;
“Cahiller arasında sıkışmış âlime, zenginlikten yoksulluğa düşene, hatırlıyken itibarını yitirene…” acımak lüksüdür cihanı seyretmek.
Altın boynuz ile taçlandırılmış boğazın kıpkızıl sularına yaslanmış şu çok talipli ve dünyanın merkezi şehri seyrettikçe yaşlanmak gecikir. İlahlarca geciktirilir. Çünkü asla yapanları ve yapılanları unutmamak üzere kurulmuş, kurumlandırılmıştır sistem. Bir iki derken hiçlenen, hiçlendikçe içlenen ve geciken adalet zincirinde üçlemeyi tamlayan ise unutmamaktır. Öyle ki; “Yüksekte yer tutmuşlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir…” Şehrin altı üstüne geldiğinde en kendinden olanlarla bile bir kalemde vedalaşılır. Veda masasına yancı takılıp yemeğe yeltenenler göz ucuyla süzerler birbirlerini. Onları bir arada tutan belki de bal tutan parmağını dozunda yalamak yalanmak hikâyesidir.
Ve asabı bozan beraber yaşlanılmamışlık hikâyesidir…
Alev dilli geçmişin, şu sadece anıları ile dahi dünya üzerinde böylesine sarhoş edici benzeri bulunmayan şehrin kulaklarına fısıldadığıdır asıl olan. Geçmiş gitmiş geri mi gelecek mahlasıyla ahlamakla yüzmez gemiler. Boğazları da geçemez. Kim demiş ise demiş, iyi ki demiş; “Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez. Geçmişini iyi bil ki; geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.”
Yaşlanmak antik kilde lüfer ve seramik kapta sarı leblebiye Ata yadigârı Kulüp’ü yoldaş eyleyip altın boynuzun sapsarı dağılmışlığını, boğazın kıpkızıl sularına yaslamaktır. Dünyanın merkezindeliği aşikar şu şehri yasak aşkla yaşamaktır. Olmaz ise olmazı da yeni imajların tümüne rest çekerek;
“Yaslara dost yaşamak ve yas ile yeksan yaşlanmaktır…”




26 Mayıs 2016 Perşembe

İNSANLIK DÜNYASI, DENİZİ DERYASI…

İNSANLIK DÜNYASI, DENİZİ DERYASI… 

Kentin iki adım ötesinde soluklanmıştır vakti zamanıyla insanlık. Her yerleşke civarında mutlaktır, benzer durumlar. Milyon yıldan beri hem de. Bu gün bile bilinmezler hiç, sırdır sanki oradaki mağaralarda milyon yıldır eğleşenler.
On binlerce yıl ötesinden, yüz binlercesine uzanan milyon yıl öncesinden basit balıkçılık ve tarım yapanlardan bir ileti uzanır gören gözlere. Elli ayaklı, canlı kanlıdır yazılmamış mektupları. Geleceğe kazıdıkları gereğince okunamasa da öngörülen biçimiyle yerleşik hayatın ilk temsilcileridir o milyona denk yaşındakiler. Belki de Halikarnas’ta balıkçılıktır kıyılara dalga dalga vuran. Veya yolculuktur en eskisinden Deniz üzerinde sandaletlerle dolaşılan. Ya da tek memeli amazon kızlarının tek adasına kulaçlamaktır kiraz mevsiminde kiraz memleketinde.
Yer kabuğu kayaçlarından kaçanlar, vaktiyle ulaşılmış uygarlık ve kültür tortuları ileriye dönük daimi hemşeriliği perçinler hiç kuşkusuz. Kuşkusuz hemşerilik ötesi insanlığın, insanlaşmanın özüdür yaşanmış hayatların hala göze değer, ele gelir kalıntıları. Taş, çanak, çömlek üçgeninde tarihin özüdürler, özlüdürler, derinlerden esintidirler. Derilen duyguların bal gözüdürler. İnsanlık dünyasına, karası havası, denizi deryası insanlığın kaybolmayan ayak izlerini sunarlar.
Arkeoloji bir yana deniz bilimleri ile de ustalıkla çözülür yaşlı dünyanın sırrı. Öyle bir gün olur ki Nuh tufanı derler adına ne tufandır işte o kaplar tüm evreni. Kıssadan hisse kaplar yazıtları, kutsal sayılmış metinleri, ilahlı ilahsız kitapları. İşte denizcilik hilafsız o günlerden kalmadır. Kalmamışsa da öyle denir. Yalnız eğrisi doğrusuyla denizcilik bilinen en eski mesleklerdendir.
Buz gibi gerçektir tarihin suya sızıntısı. Kim ne derse desin on dört bin yıl evvel buzul çağı iklim değişikliği tarafından arkadan hançerlenince erimeye yüz tutar yerleşik buz dağları. Buz kıtaların tam iki yüz yıl boyunca eridiği sırrı daha yenilerde çözülür. O sırra göre tam yirmi küsur yer, yaşamsal merkez sular altında kaldı kalır, yiter kaybolur, insanlık denize deryaya bulanır. Yani an itibariyle ana denizler oluşur.
“Yükseldikçe yükseldi sular, suyla değişti deneyimler ve yaşamlar. Birbirinden farklı gözler izledi suyun buzla dansını, buzla suyun aşkını. Ta Tuna’dan Hazar’a, Aksulardan kıyı göllere, iç denizlerden okyanuslara ılım ışık dağıldı dünya. Kaydı yollar, kaydı hayatlar, kayıtlandı sular. Can sustu. Koptu insanlık dünyası. Karadeniz Hazer’le el ele verdi yuttu eski dünyayı. Birlikte vardılar Marmara’ya. Sular ak köpük parladığında planlar zekice işledi. Ve Ege doğdu. Hem de tek batında. Karşıyaka’da mola verildi, yakamozlara değdi göğün yorgun başı. Başlangıçtan hemen sonra Karadeniz aktı Akdeniz’e. Güneyde en berrakçası ve tuzlu mu tuzlusu doğdu bu kez.
Müthiş sarsıcı ve uğultulu bir dönemdi çağlayan. Önce karalar, kara taşlar, kara dağlar boğuldu. Kara dalgalar susturdu eski kıtayı, suladı. Sular billur billur çağladıkça çağ değişti. Yepyeni çağlara aktı evren. Dört bir yan deniz oldu, çepeçevre adalar ve yarımadalar doğdu. En alımlısından çevre düzenlemesi gerçekleşti, dünyanın incisi İstanbul parladı. Anadolu zaten vardı…”
İşte tufan o tufandır. Nuh bile onu, orayı, oralarda arayıp durdu. Derler ki dur denip durduğunda kutsal hazineyi bulduğunu sandı. Kutsal kitapların nurlu dizelerinde savrulup durdu. Nuhlar, ruhlar ve gemiden kalma mıhlar hala sır. Kalıntısı değil mi ki, ordadır, buradadır Cudi’de, Ararat’ta, Ağrı dağındadır yani gemi Anadolu’dadır. Ve hala aranmaktadır.
Deniz bilimleri mahirlik ister, deniz bilimlerinde mahirlik işler. Denize forsalıkla başlayıp uzmanlaşılır. Sararır kaptan manzaraları enginde. Anıtlaşır.
Ya en yakındaki Yarım Burgaz mağaralarından taşan jeolojik mucize. Ciddi bir duruşu, sonsuza gülen yüzü var sanki hepsinin birden. Anadolu ve Balkanların en eski insan yerleşkesi düşmüş en yakına. En yakından yakın ve de en uzak. Duvarlardaki resimlerde kayıtlı tamamı. Hem de Milyon yıl kadar yakın.
Yer altı sularının aşındırması ile oluşan kalker kayalıklar o basit yaratılara ev sahipliği yapmış bıkmadan usanmadan. En sıradan haliyle memleket rüyasını perçinlemiş bu günlere. Paleotik çağların Bizans’a, oradan er meydanlarına yüz binlerce yıllık barınak aktarımı. Denizin getirdikleri gemiler yükü derinlik. Kara mağara duvarlarında gemi resimleri.
Sıralı Çekmecelerin göllerinde sıralanan antik yılların tekne sığıntısı geleceğe sarkan mucizedir. Hayatın kan kustuğu devirlere açılan denge dünyasıdır. Keşişhane kalıntılarıyla hayallere uzanan tarihtir. Kim kimdir, kim kimdendir kimlikler kaybolur köklerin aslında. Görünmez kandırmacaların, kara görüntülü kandırmacıların listesine inat ürer insanlık. İnsanlık tarihinden silinemez anılar evrensel bir ipucudur yarım yamalak da olsa. Türevleri denize ulaşan zerrelerde saklıdır. Başı sonu bir başka kopyacılık değil, insanlık dünyasının tam resmidir.
Resmi tarihin kısmen ıskaladığı Milyon yıllık madalyonun ön yüzünde yazılıdır; Burgaz ada mağaraşmaları. Denizi deryası çevreye genişleyen ilk insanlık damgasıdır.

Genişledi, gelişti, genleşti kalmadı

18 Mayıs 2016 Çarşamba

HARCAMAK, HARCANMAK VE DOKUNMAK…

HARCAMAK, HARCANMAK VE DOKUNMAK…

Dokunulmazlığı okunulmazlık mertebesinde sayıp elifi mertek sanarak zaman harcamak gün gelir harcanmaktır. Harcamak ise madalyalı bayrak yarışından ibarettir. Zaten harcamak ve harcanmak üzerine arşlanan ve marşlanan bir dünya düzeni yerleştirilmiş, bir türlü dokunulamıyor. Bu düzensizliğe dokunmak ise bir dokun bin ah işit deryası.

Bu sistem karmaşası içinde insan ilişkileri yer ve zaman içinde var olur, varidat artınca da hava olur. İnsan yer ve zamanın kazandırdıklarının dışında kaldıkça acayip havalanır. Havalanmaya da yatkındır mizaçlar. Ancak fazla kalınmaz semada. Kaldırmazlar. Yerden havalanıldığında bazen evrenselleşilir ama birileri çıkar izin vermez. Harcanma mevsimidir estirilen, anında harcarlar ve dokunurlar. O anda binlerce yıllık doku uyuşmazlığı başlar ve doku zedelenmesi yaşar sahte evren.

Dönem insanı zamanının çoğunu yaşamını sürdürme amacıyla satın alma aracı, para pul peşinde geçirir. Paralanır veya paralanır. Ya para kazanmak uğruna çalışır didinir veya hiç çalışmadan parayı bol bulma varyasyonlarına yamalanır. Her biçimde zamandır harcanan. Zaman harcamak ya boşa israftır ve toptan büyük günahtır, ya da emektir alın teri dökülerek harcanır, sevaptır. Dünyalıklar kazanılır. Dünya nimetlerine dokunulur, dokundurulur.

Tezgâh, harcamak, harcanmak ve dokunmak üzerine kurulmuş bir kere. Kuruluşu yeni bu yeni düzende insanca bir düzey tutturabilmek en mahir yanılgıdır. Tutmaz. Şans tutturulursa eğer zaten anında dokunulur. O yüzden harcamalar mübarekleşir. Harcanmalar katmerlenir. Bu harcı alem çekişmede dokunulmazlık abartılarak mutlu gelecek için kısıtlanan zamanı da az çok harcamak üzerine geçirmek adetleniyor. Örf ve adetler sabahtan akşama akşamdan sabaha sille paça, silme değiştikçe, değiştirildikçe ertesi güneşe ulaşmak için epeyce harcamak gerekiyor. Gerekli gereksiz harcamalar çoğalmışken hem de.

“Cep delik cepken delik, eller boş, yüreklerde yas. Dinmez büyük sancı. Verilen sözden cayılmış. Gözden kaçanlar kaçmış. Tanınan krediler kartlaşmış, Kartlar ellerde patlamış. Her güne fiziksel ve psikolojik yıpranmışlık lastik damgasını vurmuş. İş güç zaman para denklemi zorlaşmış. Umut azalmış. Zaman yalnızca para edebiyatına paralanmış. Harcamak için kazanmak farz, harcamak caiz. Harcanmak vacip…” 

Döngü insanı açlığı hissetmedikçe açlık ile ilgili kendi kendine ne iletişim kurabilir ne de başkalarını anlayabilir. Çağın modası açlık oyunlarıdır. Açlığın her türüne duyulan yakınlık, milim yaklaşma, yakınlaşma insanı kendi kendinden çıkarır. Başka âlemlere padişah eyler. Aslında eşi benzeri olmayan bir karaktere ulaşmak, ulaşmışına sığınmak bir içsel anti sosyalliktir. Sosyal bilgilerin zayıflaması açlığı artıran, doymazlığı azdıran bir harcanıştır. Harcama lüksüne erdikçe evren, erenler de bollaşır.

Bu bollaşmada insan gerekli olsun olmasın maddeleri, maddileşenleri satın alarak, satın alıp kullanarak ve bu madenileşmeyle ilgili tüm değerleri harcayıp medenileştik diyerek dar boğazdan sıyrılmaya çalışır. Bu birikimsiz benimseyişle değerlendiğine, kimlik kazandığına inanır. Böbürlenme harcanmaktır aslında. Öyle kazandığını sandığı kimliği veya kimliksizliği böyle satarak genişlemedir özelinde harcanmak. Harcamak ise şeyleşmedir dokundurmak faslında.

Her halde hayat hep aynı acıları yaşamakla ve kötü anıları def etmekle sıradanlaşan uzun ince bir yol. Şu garip dünya bilenlere Sırat dünyası sürat dünyası. Bilmezlere ise ef ile defin arası. Taklitler çoğalıp ilkleri ve ilişkileri istila edince hayatlar da kabaca işgale uğrar. Yaşadığına yaşanana ilgisizlik işte bu evliliklerden doğandır. Kendi evrimleri içinde devrilen, kapitale bağlı siyasallaşan hayatlar, hayatın kumarına otururlar. Satılır satın alınır, rus ruleti oynarlar. Ayalanmak gibidir ayakta kalmak. Harcadıkça harcandığının farkına varmazlar. Dokunulmaza dokunmaktır asıl mesele ama pusula şaştığında film tersine döndüğünde anlaşılır ki dönüş yok, tünelden çıkış yok. Oysa dokunma yanarsın tellallığıdır katlanılan.

Tipo baskı insan tip model siyasallaştıkça siyasal-aşanları, toplumu kapsayanlardan sayarlar. Kapsam dışı kalanları ve tüm yalanları görmezleşirler. O körlükte tek bir söylemli Allaha havale türüne kanmakla özdeşleşir tüm özlemler. Varan vuran, viran kimdir önemsenmez. Böylesi kimlik bunalımında kalın kafalılıkla kalın enseli ve karton kafalı kapaklanmalara başyapıt yakıştırması da bir tür harcamaktır, harcanmaktır. Zaten işler tersine gittiğinde insan olana dokunur gerçekler.

Bu huylama ve huysuzlaştırma kısa süreli bir dönüşmedir. Sonrası yoktur, aslına rücu eder her şey. Nereye dek uzar bellidir aslında kefeni, harcı hurcu. İtiş kakışlar arasında ya çizmeler veya çizemeyenler ortaklığıdır, bitiş. Yön değiştirmeyenlere ödül yeni hayat düşleridir elde kalan. Düşenlerin ise ödü kopar, anında harcarlar birikmişinden. Burçta al bayrak kızardıkça kızarır. Budur işte farklı olmanın farklılığı, farklılığın farkı. Adamlık zor zenaattır.

Madeni bozuk parayla ilgilenmemektir, madeni parayla medenileşmemektir adamlık. Ve de seyretme muhteremliğidir insanlık… 

13 Mayıs 2016 Cuma

“BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN BİR ÖMÜR…”

“BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN BİR ÖMÜR…”

‘Bir avuç kömür için bir ömür veren tüm madencilere ve maden şehitlerine...’

Baştan ayağa aldanılan muhteşem dünya saltanatına karşın, amaçları sadece en sadesinden borçsuz harçsız hayatlar sürdürmek olan bütün madenciler; kara tırpanlı ölüm meleğinin nefesi her an enselerinde ve gaddar patronların kara pençesi yakalarında kara elmastan loş galerilere dalarlar. Her Allah’ın günü vira bismillah inerler yerin binlerce metre altına…

Soma’da 13 Mayıs 2014 günü sabahı da aynen öyle başladı. Ancak o kara çarşamba öğle sonrası kaşla göz arası özelleştirilmiş, sözde hiç eksiksiz bir madende dünyaya mal olan o facia yaşandı. Üçyüzbir madenci resmen karanlığa gömüldü, üzerleri betonlandı. Yürekler yandı.

“ Kara elmastan duvarlarda buz grisi aynalar ve deniz mavisi demir kapılar. Mentollü akşam üstüleri gözü karalığa ve korkusuz kekemeliğe son verecek paydosları tam ağırlayacak iken öğleden sonra aniden patladı yürekler. Kendiliğinden nemlenen kara gözlerden düşen kömür tozlu ilk damlaları çarptı yüzlere. Son dakika jargonuyla ses ve görüntü kayıtları kara kömür galerilerinde yaşanan o vahşi kapitalizmi sergiledi, koca dünyaya…”

Görüle biline gelen bu faciaya seyirci kalan tüm yürek duvarı kara vicdanlılar, yüzsüz mebuslar ve ‘devletin malı deniz yemeyen domuz’ tandanslı tüm özelci deyyuslar çoktan unutmuştur belki de o günü.Haritada bile yeri olmayan, yeri olsa da bulunamayan, kara duvarlara kazma vurulan yer dibinde yaşayanlara, yaşananlara, yaşanmazlara tümden duyarsızlaştı belki de; o his, heves ve nefis tutsağı olmuş caniler.

Oysa asla unutulmayacak kara yas günü,13 Mayıs 2014. Unutulmamalı veya…

“Kara toprağın altı, kapkara ocağın içi, yanmış, sönmüş, patlamış, parçalanmış canlarla doldu o gün. Yer üstü ise içi, yüreği, hayatı yanmış, kırık gönüllerle…” 

Alın teriyle olunca kolay ekmek yoktur elbet ama kömürde emek en fazlasıdır. İşlerin en zorudur madencilik. Hiç yoktan ateşe, suya, sele kapılır, galeriler çöker toprak olur gidersin; ‘bir lokma bir hırka’ uğruna.Son sürat gelişen şu çağda kömürlükler yıkılsa da madenciler yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar hep. Hem de havadan sudan, gazdan selden sebeplerle…

Ve fıtratları gereği!

Göz yumuldukça ertelenen ve geciktirilen tüm önlemler ölüm kuşları olarak yağar maden çukurlarına. Her maden çatlağı gelip çattığında ise madencilik adı namı hesabına her şey hayat memat meselesi sayılır. Fakat kısa zamanda unutulur, unutturulur yalımlı yıkımlar. Karabasan sadece madenciler ile madenci çoluk çocuğuna miras kalır. İlk saatler ve ilk günler yaslar ilan edilir. Göstermelik yas sürecinde ilerisi gerisi bir çırpıda hale yola koyulur. Sonrası koca bir hiç, hiçlik.

Zaten ekmeğini yerin altından çıkaran ve ekmeğini yerin altında yemeye mahkûm edilmiş madenci her daim sahipsiz, arkasız ve yarım yamalak yaşar.  Paslı zincir çözülmedikçe ve prangalar kırılmadıkça o kara çamurlu lastik çizmeleri ayaktan çıkarmak da mümkün değildir. Zincirleme devam eden bu vahşi sömürüden madenciye ayrılmış kar payı ise sermayeye kurban gitmeleridir.

Her maden faciasında limitleri aşan kayıtsızlıkla sabırları zorlayan cinsten gerekenlerin yapıldığından dem vurulur. Bu kara kömür esintileriyle ağlanır, sızlanılır hikâyeden. Akıl bozulması yaşanır, akıl tutulması yasalaşır, yürekler dağlanır. Ve onca azaba, gazaba karşın birileri yüzlerine bulaşan kömür isinden utanmadan aklanma paklanma derdine düşerler.

“Keyfi özelleştirmelerin anlamsızlığı ve ağırlığı, abartısız ve palavrasız madenci hikâyelerinde gizlidir. Başkente yürümeye kadar varan bir bütünleşmedir madenci baretindeki hüner. Bilenler bilir madencidir en büyük devrimleri kazmasının ucunda saklayan ve devrimler yaratan. O kutsal isyan bir başlayınca tamamen linyit tadı vurur damaklara…”

Kara yüzlerin sıcağına hapsolur yiten canlar. Kader denilen kara elmas çölündeki muhtaçlık ve düşkünlük suyunda bedevileşmedir. Kömür karası aydınlık yüzlerdeki gözyaşında boğulmadır veda. Külçe külçe altın istifçilerinin tek hayali ise kömür karasının elmas yüzlere işlemesidir…

Bu kapkaç devrinde kapkara duvarlarda küçük insanların büyük gölgeleridir asıl olan. Asıl korkulan. İşte o yüzden duman grisi kapılarda mentollü gün batımlarının kimleri ağırlayacağını kestiremez kara cellat. Ve ana, baba, çoluk çocuğa kavuşmayı kömürleştirir anında. Tıpkı 13 Mayıs 2014 gibi…

“ Hiç kimseler zenginlik, güç ve azametini götüremez kara mezara…” 

Hayat betondan morga beş kala en renkli rüyalar simsiyah, kapkara dehlizlerde kararıp kömürleşir. Kömürleşince de insan ne denli durulmuş ise de durmaz, duramaz. İşe yaramazlar baş gerdan kırınca da madenlerden, dehlizlerden ve tünellerden karanlık kömür katranı taşar sokaklara.İşte o vakit külliyen isyan ve itaatsizlik yayılır buz mavisi duvarlara. Akıl duvarına kara elmas, dil duvarına ise buz grisi asılır. Körler duvarına da deniz mavisi bulaşır. Yürek duvarına ise kara vicdanlılara hınç…

Aka kara bulaştığından; Eğer “Dili sinkaflarıyla bilmiyorsan, o dili biliyor, öğrenmiş ve anlıyor sayılmazsın gerçeği haklılık payı kazanır…”

‘Bir avuç kömür için bir ömür veren madencilere ve şehitlere...’

10 Mayıs 2016 Salı

DENİZ KALIR BEN GİDERİM AKILLIM…

DENİZ KALIR BEN GİDERİM AKILLIM…

Denizi beklerken apansız ayıldım
ayı bildim yıldıza bağlandım
unuttuklarımı öğreten sendin.
Baktım ki Ekim Devrimi arifesinde
en beter ayrılılıklara
pespembe doğdun.
Deniz koptu geliyor dedim önce
ve son anda
yeşil kaftanlı yarımadadan dibi delik filikayla ayrıldım.
Battım çıktım
bir rüya gibiydi alnıma yazılan ismin
cismin cibilliyetin.
Bulanıklaşmış Tuna Denizi öpünce ayak bileğinden
minik elleriyle asıldı halata bizimle.
Atıldı hayata.
Denizi gölgelerken güneş kavruldum.
Yandım.
Deniz kalır Ben giderim akıllım.
Biyogrofimiz bir bizim.
Biz
biz bize özümüze gözümüze akan patikalarda
yolu doğrulayan yolcularız.
Halatın ucu acı tatlı bir hayat.
Bomboş belki başı sonu
boşa hasat.
Ekinden kasvet biçecek belki de kör orak
kara demirleri dövecek kızıl ateşten çekiç
ve işte hasretin sonu deniz.
Deniz olacak.
Ve Deniz denize sevdalanacak.
Bir zaman ki boncuk boncuk terleriz
izimizi sürer eril aksular
işte biz o damlalardan doğarız.
Biz er geç doğanız Deniz.
Can canayız kristal cam gibi parlak.
Asıl hayata bizimle asıl ama
sakın sen de kara deniz gibi asılma.
Biyolojimiz bir biriz biz
dizi dizi incilerdeniz
çabuk inciniriz.
Halatın ucu Karadeniz
bomboş belki ucu bucağı
yemyeşil bir ada veya ibrail şehri
işte biz ordayız usta
ondanız.
Umursamadan aplikleri koptu geliyor Deniz.
Apansız beliren kara boşlukta
boncuk boncuk ilerler eski tüfek gemimiz.
İşte biz o zıpkın dalgalardan
damla damla çoğalan adamlardanız.
Sen de biz.
Korkma asıl küreklere bizimle.
Biz biriz, yüz biniz, milyonuz, milyar
bakarsın bir gider pir geliriz.
Ben giderim Deniz kalır akıllım.
Hem üst üste kaç kere ölünür
öldükçe doğulur
kaç kez yaşanır öğreniriz.
Fena mı?
Akıllım ben giderim Deniz kalır…
 
DENİZDEN ESİNTİLER…
 
ANNEM
Canım annem benim
Bir şey istedim hep aldın
Son lokmayı bana bıraktın
Son damlayı bana içirttin.
 
Belki senin için çok yaramazımdır
Ama lütfen anla beni sevdiğimden yapıyorum
Senin için hep dürüst olmaya
Söz veriyorum.
 
Canım annem
Seni canımdan çok seviyorum
Lütfen beni bırakma
Dünyada Denizi yalnız bırakma.
 
HAYALLER DÜNYASI
Hayal ettikçe girerim
Hayaller dünyasına
Çizgi filmler tiyatrolar
Canlanır gözümde
 
Ah hayaller dünyası
Pufidik bir yastığın üzerinde
Bir süper kahraman gibi
Uçarım hayaller dünyasına.
 
Ne güzel ne şahane
Bu düşler denizi
Bu hayaller
Cennet gibi.
 
Ah hayaller dünyası
Ne güzelsin
Benim için önemli ve gizlisin
Sadece bana ait olan.
 
Çiçek havuzunda yüzerim
Süper güçler sahibim
Prenses olurum aniden
Ah hayaller dünyası ah.
 
Ne güzel…!!!
 
CAN ARKADAŞIM DOSTUM
 
Can verilir dost arkadaş için
Bazen kırılırsın ona
Ama tez barışılır
Kızgınlık ile yürümez dostluklar.
 
Güzel dostum güzel kardeşim
Her şey mutluluk için
Can dostum iyi dinle beni
Can verilir dost arkadaş için.
 
Deniz sözüdür inan…
 
KUTLU OLSUN BAHAR!!!
 
Bahar geldi günümüze
Güneş doğdu evimize
Renk geldi yüzümüze
Sevinçle coştuk oynadık
Topladık çiçekleri.
 
Çeşit çeşit ne güzel coşturdu içimizi
Hep böyle gelsin bahar koklayalım çiçekleri
Mavi beyaz kırmızı sarı fark etmez
Ne renk olursa olsun uçarız havalara.
 
Demet demet çiçekleri
Veririz ninelerimize
Ellerinden öperiz
Sevinir nineciklerimiz.
 
Anneler gününde toplarız çiçekleri
Veririz hediye
Öperiz tombiş yanaklarından
Deniz gözlerinden.
 
Kutlu olsun bahar!!!

MÜZİK DERYASI
 
Müzik dinlerim her türden
Pop, rock, klasik
Müzik hayatın rengi
Sinirlendiğimde üzüldüğüm de
Dinler rahatlarım.
 
Bir şarkı dinlerken
Kapılırım dansa
İşte o an girerim
Müzik deryasına.
 
Ah müzik deryası
Ah müzik alemi
Ah şarkılar denizi
Mutlu ettin kalbimi.

DOST FOTOĞRAFINDA DÜŞMAN YÜZLER…


DOST FOTOĞRAFINDA DÜŞMAN YÜZLER…

Eskiden fotoğraflar çekilir arabından basılırdı. Arabı da yanında verilirdi tab edildikten sonra. Arabı tekrar basılır diye saklanır, aslı büyütülerek tabloya dönüşürdü fildişi duvarlarda. Çöl bedevisi çoban başlı amcalar meselesine de konu olurdu o araplar, negatifler. Fotoğraf bu; Şimdi dört bir yan onlardan, onlar bezeli. Vatan evlatları çam kozalakları gibi dökülürken yurdun dört bir yanında, toprağa yangısı vururken acının onlar her yerde. Negatif araplar elde, fotoğraflar kan renginde.

Eskiden Kimlik fotoğraflarında siyah beyazdı herkes. Sonradan renklendi çoluk çocuk ahali. Ama aynı zamanda silikleşti ve sünepeleşti herkes. Bir renksizlik hortladı sanki bir kimliksizlik. Sille tokat, analı babalı hazır cevaplılık dost sayıldı, bin düşün bir söyleye düşmanlaştı millet. Düşmanlaştırıldı. Öyle bir illet bulaştı ki sade hayatlara ilanı aşk renkliliğinde uysalca ıssızlığın tam ortasına kaykıldı zaman zaman. Ve renkli vesikalıklara basıldı mühür.

Dost fotoğrafında düşman yüzler göründü arka planda…

Sözün özü, şu yüzyılın en devrilmez görünen, değişmez belletilen kudretli iktidarına keyfe kader değiştirildikçe bin beter bozulan 12 Eylül faşist darbesi anayasasının diktatoryan genişliği bile yetmezleşti. Anayasanın değişmesi gerekmekte. Sözde yenisi tam özgürlükçü olacak! Olmalı çünkü şu garip ülkeye acilen başkanlık gerekmekte. Tepe noktası bu açmaza kilitlenince mutlu aile fotoğrafı da göbekten çatladı. Çatlak duvarlarda asılı tablolar değişiyor daha da değişecek gibi.

Dosta düşmana nispet karanlık gelmekte…

Hayırlısıysa uzunca yaşamak yerine tüm ince ayarlı duyarlıklar paraya pula basılınca, mala mülke tapılınca, makama taht-a kanılınca dost düşman ayırt edilemezleşti. Fotoğraflar birbirine karıştı, karma karıştırıldı. Arap marap harap bir çerçeveye doluşuldu. Eski dosttan düşman olmaz denilir ya o da değişti. Safsatalara inandırıldı kendilerini doğuştan sarraf sanan saflar. Zaten fotoğraflar çoktan değişmişti. Değiştirilecekti. Karışmıştı işler.

Değişmeyen gerçekler ise anılara damgasını vuran bin yıllık isyanlardır. Islahatlar da nasihatlarda saklıdır;

“En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman insanın kendisidir. Dost ise nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce kim yerine geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki yaşayamadılar. İnsan bir kere oturdu mu yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür…”

Bin yıllar içinde veya sonrasında nasihatlara uyulmaz ise laf gelir gider ve aslına dönüşür. Derlenen dedikodulara göre payitahtta profili düşüklük modası yaygınlaştırılıyor. Seçilen en düşük profilli zat sözde en yetkin zevatın başını çekecek olduğundan nice ince formüller aranıyor. Bu ne yaman çelişkidir ileride anlaşılacak ansılsa. Şimdilik düşük profilli fotoğrafa verilen pozlar bir bir değerlendiriliyor. Lotarya hâkimiyetinde şekillendiriliyor devlet erkânı. Yani renkli değersizleşme modunda çok renkli budanmalar yaşanıyor.

Budanma deyince, son on yıllarda elektronik, post, dost, paralel, refik darbeler derken şu mostralık darbeler cehennemi ülke de meşhur faşist darbe anayasası hala geçerli ve çitlembik gibi çiğneniyor. Bu darbe ürünü anayasa bile uydurma işlere uydurulamadığından hiç takılmıyor. Değiştirilmiyor nedense ama. Yıllardır yenisi hazırlanıyor söylemleri ise hepten palavra.

Anayasa babayasa derken babalara gelmek veya bir babaya bağlanmak bu olsa gerek. Ne babalar gördü bu memleket oysa. Eskilerin birlemelerinden, bir bilenlerinden bir bölenlerinden bu yana. O İbni hurrelerden daha alımlı ve çalımlı bir gelişme var çerçevede. Şimdi o ne derse o olur zamanı. Ancak dedikodular da çok, başlamış ve dost düşman çatlatıyor.

“ Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost düşman olur, düşman canavar kesilir…”

Bu kesiciliğin ve keskinliğin sonucunda başka kesilmelere de gebe görüntüsü hâkim atmosfere. Çünkü Ozon tabakası çoktan delinmiş. Bir kez delinmeyle bir şey olmaz denilir ancak hissedilmese de azgın güneş ışınları doğaya zarar üstüne zarar veriyor. Anayasanın tek kereliğine olsa da delinmesinin zararları ise toptan mevcut demokrasiye çıkarılır. Övüldükçe övülen ileri demokrasi ise çoktan gerilemiş zaten. Gerici. Bu kaygan zeminde edilen yeminlerin de hiçbir anlamı kalmadı. Şu son zamanlarda emin yemin dengesi de şaştı. Bu izanla mizan tutmaz artık. Sanki tüm yeminler az sonra bozulmak üzere yapılmış. Öylesine, alışılmışlıktan edilmişçesine bir rahatlık egemen her alanda, her eminde, her yerde. Ant içerim demek su içerim kadar yaşamsal. Gerçekliğinde iç ama uç saklı, özünde ise uyma boz gizli. Emredersiniz efendim yeter de artar bu millete.

Düşman fotoğrafında dost yüzler saklanmış arka planda…

Eskiden fotoğraflar sararırdı, sarardıkça da değerlenirdi. Duvarlarda yıllarca asılı durduğundan tablonun izi yer ederdi. Öyle gelişti ki teknoloji, öyle geriledi ki şu garip memleket, balkon fonlu aile fotoğrafına ucundan köşesinden girmek farzdan sayıldı. O kadar. Okkalı gelecek için her yol mubah, son moda.

Fotoğraf çekmek çok kolay aslında. İlmi, bilmi, banyosu, kurutması, basması olmayınca da çek çekebildiğince. Ancak tadı tuzu kalmadı hiçbir şeyin. Arabın da Şam’ında havası bir başka hava. Bu kirlenmiş havada renkli duvarlardaki en renkli tablolar bile izi kalmayacak denli çabuk iner, çıkar, yeniler asılır oldu.

Fotoğraflar yerine figürler eskir yeni zaman isyanlarında. Fotoğraf ayni fotoğraf...

Artık tarih kavramı dost düşman fotoğraflarla kaynıyor. Bu gün iyi bir ders aldık önümüzdeki maçlara bakıyoruz cinsinden yapay bir hesaplaşma sürdürülüyor. Her yerde bu vesikalık replik gündemde. Ön şartsız yol alınamaz belli ama bir boşa gidiş hâkim yollarda.

Dost fotoğrafında düşman yüzler,  düşman fotoğrafında dost yüzler aransa ne fayda; beyhude. Çünkü arka planda zamane figürleri yüzsüzleşmiş, makine düşük profil çekime ayarlanmış, kayıtlanan fotoğraflar ise flu.
          
Bu yumuşak odaklı çalkalanışın tekerlemesi ise; kim çıkarsa bahtına, onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Eskiden kalma yolcular, teokrasiyi de demokrasiyi de bilirler. Demokratikleşme fotoğrafının arabını da, arabına basılır halini de iyi bilirler. Çeker basarlar. Felsefesini de teknolojik devrim sonrasını da çok iyi bilirler. Çeker kaydederler. Yolcuların çektiklerinin ve tarihe kaydettiklerinin tamamı alt yazısızdır. Çünkü tarihe düşülen kayıt büsbütün gerçektir. Dip notlara gerek kalmaz.

Son söz; kayda değer düşülen fotoğraflar sadece hakikati yansıtır…

8 Mayıs 2016 Pazar

ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN…
 
Anam, bacım, sevgilim, yarenim, kızım, evladım, dostum, arkadaşım, yoldaşım, eşim, kadınım ve dahi Canım Anacığım diye namlandırılan tüm Anaların; “Anneler Günü Kutlu Olsun”…


Bir kadın; bacı, sevgili, yaren, kız, evlat, dost, arkadaş, yoldaş, kadın, eş ve Ana’dır…
Yeri gelir babadan da babadır...

“ Masal gibidir Anne olmak, kadın olmak…

Bir kadın varmış bir kadın yokmuş diye başlar her şey. Ve zamanla en gerçekçi masallarda bir göçmen kadın teknesi boğuşur deli dalgalarla. Gözlerin karasında birçok şey uğruna aceleye gelmişlikler ve haksızlığa uğramışlık saklıdır. Kadınlığın hapsedildiği hücre duvarlarında ise beyaz tebeşir ile çizilmiş “anneliği” simgeleyen madalyonlar.

Acı çekme madalyonları, madalyaları ve çilekeş kadınlar… 

Onca, bunca, binlerce, milyonlarca, milyarlarca kadın ve ana. Ve her cinsten, türden baskılara, tecavüze ve zorbalığa kurbandır annelik. Oysa kadın anne olduğunda er kişi doğurduğuna en sevinendir. Kız doğurduğunda kadınlığı düşer aklına.  Ürperir ürker. İşte dünya böyle bir dünya.
 
Her kadın masalı ise şöyle biter; bir kadın varmış bir gün yokluk doğurmuş, insanlık yok olmuş. Dünya dünya olalı, daima ayni kriz aslında. Cümle âlemin bildiğini sandığı ama bilemediği.
 
Beylik yok oluşlar pazarında kahrolası berbat bir diktatör olmaya hiç mana yok. Tüm alçak gönüllü tanımların ve dünyayla tanışmanın ilki anne kucağında öğrenilir. Ve anne kucağında gizlenir şefkat ve masumiyet.


Ve o şefkat ve masumiyet söz meclisten dışarı ömür boyu arar durur insanlığını.
Hayal gibidir anne olmak, kadın olmak…”

Bir kadın; bacı, sevgili, yaren, kız, evlat, dost, arkadaş, yoldaş, kadın, eş ve Ana’dır. Hayatın ta kendisidir, çok boyutlu hayattır.  Koskoca dünyadır. Dünya ötesidir…

5 Mayıs 2016 Perşembe

DENİZE HASRETLİK

DENİZE HASRETLİK

Deniz koptu geliyor.
Geç kalmış kavuşmalara
gökyüzü şahit.
Paha biçilmez sevinçlere ne kaldı
şunun şurasında kaç?
Kaç koca yıl…
Canımdan içeri saklarım hatıranı
öyle anlar var
unutulamayan
yürek sızlatan.
Ve kulaksız taş duvarları
o çılgın deniz tablosunu
ortasında yalpalayan mavi gözlü gemiyi
unutmamak da var.
Beyaz yelkenlerinde umut
saklı cennet.
Gökyüzü lahit…
Uğruna ölünür umutla
genzimi yakıyor her gurbet türküsü
tutkusu bir başka
doğulur.
Canımdan bezmişim sayıklarım
derin uykularda
ve kavuşmasız yolculuklarda.
Yaş dudakları
çılgınca öpmek arzusu var
akıl tutuşturan.
Deniz kokuyordu sokaklar
nane buğusu
buram buram ıtır…
Karadeniz mavi gözlü devi yutar
dalgalar devleri saklar.
Hazineye
mavi gökyüzü kanıt.
Uğruna ölünürse unutulmaz hiç
asla…
içmek isterim anasonlusundan
sona doğru
mentollü nefesini de.
Daha çekilmez üzüntüler var içimde.
Elveda anında
tez kavuşmalar.
Canımdan içeri saklarım hatıranı
ve duyarsız beton duvarları
ayrıca o yılgın deniz tablosunu
taş duvarlar.
Denizin ortasında yalpalayan beyaz yelkenli
gökyüzü şahit.
Gök kubbenin altında mayıstan mayısa
kapkara denizi içer içer
içerlerim.
İçerler ağlarım.
Masmavi gök yüzü şahit
Deniz koptu geliyor…