30 Nisan 2012 Pazartesi

NİSAN VE İNSAN

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Yaşamın kıyısından insan yüreğinde hareketlenmeyi bekleyen çapraz ateşlerle ilgilendik birkaç gündür. Dünyadan soyutlanmış bir hal alacakken romantizmin sınırlarını zorlayan çocukluğumuz 23 Nisan geldi geçti ve bir dizi gerçeğin içine yuvarlanıverdik yine.

NİSAN VE İNSAN

Yaşamın kıyısından insan yüreğinde hareketlenmeyi bekleyen çapraz ateşlerle ilgilendik birkaç gündür. Dünyadan soyutlanmış bir hal alacakken romantizmin sınırlarını zorlayan çocukluğumuz 23 Nisan geldi geçti ve bir dizi gerçeğin içine yuvarlanıverdik yine.

Dünya artık alışık olduğumuz tarzın dışında bir dünya. Ama hayaller ulaşmanın bir yolu halen var. Zaten hayat insanı her şeye alıştırıyor, düzenbazlık hariç. Bir dizi seçenek olmasa da yeniden değişim ve yeniden doğum her an var.

Herkesin de kendine göre bir dünyası var…

Biz de ta çocukluğumuzda pergelle bir dünya yuvarladık, irice. “içine aklımızı koyduk ve en sevdiğimiz renklere boyadık dıştan içe, içten dışa. Asla kantarın topuzunu kaçırmadan ve dışarı taşırmadan. Zaten yoksul çocukları çoklukla böyle yaparlardı eskiden.  Ufacık bir dünya yani oval bir oyun gemisi. Ve içine hapsederler düşlerini sarı sıcak sırsıcak. Ve derine en derine gömdüğünü sanırlardı savaş baltalarını. Barış çubuğunu ise denizlere okyanuslara bırakırlardı.”

Yani dolambaçsız yalanlarla avuturlardı günlerini. Hep ayni dertlerden muzdarip utangaçlıkla. Örneğin çikolata rengine boyarlardı pergelle çizilen yuvarlağı. Ağızlar sulandıran tadı damaklarda kalan tatla. Sonra dörtte üçünü maviye, çünkü çeyreğine bile çikolata olursa razılık vardı. En halisinden kremalı ve kakao lezzetinde bir dünya.

Dramatik sahneler ise, “karaya karartılırdı”…

Zamanla bu yuvarlağın içinden aklımızı çektik. Ve yuvarlağı fezaya yuvarladık. Pergelin iğnesi işaret parmağımızın ucunu deldiğinde ise akan bir damlacık anıydı; Bize daima yol gösteren. Çünkü en sevdiğimiz renkle damgalanmıştık daha çocukluktan. Şimdi bakıyoruz da çapraşık, savruk üflemeler mermer taşları parlatmıyor. Sağ elimizde med-cezir, sol elimizde gel-gitler. Üstelik tutukluk yapınca teksir makineleri doğrudan hayata darbe gelir. Zaten hayat acıtan oyun, gerçekler ise senaryolardaki ara soru değil mi?
Sordum adın nedir, dedi ki kod’ludur…

Yaşamın ortasından, insan yüreğini eriten salvolarla ilgilenmek var bu günden ileriye. Beş yüz bin askerin canına mal olan ve bir ülke var eden “Çanakkale Kara Savaşlarının 97. Yıldönümü” n den başlayarak, e.soykırımına dek uzanan. Meclis personeli altı bin kişi. 23 nisan recepsiyonunda içkide varmış türban da. Atatürk sevgisi rakamlarla hesaplanamaz ama anıtkabir ziyaretçilerinde yıldan yıla yüzde yirmilik düşüş var. Camiler zamanında satıldı aha belgeleri ya da diz dibine oturdu, diz çöktü aha fotoğrafları ile döndük kendimize.

İşin gerçeği, Siyasette akıl tutulması yaşanıyor. Belli hassasiyetler mi değişiyor, bir şeyler mi unutuluyor unutturuluyor bekleyip göreceğiz. Değişim ve dönüşüm sevdasından asla vazgeçmeyerek…
 
30.04.2012

23 Nisan 2012 Pazartesi

23 NİSAN VE ÇOCUKLUK VE BETER GÖRMEZLİK

23 NİSAN VE ÇOCUKLUK VE  BETER GÖRMEZLİK
Bu gün 23 Nisan…

23 Nisan Türkiye'nin ilk ulusal bayramıdır.

1921'de çıkarılan bir kanun ile milli bayram olarak resmileşen “23 Nisan”” o yıldan bu yana değişik isimlerle törenlerle kutlana gelmiştir. Bu gün için şenlikler düzenlenerek kutlanan ve şölenli-resmi tatil yapılan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın özünde üç ayrı bayram yatar aslında.

Aslında Tarihçilere bırakmak gerekir ama 23 Nisan ve Ulusal Egemenlik Bayramları ayrı ayrı bayramlardı. Bu günle özdeşleşen Çocuk Bayramı ise tamamen ayrı bir kavram olarak gelişmiştir. Zamanla meclisin açıldığı gün olan ‘23 Nisan Millî Bayramı’ ile ‘Millî Hâkimiyet Bayramı’ birleştirilmiş ve en sonunda ‘Çocuk Bayramı’ da bu güne eklenmiştir.
1979 yılında ise TRT düzenlenmeye başladığı ‘Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği’ ile 23 Nisan'ı tüm dünya çocuklarının kutladığı bir bayram haline getirmeyi amaçlamıştır.

Bayram bu günkü biçimini ise 1981 yılında almıştır.

23 Nisan Türkiye'nin ilk ulusal bayramı iken; 12 Eylül darbesi sonrası Milli Güvenlik Konseyi tarafından bayramlar ve tatillerle ilgili kanunlarda yapılan değişikliklerle her şeyin içinin boşaltıldığı gibi 23 Nisan’ın da içi boşaltılmıştır.
Bu gün 23 Nisan…

Bu gün; "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"

Ulusal egemenlik temeline dayalı halk hükümetinin kurulması ve cumhuriyetin ilanına giden yolun başıdır çocuklara armağan edilen bu gün. Ancak samimi ve sarsıcı itiraflardan oluşan Söylev’den bu güne ilişkin Kallavi cümleleri çoluk-çocuk, genç-yaşlı görmek gerekir.

Unutulmamalı ki; 22 Nisan 1920’de Temsilciler kurulu adına Mustafa Keemal kısa bir tebliğ yayınlar. Sonra; bütün valiliklere, müstakil sancaklara, ordu ve kolordu komutanlarına, tümen komutanlıklarına “Dakika geciktirilmeyecektir” talimatıyla telgraf çektirir.

O gün 22 Nisan’dı…

Ve telgrafta şunlar yazılıydı; “ Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23. Günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askeri ve sivil makamlarla, bütün ulusun tek merciinin ‘Büyük Millet Meclisi’ olacağı bilgilerinize sunulur.”

Ve 21 Nisanı da vardı, o günlerin…

21 Nisandan Okuyoruz; “Büyük Millet Meclisi’nin toplanışını ve açılmasını sağlamaya çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran bazı bölgelerde başlayıp, bazı yerler üzerinden Ankara’ya yaklaşacak kadar genişleyen gericilik ve isyan dalgaları olmuştur. Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken, bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamak ve böyle durumların ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini düşünüyordum. Bunun için Meclis’in açılmasına acele ediyordum…”

Kutlu ve mutlu günler yaşasın içli memleketim. Ilık günlerin altın beşiğinde sallansın sonsuz hürriyet ve tam bağımsız memleket. Bayramlaryerinde patinaj çekmeyi güncelleyince de maviye dalar gözlerimiz.

Bu gün 23 Nisan…

Bu gün okumayı söktüğümüz yaştayız ve “Neşe doluyor insan”…

21 Nisan 2012 Cumartesi

SAKLA SAMANI GELİR “TAKLA ZAMANI”

SAKLA SAMANI GELİR “TAKLA ZAMANI”

‘Çal bakayım davulcu’…

Birkaç gündür teneşir güneşli sellenişin önüne serildik, çelik perde olduk akla zarar haberlere. Büyük medyadan uçurum dibi ayılmaları izliyoruz hayretle. Mağaralardaki kör ışıklar ve  isterik çırpınışlar keşişleme vurdu başımıza başımıza yine. Yetmedi ve bu gün ülkeyi öğlen üzeri fırtına vurdu.

Harcanışa son nokta, densizliğin dik alası-alçak sürünmesi ise düşe kalka yolumuza düştü ve kovalamacalar yaşattı usumuza. Er meydanı boş kaldığından sebep basitlik önce ruha işlemiş ne yazık ki. Ardından yoz çürüme ve yok oluş gelir ve son şans ta dipkoçansız itirazlarla elden kaçar gider. Makaleye de mek-mak mastar ekleri hakim olur.

Takıntılara takoz koymak değil derdimiz ama taklaya geldik memleketçe. Her haberde sırıtıyor ileri-geri taklalar mevsimi yanaştırması. Anaları belleyecek Annan planlarından başlayıp; 12 Eylül–28 şubat davalarının temaşasına, devletin en zirvesinden mili güvelik kurulu kararlarında-raporlarında imzam yoktur savunmalarına, ağırdan ağıra yatılmaz denilen hapislikleri onamalara, onayıp görüldüğü yerde alınmalara, alındığında elli-belli koldan atacak dam aramalara, Allahına kadar ırkçılık kokan laflara-lafazanlıklara, pis-zenci demedim pis-dingil dedimlere, maç ortası panikleyip tabancasına asılıveren acemi memurlara, gol ofsayt kokunca şirazeyi hepten kaçıran hakemlere, bilyeleri bir bir sıyıran-sıyırdıkça sahaya atlayan-atlamayan seyircilere, kıytırık J.bond filmi bahanesiyle dünyada tek geçilecek Kapalıçarşı’yı kırıp dökmelere, ülke bu filmle tanınacak acayip reklamımız olacak deyip-denilip sırtta sepet film karelerine, Sincan’da tank yürüttürenleri Sincan’a misafir olarak tıkmalara, Kadın gününde müstehcenlik yok protesto varlara, ÖSYM sonuçlarını saatini verip gün belirtmeden açıklayamamalara, mezarlıkta el bombaları saklamalara ve bulmalara kadar uzanan nice okkanın altına gitmişlik var gündemde. Sadece içimizi yakanı bu kadar, dış politikayı es geçtik bu seferlik.

‘Çal bakayım davulcu’…

Ayrıca daha nice gözden kaçan içsel ayrıntı var ama tasası bize düşmez. Tasası bize düşmez ama bir inci tanesi var ki haberlerin hepisine değer pahada. Mizahı, izahı, rengi bir yana “Nerden bileyim sevindiğini, hadi bir takla at da göreyim” yaftanın-haftaymın bir numarası. İzanı-mizanı- İzahatı yok bu yaklaşımsızlığın, yakıştırmanın, yakışıksızlaştırmanın. Bakanlık da kurtarmaz zevatı sonra ve ‘sizi görünce sevindikler’ tarih olur tarifsiz ariflere. Faka basmak denilse bir türlü, sayın sayan-baştan savan ıskaladı denilse ayıp kaçar misafirperverliğe, alışkanlık denilse ‘yok ya nerden bileyim’ içinde gizli yanıtı;

‘Çal bakayım davulcu, Çal’…

Raflarda sürünen edebi dokümanlara inat, bu işte muzipçe Ünlemi cümlenin neresine koymak lazım köktenci edipler şaşırır. Çanlar kimin için çınlıyor-taklıyor-çalıyor açıkça belli değil ama taklaların adresi en baştan belli. Takla attırma ve kıvırttırma neyin nesidir, ne menem ilahi ikazdır vatandaş oynatmak koskoca soru işareti. 60’lık ihtiyarın düştüğü durumlar ve kızgın boğalar çayırında çalkalanmak ise içler acısı, yürek yakan, gülsen bir türlü ağlasan bir türlü bir kare.

Beş Tedaş’çının buzlu gölette öldüğüne mi yanmalı, orada taziye için bulunan sayın sunacağın kanları donduran ince-kalın göreceli şakasına mı ölmeli. Espri mucidi bakanın yas tutuşuna mı kanmalı, “ ya da oyna bi göreyim” peşine alkış tutuşuna mı inanmalı. Göbek attırmalara mı bakmalı, gerdan kıvırmalara tempo tutup bakanlara mı acınmalı. İşler arap saçına dönmüş-döndürülmüş ise ezelden-tezelden, ayak üstü sohbet hevesleri bazen adamlığı bozar. Laf takmacılık sevdası da başa olmadık dertler açar. Güvercin taklasından takla attırmacılığa terfilik ise yeterli fırsat tanınırsa hal müdürünü yarı yolda bırakır.

Bakanın e-şakası mailleşir, meyil maaşiret milletçe emir telakkisi olur, alkışlar el çırpışlar arasında dönenip durulur, şaşkınca durumu kurtarmaya çırpınılır orta yerde. Taklalar taklamak için Altmışlık yetmişlik olmak da fark etmez, saygı çok uzakta, uzakta bir köy nasılsa.

‘Çal bakayım davulcu' denir ve Oyna, oynama, oynatma fasılası böyle işler.

Takla meselesine gelince onda bir beis yok, fazla söze de hacet yok. Takla bir memleket gerçeği beş on yıldır. Takla atmayan nerdeyse yok gibi. Takla atmadan olmuyor-olmaz da belki ama açıkça takla attıranını ilk gördü bu bencileyin satırlar. Sportif duygu-sallık ağır bastıkça da istek parende atmaya, üç burguya dönüşür zaten. O halde ne denir can acıtan bu hemşoluğa; sakla samanı, gelir -Takla Zamanı- ve;

‘Çal bakayım davulcu, Çal bakalım Sam. Çal’…

AKIL KUŞATMASI VE DEĞİŞİM

AKIL KUŞATMASI VE DEĞİŞİM

Dört koldan kuşatılmış akıl bir kere...

Başı sonu olan veya olmayan hikayeler kurulsa da yerelden genele nafile artık. Değişim şart. Asıl olan yarım yamalak cümleler, zindanlara direnen aksak kelimelerle anlatmaktır ahvale şeraiti ve değişimi. İsyanı betimleyen gravürlerdir işin püf noktası.

Çünkü dört koldan kuşatılmış akıl ve değişim beklentisi ayyuka çıkmış...

Oysa çimento kağıdına çiziktirilmiş, karalanmış beyitlerde kısa notlarda nice anılar saklıdır. İçini göstermeyen şişede saklıdır erişim ve evrim, değişim ve devrim. Değişim mahşeri bir yangındır yanar, dibi tutmuş dünyada ve akıl tutuşur ucundan. Harap konağa konukluk da sona erdiğinde değişim bombası patlar aniden.

Zaten beynenminel marşları orkestra uyumsuz çalınca uyanan notalar döşe saplı iğnenin ucundaki akla yol gösterirler ve değişim senfonisi çalmaya başlar. Peşine tanıdık yüzler düşer karanlığın sırtına sırtına. Taş lahitleri bile ürküten korkutan o dev ses yükselir semaya. Ve organ organ bulaşınca çürüme değişim şart olur, ezilmiş bünyeye. İlahi bir kımıldanış, kıpırdanış olur artık her evredeki sağlıklı doku ölümü.

Dört koldan kuşatılmış ise akıl değişim başlar...

Oysa özel ve güzel hikayeleri vardır herkesin, akıl ocağında tüten. Çelik mavisi gözleri olan ve bir küp dolusu tuzaktan kurtulup kedi gözleri sayılarak savrulunan yolculukların sonunda buluşulan Dünyası. Som altından taçlarla mükafatlandırılan nice hikayeler barınır şu çapı çarpılmış ve vedalar yaratılmış ülkenin bağrında. Renkleri mozaikleri sırınmış, cilalanmış, işlenmiş nice boşa geçen hayatlar anlatır o hikayeler.

Bir kereliğine de olsa altın boynuz yüreğine saplanınca bu bal şehrin, estetiğin kıvrımlarından ufak ufak yağmalamalar başlar. Cin lambadan çıkar usulcacık ve saymaya, saydırmaya başlar. Gözlerin konuştuğu dildir dili. Ateştendir ama yakmaz, eritir gider.

Akıl dört koldan kuşatılmış ise bu gün kü gibi değişim haykırışı güçlenir...

Kuşatılmış ise akıl ve hayatlar fincan fincan dökülür kırk yıllık hatıralar. Hayat kuşu özgürleşiverince de alında çizik çizik yılların bereketi terler. Binlerce yıldır pes etmedik dayılandık söyler diller. Yani aynıyız ve efendi mefendi takmadık, takmayız olur her adım. Çünkü camlar çatladığında düğmelenir günlerden kopmuşuz değişimin içine içine. Bal rengi şehir yaprak yaprak dökülünce iblisin kuyruğuna iblis bağlamak modası da değişime kurban olur.

Velakin babalar ayakta ölür çocukları kucağında ve fırkateynleri torpil yaraları batırır...

"MUHALEFETSİZ” BELEDİYE HALK GÜNLERİNDEN İZLENİMLER

"MUHALEFETSİZ” BELEDİYE HALK GÜNLERİNDEN İZLENİMLER
Ağlama duvarı, yardım pınarı sürüncemesinde süründürülen insan rengi değil halk günü kabullerinin işleyişine tanıklık ettik yine. Muhalefet yoktu. Muhalifler satranç tahtasında peşi sıra şah-mat bekleyip, pısırık hamleler düşündüklerinden yoktular sanki.

Yarı dolu bardaktaki billur su bile fakiri görünce fakirliğe isyan etti ve masaya döküldü. Punduna getirip bir cümle koymak lazım ya yazının tamburasına asma tavanı çöktü yirmi beş yıllık kadirşinaslığın ve vazgeçtik. Çünkü diz çöktüren eşsiz bir naradır şu fakirlik. Ancak bendeliklere savrulur mucizeler ve ikiden biri olmanın sonucudur şu halk günlerinde yaşanan yaşanmazlıklar. Muhaliflerin bile görmezden geldiği perişanlık varsıl olarak gösterilir. Buysa eğer yüzde ellilik cenahtan olmak vay haline yaşam zembereği boşalmış dünyanın çilekeşlerine.

“Çuvalla para var sanki dağıtılacak!”

Belediye reisi halk gününde sorun-dert dinlemeye meyilli görüntü vermeye bünyesini zorlasa da aklının başka yerlerde olduğu açıkça belliydi. Çevresine dizili kurmay heyeti ise reise pek aldırmaz vaziyette sohbetten dem vuruyorlardı, dikkatlerden kaçan. Ayni ilkel oturma düzeninde herkes bitse de öğle yemeğine yetişsek havasındaydı sanki.

Ya arzuhalini ileticiler;  yine ayni tanışlık, tanışmışlık, ayni protip,  çoğunluk benzer yüzler ve avamdanlık. Bolca el sıkışmalar, iş hallolsun olmasın sonsuz hürmetler ve bir gevşeklik. Reise hocam demeler, ah gardeşimler ve abiye bağlamalar. İşte halk gününden insan ve memleket manzaraları. Önce ekmekler bozuldu denilemeyecek türden bir metaformoz.

“Çuvalla para yok ki dağıtılacak!”

“Kiralık ev arayanlar, kira ödemede açığı çıkanlar, boşananlar, ayrı yaşayanlar, evlenmeye niyetliler, çamaşır makine taksidinde zorlananlar, bulaşık makinasını belediyenin sırtına yükleyenler, evine eşya düzenler, düzeni bozulanlar, iş talepkarları, faturalarına destek arayanlar, emekliliğe gün sayanlar, mevsimlik zerzavatçılık izni peşindekiler, binasını yenileme heveslileri, boş arsalara karpuz sergisi yaymak isteyenler, velhasıl yedi tekmili birden yedi başlı canavar” çığırtkanlığı.

“Çuvalla para olsa da dağıtılsa!”

Vay haline memleketin,  Esenler’in,  milletin. Vay haline yerel ve genel iktidarın. Vay haline yerel ve genel muhalefetin. Vay haline yerel meclis muhalefet üyelerinin. Vay haline yerel siyasetin baş aktörlerinin. Vay haline muhalefet partilerinin.

Muhalefet partilerinin ilçe başkanları, yöneticileri, idarecileri, yönetici-idareci adayları, sade üyeleri halk gününe gelin de görün, aşırı rahatlığın nasıl rahatsızlık doğurduğunu. Liğme liğme edilmiş hayatları, vazgeçilmez sanılan değerleri, kehribar methiyeler düzülen siyaset kozalağının ahvalini belediye halk gününe iştirak edin de görün. Ekmek parası sathında yeşeren şahane umutları yani umutsuzluğu, tarih öncesinde kalan anıları gelin de merkezinde müşahede edin.

“Çuvalla para varsa, çuvalla oy hazır demok-rantisi! Var”…

Nisaplı nisapsız ayinlerde, dost malı tayinlerde alınyazısı masallar dinleyeceğinize gelin de görün halk günündeki halsizlikleri. Kutsalı kutsamak nasıl olurmuş, nasıl olurmuş gündelik hayat delirmişlikleri, nasıl para edermiş delaleti yakalardaki rozet gelin ki görün. Gece körlüğünden beter görmezlik neymiş gelin onu da görün de muhalefet muhabbetçiliğini bir an evvel rafa kaldırın. Çünkü darbelerin göbek bağı kesildiğinden bu güne karanlığın gözü açılmış, muhalefetin gözü zafiyetten kararmış. Aydın delirmesi en seyirlik temaşadır diyenler ise softa sofrasına oturmuş, muhalefet tellallarını bekliyorlar.

Yedi tepeli felçli şehirde, bilinsin ki; loş ışıklar dikine dikine vurduğunda çuvalla para dökülse de muhalefet bile kalınamayacak. Çünkü afra tafranın sonu en yakına vuran kabahattir. O nedenle belediye halk gününün italik ayrıntılarına biz takılmayacağız. Muhalefet takılacak, Muhalefet baraja takılırsa da ilçenin vay haline, vay hallere.

Bu ilerleyişin sekterlemesi için biz evladımıza yine yakın tarihin evrensel şifresini “emeğin alında tomurcuklanan parlaklığına katran karası sürmemesini” öğütleyeceğiz. Alın terini anlatacağız ona. Kurban olduğumuz emeği ve sıcacık helalinden ekmeği. Niçin başkalarına bırakalım bu zevki, çağa çığ-çiğ karışmış şu günlerde.

Biz; Çuvalla para gelir ama çuvalla neler götürür diye korkanlardanız hala…

O yüzden, Muhalefet varsa eğer görev başına!

13 Nisan 2012 Cuma

ESENLER’DE “ESENLER TİME” ZAMANI

ESENLER’DE “ESENLER TİME” ZAMANI

“Bağımsız ve doğru haber” şiarıyla alışılagelmiş hayat kurgusunu preslemek için “ESENLER TİME” yayın hayatına başlıyor. Esenler’de bu sayede ezilmişlik perdesi artık bir nebze de olsa aralanacak. Esenler Time kelime oyunlarına asla girmeden tarihe tanıklık edecek bundan böyle. Şark kurnazı çığırtkanlığına da, hurafe melanetine de söylencelere hiç kapılmadan son verecek.

Doğaçlama türetilen veya gerçeği yansıtan her cümlede, mısrada, paragrafta bile nakkaş, hattat dönemi dirilecek Esenler Time sütunlarında. O diriliş ofset baskılı itirazlara, karşıtlığa direnç katacak her harfiyle. Onun için; “Yalansızlığın ve yalınlığın yeni ve dürüst sesi” olacak Esenler Time. Aklın kapısını daima açık bırakacak modüllerinde. Ve bu yalancı pehlivan peşrevli gidişata mim koymak, şerh düşmek için dil vadisinde haber vahası olacak korkmadan, çekinmeden.

Esenler Time; Küçük çaplı çatışmalar yazıyı düzenler, haberi doğru rayına çeker bilinciyle Karagöz ve Hacivat perdesi kurmadan, intikamcı bir teknikten uzak, pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda daima bağımsızlığını koruyacak ve asla boşa niyaz etmeyecek çağ ızdırabı yaşamamak için.

İçindeki bağlık-dağlık araziyi terkeyleyerek, dibe vuran ülkenin her küçük fırsatta ihtilalleştiğini bilerek Esenler Time;  nerede durduğunu ve kim olduğunu asla saklamayacak.  Dahilde ve hariçte herkes bilecek onun rengini.  Gizli saklı sığınakları, karşılık ödeyeceği korunakları bulunmayacak hiç. “Bir damlacık akıl göğü deler ve oradan bir ışık süzülür yeryüzüne, güneşi bile solda sıfır bırakan” inancıyla daime halkın içinde halkın yararına görevler üstlenecek Esenler Time.

Yanlış kurgulanan yarınların nice ayrıntısını görmezden gelenlere, aymazlık aynasındaki silik yüzlerin anlamsız beyanlarına,  düz yanıtlarına ve boş temennilerine hiç aldanmayacak Esenler Time. “Dört kapıyı da geçtik, kırklara vardık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda dert çile yeşerdi topraktan her bahar. Toprağa, havaya, suya ve ateşe yazdık gerçekleri, fildişi kulelerde hiç okunmadı” serzenişlerine karşın usta ellerde değiştirecek lisanı Esenler Time.

Değişimin sözcüsü, cam kenarı tembelliğinin çift sütuna manşet gözcüsü ve Esenler’in suskunluğunun düş gücü zorlaması, haykırışı olacak Esenler Time.

Esenler Time; teşbihte hata olmaz ama “ Yedi tepelinin bir tanesi, asi ve hırçın dalgaların can köpüğü, yalın ama doğru kavgaların kınalısı, ekim devrimlerinin sevdalısı, yıkıcı bozgunların yakıcı darbelerin yaralısı, dürüstlüğün marka kalesi, yıkılmaz kalenin en yüksek burcu, sonsuzluğun eğrilmez bükülmez kulesi, gerçekçi iddiaların yılmaz savunucusu ibrası, yiğitliğin eksilmez narası, garibi gurabanın nidası,  hayatın doğrucu Davut manası, zamanın kudretli asası, çotanağın inci tanesi, atomun parçalanamaz çekirdeği, azınlığın da çoğunluğun da güvencesi, ideal kent profilinin en prestijli rehberi, haraç mezatçılara yedi düveli düz tepsiye dizecek sur’un korkusu, çekinilesi güçlere asla uzlaşma önerisi yapmayacak özeli” olacak bu günden yarına.

Esenler’in Esenlerlinin umutları başka baharlara kalmasın diye yola çıktı Esenler Time kervanı. İleride sözle değil özle anılmak için de özgür kuşlardır esin kaynağı, filikalarla umman aşmak değil…

7 Nisan 2012 Cumartesi

BELEDİYENİN YENİLENİŞ VAKTİ GELDİ DE GEÇİYOR

ERDOĞAN AKSU

BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Esenler belediyesi “Belediye çalışıyor, Esenler değişiyor, 365 gün kesintisiz hizmet” parolasıyla pusula şaşırtan 3. Faaliyet yılını da geride bıraktı. Profesyonelce hazırlanmış 193 sayfalık 2011 faaliyet raporu da -performans programının bir yıllık uygulama ve sonuçları amaçlanan misyon, vizyon ve kaliteyi gerçekçi biçimde yansıtamadığını ortaya çıkardı.


BELEDİYENİN YENİLENİŞ VAKTİ GELDİ DE GEÇİYOR

Esenler belediyesi “Belediye çalışıyor, Esenler değişiyor, 365 gün kesintisiz hizmet” parolasıyla pusula şaşırtan 3. Faaliyet yılını da geride bıraktı. Profesyonelce hazırlanmış 193 sayfalık 2011 faaliyet raporun da performans programının bir yıllık uygulama ve sonuçları amaçlanan misyon, vizyon ve kaliteyi gerçekçi biçimde yansıtamadığını ortaya çıkardı. 2010-2014 stratejik plan doğrultusunda hazırlandığı önsözünde belirtilen rapor meclise ve kamuoyunun bilgisine sunuldu, sunulmasına da;

Raporun önceden dağıtıldığı için meclisçe okunmuş sayılmasıyla, muhalefetin rapor hakkında görüş bildirmeleri de sözde grupların anlaşması sonucu başkandan öne alınınca gelenekselleşen meclis işleyişindeki usul de ihlal edilmiş oldu. Yani iş baştan bağlanmıştı. Zaman sınırlı konuşmalar sonrasında belediye reisinin monoloğu dinlenecekti. Zaten hazirun baştan savma ve aceleyle çekilmiş bir filmin gösterimi ile hazırlanmıştı bu duruma.

Aleyhte konuşmalarda da, lehte konuşmalarda da içerik bomboştu. Parti içi disiplinleri olmasa nerdeyse iktidar birbirine muhalefet edecek seviyeye çekilmiş bir meclis oluşmuş Esenler’de.  Ciddi manada bir muhalefet eksikliği var mecliste ve Esenler’de. Ben merkezci eğilim ağır bir hastalık olarak her kademeye nüfuz etmiş. İçsel çatışmalar sevgiye alerjiyi doğurmuş. Bu nedenle de Fiskos masasında bitiriliyor toplum yararına her şey.

Bu al gülüm ver gülüm, dostlar alışverişte görsün memnuniyetliliğinde 50 trilyonluk borç, 9 trilyonluk bütçedeki delik açıktan açığa güme gitti. Üzerinde pek durulmadı.

Konuşmacılardan sonra söz alan belediye reisi de; çam fidanı diktik, sokak süpürdük biçiminde sunum yapmayıp, “sosyolojik-felsefik amfisel ders” vermeye kalkışınca işin çığırından çıkacağı baştan belli oldu.

Koca bir yıl, “faaliyet yok ki raporu olsun, karne gibi rapor. İyi, kötü, orta kendi kendilerine not vermişler” izahına indirgendi. İktidar sözcüsünün;”biz belediyeciliği biliyoruz. Yaparsak en iyisini yaparız. Rakamlarla ilgili konulara girmek istemiyorum ama istanbul’un parmakla gösterilen belediyesiyiz. Önemli yatırımlara imza attık. Esenler dünden daha güzel. Takdir aldık, beğenildik, alkışlandık ve biraz önce de bir film izledik.” Demesi de günü kurtarmaya yetmedi.

Prestij caddeleri mantarlı caddelere dönüşen, avcılık ormancılık, balıkçılık bütçeleri olan, aylık bir-iki trilyon faiz ödemeye mahkum edilen, faize bulaştırılmış bir belediye filmi izledik, aktörlerinden.

Gruplar adına konuşmalar sürerken meclis başkanının genç divan üyeleri ile konuşup gülüşmesini de yadırgadık, başkana da hiç yakışmadı bu tutum. Gözlerden kaçırılmaması gereken bir kaleye almayış ve küçümseme süzüldü bu tavırdan. Mecliste çalışma odası bulunmayan bir meclis üyesinin çaresizlikten gazetecilerle münasebeti dillendirilince, belediye reisinin oturduğu yerden dikkatlerden kaçan “ o halde yerel basını çıkarın” gafında bulunması garip bir anlayışın gizlenen dışa vurumuydu.

“Vizyon sahibiyiz ama yaşam hakkı veremiyoruz” çıkarsaması ve serzenişi her şeyi özetleyen bir gerçeklilikti oysa.

Kürsüde ise belediye reisinin akademisyen kimliğine hasreti öne çıkardığı konuşması bir kez daha baydı. Başkana artık biraz daha kısa konuşsa daha iyi yapacağı gerçeğini cesaret edebilirlerse eğer yakın çevresinden birileri anımsatmalı. Ayrıca her Salı 153 çek raporunu irdelediğini belirttiği konuşmasında henüz proje aşamasına dahi gelmemiş renkli fotoğraf tablolara sığınması belediyeciliğinin geldiği noktayı açıkça gösterdi. Bu tavır üst bakış açısının felsefi temelle çatışma tezahüründen başka bir şey değildi aslında.

Belediye reisinin şevkle açıkladığı şehrin idrakı, inşası, ihra ve teberrüzü açılımları da ilkesel manada kurumun toplumla kurduğu ilişkinin zedelenme belirtisiydi. Çünkü planlar sayısallaşamayınca, övünülen 279 performans kaleminin değerlendirilmesi ve 28 fiziki projenin durumları havada sahipsiz kaldı. Ancak 89 performans tam not, 144’ü orta not, 131’geçer not ve 15 performans ise zayıf not alır diye günün ve yılın değerlendirmesini yaptı belediye reisi, vekilleri dinledi.

222 trilyonluk kamulaştırma yapıldığını söyleyerek, belediyemiz yüz üzerinden 98 not alır diyerek karneyi haziruna iletince ve alkışlatınca biz daha fazla dinlemeye gerek duymadık ve salondan ayrıldık.

Sonradan duyduk ki bizden sonra meclis karışmış, meclis üyeleri birbirine girmiş. Yerel basından gelişmeleri izleyeceğiz manşetlere düştüğünde.

Zaten işler kolaylaşmış; “bir istirhamımız var Sayın bakanım, emrin olur sayın başkan” minval üzere iki dakikada bitiyor sorunlar. İktidarın iktidar erki eskisi gibi hiç değişmeden bu şekil işlediğine göre; Demek ki iyi yoldayız! Yerelden genele yenileniş vakti geldi de geçiyor vesselam…
ERDOĞAN AKSU

4 Nisan 2012 Çarşamba

KANSEROJEN ZAMLAR VE KANSER HAFTASI

ERDOĞAN AKSU

Email: yerelgazeteci@hotmail.com

BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR

Afete tufan, aleve volkan karışınca ulu mabetlerdeki işlerde, hutbelerde, hutbecilerde şaşar. Şaibeleri dinleyenlerin inceden ve çaktırmadan azmaları da kaçınılmaz olur. Mahşerin dört atlısı gibi zamlar peşi sıra erken rezervasyon yaptırınca sınıflar arası derinlik de basitliğe tomurcuklanır. Uygar gözlemlerle zam tahlilcisi olmak da kanser ile bağ bozumu yaşamak gibi bir şey olur.



KANSEROJEN ZAMLAR VE KANSER HAFTASI

 

1–7 Nisan kanser haftası.

Afete tufan, aleve volkan karışınca ulu mabetlerdeki işlerde, hutbelerde, hutbecilerde şaşar. Şaibeleri dinleyenlerin inceden ve çaktırmadan azmaları da kaçınılmaz olur. Mahşerin dört atlısı gibi zamlar peşi sıra erken rezervasyon yaptırınca sınıflar arası derinlik de basitliğe tomurcuklanır. Uygar gözlemlerle zam tahlilcisi olmak da kanser ile bağ bozumu yaşamak gibi bir şey olur.
Tuzu kuruluk korkusu ve ruhsuzluk baş gösterince tabular yıkan eğilimle Venüs ile Hermes’in kül tabletler üstündeki aşkı da zamların fitilini ateşler. O tiz çığlıkta ve borunun üflenir ti’sinde gerçek tarih gizlenir. Zamların eften püften raporlara dayanan yaygaracı sincap ağlaması tarihi.

1–7 Nisan kanser haftası.

18,72’lik oranla zamlanmış doğal gaz, yaz başı veya ortası her halükarda 35’e tamlanır. Dünyada 30’luk düşme yaşanırken üstelik dolar da yükselmemişken zamlanıyor doğalmışçasına ortalık. Bahanesi gündem dışı çekinceler koymak üzere planlanmış biçimde hem de. Unutturmak içinde dünya yükü mikrop şırınga ediliyor beyinlere. Ar damarı zaten çatlamış. Şahdamarında ise gaz yoğunlaşması ağır basıyor. Ve ev düşkünlüğü tadındaki mahkûmiyetler çok yönlü sergileniyor meydan ortası.

Zamlar bu kadarla da sınırlı kalmayacak gibi.

1–7 Nisan kanser haftası.

Eskiden akaryakıt tırnak içinde benzin zammı her şeyi yakıp yıkardı. Zam furyası patlar, stokçuluk hortlardı. Şimdi gaz her şeyi en doğalından kökten gazlıyor. Her şey uçarcasına, baloncuk baloncuk damarlar tıkanıyor. Ustaya yetişemedik ama arşivlerden diplomatik zam linçlerini de öğrendik. Akşama kadar yaşamak ve sabaha erişmek üzere geçen yıllardan sonra her zam kanserli hücre dokusu. Can kulağıyla dinleyip durduk ajansları, her ayrıntıyı püf noktasını gözden kaçırmamaya çalıştık. Sazla söz arası zam serpiştirildi yampiri sunaklara.

1–7 Nisan kanser haftası.

Hayaller kurduk. Sorularımıza yanıtlar hiç düşünmeden aklımıza çöreklendi. Ne nankör bir kıskaç ise bu kanser her zam sonrası el yazısı ile kısa bir not kaldı ondan geriye. Gel de kanser olma. Sağlıklı yaşanmadıkça, iyi ve düzenli beslenemedikçe, spor yok içki ve sigara var ise, stres yükü zam tufanı da vurmuş ise garibi gel de kanser olma.

Zaten, Eflatuni derinliklidir aklımıza giren şüpheler. Yaşlandıkça eğilir heves, öyle dik yokuşlar yaşanır ki aklımız yorulur, ruh zedelenir. Yalnız kalmak bazen o durumda en büyük ihtiyaçtır ama kadife kaplı koltuklar adam-yaren aranır. Anımsayışın gözü kör olunca da ilkler ve beklenen son anında unutulur. Zindeliğin son zerresi de tutsak olur habis ura. Bir de zam zum derken, kabir azabından beter kanser zumlanmış ise hayatlara, gel de yaşa. Hayat değil sanki sırat. Aslını inkâr faslındadır o vakit bedenler ve kanser evrene demirden köprüdür artık.

Kanser bu kadarla da sınırlı kalmayacak gibi.

1–7 Nisan kanser haftası.

Kanser riski sarmalında yaşıyor üçüncü dünya. Her yıl kansere on iki milyon can ekleniyor. Hastalığa yakalanma oranı yarı yarıya artışlarda her sene.

Ve Gözyaşlarında çelik çiviler paslanır…
04.04.2012

ERDOĞAN AKSU

İBİŞ RÜYASINDAN FOSMODERN UYANIŞLARA

ERDOĞAN AKSU
BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR


Email: yerelgazeteci@hotmail.com

İbişin rüyası bittiğinde, ağır sözcüklerle beliren bir kahrediş, kahroluş yaşanır fasikül fasikül. Ve elektriğe ve doğal gaza durduk yerde zam yapılınca da aklımızı önce kuruşlanma kurcalar. Sonra zamlara gerekçe olarak bölgede yaşanan keşmekeş açıklanınca; istikrarsız ciğerimizi yıllarca pareleyen nikotin zifti düşer aklımızın hücrelerine. Devleti bocalatan sonatlar binlerce yıla inat söylenir durulur. Ödülsüz Sümela tırmanışlarında ise alçak sesle avunmalık, avutulmalık alışkanlıkların bırakıldığı duyurulur cümle âleme.


İBİŞ RÜYASINDAN FOSMODERN UYANIŞLARA

İbişin rüyası bittiğinde, ağır sözcüklerle beliren bir kahrediş, kahroluş yaşanır fasikül fasikül. Ve elektriğe ve doğal gaza durduk yerde zam yapılınca da aklımızı önce kuruşlanma kurcalar. Sonra zamlara gerekçe olarak bölgede yaşanan keşmekeş açıklanınca; istikrarsız ciğerimizi yıllarca pareleyen nikotin zifti düşer aklımızın hücrelerine. Devleti bocalatan sonatlar binlerce yıla inat söylenir durulur. Ödülsüz Sümela tırmanışlarında ise alçak sesle avunmalık, avutulmalık alışkanlıkların bırakıldığı duyurulur cümle âleme.

Milyondan kuruşa döndük kırış kırışlığımıza yakın. Oysa nice ülkem masalları dinlemiş ve yaşamıştık kırklardan kırklara, kırklar meclisinde. Karış karış Anadolu derlemiştik sözlerden, önsözlerden. Beşlik simit olmadan, susmadan aklımızdan geçenleri de söylemiştik bunca yıl. Neticede anı kırılması yaşamakmış başa gelen, o kadar.

Bu gün sıfırları sallayıp, sollayıp kuruşa hangi yıl döndüğümüzü unuttuk bile. Kuruşla yeni liraya, sonrada TL’ye geçtik bir çırpıda. Ve armenicanlık-armonicenaplık andırdığı bolca ifade edilen bir para amblemine kavuşturulduk pek yakınlarda.
Pek yakında bu sinemada reklamlı, üstü açık yazlık sinemaları özlediğimizi de anımsadık böylece. Tahta iskemleler üzerinde toprak koklayarak siyah beyaz veya renkli film izlemenin çoktan unutulmuş zevkini duyduk iliklerimizde. Yirmibeş kuruşa beş halka, ekmek, gazete, şam tatlısı elli kuruşa günlerine döndük. Çayla simidi, halka ve horoz şekerlerini özlemişiz meğer, hissettik can yakan biçimde. Su muhallebisi yanında, resimli aşk romanlarını, teksas, tombikis, zagor çizgi romanlarını yani gözlerdeki cin ışığını, içimizdeki çocuğu özlemişiz işin gerçeği.

Şahmeran uzantılı kavganın tembel şehrini, tembel şehrin cabbar delikanlılarını, nehrin bittiği yeri, kavganın gittiği yeri de özlemişiz kuruşlanmalara denk düşen. Düşülen ayıplı notlara ise hiç aldanmadık. Kenar mahalle garipliğinden, tarafsızlığın kıblesine ulaştık. Tipik yaş kırgınlığından değil yerleşik düzen göçüğüne hapsoluşumuz, seyirttiğimiz aldanışlar çok uzun sürdü sadece, ondan. Gözü seğirenler semirdikçe bize her gün ayniliği kaldı bakiye. Al çelikten perdeler yırtılsa bile yetinmeyi öğrendik, fırkasında farkındalık zırhı taşıyarak.

Sadece zamlar benzer ve aynilik üstüne zaten, köprülerin altında ayni sular akmıyor şimdi..
Çoban krallar egemenliği devam ettikçe de hafıza kayıp ilanı vermeden, kabahatlerle yüzleşmeden, yıldızlar altında ölümsüzlüğü aramak boşuna.  Zaten tutku dolu doğa taklitleri de çirkinleştikçe çirkinleşmiş. Asırlık kızgınlıkların ortasında kocaman sinemada tek başına bir film izler gibi kalmamız da bu nedenle. Yürek sertleşmesi bu olsa gerek veya bundan manisiz gün geçirmeyişimiz.

Silindirik yıpranışlar mor ötesi hayallerimizi bile zehirledi, çürüttü. Sahte nüanslar fark yaratıyorsa artık, kuşdilince örselenmektense her an tipik yaz gerginliğinden kurtulabilmek için bile olsa nikotini bıraktık bu son zamlarla.

Mavi dumanlı nikotin yıllarca ciğerimizi yaktı. Ağız dolusu maviş duman çekip karadumanı savurduk göğe durmadan. Renkli uçlunun ucu kızardı, küllendi, söndü, yalnızlıktan muzdarip anlarımıza tıknefes öksürük oldu maalesef. Aysız zifiri karanlıklarda her nefesi sözde yoldaş oldu canımıza. Bazen sarhoş naralarını yakınlaştıran, uykusuz gözlerdeki yazı, çizi oldu sıkıntıdan patlayan her gecemize o kadar. Fısıltıyla mırıldanılan ucuz şarkılara, pencerelerdeki fırtınaya, arsız rüzgarlara yaren oldu her içten çekiş ve bırakış. Unutmayı kolaylaştırdı belki ama anımsamayı ve anımsatmayı zorlaştırdı. Günün birinde uyanmadan gitmek varken ayrılığın ve yalnızlığın ilacı oldu sanki. Işık gölge oyununa eş oldu, akraba oldu sanki.

Değilmiş hiçbiri. Koca bir yalanmış sufi karanlığındaki klavuzluğu. En yakınlarımdan birinin ciğerini közleyip, dağlayınca defterimden silip atmak istediğimi gördüm. Kitapların içinden söküp atmak gerekliliğini de. Sözcükler çaresiz kalsa da cümleler yetersiz kalsa da son kez anlatmak istedim bu kara sevdayı. Acı acı tellendirmeden yazmak veya yazamamak istedim seninle dopdolu ama sensizliği. Adı nikotin olan mentollüsü, acısı, kaçağı, yerlisi ciğerde buruk bir tat bırakan o illete ilenmek istedim.
Yalnızlığın tadı sende saklı görünse de hiç hatırlanmayacaklar arasına gömeceğim seni. Çünkü sensizliğe yatmak istiyorum artık. Senin dublajsız gözü yaşlı reklam anlatılarını yattığım yerden yalınayak izlemeyeceğim. Ve o çıkmaz sokakta sevinçle köşeye sıkıştırdım diye karşıma dikilemeyeceksin asla.

Sapıtmanın eşiğinde içtenliğin içine doğmuş dal dal yıkımlara yani nikotine kuruş kuruş yapılan zamlara direniştir bu büyülü Boğaziçi haznesine sürdüğümüz mermi. Kimse alınmasın mizah çıkrığındaki dalgınlık değil bu serzeniş. Kaynaksız makaleler dizgesine tellendirmeden, içe çekip üflemeden bir resim altı yazısıdır bir armağandır bizden. Hepsi bu kadar.

Fos fos dur duraksız çekmekten ise çok geç kalınan “fosmodern” bir uyanıştır, Dinine yandığımın dünyasına…
03.04.2012
Bu Yazı 204 Kez Okunmuş
ERDOĞAN AKSU

2 Nisan 2012 Pazartesi

KONGRE, VEDA HİSSESİ VE KONUŞMA…

ERDOĞAN AKSU


BALKON HİKAYELERİ VE REKLAMLAR
KONGRE, VEDA HİSSESİ VE KONUŞMA…

Her şey bir konuşmayla başlar. Ve her şey bir konuşmayla sonlanır. Arada konuşulanlar bir anı olarak kalır. Ve ip bir yerden kopar. Ondan sonrası yepyeni bir sayfadır, yeni konuşmalarla dolacak bembeyaz boş bir defterdir kalan ömür. Satır araları kırmızıçizgilerle ayrılmış, birer konuşmadır aslında her güne dair yazılmaya çalışılan;
Aslında sade bir delege olarak sessiz sakin bu kongreyi izlemek üzere kendimi hazırlamıştım, şartlamıştım. Ancak hayli düşünüp taşındıktan sonra verdiğim “kendi açımdan tarihi bir karar yüzünden” bu konuşmayı yapma gereği hissettim.
Siyasi eleştiri, yorum, analiz, proje ve mesaj içermeyen bir konuşma yapacağım. Çünkü yıllarca çok konuştuk biz bu kürsülerden. Ve sanırım sizi geçmişteki konuşmalarımızda bilimsel aktarımlarımız, ideolojik tahlillerimiz ve çözüm önerilerimiz yüzünden de oldukça sıktık. Bu kez sizi sıkmayacak düzeyde ve seçilmiş sözcüklerle derdimi ve izleyeceğim yeni rotayı anlatacağım.
Ve bu son konuşmamız en iyi bildiğimiz ve az buçuk becerdiğimiz biçimiyle değil, yani kendiliğinden, doğaçlama ve spontane değil yazılı olacak bu kez. Çünkü laf, dönüp dolaşıp durup bir yerlere kaymasın istiyorum.
Ben babamı geçen milletvekili seçimleri öncesinde 4 Mayıs günü kaybettim. Babam bir CHP üyesi olarak vefat etti. Atadan babadan CHP’li olarak yaşadı ve sonsuzluğa partinin kayıtlı üyesi olarak göçtü. Yolu izi, yattığı yer ışık olsun. Kongre öncesi üyelikler askıya çıkmadan evvel de babamın üyeliğini ilçe sekreterimize düşürttüm. O artık biz var olduğumuz sürece bir gölge üye olarak ailesinin gönlünde yaşayacak.
Yıllarca birçok konuda ayrı düştük; Ta ki babam babalık dayatmasıyla dayılanmalarımın önüne geçemeyeceğini anladı, ben de baba olmadan yanlışlarımı düzeltemeyeceğimi gördüm, böylece kalan yıllarımızı büyük uzlaşı ile tamamladık. Birbirimize hem baba, hem kardeş, hem yoldaş, hem arkadaş, hem oğul olduk.
İşte aktif siyasete bulaşmam da bu baba oğul uzlaşımızdan sonra gerçekleşti. Ben SHP’de başlayınca bana ‘doğru yolu buldun’ diye takıldı. Esenler’de CHP kurucu yöneticilerinden biri olduğumda ise ‘hoş geldin baba ocağına’ dedi bıyık altından gülerek.
Geçen yerel seçimlerde babam; dedeleri kardeş “amcazadesi” memlekette CHP’den belediye başkanı, bacısının eşi yani eniştesi CHP’den il genel meclisi üyesi, yeğenlerinden biri de CHP’den belediye meclisi üyesi olunca ömrünün son deminde çok sevindi, onurlandı, gururlandı.
Biz bu anlamda 87’den bu güne aktif rol aldığımız SHP-CHP bütünlüğünde bir armağan sunamadık kendisine. Yeri geldi biz yıldık, bunaldık ama o hiç iddiasını kaybetmedi. Sitem etmedi hiç bize, hep savundu, destekledi. Geçen kongre adaylaşamadığımızı görünce bile bu konuda hiç yorum yapmadı. Sadece ‘çıkmayan candan ümit kesilmez’ dedi.
Ama ben ümidimi kestim artık, hele o göçüp gittikten sonra hepten kestim. O bir CHP’li olarak vefat etti ama ben öyle ölür müyüm bilemiyorum. Çünkü CHP Esenler ilçe üyeliğimi, gök çatlamaz yer yarılmaz ise yani olağan üstü bir durum, inanılmaz bir mucize gerçekleşmez ise bu gün itibarıyla donduruyorum. Şimdi genel kurul huzurunda sözlü beyan ediyorum. Süreç içinde gerekli ve uygun gördüğüm an, her kim başkan seçilirse seçilsin kendisine Esenler CHP ilçe üyeliğinden ayrıldığımı bizzat yazılı beyan edeceğim. Yani seçilecek başkanın şahsıma başkanlığı bu kadarla sınırlı kalacak.
Çünkü biz CHP tüzüğünün eğer değişmediyse “kuruluş ve ilkeleri” kapsamındaki, çalışma ilkelerini içeren beşinci maddenin sadece son paragrafını bile bu ilçede hakkıyla bir türlü işletemedik.

Yani Esenler’de“ Siyasal yaşamda erdemliliğe, üretkenliğe, yeteneğe ve emeğe uygun yükselmek esastır. Partililer bu ilkelere uymakla, yöneticilerde bu ilkeleri uygulamakla yükümlü ve sorumludurlar.” İbaresi pratiğe hiç uygulanamadı.  Göstermelik parti içi yarışlar demokratik çözümsüzlüğü, dayanaksız temelsiz siyasi kavgalar da, küslükleri ve ayrılıkları getirdi. Ceberut saltanatı devam ettikçe de bu kaos devam edecek gibi görünüyor.

Düşünmeye vakit ayırdıkça anladık ki; ayrılık çanları artık bizim için çalıyor. Yol ayrımındayız maalesef. Şeytana maskara olmaktansa veya dedikodulara darlanmalara bulaşmaktan ise, haksız malzeme olmaktan ise ortaya bir karşı duruş koymak gerekiyordu. 25 yıldan sonra böyle bir durumu içselleştirmek zor olsa da içinde bulunduğum durum bu. Siyasi doktrinlerin yalımı bizi iyice yalnızlaştırmadan, yakmadan, eritmeden çekilmek en iyisi diye düşünüyorum.
Bu gidişimiz kâğıt üzerinde değil gerçeğin ta kendisi, bir neden değil bir sonuç. Yıllarca güce tapınanlardan olmadık asla. Güce tapan herkes beklenen fire deyip geçebilir, iyi oldu, ne halin varsa gör de denebilir ardımızdan. Ama biz de zamanında bu ilçedeki altı umdeli al bayrağın en genciydik. Kaderimiz kederli kumaştan biçilmiş bir kere ve başkaca yapacak bir şeyimiz kalmadı bu gün için.
Devamlı yürek ısıtacak mucizeler beklemektense, siyasi hayata kısa bir mola vermek, siyasetin karmaşasından uzaklaşmak en yeni ve en büyük servetimiz olacak yarınlarda. 25 yılda çözümleyemediğim esrarengiz bir sır olan bu siyaseti de çok bilenlere bırakıyorum. Daha çok dillenmiş, dinlenmiş satırlar var heybemizde ama sürükleyici bir hikayeydi geçen 25 yıl ve ben sonuna geldim.
Sözün özü belki herkes görevini yaptı, yapmıştır orasını bilemem. Ama ben siyaseti yıllarca direndim, denedim ama yeterince öğrenemedim galiba. Az rastlanır cinsten bir siyaset klasiği bizimkisi. Zaten karın doyar, göz doyar ama akıl aç kalır, bizim aklımız aç kaldığındandır bu gidişimiz.
Giderayak taraf olmak oy vermek veya adaylaşmak ise hiç etik olmaz. O nedenle hiçbir yere, mevkie, makama aday olmadan gidiyoruz. Bu gün beyaz oy kullanacağımdan, adayların benim oyuma gereksinimleri olmadan yarışmaları samimi temennimdir. Ezeli yarışma, ebedi çarpışma hikâyelerinden bıktım usandım artık.
Gönül isterdi ki çarşaf liste olsun ve uzun yıllarımı paylaştığım eşe, dosta, kadir kıymet bilen arkadaşlarıma, yoldaşlarıma son kez destek olayım. Ama maalesef bu şansımız da yok. Kendilerinden af diliyorum.
Bundan sonra yerel gazeteci kimliğimi devam ettirdiğim sürece ilçedeki CHP etkinliklerini, basına açık toplantılarını, aktivitelerini bir basın emekçisi ve misafir olarak takip edeceğim. Dondurduğum ve ayrılacağım parti üyeliğimi ise maddi manevi çıkar sağlamak için asla dillendirmeyeceğim, asla kullanmayacağım. Eğer muhtelif gazetelerde hala bir köşem olursa, yazılarıma da “bir zamanlar üyesiydim, yöneticiliğini de yapmıştım ve sair” biçimiyle yansıtmayacağım.
Giderken, kimseye kırgın değilim desem yalan olur. Ancak aktif siyasetle geçen 25 yıldan sonra öncelikle en çok kendi kendime kırgınım, kendime kızgınım.
Üyeler ve kongre delegasyonu namında az da olsa hakkım geçmişler var ise hakkımı canı gönülden helal ediyorum. Üyeler ve delegeler olarak üstümde hakkınız çok olduğuna inanarak sizlerinde hakkınızı bana helal etmenizi bekliyorum.
Son ana kadar dileğim yine bu partinin, bu geminin bacasının tütmesidir, batması değil. Çünkü ne de olsa bu partinin kutsal mabedine girdik, bu partinin ilminden, iliğinden, ilmeğinden geçtik.
Eğer buralarda bir yerlerde babam da bizi izliyorsa onun gibi “bir CHP Üyesi olarak ölemeyeceğim” için kendisinin de affına sığınıyorum.
Yolunuz açık olsun, yolum açık olsun…
Herşey delibozuk bir konuşmayla da biter gider...

ERDOĞAN AKSU