20 Eylül 2026 Pazar

GAGAVUZ-GÖKOGUZ GIZI…

 GAGAVUZ-GÖKOGUZ GIZI…

 

Guş kadar bir Ada da bir Gagavuz-Gökoguz gızına rastlayınca aklıma, Kongazlı Olga geldi. Gökoguzlar üzerine yaptığım kısmi araştırmaya neden olan Bilimler Akademisi hocası Olga Radova. Bilimsel olmayan uzun bir makaleye çevirmiştim çalışmamı. Hatta adı, 'Gagavuzlar, Kan ve Din' idi yanılmıyorsam. Sosyal alemde, net duvarlarda araştırdım bulamadım. Anlattım Adalı Gökoguz gızına ama gösteremedim çalışmamı. Sevindi yine de bizi de bilenler varmış diye...


Sonra Ada'ya göçerken atmaya kıyamadığım notlarımı karıştırdım. Bir iz bulurum diye ajandalarıma göz attım. Sıkı araştırınca daha önce yazdığım taslakları buldum. Aldığım notları gördüm. Bilemedim burada aynını mı kullanayım diye. Birazını değerlendirdim yine. Çünkü yayınlayıp yayınlamadığımı pek çözemedim. Yayın Müdürüme de soramadım. Emek boşa gitmesin istedim. Ve Adalı Gagavuz gız ile Gökoguz Olga hoca hatırına elde kalanlarla tarihe yeni bir not düşmek istedim. Tekrarı oluyorsa affola. Müdürüm, olsun varsın bir kez daha yayımlarsın...

 

Gagavuz veya Gökoguz nedir, kimdir, kime denir? sanki herkes bilir biraz. Sığ veya derinliğine dikkatle araştırılınca da pek fark etmez. Çünkü çok da değişik olmayan sonuçlara ulaşılır. Zaten bilimsel ve belleksel tüm bulgular bilinendir. Yani Gökoguzluğun özü yüzyıllardır yaşadıkları coğraflarda ayakta kalma çabasıdır. Tuhaf olan bu çaba Turan dünyasında lafarasında dile getirilir. Sırf din ayrılığı yüzünden ya yok sayılır ya da üstünkörü geçilir. Yani inanç farklılığından dolayı pek anılmaz Gökoguzlar. Oysa yaşanan histori ve kara yazgı, dinler ve hisler ötesidir. Bu konu kendine Türk diyen veya gören herkesi ilgilendirir.


Tarih arenasında Gökoguzlar öz varlığını koruyamamış, öz benliğini geliştirememiş sayılır. Tarihçiler popülasyon açısından rakamsal görüntüye değer verir. Oysa popüler kültür de gerçeği yansıtabilir. Çünkü Gökoguzlar, birçok devlet bünyesinde uzun dönemler itibariyle, töreleri ve törenleriyle öz be öz Türk kalmışlardır. Orta Asyalı atalarının tıpatıp benzeri alışkanlıklarla, egemen toplumlarda taviz vermeden azınlık olarak yaşamışlardır. Hala da yaşıyorlar hem de ırkçı tacizlere rağmen, sosyal ve toplumsal haklar elde edip, durmadan geliştirerek...

 

Gökoguzlar azınlıktır ve sert asimilasyona uğramıştır ama öz kimliğini ve tarihsel belleğini yitiren etnik motiflerden olmamıştır asla. Her türlü baskı ve yıldırmaya karşın mevcudun içinde eriyip tükenmemiştir. Ancak kurtuluşu tarih sahnesinde bilinen Türk vasfından farklı olmak ve davranmakta bulmuşlardır. Çünkü her pozisyonda çok eziyet görmüşlerdir. Bu yüzden Türklüğün ispat edilebilir değerleri dışındakiler kısmen unutulmuştur. Ya da unutmuş, unutulmuş farz edilip, nefes alınmıştır. Oysa tüm ayrıntılar değişmez, değiştirilemez biçimde kodlara işlenmiştir. Yani Türklük ilk fırsatta ortaya dökülecek biçimde hazırda tutulmuştur. Soy bağı kurma girişimi kesinlikle kaybolmamıştır. Ancak uzun yıllar içinde ırksal veya etnik işlerliğin ve köksel izlerin takibi biraz zorlaşmıştır...


Gökoguzlar buna rağmen köklerini aramaktan, genetik şifreyi kurcalamaktan, kuşaklar arası her türlü aktarımı yapmaktan, soydaşlarını bulmaktan veya ırkını savunmaktan yılmamıştır hiç. Bu arada özellikle uluslararası politikanın, ilim ve bilim dünyasının unutturmaya çalıştığı özgün değerlerini de sıkı korumuşlardır. Gökoguzlar, Balkanlarda hiçbir zaman din adına sindirilenler, kaybolanlar, silinenler, gidenler, bilinmeyenler gibi soykırım yaşamamıştır. Ancak her devirde açıktan veya gizli etnik kıyımla yüzleşmiştir. Ancak yenilmemişlerdir.

Ufacık coğrafyalara tıkanıp kalmışsalar da dünyaya yayılmış tüm soydaşları gibi özgürlükçü yanlarını ve özerk yapılarını daima yaşatmışlardır...

 

Gökoguzlar şimdi birkaç devlet üzerinde varlıklarını sürdürürler. Yüzyıllardır oralarda etnik unsur olarak yaşarlar. Bu arada tümü olmasa da bir kısmı eğer 2. Dünya Savaşı bastırmasa mutlaka ana vatana döneceklerdi. Örneğin Romanya Gagavuzları, peşinden Moldovya ve diğerleri gibi...


Tarihe düşülen kayıtlara göre zamanında Romanya hükümeti ile İnönü tamamen anlaşmıştır. Aşağı ve yukarı Dobruca yerleşkelerinde yaşayan Gagavuzlar isterlerse ana vatana döneceklerdir. Ancak büyük paylaşım savaşı başlayınca bu tek taraflı göçe endeksli plan da bozulur...


Balkanlı Gökoguzlar, savaş yüzünden ertelenen veya vazgeçilen plan çerçevesinde Doğu Trakya’ya yerleşmek ister. Hatta bir bölümü, küçük bir azınlık hemen savaş öncesi Trakya’ya geçer. Yerleşir. Ve hala yaşarlar. Soy ve akrabalık bağıyla diğerlerine de kapılar aralanır ama dünya düzeni değişir. Açılan kapılar kapanır...

 

Hele ki Romanya istila edilince, Besarabya Romanya'dan alınıp Sovyet güdümündeki Moldovya’ya bağlanınca bu bölgede yoğun yaşayan Gagavuzların dünya ile bağı resmen kopar. On yıllarca karşılıklı yakın ilişkiler kurulması zorlaşır. Göç ve bütünleşme dileği de zaman içinde biter. Ayrıca Gagavuz yoğunluklu bölgenin güneydoğusu da Bulgara verilince ana vatana dönüş projesi hepten son bulur. Demirperde dağıtılana dek has Türk kolu olan Gagavuzlar-Gökoguzlar Doğu bloku içinde kendi başlarına kalır. Yalnızlaşır ve yalnızlaştırılırlar. Yinede Gökoguzlar yılmaz. On yıllarca hayata tutunma mücadelesi verirler. Çünkü kurulan Dünya düzeni gereği ister istemez unutulmuşlardır...


Gökoguzlar Balkanlarda baştan beri dini Ortodoks, dili ve töresi Anadolu ile benzeş ve özdeş kavimlerdir. Bu yüzden Gagavuzların varlığı ve yazgısı, Balkanların diğer Türkleri ile hatta islam dininden Türklerle bile ortaktır. Kavim kardaşlık bağlamında hep ezilmişlik ve asimilasyon...


Bugün Romanya'da yaşayan, varlıklarını sürdüren yüzbinlerce Gagavuz vardır. Bulgaristan’da, Ukrayna'da, Rusya'da, Yunanistan'da, Kazakistan'da ve Moldovya'da da varlar. Yani Özerk Gagavuzya dahil başka başka ülkelerde yaşarlar. Ana yurtlarına özlem duyarak, sevgi besleyerek yeryüzüne katkıyı esirgemezler. Balkanlarda sakınmadan Türklük güderler. Evlatlarını Ana yurtta okutmak için fırsatlar yaratıp, imkan kollarlar. İdealler artık ana vatanda yaşamak değilse bile ortak bağların kopmaması için direnirler. Dillerini, törelerini, ahlak öğretilerini, dini öne çıkarmadan korurlar...

 

Belki de Türk soyunun en bağımsız kollarından, en özgürlükçü kavimlerindendir Gagavuzlar. Gerçi tarihte Gagavuzlar'ın Balkanlar'a göçü ile ilgili birçok yerleşim tanımlamaları mevcuttur. En makulü Türk soyundan ve Oğuz boyundan Gagavuzların, Tuna nehri buz tuttuğunda iz sürdüğü, yol bulduğu ve sisler ötesine geçtiğidir. Gagavuzlar yol açıp yayılarak, yol sürerek ilerlemiştir. Ve Gagavuzlar uygun bulduklara bölgelere yerleşip, yüzyıllarca varlıklarını sürdürmüşlerdir...


Ancak tarih Gagavuzlara daima yoksunluğu reva görmüştür. Yüzyıllar boyu Tuna boyunda Edirne'ye kadar küçük gruplar halinde yaşamışlardır. Hala da yaşarlar. Onca türlü çeşit asimilasyon programlarına karşın milliyetlerine bağlı, dillerini, kültürlerini, ahlak ve törelerini koruyup bu günlere gelmişlerdir.


Sonuç olarak yaşanan yöre farklı, din farklı ama töre ve törenler özbeöz atalardandır. Hristiyan ve Ortodoks’turlar ama dini öne çıkarmazlar. Her biri aynı kan ayrı din, bambaşka bir kardeşliğe öncelik verirler. Ayrılık gayrılık gütmezler kesinlikle...


Kuş kadar akılla bizzat katıldığım 'Uluslararası Göç Sempozyumu' oturumlarının birinde tanıdım Olga Hoca'yı. Kitaplarının çevirisi yok okuyamadım. İlk ve diğer sempozyumlardaki bilimsel sunumları hala aklımda. Sempozyum kitapçığına alınan sunumları da elimde. Bu gün bile hala aklımda, Yukarı Dobruca damadı olduğumu öğrenince heyecanla 'Türk mü?' sorusu. Cevabı aldığında iyiniyeti ve samimiyeti gözlerinden belli 'Bir gagavuz gızı olsun bulamadın mı?' sitemi...


Kuş kadar Ada da bir Gökoğuz kızı tanıyınca aklıma Olga Karanastas hoca düştü. Özel hayatı bile Türklük ile sorgulaması geldi aklıma. Ve daha yeni tanıdığım bir Gökoğuz kıza, hiç tarzım ve haddim olmadan 'Evleneceksen Türk ile...' dedim. Tıpkı Olga hoca gibi...


Doğrudur yanlıştır kandaşım Gökoğuz kıza böyle dedim. Sonra da oturdum bunları yazdım. Müdür, sakın gözden kaçırma yayımla. Şimdi de tarihe dipnot düşüyorum, yer gök şahit 'bir daha mı? Asla'...

ÖLÜM KALIM DÜNYASI

 ÖLÜM KALIM DÜNYASI


Tırnak içinde 'Ölüm Kalım Siyaseti' yazmaya devam edecekken, malum 'Ölüm Kalım Dünyası' izin vermedi. Siyasi ömrü boyunca devrimci bir talebe, yurtsever bir genç olarak kalmayı idealize eden bir eski tüfeği sonsuzluğa çekti. Millete vekildi, dürüst liderdi, kalıcı başkandı, hukukçuydu Ketenci’ydi melek oldu. Yeter dedi ve dönülmez dünyaya uçtu. Bence koca yürekli büyük abimdi...


Zaten yeryüzünde ölüm ile kalım her alanda her aşamada ikiz kardeş. Bir şekilde buluşturdukları ise abi ile kardeş. Ve arkası dağ, önü deniz el heykelli bir adada, üç yanı ölümcül bir deniz kıyısında, abisi bir kardeşi kimsiz kimsesiz bıraktı… 


İri cüsseli bir kara kuş, abi ile kardeşe doğru uçtu. Kanatları kanamıştı uçmaktan, kara yağmur bulutlarıyla savaşmaktan. Kanat çırptıkça ağır bir ölüm kokusu yayılıyordu evrene. Ve uzun zamandan beri özellikle her Eylül de her akşam beklenen kara gölge, tez zamanda ulaştı adaya. Uzun yolculuğa adayların ağzında, kekremsi kuru pamuk tadı kaldı. Soluk bir soluk, son kez döküldü  dudaklardan. Ve büyük abinin

kardeşi yalnız kaldı... 


Eski tüfek büyük abinin eski tüfek kardeşi yarensiz kaldığını duyunca ‘Olmadı A. Abi...’ yazabildi duvarlara. Durdu durdu ve ‘Yıldızlar yoldaşın olsun...’ diyebildi anca. Otuz küsur yıllık yoldaşlık bitmişti. Sonra siyasi bir novella yaşandı ve bitti diye birkaç paragraflık bir not düştü tarihe…


Büyük abi, devrim ve özgürlüğe cesurca adanmış hayatlar kuşağındandı. Eğilmez uzundu, sembol şapkalı, eli çantalı ve kehribar tespihliydi. Yitik kuşak kardeşi gibi Kuzey’in yurtsever evlatlarındandı. Şimdinin siyaset süren kuzeyli hemşerilerine zerre benzemez türden adam gibi adamdı. Çalkantılar yüklü ömründe, büyük bir gurur ve inatla efelendi gericiliğe. Daima ‘Devrimin şanlı yolunda’ ilerledi. Yılmadan, usanmadan kuvvacı milis özeniyle kutlu yolda yürüdü. İşte aynı cesaretle ve korkusuzca sonsuzluğa yürüdü…


Şimdi küçük kardeşi onu sonsuz gerçekliğe uğurlarken ne yazsın. Hiç. Zaten ‘yazılmış en şahane metinler hatta kutsal metinler bile kusurlu. Ağdalı methiyeler ağır kusurlu. Çünkü kusursuz insan yok...’ Kusursuz yazar da hiç yok. Ama büyük abi kendi çapında kusursuzdu...


O yüzden büyük abiyi dürüstçe, hayata dair mazeretler üretmeden anmak kâfi. Hele ki yazanlar için çok çabuk geçerken zaman. Siyasiler için hızlı geçmez mi? Gür yüzleri yaşlanmaz mı hiç? Ya bilinenler üzerine yazmak, bir dipsiz kuyuyu detaylıca keşfe çıkmak niye? Niyet belli...


Bilen biliyor zaten her şeyi hatta bırakılan her dostane boşluğu. Önemli olan boşa boşluğa düşmeden, dostu anmak ve varsayılan bilinmezlikte düşmana doğru dürüst karşı koyarak yaşamak. Büyük abi işte böyle yaşadı…


Her gidenin peşine, ‘Ölüm Kalım Dünyası’nı yalın yazmak için ne gibi bir meziyet gerekiyorsa işte ondan bende yok büyük abim. N’olur alınma, ‘ula uşağum’ diye başlayıp kardeşinle didişme. Yalan yok alındım gidişine. Şimdi sen büyük abim, bahtının rüzgarına kapıldın gittin. Belleğimde büyük abilerimden kim kaldı, ayrıntısı bende yok. Sanki ‘Ölüm kalım ve yokluk’ üzerine bir mizan tutmam lazım senden sonra...


Zaten, gittikçe artan kayıplarla birlikte kanayan beyin kendine gerekli enerjiyi bulamıyor. Böyle bir dönemde kalem susar kelam ölür. Yani kalem kelam kardeşliği yaşatırken bir yandan da öldürür. Bir çöl suskunluğu sarar dilleri. Hafiften bir ölüm korkusu dolaşır ‘Ölüm Kalım Dünyası’nı. Ve korkmayanlar ölümüne sıraya girer…


Haliyle ölüm kalım vadisinde, vaatler gölgede tutulur. Unutulur her şey, unutulur verilen sözler. Unutulur insanlık. Ama eski tüfek büyük abi asla unutmaz. Unutulmaz. Kimsiz kimsesiz kardeşi de. Çünkü herkes her yaptığının karşılığını mutlaka bulur...


Üzülmedim desem yalan ama büyük bir novellaya hayat veren büyük abime veda da yakışır. Ölüm kalım dünyası bu dünya abim, gün olur elbet ölünür. Şimdi beni de bekle desem eminim yine 'yok Deniz var' dersin…

EYLÜL, BİR TUTAM NOVELLA

 EYLÜL, BİR TUTAM NOVELLA


Yalan yok, yalın yazımlı, diri ve duru anlatımlı 'bir tutam novella' okudum. Ve on yıllardır hiç hazmetmediğim aylardan Eylül, keskin bir kesinlikle puntalandı aklıma. Hatta her sonbahar sadece kendimle paylaştığım ölümden beter ayrılıkları, aykırı tutkuları, kaygılı dağılışları, ebediyen unutmayı ve gerçekten unutulmayı anımsattı. Sanki bir kez daha tutuşturdu yorgun yüreğimi...


Salt yazma tutkusuyla varolduğu aşikar 'Bir tutam Eylül' novellasının. Çünkü sonbaharı ve sıradışılığı deneyimleyen Eylül'ün şahsında, kör duygusallığı, hayatı çekilmez kılan yolları ve uzun yılları çöle çeviren yolculukları irdeliyor. Yani kimselere yaranma endişesi taşımıyor. Doğru tahlil yapma gayesiyle ve çözümleme gayretiyle okuyanı derinden etkiliyor. Öyle ki bizzat duydum 'bir tutam kadın' haykırışlarını. Hepsi de kendi bedeninde misafirdi. Tıpkı Eylül gibi...


Okudukça, 'Bir tutam Eylül'ün dehlizlerinde dolaşan kadınların duygu derinliğine indim. Bunu sağlayanların her birine hissettiğim saygıdan, aşırı özenle derledim diyeceklerimi ve dileklerimi. En başta Eylül için...


Eylül, hedefe varmaz yolların güzel kızı. Vardım sanılan yıpratıcı yolculukların göçmen kuşu. Yollar yalım çalım uzarken, ömür yıllarca ayarsızlığı yaşarken, ayazda kalışın biricik öznesi. Eylül, gecikmiş bir tutam huzuru ayaz da buluşun zirvesi. Sürekli kendinden kaçışın veya kendini buluşun, kısa ve özlü hikayesi. Sıkı ve sert mücadeleden kaçınmanın veya kararlı kaçıklığın sınırına savruluşun resmi. Resmiyette kadının adı Eylül, kitabının adı ise 'bir tutam Eylül'...


Bu bir tutam novellanın her sayfası yine yeniden çizilen bilindik resimlerle dolu. Bu dolgunluk ve okurda yarattığı doygunluk oldukça şaşırtıcı. Belli aralıklarla sarı saçlı sonbahar kutlanırken,  yaşadığına yabancılaşmak bu olsa gerek. Belki de istenen budur. Kendi yarattığına yavanlaşmak. Hayat işte, bu kadarlık bir şey diye kederlenmeden ayaklanmak. Yarsız yardımsız kalıp, kalıplaşmış gerekçelere aldırmadan dünden yarına yoğunlaşmak. Veya değişik bakış açılarının açmazında özgürleşip, kırkından sonra tekrar kadın olmak...


Belki de hiç istenmeyendir 'bir tutam kadın' olup hiç alakasız toplum ve sistem dayatısıyla yolda kalmak. İşte bu bencil atmosferde birincil mesele belli uysal ve uyumlu yazmak. Bunun da hakkından gelinmiş kolayca. Mesela özgürleşen kadın olma zorluğu, metazori saplanılan mutlu sona dek çok kolay betimleniyor. Yani sırf lafla özgür olunamayacağı, değişken tutku cenderesinde gelişen metodik olaylarla açık seçik dillendiriliyor. 


Sanki bir tutam novella, sırf siyah beyaz kalmasın diye tüm renkleri sahiplenen bir tabloya dönüşüyor. Her karesi sırım gibi işleniyor. Ancak yanlış duvara asılan tablolar, duvarları genişleten kahkahalar eşliğinde az buçuk değerleniyor. Sıkça değinilen değerler, tam Eylül'e katma değer sunacakken katılaşıyor. İncelikle dokunulan hayatlar ve seslenişler de susuyor. Yani hayatın sellediği eylüller de duyulsun, baskın darbeler de hiç unutulmasın istenirken istem dışı tutsaklık tekrar başlıyor...


Oysa baştan sona unutulmaması gereken nokta 'bu şehir bana hiç iyi gelmiyor' repliğiyle kesinlikle istatistik olmayacak kadın duruşu sergilenmesi. Bu nedenle anlatılan iç yolculuklar kati bir kararla mutlandırıcı göç dileğine tutunuyor. İşte bu dilek bir an unutulunca, sayfalar dolusu özgür kadına layık görülmeyen böceksi yeniden beliriyor. Kurtuluş eylemliliği anında bitiyor. Öyle ki bitik ve yitik kadın sırdaşlığı, düğün dernek güncellemesiyle bizzat Eylül'e endekslense de geleceği kurtarmaya yetmiyor. Ama her yaşta kadınsı kalmayı kanıksayanlara inat, iğreti kandırmacalara kanmalar anca böyle dışlanıyor.


Dışa vurulan yenilgilerin tek kazanımı ise aldatıldığı halde aldatmamak. Yani öznel gerçeklik neyse onu kötülerden sakınmak. Veya hiç bir yere köklenememeyi iyilerden sakınmamak. Ayrıyeten özgür Eylül olmayı, gizli saklı duygular eşliğinde doğrudan işlemek. Fakat gidişat hiç dilenmeyen bir yere varınca, bu Ada bana iyi geldi, bu adam da bana iyi gelebilir inancıyla özgürlük erteleniyor. Gerçi kök hikaye sonsuzluğa erişmese de kıyısında dolanıyor. Yani novella, hiç umulmadık vasat sona evrilmese, salt bir tutam novella kalabalığına gözlemci kalınsa bambaşka bir evrene uçacak. Uçsuz bucaksızlığa kanat çırpacak. Eğer bu feci son, bir ilk uçuş handikapı olarak kabullenilirse affedilebilir. İnsani korkularla her tür kritiğe karşıtlık amaçlanmışsa işte bu olmaz. Yine de sıfırdan düzen kurma, sıfır çekmektense nispeten mutluluğa bağlanma hevesi varsa bir nebze affedilebilir. Ancak yapılan yanlışları doğru sayma veya açıklanabilir kılma eğilimi asla affedilemez. 


Belki de bu nedenle özel aforizmalara bağlı kalarak sahneye çıkarılanların açılımı, saçılımı ve katılımı belli seviyede tutulmuş. Çünkü anlatıcı 'bir tutam Eylül'e, bir tutam kadın misyonu yükleme zorluğunu böyle aşıyor. Ve dünyaya daha da direnmeyip hepsine sırayla en kolayını yaşatıyor. Hatta hayatın üstün gayretle kazanılan değil, sırf seçilmişlere ait olduğu ful istasyon okura bırakılıyor. Bilinçli veya değil, yerli yerine denklenmiş kadın hikayeleri evlilik ara durak bağlamında ele alınıyor. Özyaşamsal gözlemler doğru dürüst romanlaştırılırken, araya hayatım roman diyenleri haklı çıkaracak  notlar katılıyor. Fakat yine fay kırılıyor ve 'bir tutam Eylül'ün farkı, farklılığı ve farkındalığı öne çekiliyor. Sürekli 'Bir tutam kadın' ahengi gözetildiğinden olsa gerek hayatın özeti hiç renk değiştirmiyor...


Değişen tek şey, Eylül'ü ilkbahar tılsımıyla tekrar evlenmeye sabitlemek. Bu sonsuzluğu yakalayabilecek novellada dengeyi biraz sarsıyor. Belki de anneliği kutsamak veya yaratılan ve yaşatılan biricik evladı kutlamak adına bir girişim. O yüzden başka çıkış yolu aranmıyor. Özlenen özel hayat ile geneli kuşatan gelenek görenek çatışmasından yırtmak için bu yola girildiği de düşünülebilir. Sanki ruhsal çakılmadan kaçınmak için sona yakın malumu kabulleniş ağır basıyor gibi...


Anı delen bu baskın son, şatafatlı bir ortamda şenlikli bir şekilde ortaya koyuluyor. Bu fantezi düşkünlüğü, sürekli elde taşınan kırmızı kaplı küçük defterin başka, sık aralıklarla defterden ve sıkı yolculuklardan esinlenilen 'bir tutam eylül' başka izlenimi veriyor. İkisi de gizliden bir başka sona hizmet ediyor gibi. Yani anlatımcı 'bir tutam eylül' okuruna o kırmızı kaplıyı merak ettirirken, açıktan kara kaplıyı sunuyor...


Bu sunum bir kısım novella meraklılarına, baştan sona tuhaf bir ciddiyetle kadın olma sırlarının ifşası gelebilir. Belki de bu yöntemle iç sıkıntıları ve bunalımları baştan çıkaran yıllar, yeni bir imtihana tabi tutuluyor. Ve yıllar yılı özlemle beklenen çocuk olmayış, bilinçaltı koduna işlenen bu gizli isyan daima daha az bir şey olma bağımlılığını tetikliyor. Hayatın bunca basmakalıp işleyişine ve gizemli geneksel birikintiler tuzağına isyan Eylül'e illa ki yeni bir kimlik kazandırıyor...


Ancak değişime tur bindiren, hayata dur diyen bu yeni kimlikle geleneksel amaçtan uzaklaşmayı içine sindiremiyor Eylül. Yarınlardan umutlanırken tekrar kendi içine siniyor. Bir tutam kadını kalabalıklara anlatırken, kabuğuna çekiliyor. Ve sil baştan yeniden şans yakalamanın güçleşeceği kaygısıyla akıl ayaz da kalıyor. Hayatın içinde kaybolmamak için kendince bu son şansı kullanmayı hızlandırıyor. Dilek ve temennisi pek inandırıcı olmayan sanki sırf hayatı yeniden ıskalamamak veya skalayı devam ettirmek için bu son hamle. Yani göstermelik iyi niyetle yine bilinmeze imzayı basıyor 'bir tutam Eylül'...


Çaresiz çünkü yıllar yılı özellikle kadınlara öğretilenler sıraya geçip içini kemiriyor. Sevgi yüksek sesle gelmez bazen suskundur. Hayaller ve hayatlar başka başkadır. Kadın kadının yurdudur. Yurt ve yuva kurmak eğilimi kadınlık ve kadınsılığı gölgeleyen bir oyundur. Son deminde hayatı böyle kavrayıp, evlilikleri ara durak görmesine rağmen son durak sendromuna yenik düşüyor Eylül. Tek başına mücadele etmenin yorgunluğunu yenilgiye ilk adım sayıyor. Beklenen gelmediyse hayat azalmaktır içgüdüsü iç karanlığını parlatıyor. Oysa bazı sesleri zaman yutamaz, semiren sesler havada asılı kalır. Ve o sesler aklı tutsak alır. İşte o çıkmazda hepten sarsılan 'bir tutam Eylül' havadan nem kapıyor. Haliyle başlardaki havası sönüyor...


Sönmeye yüz tutan hayat iz sürer ve geride kalır deniz, geride kalır yollar. Sanki boş hayaller kurar, yolu zamansız tıkananlar. Ve içten içe devam eder simli isyan. Evren dıştan içe, evrimi zorlayan herkesi tehdit eder. Ve iptal olmayan kadınlar bile bu kaosta ölür. Zaten hayat denen yol oldukça uzun, yolculuklar ise çok kısadır.


Bu kasırgada gittiği yeri uzak, geldiği yolu yakın görenler, hayatında nice yaşanmışlık barındırsa da çoğu sahtedir. Tek gerçeklik ise 'artık bitti ben kendimi seçiyorum' diyebilmektir. Ama söylemek yetmez. Çünkü kafadan kendini seçsen de bazı kapılar açık kaldığında soğuk içeri girer. Akıllar kapalı kaldığında üşür. Üşengeç tercihler bir ihtimal değişir. Değişim bir nebze olsun sınırları zorlar. Burada zor olan aslında sınırların eninde sonunda geçilebileceğinin keşfidir. Ayrıca hayatın öbür yüzü fark edildiğinde ara geçişler büyük cesaret ister...


Ne istediğini bilen 'Bir tutam kadın' anlatısında cesaret var ama 'bir tutam Eylül' için ana detaylar epey kısıtlı. Devinen vakalar sıkıntılı. Yani yüz okuma dersinden sınıfta bırakılmış birileri. Kalp gözü ise hayatın gürültüsüne aldırmadan dönüşüme şartlanmış bir kurguyu arzuluyor. Dilekler canlanınca kalbi güzel insanlar novellası, hayat vitrinde değil arka sokaklarda güncellenir akımına kapılıyor. Zamanın içinden ihtişamla geçen ilginç kadınlar konuşturulduğunda ise nefes almayı unutturan sürece hapsoluyor novella. Romans ilerledikçe özgür olmak ve ölüp kalmak arasında bocalıyor, 'bir tutam Eylül'... 


Bocalıyor çünkü içine boca edilenlerle çoğalan mevsim, mevsimsizliğin ham meyvesi. Meyledilen, sonbaharın has gölgesi. Ve sonra gölge oyunu başlıyor. Süreç bu şehrin kadınları asla sıradan hayat yaşamaz özgünlüğüne bağlanıyor. Ve bu novellanın tüm kadınları bir şehrin hikayesini yazıyor. Elleriyle, bedenleriyle, alın teriyle, bitmez dertleriyle. Armağan olarak her biri son repliğine dek novellayı yaşıyor...


Fakat dilediğini yaşayacak ve yaşatabilecek kadınların aklını fikrini kasıyor kasvetli hayat. Oysa kışla yüzleşmeden yaz gelmez. Hayat ertelemeye hiç gelmez. Eylül, elde kalem, kırmızı ciltli deftere tüm bu haykırışları kaydederken en sonunda kalakalıyor. Sonra son sürat, yeni bir ritim kazanıyor. Ve 'bir tutam Eylül' tüm halden bilmezlere, özgürlük dileyen kadını 'biz birbirimiziz, bambaşka gökyüzü olanlar ve aynı güneş ile ısınanlar' jargonuyla anımsatıyor.


Ancak erkek egemenliğinde kadın olmak zorun zoru. Bu nedenle erkeksiz özgürleşilemez saplantısından bir türlü kurtulamıyor 'bir tutam Eylül'. Hatta özgür kadın alışkanlığıyla kötünün iyisine gereksinim duyarak onay bekliyor. Güzelleme sunan dilek ve temenniler neticesinde illa ki bir erkekle nikahlanmaya koşullanıyor. Yani baştan sona cebelleşilen kısır döngüye koşullu serbestlik tanıyor 'Bir tutam Eylül'. Tıpkı kendine kısmi özgürlüğü seçmiş 'bir tutam kadın' akranları gibi...


Son tahlilde simli isyanın kenarından dönmeyi kendine uygun gören bir tutam novella bu. Yine de dikkatli okuyanlara 'eğer bir gün özgür olursan, ne olursun beni ara' hissi yaşatıyor. Dikkatle irdelendiğinde yaratıya yön veren 'bir tutam kadın' ve esin kaynağı olan

'bir tutam Eylül' son şanslarını ve kadınca dileklerini diğer kırmızı kadife kaplı deftere saklıyor olabilir. Sanki bırakılan yerden yazılmak ve okunmak üzere... 


Yalan yok, dertli dervişe yani Derdo'ya 'bir tutam Eylül' anlatıcısının yeni novillasını beklemek kalıyor. Soyu köklü dilek ve kadınsı dialekt yüklü 'denizin efendisi' ile yüzleşmek için gün sayıyor. Sayılı gün çabuk geçer...

SAYI VE RAKAMLA LİTRESİ 100'LÜK, FÜZEMSİ KAZIK

 SAYI VE RAKAMLA LİTRESİ 100'LÜK, FÜZEMSİ KAZIK...


Dingin denkliğin reel sayısıdır 100 veya durgun dengesizliğin rakamıdır. Yani rakam ile sayı içiçe ama ayrı ayrı şeylerdir. Anlaşılması da zordur. Semboldür rakamlar, sayıları yazmaya. Yani rakamlar, sayıları ve miktarı gösteren temel evrensel işaretlerdir. Dilden dile dile pek değişmeyen 10 işarettir topu topu. Bu 10 işaret yani rakamlar tek başına veya yan yana getirilerek çoğunluğu veya miktarı belirler. Özelde veya genelde her rakam sayısal sonsuzluğu sorgular. Ancak her sayı salt bir rakam, her rakam salt sayı çokluğu sağlamaz bazen. Her zaman saygınlık da kazandırmaz. Çünkü itibar zedelenir sayı ve rakkamlar çok zorlanırsa. Tıpkı 'sayı ve rakamla litresi 100'lük, füzemsi kazık' taşyağı gibi...


Tuttuğu taşın yağını çıkaramayanlar, gün olur kızağa çekilir. Statik sayı ve rakamlara çok güvenenler de gün gelir yenilir. Sayı ve rakkamların diliyle sürekli oynayanlar bile devir değişir devran döner milletin artan kızgınlığıyla başedemezler. Rakkamla ve sayıyla etiketleri tutuşturan her yeni denkleme ve yeni düzenleme dengeyi sarsar ve yörünge kayar...


Aslında denge epeydir sarsıldı ve yörünge de kayık. Ancak etrafa salınan  korkudan veya eşrafa verilen fiyat indirin komutundan dolayı bu konulara zumlayan, periyodik zamlara saran yok. Siyonist sarmal işte bu deyip susanların rakamsal oranı da ağır bastığından, sayısal dengesizliğe rakkamsal budamaya dokunduran yok. Ancak dünyanın en baba ekonomistleri bile bizimkisi dahil rakkamla 100 yıl düşünse sayı ile 1 kerreliğine bile aklına getirmez, taşyağın 1 litresini 100'e veya 100'den fazlaya denkleneceğini...


Henüz gidişi tescillenmemiş ama gidici, kendinden güdümlü yüksek rakımlı tepe icadı mali-mum icraat ve indirim+bindirimlerle 100'lendi gitti taşyağı. Bakalım sıkça sulta eteğine 100 sürenler, litresi bir 100'lüğü geçmiş taşyağının egzoztik izini sürer mi? Sürmezler elbet...


Çünkü bir aralar övünçle 100book duvarına methiyeler düzen salvocular, dinsiz imansız galata bankerlerine tapınan saraycı yüzgeçler, dinine imanına çarkına n'olcak bir kerelikten, bundan ne çıkar narası atan saray çıkması yüzler, şahsi hususi deposuna her defasında 100 liralık koyduran sokma akıllı yüzsüzler, işin içinden çıkamıyorlar gayrı. Zamanında yanlışa doğruya kayıp, maluma ayıp masuma hak sayıp tafralanan her kim varsa şimdilerde üç maymun. Hey ki hey 100 de 100 maymunlar cenneti makakları. Be hey makamzadeler, taşyağı fiyatı sayı ve rakkamla 100 lirayı geçmiş, bunlar rakka rukka yerel raksa tutunurlar...


Oysa nesli şahaneler gömütlüğüne gömülünce tabut, neylesin mabut. Şimdilik lafı kursağında kalan mahmut neslinin 100 akları, 100 de 100 haklar bir bir haklandıkça halk da kalmaz. Haklı sosyal hesaplar da sırayla heklenir. Bir süre hesaplı kitaplı bir suskunluk yeğlenir. Sonra çalar düdük, toplumda 100 de 100, yüzdük yüzdük derisi yüzülenler kuyruğuna geldik faslı başlar. Haydi bir kez daha dost düşman başına bu aymazlık. Dünyanın bütün halkları duysun, şarkın 'ya Allah bismill...' kurnazlığını, uyansın...


On yıllardır kurnalardan akıtılan zehir hep aynı zehir. Bu mazlum millet geçen 100 yılda, malum zihniyet yüzünden kuyruklarda mezalime uğradı yalanı. Yokluktan çok çekti martavalı. Zahir zevat bir daha çekmesin diye litresi 100'lük patriyot füzesi manipülasyon rampasında. Pompalar şimdilik 100 mum dikti kale içi şamdanlara. Yarınlar meçhul...


Yazık ki yazık füzemsi kazıklarla artık litresi 100'lük taşyağının. Bu patriyotik 100'lüğün savunulacak yanı yok. Savurgan mim koyucular yeterince yüzsüz olunca yetişmedi sondaj. Ham hamalak dolu variller. Tek bir suçlu varsa rafineri fareleri. Ondan sebep sayısal ve rakkamsal fire. Durum buyken buyrukçu mihmandarlar hala minare yakılmış mihrap yerinde avantacılığı peşinde. Peştemalı yırtıkların 100'ü 100 yerde, yüzüstü bırakılan sürülerde sağmal¹ koyun...


Şimdiki zamanın fluorecent neslini 100 de 100 ile çarpan, bu 100'lük ampul zammı zümresi lafta batan vatan savunması. Dört tarafa kurulan oynak rampalar ve kıvrak pompalar bu 100'lük fiyatla, 100 de 100 her etiketi peşinen etkiler. Hatta litresi 100'lük aldığıyla yetinmez, kalibresi düşük 200'lükten daha çok liralar çarpar. Bu kadar yüzsüzlük yeter, darası hortumu uzun istasyonlar başına...


Başka isimleri de var ama istasyon denilen enerji zincirinin son halkası. Litresi 100'lük akaryakıtı ve kokaryakıtı tüketiciyle buluşturan nihai merci. Bir kısmında elektrik de devrede. Litresi 100'lükten büyük rızık sağlayanlar ile iki dünyalık varlık kazananların bütün istasyonlar. Resmiyette rakkam ve sayıyla 100×130 kadar. Her sektördeki kayıt dışılığın olabilirliği gözetilince, yeni istasyon hesaplaması sayı ve rakamla minimum 100×140 dolayında. Bu füzemsi kazık rampaları ile nazik pompaların konuşlandığı istasyonlara, litresi 100'lükleri dağıtan yerli ve milli veya çokuluslu firmaların sayısı 100'ün üzerinde. Hatta yenileriyle birlikte 200'den rakkam çalıyor sektöryel dinamik...


Çıkarına dokunulduğunda dinamit gibi patlayabilen yüzlük, binlik, onbinlik bir sektör bu. Toptancı akılla irdelendiğinde durum bazı ekonomistlere normal gelebilir. Bize anornal. Bu dağıtımcı sektör ile paydaşı, satıcı onbinlerin ticari kaybı sübvanse edilebilir. Ediliyor da. Ancak geceyarısı operasyonlarıyla, çok kısa zamana sığdırılan enerji güncellemeleriyle bir 100'lüğü geçen taşyağı mağduru on milyonların zararını kim karşılayacak. Hiç kimse. Yani pek yakında geçim-seçim daha da zorlaşacak. Hemen her yerde...


Hele de El heykelli Ada'da. Denkliği bozanlara çanak tutanlar kale içinden itibaren sayı ve rakkamla kendine gelmeli. Gelmedikçe, ne yazık ki füzemsi kazıklar durmaz. Durgun suda balık arayan litresi 100'lük, sabit fiyatta kalmaz...


Evet Ada küçük. Kuş kadar ama yaklaşık sayı ve rakamlarla yaklaşık 80.000 civarında, minimum üç kişilik yerleşik ailesi var. Ayrıca boş, zamanla daha dolacak ciddi bir bina stoğu da var. Mevcut nüfusun sayı ve rakkamlarla 2, 3 ve 4 tekerli yaklaşık 150.000 araç parkuru var. Bu hususi rezerv yaz aylarında, yazlıkçı ve turistlerle neredeyse 100 de 100 artıyor. Ayrıca bu sayı ve rakamlara ticarette ve tarımda kullanılan litresi 100'lük ihtiyacı olan tekerlekli veya paletli küçük büyük araçlar dahil değil. Yıl ortalaması yıldan yıla katlanan bu araçsal sayı ve rakkama hizmet veren yerel istasyon sayısı ise görünürde yaklaşık 25-30 civarında. Tabi etkili ve yetkili kurumlar bu istatistiki sayı ve rakamların en doğrusunu bilir. Bilmelidir de...


Çünkü litresi 100'e hatta 100'ü geçen fiyata, depolara taşyağı pompalayan sektör, kuş kadar ada da bile büyük bir hacme sahip. Ciddi bir potansiyele sahip. Akıl almaz bir boyut. Dijital hesap makinelerine sığmaz sayısal ve rakamsal bir büyüklük...


Büyük bir yarımada olan ülke ele alındığında her cinsten 100×350.000 araç varlığı söz konusu. Bunların kullandığı akar, kokar ve ceryan yakıtını istatiksiyenler hesaplasın. Bu hesaba yatı, botu, feribotu, takası, tankeri, mavnası, gemisi dahil değil onlar da eklensin...


Ayrıca şimdilik 1 litresi bir 100'lük olan taşyağına bindirilmiş vergi yükünü de vergi koyucular tekrar ayarlasın. Çünkü salt özel tüketim diye bütçeye koyulan sayı ve rakamla 1.000.000.000.000 lira, kayıplarla daha da fazla. Taşyağı ve diğer enerji materyallerinde fiyat artışını önlemek için lafta fedakarlık ve dönemsel eşel mobil babında 100 de 40 resmen birilerinin cebine gitmiş. Bunun adı büyük sermaye adına tekelci tahsildarlıktır. Hatta zar zor 100 de 30 vergi toplayıp 100 de 10 fazlasıyla hazineden aktarım, bankerlere güvenerek yapılan bonkörlüktür.


Yani taşyağının litresi bir 100'lük olduğundan değil müzmin başağrısı. Olsun ama devlet kazansın. Bir açığını kapatsın. Ama kazın ayağı öyle değil. Sektörün cilalı görüntüsü kazınınca altından çıkan akla ziyan gerçeklik. Dünyanın sayılı ekonomistlerini hatta bizimkisini bile şaşırtacak boyutta, sayı ve rakamla topyekun yenilen 100 de 100 füzemsi kazık...


Bu saatten sonra dünyanın en saygın, sayılı ekonomistleri hatta bizimkisi bile 100 yıl düşünse, 100 yıllık kazanımların bir kaç yılda el değiştirebilirliğine katkısı olacak bu denli hassas dengeli yöntem bulamaz. Bulsa bile şartlara özgü sürekliliğini geliştiremez. O yüzden bu milleti bu hale düşürüp, her fırsatta baştan sona haklı çıkanlara bravo.


Bravo dingin denkliğin reel sayısı 100'ü, durgun dengesizliğin değişmez rakamı yapanlara. Bravo susanlara ve susturanlara. Ayrıca sayı ve rakamla taşyağı litresi 100'lük olmuş, fiyatı füzemsi kazık olmuş kime ne. Bana ne. Sanki 2 ve 2'den çok tekerlekli, dört ve fazlası çekerli taşıtım var. Evet 100 de 100 yok...


Yok, ayrıca sayı ve rakamla litresi 100'lük taşyağı içilmez ki. Vardı da içtik mi?diyebilelim...

4 Eylül 2026 Cuma

ÖLÜM KALIM SAVAŞI

 ÖLÜM KALIM SAVAŞI


Emperyal dünya yüzyıl başında, yerli işbirlikçilerden de ciddi destek bularak  imparatorluk topraklarına girdi. Bağımsızlığı sıfırlayan haksız işgalleri güdümledi. Tarihe mızrak gibi saplanan kitlesel imha planları tertipledi. Düşünsel plandaki istem fiilen somutlandı. Ancak tam bağımsızlık sevdalısı sivil Mustafa Kemal ulusu ölüm kalım savaşına endeksledi. Millet müthiş savaş denizinde boğulmayıp, memleketine gönül borcunu ödedi. Ve Mustafa Kemal önderliğinde küllerinden doğuş, diriliş, canlanış, emperyalizmi denize döküş, kurtuluş ve kuruluş gerçekleşti...


Kutsal isyanın kongrede belirlenen parolası "ya istiklal ya ölüm" idi. Ve zafere ilk adımın simgesi, 4 Eylül Sivas kongresi oldu...


Baştacıdır Sivas Kongresi. Cumhuriyet tarihinin başlangıcıdır, 4 Eylül 1919.  Yeni bir hüviyet, hürriyet ve medeniyet kazanımına olan inancın resmiyete dökülmesidir. Kongre peşine işgale uğratılmış yaslı şehirlerde siperler kazılır, cepheler kurulur. Zalimce zülfiyare dokunan işgalcilere soğuk demirin kızgın ve keskin yüzü öğretilir. Çanlar emperyal meyyaller için çaldıkça paslı pusula özgürlüğe parlatılır. Ve özgürlükçü kor ateş tüm Anadolu'ya yayılır...


Antiemperyalist imanla kurulan bu can pazarında vatan aşkına kurtuluşa dek bıçak sırtı yaşanır veya can verilir. Yani bir damla umutla çağlar canlar, ölüm kalım savaşına katılır. Bir savaş ki can bedenden çıkmayana dek direnilir. Cansiperane savaşılır. Bir savaş ki emperyalizmin gerçek yüzünü hissettiren hipnozlanmış patates kafaları ve onları hipnozlayan kurgusal fantastizmi şoklar. Ve sonunda emperyalizm toptan halledilir. Emperyal dünya bu kutsal topraklardan ilelebet def edilir...

 

İşte 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın memleket topraklarına devrimci bir ruhla serpildiği ilk gündür. Milletin kutlu isyana katılmasını sağlayan inanç ise tek cümlede özetlenir; "Manda ve Himaye kabul edilemez."...


Yüz yılların alın terinin ve emeğinin emperyal dünya tarafından çalınmasına, ihanetçi ve işbirlikçi yerlilere, hünerli komploculara ve aradan sıyrılma heveslilerine karşı koyuşun ilk adımıdır 4 Eylül Sivas Kongresi. Yani yılgınlık yaratmak için yalandan tıslayan işbirlikçi yılan insanların tantanalarına tokattır 4 Eylül. İşgaller neticesinde sahte güç zehirlenmesi yaşayanlara,  ithal sarsıntıları yalandan ithamlara devşiren yarım akıllılara yanıttır 4 Eylül. Zehirli ağu bulamacıyla, ahu gözleri boyayan rezitlere rest çekmektir 4 Eylül. Toptan yok oluşa toplu başkaldırıdır 4 Eylül. Tarihten silinmeye simgesel isyandır 4 Eylül. Asli gücünü Milletinden alan, kuruluş temelinin atıldığı dünyada ilk Ulusal Kurtuluş reçetesidir, 4 Eylül. Yani 'Yeni' bir doğuşun kıblesidir Sivas Kongresi...


İşte Kutsal İsyan, 4 Eylül 1919'da Sivas’ta, Sivas Kongresi ile başlatılır. Dört yıl süren Ulusal Kurtuluş Mücadelesi 9 Eylül 1923'te İzmir Karşıyaka’da biter. Emperyal dünya ve uşakları ile yerli işbirlikçilerin işgallerle dayattığı esaret Ege'ye dökülür. Bu kutsal direniş, özgürlüğe adanmış bu ölüm kalım savaşı bazen santimlerle canlı hayatın önüne geçer. Ve şan ve şehadet, şanlı milletin kanı ile demlenir. Kalanlar ise tek gayesi tam bağımsızlık olan ve zor şartlarda bu umudu filizlendiren sonsuzluk yolcularından nefeslenir...


Elbette bu tarihsel nefesi, reel tarihe soru soramaz, hurafeler tarihini sorgulamaz iktidar tayfası içine sindiremez. İktidar tafrasına kapılmışlar hala "ya istiklal ya ölüm" diyemez. Aklı yıldırıklar Mustafa Kemal başta bu düsturla 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi'nde yola çıkanları benimseyemez. Elbette her fırsatta tarihi bozanlar o kutlu ilk adımı atanları istemez. Çünkü yedi düvele karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı yapanlar nefsine yenilmedi. Sonuçta ulusal egemenlik gökten yere indi ve kayıtsız şartsız millete verildi...


O yüzden Cumhuriyet Tarihi boyunca 4 Eylül Sivas Kongresi'nden başlayarak, emperyal dünyaya bu ilk ciddi başkaldırıyı, devrimcilere ve devrimlere öncü olmuş bu kutsal isyanı hazmedemeyenler hep varoldu. Çünkü emperyal dünya soytarıları, emperyal sermaye hokkabazları, ulusal tarih yobazları bu hazımsızlık sayesinde mevkilendiler, makamlandılar. Bol paralandıkları için her fırsatta paralanarak yalan tarihi fısladılar. Yılan insanlığı seçerek tarihsel fos fasaryalar tısladılar. Bu asap bozar taslamalara yeltenen emperyal düzen uşakları, yerli işbirlikçiler, milli ruh aşığı fanatikler ve türevleri Cumhuriyet ile var oldular. Cumhuriyet var oldukça da ne yazık ki olacaklar...


Ancak 4 Eylül Sivas, kafadan öyle bir kongre ki; yitik kafaları hipnozlayan emperyal kurguya, bitik kafaları ütüleyen emperyalist fantastizme teslim olmadı. Tarihten ders alınarak, dosta düşmana karşı 'Yeni' bir kurtuluş kongresi güncellenebilirliği patates kafaları karıştırıyor...


Ve bu kafası karışıklar neredeyse ölüm kalım savaşı verircesine, yine ortalığı karıştırıyor. Ve emperyal dünyaya teslimiyetçiliği yine bayrak ediniyor. Yani her nedense sözde işbilir bu fanotikler yine devrede. Planlı programlı karışıklık had safhada. Kurtuluşu örgütleyen kongreler düşmanı bu ortantik karıştırıcılara ve bunları otomatik fonlayan emperyal sermaye kodamanlarına mahsus selam ve mahsup dua ile...

10 Ağustos 2026 Pazartesi

DÜZENİN BAŞKALDIRICISI OLMAK

 DÜZENİN BAŞKALDIRICISI OLMAK 


Her çarpık düzenin mutlaka bir başkaldıranı çıkar. Çünkü tek bir gün 'Olmak ya da olmamak...' sorgulanmaz. Ancak sorulmaz soruları soranlara gıcık olunur. Derken biri 'Düzenin başkaldırıcısı' olur. Olur olmasına da başkaldırı ömrünce ardısıra gelir...


Yani başka başka işlerin hep önüne geçer düzen karşıtlığı. Baldan tatlıdır asilik. Ancak bela musibet bırakmaz yakayı. Hatta kalın diye atlanarak okunan 'suç ve ceza' bile yıllar sonra tutar paçadan. Başkaldırılar bir gölge gibi takip eder başkaldırıcıyı...


Bazen geri durmak gerekir ama hayat izin vermez. Yakalar, çeker, silkeler başkaldırıcıyı. İleri, daha ileriye atar. Velhasıl çarpık düzenin başkaldırıcısı olmak, zor zanaattir. Ailenin başkaldırıcısı olmak da sanılanın ötesinde bir derttir. Yani ikisinin de bedeli çok ağırdır...


Başkaldırıcılık, başkaldırıların başsız kaldığı, kıçı başı oynayanların kıral, kaşı gözü oynayanların kıraldan çok kıralcı kesildiği dönemlerin belki de tek kazanımıdır. Kıral çıplak demek ise başka çıkar yol kalmadığının soyka evrene ispatıdır. Yani öyle herkese uymaz bu ateşten gömlek...


Olur da bir gün hırçın dalgalı denizde, bata çıka bunalırsan rastgele deyip dışa vurursan kendini, asla saklamadığın benliğini, işte o an başlar kutlu başkaldırı. Yani hayra alamet olmayacak olana, Hayır demekle başlar başkaldırıcılık. Yani çarpık düzenin evetine hayır, hayırına evet dersen bencileyin yazarsın kendi kaderini. Kendin gibilerin kaderini...


Zamanla normal bir kitaba giremeyecek girintili, çıkıntılı, ağdalı sözlerle not edersin yakın geleceği şanlı tarihe. Gelmişine geçmişine, paslı çarkına, yaslı çıkınına bir güzel çarparsın çapayı. Çaptan düşmeden denizin metodik ritmini kollarsın ve resmen kitapsızlığa kitap olur başkaldırıcılığın...


Başın kaldırmaz ama takibe alınan desleksiyon delirmesi sapıtımlara, sır olmayan sıradanlığa sırayla çakarsın. İnsan maskı takan sırtlanlara, çakallara, çıyanlara sıradışı sallarsın. Adı 'Başkaldırı' olur. Ve 'Düzenin Başkaldırıcısı'na, kalemşör kokartıyla sınıf atlatırsın...


Sınıfsal yazmak, başkaldırının da bir düzeni olabileceğini  hissettirmektir. Yazılanlar güldürür ağlatır, kızdırır süründürür ama yumuşatır da. Yazıya dökülen her başkaldırının, aforizmalarla başlayan, karamizah yüklü bir ahengi vardır. Veya düzenli düzensizliği. Yani kor karanlığı parçalamaktır yazmak, başkaldırının özüdür doğru okumak... 


Düzensizliği düzeltmek veya düzeni düzlemek için asice yazmak başka bir şeydir ve oldukça zordur. Okumak meridyen ve paralel düzlemini paralamak, enlem ve boylam arasına sıkışıp kalmamaktır. O da  zordur. O yüzden özünden kopmadan, başkaldırıcı kıstaslarına uymak gerekir...


Başkaldırı, kökü sığda, kendini yazar sananların, özü sözü bir olmayanların, eli gözü oynakların işi değildir...


Başkaldırıcı, kökü derindeliğin güvencesiyle okur yazar esrikliğine savrulur. Eksikler neyse ne varsa görür ve gösterir...  


Düzenin Başkaldırıcısı, güncel hayata dair saptadığı gariplikleri okuyana iyice belletir. Kataraktlık konuları bile araya mizahi esintiler katarak  esnetir. Eski köye Yeni adet taşlamalarla zihinleri okşar. Zinde ataklarla, zehir zeka dokundurmalarla evladiyelik başkaldırılara doğrultur objektifini. Çeker büyük fotoğrafı, basar arabından renklisine. Hayli cesurca. Yani alayına gider, topuna baş kaldırı, bal küpüne isyandır başkaldırıcılık... 


Başkaldırı, dillere destan olmasa da baştacıdır. Belki muazzam bir el kitabı olur zamanla. Veya bir başkaldırıcının  başucu günlüğü kalır. Kör duvara sıvanan bir nefeslik umut veya. Güneş balçıkla sıvanmadığından, diğer sıvama aparatlarını  yansıtan ayna olur belki. Belki de anca dikkatle okuyanın anlayacağı, kabahatler kanunu ihlalidir. Tek ihmal edilmeyen şey ise insanlığı zorlayan feci olaylara takındığı tavırdır. Başkaldırı denilen de işte budur.


Bu insanlıktan çıkmış türlerin yüzüne gözüne  'Yeni' bir bakış açısıyla çıkmaktır. 'Yeni' bir yaklaşım, 'Yeni' bir değerlendirme,

'Yeni' bir desteklenme, 'Yeni' bir denetimdir. Veya 'Yeni' bir oto kontrol sunumudur. Yeni'ye tek şart ise eskiye dönüşmemesidir... 


Yani mevcut düzenin halkı oyalama taktiklerini ve yarını oylama modellerini red etmektir mesele. Çünkü yutturulması gerekenleri ve malumun yutturmacalarını aptal kutuları çoktan şifrelemiştir. Çokluğun içinden seçilmiş safi, sufi, kafi şark kurnazları, akla gelmez veya kırk yılda bir anca gelir taktiklerle konuları çarpıtır. Sabit kurnalardan akıtılır, zehir zakkum. Zırvalık boş akıllara boşaltılır ve masum akıl depoları bir bir zehirlenir...


Çarpık füzenin başkaldırıcısı, bu pencereden bakıldığında gerçekten masumdur. Masum ama malum düzen. Güvenç sıfır. Ne dersen de ne yazarsan yaz, hatta sol elinle kanarya tut, başkaldırıcılık kafadan mahkum...


Hele de zaman ve mekan duyarlığı, dünden bugüne gökten yere inmişse, duygular ibrikten dökülen kibritle ateşleniyorsa durum değişmez. Ve sikkesinden borsasına, futboldan siyasete, dilden dine,  kompradordan oligarşiye, kılından komplesine her şey yozlaşır. Ve başkaldırıcı salt bunları gösterse bile bariz suç işlemiş sayılır. O yüzden başkaldırırken üzerinde bir daha düşünmek, kime zarar, kime yarar, kim zulalar kime harcar ayrıştırmak gerek. Yani yazarken de okurken ki özgürlüğün tadına varabilmek için bu şart. Çünkü özel, tüzel yazdıysan, yazgı bu demeyip özüne gözüne kaydırdıysan özgür kalabilmek zorun zoru..


Peki bu şartlarda nasıl olacak başkaldırı? Başkaldırıcılık dağın arkasını görmek ve bilmek. Sırf 'ben bilmem merkez bilir' diyen tipitiplere giydirmek. Başkaldırmak, düzenin ters kolpalarını düzlemek, düzlemenin gereğini kalpte hissetmek. Başkaldırı boş inançlardan, akılları gaza getiren düzenbazlardan ve gaza illetinden milleti kurtarmak. Merkezi ritmi resetlemek. Elbette 'okumak kolay sıkıysa yaz bakalım' tümcesini iki kere okumak. Yazan için 'Söylemek bazen, yazmak ise her zaman yürek işidir.' yazılanın inkarı olmaz diyeni önemsemek. Yani başkaldırının nasıl olacağı belli...


Çatpık düzen başkaldırıcısı, saçma sapan, şamdan kavaktan ne kadar konu varsa dokundukça dokunacak. Neyi kime, kimi nereye perçinleyecekse, pervaza pervasızlık çakılacaksa bile hiç çekinmeyecek. Ve zamanla arabın büyüsü bozulacak. Yani Dünya çok meridyenli ve çok paralelli paralanışı veya güneş sarısı parlayışı mutlaka görecek...


Tam da bu  tarihte, salt talihsizlerden bahsetmek zor iş. Asıl zorluk falandan filandan etkilenmeden, kafa esince tam da böyle esmek gürlemek. Başkaldırının dikalasını diktelemek. Diktacıları kendi kantarında tartmak. Ancak gününü gösterirler illa ki yani başkaldırının sehpaya çıkmak ve tabureyi tekmelemek olduğu bilinciyle velvele ve zelzele koparmak da bir yere kadar. Bakarsın kolpacı kopuklara inat, bir bir hedefe salınan oklardan biri dönüp gelir tam on ikiden...


Başkaldırcının takdirlik, takdimi de bellidir, 'Dua et başka hiç kimse başkaldırıcı olmasın. Şeytan ölsün bir daha taşlanmasın. Hacamat olmadan hacılık piyangosu kime çıkarsa çıksın. Yas için akşam ajans, toplu mesaj beklenmesin. Can bedenden çıkmadıkça, başkaldırı çanları çalsın. Az veya çok çaktırmadan çalanlar da ölsün. Aleni hamuduyla götürenler de gömülsün...'


Malumu bilsen dert, ilgilenmesen başka dert. Derdo olmak da zor. Ve dertli başkaldırıcı, her konuda içini döktükten sonra ölür. Ölmezse, kendinden emin kendine amir oldun demir kestin. Demirden korksak diye başlayan racon kestin. Hala değişmez aynılık, yenilenen aykırılık. Zaten 'okuduğundan fazla yazmaya kalkışanlar bir yerde mutlaka yanlışa düşerler.' O yanlış gelir ıssızlığın ortasında başkaldırıcıyı bulur. Artık yeter...


Artık lafını duyar duymaz boy boylayan, sav savlayan, tav tavlayan devletlu hemen hal ve vaziyeti kayda geçer. Zaten başkaldırıcılık zor, başkaldıranı aradan kaldırmak kolay. Tarihle sabit, başkaldırıcı ya düzen düzenbazlarınca öldürülür ya da öldürtülür...


Yani o zaman bu zaman. Güleryüzlü  başkaldırıcılık gereği, devletten değil ama 'biraz derin devletten korkmak lazım' zamanı. Özellikle davet ve icabet fasılları hırsla ve hızla sürerken. Ayrıca esaretle bitebilecek sertlik de artık başkaldırı değil. Ayrıca başkaldırıcılık budur canım 'Olacak o kadar' başkaldırı da denmiyor artık.


Ne yazık ki mevcudiyet böyle. O yüzden onca bunca başkaldırı kafi. Söz meclisten dışarı, çerçevesi açık veya gizli oturumda, kim şapa oturacaksa, oturur. Şahsen Sevr dağına kim çıkarsa çıkar. Kifayeti müzakere.


Artık yeter. Bugün itibarıyla yerli ve milli çarpık düzen, kendine başka başkaldırıcılar baksın...

27 Temmuz 2026 Pazartesi

YENİ PARTİ' İÇİN PROVA

 YENİ PARTİ' İÇİN PROVA


Eskiyi geride, butlanist gericilere bıraktık ve artık 'Yeni Parti'liyiz dedik. Eskinin esirliğinden kurtulunca 'Yeni Parti' için prova yazıların ilkine başladık. Makalemiz karmakarışık olsa da dilek ve temenni bağlamında değerlendirilmeli...


Şimdi sadece partinin adı 'yeni' olmamalı. Özellikle siyaset yapma biçimi ve örgüt modeli de çağın gerektirdiği şekilde 'yeni' olmalı. Geleneksel örgüt modelinin ilerisinde bir yapı konuşlandırılmalı. Konum koruma derdiyle siyasi vesayet asla üst yönetimlere bırakılmamalı. Demokratik bir program ve tüzükle partide emeğe bağlı yükselme her aşamada korunmalı. Özellikle, öncelikli hedefe kimlerle, hangi örgüt yapısıyla ve nasıl bir iktidar anlayışıyla yürüneceği nitelik kıstasına bağlanmalı. Nicelik hevesiyle ülkede yeniden demokrasiyi tesis edecek 'Yeni Parti', kesinlikle parti içi demokratik yapılanmasını merkezi vesayete bırakmamalı. Yönetsel üçleme temsil, karar ve yürütme  dengesi ortak akılla kurulmalı...


Yeni program ve tüzük bilimsel akılla hazırlanırken çatışma yaratabilecek,  topluma hitabı negatif etkileyecek ayrıntıların üzeri silinmeli. Karanlık çağı ışıtacak, temel çelişkileri giderecek özgürlükçü politikalar, en başta örgütsel düzlemde özümsenmeli...


Bu nedenle 'Yeni Parti' eskisinden ileri bir sosyal program ortaya koymalı. Toplum katmanlarının özgürce katılacağı demokratik bir ülke tanımlamalı. Halka doğruları yansıtacak yeni bir yönetim modeli kurumlandırmalı.   Klasik siyasi parti yönetimleri gibi sisteme ciddi eleştiri yapanlardan kaçılmamalı.


Ayrıca 'Yeni Parti' demokratik temsili teslimiyet ve örgütsel dinamiği dirayet kıstaslarına bağlamamalı. Diğer yandan 

'Yeni Parti' partilileri demokratik haklarını asla merkez yönetim tercihlerine bırakmamalı... 


Demokratik yöntemlerin sırf tüzükte yer almasının yetmezliği bilinciyle bizzat tanınmasına ve uygulanmasına çaba gösterilmeli. Çünkü parti içi demokrasi iktidara yürüyüşün ilk adımıdır. Böylece 'Yeni Parti’ halkın kendi kaderine kendisinin yön verebileceğini kanıtlar. Anca bu tavırla demokratik ve katılımcı bir modeli diriltilir. Böylece bir ve diri olmak gerçekleşir, dirlik getirir...

  

Yerelden genele 'Yeni Parti' yönetimlerinin birincil işlevi doğrudan adaylar belirleme ve bu konuda merkeze kati

yetki devri olmamalı. Olursa

şeffaf yönetim tarzı zedelenir. Hesap verebilme zorlaşır. Hatta ciddi eleştiri yapanlar  ve muhalif tavır yine budanır. Yönetsel yapının biçimlenmesi kısır ve kısıtlı çerçevede kalır. Yani yine örgütsel rekabeti merkezi yönetim belirler ve denetler...


Yeni yüzlerin siyasete katılımı, 'Yeni Parti’nin kararlı duruşuna ve Genel Başkan'ın toparlayıcı tutumuna endeksli. Ayrıca siyaseti ve toplumu dizayn edecek yeni  projeler geliştirilmesi gerekli. İvedilikle yenilikçi politika üretimi gerekli.


Gerekli çünkü 'Yeni Parti'nin iktidara yürürken prova yapma lüksü yok...

23 Temmuz 2026 Perşembe

KUR ‘YENİ PARTİ’ KURTUL OLMASIN…

 KUR ‘YENİ PARTİ’ KURTUL OLMASIN…


Halkı sorgusuz sualsiz kendi safına çekecek güç olmak, reel siyasetin temel hedefidir. Hele ki güç yaratma dayanağı özellikle halk olunca kurulu, kurumlu partilerin iktidarı ele geçirmesi kaçınılmazdır. Ancak bu iktidardaki erk değişimi partisine göre değişir. Bazen uygun görülmez. O zaman büyük sermaye, tıpkı son yaşananlar gibi yerli işbirlikçilerini parti içinden veya dışından, yasa kanun tanımadan hemen devreye sokar. İktidara yürüyen mevcut partiyle parçalanması hızlandırılır. İki parçalı partiyle iktidar hayal olduğundan hep bu oyun oynanır. Bu arada hemen yeni parti veya partiler kurulur ama siyasi trafik onların özgürlüğünü tırpanlamak ve cılızlaştırmak üzere işler…


Tam zirve yakalanacak tam da böyle oldu yine. Uzaktan kumandalı siyasetin ‘Kurgu Kuklaları’ uyduruk yöntemlerle başa getirildi. Kolay güç zehirlenmesi yaşayan bürotipler seçildi. Çünkü bunlar kumpasın arkasında ne yatarsa yatsın, araştırmaz. Bilse de önemsemez. Bunlar için politik güç olma uğruna hangi ödünler ve sözlerin verildiğinin de hiç değeri yoktur. Yani iş nereye dayanırsa dayansın fark etmez...


Emanete ve geleneğe ihanetçi ‘Kılıç Kalkan’ ekibi direktifler doğrultusunda umursamazca doğramaya başlar. Amaç egemenlerin istediği parti olmak ve çok sınanmış bağımlı partilileri, hedefsiz kalacak millete kabul ettirmektir. Bunun için geçmişi ne ki geleceği ne olsuna, neden sonuç ilişkisine, oluruna olmazına asla bakılmaz. Ölümcül riskler gözden geçirilmez. Kazandıran bahis sadece güç tarzlarından birine yığılma ve egemen güce hizmettir…  


Karakapitalin kurumlandırdığı, konuşlandırdığı ada ve etrafına güven yaratmadır bahse konu. Zaten kurulu sisteme sermaye aktarımında ‘Kullanılan Kuklalar’ın ipi kimde, kimin gizli eli, kimin oyuncağı, olunacağı, hangi politik gücün denetiminde ağın genişleyeceği katiyyen önemsenmez. Büyük sermaye bilir bilir gereğini yapar. Gereksizler de onar. Çünkü her zaman güç devşirmesi ve güç göçermesi hangi parti ile sağlanacak pentagon planlarında bellidir. Yani siyasal arena sembolik sermaye ve sembolik parti veya silik sinik partilerle şekillendirilir.


Ayrıca halka rağmen yürümeyeceği görülen her periyotta, her ekonomik tıkanmada düğmeye basılır. Eskisinden kötü yeni dönem başlatılır. Anında eski ve yeni politik tipler, suni kamuoyu oluşturma, gerçekçi medya algısıyla oynama, sıfırdan referans güncelleme, ite köpeğe itibar kazandırma, varolan istikrar ve istatistiği bozma çerçevesinde etkili yetkili kılınır. Hatta ‘Karga Koku’ konumundakiler bile bilgeler katına yükseltilir. Bunların vaktiyle geleceği ‘Karartan Kaypaklar” olduğuna bakılmadan, günü kotaracak ‘Karanlıkçı Kolpanlar’ havasına sokulur. Sonuç siyaseten kol koparan, kafa koparan hava civa işlerdir...


Halka rağmen halk siyaseti yaptığını sanan bu utanmaz, arlanmaz butlanoğlanlar ‘Baba Partisi’nde on yılların emeği aktif, pasif ne kadar kazanım varsa devlete sildirmeyi kendilerine hak görürler. Edevlet bile tırpan yer.  Hain kumpas anlaşılır gibi değil. Bu incelikli ama elim eliminasyon hangi üst aklın verdiği ev ödevidir ki saniye sektirilmez.


Ne yazık ki, on yıllarca peşinde koşulan, devlet kuran devletin özel kurumu farz edilen asırlık Parti öldürüldü. Devletin içinden bir grup, büyük sermaye aracısı işlevi gören tipler ve siyasetin kısa ömürlü ama bol kazanan tipitipleri iş birliği yapar. Maktulü belli celladı da bellidir. Bu mutlak butlancılar asla toplum desteği bulamazlar, evrensel karanlık güce hizmete devam ederler. Zaten yılların doğrultusu aynı, benzer yanlışa gömülme ve siyaset mezarlığı…


Evet çokuluslu sermaye faşizan bir süreç dayatıyor ama bu kez tutmaz. Tutmayacak. Çünkü kendi partisinde mağdur olanlar, mağdur kesimleri arkasına katarak, egemen güçlerin tekerine illa ki çomak sokar. Sistemin kirli, paslı ve kanlı çarkına çark edenlere üç nokta koyar. Ve hâkim güçlerin tersine ve zıddına radikal politika üretecek, politika yapacak ‘Yeni Parti’ dirençli bir temel üzerine inşa edilir.  Yani günü gelip çattı.


Kurulacak ‘Yeni Parti’ tarihsel bir gereklilik, vazgeçilmez bir durum. Politik şemanın veya küresel güçler aygıtının egemenliğini sürdürmesini artık bu ‘Yeni Parti’ sonlandırmalı. Durum ve hedef budur. Bu olmalıdır çünkü durum günü kurtarma değil gün kötü durumu kurtarmaktır. Eski model usullerle, tutucu siyasetin azalan popülaritesini yenilemek güncellemek için değil ki evladiyelik kopuş. Olmamalıdır da. 


Peki ne ve nasıl olmalıdır? Millet yararına güç yaratmayı engelleyenlerin, egemen güce boyun eğenlerin, reformist akımların önünü kesenlerin hesabını dürecek bir parti olmalıdır, ‘Yeni Parti’. Yani iyice puslanan siyasi havayı değiştirmek, son sürat uçuruma giden ülkeyi kurtarmak üzere kurulmalıdır ‘Yeni Parti’. 


Sol tahlilde, kur yeni partiyi, eskisinden kurtul, yeni makama kurul ve keyfine bak olmamalıdır bu kutlu siyasal yürüyüşün öncelikli amacı. Özel uyarılara da uyulmalıdır ayrıca. Öyle bilmem kaç kilometre lafta demokrasi yürüyüşü yapan bilmem nelerle özdeşleşen küçük bir adım dahi atılmamalıdır artık. Asla ve kata. Çünkü bu halk yeni eski bakmaz ve affetmez… 


Çünkü neden ‘Baba Partisi’ni içi yanarak geride bırakanlar ‘Yeni Parti’li olduktan sonra kesinlikle anlık yalpalayanın, yalandan sendeleyenin, milim eğilenin gözünün yaşına bakmaz.


Bakmasın da bakmayız…

7 Temmuz 2026 Salı

YAŞA 'LES DIABLES ROUGES'

 YAŞA 'LES DIABLES ROUGES'


Yaşa başa bakmadan, başlıkta kullanılan 'les diables rouges' ibaresi, başta siyasi makale izlenimi verebilir. İncelemeden öyleyse de kesin sondaj yapıldığında anlaşılır ki hiç de öyle değil. İrdelenen konu, savruk siyasetin uğultulu tepelerinde fitbola uğursuzluk sokma kalkışmasının şekli. Turnuvaların şeklini şemalini bozma girişiminden çekinmeyen sokma akıllı ceza aklamacıları. Bunların topunun kendi stadyumlarında dön baba dört çarpılması. Yani bilinen adıyla 'kırmızı şeytanlar'ın çeyrek rauntta zafere kaçış güncellemesi. Kirletilmeye çalışılan fitbolun adaleti güzellemesi...


Son günlerde sanata, mizaha, muhalefete, ekonomiye, eleştiriye, özeleştiriye ve hatta spora saraysosu destekli fos siyaset fetbazlığı boca ediliyor. Fitbol dünyasında özel, özerk ve federatif akımların boğulduğu sığ denizler yaratılmak isteniyor. Bozulan şahsi çıkarlar çerçevesinde, fitbolun milli dünyalar kapışmasında bile çirkin uygulamalarla kamplaşılıyor...


Bu ucuza mal kampanyasının son versiyonunda, yüz karası fekfinfon Cinconi İnfanttino ile evrene başbelası fikfukfon Donalt Turup kırmızılı hattan görüşüyor. Kısa konuşmada öirkin teklif veya ahlaksız talep doğrultusunda anlaşmaya varılıyor...


Cinconi İnfanttino, 'cin olmadan şeytan çarpmak' için küçük harflerle fifa'nın bağımsız yargı organlarını konuyla ilgilenmeye  çağırıyor. Donalt Turup

malum ricacı olarak şükranlarını sunuyor. Yani hem kel hem fodullar formaliteyi yerine getiriyor.


Başkanlık forslu meselenin halli için yeşil sahada cereyan eden aşil tendonu kazası oval ofis dayatısıyla yuvarlak masaya yatırılıyor. Hukuki süreç, yetkili kurul kararları aynen zıvaynen. Açılımlar açıklamalar, bağlamalar bağlantılar, yağlamalar yanlamalar tıpkı turpun büyüğü sepette meselesi gibi alaturka. Sistemin böylesine garip işletilişi hiç bir zaman savunulur metod değil. Turnuva katılımcıları açısından bakıldığında ise uluorta cereyan eden büyük utanç ve tastamam ilkesizlik...


Uzaktan kumandalı fifa diziplin kurulunun fitbolcu Faloren Balıgün kararı yarınlar fitbolunun egemen siyaset tarafından dizaynının tek renk fotoğrafı. Bu şaşırtcı af kararı fikir zikir  şeyiyle, falan felmekan tarafından şerh koyulası bir karar. Özellikle çalan son düdükle özerkliğin bitiş resitaline üç nokta...


Konunun diğer tarafı olan 'Kırmızı şeytanlar' rakibi amorika'nın lafta en önemli oyuncusunun maça bir kala ihraç cezasının  ertelenmesine itiraz etti. Başvuruları reddedildi. Resmiyette fifa köleleri milliyetler Faloren'in affedilmesine göz yumdular.  Sinsi darbeci Donalt Turup'un fitbola müdahalesine bir tek Kulemans'lı kudretli kadroya dönüşen 'Kırmızı şeytanlar' dur dedi. Sahaya çıkan fitbolcuların her biri 'kule mans' idi. Yani 'kırmızı şeytanlar geri durmadı' ve fitbolik fetbazlık feleğin çemberine hapsoldu.


Bu maç skorundan öte fitbol öncüllerine, özel ders kıvamında bir maçtı. Sabahın kör vaktinde birbuçuk saatte salt 'kırmızı şeytanlar' değil, fitbol dünyası kazandı. Dünyalı fitbolseverler kazandı. Kımıl canlısı fekfinfon Cinconi İnfanttino ile fikfukfon Donalt Turup ise kaybetti.


Fitbol işte böyle oyunbozan bir oyun. Dünyanın en adaletli oyunu. Onurla mücadele eden 'kızıl şeytanlar' ise bu oyunun şahı. Yaşa 'les diables rouges' yaşa. Fitbol tarihi bu onurlu karşı koyuşu altın harflerle yazacak...

4 Haziran 2026 Perşembe

YAZBAŞI HAYIN AKINI...



Yıllar yılı yağlı urgana verilen başlar uyardı nesli

bilenler yazar hala kahpe evren ihanetini.

Devrimci ruhla örgütlenme hala tek alternatif

unutulmaz asla bir zamanlar yükselen devrim seli.


Bu yazbaşı siyasi saldırıya yeni eşik

karşı devrimci baykkuş çığırtısı çelişik. 

Keşik kollayan koftilerde kafa karışık

çap, çehre, endam, profil yozlaşık...


Bu yazbaşı baykkuş ötüşlü hayın akını

müthiş sesli terk düşkünü milli ve yerli

mitoloji sembolü kabartma resmi kara kefenli.

Gayet kandırıcı yedi katlı alemin alevden dili

kumpasçı yönlendirme sıfır özeleştirisiz darbeci.

Mahrem eşiği geçene illegal militan tavrı

keka başta topuna demir üzüm salkımı...


Bu yazbaşı 'Akın var akın güneşe akın...'

emperyalist cenahta cennet sunumu toptan yalan

bu yazbaşı düşük etiketli satışlara devam.

Hay vahşi kapitalizm dünyayı asla kurtaramaz

huy kumpas siyaseti safi zaaf lafı güzaf

kutlu kitabı okunsa hiçlik ama hiç okunmaz.

Boncukgözlü zindana boğulmalar evlere şenlik

gün ola kırar zinciri tutsak insanlık.

Şimdiki amaç her türlü zorluğa katlanmak

mesele cehennemi yaşamak cennete kanatlanmak.

Yıllar yılı hayaller yarım umutlanmalar yavan

her fırsatta göze sokulan görece imkansızlık yalan.

Güneş kızılını görmek tek kutsal iman

hayına hayatın oyun olmadığı gösterilir inan.


Bu yazbaşı hayına karşı devrimci duruş yeter

yeldeğirmenci siyasi mucize gerekmez.

Deniz'lerin verdiği mücadeleye devam

'tam bağımsızlık' tek kavram...


Bu yazbaşı resmen bir hain kalkışma daha

seçimle temsil seçeneğini sıfırlayan hayın keka

emirle planlı ayrıştırma sınıfsal farklılaştırma

farklı siyasi eğilimleri de birleştirir unutma...


Bu yazbaşı hayın hava akımı

taş kazan kafalarda sürgit solla savaş hakkı.

Bereketli toprakların işgalini saklama ayıbı

haklı mücadele ışığını kısma baskını.

Çeyrek asırlık işgale direnen mekanizma belli

harlanan baykkuş bakışlı hegemonya kıskacı.

Kainatın bağrına gömülü şahlar şahı

mert dert üstüne dert diye haykırır

namert kör karanlıkta celladına aşık olur...


Bu yazbaşı hayın hokkabazlar yayını boşa

kinkoncu yaylım ateşle deniz yolcusu ölmez

sönmez fikri üç kırmızı karanfil solmaz.

İki cihanda beynelminel baba cavusolu

durgun denizde yakamoz yanılsaması

aldatan fonda kara delik kırklar kapısı

Hayın furyasına kapılanlara dünya kalmaz..


Yazbaşı haybeden hayın salgını

saltık baykkuş yutunca hapı kol kırılır yol narlanır

dengi bulunmaz kaybeden hayfa unutulur.

Keke yen içinde kaybedince kendini

karkamel iç karartıcı keyfe sarınca dertleri

hayınlık hak hukuk bilmezlere kalsın ilelebet.

Mutbuta çapraz gereksiz tek sual yeterli

bakk baykkuş değer miydi son demde ihanet...

1 Haziran 2026 Pazartesi

İNSAN VİRÜS İNSAN...

 İNSAN VİRÜS İNSAN...


İnsan bazen çok basit ve anlamsız şeyler yapar. İyice basitleşerek insanlıktan eden alakasız işlerin peşine düşer. Hiç düşünmeden, tartmadan ölçmeden, kendini bilmeden resmen basitliğe bulanır, zehirlenir. Oysa hiç de basit bir canlı-makina değildir insan...


Rakamların diliyle vücut bulan, organların bütünlediği sistemler koalisyonudur insan. Hücresel yapı dinamiğidir. Devlet içinde devlettir. Bedensel varlığı oldukça farklı hücre tipleri dizayn eder. İki yüz çeşit hücre. Kendi içinde, boyut, şekil ve işlev farklılıkları. Her biri ayrı karakterdir. Ayrı neferdir. Biyolojik verilere göre insanı yaklaşık 40 trilyon hücre oluşturur…


Yani insan denen mahlûk, " 30-40 trilyon canlı hücreyi barındıran, dev bir organizmadır." Organizasyon bu kadarla da sınırlı kalmaz, bağırsaklarda 40 trilyon canlı mikroorganizma yaşar. Yani insan vücudun yarısı bakteridir. Yarısından fazlası sudur.


Bilimsel tespitlere göre 80 civarında organ ayaklandırır insanı. Özellikle “Beyinde yaklaşık 86 milyar sinir hücresi vardır. Bu hücreler 100 trilyonun üzerinde bağlantı içerir. Kalbi 2-3 milyar kalp hücresi birleşerek oluşturmuştur. Kalp belki de insanın en çok çalışan, en emekçi organıdır. Vücuda bir saatte yaklaşık 300 litre kan pompalar..."


Diğer yandan hücreler illaki bir organ oluşumuna katkı vermek zorunda değildir. Bazı hücreler vardır ki vücuda özgürce hizmet ederler. Tıpkı alyuvarlar gibi, bu kırmızı kan hücreleri 25 trilyon civarındadır ve damarlarda gezinerek akciğerlerden aldıkları oksijeni en ücra dokulara dek taşırlar. Hayat böyle devam eder.


İnsan hücre yoğunluklu bir sistemdir. Her hücre tipi biyolojik değerlik açısından çok önemlidir. Minikçe bir eksiklik insanı insan olmaktan çıkarır. Sinir hücreleri ve bağışıklık hücreleri biyolojik dengenin unsurlarıdır. Sinir sistemini 100 milyar nöron kontrol eder. Her bir nöron ise 50-250 bin nöronla direkt bağlantılıdır. İmmün sistem çökerse de insanın imanı gevrer.


Bu astronomik hücre pratiğinde ince bir ayrıntı saklıdır. Hücreler insansız yaşayabilir, ancak insan hücresiz yaşayamaz. İşte bu evrensel düzeyde yaşam ve ölüm dengesidir. Yani hücreler de ölürler. İnsanın kendisinden fazla yaşayan hücresi mevcuttur. Ömrü 1-200 yıldan fazla olan hücreleri. Örneğin beyin hücresi 200 yıldan fazla yaşayabilir. Diğer yandan birkaç saniye içinde insan vücudunda ömrü dolan 1 milyon hücre kaybedilir. Ölenlerin yerine yenileri imal edilir.


Demek ki; dünyasal döngüde insan mükemmel bir uyum ve gizem örneğidir. Bu rakamsal örgü dolayısıyla dahi, bin düşünüp bir eylem koymalıdır insan. Madem basit bir mekanizma değil, sırf bu bilinçle asla basitleşmemelidir. Yoksa en başta kendine zarar verir ve yakından uzağa büyük ayıp eder. Ardından etrafına damages. Buhran, bulaşı ve zehirlenmeyle zardan ince deri tabakasının ardındaki keşfedilmeyi bekleyen dünyalarda da kızılca kıyamet kopar. Kasların tutunduğu kemikler unufak olur. Organlar peş peşe imha edilir. Hücreler yanar küle döner. Vücut içten dışa çamurlaşır. Ve göğüs kafesindeki kuş, vücudu uçarak terk eder.


O yüzden durduk yere sayılamayacak dut biçimli varoluştan, kurt böcek kemiren yok oluşa, dut yemiş bülbül haline düşmeden doğru bir yaşam sürmelidir insan. Açık deyimle; " İnsan olarak doğup, mikrop olarak ölmemelidir." İnsanı insan yapan mükemmel değerlerden kopmamalıdır. Yapı taşı 30-40 trilyon hücre adına yaşamın hakkını vermelidir.


Eğer yaşamı basite indirgeyerek ve basitleşerek, doğanın yasaları, kaideleri ve tespitleri dışına taşılır ise o mükemmel ahenk içeride dışarıda anında bozulur. Salt sömürme maksatlı basitleşme, anlamsız ve anlaşılmaz ruh hali yeryüzünü yaşanmaz hale dönüştürür. O faşizan kısır döngüde insan kirlenir ve çevresini de acımasızca kirletir.


Kapitalizm bazlı küresel salgında kilit nokta şu; milyonlarca yılda insan genomuna, genetik materyaline girmiş, aktivasyon yitirişiyle insanın normal bileşenlerine dönüşmüş, amiyane tabirle ‘içimizdeki virüslerle, dışımızdaki virüslerin’ yaşam savaşı.


Mükemmel boyutta işlerliğe sahip, gizemli bir makine olan insan vücudu ölümüne taşıyıcı rolünde. Yani insan ve virüs aynı tarz yaşamın canlıları. İnsanlar da virüsler gibi, virüsler de insanlar gibi çoğalır, gelişir ve yayılır. Her iki canlı türü de yok eder, yok ettikçe yok edecek yeni yerler arar. Yani birbirine çok benzer bir yaşamdır sürdürülen. İnsanın da virüsün de keşfi ve tanımlanması bu nedenle çok zordur.


Zor ama bir o kadar da basit. Ve hepten basitleşerek çok anlamsızca işler yaparlar. Haricen anlaşılmazlığı kovalarlar. Dünyayı yaşanır olmaktan çıkarırlar. Belki yüzyılın panaromik kapışması da sırf o yüzdendir...

28 Mayıs 2026 Perşembe

FİTBOLDA 'PİRO, PİERO VE TRİO' ÜÇGENİ

Fitbol literatürüne yıllar yılı neler girdi neler. Giren çıkan, çoğu unutuldu. Ancak bu unutulmaz çünkü fitbolcu fitbolcunun yurdudur. Realist fitbol kamuoyu öyle malumun kaybedeceği anlaşılan maçı mahkeme de bitiren politik operasyona kanmaz. Evrensel fitbol üçüncü gözün fitbolu, uyduruk bir kararla kanun, kural, adalet tanımadan kuşatmasına rıza göstermez. Fitbolikler tepegözün kullandığı sınırsız  güçle, saldığı korkuyla sinmez. Fitbolistlere can feda bu da girsin literatüre ve unutulmasın ilelebet, 'Korkaranlık güçler, sevginin ve rengin gücüne direnemez...' Cümle alem duysun. Son yıllarda tevatürle literatüre giren, yakınlarda  düşük bütçeli avantüre ayağı dolanan 'piro-pirom' da duysun. Duyarsa duysun, duymazsa uydursun...


Fanatik fitbol uydusu Piro,  amigoslara direnemez. Kutlu aşka ve renkdaşlığa da direnemez. Çünkü fitbola epey büyük ve çok geç yaşta başladı. Fitboldan fazla anlamaz. Yaşıtlarına göre daha çömez fitbolcu. Emektar jenerasyonun ilgisiyle enerjisiyle, kısa zamanda bilge ve saygı uyandıran konuma yükseltildi. O kadar. Sonra geriledi, kala kaldı her maç. Kendi gerildi, ortamı gerdi. Ve fitbolda yol göstericiliği hiç tutmadı. Uzun yolculukla kan uyuşmadı. Fitboliklere yeni bir yol açamadı. Hatta açılanı kapadı. Genel kanaat odur ki önder olamadı. Sadece kaptanlığı kaptı. Fitbolun yüzyıllık ulu çınarına kaptanlığı bile kofti, 'Ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırı' diyen fitbol yazarları var. Piro yine ofsayta düşerse artık Var da var...


Ayrıca fitbolda artık piero var. Birçok sportif alanda aktif, tam faal. Piero, analiz yapan, grafik çıkartan, istatistik tutan, denge derleyen ve fitbolu demleyen bir yazılım metodu. Bu modeli yani Piero veya benzerini kullanmadan yeni ve modern fitbolu tahlil etmek zor. Maç kazanmak ise kocaman hayal. Şampiyonluk ise ütopya. Pironun fitbolun vazgeçilmez sistemi, Pieroyu kullanmadığı çok belli. Çünkü fitbolda taktik maktik tanımadan bodozlama atak pratiği uygulatıyor. Bir otomatik panik yaşıyor sanki hazirun. Netice de yazık olacak, yazıklar olsun diyenler olacak ama kime? Şimdilik piro oralı değil. Değilse radikal fitbol hafızası suçlu. Fitbolistleri sürekli absürd yanıltmalarla oyaladığı için.Tek bir kere olsun fitbol tarihinde doğru tarafta yer almayanları çabuk unuttuğu için...


Bu arada fitbolun malum manzarasına bakıp puro tüttüren neofaşist- holiganist kodamanlar da hiç oralı değil. Zaten buralı da değiller. Salt kalp paraları burada, kalpazan paryaları her sahada. Misal maçın her safhasında 'parayı veren düdüğü çalar' havalı, fitbolun bol atarlı tek akımlı hakim triosu da iş başında. Bu her türden hakim triosu, eksigon kara bulutların, şiddetli pentagon hava akımlarını mikro-makro patlamalara dönüştürmesiyle düdüğü üfler. Mutedil deniz dalgalarının müthiş tusinamilere dönüşmesiyle çalınan düdükler anında çark eder.


Çarkedenlerin topunun çarkına zurna. Ancak fitbolun rotası tek düdükle bile hemen değişir. Fitbolun deniz bakışlı aktörleri de cebren ve hileyle değiştirilir. Mutlak değişmezlik kuralı ise; tek sesli düzen. Butlan ve Sultan. İkisi de Taksim-Tünel'de ayni telde gelen giden küçük vagon gibidir. Ama vagondakilere yazık...


Reel fitbolda tüm Pe'ler değişir de Pi sayısı değişmez. Çünkü fitbol topunun boyutu ne olursa olsun, hayallere sığmaz dev boyuta ulaşsa dahi Pi sabittir. Fitbolun çemberi daraltılsa, özü boşaltılıp, gerçek değeri küçümsense de Pi sonsuza dek tekrar etmeden uzar gider. Hal böyleyken en başta fitbol hafızası suçludur. Özellikle bilgi kirliliğiyle içeri kapatılma kararlarına karşı koyma gerekçelerini unutturduğu için. Emek düşmanlarının fitbolu dizayn etme girişimlerine 'yeter karışmayın, biz yönetiriz" demeyi hafızalardan sildiği için...


Fitbolda, 'Piro, Piero ve Trio Bermuda Şeytan Üçgeni'  yazısı, hafızalardan silinmeyen bir fitbol anısıyla bitsin. Bakırköy Zuhuratbaba fitbol sahası turşucusuyla sonlansın kutsal üçleme. Her yaz, Zuhuratbaba' da amatör profesyonel fitbolcu karması takımların yerel kupa maçları pek meşhurdu. Turşucu da. Elinde Çengelköy bademi turşusu, seyircilere 'Hıyara bak hıyara' diye marketing yapardı. Öyle ki 'Hıyara bak, hıyara' makarası kukarası ile turşu kovası ilk turda biterdi. İkinci tura başlardı...

 

Fitbolda ikinci turun ilk maçı belli. Malum durumdan vazife çıkarıp, şahsi çıkar sağlamadan küresel fitbolun azgın p-iyonlarıyla dişe diş mücadele. Her maç final. Mücadele, direniş, dayanışma ve son hedef şampiyonluk...

19 Şubat 2026 Perşembe

EY GİDİ TARİHİ YANGIN

 EY GİDİ TARİHİ YANGIN


Gün olur yakın tarih ciltlerine yazılacak ciddiyetsizlikler için en uygun an ufukta belirir. Ama saray eşrafı ve çepeçevre etrafı hayrına yazgı tersine döndürülür. Yine de boşu boşuna neredeyse dara çekilenlerin, fırsat yaratılarak cezalandırılanların hararetle beklediği o mutlak an mutlaka gelir. Ve ey gidi tarihi yangın diye başlar yazı, sonsuza devam eder...


Şimdilik hayat size can, kalana manevi ıstırap. Ey gidi ahlaksal çöküntü girdabında bocalayan hattat, hele ki hazıra yaslanıp, yalandan huzur sunmak ve planlı karışıklıklar yaratmak bambaşka bombardıman. Bu arada kurduğunuz suni zindanlar, gel zaman git zaman hiç kimseyi korkutmaz. Yığınla talan pervasızca palazlandırdığınız hiçbir kodamanı korutmaz...


An gelir, ay gider pay azalır. Ey gidi ramadan, sessiz sadasız gömülür insanlığın en karanlık yüzü yarına...


Tarihle sabit gerçeklik. Dünden bugüne had safhada hırpalanan hayata salt sıradan bakış atan, medet yerine etrafa dram saçan saray eşrafının eşgali belli. Topu cilalı masklı, maskeler binbir çeşit tek renk. Her bir takılanı bayağı gizli maksatlı. Yüzlerce yıldır olan biten bariz, sinsi maslahat rüzgarı ehliyetsiz mütecaviz... 


Küflü realite beyaban. Bize ne denir fakat bizeban zülüflü ağalar Topkapı Sarayı'ndan bu tarafa tüm saraylarda en güvenilir ham hizmetkar. Hatta bu saltanat muhafazacısı ahraz zülüflü baltalar hala salt enderun değil birun hazirununda hazır ve nazır. Dört bir yanda hazır kıta konuşlandırılmışlar. Bunlara amasız fakatsız saray şeysi has amalar da eklendiğinde vay aman. Toptan konuşmazlar, duymazlar ve görmezler. Haliyle zülfiyare dokunan muhaliflerin vay haline. Etliye sütlüye karışmayan velvelecilerin vay canına. Baydı vey baydı akan zaman. Kim ki çağı gerileten işte bu zevat bu zeban...


Bunlar yüzünden devasa zarar ziyan. Zinhar öyle bir an gelir ki; sesler tavan. Sinirler dikilir, ikilemler geçilir ve iç çatışmalar hareketlenir. Estetik tavırlar anında sertleşir. Yani belli süre elden geldiğince uysal kalınsa da ussal direncin önü tıkanır. Velakin vakti zamanıyla kahrolası yapılanlar ve ağız dolusu söylenen ağır sözler asla unutulmaz. Kızıl ateş sarar hudutları. Ada sakinlerini sakinleştirmeye yönelik karanlıkvari sindirme eylemleri ve insanlık onurunu çiğneyen süründürme operasyonları da yetmez sonra...


Daha sonra sürgün sürer çiçeğe durur kutlu isyan. Ey gidi ramadan zan altında kalır zaman. Gün olur haddini aşan, hududu geçen, kendini bilmez haddalara, gecikmiş hadiye faslı bir çırpıda güncellenir...


Bu hususta bir ayrıntı daha güncelere sarkar. Sadaka ehli saraka saraylarında saltanat ipine tutunan, tuturuk cüceler. Tekmili birden cildi tıraşlanan tarih sayfalarında, saray siyasetinin timsali ve temsili için kullanılan cüce soytarılar. Gölgeleri dev beberuhi, topu soymuk. Başta sultanı eğlendirmeye, sonda iktidarı görsel ve sözel atraksiyonlu güçlendirmeye görevli özel yetkilerle donatılmış figürler. Para akça ile alınan ve satılan, popüler hediye kıvamlı malum türler. Tümü kıskıvrak zekâ ve kısıtlı nüktelerle, karakter bozuğu küstahlaşmalara kapı aralayan temaşa tembelleri. Sırf tembihleneni tespitleyen azap azmanı bu cüceler, halka açık alan etkinlikleri ve törenlerde sultanın yanıbaşında durur. Şahsı malumu muteber, olduğundan çok daha büyük ve güçlü görünmesini sağlamak asli görev...


Bu minyatür hizmetkarlar, albenili ayrıcalığa sahipler. Sahibinin sesi bu cüce soytarılar asla cezalandırılmazlar. Özgürce konuşma ve istediğiyle alay etme hakkı tanınmıştır topuna. Kanun ve statü onlara asla işlemez. Resmen sultanı yansıtırlar her kalemde. Sürer cüce şatafatı. Sürer temaşa her biri zaman ve mekan sarmalında haddeden geçirilene, topuna had a bad time uygulanana dek…


Ey gidi oniki ayın sultanı Ramadan. Ey gidi sağmal saltanat karabasan. Ey gidi şehzadebaşı, direklerarası. Akşamdan sabaha geleneksel kültür ve sanat. Dolu içerik ve kapsam, özlenen konum ve zaman. Anvean mevcudata virdizeban. Velev ki çölde vaha, çal ki gölde maya illa ki veyl kuyusu. Pek yakında saray maray dinlemez zorda kalan geniş taban. Sıralanır üç otuz pare top atışı, yakın tarih el aman. Ey gidi tarihi yangın...

21 Ekim 2025 Salı

DEVRİMSEL FREKANS

 

DEVRİMSEL FREKANS

 

Spartaküs’ten bin yıllar sonra bugün insancıl kurgu zıddına zırvalanan, mitsel insansı kuşku yerle yeksan. Karşıt devirimlerle tekleyen kalpler çok yavan. Her devrimsel frekansa tertiplenen kulp çok, kulluk kutuplu yalan. Yani dört bir yan kulpazan. Tabii ki yersen...

 

Vladimir’den bu yana devrim en şaşırtıcı frekans. Devrimler, devrilenleri olmayınca olmaz. Devirenler de. Bizzat devrimcileriyle özdeşleşen, özgürleştiren devrimler savaşlara, tüm savaşlar özgün devrimlere yol açar. Ancak sonuç daima barıştır. Fark etmez yurt cihan...

 

Trotski’den sonra her aşamada devrimlerin en zayıf halkası, zarif örgütlenmiş zoru gördüğünde çark eden şok edici fraksiyonlar. İşte o nedenle oradan vurur yok edici karşı devirimciler. Çünkü devrim, savaşçı devrimciler ve sert duruş gerektirir. Yani devrim için sertin serti toplumsal durum kaçınılmazdır. Çünkü dirençli tutum ve toplumsal eşitsizlik devrimleri vazgeçilmez kılar…

 

Ernesto’dan beri devrimler halk katmanlarını şahlandıran, emperyal düzeneğin hiper hızına keskin frendir. Devrim belirtileri görmezden gelinen, ani tarihsel patlamadır. Çünkü evlerde ve sokaklarda umut tükenince devrime çok az kişi inansa da devrim gerçekleşebilir. Yani devrimi tetikleyen unsurlar, gidişatın aksine düpedüz iyileştirici ideleri yola koyar. Ve gerçek öncüsünü bulan özgün devrimler olur. Bunu bilen karşı devirimciler ‘kolektivizm ve yıkılış’ algoritmasını her dönem günceller. Tüm dünya lehine sosyalist devrimleri böyle engeller. Ancak ‘Che’ aleyhine tek kelime edilemez…

 

Deniz’le birlikte devrime destek bilinci ve devrimci gelenek birikimi toplumda yerleşir. Devrim inancının radikal yöntemlerle arttığı öğrenilir. Kelli fellilerde devrimcinin sırtındaki parkadan korku, halkta yürekleri paralayan coşku. Hem de tüm devrimci girişimlerin devlet düşmanlığı olarak adlandırıldığı kor günlerde. Sonuç malum, etki tepki mantığıyla itibarsızlaşma beklentisinin dip yapması. Dile kolay daima pik yapan Deniz ve arkadaşları…

 

Evren katilinden itibaren her devrim inancı sakıncalı moda. Her evrede bey zadelerin türettiği kurgu skandallarla sönümleme, hain pusularda zedeleme girişimleri. Elbette devrim ve devrimcilik, mutlu katmanların katıldığı toplumsal doku değil. Soyut tetiklemelerle değil somut eylemsellik ile gelir devrim. Kutlu kehanet, teorik ihanet kıskacından kurtulanla, bilimsel geçişlerle devrimci yol güçlenir. Ve devrimlerden bir devrim yaşar bozguna uğramış toplumlar…

 

Marks dahil dünyadaki tüm devrimlerin devrimcileri, sonsuzluğu temsil eden devrimsel frekansın değişmez parçasıdır. Devinen değişimi gören oportünist bozgunculuk, şaşkın iradeyle derin stratejiler belirlemeye soyunur. Dolayısıyla toplumsal kargaşalar körükler. Böylece birleşik cephe oluşturulmamasının önü alınır. Mikro-makro milliyetçilik gergefinde evrensel krizler sertleştirilir. Lakin şartlar çok çetin olunca, dünya çapındaki devrimlerden güç alan devrimciler, olgun fikirler ve eylemlerle salt devrime odaklanır. Tıpkı Deniz ve arkadaşları gibi…

 

Bugün veya yarın kazanımı ultra emperyalizmin yıkılması olan devrimler, şaşırtıcı derecede olanaklıdır. Pekâlâ pek yakındır. Yeter ki devrimsel frekans geniş yığınlar ve nice yorumlar ile güçlensin. Ve güç olsun geç olmasın…