EYLÜL, BİR TUTAM NOVELLA
Yalan yok, yalın yazımlı, diri ve duru anlatımlı 'bir tutam novella' okudum. Ve on yıllardır hiç hazmetmediğim aylardan Eylül, keskin bir kesinlikle puntalandı aklıma. Hatta her sonbahar sadece kendimle paylaştığım ölümden beter ayrılıkları, aykırı tutkuları, kaygılı dağılışları, ebediyen unutmayı ve gerçekten unutulmayı anımsattı. Sanki bir kez daha tutuşturdu yorgun yüreğimi...
Salt yazma tutkusuyla varolduğu aşikar 'Bir tutam Eylül' novellasının. Çünkü sonbaharı ve sıradışılığı deneyimleyen Eylül'ün şahsında, kör duygusallığı, hayatı çekilmez kılan yolları ve uzun yılları çöle çeviren yolculukları irdeliyor. Yani kimselere yaranma endişesi taşımıyor. Doğru tahlil yapma gayesiyle ve çözümleme gayretiyle okuyanı derinden etkiliyor. Öyle ki bizzat duydum 'bir tutam kadın' haykırışlarını. Hepsi de kendi bedeninde misafirdi. Tıpkı Eylül gibi...
Okudukça, 'Bir tutam Eylül'ün dehlizlerinde dolaşan kadınların duygu derinliğine indim. Bunu sağlayanların her birine hissettiğim saygıdan, aşırı özenle derledim diyeceklerimi ve dileklerimi. En başta Eylül için...
Eylül, hedefe varmaz yolların güzel kızı. Vardım sanılan yıpratıcı yolculukların göçmen kuşu. Yollar yalım çalım uzarken, ömür yıllarca ayarsızlığı yaşarken, ayazda kalışın biricik öznesi. Eylül, gecikmiş bir tutam huzuru ayaz da buluşun zirvesi. Sürekli kendinden kaçışın veya kendini buluşun, kısa ve özlü hikayesi. Sıkı ve sert mücadeleden kaçınmanın veya kararlı kaçıklığın sınırına savruluşun resmi. Resmiyette kadının adı Eylül, kitabının adı ise 'bir tutam Eylül'...
Bu bir tutam novellanın her sayfası yine yeniden çizilen bilindik resimlerle dolu. Bu dolgunluk ve okurda yarattığı doygunluk oldukça şaşırtıcı. Belli aralıklarla sarı saçlı sonbahar kutlanırken, yaşadığına yabancılaşmak bu olsa gerek. Belki de istenen budur. Kendi yarattığına yavanlaşmak. Hayat işte, bu kadarlık bir şey diye kederlenmeden ayaklanmak. Yarsız yardımsız kalıp, kalıplaşmış gerekçelere aldırmadan dünden yarına yoğunlaşmak. Veya değişik bakış açılarının açmazında özgürleşip, kırkından sonra tekrar kadın olmak...
Belki de hiç istenmeyendir 'bir tutam kadın' olup hiç alakasız toplum ve sistem dayatısıyla yolda kalmak. İşte bu bencil atmosferde birincil mesele belli uysal ve uyumlu yazmak. Bunun da hakkından gelinmiş kolayca. Mesela özgürleşen kadın olma zorluğu, metazori saplanılan mutlu sona dek çok kolay betimleniyor. Yani sırf lafla özgür olunamayacağı, değişken tutku cenderesinde gelişen metodik olaylarla açık seçik dillendiriliyor.
Sanki bir tutam novella, sırf siyah beyaz kalmasın diye tüm renkleri sahiplenen bir tabloya dönüşüyor. Her karesi sırım gibi işleniyor. Ancak yanlış duvara asılan tablolar, duvarları genişleten kahkahalar eşliğinde az buçuk değerleniyor. Sıkça değinilen değerler, tam Eylül'e katma değer sunacakken katılaşıyor. İncelikle dokunulan hayatlar ve seslenişler de susuyor. Yani hayatın sellediği eylüller de duyulsun, baskın darbeler de hiç unutulmasın istenirken istem dışı tutsaklık tekrar başlıyor...
Oysa baştan sona unutulmaması gereken nokta 'bu şehir bana hiç iyi gelmiyor' repliğiyle kesinlikle istatistik olmayacak kadın duruşu sergilenmesi. Bu nedenle anlatılan iç yolculuklar kati bir kararla mutlandırıcı göç dileğine tutunuyor. İşte bu dilek bir an unutulunca, sayfalar dolusu özgür kadına layık görülmeyen böceksi yeniden beliriyor. Kurtuluş eylemliliği anında bitiyor. Öyle ki bitik ve yitik kadın sırdaşlığı, düğün dernek güncellemesiyle bizzat Eylül'e endekslense de geleceği kurtarmaya yetmiyor. Ama her yaşta kadınsı kalmayı kanıksayanlara inat, iğreti kandırmacalara kanmalar anca böyle dışlanıyor.
Dışa vurulan yenilgilerin tek kazanımı ise aldatıldığı halde aldatmamak. Yani öznel gerçeklik neyse onu kötülerden sakınmak. Veya hiç bir yere köklenememeyi iyilerden sakınmamak. Ayrıyeten özgür Eylül olmayı, gizli saklı duygular eşliğinde doğrudan işlemek. Fakat gidişat hiç dilenmeyen bir yere varınca, bu Ada bana iyi geldi, bu adam da bana iyi gelebilir inancıyla özgürlük erteleniyor. Gerçi kök hikaye sonsuzluğa erişmese de kıyısında dolanıyor. Yani novella, hiç umulmadık vasat sona evrilmese, salt bir tutam novella kalabalığına gözlemci kalınsa bambaşka bir evrene uçacak. Uçsuz bucaksızlığa kanat çırpacak. Eğer bu feci son, bir ilk uçuş handikapı olarak kabullenilirse affedilebilir. İnsani korkularla her tür kritiğe karşıtlık amaçlanmışsa işte bu olmaz. Yine de sıfırdan düzen kurma, sıfır çekmektense nispeten mutluluğa bağlanma hevesi varsa bir nebze affedilebilir. Ancak yapılan yanlışları doğru sayma veya açıklanabilir kılma eğilimi asla affedilemez.
Belki de bu nedenle özel aforizmalara bağlı kalarak sahneye çıkarılanların açılımı, saçılımı ve katılımı belli seviyede tutulmuş. Çünkü anlatıcı 'bir tutam Eylül'e, bir tutam kadın misyonu yükleme zorluğunu böyle aşıyor. Ve dünyaya daha da direnmeyip hepsine sırayla en kolayını yaşatıyor. Hatta hayatın üstün gayretle kazanılan değil, sırf seçilmişlere ait olduğu ful istasyon okura bırakılıyor. Bilinçli veya değil, yerli yerine denklenmiş kadın hikayeleri evlilik ara durak bağlamında ele alınıyor. Özyaşamsal gözlemler doğru dürüst romanlaştırılırken, araya hayatım roman diyenleri haklı çıkaracak notlar katılıyor. Fakat yine fay kırılıyor ve 'bir tutam Eylül'ün farkı, farklılığı ve farkındalığı öne çekiliyor. Sürekli 'Bir tutam kadın' ahengi gözetildiğinden olsa gerek hayatın özeti hiç renk değiştirmiyor...
Değişen tek şey, Eylül'ü ilkbahar tılsımıyla tekrar evlenmeye sabitlemek. Bu sonsuzluğu yakalayabilecek novellada dengeyi biraz sarsıyor. Belki de anneliği kutsamak veya yaratılan ve yaşatılan biricik evladı kutlamak adına bir girişim. O yüzden başka çıkış yolu aranmıyor. Özlenen özel hayat ile geneli kuşatan gelenek görenek çatışmasından yırtmak için bu yola girildiği de düşünülebilir. Sanki ruhsal çakılmadan kaçınmak için sona yakın malumu kabulleniş ağır basıyor gibi...
Anı delen bu baskın son, şatafatlı bir ortamda şenlikli bir şekilde ortaya koyuluyor. Bu fantezi düşkünlüğü, sürekli elde taşınan kırmızı kaplı küçük defterin başka, sık aralıklarla defterden ve sıkı yolculuklardan esinlenilen 'bir tutam eylül' başka izlenimi veriyor. İkisi de gizliden bir başka sona hizmet ediyor gibi. Yani anlatımcı 'bir tutam eylül' okuruna o kırmızı kaplıyı merak ettirirken, açıktan kara kaplıyı sunuyor...
Bu sunum bir kısım novella meraklılarına, baştan sona tuhaf bir ciddiyetle kadın olma sırlarının ifşası gelebilir. Belki de bu yöntemle iç sıkıntıları ve bunalımları baştan çıkaran yıllar, yeni bir imtihana tabi tutuluyor. Ve yıllar yılı özlemle beklenen çocuk olmayış, bilinçaltı koduna işlenen bu gizli isyan daima daha az bir şey olma bağımlılığını tetikliyor. Hayatın bunca basmakalıp işleyişine ve gizemli geneksel birikintiler tuzağına isyan Eylül'e illa ki yeni bir kimlik kazandırıyor...
Ancak değişime tur bindiren, hayata dur diyen bu yeni kimlikle geleneksel amaçtan uzaklaşmayı içine sindiremiyor Eylül. Yarınlardan umutlanırken tekrar kendi içine siniyor. Bir tutam kadını kalabalıklara anlatırken, kabuğuna çekiliyor. Ve sil baştan yeniden şans yakalamanın güçleşeceği kaygısıyla akıl ayaz da kalıyor. Hayatın içinde kaybolmamak için kendince bu son şansı kullanmayı hızlandırıyor. Dilek ve temennisi pek inandırıcı olmayan sanki sırf hayatı yeniden ıskalamamak veya skalayı devam ettirmek için bu son hamle. Yani göstermelik iyi niyetle yine bilinmeze imzayı basıyor 'bir tutam Eylül'...
Çaresiz çünkü yıllar yılı özellikle kadınlara öğretilenler sıraya geçip içini kemiriyor. Sevgi yüksek sesle gelmez bazen suskundur. Hayaller ve hayatlar başka başkadır. Kadın kadının yurdudur. Yurt ve yuva kurmak eğilimi kadınlık ve kadınsılığı gölgeleyen bir oyundur. Son deminde hayatı böyle kavrayıp, evlilikleri ara durak görmesine rağmen son durak sendromuna yenik düşüyor Eylül. Tek başına mücadele etmenin yorgunluğunu yenilgiye ilk adım sayıyor. Beklenen gelmediyse hayat azalmaktır içgüdüsü iç karanlığını parlatıyor. Oysa bazı sesleri zaman yutamaz, semiren sesler havada asılı kalır. Ve o sesler aklı tutsak alır. İşte o çıkmazda hepten sarsılan 'bir tutam Eylül' havadan nem kapıyor. Haliyle başlardaki havası sönüyor...
Sönmeye yüz tutan hayat iz sürer ve geride kalır deniz, geride kalır yollar. Sanki boş hayaller kurar, yolu zamansız tıkananlar. Ve içten içe devam eder simli isyan. Evren dıştan içe, evrimi zorlayan herkesi tehdit eder. Ve iptal olmayan kadınlar bile bu kaosta ölür. Zaten hayat denen yol oldukça uzun, yolculuklar ise çok kısadır.
Bu kasırgada gittiği yeri uzak, geldiği yolu yakın görenler, hayatında nice yaşanmışlık barındırsa da çoğu sahtedir. Tek gerçeklik ise 'artık bitti ben kendimi seçiyorum' diyebilmektir. Ama söylemek yetmez. Çünkü kafadan kendini seçsen de bazı kapılar açık kaldığında soğuk içeri girer. Akıllar kapalı kaldığında üşür. Üşengeç tercihler bir ihtimal değişir. Değişim bir nebze olsun sınırları zorlar. Burada zor olan aslında sınırların eninde sonunda geçilebileceğinin keşfidir. Ayrıca hayatın öbür yüzü fark edildiğinde ara geçişler büyük cesaret ister...
Ne istediğini bilen 'Bir tutam kadın' anlatısında cesaret var ama 'bir tutam Eylül' için ana detaylar epey kısıtlı. Devinen vakalar sıkıntılı. Yani yüz okuma dersinden sınıfta bırakılmış birileri. Kalp gözü ise hayatın gürültüsüne aldırmadan dönüşüme şartlanmış bir kurguyu arzuluyor. Dilekler canlanınca kalbi güzel insanlar novellası, hayat vitrinde değil arka sokaklarda güncellenir akımına kapılıyor. Zamanın içinden ihtişamla geçen ilginç kadınlar konuşturulduğunda ise nefes almayı unutturan sürece hapsoluyor novella. Romans ilerledikçe özgür olmak ve ölüp kalmak arasında bocalıyor, 'bir tutam Eylül'...
Bocalıyor çünkü içine boca edilenlerle çoğalan mevsim, mevsimsizliğin ham meyvesi. Meyledilen, sonbaharın has gölgesi. Ve sonra gölge oyunu başlıyor. Süreç bu şehrin kadınları asla sıradan hayat yaşamaz özgünlüğüne bağlanıyor. Ve bu novellanın tüm kadınları bir şehrin hikayesini yazıyor. Elleriyle, bedenleriyle, alın teriyle, bitmez dertleriyle. Armağan olarak her biri son repliğine dek novellayı yaşıyor...
Fakat dilediğini yaşayacak ve yaşatabilecek kadınların aklını fikrini kasıyor kasvetli hayat. Oysa kışla yüzleşmeden yaz gelmez. Hayat ertelemeye hiç gelmez. Eylül, elde kalem, kırmızı ciltli deftere tüm bu haykırışları kaydederken en sonunda kalakalıyor. Sonra son sürat, yeni bir ritim kazanıyor. Ve 'bir tutam Eylül' tüm halden bilmezlere, özgürlük dileyen kadını 'biz birbirimiziz, bambaşka gökyüzü olanlar ve aynı güneş ile ısınanlar' jargonuyla anımsatıyor.
Ancak erkek egemenliğinde kadın olmak zorun zoru. Bu nedenle erkeksiz özgürleşilemez saplantısından bir türlü kurtulamıyor 'bir tutam Eylül'. Hatta özgür kadın alışkanlığıyla kötünün iyisine gereksinim duyarak onay bekliyor. Güzelleme sunan dilek ve temenniler neticesinde illa ki bir erkekle nikahlanmaya koşullanıyor. Yani baştan sona cebelleşilen kısır döngüye koşullu serbestlik tanıyor 'Bir tutam Eylül'. Tıpkı kendine kısmi özgürlüğü seçmiş 'bir tutam kadın' akranları gibi...
Son tahlilde simli isyanın kenarından dönmeyi kendine uygun gören bir tutam novella bu. Yine de dikkatli okuyanlara 'eğer bir gün özgür olursan, ne olursun beni ara' hissi yaşatıyor. Dikkatle irdelendiğinde yaratıya yön veren 'bir tutam kadın' ve esin kaynağı olan
'bir tutam Eylül' son şanslarını ve kadınca dileklerini diğer kırmızı kadife kaplı deftere saklıyor olabilir. Sanki bırakılan yerden yazılmak ve okunmak üzere...
Yalan yok, dertli dervişe yani Derdo'ya 'bir tutam Eylül' anlatıcısının yeni novillasını beklemek kalıyor. Soyu köklü dilek ve kadınsı dialekt yüklü 'denizin efendisi' ile yüzleşmek için gün sayıyor. Sayılı gün çabuk geçer...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder