24 Mart 2021 Çarşamba

18 MART VE...

 

ÇANAKKALE 18 MART ZAFERİ...

Çanakkale 18 Mart zaferi; insanlık tarihinde millet memleket sevdasıyla göğüs göğüse çarpışarak, pik yapan aşırı milliyetçiliğe ve sömürgecilik anlayışına atılan en okkalı tokattır...

Tekmili birden tek cümlede özetlenebilir, emperyalizme aşkedilen ilk tokadın sırrı; “Dur yolcu, Çanakkale Geçilmez…”

Tam 106 yıl önce, bin yılın en büyük siper savaşında 19. Tümen ve Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal, Mehmetçiğe süngü taktırıp; “Ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum...” sözünde saklıdır kutlu zafer...

Bir ölüm kalım ve var oluş savaşıdır Çanakkale. Truva’nın intikamını alma hevesindekilere karşı kazanılan anlı şanlı bir zaferdir. Öyle böyle bir zafer değildir. Zaferin, minber vaazlarında cemaatin zihnine nakşedilen veya hutbe kürsilerinde vazedilen gibi yeşil sarıklı, duman yüzlü, ak sakallı, eli asalı, itikadı esaslı, gözle görülmez ve dahi herkese görünmez bindirme kıtalarla veya uydurma vesternvari  şeriflerle kazanılmadığı nettir...

Tarihi kayıtlara göre Çanakkale’de yüzbinlerce vatan evladı şüheda şerbeti içerek toprağa verilmiş ama vatan toprağı verilmemiştir. Memlekete boğaz üzerinden melun geçiş engellenmiştir...

Bu bariz çıplak gerçekliğe karşın, on yıllardır mariz hoca efendiler haybeden menkıbeler uydurarak, heybeden hurra hurafeler çıkararak bu zaferi bir yerlere ilişkilendirdiler. Milleti işkillendirdiler. Çanakkale’yi al kanları ile sulayan şehitlere Allah huzurunda, Tanrı katında ruhları şad olsun, gazilere şan olsun diyemediler. Eli kınalı koç yiğitlere yürekten merhaba diyemediler...

Oysa diyen demiş, ne güzel demiş; “Geldikleri gibi giderler…”

Doğru da demiş; “Geldikleri gibi gittiler. Bir gün şafakla topraklarımıza, insanlarımıza ve mukaddesatımıza saldırmışlardı. İçlerinde nereye, niçin geldiğini bilmeyen masum zavallılarda vardı. Haçlı ruhunu yüreğinin derinliklerinde gizleyenler de. Bir süre sonra savaştığı insanlara saygı duyanlar da oldu, kafataslarını memleketlerine kadar götürecek kadar nefret edenler de...

Zafer kazanma arzusuyla toprağımıza ayak basıp arkadaşlarını, ayaklarını, kollarını ve canlarını burada bırakıp, utanarak gittiler...” Dediği de olmuş...

Elbette hiç kolay olmamış. Çanakkale 18 Mart zaferi siperlerde ve barikatlarda, denizde ve karada, aylar yıllar süren dişediş, kanakan kutlu bir  direniştir. Tam 106 yıl evvel yedi düvele karşı verilen ve topunu hizaya çeken kutlu isyanın da başlangıcıdır. Kurtuluşa ve tam bağımsızlığa odaklı kutsal isyanın ve yeniden kuruluşun başlangıcıdır...

Emperyal kurguyu bozmak için Kurmay Albay Mustafa Kemal, 10 Ağustos 1915 gecesi saat 04.30′da Conkbayırı’nda taarruz emri verir. Süngü harekâtını tepe üzerinden izlerken çok yakınında patlayan mermiden seken bir şarapnel parçası göğsünün sol tarafına çarpar. Mustafa Kemal, kalbinin tam üzerinde şarapnele kalkan olan cep saati sayesinde kurtulur. Ve o sayede memleket kurtulur…

Eyyamcılar taifesi muhteremlerin de bildiği üzere, emperyalist ülkeler ne yaptılarsa dünya karması ordularıyla Çanakkale’yi geçemediler. Ancak cüppeli güruh on yıllardır her nedense hummalı tariflerle tarihi sulandırmayı vazife edindi. Tarihin en çarpıcı direnişine, çarpık bir tarih dizaynı reva gördü...

Gördüler de ne oldu, hiç. Hak'ka tapan hakiki ulemalar, siyaseten esneyip nicelik nitelik kavşağında asla niceliğe yamanmayan, yaman yazıcılar, Çanakkale 18 Mart destanının kolayca yazılmadığını tarihe dipnot düştüler...

Çanakkale 18 Mart zaferi, o şanlı zafer, o eşsiz destan böyle yazılmıştır, “Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre. Yani ölüm kesin. Birinci siper dekiler hiç kurtulmamacasına hepsi düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine giriyor. Fakat ne imrenilecek bir soğukkanlılık biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Savaşı’nı kazanan, işte bu yüksek ruhtur…”

Çünkü "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazanlar, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır".

Çanakkale 18 Mart zaferi, Mustafa Kemal’in kısa zamanda Gazi ve Atatürk olacağının da ilk işareti. Kurulacak Cumhuriyetin de tescillendiği yer. Şanlı tarihe antiemperyalist başkaldırının resmen işlendiği an. O an ki bir milletin kaderini tayin eden an. Ve “Çanakkale geçilmez” ana başlığında tarihe eklenen şanlı bir destan.

Destanın başında birleşik emperyalist güçlerin donanmaları “Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur”, savıyla 3 Kasım 1914 yılında Çanakkale boğazı açıklarına demirler. Kıyasıya Deniz savaşı 18 Mart 1915’e kadar sürer. İstilacı emellerine denizden ulaşamazlar...

Emellerine denizden ulaşamayacaklarını anlayan emperyalistler, kara savaşı başlatmak için 25 Nisan 1915’te alacakaranlıkta Gelibolu yarımadasına çıkarlar. Her dinden her milletten toplama askerlerdir karaya çıkarılanlar. Böylece 9 Ocak 1916 yılına dek sürecek mesafesi dokuz-on metre olan siper savaşları başlar.  O savaşlar küllerinden doğacak bir devleti muştular ve muştu mutlu sona evrilir, gerçeğe dönüşür...

Çünkü o şanlı 18 Mart destanı kara yazgıyı değiştirecek, “Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir...”diyecek “Büyük Kurtarıcıyı” bu millete armağan etmiştir...

İlelebet unutulmayacak bir büyüklüktür ve büyük sözler dökülür nutkunda; ”Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanının toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz! Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır” der tüm dünya insanlarına…

Çanakkale 18 Mart zaferi, Emperyalist paylaşımcıların son ayakçısının da İzmir Karşıyaka’dan denize dökülmesiyle bitecek Kutsal savaşın habercisidir…

Ve yüz altı yıl sonra yine yeniden Çanakkale 18 Mart ruhu. Millet memleket aşkına...

 

MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER…

 

 

Tarihte çığır açan devrimlerle ‘Ulus Devlet’ olunur. Devlet, güçlü bir lider öncülüğünde kurulur. Yani her Ulus Devletin özünde bir kurucu millet ve kurucu mitos söz konusudur...

 

 

Kurulan devlet demokratikleşmeye ve modernleşmeye koşut halk bütünleşmesinden beslenir. Veya devrimci bir kurtuluş mücadelesidir ana kaynak. Eğer on yıllarca övünülen kurucu mitos olmaz ise hele tam bağımsızlığın tesisi için uğraşan bir ulusal kahraman bulunmaz ise zaten demokratik devlet olunamaz. Ayrıyeten devlet olmak bir yana ulus olmaya bile bazen ortak coğrafya, kültür birliği, dil ve din birliği de yetmez.

 

 

Ulus devlet olmak, dünya tarihine damga vurmuş kalıcı devrimlerle olur. Ulus devlet ancak kurucu mitosun sağlam karakteriyle karakterlenir. Alametifarikası ise uygarlaşmadır, medeniyettir. Hedef muasır medeniyet seviyesidir...

 

 

İşte böylesi ulus devletleri diktatöryaya veya dikta rejimlerine yaslamak veya öyle böyle diktacı hevesle diş göstermek küresel dünyanın bin bir türlü oyunlarından biridir.

 

 

Bu yerli işbirlikçi, milli destekli oyunlar devlete millete büyük haksızlıktır. Topu sistematik kaoslarla, siyasal düzen dizaynına atılan kanlı çengeldir...

 

 

Çengel atılır çünkü zokayı yutan ulus devletler, büyük sermaye ve yerli işbirlikçilerce anca bu sayede sömürülebilir. Yine de arzulanan oranda sömürülemezler çünkü ulus devlet aşırı sömürüye engeldir. O nedenle bir şekilde mutlaka yıkılmaları arzulanır.

 

 

Yekpare yıkım içten dışa planlanır. Dıştan içeri dayatılır. Ve biri allanır pullanır lider yapılır. Kurgusal lider yaratılır. Yaratıyla birlikte ulus devlet demokratik bir düzen öngörmüyor diye alt edilir. Yerine kurgulanan sistemin daha klasik despotizm dayatacağı da saklanır..

 

 

Yani büyük sermaye el birliğiyle yıkılan ulus devletlerin yerine politik teorisi olmayan, dünyada yeri yurdu kalmamışlara küresel dayatı devletçikler oluşturur. Kurdurur. Özel yetiştirilmiş lider vasfında, sırf rezervasyona tabi ve ancak eline tutuşturulan reçeteleri uygulayan bir önderlik anlayışını hayata geçirecek iktidarlara kapılar aralanır. Kendi döneminde çığır açan devrimleri gerçekleştiren demokratik modeller işte bu karşı devrimlerle yıkılır.

 

 

Zaten karşı devrimci lider ve avanisinin yaşam öyküleri irdelendiğinde, kolayca işin iç yüzünün farkına varılır. Atılan ilmekler asla birbirini tutmaz ama tutkuyla tapılan sökük dökük, toplanma kampı piyasacılığıdır. Başa geçişler sözde ilahi ama bu dünyalık gizli bir elin dokunmasıdır. Bayat başbuğluk ve temel reisliktir. Bu yetersiz beslenme millet üzerinde kısa süreli tutar. Tutarsız var oluşlar ve yok oluşlar da resmen Ulus devlet kavramına ihanettir. Tüm yapılan edilenlerin bedeli ise öncelikle bu dünyada ödenen, cezası bilinen gerçektir.

 

 

Dünya ölçeğinde ulus devletlere yapılanlar başta zamanı denk düşürüp kurucu milletine ve kurucu önderine kadar dil uzatmadır. Bir adım sonrası ise uzunu kısası Ulus Devletin içten içten kendi kendini yer bitirir hale getirilmesidir. İçindekiler, içindekileri kusarak çok uluslu ve uluslararası sermayeli kumpaslara zemin hazırlamaktır. Zaten büyük sermaye eninde sonunda gelip her şeyi toptan yutacaktır.

 

 

Oysa ulus devletler kendini kuranları ve temel kuralları, kuruluş aşamasında canlarını feda edenleri hiç unutmamalıdır. İlelebet var olabilmek için unutmak tercihi yoktur seçeneklerde. Ulus devlete inananlar ve idarecilerinin beyninde hep var olmalıdırlar. Çünkü var oluşun yegâne nedeni onlar ve temeli de millettir.

 

 

Hak, hakikat ve gelecek kaygısı ile devrimleri ve devrimcileri anmak ve de anlamak denilenin aksine asla bir kutsama değildir. Kutsama ötesi hayata geçirilen değerleri, kutlu ve mutlu izleyicilikle devrimci bir role bürünmedir. Batmayı önleyemeyen ve bölünmeyi özleyen rol modele ise direniştir...

 

 

Ancak gün gelir tüm bu teorik yapılanma ve pratiksel karakter sert ideolojik ayrımlar öne sürülerek bozulur. Farklı farklı sudan sebep olayların şekli şemali ile oynanarak iğreti iddiaya malzeme yapılır. Kurucu ayarlar bozulur. Kurulu sistem dünyada hiç örneği bulamayanlarla kıyaslanır ve yerden yere vurulur. Ağdalı bir taraftarlık yaratılarak sömürgecilik batağına saplanılır. Antik söylemlerle yeni öncüller ve yerel ayrılıklar planlanır.

 

 

Büyük sermayenin programladığı, istenen ve beklenen sonuç işte budur. Temel içgüdü, ezici itirazlarla hiç karşılaşmadan ulus devletlerin diz çöktürülmesidir.

 

 

Aslı astarına aldırılmayınca da devlet içten içe çöker. O yüzden tarihte çığır kapatacak bir sona doğru sürüklenen memleket erken veya baskın seçimlerle asla kurtulamaz. Çünkü beklenenin aksine Ulus devlet inancını pekiştirecek bir tabela da gerçekleşebilir. Millet ve memleket, başına örülecek çorabın ve gelmez denilen geleceklerin farkındalığıyla keskin tavır alabilir.

 

 

Yani gerekçelerini herkes kendine göre ve tartışılabilir biçimde ortaya koyabilir. Burada tek tartışılmaz gerçeklik iktidarın, artık Türkiye’yi mevcudun yönetmemesi gerekir bağlamında düşünen çoğunluğa geçebileceğidir. Yani ulus devletin devamına kararlılığın tesciliyle.

 

 

Çünkü çığır açanların çağı kolay kolay kapanmaz. Kapatılamaz…

 

LE-SON HAFTANIN GETİRİSİ

 

Son bir haftanın 72 saatinde neler neler oldu... Hayaldi gerçek oldu... Tek adam rejiminin faydalarından faydalanıldı. Ve devalüasyon patlatıldı...

*Andımız kaldırıldı.

*HDP’ye kapatma davası açıldı.

*İBB mülkiyetindeki Gezi Parkı, vakıflara verildi.

*4,5 ay önce göreve gelen Merkez Bankası başkanı Naci Ağbal görevden alındı. döviz patladı.

*İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke Türkiye oldu, sözleşmeden çekildi...

 

İktidarın İstanbul Sözleşmesi hakkında ne düşündüğü cumhurbaşkanı yardımcısının önermelerinde açıkça ortaya koyulmuş. İstanbul Sözleşmesi yerine gelenek ve göreneklerin konulması!

Ancak hangi gelenekler? Alıntılar çok…

* ölen kocasının yerine kardeşiyle evlendirilme geleneği mi?

* tercihine göre değil başlık parasına göre evlendirilme geleneği mi?

* "on beşinde kız ya erde gerek ya yerde." geleneği mi?

* bakire değilse alındığı eve iade edilme geleneği mi?

* bakire olduğunu kanıtlamak için pencereden kanlı çarşaf sarkıtma geleneği mi?

* karşılıklı kardeşlerin evlendirilmesini sağlayan "berdel" geleneği mi?

* "karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik bırakmayacaksın." geleneği mi?

* ikinci, üçüncü, dördüncü eş olma geleneği mi?

* eşi olmadan sokağa çıkamaz, kocasının arkasında yürür, saçının teli görünse cehennemde yanar geleneği mi?

* namus cinayeti geleneği mi?

* evde erkekler yemek yemeden sofraya oturmama geleneği mi?

İstanbul sözleşmesi yerine "gelenek ve görenek" denilerek çoğaltılacak gerici, yobaz, ataerkil yapının, kadınları ikinci sınıf vatandaş olmaya dönük önermeleri. Kural dışı şeriat kurallarının getirilmek istenildiği saklanarak, İstanbul sözleşmesi üzerinden bir rahatlama refleksi!

 

 

Son yıllarda iktidar, evrensel dünyanın sözleşme ve kararlarına aldırmazlığına, iptal edilmesini de ekledi. Ülkemizin getirildiği duruma bakar mısınız? Ayrıca AHİM’i tanımam deniliyor, denildikçe Avrupa kapılarında direniliyor. Londra bankerlerinin ipotekli esirliği de devam ediyor. Ekonomiyi de sonraki makalemizde ivedilikle irdeleyeceğiz.

Türkiye iktidarın saçmalıkları yüzünden savruluyor ve son dönemlerde büyük bir yalnızlığa itiliyor ve kaosa sürükleniyor. Tabi ki bu olaylar zaten kırılgan olan ekonomiyi batağa sürüklüyor ve ülke günden güne borç batağına sürükleniyor. Hep birlikte ekonomik daralmanın etkilerini toplum ve de biz mali müşavirler, iktisatçılar ağır bedel ödeyerek, mevcut duruma katlanmak zorunda bırakılıyoruz.

Bizler toplumun aydın kesimi olarak gözlerimizin önünde cereyan edenleri seyir mi edeceğiz? Yoksa bir şeyler mi yapacağız.?

Gelecek günler karar aşaması…

Hiç yorum yok: