5 Mart 2021 Cuma

MART-1

 

me-DÜN BUGÜN YARIN

 

Bu yazımda böyle oldu. Kendiliğinden doğdu. Çünkü dünü yaşayan bugünü, bugünü yaşamayan, geleceği yaşayamaz. Ve de yazamaz. Değişik günlerden geçiyoruz. Demokrasi ve hukuk treni geri geri giderse ekonomi ve eğitim ileri gitmez. Gitmediğini de açıkça görüyoruz. Ayrıca adalete ve demokrasiye inanan halkın, diktatöre ihtiyacı yoktur. Diktatöre inanan halkın da adalete ve demokrasiye ihtiyacı yoktur. Her alanda ne yazık ki böyle bunu da yıllardır söylüyoruz…

 

Bir kez daha bu yazımızla tarihe kayıt düşelim, insanlığın varoluş sebebi; Adalet, özgürlük ve demokrasidir…

 

Bir kez daha uyaralım, son uyarımız olsun; haksızlık kılıcını çekip mazlumun üzerine yürüyen zalim, sanma ki elindeki Zülfikar’dır. Ayrıca insan ayıran kendi gibi olsun…

 

Kendinden olmayanı asla kendinden görmeyenlere de bir cümle yazalım. Suyu toprakla birleştirip, buğday ekerseniz ürün alırsınız. Bilimi teknolojiyle birleştirip insan yetiştirirseniz evreni fethedersiniz. Yoksa cümle alem gelir sizi fetheder. Dünü ve bugünü fena olanın da yarını feda olur. Hiçbir şey değişmez…

 

Değişmez bir yazgıymış gibi, bir ülkede ne kadar çok yasa çıkartılıyorsa ve değiştiriliyorsa, katı kural konup kesin emir veriliyorsa, o ülkede o kadar çok yoksulluk ve yolsuzluk vardır ki işte o saklanmak isteniyor demektir. Zaten insanlar kazandıkları alışkanlıklardan da kolay kolay vazgeçmez.

 

Yazımın burasına da bir atadeyimi koyayım, ‘sana hırsızlığı öğreten hırsız öldükten sonra bile çalmaya devam edersin.’ Çünkü sende alışkanlık yapmıştır. Bu yersiz alışkanlıklara ek olarak akla yerleşen ise ‘sen bizdensin’ edebiyatıdır…

 

Sen bizdensin. Fıkra bu ya, çok eski bir krallıkta halk çok yoksullaşmış. Nüfus ve yoksulluk artmış. Bir tarafta açlık diğer tarafta işlenen hırsızlık suçları. Kral en çok suç işleyen hırsızları meydana toplamış. Yankesiciler sağ tarafa kapkaççılar sol tarafa geçsin demiş. Geçmişler. Bir adamsa ortada bekliyormuş.

     Kral; sen niye orda duruyorsun yerine geçmiyorsun deyince,

     Adam; Kralım, ben hem yankesiciyim hem kapkaççıyım nerde durayım.

     Kral; ‘sen bizdensin’ arka tarafıma geç…

 

Bu yazımın bana göre ana fikri bu fıkranın içinde, hırsız malını çaldığı ev sahibini savunursa pek inandırıcı olmaz…

 

Bu kara yazgı günlerinde bilmeyenler bilsin bizi, Dünya denen handa dostuz. İnsanlar doğduklarında masumdur, öldüklerinde günahkâr. Kendimizi de biliriz, Ayrıca ateşle suyu yakamazsın, suyla ateşi söndürebilirsin. Hala pişmekte, için için yanmaktayız…

 

Bu yazımda öyle olsun, bencileyin dünden bugüne, umut dolu yarınlara, tüm dostlara…

 

NG-8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

 

Kadınlar için özel gün olur da anılmaz mı? Anılır elbet. Özel gün olması aslında tuhaf ta malum ezilen kesim olunca kutlaması yapılıyor…

 

Bu yıl ki yazımı kadınlar ve kız çocuklarına yapılan hiç bitmeyen taciz ve tecavüzler için yazmayı düşünürken şehitlerimiz oldu maalesef. Ülkemizin yarayan kanası hiç bitmeyen çilemiz şehitlerimiz ve yine ateş düştüğü yeri yakar aileleri, anaları. Teröre kurban gitmeseler de devlete emanet edilen yavrularımız ve değerli komutanlarımız. Onüç eve ateş düştü, anaların, eşlerin, evlatların hele ki çocukların yüreğine.

 

Doyasıya kutlayamadık, kutlayamayacağız günümüzü yine. Hiç Kutlatmadılar zaten. Kadın doğurur, büyütür, gözünden sakınır sonra doğurduğu erkeği, yavrusu için göz yaşı döker ya sevdiği erkek tarafından dövülür öldürülür, ya da en yakını erkek tarafından hem tacize uğrar, olmadı öldürülür.

 

Yıllarca analar ağlamasın dedik, çoğunluğu erkek olan TBMM üyeleri başaramadılar, konuşarak havanda su dövdüler, arada birbirlerini dövdüler, dövüşerek yine kendi hem cinslerine örnek oldular. Kadına şiddete dur demek için gerekli çalışmalar yapılamadı, önlemler alınamadı. Eğitimin yine yerle bir olması için birlikte hareket ettiler, at, avrat, silah sloganı nedense hep şan şeref yerine geçti.

 

Kadınlar gününü bir kere olsun davulla zurnayla, dans ederek kutlamamıza izin verin ya da bizlere yol verin oturduğunuz koltuklardan kalkın biz oturalım. Devlet sorunlarına anne eli değdirelim, kadın iç güdüsü katalım.

 

Hep diyorum kadın sorunlarını yine kadınlar çözer. Yaptığınız iş meydanda ne ölmekten kurtarabildiniz ne de çocukları gelin etmekten. Ne savaştan kurtarabildiniz ne de cahillikten. Kadına değer vermeyen toplum cahil kalmaya, açlık çekmeye, başka ülkelerin oyuncağı olmaya mahkumdur. Kadının meclise girmesi için kota vereceksiniz de lütfedeceksiniz. Sizler böyle yaptıkça ne o meclis huzur bulur ne de memleket.

 

Anaların, kadınların gözünün yaşı ne size huzur verir ne de memlekete. Haydi yumuşak koltuklardan kaldırın poponuzu devredin görevlerinizi bize. Bizdeki yüreklerin binde biri sizde olsa çözerdiniz bu işi.

 

Tarihte saklı, özel gün oluşunun nedeni. Hiç değilse 8 Mart dünya emekçi kadınlar günü nasıl bir gün bir göz atın yeter. Okuyun biraz, tarih okuyun. Tarihten ders alın. Yoksa o tarih sizi yazmaz, yazarsa da işte öyle yazar…

 

CANDARA-CENDERE...

 

Yine uzak farazi, yakın marazi kıyamet koptu. Hiç yoktan acı fırtınası. Beyaz ölüm. Şimdi şehitler üzerinden telepatik sağaltma yaşatılır. Hilekâr ve pişekar komedyası derlenir. Tanrı vergisi doğruluk adına ne özellik varsa akla zarar harcanır. Harcıalem dayatmalar da peşi sıra. Yani peşin fiyatına aldanmalarla kara korsanlık yapılır. Coğrafyanın ağır, aksak koşullarına karşın, yine teknolojik yenilenme es geçilir. Facianın boyutunun, mekanik fonksiyon, mental yitimleri, yetke ve yetki zaafıyla zayıflamak, toptan zayıflatmak ve hastalığa yakalanmakla eşdeğer olduğu saklanır. Saplanılan can dara düşünce, canlar kaybedildikçe dakika saat ispata dönük dönence. Açıkça beyne işkencedir bu tip vakalar. Başı can dara, sonu fiziksel cenderedir…

 

Surete takılıp can acıtan gerçekler görülmedikçe, gökte yerde daha çok köz düşer toprağa, öz ölür. Bir yıkımın, bir krizin sonucu diğerlerine, korkunç güfteli operat ve operasyonlara bağlanır. Ama öyle harici sebepler arayarak kayıtlanamaz vakalar, kanıtlanamaz olaylar. Yanıtı güç soruların ardı hatalar, hatalar. Asıl hata savaş tanrısı yontusu ve bronz heykel gibi davranmalar. Aynı sos, aynı sezgiler zırıltı ve kırık ezgiler...

 

Siyasi, coğrafi ve fiziki haritalarla büyüdü bir nesil. Bilir ve anlar harita okumayı, kaç bin ölçekli olsa da. O yüzden bu çalkantılı günlerden de onlarla çıkılır. Sokma akıl ve yeni yetmelerle değil...

 

Devir kendini koru devri. Çünkü umulmadık kor düşer, can dara çekilir, ölüm dağılır. Göğü yaran, yeri bembeyaz kaplayan, altını üstünü sarsan bir güçsüzlük oluşur. Büyük cehennem anı. Savaştan beter. Devri âlem...

 

Şimdi görünmez kaza denilir geçilir, fıtrat kader denilir keder hafifletilir. Aylar boyunca geleceği besbelli virüssel afet geldiğinde bile gelsin varsın denilmedi mi? Sonrasında canlar çivili tabutlarla defnedilmedi mi? Artık can dara düştü, aralıksız yinelenen acı gözlemler bir güzel neticelenir. En karmaşık vücut yapısı bile çapraz ateşte vücut bulur. Çıplak savaş başlar. Kor rengi kapılmalar hayata girer, hiç şüpheye yer bırakmayan kült eserler, suni kültür birikimini hiç eder. Yani bundan sonrasında mevcut kültür yoksunu basit organizma formlarıyla yeni dünya formüle edilemez. Her zamanki gibi kültürde savaş var misali bir çerçeveye hapsedilen can kayıpları ve yürek yakan gerçekler şehit edebiyatı ile geçiştirilemez. Çünkü cihana değer esaretle anlaşılır kaderin cilvesi…

 

Ve çetrefilli çerçeveye manasız ruh kaybı, günü kurtaran izahlar boyutunda değerlemeler, insanlık ölçeğinde değerlendirilmeyecek denli densizliklerle dolu yakıştırmalar ve harita meselesi raptiyelenir...

 

Havanda su dövmeden öteye gidemeyecek havalanmalar, asılsız dinsel dogmalar, kanadı kırpık melek tablolarına sarılmalar da havada süzülen bariz buharlaşmayı gidermeye yetmez. Çünkü kaz düşer, kaz dağlarını korku bekler. Ve maddi manevi işlevsizleşme kendine tam zamanlı gönüllü işçilerini bu kez zor bulur.

 

Kaybedilen canların yanı sıra kara kutuyla bulunacak bireysel ve eylemsel kanıtlar, yine yüreklere kalıcı acılar salar. Çünkü sınır ötesine geçişi özendirmeler, özellemeler, genellemeler ve güzellemeler vasıtasıyla, her faciayı feleksi tesadüflere bağlayarak tarih yazılmaz. Yıllar yılı katmerli kozmik acı yaşatanlar, fiziksel cenderede vücut bulur.

 

Çünkü savruk savaşın çapraz ateşi herkesi yalar. Ve tepkisel aktivite benzerliğiyle bir damla kan düşer yere. Kan gölleri işte böyle oluşur. Ve sonuçta net kanaatlerin rencide ettiği akli güç, gün olur kural ve kanun tanımaz. Yüzeyde çalkalanan güdümlü tipiye tırpanı çalar. Yani can dara düşünce kendinden çalınanları gözü dönmüş gözlere bir bir çarpar.

 

Felaketlerle ağırlaşan fiziksel cenderede, hükmetme kabiliyeti ve otantik, otomatik işleyiş de mutlaka çöker...

 

Yani kor düşer, beyaz ölüm canları kucaklar, imparatorluk düzeyinde korku dağılır. Köz düşer, öz ölür. Kaz düşer, kaz dağlarını korku bekler. Umutla bekleyişin sonu sürekli hüsran ise eğer artık gelsin varsın demeler de kutsal isyanı yaratır. Çünkü hesap çapraz ateşte vücut bulur. Ödeşme, ödetme günü patlar. Can dara düştüğünden, fiziksel cendere de eninde sonunda biter.

 

Biter ama hayali coğrafik haritalar yine tam gaz akıllarda bölünür. Ve yine dara, göndere cendereden kurtulan cennet kuşları çekilir...

 

Tarihsel gerçektir, yakın marazi kıyamet, uzak farazi düşleri yakınlaştırır…

 

KORONAVİRÜS CEPHESİNDE DEĞİŞEN BİR...

Koronavirüs, yeryüzünde asrın felaketi havasında ilerliyor. Felaket her milleti eşit derecede olmasa da aynen ve tedbirsel taklit ölçeğinde etkiledi. Hala da etkiliyor. Dünyayı takip verilerine göre, işleyen işletilen süreç hep aynı, milletler farklı. Fırsatlar tepildikçe fakru zaruretten, hemen kendi memleketi içinde kalma veya kalmama, evde kalma veya kalmama koşuluna bağlanıyor herşey. Herkes. Cümle alem. Sonuç, koronavirüs cephesinde değişen hiçbir şey yok şimdilik...

Tam felaket. Tam da; "Felaketler insanları, zeki milletleri daima azimli kılar ve yeni hamlelere sevk eder." Zamanı...

Sanki milletler topluluğu, koronavirüs sayesinde çıkar odaklı tüm uydurma dertleri bıraktı,  kendi başının derdine düştü. Bu düşüş virüse bağlı bir toplanma, toparlanma ve birleşme gerekliliğini kavratır mı? Onu zaman gösterecek. Ama kavratmalı gibi. 

Görünen o ki, çok yakın zamanda virüssel felaketin, önemli sonuçlar doğurup doğurmayacağı anlaşılacak. Şimdiden işin sonu belli değil. Ancak toplu kontur hamleler kaçınılmaz görünüyor...

Çünkü bir millet virüsle giriştiği savaşta, ne zafer elde ederse etsin, o zafer süreklilik kazanmayacak. Olumlu sonuçlar vermeyecek. Çünkü diğer milletlerin de virüsle sürdürdüğü savaşı kazanması şart. O yüzden tıbbi dayanışma şart. Aşı paylaşımı şart. Ekonomik yardımlaşma şart. Bilim ortaklığı şart. Aksi halde koronavirüs bulaştıkça bulaşır. Her yere rahat girer, kolay taşınır...

Açıkçası, "Medeni olmayan milletler, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkum..." vecizini haklı çıkaran bir virüs felaketi yaşanıyor. Bu yaşatılmamalı. O yüzden önce toğyekun bu virüs felaketinden kurtulmak, peşinden virüs öncesi ve sonrasının doğru tahlilini yapmak şart. Yani virüssel  vakaya evrensel açıdan ve akılcıl bakmak lazım. Yoksa felaket çok daha uzun sürer. Kesinlikle akla gelmez bambaşka felaketleri de tetikler...

Koronavirüs felaketi, hala israfa batmakla gününü gün eyleyenlere de gösterecek gününü. Çünkü açlık kapıdan gözlüyor. Sonra öyle insaf ve merhamet dilenmekle de atlatılamaz facialar. Sadece  virüse akıl ve bilim çerçevesinde direnmekle atlatılır. Milli kudret, milli dayanışma ve dahilde sosyal yardımlaşma ile yaralar sarılır. Yani birlik beraberlik, birliktelik bütünlük varsa  hem koronavirüs felaketinden hem de koronaya bağlı kötüleşerek cereyan eden vakalardan,

kolaylıkla çıkılır. Peki bunu sağlayan otorite var mı? Varsa otorite bu görevi hakkınca yürütüyor mu? Muallak...

Muammaların sık sık yaşandığı felaketten çıkış yolunda milletin yüreği ve ortak dimağı arasındaki uyum da şart. Bu şart özümsenirse koronavirüsün fenalıkları toplumsal, ekonomik ve politik beceriksizlerle artsa da sonu yakındır. Tünelin çıkışı görünmüştür...

Herşeye karşın koronavirüs felaketinin esası, ilerleyişi ve kuvveti ne olursa olsun her millet tıbben savaşta eşit şartlarda. Bu tabii eşitliği bozan, virüs tehdidine dayandırılarak yapılan fırsatçılık. Ahlakın ve erdemliliğin kaybedilmesi. Ve toptan güven kaybı...

Koronaya karşı ayakta kalabilmek ise; "fikren, ilmen, bedenen, fennen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular" ve savaşçılara bağlı. Yani koronavirüsle yüzyılın savaşı zaruri ve zahmetli...

Diğer yandan koronavirüsün dayattığı hayat memat meselesi, hayati mesele bir anlık gaflet. Gafil davranan milletlerin tümden hayati tehlike içinde olduğu acı gerçeği. Tehlikeye ve can kaybına maruz kalınan korona gölgesindeki yaşamda, söz konusu olan tek şey de radikal mücadele.

Yani koronavirüsten asla korkmamalı, kendimizi korumalı ama korunmalıyız. O da devletin gücü ve güçlülüğüyle orantılı...

Asrın felaketi karşısında başarı, mutlaka önce milletin ve sonra milletlerin güçlerini aynı istikamette birleştirmesiyle elde edilir. Yani bütünlük ve ortak hareket. Eylem birliği. Ortaklık...

Bananeci tavırda ısrar milletleri hiç beklemediği, asla umut etmediği başka felaketlere açılan kapıya götürür. Toptan en hafifine dayanamaz bir moda geçilir. Yani tümden yok oluşa sürüklenilir...

Koronavirüse rağmen dünyanın bu aymazlığı devam ettikçe yaşanabilecek son sahne sırf karanlık. O yüzden milletler arası güç birliği, el birliği ve iş birliği şart. Şart çünkü hiç değil ise koronavirüs cephesinde değişen bir şeyler olsun...

Şimdilik koronavirüs cephesinde değişen bir şeyler yok...

mh-GÖRELİM BU OYUNU

 

Büyük Orta Doğu Projesi sadece Orta Doğu ile alakalı değil. Batıdan doğuya komple Kuzey Afrika'dan Hindistan'a kadar uzanıyor bu istila. Yaşanan savaşların nedenini düşünün biraz. Bu kan VE GÖZYAŞI niye?

USA’nın Ortadoğu üzerindeki oyunu sadece bu bölge ile sınırlı değil. Ermenistan, İran ve Karadeniz’in etrafındaki, tüm devletleri de içine alan yayılmacı bir politika izleyerek üstlerini artırmak istiyor. Hedef Rusya’yı güçsüzleştirerek parçalamak.

Adı "Genişletilmiş Orta Doğu Projesi." olarak konulmuş. Türkiye de bu oyunun içinde. İçindeki bir piyon.

Atatürk düşmanlığı da buradan geliyor. T.C. Devletinin barışçıl ve bağımsızlık ruhu" Yurtta sulh cihanda sulh" ve “T. C. Devleti Laik bir cumhuriyettir” ilkeleri bedava çiğnenmiyor. Atatürkçülük Ruhu itibarsızlaştırılıyor.

Saldırgan, işgalci, savaştan beslenen bir yapı oluşturuluyor. Gözümüzün önünde akıl almaz oyunları bir komedi filmi gibi izliyor, önünü arkasını görmüyoruz. İktidarı ve muhalefeti ile yaratılan suni gündemlerle oyalanıyoruz ve uyutuluyor.

 

Kendine zor yeten bu ülkenin kaynakları yardım adı altında Genişletilmiş Büyük Ortadoğu projesinin önünü açmak için peşkeş çekiliyor. Boşuna gitmedi Ukrayna'ya Afrika ülkelerine gönderilen milyon dolarlık askeri yardımlar.

 

Bizim, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ne işimiz var. Kimse bizim tavuğumuza kışt demedi. 2006 yılında Condoleezza Rice'ın Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ziyaretinin altındaki ana sebebi ne idi acaba?

 

Montrö anlaşmasının 11.ve 12.maddesine göre Amerikan Donanması’nın Karadeniz’e geçebilmesi imkansızdı. Bunun önünü açmak için bir yol vardı o da anlaşmayı baypas edecek Kanal İstanbul projesi.  Öyle "ya 11. ve 12.maddeyi değiştireceksiniz ya da Montrö'yü geçersiz kılan paralel bir kanal açacaksınız" denildi mi? bu projenin işbirlikçilerine.

 

Bir yatırıp beş alacak sermaye de sunuldu. Sunulur. Katar Emiri manevi evlat, Türkiye de manevi baba…

 

BOB Başkanı her şeye kadir bir Dünya lideri, Rusya’nın nabzını yokluyor. Ama yasal yollardan Karadeniz’e geçiş yok.  Deneseler de olmuyor. Gürcistan’da darbeye ve savaşa yeltensen de iş sarpa sarıyor. Anlaşmayı bozmanın imkânı yok. O halde çare bir kanal açmak.

Zaten 80 faşist darbesinden beri, aslında Menderes'e kadar uzanan  hazır ve bekleyen bir proje idi bu.

İki yıl önce İstanbul Kanalı’nı dillendirmeye başladıklarında "bakın görün ardından Çanakkale'ye de paralel bir kanal açacaklar" demiştik. Sonradan, yaptıkları plana baktığımızda zaten içinde öneri olarak varmış. "Önce büyüğünü halledelim küçüğü kolaydır" diye düşündüler herhalde

Montrö her iki boğazı içeren bir sözleşme olduğuna göre her ikisine de paralel bir kanal yapılmalıydı. 2006 yılında Bulgaristan'ın Amerika'ya verdiği deniz üslerinin yani askeri limanların yanına şimdi Romanya da eklendi. Eee nasıl geçecek Amerikan donanması Karadeniz'deki üslerine. Boğazlar yasak. Gemiler de kanatlanıp uçamadığına göre sadece Amerikan savaş gemilerinin geçebileceği genişlikte yapılmış bir kanalla…

 

Amaç Rusya'yı Karadeniz'de çevirip Türkiye'yi Güney ve Ege'den olduğu gibi Karadeniz’den de ablukaya almak. Ve BOP'un  en üst sınırından  İsrail'in güvenliğini sağlayıp adım adım Büyük İsrail'i kurmak.

 

Pandemiye rağmen yapılan İstanbul İl Kongresi'nde; "Kanalistanbul'u inadına yapacağız" dedi Sayın Erdoğan. İnadına yaptıracak yani Amerika. Ardı şudur:

Neredeyse Karadeniz'in yarısı bizim hakimiyetimizdedir, bu hakimiyet tehlikeye girecek ve dünyada tek barış denizi olan bu denizi de cehenneme çevirecektir.

 

Amerika Ege'ye silah yığmış, Ypg'ye binlerce tır silah göndermiş. "İç cephe, dış cephe" diye geveleyip duruyorlar kaç gündür. Peki sorarım size: Biz dışımızdaki Amerika ile mi yoksa İçimizdeki Amerika ile mi mücadele ediyoruz?

 

Amerika önümüzde hokkabazlık yaparken; evlatları, cambaza bakan bizlerin arka cebinden cüzdanları çekiyor haberiniz olsun. O cüzdanın içinde Lozan ve Hatay’la birlikte  Cumhuriyetin 2. zaferi Montrö ve milletinin, ATATÜRK'ÜN ismi olan  Anayasa'nın ilk dört maddesi de var. Sıradaki plan LOZAN.

Cumhuriyet'in tapusu olan Lozan'ın ortadan kalkması ya da güncellenmesi icin yerine yeni bir anlaşma lazım. Yeni bir anlaşma için de Yunanistan'la küçük çaplı bir savaş lazım. Sayın Erdoğan'ın 5-6 yıl önce Yunanistan'a gidip "Lozan'ı güncelleyelim" dediğini hatırlayınız. Artık neyini güncelleyecekse? Adaların işgaline ve  silahlandırılmasına yıllarca sessiz kalmaları manidar değil mi?

 

Şöyle dememiş miydi Condoleezza Reis; Türkiye dahil Orta Doğu'da 22 ülkenin rejimleri ve sınırları değişecek. Son referandumda güçler ayrılığı da Parlamenter Cumhuriyet Rejimi değiştirilip, demokrasinin olmazsa olmazı olan MECLİS baypas edilmedi mi? ARTIK Sırada sınırlar var.

Eğer İstanbul'a bir Amerikan kanalı açtırırsan ardı Lozan'dır haberiniz olsun. Sadece önümüze değil, arkamıza da bakalım. Resmin bir köşesine değil bütününe bakalım. Millet olarak Emperyalist USA’nın senaryosunu yazdığı büyük bir oyunun içindeyiz. Görelim bu oyunu…

 

LL-RAKAMSAL BÜYÜME

 

Rakamlara göre dünden bugüne korona vakâ sayısı en yüksek seviyelerde olmasa da bütün ülkeye yayılmış, büyüyor. Özellikle bu illerde İnatla binlerce kişinin yan yana katıldığı büyük kapalı spor salonlarında kongreler yapmaya tam gaz devam ediliyor! Hiçbir yasağı kendileri bile tanımıyor! Peki bir yıldır kısmen açık tamamen kapalı esnafın suçu ne? benzer sorular artınca sosyal patlamaya dönük bir hava estirilince anında kontrollü esneklik. Bakalım rakamlar nereye varacak?

 

Akıl ve bilim bu esnemenin neresinde tartışılabilir. Avrupa'da14. Yüzyıldan itibaren Rönesans’la beraber başlayan reform hareketleri, Avrupa’da Dini ilgili yerine koymuş, Devlet yönetimiyle ilişkisini kesmiştir. İlerleme Sanayi devrimi, Teknolojik buluşlarla başlamış ve bugünkü her alandaki ilerlemeler de bu sayede olmuştur.

 

Bizler ise hâlâ Ortaçağ çıkmazındayız. Makul seviyede tarihin ve rakamların dilini bilmediğimiz gibi, sevgi- İletişim, İlgi ve bilgiden de yoksunuz. Ateş düştüğü yeri yakar misali bakıyoruz hayata.

 

Hikaye şöyle; “Yılanın biri Ateş böceğinin peşine düşmüştü. Onu tam yemek üzereyken ateş böceği,

-“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi.

Yılan;

-“Aslında kurbanlarımın sorularını cevaplamam, ama bir istisna yapıp sana

izin vereceğim” dedi.

Ateş böceği sordu:

-“Sana bir şey mi yaptım?”,

-“Hayır” dedi yılan.

-“Senin besin zincirine mi dahilim?” diye sordu ateş böceği.

-“Hayır” dedi yine yılan.

-“O halde niçin beni yemek istiyorsun” diye sordu.

-“Işığını görmeye dayanamıyorum da ondan.” dedi yılan. “

 

Konfüçyüs özdeyişidir; "İnsanları geçimsiz yapan sevgisizliktir. Birbirine düşman eden iletişimsizliktir. Güzellikten yana ne varsa yok eden ilgisizliktir...”

 

İktisat biliminde büyüme rakamsaldır, her rakamsal büyüme kalkınma değildir! Kalkınma, her alanda ilerleme, gelişme ve dolayısıyla refahın; nüfusa göre milli gelirin daha fazla artmasıdır ve daha fazla yükselip eşit seviyede yayılmasıdır. Dağıtılmasıdır. Bir ülkenin ekonomik kalkınması nüfusun yaşam düzeyi, ekonominin rekabet yeteneği, ülkenin gayri safi yurt içi hasılası, kişi başına düşen millî gelir ve ekonomik özgürlüğün olumlu yönde değişmesi ile gerçekleştirilen bir süreçtir.

 

Bugün reel rakamlara göre 127 dünya markası %3,8 küçülmüş. Bizim reel rakamlara göre inşaatlar, otoyollar, köprüler, havaalanları, millet bahçeleri yapılarak, yap işlet devlete göre memleket beşlisine haksız kazançlar aktarılarak, hiç üretmeden ve pandemi yüzünden bir yıl kapalı kalarak ülkede %1,8 büyüme. Günaydın.

 

 

Ekonominin gelişmesinin temel dinamiği insan sermayesi ve yarattığı yeniliklerdir. İnsan sermayesi insanların eğitim, sağlık, bilim, çalışma koşullarına ve yaşam kalitesinin artırılmasına yapılan harcamaları öngörmektedir. Peki bunlar var mı?

 

 

Rakamlara göre sanki büyüdükçe, küçülüyoruz. Rakamsal büyüme hayaliyle yaşatılıyoruz…

 

 

 

 

 

 

NG-MASKELİ DÜNYA

 

Yaşlı dünyamız üzerinde hastalık yayılmaya devam ediyor, ünlü, ünsüz, taçlı, taçsız, genç, yaşlı gözetmeden. Önce anlam veremediğimiz, inanmak istemediğimiz sonra kanıksadığımız korku filmini seyretmeye, yaşamaya devam ediyoruz…

 

Devamla daha çok can uçup gidecek virüs nedeniyle gibi. Devlet başkanlarından bile, bana bir şey olmaz diyen cengaverler yoğun bakımlarda azraille cebelleşti.

 

Sus pus oturan Ana kraliçe bile halkının yanında olduğunu göstermek için ULUSUNA SESLENDİ. diğer seslenenler de sıraya girdi.

 

Elinden bir şey gelmediği için ağlayan, dinamik başbakanlar daha neler, neler… Dünya yasta. Dünya hasta. yüzyıl öncesinin hasta adam ülkesi de haritada kod kırmızı ve turunculara bakıldığında ağır hasta…

 

Dünyadaki devlet başkanları hala halkı için kesenin ağzını açıp, siz sağlığınıza iyi bakın, parayı düşünmeyin diyorlar. Eeeee can bu ,para nasıl olsa bulunur,kazanılır..Hayat devam etmeli,edecekte..

 

Bizim devletimiz halkı için ne yapıyor onları da yazmak gerekiyor. Malum tarihe not düşmekteyim. Kolay kolay unutulacak olaylar yaşamasak ta bazen ince ayrıntıları not etmek gerekiyor tabii o da usulünce. Maazallah!

 

Konu salgın olunca başlarda maskeyi, maskeliyenleri de unutmamak gerekir.

 

Tüm dünyada ve ülkemizde bir maske furyası rüzgârı estirildi. İnsanlık maskeleniyor, önce virüs için sonra toplum için. Her şey birbirine karıştı. Maskelenmesi gereken çok konu var. Her ne kadar maskelenmeye çalışılsa da aradan sızanlar oluyor.

 

Virüse karşı korunmaya çalıştığımız maskeler de kendi içinde ayrılıyor. Pamuklusu, sentetiği. Nasıl kullanılacağı neresinden tutulmalı. Neresinden tutarsak tutalım elimizde patladığı da bir gerçek. Konu derelerden tepelerden geçip elimize ulaşsa da konusu günlerce sürdü.

 

Tarihe tüm yaşananlar koronalı günler, maskeli dünya ve “maskelilerin savaşı “adı altında geçer zaten. 

 

Durumu en iyi maskeleyenler de maskeli bunu da biz not edelim....

 

 

MİTOMANYA MİTLERİ VE HİTLERİ...

Mit, geleneksel yayılmış, hayal gücünü depreştiren, dünya ötesi, bambaşka bir dünyada tanrı, tanrıça, evren, evrenin oluşumu ve varoluş üzerine alegorik hikayelerdir. Ayrıca zatlar ve kavramlar için de kullanılan imgelemdir. İmrenilen o bildik çerçevede mitomanya mitleri, kendi hitlerini oluşturur...

Zaman içinde gelişen ince çizgide imalı imasız, mit empozesi ile mitaya ulaşan bir yoldur izlenen. O yüzden her meta ve materyel kullanılarak, bir şeyin son bulduğu yerin sonuna gitmek takıntısından kurtulunamaz. Mitaya inananların uğraştığı her işin sonu ise mitomanlığa dek gider...

Yani hit, mit derken bir anda mitomanlaşılır. Resmen mitomanyalı olmanın, mitomanyayı yaşamının iç sürgünüdür dışa vuran. Dış sürümüdür başa gelen. Yani mitomanlık kolay vazgeçilemez, beter alışkanlıktır. Alışkanlıktan çok bulaşıcı bir hastalıktır. Virüs gibi işler bedene ve hayata, içten içe…

Kime nasıl bulaşır, neden bulaştı, kimlere ne zaman buluşacağı hiç bilinmeyen şu koviti virüs günlerinde mitomaninin, daha da gündemleşmesi ise manidardır. Demek ki mitomani de virüs ile birlikte doğru orantılı yaygınlaştırılıyor. Ya sabır birden gündeme sokuluveriyor her sıkışıklıkta...

Kim ne derse desin sanki salt aldatı maksatlı, isteyerek ve bilerek gerçek dışı söylenceler dolaşıyor ortada. Sanki uydurma ve asılsız söylemler mitmanlara bulaşmış. Bulaştı ki anında mito çekiliyor mir pir ağzıyla. Oysa Mit delindi, mithat başladı, mitara doldu...

Mitomanın tek derdi tüm dikkatleri üstüne çekmek ve daima odak noktası olmaktır. Kontrolü kaybetme riskine aldırmadan, gece gündüz kafadan sallananlara önce kendi inanmak ve sonra herkesi inandırmaktır. Hem de aymazlık boyutunda, enine boyuna. Dibine dikine. Pikine pekine…

Zaten tüm mitomanlar asla ve kata problemi kendinde görmezler. Tedavileri de zordur o yüzden. Ve sağlığa kavuşmayı bir fırsatını bulup daima reddederler. Kaçarlar...

Çünkü onlara göre asıl sorun, mitomanyalı diğer mitomanlardadır. Yani başkaları, diğerleri, ötekiler suçludur daima. Ötekileştirmeyi de bu yüzden elden bırakmazlar. Mit bit akılla amaçtan şaşmışlığı böylece hep saklarlar. Mitsel değinmelerle, bel altı dokundurmalarla, aşağı yukarı yakıştırmalarla gerçeği saklamaya çalışırlar. Zamanla narcist, isterik ve asosyal kimlikler de eklenir mitomana. Ve torba tıka basa dolar. Mitomanya mihmandarlığı...

Mitomanlarca ateşlenen mitralyöz ise pırasa gibi hep başkalarını doğrar. Ötekileri yakar. Diğerlerini diyardan bezdirir. Mitoman ise sadece kendini, bizzat şahsını düşünür. Ve sırf kendi çıkarlarını hesaplar. Dünya yansa makam mekân derdiyle kavrulup, rutin işler peşinde koşan doğal mitman tavrı takınır. Asla pişmanlık hissetmeyen bir pozda aniden alınganlaşır veya çok normalmişçesine agresifleşebilir hatta saldırganlaşabilirler de...

İşte tam pandemi ortasında plansız programsız, gelişi güzel kararlar tutmayınca, istek ve ısrar çıkmazında kalakalış mitomani mekanizmasını mitleştirdi. Lafıgüzafı birleştirdi. Ve mitomanyal, mitomandal manyeller işletilmeye başlandı. İşin kötüsü mitomanyetik alan dahi hala koviti virüs kıskacında.

Hatta virüs kovulamadığından kıskaç daha da genleşiyor, genişliyor ve mitomanya dahil tüm dünya, mitolojilerini aşan boyuttaki koviti virüs ile uğraşıyor...

Tüm dünya uğraşıyor akıl ve bilimle. Mitomanyaya özgü mit ile mitoloji ile değil.

Bu zehirli atmosferde milli ve yerli havasında, yalandan mitomanlaşmanın ve mistik mitomanyellerin hiç gereği yok...

Çünkü mitomanya mitleri ve hitleri ile koviti virüsün üstesinden gelinemeyeceği aşikâr…

 

 

 

 

KOVİTİ VİRÜS EKONOMİSİ!

Daima devlet millet el ele ama kovitivirüse ekonomik açıdan çok zamansız yakalanıldı. Veya ekonomik manada en zordayken. En çıkmazdayken. Piyasalar dip yapmışken. Kurlar pik yapmışken. Bir yıldır memleket ekonomisi öyle beter bir halde ki, şimdilerde resmen kovitivirüs ekonomisi bile uygulanamadı. Yani kriz ekonomisi uygulanması gerekliyken dahi bir türlü uygulanamıyor. Uzayan süreç pansuman tedbirlerle atlatılmaya çalışılıyor…

Niyesi aması yok. Çünkü gelinen durum apaçık ortada. Üstelik kovitivirüs de gelmiş vurmuş. İş başa düşmüş. Ve uzunca süredir memleket yönettirilenler iyice dara düşmüş. Millet aczine kendi başına çözüm derdinde. Feveranı duyan yok, yangını gören yok hala hamaset...

Hamarat kapitalizm ekonomiye ve her türlü toplumsal olaylara direkt hükmeder. Her çeşit siyasal ve finansal normlarla yaygınlaşır. Ancak kovitivirüs vurduğundan beri küresel ekonomi de can derdinde. Zaten şu garip memlekette göz göre göre, on yıllarca vahşi kapitalizme bel bağlandı ve acı sonuç ortada.

Oysa “Ekonomik kalkınma Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.” İşte bu şiar unutuldu, unutturuldu.

Şu fakir memleket için yüz yıl önce başlatılan kalkınma modeli, dünyayı kendisine hayran bırakan bir modeldi. Belki de Sanayi Devrimi'nden sonraki en devrimci ataktı. Özünde cepheler ve savaş olsa da rota, barışçıl ve mükemmel çizilmişti.

Ancak yıllar yılı bu çizgiden sapıldı; “Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır.” Bu ilke unutuldu.

Olacaktı belki ama olmadı. Çünkü tarihteki ilk yenilgisini tadan ve bir kez daha yenilmek istemeyen emperyalizm son elli, altmış yıl sömür kurtul projesini uygulamaya geçti. Büyük destek ekonomileri uygulanarak, siyasal tercih yanlışları hayata geçirildi. Hele son on yirmi yıl tam bir facia.

Hem de zamanında yapılmış tüm uyarılara rağmen; “Kendiniz için değil bağlı bulunduğunuz Ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur...” Kendine çalışma güncellendi...

En yüksek perdeden akla hayale gelmez oyunlarla, dünyaya salık verilen en rantabl tarz tam tersine dönüştürüldü. Her fırsatta ulusalcılık karalanarak, evladiyelik saptırmalarla asrın ekonomik gelişim yaratısı önlendi. Engellendi. Rasyonel ve ekonomik hamleler yerli işbirlikçilerle birlikte geciktirildi. Reel projeler rafa kaldırdı. Ekonomi ve para pul işleri onyıllarca patates kafalılara bırakıldı. Memleket geri bırakıldı. Gerinin gerisi...

Oysa en başından rota belliydi; “ Yeni Türkiye Devleti temellerini süngü ile değil süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır.”

Eğer asrın ekonomik kurtuluş ve sosyal dönüşüm hareketi olan bu ekonomik reçeteye uyulsaydı tüm ekonomik kuşatmalar boşa çıkarılabilirdi. Emperyalizme ve kapitalizme bir ders daha verilebilirdi...

Böylece evrensel ölçekte patlak veren ekonomik veya mikrobik krizler hasarsız atlatılırdı. Virüs bile halledilirdi. Çalışılmadı. Akıl başka şeylere çalıştırıldı.

Sokma aklın sonucu; kovitivirüs ekonomisi dahi uygulayamayacak bir yönetme- yürütme mekanizması. Ayrıca kuvvetler ayrılığı birleştirildi, yasama yasta, yargı tatil, yürütme hala ayni havada... 

Havadan kazanmak. Gereğince çalışmadan menfaatlenmek. Ve hep iktidar kalmak. Oysa; “Servet ve bunun doğal sonucu olan rahat yaşamak ve mutluluk yalnız ve ancak çalışanların hakkıdır. Yaşamak demek çalışmak demektir.” Şimdilik basılan ise çalakalem bedavacı çabalama havası…

Haliyle havadan sudan sebepler yaratılarak egemenlerce sadece ezmeye dönük yazılan reçeteler bir bir uygulandı. On yıllarca. Dur diyen çıkmadı. Ve Türkiye'nin kuruluş senedi değersizleştirildi.

Kapitalistleşmeye güdümlü ekonomi memleketin yörüngesine yerleştirildi. Boz düzelt, düzelt boz mantıksızlığıyla on yılların birikimi hepten düzlendi. Bitirildi. Yok edildi. Pervasızca harcandı. Hazine hanedenlere paslandı. Yarım yamalak işleyen mevcut ekonomi böylece daha kovitivirüs öncesinde rayından çıktı. Çıkarıldı...

Yetmedi resmen küreselleşme oyunlarına figüranlık edildi. Kurucu emaneti zenginlikler çarçur edildi. Kapitalist üst aklın önerdiği denenen her ekonomik model çöktü. Ve millete diz çöktürdü. Öylece kalakalınacak zor günlere zemin hazırlandı.

Bu kovitivirüs salgınında tam kriz ekonomisi uygulamak lazımken; “Ekonomisi zayıf bir ulus yoksulluktan ve düşkünlükten kurtulamaz. Güçlü bir uygarlığa, kalkınma ve mutluluğa kavuşamaz. Toplumsal ve siyasal yıkımlardan kaçamaz.” gerçekliği yüzünden uygulanamadı. Yani tam da sağlam ekonomi lazımken, kurucu aklı haklı çıkaran ve doğrulayan durum yaşandı. Pik derken, dip yaşandı…

Yani kovitivirüs acımasızca mutasyonlarla doğurganlaşırken, diğer yandan mükemmel yeraltı zenginliği, muhteşem yerüstü fakirliğini doğurdu…

Bahane ise dünden hazır, kovitivirüs ekonomisi...

DEVRİM, DEVRİMCİ İNİSİYATİF…

Objektif şartları oluşsa da, devrimci inisiyatif olmayınca devrim gerçekleşmez. Hatta aniden karşı devrim olur…

Devrim; “ Halkın devrimci girişimidir. Alttan yukarıya şekillenir. Bu devrimci yol, mevcut devlet mekanizmasına karşı koyuş ve iktidarın ele geçirilmesidir. İktidar gücüyle yukarıdan aşağı, ileri bir üretim düzeninin ve sosyal statünün örgütlenmesidir…”

Devrim kesintisiz sürer, sürmelidir de...

Çünkü Devrim; “ Kendi politik hegemonyasını kurmadıkça, kendi iktidarına uygun alet, yapı düzenlemelerini gerçekleştiremedikçe…” devrimler sürekli kılınamaz...

Yeryüzü on yıllardır, toplumsal Devrim çağını yaşamakta. Çünkü ekonomi ve üretim modelleri altüst oldukça, devrimden kaçılamaz.

Kaçınılması gereken siyasi ve hukuki, dini ve felsefi açıdan çöküştür. Eğer böylesi çöküş yaşanırsa çatışma bilinci ile güçlenen kısır ideolojiler, üretim gücünü ve olanaklarını bir bir ele geçirir. Tüm bunlar yeni bir sosyal şekillenmeyi de mecburi kılar.  Yani karşı devrimi.

Karşı devrim kendine özgü iç dinamiği ile “ Üretici güçlerin gelişmesi sonucu güçlenmeler, aslında gelişmenin önüne engeldir. Devrimleri engelleyen niteliğe bürünmedir…” halidir.

Hal böyle olunca formülasyon bellidir; yine, yine Devrim...

Ancak toplumsal Devrim çağında halkın, devrimci girişimi yönlendirmesi şarttır. İnisiyatif alması gerekir. Devrim tarihinin tek zorunlu şartı, şartlı boyutu budur. Eğer teklenirse, yaklaşan ve yaşanacak olan Devrimci buhrandır. Ve kaos karşıtını doğurur...

Çünkü “Kişiler kendi tarihlerini kendileri yaparlar…” Kaderi tayin hakkı çerçevesinde tercihlerle oynanarak devrimleri ve devrimcileri; “art niyetli kışkırtıcıların ürünü imiş gibi gösteren batıl inanç…” artık zamanı geçmiş gibi görünse de hala canlıdır. O cansız siper kişisel tercihleri zımparalar. Mevcudu palazlandırır.

Mevcut iktidarlar tarafından bu karıştırıcı, kaotik, kışkırtıcı düşünce devamlı diri tutulur...

Oysa devrimlerin olduğu her yerde, mevcut düzenin karşılayamadığı veya karşılamak istemediği sosyal ihtiyaçların varlığı söz konusudur. Yani bu yüzden devrimlerin olduğu tarihsel gerçektir. Tarihin boşluk ve yokluk evrelerinde, özgürlüğü somutlayan isyanlar, devrimci insiyatifin eseridir. Kim ne yaparsa yapsın, ihtiyaç açığa çıktıkça sosyal patlamalar, sosyolojik temele dayanan devrimleri de doğurur. Bu aşamada tarihsel zorunluluk en doğru referanstır. Öncülük girişimi ise tarihi reflekstir.

Çünkü siyasal sistemler sürekli değişmedikçe daima oligarşi, oligarşiden de daima tiranlık doğar. Tiranlığı da eninde sonunda demokrasi takip eder…

Yani hep büyük yanlış noktasına gerisingeri dönülür. Her döngüde acılı süreç sil baştan yaşanır. Değişmeyen tek tarihsel olgu ve başa gelen zorunluluk ise resmen Devrim sürecidir. Yani asıl hakikat Devrim ve devrimci girişimlerdir. Tarihi ilerleten devrimlerdir.

Devrimin objektif şartlarını olgunlaştıran reformist söylemlerdir. Reformist söylemlerin zaman içinde sıradanlaştığı an ise tam devrim anıdır…

Gidişattan endişelenmenin tavan yaptığı andır o an. Artık müdahaleler ile durdurulamayacak, sessiz çoğunluğun kolayca sansürlenemeyeceği bir andır o an. Sindirme operasyonları ile birlikte toplumsal tabular da yıkılır. Ve isyan doruk noktasına çıkar. Ve Devrim başlar…

Devrimci politik hegomanya kendiliğinden kurulur. Bu arada en önemli mesele palazlanabilecek karşı devrimi zamanında saptayabilmek ve engellemektir. Gericileşmeyi gereğince önlemektir...

Ola ki engellenemediyse, gerileme önlenemez ise devrimin objektif şartları oluşsa da, devrimci inisiyatif, inisiyatif alsa da yaşanan başı sonu yazılmamış bir hikaye olur…

Tersine döner hikaye. Tıpkısı, tepkisi her bir şey...

 

BİZ KİMİZ BELLİ...

Elli küsur yıldan beridir, özellikle din ve devlet işlerinin iç içe karıştırılmasıyla her şeyin bozulduğu zor yıllardan geçtik geldik. Kelle koltukta açık faşizme karşılığı, kara ve kötü gidişata doğal karşıtlığı bilimsel ve eylemsel ölçütlerde geliştirdik. Hatta vatan düşmanlığı yakıştırmasıyla bile karşılaştık. Sürdürdüğümüz devrimci siyaset anlayışı vatan hainliği kapsamına alındığında bile yılmadık. Korkmadık. Hatta daha ileri gidilerek dinsiz komünist olarak yaftalandık ama aldırmadık. Hakkımızdaki yakışıksız yakıştırmalar dört bir yandan, hatta hiç hak etmediğimiz biçimde çok rahat sallandı. Savrulmadık, direndik ve bilendik. Bu sağcıl salvolar, bizzat kendi hatalarıyla çıkmaza düşenlerin taktığı ucuz siyaset maskesiyle sürdürüldükçe sürdürüldü. Acımasızca, ahde vefa gözetilmeden ilelebet sürdürülecek de. Ama böylesine pervasız devam edilirse çok yakında kim zirve de, kim dip yapar tastamam görülecek...

Çünkü çok duygulu veya hiç duygusuz, sırf sıfır mantıkla oluşturulan yapay siyaset atmosferinde, her önüne çıkana dağıtılan vatan hainliği, her muhalife sarfedilen vatan düşmanlığı bağlamındaki iklimsiz hava bize yakıştırılamaz. Yakın uzak çerçevede asla etik olmayan bu savurgan tavır, havanda su dövenlere yakışabilir belki ama ağzı açılanda akıl ve bilim diyenlere hiç yakışmaz.

Ayrıca on yılların mevcut siyasetine tam muhalif olanlara bildik tarz bu iğreti isnatlar asla yapışmaz. Çünkü ispatı besbellidir. Biz; "Kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız..."

Yani biz düşman da değiliz, hain de. Sadece egemenlere, etkin iktidara yanlamayan, yamanmayan, yavşamayan yılmaz yurtseverleriz. Hatta yeri geldiğinde en dincilerden bile daha dindarız. Belki dinsiz imansızız ama ideoloji de bir din ise eğer; "Dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye de muhalif değiliz." Muhalifliğimiz başka bir mesele. Zaten bu tescilli tavrımızı, sağdan sola sallayanlar da açık seçik, çok iyi biliyorlar. Günü gelir haklılığımız mutlaka anlaşılacak. Anlaşılır...

Meselenin özü biz şu taraftayız. Asla sürü tarafında, amigo taraftar değiliz. Tabiri caizse biz; "Bir ideolojinin tabiî olması için, akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır." tarafıyız. Yani biz hak gerçekliğe, katkısız ideolojiye mensubuz. Mensubiyet gereği, doktrinin kutsal değerleri ölçütünde her adımı da aklen ve vicdanen atanlardanız. Başka hiç bir kıstas bizi kıskaca alamaz. Elli küsur yıldır alamadı da...

Çünkü biz şahsi işlerini siyasete, siyaseti millet ve devleti unutarak kendi özel hayatına karıştırmamaya çalışanlarız. Bu amaçla daima "kasde ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz."

İşte bu sakınma yüzünden, birilerinin, başkalarının, dönem zatlarının, dönek güruhların, egemenlerin arkasına saklananlar tarafından elli küsur yıldır sakıncalı sayılıyoruz. Tahsil fukarası yapay siyaset eşrafından zatlar, zaten tam yüz yıldır zaman kollayarak düşünce dünyamızı cehenneme çeviriyor. O zaman ağır olun efendiler demek lazım...

Bu çel akıl ekipçi çevirmeci, aymaz sakınmaz  kafakolcu kurgu siyaset baronlaşması pervasızlaştıkça, salt sakıncalılık dozumuz dahada artar. Ama nihayetinde kazanan daima biz oluruz. Zamanla kimler kan kaybeder görülür. Çünkü bizim dostdoğru olduğumuz günden güne belli olduğu gibi, kaypak taraflarca da mecburen güncellenir.

Zaten her şey akıl ajandamızda yazılıdır. Gerekirse kara kaplıyı açar örnekleriz. Bu kısır siyaset düzleminde, yanlı yayılma ve tersine gelişme dönemlerindeki her türlü zorlamaya hep karşı koyduk. Yine koyarız. Bize zorluk çıkaran kara vicdanlılarla önünde sonunda hesaplaştık. Yine hesaplaşırız. Hatta bilenler bilir çok iyi hesap tutarız. Hele hele insan sıfatında insafsızlarla, gariplere dünyayı tersine çevirenlerledir bizim asıl davamız. Gerisi hikaye...

Ortada böyle kutlu bir dava varken, her şeyi her şeyimizi bile bile bize tırnak içi göndermeler yapanlar; “Samimi ve meşru olmak üzere her fikre saygı duyarız…” tırnağı içinde olması gerekenler son yıllarda neden müsvedde siyasete yeltenirler anlaşılır değil. Oysa hiç de vasıfsız siyaset tasarımcıları değiller. Hemde doğru tasarımlar dahilinde göze batan, çıplak gözle gözlemlenen ahlaki yozlaşmaların tümüne tümden karşıtlık bilindiği halde...

Diğer yandan “Tehdide dayanan ahlak, bir erdemlilik olmadığından başka, güvenilmeye de layık değildir.” Bunlar salt çıkar odaklı açılımlardır. Apaçık, hemen herkese güven kaybettiren de işte budur. Öyleyse bu tip muhteremlere ne denir; “Herkesin yolu layığına açık olsun…”

Siyaset ehlinden zannedilen, dosta zeval vereceğini, düşmanı zevklendireceğini hiç düşünmeksizin tehditkâr açıklamalarla sürekli itimat yitiren, itibarlı zatlara ne demeli; “Zulüm ile abad olanın, akıbeti berbad olur…”

Biz, en müstesna günlerde, mütemadiyen kamuoyunu meşgul eden tüm yararsız işgallere ve yersiz işgalcilere de muhalifiz. Özellikle samimiyeti suistimal edenlere ise tam muhalif. Nedeni şudur; “Samimiyetin lisanı yoktur. Samimiyet sözlerle açıklanamaz. O gözlerden ve tavırlardan anlaşılır…” Ve biz bakar, görür ve anlarız beynin arkasını...

Ayrıca biz bilmeden, görmeden, anlamadan asla yol yürümeyiz. Mehteran adımı asla atmayız. Kötücül ve silme abartılı dedikodulara da asla kulak asmayız. Asmayız ama tabldot kalleşliğe, tabiiyetsiz hainliğe, tamahkâr düşmanlığa, ikiyüzlü kardeşliğe de sorumsuzluk deyip geçmeyiz. İşte o yüzden hep hedef tahtasındayız. Ama “Saygısızlığın, saldırının, küçüğü büyüğü yoktur…” Onu da çok iyi biliriz. Ve ona göre tavır takınıp, akıl ve bilim perspektifinde gözüpek duruş sergileriz. Ve de pekala her pişkin veya her çiğ hamleyi çok kolay savuştururuz…

Çünkü biz cehaleti bütün kötülüklerin anası sayanlardanız. Hele cehaletten beslenen taklitçi muhabbet ortaklığına, kör taklitçi siyaset simsarlığına akıl defterimizde hiç yer yoktur. Kitabımızda da asla yazmaz. Yoktur çünkü “Hiç bir mahiyet aynen, diğer bir mahiyetin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü bir mahiyet ne taklit ettiğinin aynı olabilir, ne de kendi içinde doğru kalabilir…”

İşte bu yüzden yerli ve milli adaptasyonun akla gelen her alandaki yankısına değil,   temel toplumsal gerçekliğe uygunluğuna bakarız. Biz bu bağlamda, tam bağımsız düşünenleriz. Eski yeni esef verici, asılsız, dayanaksız, kaynaksız tüm patentlemelere rağmen, ciddiyetini bozmayan devrimcileriz. Biliriz ki; “Devrim yasası eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız Devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır…” diyenlerin devrimci yolunda ilerleyen ve yarınlara güvenenleriz.

Biz kimiz, kim bizden, kim değil açık seçik belli. Herşey besbelli. Hiç önemli değil ama kim bize dost, bize düşman kim? O da belli. Haliyle hiç belli olmaz ama bazen yorumsuz geçilse de, geçilmese de katakülliler katiyetle bize uğramaz. Uğrakları, uğradıkları ise açık ve sarih. Tarih tarih, tarihe yazılı...

Elli küsur yılda, biz kimiz ayan beyan belli de peki siz? Siz? Kimlerin elisiniz?

Hiç yorum yok: