22 Kasım 2015 Pazar

TUNA BOYLARI-GÖÇ…

TUNA BOYLARI-GÖÇ…

Tuna boyunda bir göçmen kız, hem yetim hem de öksüz…

Göçtükten sonra, son kez göçene dek, satır aralarında kendini kaybeden şehirlerde kendini bulmaktır hayatın cilvesi, göçün cenderesi, göçmenliğin kaderi.  Bilumum haç zulmünden, istavroz istilalarından, Minare boyu talanlardan, mikro milliyetçi faşist yalanlardan kaçıp, dost bölgelere saklı belgelere sığınmaktır göç. Avrupa’nın Ottoman sancaklarına, özellikle de Tuna’ya, Tuna boylarına dinmeyen özlemdir; Göç…

Göçlerle bir mermer heykel gibi donup kalır europan ve doğası kızarır anılarda. Ve tekrar takrar korkularla yüzleşir tüm nefyedilmişler, özellikle her kış. Karakışı yaşarlar ömürlerinde, yazı yaşamazlar, yazamazlar. Ve Tuna her karakışta buzdan boz yılana döner tüm Avrupa’da kıvrım kıvrım, havza havza dolanır. Dunari suyun ateşle buz dansına öncülük eder aşağısında yukarısında. Patlarcasına çarpar kırık kalpler ve kendi çapında çapar Tuna, delta delta. Karakış damgasını bastığında bembeyazdır Sultanlar yolu, dört bir yan.

Her kış yollar, izler, damlar, çatılar, havzalar, düz ovalar, kültür parklar, kanallar, dağlar, kara orman, Karpatlar beyaza boyanır bir daha güneş doğmamacasına. Tuna’nın soğuk bakışlarını beyaz baloncuklar örterken, gökteki deliklerden yayılan ışık demetleri Tuna’yı çağırır, durur boşuna. Ama nafiledir, hava eksiden eksi zehir soğuk, sanki bahar hiç gelmeyecekmişçesine karakış yürür kılcal damarlara. Bu doğaçlama dağılan, kanları donduran buz beyazı örtüye asla insan gücü yetmez. Bu buzdan duvar demir kapıyı,  ‘Allah indirir Allah kaldırır,  Allah örter Allah kaldırır’…

Zorlu muhacirliğin uslanmaz yolcularının yüreğine her kara kış ak karlar düşer. Tuna’dan savrulur beyaz derinlik, içine hapseder tüm sığınmacıları. Akılları da bir sıcaklık, bir güzellik tutuşturur. Tutsaklık ve özgürlük ayni anda eş zamanlı başlar ve göç diliminde bir süre dinlenir başladığı yerde de biter. Kozmos bu göç kıskacında kaçınılmazları, her bir anı, zerre acıyı kaydetmiştir yüzyıllardır. Ama göç devam eder, çünkü memleket aşkıdır daima ağır basan. Memleket sevdasıyla biter ve yeniden başlar göç, bitmez muhacirlik.

Falezde filizlenen kumların altın sarısı rengine açılır tüm karşı cepheler. Bir dönüm noktasındadır hayatlar ve en esaslı duruştur cepheden cepheye koşuşturmak. Nihayetinde her savaş kaybedilmiştir veya hiçbir savaş kazanılmamıştır göç yollarında. Veya göçtükçe kurtulunmuş sanılmıştır, göçten. Ama nafile Tuna’nın mavi gri renkte, en derin kolları sarılınca göç yanığı yüreklere, memleket özlemi tersinden vurur, buzdan kılıç anılara dayanmak güçleşir ve yüz yıllık anılar bir bir unutulur.

Her hal ve durumda yeniden hiç kimseyi ilgilendirmezleri yaşayabilmek cesaretidir Tuna…

Yoksulluk mabedinde en ala zenginleşmedir Tuna’nın suyunda yıkanmak ve kirletilen suyundan doyasıya içmek. Zamanında kıyıcığında yatılan yerde ay ışığı toplamak, gün ışığı dermektir içten içe hasta eden hasretlik. Çok geride kalmış anılarda bir ağaç altını anımsayabilmektir bereket. Her nefeste altın hızmalı memleketi hazla yaşayabilmektir tapılmayan Dünya zenginliği.

Tuna’yı iki ileri bir geri yaşamaktan usandıkça, hilafsız muhalifliğin satır başlarına memleket sevgisini kaydetmektir, delalet. Halifeden icazet almaya gereksinmeden içe sinmeyenleri Tuna’nın suyuna boca etmektir maharet. Yani Tuna’nın ruhundan ruhlanmak, Karadeniz’e varmak ve denize ağlayabilmektir göçmenliğin en geçerli melekesi. Tuna boylarını boylamak ve memleketeyn yalpalamasına uğramadan memleket memleket akıl dolaştırmaktır, haslet.

Görkemlice, çıplak akılların kıvrımlarına dolar, hayatı nakış nakış işler Tuna. Ve bir seher vakti en derin uykulardan uyanır göçmenler, uyarlı memleket şiirleriyle. Volga’ya kadar uzanır vatana hasretlik ve şairler mısralarda kendini arayan şehirlerde kaybolurlar, göçüp giderler. O yitik özlemler Tuna falezinde bir şişede saklı mektup olarak kıyıya vurur. Er geç duyulur göçün feveranı ve Tuna’nın aksularına yazılan hapsolmuşluk berat eder. Göç bir okuldur ve vurgun yer tüm göçenler, göçmenler okudukça…

Süzme anılarda Tuna’yı üzmeden yaşamaktır gurbet ve seviyi tamamlayabilmektir maharet. Mahirlik hasret şarkılarına bezeyebilmektir tüm aldırmazlıkları ve göçün bilinmez hikâyelerini. Göç hariçten gazel devri gelip geçtiğinde falez boyunda serin ve derin duygularla var olmaktır. Buzlaşınca Tuna, üstünde yürünür, yüründükçe başka bir diyardır Tuna. Diyar diyar turlayan Tuna en güzel huylarını takınmıştır ve hafiften takılır ağır tarih safarilerine; Yüz yıldır saflığa yatmak da bir yere kadar.

‘Tuna boyları tire göç’ yolunda yaşananları ve farz edileni yazmak üzere Tuna’nın üzerindeki buz mavisi gökyüzü bomboştur. Buz mavisi gökyüzüne de, buzlanmış aksulara da yazılacak yeryüzü gerçekliği ise bir heceliktir; Göç…

Tuna’dan uzaklaşılınca fezadaki sönmüş yıldızlar kadar uzaklaşılır memleketten. Memleket sevdası her yakınlaşmada ağır basar, sineyi yakar. Tuna menzili dışına çıkıldıkça memlekete yaklaşılır, yaklaşıldığı sanıldıkça bir o kadar da uzaklaşılır. Memleket aşkı ateşten gömlektir ve bir giyen iflah olmaz bir daha. Bu öyle bir yolculuktur ki Tuna’ya yüz kızartan gündoğumları üstü üstüne çöreklenince yarı geceden çıkılır yola. Göçülür, göç vurur Tuna’nın dalga boylarını, limanlara doluşur göç. Göçer insanlığın özü, göçer insanlık. Bu öyle bir yolculuktur ki mal mülk bir yana, en sakınılan aşkları yaşamaktır gizlice. Mesele memlekette verandalı bir kıyıda ateş koyunda, ateş koynunda Tuna’ya bağlamaktır bilinen tüm duaları.

Denizlerin getirdiği köpüklerden de köpüktür Tuna’nın ağır ağır devinen suları. Bin tonlarca çelik gemileri, demir vapurları taşır koynunda, yüzlerce yıllık acıları taşıyamaz, utanır ve köpürür. Bulanıktır çoğu zaman, buzlanır aklını kara kış vurduğunda, donar. Göçmen gönüllerdeki hasret halesi, göç nuru ansızın köpüklendirir o duru devingenliği. Ve belli saatten sonra göç saati gelir ve Dunari’nin arınmış suyunda yolculuklar başlar en uzağa en derine. Ding dong vurduğunda muhacirlik cümle âlem birlenir, Tuna tek kelime tek cümlede devinir; Göç, veda ve elveda…

Kederli bir nehre dönüşünce Tuna kaderler bir bir memleketleşir. Eyvallah demeye gerek kalmadan Dunari limanları hasretlik ve esrik kavuşmalar taşır. Sıcak sıcak eksik memleket havasıdır taşınamayan yük. Tuna sudan yatağında Karadeniz’e akar akar ve yosun kokar kara geceler. Kara gecelere utangaç ay ışığı yansır ve göç uzar uzar Karadeniz’den Ege’ye…

Tuna’dan öğrenmek de varmış kara istilacı kentlerde kesme taş binaların mavi gözlü pencereleri de olabileceğini. Umudun varlığını. Tuna’dan öğrenmek varmış şiirlerde kendini arayan kentlerin mavi mavi tüten bacalarını, caddeleri daraltan geniş asma balkonları ve kızıl güllerle sarılmış kaldırımlarının hala yaşadığını. Tuna’nın hala şiirlerde kendini arayan tüm kentlerini ıslak ve nemli kucakladığını. İşte hem öğrenmek hem bilmek hem de görmektir memleket özlemi. Özlem; Tuna’dır…

Kim demiş Tuna nehri akmaz diye, Tuna hep aynı, hiç de akmam demiyor, uysal bir tembellikle göçlerle budanmış bir dünyada düş artığı gecelere ağır ağır akıyor. Göçmenler Tuna’ya hasret, Tuna hem öksüz hem yetim; Dünya hala göçüyor…

Tuna boyunda bir göçmen çocuk hem öksüz hem de yetim, hem de misafir…

Hiç yorum yok: