18 Nisan 2021 Pazar

EĞİTİMDE REFORM

 EĞİTİMDE REFORM, KÖY ENSTİTÜLERİ...


Bir ülkenin içte ve dışta, siyasi ve ekonomik değişimlere direnemeyişi reformsal süreçler yaşamasına neden olur. Bu devrimci süreç iç dürtüler ve dış etkenler kıskacında devam ederse yeni toplumsal düzen kurgusu da vazgeçilmez olur. İşte o yüzden ilk baştan eğitimde reform gerekir. Tıpkı Köy Enstitüleri gibi...


Eğitimde reformu salt eğitimde demeden, kriter ve prosedür belirleyerek asla küçümsemeden ele almak şarttır. Tüm unsurlar ve evrensel koşullar gözetilerek, eğitimde reform ülke şartlarına en uygun modelde ve incelikle progranmalıdır. Aynı Köy Enstitüleri gibi...


Aksi halde eğitim politikaları ve siyaset kesişmesi azımsanamayacak boyutta gerilemeyi ve rasyonaliteden uzaklaşmayı getirir. Zamanında Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra yaşananlar gibi...


Mevcut ulusal eğitim düzeyi ve karakteri, kısa süreli planlamalarla değişir ama uzun süreçte belirli siyasi görüşleri yansıtır. Eğitim ideolojik çıkmaza sürüklenir. Veya ideoloji batağında bocalar. Yani adı reform olsa da pratikte bilimsel olmaktan uzaklaşan anti reformist yaklaşım palazlanmaya zemin bulur. Hatta öyle bir süreç egemen olur ki, özel olduğu savunulan tüm politikalar mikro ve makro seviyede gelip geçici olur. Haliyle yıldan yıla değişen ama yine sözde reform gerektiren bir eğitim sistemi söz konusu olur. İşte o yüzden kalıcı değer bırakan Köy Enstitüleri gibi süreçler asla unutulmaz...


Bir ülkenin eğitim dinamiği eğitimde reform üstüne reform çığıtkanlığıyla  neredeyse dibine dibine dinamitlenirse tersine dönüşümlerde kaçınılmazlaşır. Belki de hedeflenen budur, mayasına mânâsına tamamen evrensel eğitim düzeninden kopulur. Böylece sosyal ve ekonomik refah artacağına azalır. Hatta eğitimin yaygınlaştırılması bile demokratikleşme ve kalkınma deneyimlerine çare olmaz. Bir döneme damga vuran Köy Enstitüleri gibi eğitimde kurumsallaşma bu yüzden hala çare görülür...


Süreklilik arzetmeyen ardı sıralı değişim ve reformsal mantalite sadece çatışma ve acil durum çıkışları yaşatır. Yaşayacak ve yaşatacak bir eğitim sistemi asla yaratamaz. Bir ülkenin eğitim sistemindeki reform, geliştiren ve dönüştüren boyutta somutlanmadıkça, soyut idareler doğrultusunda kaldıkça sürekli yanlış pratik güncellenir. Doğru pratik ise Köy Enstitüleri gibi bir pratiktir...


Tersi modellerle kalkınma ve kalkınma öncelikli eğitim hayal olur. Alalacele kurgulanan eğitimsel ağ sözde reformlarla daha da gerileyerek toplumsal yapıyı bozar. Beşer sermayeyi yer bitirir, devleti büyük zarara uğratır. 


Uzun vadede lafta reformcu eğitim süreciyle, ülkenin siyasi ve ekonomik değişimlere içeride olsun dışarıda olsun direnemeyeceği bir yapı oluşur. Dirençli yapıyı ancak tıpkı Köy Enstitüleri gibi eğitim kurumları kurar. Beşer sermayeyi de geliştirir. Devleti de büyütür.


İşte bu yüzden yıllar yılı Köy Enstitüleri konuşulur ve aranır...

16 Nisan 2021 Cuma

BRONZ ÇAĞI

 BRONZ ÇAĞI


Çağdaş dünya, antik dünyanın mühürlerini kırdıkça, çok zekice yaratılmış uygarlıklarla karşılaşılır. Tıpkı ateşin sihriyle, taşı metale çeviren çağ gibi. Bakır artı kalay alaşımından bronza evrilen, bronz çağı gibi. Keskin, dirençli ve kuvvetli bir materyale kavuşmayla dönem teknolojisinde ve sosyal yaşamda devrim yapılması gibi...


Bronz çağı insanları, yaşamı dönüştüren, metal çağlarını yaratan tarihsel yolculuğun ilk devrimcileridir. Bronza hammadde olan bakır yataklarının yoğunlaştığı bölgeler ise uygarlığın beşiği. Antik dünyanın vazgeçilmez ticaret yollarının da değişmez adresidir buralar. İcatlarla ana karayı ve adaları buluşturan, denizciliğin ve

deniz ticaretinin  de merkezidir bu bölgeler. Yani bronza dönüşecek maden cevherlerinin yeraltında gizlendiği bölgeler, antik gizemin çözüldüğü bölgelerdir. 


Bronz dokuzu bakır biri kalay olan bir karışım ve kolay işlenir. Madenler sert bir metale dönüşünce, çağın ticareti sırf hammadde edinebilmek için seyahatlerle başlar. Bronz üretimi iç gelişen ve geliştirilen bir durum vazgeçilmezleşir. Yani kalay ve bakıra ulaşmak bronz çağının ana gayesi, insanlığın birincil hikayesi olur.


İşte bu nedenle çağın ilerisinde gemiler inşa edilir, deniz limanlar, liman kentleri kurulur. Metal ve hurda metal pazarları oluşturulur. Metal işleyen işletmeler hayata geçirilir. Ustalık değerlenir. Üretime tedarikçiler çoğalır...


Ve bronz çağı yeni şehirler, yeni yollar, yeni kaleler, yeni kuleler kurulmasını gerekli kılar. Üç eski kıta merkezli kurulan deniz ağıyla, bronz çağı indanlığı buluşturur. Deniz fenerleri gemi filolarına olanaksız sanılan keşiflerin rotasını sunar. Bu stratejik bütünleşmeyle, ırksal ve kültürel değerler aynı potada birbirine karışır. Genetik kodlar aynılaşır...


Bronz çağı çok uzak geçmişin sonraki çağları nasıl etkilediğini açıkça ortaya koyan bir çağdır. On bin yıldan fazla süreyle tüm çağları birbirine bağlayan köprüdür. Üç kıtayı kucaklayan uygarlık sahası ise Anadolu'dur. Üç yanı deniz bir yarımada, herşeyin odağıdır. Öyle şaşırtıcı ilişkilendirmelerle küresel tarihin anahtarıdır ki, sosyal ve kültürel gelişimin ve ileri uygarlığı doğuran bronz çağının merkezidir Anadolu... 


Çağdaş dünyanın antik dünya mühürlerini kırmasıyla, ortaya çıkacak daha çok gerçek gizlidir bu bereketli topraklarda. O yüzden çok uzak, uzak ve yakın tarihe bakıp, çağ bu çağ diyerek kanmamak lazımdır. Çünkü bir çağ kapanır, bambaşka çağlar açılır.


Tıpkı bronz levhalar üzerine kazınmış nice çağ gibi...

EĞİTİM, GÜÇ İNŞAASI*...

 EĞİTİM, GÜÇ İNŞAASI*...


Eğitim, insan sermayesine direkt katkının yanı sıra toplumsal değişim ve modernleşmenin, sosyalleşme ve demokratikleşmenin ve  yeryüzündeki tüm devrimlerin öncüsüdür. Öncü gücüdür... 


O yüzden dünyaya yön veren disiplinlerin teorik ve pratik bütünlüğünü yansıttığı gibi mevcut birikimlerin doğru uygulamasını kapsar. Sonuçta eğitim, ulusal ve uluslararası boyutta güç devşirmenin, güçlü olmanın, güç inşasının da temelidir...


Öğrenme amaçlı süreç olan eğitimin, bireysel gelişimin aracı ve devletlerin kalkınma öncelikli yolu olduğu yadsınamaz tarihsel gerçekliktir. Hatta çoğu kere devlet inşası boyutunda bile aktif rol oynar. İllaki ilerleme ve reformların temel yöntemi eğitimdir. Çünkü insanlık tarihinin deneyimlerine bağlı, bilimsel ve sanatsal mükemmellik hali ancak eğitimle olasıdır. Böylece toplumsallık kurulur ve hedeflere ulaşma da kolaylaşır. 


Diğer yandan eğitim seviyesi ile gelir seviyesi arasında da doğru orantı söz konusudur. Bu doğrusal ilişki demokratikleşmeden modernleşmeye, ekonomiden sosyal hayata birçok alanda etkilidir. O halde toplumsal dönüşüm, yaşam tarzı ve inanç boyutundaki sosyal hareketliliğin modernite çerçevesinde şekillenmesi de eğitimle olur. Yani aktif ve katılımcı topluma geçişin birincil sermayesidir eğitim. 


Aksi halde eğitimle inşa edilen güç, kendini yer bitirir. Güç inşası standart eğitimden uzaklaşıldıkça da duraklar. Geriler. Kalkınma sağlanamaz. Çünkü kalkınma ekonomik büyümeye paralel eğitimle gelen değişimdir. 


İşte bu nedenle ulusal eğitim politikaları önem kazanır. Hükümetlerin en temel ve zorunlu görevi eğitim olmalıdır. Eğer eğitimde sık sık politika değiştirilirse süreç ivme kaybeder ve dünyada gelişen eğitim politikalarının çok uzağında kalınır. Hatta kalite düşer. Ceremesini topyekün ülke çeker.. 


O halde hedeflenen güç inşasının gerçekleştirilmesi noktasında serbest piyasacı politikanın yerine veya yanısıra devletçi ve endüstriyel gelişime dönük toplumcu bir eğitim sistemi kurgusu da hayata geçirilmelidir. Bu kurgu çağcıl politikalarla desteklenmelidir. Eğitimde tersine tutum ve yönelim insan sermayesini eritir, ülkeyi geriletir...


Bakınız, *Dr. Osman Gültekin-Ulusal Eğitim ve Güç İnşası-Cinius yayınları

15 Nisan 2021 Perşembe

VİRÜSSAVAR TATMİNKARLIĞI…

 VİRÜSSAVAR TATMİNKARLIĞI… 


Virüs doğurganlaşıp yayıldıkça ve memleketi silme kızıla boyayınca dönem şartları daha da ağırlaştı. Virüssavarlık işe yaramadı. Maddi manevi yıkımlar, ağırlıklı şekilsizlik seyir halinde parladı. Anlık sapmalar, alışkanlıklarda boş ısrarcılık, inanılmaz boyutta değiştirdi yaşam öykülerini. Tatminkar çevrelerde bile yoksunluk, yoksulluk, yolsuzluk, nerede ne ararsan var oğlu var halde...


Virüs yeniden biçimlendirecek gibi yeryüzünü ama şimdilik yeryüzü yarı açık cezaevi, bazen kapalısı. Aç bilaç virüse yakalanma aralığı da gittikçe daralıyor, bulaş riski dünyada birincilik basamağında geziniyor. Makas daraldıkça bilinç, bilinçaltı, ruhsal derinlik ve direnç önem kazanıyor ama anlayan yok, kazara da olsa virüs ile yakınlaşma riski ise an meselesi. Virüs vahameti yüksek noktalara çekilmiş ölüm bombası. Asıl korku ise sirayet korkusu.


Siyaset üssü ise felaketi önlemek için önce filtrelemeyi şartlamış. Sonra şartlar şurtlar, maske, hijyen, sosyal mesafe tedbirleri. Ancak fiziksel temas çok var. Varı yoğu, standart uyum, duygu denkliği ve dengelilik ögelerine riayet yok. Ve hala riyakarlık var. Böylesi bir bozgunda duyarsız ve umarsız tavırlılık ise dengeyi hepten şaşırtan fenalık... 


İşte o yüzden tıp, fen bilimleri, hastaneler, tıbbi ekip ekipman var ama hayatta kalmak gittikçe zorlaşıyor. Lafta virüs ile sıcak-soğuk savaş var ama dünya birinciliği ölümlere yarışılıyor. Yanlışlardan vazgeçilmedikçe insanlığın varoluş temelleri de kökten sarsılacak gibi. Dünyada her şey medeniyet için sanılırken medeniyetin sadece hayat için olduğu zaten güncellendi. Zaman, bilim ve fen nerede ve de kimdeyse, gocunmadan almak ve yararlanmak zamanı. Bilimsel ve fenni birikimi ve de akılcı ilmi duyarlılıkları milletin her ferdinin beynine işlemek zamanı. Ne gezer, pandemiye rağmen hala atışmalar, sataşmalar, tabutta paslaşmalar. Üstelik ramazan ve pandemiye çekilen din iman ayarı. Ayarlamanın aksisedası da bu...


Aksi takdirde diye başlayan takdir zaafı ise olmadık merkezlerden, kötek başka mercilerden. Yılgın konuma sürüklenmiş millet varlıkta darlık misali perperişan. Ve dönem şartlarına varidat ayazı çökmüş. Bunca darlıkta varlık havası. Milyarlarca varlıkta darlık hesabı. Bilançolar ise tunca işlemelik. 


Neredeyse nerede, izan mizan ortada, vaka ayan beyan belli. Bu virüs salgını “düşüncede, bilgide, sağlıkta, güçlü ve yüksek karakterli koruyucular” ve bilimsel korunmalarla atlatılır. Dar zihniyet ve eksik ciddiyetle karşılanan virüsün daha çok tanıkları ve sanıkları türer. Dahası trajedilere yol veren dönem şarlatanları ürer. Ve despot, sıradan iktidarlar böylesi çıkmazda daha faşizanca hükmederler, vay ki war hürmetiyle…


Elbette virüs  kara büyüyü bozdu. Meditasyonluk kabulleniş modern dünyanın elinde patladı. Medeni özgürlükler kısıtlandı. Gelecek provoke edilme noktasında. Hayatlar durdu, her şey bir anda donduruldu. Öyle ki alaycı ve hafifseyen zümreler dâhil, tepeden tırnağa üslupsuz bir uyuşukluk. Virüsten korunma işgüzarlığının nafile tavrı çarpıldı. Sırf baş ağrıtan arzu trafiğiyle ilgilenilmeyip, virüs en baştan doğru anlaşılıp, keşke yeryüzüne yayılmadan önce dönem şartları hazırlansaydı. Uyundu ve virüs akışkanlığı hayatı daralttı. Ne var ne yok, içini dışına çıkardı.


Peki, madem memleket kızıla boyandı, dönem şartları ağırlaştıkça ağırlaştı nerede bu devlet? Maddi

virüs milyarları yuttu, manevi virüs uyuttukça uyuttu, koronavirüs yediden yetmişe yumuldu, nerede bu millet? 


Bu tatminkarlık nerede var, nereye kadar?

ŞEHRİ RAMAD

 ŞEHRİ RAMAD...


Tarihsel, dinsel ve bilimsel değerlendirme dışına taşan, din adına irdelenişi garipsenmesi gereken ne kadar her ne varsa üstün körü konuşulacağı günler yine başladı. Bir yanda memleketi pandemi şoku ve dört bir yanda şehri Ramadan. Şehirlere ramad. Lam, mim, nun... 


Zaten dinler çağı çemberinde hapsolmuşluk kılıçların gölgesinde dinlere, kılıç ve mızrak ucu atıflara  dayandırılan günlerden kalma. Üstelik şüphe götürmez biçimde akıldan uzak, ince tasarlanmış planlar akıllara işlenmiş. Ve de akla zarar bulgu ve değerlendirmelerle doğal dinin rotası zihinlerde silinmiş. Çağa uygunluk kitaptan çıkarılmış. Yakın gelecekte en eşsiz sanılanlar bile fiziksel ve düşünsel kodlardan hoyratça silinmiş olacak...


Çünkü denilen ve fakat her denildiğinde inanılmayan yere doğru uzun süredir akıyor zaman.  Akıntıya karşı akıl doğru işletilmediğinden, akan suya da hile hurda karışmış durumda. Bu da dinsel yaşamın sağlıklı sürecini açıkça tehdit etmekte. Sanki inanç silsilesi doğal varlığını sürdürme ortamını kaybetmekte. Ve inan oranını da düşürmekte bu yıldan yıla tapınılan lafta benzersiz günler. 


Bu arada ramadan boyunca izlenecek göreceli programların ve yoğun din faaliyetlerinin pandemiye takılıp takılmadığı, takılırsa nasıl aşılacağı da görülecek. Ünlenen sözlerin nereye asılacağını da belirleyecek bu süreç. Eğer ramadanla birlikte pandemi aşılamaz ise bu iklim belirsizliğinde aşı maşı tutmaz sonucu da tescillenecek...


Bilimsel veriler ve denilenlerin aksine dinsel semptomlar ardı sıra yağdırılırsa, yoğun yok oluşlar yaşanır. Dini geleneklere sıkı sıkı tutunmak ve genetik bağlanmak kimseleri acı  geleceği yaşamaktan kurtarmaz. Çünkü  yıllar yılı içilen, içirilen öyle bir eriyik ki sanki eritme işi en içeriden ve en uzun mesafede muazzam inşayı da eritmiş. Hala eritir pozisyonda, içeriği, tarzı, düzeyi belirsiz meçhul bir noktaya doğru sürükleniyor inan. Hafızalara yer etmiş ilkel ama saf inançtan da uzaklaşılıyor. Zaten kültürel sızmalar, içten içe dine sızmış belirgin ritüeller erken dönem dış temaslarla din vasfına erişmiş. Bu vasıf fırsatçılığı, vasıflı dini vazgeçilen din olma yoluna çeker. Muhtemelen dünya dinleri de hep bu şekilde ihtişamından uzaklaştırılmıştır gerçeği de görmezden gelinir. Tanrıyı Din kültüründe bilge, bilici ve belirleyici en etkin güç olmaktan çıkaran işte budur. Kült içerikleri ve alakasız kanıtları din kapsamına alan da budur. 


Bunlar oldukça içgüdüsel tepkime kolonileşir. İşte o kolonist klonlamayla hiç plan taslamadan tastaman sonuca varılır. Oysa o taslak son 'herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya inancı değiştirme özgürlüğü ve din ya da inancın tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve gözetim yoluyla açıklama özgürlüğünü de içerir' saptamasıyla asla örtüşmez. 


Yine de her ramadan, sıralı günler daha can sıkıntısı verir hale getirilir. Yaptım ettim yoldur, dedim olur, derdim çoktur eşleşmeleriyle doğan memnuniyetsizlik ve eşsiz denemelerin büyüleyiciliğinde biriken iletişimsizlik, ayrıntılarda gizli satan ile yüzleşmeyi getirir. Satanik antlaşmalar reddedilmedikçe varlık nedeni de tam manasıyla çözülemez. Çözüm babında tarihsel, dinsel ve bilimsel açıdan asla ikna edilemez, salt batışa işaret eden bir üst akıl oluşur.


İşte her ramadan bu üst akıl, din tsunamisi gibi vuran, zihinleri bulandıran ve kelebek etkili koleksiyonları kesinmiş gibi artan keskin enerjiyle sunan din pandomimcilerini belirler. Arena sırf bunlara bırakılır. Kıssadan hisse, ramadan ganimeti de bir güzel paylaşılır...


Memleketi pandemi ve şehri ramadan atmosferinde şehirlere biteviye ramad yağarken devamlı mimlenenler ise bellidir. Daha fazla dini yaygaraya maruz kalmaya ve bu ramadan arsızlığına rızalığa emin değillerin tümü. Canı ağzındaların cemi cümlesi. Lam, mim, nun...

A'DAN Z'YE, Z’DEN A’YA; DEM…

 A'DAN Z'YE, Z’DEN A’YA; DEM… 


Elbette kolay değil eskiyle yıpranmışı yenilemek, tümden yenilenmek. Hele A'dan Z'ye bozulmuş bir sistemde tek adam merkezli bir modelde, yerel uzantılara ultra gizemli, büyük kaybı kolayca anlatmak. Neredeyi sormak? Sorgulatmak. Kim bilir bu çağdışılık ne zaman nasıl düzeltilecek? Demek. Bu A'dan Z'ye delta harekatı, kar dağılımlı kısa-uzun öyküde makara yeniden en başına  nasıl sarılacak? Hangi kahramanlar ucuzlayacak, hangi yiğitler kahramanlaşacak, hangi formal formüller doğru sonucu verecek? İşte devir cevapsız sorular devri. Şimdiki devir o devir, dem devri, devri dilara… 


Hiç de yalan değil, keskin diyalogları bir kenara bırakarak, bu varoluş sorgulamasını, yok oluşa engel olunası mücadele dönemini başlatma günlerinin kaçınılmaz olduğu. Hem de hiç yanlış değil, kara duvarları döven yakıştırmalara aldırmadan, en kıymetli hazinelerin kayıtsız kuyutsuz kaybına yürekten üzülmek. Hiç de kolay değil ezilme, sindirilme, yok edilme pahasına muktedire hiç eğilmeden dik duruş tavrında buluşmak. Zor günleri kolay eylemek... 


Dem o, demek o ki, A'dan Z'ye zıvanadan çıkmış bu çıldırık düzene, bu çivisi çıkmış savruk sisteme neredeymiş panelli çılgınca direniş periyodu sergilemek zor. Zor elbet ama eğer suç tespitsiz direnç sergilenirse emperyal hayallerden uzaklaşılıp, gerçek hayata dönüşüm hikâyesi de yazılır... 


Mesele hikayatı katkısız, katıksız, soluksuz kalındığı her an yelkenleri şişiren rüzgârın kucaklanacağı, kör duvarlara asılan pankartların indirilemeyeceği boyutta dillendirmek. Mesela akıl devretmek zorluğuna aldırmadan demlenmek. Yani söndürülmesi zor ateşi kucaklama hevesi dönemine yüz dönmek. İşte bu uğraşı yanıklığına yüz süren yatkın potansiyel var mı? Var. Nerede? Her yerde var, var elbette...


O halde dünya A'dan Z'ye sonsuz zenginleşmeye evrilirken, kısa zamanda çarpılıp A'dan Z'ye reform gereken

bu çakma ve çarpık sistemin günden güne yoksullaştırmasına kaçınılmaz riayet niye. Hatta milyarlarca ejnebi banknotun yek gecede yok yere buharlaşmasına buhran, kayıp realitesine isyan nerede? Neden yok...


Bu realizasyona varış sürecinde; rezervler bir bir mirasyedi gibi harcanırken, on yıllardır safsatası bol argümanlar eşliğinde mevcut sistem A'dan Z'ye parçalanırken sadece gözlemci olanlar, sorgulamaksızın destek verenler, o yanlış akıl kurbanları da sonuçta A'dan Z'ye yenilecek. Arada bir, yenilen büyük lokma olursak asla kötü olmaz konformizmi de tarihten silinecek. Meçhul rahatlık bitecek. Her bir şeyin dünya standardında evrensel kuralları, mahşer sunağında ağır bedelleri olacak. 


Upuzun yıllardır darda kalanları görmezden gelip, dar mercekli sistemin içine, tek renkli fotoğrafın dikdörtgenine ayarsızca poz verenlerin aynaya bakamayacak anları çok yakında. Çünkü kendi silüeti bile nerede sorusunu soracak. Kara vicdanlarını kendileri sorgulayacak… 


Üzerinde düşünülmesi gereken üslubu lisan, aynıyla insan özelinde budur. Tek gerçek ise A'dan Z'ye memleketin üretkenliğine takoz olan, hasımlık sunan ve çok kültürlü düzenek sahipliğine karşı çıkanların mutlaka yenilecek olduğudur. Elbette cafcaflı cakalı havayı, çalkantılı dönemlerin azameti bitirecek. Ejnebi  banknotların milyarlarcasının kaybını bilime saygılı, demokratik modelin hayata geçirilmesi için uğraşanlar elbette soracak. Nerede? Nerede bu emanete hıyanet farkıyla bozulmuş, bilinçli çökertilmiş sistemi, A'dan Z'ye reformize etmeye yetecek kadar banknot, nerede? Kibirden başı dönenler nasıl ıskartaya çıkarmışlar, nerede havaya karıştırmışlar o kadar yekunu birden, kara delik misali...


Karanlığa yaren kahpe dünyayı yenilemeye salt gönüllü devrimciler gerek. Ayrıca asırlar öncesinden bugüne seslenen en üst aklın kodları da A'dan Z'ye yeniden formatlanacak ve bilgi kazanacak. Bilim kazanacak. Bilimsel hafıza kazanacak. Ve sistem A'dan Z'ye revize edilecek. Eninde sonunda o eşsiz model yeniden kurulacak. Nerede sorusuna yanıt bulunduğunda veya verildiğinde kurgu olduğu aleni, bol soslu tarihi maceralar ve toplumu dönüştüren entrikalar elde patlayacak. Hatta kutsal emanete, en kutsala el uzatanlar A'dan Z'ye hesap verecek. Sistemi bozdukça bozup, yeniyetmelerle memleket yönetenler, egemen sermaye temsilcileri ve haksız servet edinenler ve de kaybın hesabını vermeyenler mutlaka hesaba çekilecek. 


Ve yeni bir yaşam diyalektiği ile buluşacak insanlık, yeni bir yaşam dili gelişecek.  Geliltirecek...


Çeyrek asırdan fazladır millete memlekete A'dan Z'ye sirayet eden, nerede var böylesi tarzı fascist, kavgacı, çağdışı düşünce kalıplarıyla idare güdenler, demek o ki başta bu meşakkatli yolculukta insanlık onurunu kaybettiler. Sonra milyarları. A'dan Z'ye bozulan sistem, bu savruk model daha çok sahte öykü kahramanları yaratırsa, yıkım daha da hızlanacak.


Onun için dem o demek o ki; A'dan Z'ye değişim, nerede ise orada Z’den A’ya Devrim…

12 Nisan 2021 Pazartesi

DÜŞÜNCE, DÜŞÜNME...

 DÜŞÜNCE, DÜŞÜNME...


Düşünce, taşınması ağır bir yüktür ama var eder. Düşündükçe var olunur ancak insanı yok olma, yok edilme tehlikesiyle de karşılaştıran özgün bir eylemdir düşünmek. Sınırsız özgürleştiren eylemliliktir. İsyanın izdüşümü, düşün ve düşünme üzerine vurduğundan anında benzeştirilen örgütlülükle gerekçelendirilir. Çok tuhaf bir örgüdür bu. Bazen hiç gereksiz yere düşünene, sımsıcak bir özgürlük ve özerk öyküler, hatta öykü kahramanı olma haşmeti kazandırır ama çoğu kere düşünmek büyük suçtur. Dahası düşünme asla cezasız kalmaz. Karşılıksız bırakılmaz...


Hangi baskıcı tutum hangi tutkuları, kim bilir hangi olağanüstü haller hangi tutuklulukları günceller akıl sır ermez. Hani en kapsamlı biçimde bir vesileyle düşünürler ya simgeleştirilir ya da düşünme yargılamasına uğratılır. İşte düşünce, o düşünce düşkünlüğünü düşünmek meselesidir.  


Haliyle hasretle oturulan haslet sofrasında, aç kalarak  kalkmalar görkemli meşruiyet kazandırır düşünene. İşte o yüzden her edim ve edinilen servet, taşınması en ağır yüktür. Taşın altına el koymadan el koyulan taşınmazlar bakımından bile emanete hıyanet hırsı, bir gün mutlaka düşüncelere girer. Ve geciken hediyesi muktedirlerin pek işine gelmez. Öyle böyle değil bu uğurda heder olanlar hala kitap konusudur ve kitabın tam ortasından okunandır. Çünkü er vakit düşünmeye odaklanış, sefir ve sefil arası destansı veya inzivacı ama müthiş itibarlı duruş durumudur. Hatta bir aralık ansızın kayda geçen ünvanların ünvanıyla ünlenmektir tek getirisi. 


O yüzden düşünce sahibi olmak düşünce değil, düşmeden düşünme halidir. Hal ve gidiş zayıflaması düşünmeye üşengeçleri  gerginliğe düşürür. Ve gezginliğin yakın tarihi anımsandığında acı gülüş, uzak geleceği de tatlı düş olur. Düşünmek gelenekselleşir ve düşüncelere montelenir nasıl bir bağlantıysa her kaynak bağlantılar. Amiral gemilerin bordasında yazar kurulursa kurulsun yoksullar sofrası diye. Ama asıl zerafet, kurulan o sofradan ziyafet israflığına bulaşmadan kalkabilmektir. 


Zaten düşünürlük, öncesi sonrası olmayan zümresel değil evrensel duyarlılıktır. Varoluşun temel ilkesi düşünmek ise hele doğru düşünülünce hiçbir düşünce ürünü ağır yük olmaz. En olmaz denilen kitlesel armoni olur sadece. Ve ben bunu niye düşünemedim, niçin düşünememişim diyenler mişli geçmiş zaman, di'li geçmiş zaman kipi olur. 


Varlığa armağan düşün diyarında, düşünmek eksik maliyet ısrarcı mahremiyet döngüsüdür. Elbette en taşınmaz yükleri yükler hayatın içine içine. Ve için için ağır yükümlülükler yüzünden bireysel ve toplumsal maddi-manevi çöküş beklenir ama bir türlü gerçekleşmez bu arsız beklenti. Çünkü hayatın gerçekleri ve sırları ile yüzleşmek zengin düşünce menüsünü sunar düşüncelere. Ve düşünürler salt o sebep saltanat ipine tutunmazlar. Yükçe ağırlaşmış taklitçi saltanat kayığı da mutlak en dipten delinir ve mutlaka batar düşüncesi pik yapar, kuşatır düşün alemini...


Velhasıl düşün yakamdan diye başlayan düşünceler, kıyı köşe eylemselleşir ve düşünce hafifler. Böylece ağır görülen yükün taşınması da kolaylaşır. Düşünce affı da...

11 Nisan 2021 Pazar

EĞİTİM VE HEGAMONYA...

 EĞİTİMDE HEGAMONYA...

Eğitim, ideolojiler veya hâkim gücün istemi doğrultusunda, kendi doğal doğrusu olsun olmasın bakılmaksızın, sözde başka doğrularla sürdürülür. Gelenek resmileşir, resmiyet resimlenir. Resmî ideoloji kendi ideolojisini empoze etmek için toplumları ve sınıfları yakından etkileyecek biçimde statik eğitim pratiği var eder. Bu kurgusal eğitim, iktidar vasfına göre kendi hegemonyasını da hayata geçirir. Yani hükmeden güç, eğitimsel gücü kendi ideolojik hüviyetine uygun biçime uydurur. Bu güç apartma girişimi, açık veya sinsi abartma taktiklerle devam ettirilir…
Eğitim ve hegemonya veya eğitimde hegemonya karşı dirençle, karşı gelişle hiç karşılaşmadan, zaman içinde kendi hegemonyasının sürekliliği için kavgaya devam edenleri de yetiştirir. Her etapta toplum rızası var babında sebep-sonuç ilişkisine sığınılarak eğitim iyice sığlaştırılır. Bu saklı süreç hegemanik baskılarla da meşru kılınır.
Popülist yaklaşımlı gözüken tüm otoriter liderler, otokratik modeller, hegemonya sevdalısı tüm yöneticiler, eğitimi hegemani temelinde kurma ve kurumlu kurguyu iktidarın devamı için kullanma adına başlıca araç görürler. Amaç sözde toplumsal değişim adına tek merkezci saltanatı kurmaktır. Bütün dikta rejimleri, kendi iktidar denklemlerini eğitim içine serpilmiş hegemonyatik planlarla ileri sürerler. Kusur görülen ne varsa otoriter rejime karşıtlık içerir. Yani her kusur hegemonyanın kurulmasına isyan, kısır eğitim sürecinin kırılmasına dönük olmasına karşın suçlanır. Ve süreç devam eder, başkaldırılar bir güzel halledilir.
Bu tip eğitimsel hegemonyanın devamına yönelik sürdürülen kasıtlı sürece, egemen gücün ideolojik tavrına, eğitimde toplumsal eşitsizliğe başkaldırı bir gün mutlaka güncellenir. Tam isyan özelliğini yansıtmasa da karşı çıkışlar zamanla önlenemez çizgiye erişir. Yani azınlığa düşenlerle, hegemonya yanlısı avantajlı grupların eğitimden beklentisi iyice farklılaşır. Yine de eğitimde tek bir düşünce, tek tip anlayışı güdümlemek siyasi otoritenin gücüyle orantılı devam eder.
Bu çerçevede egemen güç, müfredatları kendi ideolojilerini yansıtan programlar doğrultusunda hazırlar. Her şeye tek otorite egemendir görüntüsü verildiğinden, doğal olarak eğitimdeki hegemonyanın da çok doğal olduğu farz edilir. Özgür ve özerk eğitim istemleri de hegemonya karşıtlığı görülür.
Böylece eğitimdeki hegemonya veya hegemonyanın kurguladığı eğitim, hedeflenenler doğrultusunda kendi sanal demokrasisini yaratır. Yani hükmedicisini ve hegemonyasını…

EĞİTİM DİNİ...

 

EĞİTİM DİNİ...

 

Olası çatışmalara eğilimli toplumlarda, çatışmadan dahi kırılgan yapısı gereği çalkalanan toplumlarda kalıcı barışın tesisi zordur.  Barış tesis edemeyen toplumların ise neredeyse tamamı eğitimsel süreci, din ile yürütmeyi veya dini çerçeveye hapsederek sürdürmeyi benimser. Tüm eğitimsel aşamalar din ile ilişkilendirilir, eğitim dincileşir. Eğitim sistemi dinin toplumsal işlevselliği, algı ve olgu seviyesinde yönlendirilir. Yani dini eğitim veya din gözetimindeki eğitim, yoğun tartışmalı olsa da tartışılamaz bütünlükte uygulanır…

 

Din perspektifli tipik eğitimsel yaygınlaşmanın, bireylere ve toplumlara din bazlı sosyal uyum, etik pratik kazandıracağı öngörüşü savunulur. Ancak bu hâkim öngörü asla gerçekleşmez çünkü zamanla dine bağlamında kaynaşma ve güven sağlanması güçleşir. Bu tip dini veya dinci eğitim, birleştirici mekanizma olacakken, aynılaştıkça ayrıştırıcı moda devrilir. Böylece dine inananlar kendilerini ayrıcalıklı görerek, eğitimin bu yönde sunulması ve sağlanması adına dini inanç üstünlüğüne tapınırlar, topluma da o tapınmayı din olarak yansıtırlar.

 

Oysa inanç üstünlüğü övücülüğü, diğer inan sahiplerini dışlamayı ve eğitim dışı bırakmayı getirmemelidir. Bu dini ve düşünsel yozlaşı zamanla kendi içinde veya karşı cephedekilerle görünür görünmez çatışmayı doğurur. Böylece eğitimde eşitlik ve eğitim herkese olgusu zedelenir. Sürekli üstünlük pekiştirme gayesiyle eğitim sistemi de bozulur. Bozuldukça da tarafçı faydalanmalar için boşluklar yaratılır. Ve bu boşluklar eğitimin yanı sıra din bizim, dinin sahibi bizimle önermelerini önerenlerce doldurulur.

 

Bu suni dolgu çabalaması zamanla yeni çatışmalar çıkaracak çıkarcılığa devşirilir. Yani dini ve dinsel çerçevede planlanan eğitimle, cepheleşme daha da keskinleştirilir. Çatışma ihtimalleri daha da derinleştirilir. Kırılgan toplum varlığı, girilecek yeni çatışmalarda daha da kırılır. Ve her çatışma, hep haklı olunduğu kavramına bağlanır, her çıkış belli belirsiz kanıtlara kıyaslanır. Bu dayanaksızlık, devamlı sanılır ama bir yere kadar yanlı yavan tapınmayı güdüler. Sonrası…

 

Yeryüzünde tapınakçıl emsallerin önerdiği ve dayattığı her eğitim modeli, zamanla dinden kopmayı günceller. Hatta dini ve dinsel destekli her eğitim modelinin gerçek yüzü budur. Yani mutlaka olası çatışmalar. Tahmin ötesi boyutta kalıcı barışa darbe…

 

Huzurda sorulacak ve yanıtlanacak tek soru vardır; hangi eğitim?

9 Nisan 2021 Cuma

KUZEY RÜZGARLARI

 

KUZEY RÜZGARLARI

 

Kuzey rüzgarları rötarlı rötuşları yörüngesine oturtan, yolsuza yol şaşırtan, ahir yolcuları faka bastıran antik zaman soluğudur. Sakin ve huzurlu akşamlarda bitmez inat, durmadan denizi çalkalar. Çalakalem meltemler tüm keşif gezilerinde kargaşaya neden olur. Gaziler geçmişi ayak izlerinden beslenir. Geziler geleceğe akar, yumuşak dalgalı kanallarla. Tertiplenmiş tertemiz yolculukları koyu mavi sularla yıkar ve en sert volkanik patlamalarla tetikler kuzey rüzgarları…

 

Yalım yıkımın merkezinde, meçhul askerlerin sıra dışı kahramanlıkları yatar. Mezar taşlarında tesadüf eseri hep aynı yakınlık methi. Anıt tarihçesinde aynı akrabalık metni. Balık hafızayı periskop aşağı, teleskop yukarı binlerce yıldır kuzey rüzgarlarıyla boğuşan deniz dalgaları yeniler. Yenilenmeyle birlikte su hacmini bir türlü denkleyemeyen denizüstüler ve denizaltılar kaybeden olur…

 

Kuzey rüzgarlarıyla renklenen sahil randevuları deniz kaplumbağalarının çiftleşip yumurta bıraktıkları ıssızlığa preslenir. Kıyıya ilk kim adım atarsa hazine onundur. Hazin bir şekilde beş yüz bin yılı parlatan binlerce kıvılcım, kuzey rüzgarlarının emrinde geçmişi geleceği yakar. Soluksuz bırakır kâinatı. Kül yığınlarının içine gömülüdür, volkanik sünger taşlarına işlenmiş antik kentlerin resmi. Altın varakların meltemlerle savruluşu da bir başka bakılası eserdir. Nice antik fresk frenleyemez kuzey rüzgarlarını. Bilmecelerde sorgulanış, pencerelerde ustalıkla biçimlendirilmiş sunuş, gerçek ama gerçek dışı hissi veren antik cennet. Limanları döven kuzey rüzgarlarına, yalandan reverans cinliğiyle yanaşır, demir kapıları kilitli kutu evler.

 

Tüm egzotik etkiler meltemlerden etkilendikçe, yolcuları zora koyan antik zaman duvarcıları yıkılan duvarları ve deniz ustaları delik balık ağlarını örer. Ören de bir yerlerde kaybolmuş, öğrenilesi her şey kuzey rüzgarlarıyla savrulur. Limana dönmekte olan gemi filolarının kulağını çınlatır. Papirüsçü amiraller mürettebatı faka bastıran bir melodiye kulak kesilir. Deniz ve…

 

Kuzey rüzgarları hayatı rötarlı yolcuları, ömürlerinde bir kez olsun rötarsız, ait oldukları yörüngeye güzellikle sabitler. Kusursuz görülen keşfi yarınlara taşıma derdiyle. Dert bir değil antik zaman milyonlarıyla…

ATLANTİS

 

ATLANTİS

 

Var olma mücadelesinde entelektüel birikim, şarteli çeken tüm çekimleri şartlayan koldur. Yitirilmiş cennet, keşfedilmemiş memleket ihtişamına ayrı telden çalanlara, kolay sarsılmaz seyrüseferlerde ve hak kazanılan uzun yolculuk molalarında şalter mutlaka lazım olur. Çünkü bin yılların tipik önyargılarını kımıldatan da on bin yıllarca kıtalararası deniz yolculuğuna cesaretlendiren de gelişen entellektüel birikimdir. Hemen herkese sunduğu bir macerası mutlaka hazırdadır. Hatta hazirunu uyarır ve de uyandırır. Zaten önemli olan kısa veya uzun dayanağı besbelli, okyanus ötesi kıvamda harcanmış uzun ömürlülerle benzeşmekten kurtulmaktır. Kurtulmak, kıssadan hisse günbatısında batan efsanevi ada Atlantis’e gömülmek pahasına.…

 

Seyyahlık öncesi veya sonrasında amiral filolarıyla desteklenmiş, kıtalararası deniz yolunun ipek ticaret yoluna tur bindirmesidir Atlantis medeniyetini tarihe gömen. Ara tara tüm kanıtlar denizin dibinde, kehanetler okyanus kuyularında keşif bekler. Kaşifler bilinen üçlü boyutta sakin ve umutlu direnir. Saklı düşüncelere dalıp giderler, seyahatlerin en sadesine mahkûm sıcak hayaller denizinde çıplak hayaletleri takip ederler. Işıksız bacasız gemilerin güvertesinde aklına güvenenler akla karayı kaybeder.

 

Entelektüel derinliğe sahip, sır yüklü haritalar takip edilerek dünyanın bir ucundan bir ucuna Atlantis hayranlığı takip edilir. Kayıp kıta, kayıp ülke, kayıp imparatorluk, kayıp medeniyet tılsımına yolculuklardır felsefe tarihini kuşatan. Yeniden yazılması gereken  tarih, yeniden yazılır, çizilmesi gereken yolculuk haritaları hemen çizilir ama hiçbirinde Atlantis’e ulaşmak yine yoktur…

 

Doğan entelektüel birikim boşluğu; ipuçları, kod ve mesajlar takip edilerek, Atlantis ile uzak-yakın gelecek ilişkisi düşünülerek doldurulur. Denizciliğin erken dönemlerinde bile dünya çapında filolar kurulduğunu bilmek şartıyla. Binlerce yıl öncesinden başlayan deniz yolculuklarının acımasızlığa, vahşiliğe ve cesarete dayalı sürdürüldüğüne inanılarak. Varılan sonuç ise medeniyetlerin kaderini, muazzam hesaplaşmalar belirler prensibidir.

 

Antik tarihin soyut süzgecinden elenen sürecin kayıp sürgünü Atlantis, denizlerin en koyu karanlık labirentlerinde hala dolaşır. Yol bulur okyanuslara ulaşır. Asla akıl sır ermez denizüstünden, yeryüzünden bir an meselesi, saliselik facia kayboluşa. Ütopik izler taşıyan bu kara deliğin, uzun deniz yolculuklarıyla yıllar yılı aranması ise entelektüel seviye zenginliğidir.

 

Zengin ve/veya yoksul farkı gözetmeden, eflatuni mavi karanlığı ve kasvetli suları yaran entelektüel birikim, ayrı telden çalanların en sarsılmaz gücüdür. Güç patlaması çekirdekte gizlidir. Gücendikçe çift yüzlü madalyonun ön yüzüne zekice kazınanlardır antik tarihe damga vuran. Karmaşık yazılarda gizlidir Atlantis, denize hapsolmuştur kayıp uygarlık. Semada uyduları parlatan uzun gecelerde, Atlantis seferlerinin molalarında ezberlenir, yeri yurdu bilinmezlik ve eşi benzeri bulunmaz diyaloglar.

 

Atlantis bir etik çöküş hikayesinden, görkemli medeniyete uzanan ve bir gecede ak sulara gömülen on küsur bin yıllık eflatun efsanesi. Entelektüel birikim sunağında yazar ve düşünür düşü. Resmen modern dünya eleştirisi, antik dünya özeleştirisi…

KIZIL KUMSAL

 

KIZIL KUMSAL

Kızıl kumsalın bitimi tepede minyatür bir kale, kesik uçlu kalemle çizilmişçesine ahenkli ve kalender. Kim ne derse desin dercesine muazzam, şaheser bir deniz manzarasına, mavi mermerden yontulmuş sahici gibi sahte. Kaledekiler kim bilir ne heyecanlı ve de coşkulu, tam da eve dönüş vakti…

Tüm detaylar kesin, keskin ve capcanlı. Can feda kesin olan bir şey varsa kaydı ve tasviri gerçekten zor ama yıllanmış güzelliğin kuma yazılmış en son hali. Hallice tapınaksız tapılan. Kızıl kumsalda koya demirlemiş minyatür bir gemi…

Sanki kayıp çağ denizlerinde yüzmüş de gelmiş, kızıl kumsaldaki limana şans eseri demirlemişçesine mağrur. Çok gecikmiş ama yine de açık denizde iz sürme sürecini tamamlamış ve kırık uçlu kalemle tam yerine mühürlenmiş gibi asıl.

Kızıl kumsalı gören merkez direğine mavi atlastan piramitsel bir yelken asılmış. Diğer yelkenlerle birlikte dolup boşalan havayı kontrol eden tam altı gemi direği daha ve salkım saçak halatları. Tam ileri, maksimum kuvvet ayarlayıcısı en uçta, kurma kolu sözde asillerin elinde. Asilerin ellerinde çift ağızlı nacak. Ancak kalenin burçlarında asaleti simgeleştiren sancak…

Kızıl kumsalı pupa yelken çaprazlama kesen, koyu gri kesme taş döşeli hafif eğimli minyatür bir yol. Liman ile kale arası kaç kürek çekme mesafesinde ise kızıl kumsala kanatlanmış minyatür hale. Sanki her adımla iki katı uzaklaşılıyor limandan dalgalar ve rüzgarlarla. Arkada kalıyor armada. Limanda demirlemiş minyatür yelkenli baş tarafından yavaş yavaş, kıç tarafından yalınkılıç alçalıyor kızıla boyanmış denize. Kızıl boyayı boyluyor mavi yelkenler.

Test konumlu eşsiz manzara da ters konumlu bir kızıl kumsal. Kızıl kumsalı ikiye bölen minyatür yolda, minik bir ejderhaymışçasına karınca karartılı minyatür denizciler. Borda bordaya vurmuşlar yola. Kızıl kumsalı kaleden limana bağlayan minyatür yolda, limandan kaleye uzanan yılan başlı minyatürde, nedensiz kaale alınmayan bu kaçıncı kez, kaçıncı sefer milenyum yolculuğu. Yol erkan dahilinde denize uzanan kumsalı, kaleye tırmanan falezi, falakaya yatırılmışçasına ürkek kıyı şeridini, kızıl kumlarla minyatür minyatür işleyen kaçıncı işgüzarlık…

Anca dev teleskoplar zum yaptığında kadraja giren, kızıl bir gezegen. Nice gezgin aynı gezegen sanmış, telaştan çok uzak ama üzgün kızıl kumsala uzanmış, dinlencede. Çok uzaklarda bir yerde ama pek yakın zamanda kızıl kumsalın tam orta yerinde altın uçlu kalem. Mürekkebi kızıl, uçtan uca dökülen inci yazısı birincil kızıl kumlarla kurutulan.

Kalemcinin kalesi, kumsalı, limanı, gemisi kızgın lavlar kucağında, kızılötesi hayal gibi…

5 Nisan 2021 Pazartesi

SON GÜN GELECEK…

 

SON GÜN GELECEK…

 

Geçmiş, gelmiş geçmiş. Geçmişimi öyle veya böyle seviyorum. Geleceğimi de. Övüneceğim ödülüm gecikmiş, olsun varsın. Ve sen değilmişsin o. Değil mi? Bilinmez. Anladım ki gün gelecek. Geldi de…

 

Ne dostluklar yaşadım ve ne dostluklar daha yaşayacağım ilerde. Nelere gebe bilsem dost gecelerim. Yine vınlayan gürültüsüyle cadde dibi temizleyen belediye aracı geçiyor. Bu belediye kimin? Hep mi? Değişmez mi hiç? değişir, değişti de…

 

Semt sakinleri ikinci uykusunda. Ben her gece eksik hikâyeleri tamamlamaya yatmışım. Sırlar sırım gibi işlemiş beynimi, sığ kıvrımlarda kıskıvrak dolaşıyorum. Sıcak düşlerde dolaştırılıyorum. Diğeri eksik kalmış olsa da hemencecik yepyeni bir hikâyeye dalıyorum. Hikayeme. O hüzünle donanmış hikâye benim hikayem. Hikâye benim. Seçim ve geçim mağduru dünyada, dünyalı.

 

Belki sende beni hatırlardın. Aynı gün aynı yolda aynı saat. Öğlen paydosunda işe dönüş anı. Ben sarhoşluğundan yeni ayılmıştın belki korktun, korktun. Ben çoktan kopmuştum. Sen yeniden kolik olmayı, müptelası olduğun zehir içine çöksün istemiyordun ya da. Bir başka hikâye beklentisi. Yarım yamalak ilk hamleyi bu kez benden bekledin belki. Bilemezdim ki benim kadar yalnız olduğunu. Arkanı sürmedim. Arkası yarın yargıladı belleğimi. Yalan değil ben de hepten korktum sanki.

 

Farkına vardın veya varmadın bilemem ama yel gibi uzaklaştın. Bir anlık gaflet kayboldun, sır oldun sır yıllarca. Soramadım hiç. Sor bakalım kendine, göz açıp kapayıncaya kaçtığın ben miydim? O gerçekten bensem eğer, tamamlanır pastel tablo. Ödülün bendim emin ol. Ödülüm ödümü patlatan yalnızlık. Köşe başını tutsan ve işmar etsen koşup gelecek kadar sensizdim oysa. Fakat ben de dondum kaldım. Donuk bir öğle sonrasıydı…

 

Her eskiyen yeni yıla, yeni güne hazırlanırken sokaklar yine aynı yerde. Aynı hikâyeye yemin ettim. Kendi kendime sormayacağım bir daha o soruyu. Ajandama da bir not düştüm, düşenin dostu olmaz. Karar verdim yılda bin kez yazacağım gün ortası ıssızlığıma. Çünkü dostum düştü, ben öldüm…

 

Atamın sevdiği bir Rumeli türküsünde geçer adım. Atamın öldüğü yaşta, geceleri seven bir yoldaş tutkusudur aldanışım, aldatışım, yıkılışım. Yenilgiler kervanında ağır yolcuyum. Yok desem kim inanacak ki, yol uzun. Pek beceremem ama kimi aldatacağım veya. Kuşatılmışım dört bir yandan, kuşkular akılımı büyütmüş, ciğerimi çürütmüşüm. Çalınmışım. dertlerimi satamam ki asla, al de alayım, at de atayım. Bir Laz türküsü söyler dostumun adını.

 

En yakın dostum otuz beşlik bir cam küre. Yüreğimde esen rüzgârı o durduracak soğuk esprilerle. Estirdiğin deli havayı artık o soluyacak. Onu da bırakmışım kendi haline. Halim, durulmak bilmeyen heyecanım yiğitçe yenilecek. arzum hırsım azalacak. Kim bilebilir ki sevdamı çiziktirdiğim kâğıtlar kimlere ait. Karartma günlükleri kimlerin çekmecesinde. Çektiklerim ağıt üstüne ağıt. Kırık vedalarla dilime dolaşan düş tiryakiliği, ne zaman bitecek? belli değil. Kırpık hayallenişler, kopuk kopuk havadisler hadi bitsin. Bitsin de çekip gidelim uzaklara. Ve ben ne zaman kazanacağım sorusuyla dost kalarak…

 

Kaç sabırlı ömür tüketir aklım bir bilsen. Içimde tek taraflı sızlayan gar kaçkınlığı. Yoldan çıkmış zarif kamelyada dinlenir umutlarım. Dil söyler, dinlence şölene döner. Ne latifelerle süslenir pembe damarlı eline dokunuşum. Damarlarımda gelmişini geçmişini sinkafıyla dolaşır kurşun gibi geceler. Gerdana değen dudağın başı döner. Başım döner. Hayat isimli garson kız tepside sunar, tükenmiş tüm ömürleri ve de tütsülenmiş yenileri. Öylesine seçerim, seçersin. Hepsinin içinden kendininkini. Ben seninkini. İçim sızlasa da seçerim, son ayni son…

 

İşte seçim o seçimdir ve çok gecikmiş görünse de son gün gelecek günü gelmiştir…

1 Nisan 2021 Perşembe

HİÇ NEDENSİZ TESLİMİYET...

 

HİÇ NEDENSİZ TESLİMİYET...

Nedensiz neden kutsallığı evresi, evreni ve parçacıklarını sonsuzluğa taşır. Döngüyü öncüllere bağlayan bu sınırlı idrak mevcudiyeti, mevcudu zaman ve mekân dışına sarkan iddiaları hiç algılayamaz. Çünkü kaçkın tutarsızlık ve sabit tanımlamalar şüpheli ayrıntılardan beslenerek idrak yetisini de teslim almıştır. Bu durumda kadersi, kaderci teslimiyet başlar...

Asla felsefi titizlik barındırmayan bu hiç nedensiz teslimiyet yüzünden, yaşanan anın bir tık ötesini görmezlik dahi en doğrusu kabul edilir. Bütün güncelleme ve manevralar, tepegöz hakimiyetine bırakılır. Sırtını ilahi varsayılan otoriteye yaslama alışkanlığıyla, merkez etrafında dairesel meditasyon teselli olur. Ve daima bir tecelli beklenir.

Bu nedensiz neden kutsallığına hiç nedensiz teslimiyet, tesiri zor atlatılacak aldanışları ve aldatışları da makul görür. Sınırlı idrak meziyeti çok ileri gidildiğini zanneder ve ağır bir yenilgiye uğratacak sınayışlara saplanıldığı hiç kaale alınmaz.

Hiç nedensiz teslimiyet kutsaması ile rastgele ve zincirleme basit bileşik varlıklar diyarına geçiş çok önemsenir. Bütün disiplinler zaman içinde ters yüz edilir ve edilgen anlayış toplumsal inanç bütünlüğünde hâkim olur. Bu Hakimiyet özünde hiç nedensiz teslimiyeti de güdüler

Nedensiz neden kutsallığını var eden bu hiç nedensiz teslimiyetin adaleti de yoktur, dini imanı da. Evren bir kenara, adalet lafta ahlak timsali kesilenlerin emrine bırakılır. Bireysel ve toplumsal bellek asla kullanılmaz ve neden diye hiç sorulmaz.

Çekirdeğini neden sonuç sorgulaması yapmayış oluşturan, bu çıkar odaklı kutsama evresi bir türlü tamamlanamaz. Sınırlı ve belirli bir kesimin uhdesinde benlik kaybı aktarımlarla ilerleyen zamanı daha da nedensizleştirir.

İşte bu hiç nedensiz teslimiyet yüceltisinin, kurgu evreni ve parçacıklarını sona yakın taşımasıyla, sınırlı idrak sürekli kazandığını farz eder.

Oysa algılanamayan kaderci teslimiyetin boşluğudur. O kara boşluk herkesi nedensiz yutar...