DARBE KALKIŞMASI SONRASI...
Darbeler, özellikle 12 Eylül faşist darbesi millete çok acılar yaşattı, artık darbeler dönemi kapanmıştır denile denile yeni bir siyasi ortam yaratıldı. İleri demokrasi gelecek, getirilecek babında Millet ve darbe karşıtı tüm unsurlar yıllarca uyutuldu. Tarihsel gerçekler unutuldu. Ve ne yazık ki 15 Temmuz yaşandı. Sonrasında al bayraklar açıldı, darbe kalkışması günlerce şenlik havasında telin edildi. 15 Temmuz darbe kalkışmasının hemen peşine kamuoyuna başka darbelerin olabileceği beklentisi pompalandı. Kamuoyuna korku hâkim oldu. Cadı avına dönen sözde darbeci örgüt elemanları devletten temizlendi. Ayıklandı. Şimdi her darbe sonrasında olduğu gibi milletin ve devletin geleceğini belirleyecek bir referandum kapıda. Ancak anayasa değişikliği referandumu ile rejime yönelik sivil darbe söylemleri ayyuka çıktı. Ve; “ Anayasa referandumu zaten işleyen tek adamlık rejimini anayasal güvence altına almayı hedefliyor. Getirilmek istenen Başkanlık sistemi demokratik siyasal bir sistem değildir. Resmen totaliter bir rejimdir…” diyenler şimdilik çoğunlukta.
Öylesine zor bir dönemden geçiliyor ki; “Zar zor kurulan cümleler çakıl taşları, paragraflar ise kristal cam kırıklarıdır. Susulduğunda yüreği acıtır, konuşulduğunda ise kanatır. Yazıldığında ise başka bir âlem…” Gelecekte koordinatları iyice kesinleşecek tarihi sır perdesi elbette aralanacak. Her faşist darbe ve darbe girişiminin arkasında korkunç yalanlar ve aldanışlar gizlidir aslında. İlişkilerin kilidi döner dolaşır büyük ustaya dayanır. Geçmişten çıkarılan ders odur ki; darbelerin asıl nedeni sonrasında uygulanacak yönetim şeklinin ve iktidarın kime verileceğinin zeminini hazırlamaktır. Çünkü arzulanan sistem ancak bu şekilde yerleştirilebilecektir.
Ama şu fakir memlekette artık günü kurtarmak, günü yaşamak bile çok güç. Hain 15 Temmuz peşinden demokrasi resmen rafa kaldırıldı, yeraltına indi. Olağan üstü hal uzatıldıkça uzadı. Demokrasi zedelendi. Şimdi Cumhuriyet hepten yok edilme aşamasında. Cumhuriyet giderse demokrasi gelir mi işte orası muamma. Darbeydi şehitti derken devlet köklerine kadar ele geçirildi. Şimdi Millet rejimin değişmesi veya yıkılması gerektiğine bir güzel hazırlanıyor. Partili partisiz tek adamlık idaresinin güzelliğine kandırılıyor. Yüz yılların yönetsel deneyimi yerine egemen güçlerin tercihi cilalanıyor. Çare bunda ilan ediliyor. Korku üzerine iktidar inşa edilebilecek bir düzen kurulmaya çalışılıyor. Muhaliflere düşman bir siyasi anlayış egemenleştiriliyor.
Geçmişteki sivil darbelerin tarihsel örneklerinden esinlenilerek kurulmaya çalışılan bu rejime yol verme ve yaranma telaşı da anında başladı. Geriye kızılcık şurubunu millete içirmek kalıyor. Paralı gurka siyasi yorumcular beyaz camdan komik söylemlerle altyapı hazırlıyorlar. Bağlamışlar yularları büyük sermayeye, 28 Şubat, 15 Temmuz üzerinden sistem eleştiriyorlar yeni sistem dillendiriyorlar. Sözde, darbelere verip veriştiriyorlar ama amaç başka. Sözde tehlikeli gelişmelerden dem vurarak, iktidara tamamen hâkim olmanın tipik versiyonlarını sergiliyorlar.
Sanki iflas aşamasına onlar sayesinde gelinmemiş gibi bütün suçu on yıllardır nimetlerinden faydalanılan, değerleri bol kepçe paylaşılan Cumhuriyete yüklüyorlar. Ve tarihten, tarihi kişiliklerden cımbızlama cümlelerle devlet ve cumhuriyet karalaması yapıyorlar. Millet resmen gözden çıkarılmış. Artık böyle devlet, resmiyet, teslimiyet, vekâlet ve vesayet mi kaldı, o dönemler bitti, bitmeli denilerek millet kandırılıyor. Aldatma kandırma göz boyama bir yana millet resmen rejime karşı kışkırtılıyor. Sonra milletin dediği olur yalanına sığınıyorlar. Bir yandan da yandaş olmayan anında vatan düşmanı, kendisinden olmayan tek elden siyonist ilan ediliyor.
Günah keçisi ilan edilenler makama mevkie bakılmaksızın, zerrece suçu günahı olmadan alınıyor, aylarca sorgulanıyor, hapse atılıyor. Şu 15 Temmuz neden yaşandı kimselerin derdi değil, üzerinde derinlemesine düşünen yok. Hala bir kahramanlık edebiyatı sürüyor, sürdürülüyor. Oysa darbeye sıkışanlar, darbeyle sıkışanlar olacağını önceden göremeyenlerdir. Tespit edemeyenlerdir. Yetki gereği kalkışmayı zamanında önleyemeyenler ve bayrağı zamanında onlara taşıtanlar şimdi mağduru oynuyorlar.
Belki de rejimin değişmesine yönelik cüretkâr ataklar içindir bu mağduriyet edebiyatı. Ama yetmez. Birkaç 15 Temmuz daha gerekir milleti iyice sindirmeye. Birkaç referandum daha gerekir milletten hayırlı oy almaya. Tıpkı yakın geçmişte her 10 yılda bir şu fakir memleketi yüzyıl gerileten faşist darbeler gibi. Peşine sıralanan yerelden genele seçimler gibi.
Sanki bu referandumda olmazsa, artık darbeler dönemi açılacak…
10 Şubat 2017 Cuma
9 Şubat 2017 Perşembe
COĞRAFYADA ILIMLI İSLAM PROJESİ ÇÖKTÜ
Çift kutuplu dünya doksanlar başında çökünce iki binler başında yeni dünya düzeni başlığında tam sömürücü bir sistem lanse edildi. Uygulamaya geçildi. Bu sistem emperyalist girişimlerle özellikle enerji bölgelerine kaydırıldı. Çağın geçerli enerji kaynakları İslam ülkelerinin topraklarındaydı. Oraya kadar uzandı semin eli.
Yeni dünya düzeni, global dünya, küresel sermaye derken tek kutuplu yeni dünya düzeni kavramı çöktü yeryüzüne. Ve yeni dünya düzeni çökmeye yakın öyle veya böyle kendi kaderini kendi tayin etmiş İslam ülkelerinin içişlerine müdahale planları devreye sokuldu. Mezhepti, ırktı, terördü, tirandı diyerek ilk terör örgütleri hortlatıldı. Derken ortak paydası İslam ve payı ılımlı İslam projeleri olan bir kalkışma Arap baharı adıyla devreye sokuldu.
Yeni dünya düzeni ılımlı İslam projelerini yürütecek çok uluslu işbirlikçilerini de hareketlendirdi. Dini figürlerin siyaset yapması, siyasi fikirlerin dini motiflerle işlenmesi, uygun düşenlerin ise dine kapılanması için acayip finansal kaynaklar yaratıldı. Bu sayede uydurma ılımlı İslam anlayışı itibar kazanırken antikapitalist ve antiemperyalist direnç yeni modele düşman kaydedildi.
Çamur atanın eli kirlenir, atılan çamurun izi kalır ama kirlenmez. Kimse on yıllarca böyle çamur batak durum göremedi…
Öyle siyasi analizler ve dini saptırmalarla öyle bir model yaratıldı ki ılımlı İslam modeli Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya kadar uzadı. Bahar azgınlaştı. Popülist ve agresif formatta dinle buluşan bu uzanışın yörüngeleri koordinat landı. Ve yol göstericileri Müslüman olsun olmasın dinden sayıldı. Planların tutmayacağını, programın yürümeyeceğini söyleyenler, bu yöndeki söylemler din dışı ilan edildi.
Ilımlı İslam ve bahar denile denile tüm İslam ülkelerinin iktidarları bir bir yıkıldı. Rejimleri değiştirildi. Yönetimler dinci kesimin zibidilerine bırakıldı. Sonuç tüm İslam coğrafyası dinci terörün eline düşmüş bölgeler olarak anıldı, anılıyor.
Yeni yönetimler ahaliyi milleti göçebeye döndürdü. Ayırdı kayırdı. Eski yeni onların üzerine de geldi emperyal güç. Ülkeler bölünüp parçalandı. Hakkıyla yönetilemeyen memleketler çoğaldı. Yeni haritalar çizildi.
İcazeti gayri Müslüm emperyal egemen güç, halifesi büyük sermaye, temsilcileri dinci provokatörler olan ve zavallı Müslüman ülkelere dayatılan ılımlı İslam düzeni de çöktü. Bahar kara kışa döndü.
Yeni dünya düzeni çöktü, Arap baharı, ılımlı İslam hülyası ve büyük Ortadoğu projesi de çöktü. Yaklaşık on küsur yılda bölge yaşanmaz hale geldi getirildi. Detayları bol yürek yakan bir çizgide tüm dünya İslam'a karşı kutuplaştırıldı. Kendi dinine din düşmanlığı yapanlar türetildi.
An itibariyle dışarıda yağmur yağıyor ve zavallı Arap kızları şu fakir memlekette camdan bakıyor. Bıçkın delikanlıları ise parklardaki kamelyalarda nargile çekiyor, selfi çekiyor. Daha ne olsun.
Bu gidişle bu coğrafya artık 2020’ler ve sonrasında dini ve siyasi zaruretten sayılacak ve yapılacak iç savaşlar ve yeni paylaşım savaşlarının hakimiyetini sürdüreceği bir arena.
Arena, hangi gladyatör ve garantör ülkeleri de içine çekecek zaman gösterecek…
BÜYÜ BOZULDU
BÜYÜ BOZULDU
Büyülü bir çiftsemçiftlikte çiftçiysem
ve maya tutmuyorsa süt
ağaçlar da aşı
asiyim.
Asi ve hırçın.
Doğa da o denli yırtıcı ve vahşiyse
Doğan kapılmışsa bulutlara
yapayalnız
ben neyim
kim?
Oysa ne verimli bereketli topraklardı
ne hayaller
hayal etmiştim.
Kalçasını benden yana deviren
fes düşüren fesleğen kokan
al memesinden bal emziren
rüya bitti
bittim.
Büyü bozuldu
dağıldım.
Bağlılık yeminini dövdü örsünde
kızıl pala demirci
öykündüm öyküydün.
Bağlandım.
Baharla kaynattı pişirdi bulgur aşını
Anam anam
ben kimim
ne?
Toprak ana
figüran çevresi eğilip bükülürken
sıradan fani miyim
Buğday başağı mı
İnce lif lif, tel tel ağırlanan.
Yoksa Fildişi sahili önüm sıra yitenim
yatan, yutan, yaran ve yalan
bir ben bir toprak ana ve güneş.
Güneşe yürüyenim.
Süzgecimde final titremesi
kala kaldı yine de
kara saban.
Savurganlık yamacında
kara toprağı büyülenmişçesine sürerim.
Ayamda mayamda tutkulu bir aşk
süt kadar berrak.
Ağlamaz bir asiyim.
Dönmez yolcu.
Doğaya tapıyorum o denli şiirimsi ve şairane.
Ben senim
Sen memleket.
Oysa ne verimli topraklar özlemiştim
ayıldım.
Nihayet…
REFERANDUMDAN HER HALÜKARDA “HAYIR” ÇIKIYOR…
REFERANDUMDAN HER HALÜKARDA “HAYIR” ÇIKIYOR…
Bu gün itibariyle halkta anket, banket, banknot caydırması, kandırması ve kemikleşmesi sağlanmaz ise nisanda yapılması öngörülen refendumdan aritmetik temelde ‘Hayır’ çıktı, çıkar, çıkıyor gibi…
Şimdiye değin yapılan, yaptırılan her siyasi tandanslı anketlerde % 46-48 oranında “Hayır” çıkıyor, evet ise % 41-42 civarında kalıyor. Kararsızlar ise yüzde 10 ve üzerinde bir oranla seyrediyor. Anket dinamiği içinde kararsız oyların dağıtılması halinde ise referandumdan açık ara “Hayır” çıkıyor.
Yani ‘Hayır’cıların lehine altı yedi puanlık bir makas açılması var. Makasın kapanması hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın izleyeceği politikanın yanı sıra muhalefetin direncine de bağlı. Eğer ana muhalefet partisi sivil toplum örgütlerini ve diğer “Hayır”cı partiler ile ikiye bölünen ülkücüleri doğru mesajlarla ayni platformda buluşturabilirse sonuç şimdiden belli. Milletin çoğunluğu referandumda ‘Hayır’ der.
Halk üzerine çalışmalar daha başlamadı. İktidar partisi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı propaganda yapmak için henüz sahaya inmedi. İktidarın her seçimde kullandığı tüm devlet gücü, iletişim kanalları ve sınırsız imkânlarıyla bu sonuç değişebilir mi? Belli değil. Pek mümkün de gözükmüyor.
Hükümet, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve kullanılacak sınırsız mali güce, belediyeler ve sivil toplum örgütlerinden iktidarı destekleyenler de eklenince ibre biraz oynayabilir. Bu destek yeter mi yetmez mi sandık ortaya koyacak. Şimdilik yetmez görüntüsü hâkim.
Siyaseti iyi bilirim havasında referandum bahsine tutuşmak, parti oylarını alt alta yazıp toplamak havanda su dövmek aslında. Çetele tutmak ise böyle gelmiş böyle gidere körü körüne tapınmak. Açıkça görülen bu referandum, 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminin benzeri bir tabloyu ortaya koyacak. Unutulmaması gereken o seçimde katılımın % 73,4 civarında kalmasıydı. Kamuoyu araştırmaları referanduma katılım oranı arttıkça doğru orantılı “Hayır” oylarının artacağını öngörüyor. Bu kez halk başkanlığa yol vermeyecek gibi.
Yerelden genele amatör, yarı profesyonel ve profesyonel tüm siyasetçilerin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi yerelden genele nasıl bir tablo ortaya koymuş, dönüp bir daha bakmaları ve çıkan sonucu iyi irdelemeleri gerekir. Kimilerine göre bu seçimde muhalefet tarihi bir fırsatı kaçırdı. Özellikle ana muhalefetin strateji yanlışlığı yüzünden sandığa gitmeyenlerin ağırlıklı olarak muhalefet seçmeni olduğu ve cumhurbaşkanlığın mevcut Cumhurbaşkanına hediye edildiği eleştirileri yapıldı. Her şey bir yana rakamlar yeniden gözden geçirilmeli.
Şu fakir ilçe Esenler’de bile 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılım diğer tüm seçimlerde % 85 ve üzerini gördüğü halde %73,4 oranında kaldı. Ve bu oranla tamamlanan seçimde adaylardan mevcut Cumhurbaşkanı; 146.818 oy ve % 66,4 aldı. Ana muhalefet adayı: 50.627 oyda ve % 23,2’de kaldı. Üçüncü aday ise: 23.008 oyla %10,2’yi götürdü.
Yani iktidar partisi tüm seçimlerdeki gibi cumhurbaşkanlığı oyunu da % 65 civarına dayamış. Hem de en düşük katılımın olduğu bir seçimde. Aynı yıl içinde yapılan 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 genel seçimlerine bakıldığında iktidar partisi ilkinde % 55,1 oranı yakalamış, 1 Kasım da ise oylarını ancak % 65,4 bağlamış. Eğer yine bu tablolar gerçekleşirse ki gerçekleşmesi muhtemel, memleket genelinde referandum geçmez. Bu kez sandığa giden oran yükselirse ki yükselecek görünüyor “Hayır” oylarında artış olacak. O yüzden iktidar partisinin İstanbul ve memleket düzeyinde “Hayır” çıkmaması için, Esenler’de oyunu en az % 85’lere bağlaması gerekiyor. Yani bir mucize bekleniyor.
İstanbul’un 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarına gelince; Toplam seçmen 9.983.130, Kullanılan oy: 7.264.348. yani katılım % 72 oranında kalmış. Mevcut Cumhurbaşkanı 3.567.905 oy ve % 49,83 almış. Ana muhalefet adayı 2.941.368 ve % 41,08 oranda kalmış. Üçüncü aday ise seçimi 650.670 oy ve % 9,09 oranla tamamlamış.
Şimdi nisanda yapılacağı düşünülen referandumda üç aşağı beş yukarı ayni seçim sonuçları alınması halinde, kararsızlara bile gerek kalmadan İstanbul referandumda ‘Hayır’ demiş olacak. Yok, 1 Kasım Genel Seçimi baz alınacak deniyorsa, kasım da 10.312.538 seçmenden 8.926.092’si sandığa gitmiş. Yani katılım % 85 civarında. Ve iktidar partisi %49,2 almış. Kamuoyu araştırmalarına yansıyan biçimiyle iktidar partisi içindeki en az % 10 olduğu söylenen kararsız veya ‘Hayır’cılar bu orana yedirildiğinde de İstanbul’da referandumdan yine ‘Hayır’ çıkar.
Memleket geneline bakılacak olursa 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminde seçmen 55,9 milyondu. Katılım ise 41.02 milyonda kaldı. Katılım oranı yüzde % 74 küsur. Türkiye için çok düşük bir oran. Yani 15,7 milyon seçmen sandığa gitmedi. Mevcut Cumhurbaşkanı 51,7 oran ile ilk turda cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyet tarihinin en düşük oy yüzdesiyle seçilen ilk cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti. Bu sonuçlarla bile katılmayan % 26’nın yarısı sandığa gider ve yarısı “Hayır” verirse ibre değişir ve memleket genelinde referandumdan “Hayır” çıkar.
Bu referandumda kim çarpılır, kim çakılır belli olacak. Galiba siyasetin matematiği olmaz diyenlere veya aritmetiğe kanıp mevcuda bloklaşanlara, kararsızlar ve diğer seçimlerde sandığa gitmeyenler bu kez kerrat cetvelini yüzde yüz öğretecekler. Ve çıkacak her iki sonuç doğrultusunda siyaset yeniden sil baştan dizayn edilecek.
İşte referandumdan çıkacak her türlü siyasi aritmetiğin memleketi taşıyacağı yol budur; “yeniden yapılanma”…
Bu gün itibariyle halkta anket, banket, banknot caydırması, kandırması ve kemikleşmesi sağlanmaz ise nisanda yapılması öngörülen refendumdan aritmetik temelde ‘Hayır’ çıktı, çıkar, çıkıyor gibi…
Şimdiye değin yapılan, yaptırılan her siyasi tandanslı anketlerde % 46-48 oranında “Hayır” çıkıyor, evet ise % 41-42 civarında kalıyor. Kararsızlar ise yüzde 10 ve üzerinde bir oranla seyrediyor. Anket dinamiği içinde kararsız oyların dağıtılması halinde ise referandumdan açık ara “Hayır” çıkıyor.
Yani ‘Hayır’cıların lehine altı yedi puanlık bir makas açılması var. Makasın kapanması hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın izleyeceği politikanın yanı sıra muhalefetin direncine de bağlı. Eğer ana muhalefet partisi sivil toplum örgütlerini ve diğer “Hayır”cı partiler ile ikiye bölünen ülkücüleri doğru mesajlarla ayni platformda buluşturabilirse sonuç şimdiden belli. Milletin çoğunluğu referandumda ‘Hayır’ der.
Halk üzerine çalışmalar daha başlamadı. İktidar partisi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı propaganda yapmak için henüz sahaya inmedi. İktidarın her seçimde kullandığı tüm devlet gücü, iletişim kanalları ve sınırsız imkânlarıyla bu sonuç değişebilir mi? Belli değil. Pek mümkün de gözükmüyor.
Hükümet, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve kullanılacak sınırsız mali güce, belediyeler ve sivil toplum örgütlerinden iktidarı destekleyenler de eklenince ibre biraz oynayabilir. Bu destek yeter mi yetmez mi sandık ortaya koyacak. Şimdilik yetmez görüntüsü hâkim.
Siyaseti iyi bilirim havasında referandum bahsine tutuşmak, parti oylarını alt alta yazıp toplamak havanda su dövmek aslında. Çetele tutmak ise böyle gelmiş böyle gidere körü körüne tapınmak. Açıkça görülen bu referandum, 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminin benzeri bir tabloyu ortaya koyacak. Unutulmaması gereken o seçimde katılımın % 73,4 civarında kalmasıydı. Kamuoyu araştırmaları referanduma katılım oranı arttıkça doğru orantılı “Hayır” oylarının artacağını öngörüyor. Bu kez halk başkanlığa yol vermeyecek gibi.
Yerelden genele amatör, yarı profesyonel ve profesyonel tüm siyasetçilerin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi yerelden genele nasıl bir tablo ortaya koymuş, dönüp bir daha bakmaları ve çıkan sonucu iyi irdelemeleri gerekir. Kimilerine göre bu seçimde muhalefet tarihi bir fırsatı kaçırdı. Özellikle ana muhalefetin strateji yanlışlığı yüzünden sandığa gitmeyenlerin ağırlıklı olarak muhalefet seçmeni olduğu ve cumhurbaşkanlığın mevcut Cumhurbaşkanına hediye edildiği eleştirileri yapıldı. Her şey bir yana rakamlar yeniden gözden geçirilmeli.
Şu fakir ilçe Esenler’de bile 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılım diğer tüm seçimlerde % 85 ve üzerini gördüğü halde %73,4 oranında kaldı. Ve bu oranla tamamlanan seçimde adaylardan mevcut Cumhurbaşkanı; 146.818 oy ve % 66,4 aldı. Ana muhalefet adayı: 50.627 oyda ve % 23,2’de kaldı. Üçüncü aday ise: 23.008 oyla %10,2’yi götürdü.
Yani iktidar partisi tüm seçimlerdeki gibi cumhurbaşkanlığı oyunu da % 65 civarına dayamış. Hem de en düşük katılımın olduğu bir seçimde. Aynı yıl içinde yapılan 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 genel seçimlerine bakıldığında iktidar partisi ilkinde % 55,1 oranı yakalamış, 1 Kasım da ise oylarını ancak % 65,4 bağlamış. Eğer yine bu tablolar gerçekleşirse ki gerçekleşmesi muhtemel, memleket genelinde referandum geçmez. Bu kez sandığa giden oran yükselirse ki yükselecek görünüyor “Hayır” oylarında artış olacak. O yüzden iktidar partisinin İstanbul ve memleket düzeyinde “Hayır” çıkmaması için, Esenler’de oyunu en az % 85’lere bağlaması gerekiyor. Yani bir mucize bekleniyor.
İstanbul’un 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarına gelince; Toplam seçmen 9.983.130, Kullanılan oy: 7.264.348. yani katılım % 72 oranında kalmış. Mevcut Cumhurbaşkanı 3.567.905 oy ve % 49,83 almış. Ana muhalefet adayı 2.941.368 ve % 41,08 oranda kalmış. Üçüncü aday ise seçimi 650.670 oy ve % 9,09 oranla tamamlamış.
Şimdi nisanda yapılacağı düşünülen referandumda üç aşağı beş yukarı ayni seçim sonuçları alınması halinde, kararsızlara bile gerek kalmadan İstanbul referandumda ‘Hayır’ demiş olacak. Yok, 1 Kasım Genel Seçimi baz alınacak deniyorsa, kasım da 10.312.538 seçmenden 8.926.092’si sandığa gitmiş. Yani katılım % 85 civarında. Ve iktidar partisi %49,2 almış. Kamuoyu araştırmalarına yansıyan biçimiyle iktidar partisi içindeki en az % 10 olduğu söylenen kararsız veya ‘Hayır’cılar bu orana yedirildiğinde de İstanbul’da referandumdan yine ‘Hayır’ çıkar.
Memleket geneline bakılacak olursa 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminde seçmen 55,9 milyondu. Katılım ise 41.02 milyonda kaldı. Katılım oranı yüzde % 74 küsur. Türkiye için çok düşük bir oran. Yani 15,7 milyon seçmen sandığa gitmedi. Mevcut Cumhurbaşkanı 51,7 oran ile ilk turda cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyet tarihinin en düşük oy yüzdesiyle seçilen ilk cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti. Bu sonuçlarla bile katılmayan % 26’nın yarısı sandığa gider ve yarısı “Hayır” verirse ibre değişir ve memleket genelinde referandumdan “Hayır” çıkar.
Bu referandumda kim çarpılır, kim çakılır belli olacak. Galiba siyasetin matematiği olmaz diyenlere veya aritmetiğe kanıp mevcuda bloklaşanlara, kararsızlar ve diğer seçimlerde sandığa gitmeyenler bu kez kerrat cetvelini yüzde yüz öğretecekler. Ve çıkacak her iki sonuç doğrultusunda siyaset yeniden sil baştan dizayn edilecek.
İşte referandumdan çıkacak her türlü siyasi aritmetiğin memleketi taşıyacağı yol budur; “yeniden yapılanma”…
İÇTE VE DIŞTA SÜRGÜN
İÇTE VE DIŞTA SÜRGÜN
İçte ve dışta ansiklopedik derinlikleri olan zor günler yaşanıyor. Aradan yıllar geçtikçe bu komşu bırakmayan dış politika ve yurttaş bırakmayan iç politikanın sebep oldukları sürekli anımsanacak. Bu olağanüstü günlerde anılara geçecek Partili Cumhurbaşkanlığı günlerine gidiyor memleket. Resmen sarı liralar ile sarı öküzler cehennemi bir memleket girdabına sürükleniyor Yüzyıllık Cumhuriyet.
Böyle mi olmalıydı diyenler azaldıkça bir bir gerçekleşiyor en olmaz denilenler. Sıradanlaşmış bir doğrultu izliyor gidişat. Sulandırılmış bir program ve bulandırılmış zihniyet çerçevesinde mafyavari bir devlete doğru dönüşüyor memleket. Emperyalizmin oyunu.
Vahşi kapitalizmin tarzı bir sistemin kurulması ve varlığını sürdürmesi için gerçekten hoşa gitmeyen ve gereksinim duyulan ne varsa kullanılıyor. Faşizm bile. Hem burjuvazi hem de proleter toplumsal sınıflar olmaya devam ettiği halde istenenler olmayınca arena piyonlara kalır. Aslında gizli ve gizemli her şey alenen bu iki sınıf arasındaki çelişkileri körükler. Artık sınıf mınıf kalmadı yalanına sığınılır. Ortaya atılır. Ama çare değildir. Bu iki sınıfsal katmanın birbirinden kopması, koparılması tarihe aykırıdır. Bakalım şu fakir memleketin tarihi nasıl yazılacak.
Bu sağlıksız ayrıcalıklarla sağlanan sahte gerçeklik akademik formasyonlarla topluma yedirilir. Topluma karakalemle çizilen tablolar en renklisi diye dayatılır. Ama bir İroni vurgunudur yakalanılan.
Küresel kriz uyarınca demlendirilen ve değerlendirilen iç dış gerginlik piyasaları kasıp kavurur. On yıllardır para sermaye ilişkisi, emek sermaye çelişkisi, emek sermaye bağlantısı, malların serbest dolaşımı, iş bölümü, öğretim teknolojisi ve makinalaşma iyice unutuldu. Politik ekonomi eleştirisi yok sayıldı. Tüm temel kavramlar iktidar zevkinin devamına ve yaygınlaşmasına kurban edildi. Böyle gidilirse döviz artar, elbette memleket batar.
Ve sürgün başlar. Bu savaş ve sürgün ortamında revaçta olan yazgı edebiyatı, yargı denetimi, yasama şiddeti. Son günler geleceğin bu topraklara neler getireceğini de üç aşağı beş yukarı belli ediyor. İnsanoğlugerektiği an nerede duracağını bilemeyince noktayı yerli yerine koyamayınca ya da yanlış koyunca kendi kendine düşmanlaşır. Durum bu. Mührü basarken alnına yer. Yeni düşmanlar yaratır. Tüm entellektüel birikimler din odaklı tartışmalarda yok edilir. Aynı mahallede yaşama lüksü yaygınlaştırılır. Ama nafile.
İddia gizli ve gizemli bir başyapıt haline dönüşünce din dahil her şey çağın çok ötesinde bilgelikler bile boşa çıkar. Bulmacayı çözmeye çalışmak da güçleşir. Ve boşa çıkar her şey. Dil ağırlaşır düşünce karmaşıklaşır. Dini ansiklopedik derinlik kaybolur. Siyasi derinlik sığlaşır, sağcılaşır. Yetmez.
Kendi memleketinde sürgünlük işte böyle sürgün verir. Tüm yasal siyasi terminoloji yaklaşımları derhal siyasi ayaklanmadan sayılır. Özgürlükler ise kavram kargaşasına kurban edilir. Sonu gelmez.
Bu açmazda içte ve dışta ağır yenilgilerin başlaması ise kaçınılmazlaşır...
İçte ve dışta ansiklopedik derinlikleri olan zor günler yaşanıyor. Aradan yıllar geçtikçe bu komşu bırakmayan dış politika ve yurttaş bırakmayan iç politikanın sebep oldukları sürekli anımsanacak. Bu olağanüstü günlerde anılara geçecek Partili Cumhurbaşkanlığı günlerine gidiyor memleket. Resmen sarı liralar ile sarı öküzler cehennemi bir memleket girdabına sürükleniyor Yüzyıllık Cumhuriyet.
Böyle mi olmalıydı diyenler azaldıkça bir bir gerçekleşiyor en olmaz denilenler. Sıradanlaşmış bir doğrultu izliyor gidişat. Sulandırılmış bir program ve bulandırılmış zihniyet çerçevesinde mafyavari bir devlete doğru dönüşüyor memleket. Emperyalizmin oyunu.
Vahşi kapitalizmin tarzı bir sistemin kurulması ve varlığını sürdürmesi için gerçekten hoşa gitmeyen ve gereksinim duyulan ne varsa kullanılıyor. Faşizm bile. Hem burjuvazi hem de proleter toplumsal sınıflar olmaya devam ettiği halde istenenler olmayınca arena piyonlara kalır. Aslında gizli ve gizemli her şey alenen bu iki sınıf arasındaki çelişkileri körükler. Artık sınıf mınıf kalmadı yalanına sığınılır. Ortaya atılır. Ama çare değildir. Bu iki sınıfsal katmanın birbirinden kopması, koparılması tarihe aykırıdır. Bakalım şu fakir memleketin tarihi nasıl yazılacak.
Bu sağlıksız ayrıcalıklarla sağlanan sahte gerçeklik akademik formasyonlarla topluma yedirilir. Topluma karakalemle çizilen tablolar en renklisi diye dayatılır. Ama bir İroni vurgunudur yakalanılan.
Küresel kriz uyarınca demlendirilen ve değerlendirilen iç dış gerginlik piyasaları kasıp kavurur. On yıllardır para sermaye ilişkisi, emek sermaye çelişkisi, emek sermaye bağlantısı, malların serbest dolaşımı, iş bölümü, öğretim teknolojisi ve makinalaşma iyice unutuldu. Politik ekonomi eleştirisi yok sayıldı. Tüm temel kavramlar iktidar zevkinin devamına ve yaygınlaşmasına kurban edildi. Böyle gidilirse döviz artar, elbette memleket batar.
Ve sürgün başlar. Bu savaş ve sürgün ortamında revaçta olan yazgı edebiyatı, yargı denetimi, yasama şiddeti. Son günler geleceğin bu topraklara neler getireceğini de üç aşağı beş yukarı belli ediyor. İnsanoğlugerektiği an nerede duracağını bilemeyince noktayı yerli yerine koyamayınca ya da yanlış koyunca kendi kendine düşmanlaşır. Durum bu. Mührü basarken alnına yer. Yeni düşmanlar yaratır. Tüm entellektüel birikimler din odaklı tartışmalarda yok edilir. Aynı mahallede yaşama lüksü yaygınlaştırılır. Ama nafile.
İddia gizli ve gizemli bir başyapıt haline dönüşünce din dahil her şey çağın çok ötesinde bilgelikler bile boşa çıkar. Bulmacayı çözmeye çalışmak da güçleşir. Ve boşa çıkar her şey. Dil ağırlaşır düşünce karmaşıklaşır. Dini ansiklopedik derinlik kaybolur. Siyasi derinlik sığlaşır, sağcılaşır. Yetmez.
Kendi memleketinde sürgünlük işte böyle sürgün verir. Tüm yasal siyasi terminoloji yaklaşımları derhal siyasi ayaklanmadan sayılır. Özgürlükler ise kavram kargaşasına kurban edilir. Sonu gelmez.
Bu açmazda içte ve dışta ağır yenilgilerin başlaması ise kaçınılmazlaşır...
8 Şubat 2017 Çarşamba
BİR ŞEHİR KÜSKÜN…
BİR ŞEHİR KÜSKÜN…
Kar kış ortası tüm şehir yaz güneşinden beter kavruluyor. Yazmak zorlaştıkça zorlaşıyor kara yazgı masalarında. Güneş kırıntıları bulaşıyor sararmış fotoğraf albümlerine. Günlük güneşlik kış günlerinde bile buz gibi anımsanıyor geciken itibar iadesi, eksik merasimler. Ve akla takılıyor belgesiz tırt belgeseller.
“Afyonkarahisar’da, Dumlupınar’da sizin uşaklar da vardı. Bundan dolayı müsterih ve memnun olabilirsiniz…” M. Kemal Atatürk.
Üç mermidir hepsi kalan; iyilik doğruluk ve dürüstlük. Memleketi ipten almışlıklar göz hapsinde. Olmazları yaşamak ve yolsuz izsiz kalmak gönül rahatlamasını bozdukça akıl mermi çekirdeğinde kalır. Nice değerli hayatlar unutulur veya dünya unutur. Dünyalar unutulur ama tutmamış senaryolar unutulmaz. Şehirleri küstüren tarihi gerçeklerin hepsi de çok az sayıda basılan eserler de saklıdır.
“Mütarekeden sonra husule gelen vaziyeti görünce, çıkabilecek bütün neticeleri tahmin ettim. Daha hiçbir şey olmadan 42 yere telgraf çekerek; bir kongre yapalım, bizim imhamıza karar verilmiştir, savaşmaktan başka bir çare yoktur dedim…” O. Ağa.
Bu şehir küskünlüğünü doğru yansıtmak için sanat tarihçisi olmak gerekir en hasından. Şehir küskünlüğünü gidermek için ise tarihe sanata doğmak gerekir en alasından.
“Ağa Hazretleri senin hakkında gerekli bilgileri aldıktan sonra çağırttım. Sen Karadeniz köy ve kentlerini koruyacaksın. Pontusçular hangi usulleri kullanıyor ise aynı usulleri çekinmeden kullanın. Bu mücadeleyi kaybedersek tarihten silinme tehlikemiz de vardır, fakat ümitsiz değiliz…” M. Kemal Paşa.
Şehirleri nelerdir küstüren neden küstü küser bellidir. Pencere demirleri paslanmış, sardunyalar öksüz kalmış, yüreklerde nefis ölümünün buruk tadı. Her grupta aynı ilga, aynı ilgisizlik. Hangi kapı aralansa aynı yıkım. Fındık ocakları arasında hapis ve denize komşu bu sahil şehri küsmüş. Küstürülmüş. Şehir Küskünlüğü sürülmüş dünyanın dibine, tarihin namlusuna.
“ Ankara hükümeti, ne emir vermiş ise harfiyen yaptık…” O Ağa.
Ve yalnız adada gönüller yaslanmış göğe. Aynı safa durulmuş nefti yeşil. Marşlar ruhsuz yürekler paslı olunca küsülür elbette. Bir başka ilgisizlik şehri yalnızlaştırır. Küp gibi küstüren tarihin en tanınmış şehirlerinden olmanın armağanıdır bu küskü. Köşkün, konakların damlarına bir damla değer gözler dolar. O damlalar hiçbir şey değildir denir ama candır küskün şehre.
“…Bu millet uğrunda bir bacağımı ziyan ettim. Düşmanı denize dökünceye kadar icap ederse sedye üzerinde muharebe edeceğim…” O Ağa.
Ticaret genişledikçe haritalar daralır ahali yozlaşır dua bilimcileride çaresizleşir. Doğa bilimidir tarihe not düşen. tarih ağzını küskün ağzına kapattığında kalp çalışır. Korkma sakın kelimelerden ve kollardaki çiçek bozukluğundan nefesidir transfer edilen. Şiirsel şehvetten sonra, kollar sona sarıldıkça hayat dört bir yana taşınacaktır, taşınır.
“Birinci Meclis muhaliflerinin, M. Kemal Paşa karşıtlarının, mandacıların, saltanatçılar, şeriatçılar ve hilafetçilerin T.B.M.M’ye yoğun baskıları sonucu; M. Kemal Paşa’nın muhafız birliği kumandanı, öncü kuvvacı Gazi milis Yarbay Topal Osman Ağa’nın başsız naaşı gömüldüğü yerden çıkarılarak bir kağnıya yüklendi. Beyaz gömlek giydirilerek Ulus’ta Meclis binası önünde ay…”
Göz hapsinde şehir. Bu şehir küskün şehir. En kral tarih ve din bezirganlarını kusar kapaklanmış pencerelere ve açıkta demirlemiş gemilere. Ümidi sönmüş ocaklarda közlenir şehir küskünlüğü. Kızgın alevlerin önünde arzı endam eder şehir. Şiirlerle deniz tutması yaşar tek hücreli amipler. Büyük keyif alınan geziler, öfkeye fırtınalara ve depremlere toslar. Dostlar duygularını onca ağırlığına karşın dışa vuramazlar.
“Mustafa Kemal Paşa’yı kıyıya çıkaracak kayığın süsü püsü yerli yerindeydi. Muhteşemdi. Paşa kayığında çivi gibi, zımba gibi, siyah aba zıpkalı, beyaz gömlekli ve ayakları gön çapulalı on yiğit hazır ve nazırdı…” O. Ustanın İbrahim.
Tarihi hiç yanıltmayan, gönlünde hiç korkaklık yaratmayan becerikli mahir insanların şehridir bu şehir. Masumiyetin çılgın, mucit ve cüretkar yüzüdür erleri yiğitleri. Güldür güldür ölüme akarlar gülerek. Asılsız çekiştirmeleri gördükçe küser, onlar küstükçe fosilleri fırlatır kara dalgalara bu küskün şehir. Öyle bir şaşkınlıktır ki yakalanılan kara kışta yaz güneşini azdırır. Şiir kuşudur bu şehir, nice nesilleri yutan nefti yeşil renklidir. Haki ceketlidir. Mavi lacivert ile harmanlanır kıyı boyu. Buz mavisi gök ile buluşur kızaran ufukta.
Mustafa Kemal Paşa, epey sert ve derin mavi, kırk manalı bakışlarını kendisine konağı işaret eden zata yönelterek; “ Topal Osman değil, Cumhuriyetin banisi Osman Ağa Hazretleri…”…
Küskün şehir mavilere bulandığında gönüllüler yanar. Ateş yağar. Küskündür ak köpükten köpüren şehir ve kızgındır. Tanrı yazgısı kralın tahtı sarsılır. Tüm şehrin düş ve inanç dünyası tüketilince, diz çöker dünya. Dünyanın en küskün şehri de kutsalına dokunulunca köpürür, kükrer.
Mustafa Kemal Paşa Osman Ağa’nın oğlu Mustafa’ya; “ Yavrum, baban Cumhuriyet kurbanıdır…”…
Ve kutsal isyandan doğan diriliş kutsal kitapta yerini bulur, arayan bulur aranılsa bulunur…
Kar kış ortası tüm şehir yaz güneşinden beter kavruluyor. Yazmak zorlaştıkça zorlaşıyor kara yazgı masalarında. Güneş kırıntıları bulaşıyor sararmış fotoğraf albümlerine. Günlük güneşlik kış günlerinde bile buz gibi anımsanıyor geciken itibar iadesi, eksik merasimler. Ve akla takılıyor belgesiz tırt belgeseller.
“Afyonkarahisar’da, Dumlupınar’da sizin uşaklar da vardı. Bundan dolayı müsterih ve memnun olabilirsiniz…” M. Kemal Atatürk.
Üç mermidir hepsi kalan; iyilik doğruluk ve dürüstlük. Memleketi ipten almışlıklar göz hapsinde. Olmazları yaşamak ve yolsuz izsiz kalmak gönül rahatlamasını bozdukça akıl mermi çekirdeğinde kalır. Nice değerli hayatlar unutulur veya dünya unutur. Dünyalar unutulur ama tutmamış senaryolar unutulmaz. Şehirleri küstüren tarihi gerçeklerin hepsi de çok az sayıda basılan eserler de saklıdır.
“Mütarekeden sonra husule gelen vaziyeti görünce, çıkabilecek bütün neticeleri tahmin ettim. Daha hiçbir şey olmadan 42 yere telgraf çekerek; bir kongre yapalım, bizim imhamıza karar verilmiştir, savaşmaktan başka bir çare yoktur dedim…” O. Ağa.
Bu şehir küskünlüğünü doğru yansıtmak için sanat tarihçisi olmak gerekir en hasından. Şehir küskünlüğünü gidermek için ise tarihe sanata doğmak gerekir en alasından.
“Ağa Hazretleri senin hakkında gerekli bilgileri aldıktan sonra çağırttım. Sen Karadeniz köy ve kentlerini koruyacaksın. Pontusçular hangi usulleri kullanıyor ise aynı usulleri çekinmeden kullanın. Bu mücadeleyi kaybedersek tarihten silinme tehlikemiz de vardır, fakat ümitsiz değiliz…” M. Kemal Paşa.
Şehirleri nelerdir küstüren neden küstü küser bellidir. Pencere demirleri paslanmış, sardunyalar öksüz kalmış, yüreklerde nefis ölümünün buruk tadı. Her grupta aynı ilga, aynı ilgisizlik. Hangi kapı aralansa aynı yıkım. Fındık ocakları arasında hapis ve denize komşu bu sahil şehri küsmüş. Küstürülmüş. Şehir Küskünlüğü sürülmüş dünyanın dibine, tarihin namlusuna.
“ Ankara hükümeti, ne emir vermiş ise harfiyen yaptık…” O Ağa.
Ve yalnız adada gönüller yaslanmış göğe. Aynı safa durulmuş nefti yeşil. Marşlar ruhsuz yürekler paslı olunca küsülür elbette. Bir başka ilgisizlik şehri yalnızlaştırır. Küp gibi küstüren tarihin en tanınmış şehirlerinden olmanın armağanıdır bu küskü. Köşkün, konakların damlarına bir damla değer gözler dolar. O damlalar hiçbir şey değildir denir ama candır küskün şehre.
“…Bu millet uğrunda bir bacağımı ziyan ettim. Düşmanı denize dökünceye kadar icap ederse sedye üzerinde muharebe edeceğim…” O Ağa.
Ticaret genişledikçe haritalar daralır ahali yozlaşır dua bilimcileride çaresizleşir. Doğa bilimidir tarihe not düşen. tarih ağzını küskün ağzına kapattığında kalp çalışır. Korkma sakın kelimelerden ve kollardaki çiçek bozukluğundan nefesidir transfer edilen. Şiirsel şehvetten sonra, kollar sona sarıldıkça hayat dört bir yana taşınacaktır, taşınır.
“Birinci Meclis muhaliflerinin, M. Kemal Paşa karşıtlarının, mandacıların, saltanatçılar, şeriatçılar ve hilafetçilerin T.B.M.M’ye yoğun baskıları sonucu; M. Kemal Paşa’nın muhafız birliği kumandanı, öncü kuvvacı Gazi milis Yarbay Topal Osman Ağa’nın başsız naaşı gömüldüğü yerden çıkarılarak bir kağnıya yüklendi. Beyaz gömlek giydirilerek Ulus’ta Meclis binası önünde ay…”
Göz hapsinde şehir. Bu şehir küskün şehir. En kral tarih ve din bezirganlarını kusar kapaklanmış pencerelere ve açıkta demirlemiş gemilere. Ümidi sönmüş ocaklarda közlenir şehir küskünlüğü. Kızgın alevlerin önünde arzı endam eder şehir. Şiirlerle deniz tutması yaşar tek hücreli amipler. Büyük keyif alınan geziler, öfkeye fırtınalara ve depremlere toslar. Dostlar duygularını onca ağırlığına karşın dışa vuramazlar.
“Mustafa Kemal Paşa’yı kıyıya çıkaracak kayığın süsü püsü yerli yerindeydi. Muhteşemdi. Paşa kayığında çivi gibi, zımba gibi, siyah aba zıpkalı, beyaz gömlekli ve ayakları gön çapulalı on yiğit hazır ve nazırdı…” O. Ustanın İbrahim.
Tarihi hiç yanıltmayan, gönlünde hiç korkaklık yaratmayan becerikli mahir insanların şehridir bu şehir. Masumiyetin çılgın, mucit ve cüretkar yüzüdür erleri yiğitleri. Güldür güldür ölüme akarlar gülerek. Asılsız çekiştirmeleri gördükçe küser, onlar küstükçe fosilleri fırlatır kara dalgalara bu küskün şehir. Öyle bir şaşkınlıktır ki yakalanılan kara kışta yaz güneşini azdırır. Şiir kuşudur bu şehir, nice nesilleri yutan nefti yeşil renklidir. Haki ceketlidir. Mavi lacivert ile harmanlanır kıyı boyu. Buz mavisi gök ile buluşur kızaran ufukta.
Mustafa Kemal Paşa, epey sert ve derin mavi, kırk manalı bakışlarını kendisine konağı işaret eden zata yönelterek; “ Topal Osman değil, Cumhuriyetin banisi Osman Ağa Hazretleri…”…
Küskün şehir mavilere bulandığında gönüllüler yanar. Ateş yağar. Küskündür ak köpükten köpüren şehir ve kızgındır. Tanrı yazgısı kralın tahtı sarsılır. Tüm şehrin düş ve inanç dünyası tüketilince, diz çöker dünya. Dünyanın en küskün şehri de kutsalına dokunulunca köpürür, kükrer.
Mustafa Kemal Paşa Osman Ağa’nın oğlu Mustafa’ya; “ Yavrum, baban Cumhuriyet kurbanıdır…”…
Ve kutsal isyandan doğan diriliş kutsal kitapta yerini bulur, arayan bulur aranılsa bulunur…
TÜCCAR SİYASETİ VE FON…
TÜCCAR SİYASETİ VE FON…
Nisan yağmurları memleketi bereketiyle yıkamaya hazırlanırken, neler yıkılacak, yetkiler hangi şahsa aktarılacak, nereye şahlanılacak, şah kimlere nerede nasıl gözükecek ve şu fakir ülkenin payına ne düşecek öğrenilecek. Ama süreç tüccar siyaseti ile belirleniyor…
Dünya ölçeğinde tarih boyu tüccar zihniyeti ile hükmeden tüccar siyaseti dünden bu güne dini, altını, parayı, taşınır taşınmaz varlığı hep tekeline aldı. Maddi manevi, mali gücü daima elinde tuttu. Şu garip memleket rejim değişikliği referandumu arifesinde esin kaynağı besbelli ve siyaseten sorgulanamayacak bir yola sokuldu. Memleketin temel değerlerinden bir kısmı kırk dokuz yıllığına varlık fonuna devredildi. Böylece bütçe dışı kamu kaynakları tek torbada toplanacak ve harcamalar yapılacak. Gelir bellidir ama gider yerleri muamma. Yüzyıllık kazanımlar sınırsız ve sorumsuz bir fon yapısına ve idaresine emanet. Giderayak tek merkezli hazine kavramı da yok ediliyor. Bu varlık fonuna işlerlik kazandırılınca mali sistem belki rahatlar ama mali disiplin kesinlikle yok olur. Ve hazine sayısı çoğaldıkça çoğalır, çoğaltılır. Bilinmelidir ki bu model imparatorluklar çökerten ve yıkan bir sistemdir.
Zaten on yıllarca babalarının malıymışçasına babalar gibi satarız diyen liboş mantığı satılmadık kazanım bırakmadı. Elde kalanlar en kilit olanlar ve işe yaramazlarıydı. Şimdi sıra onlarda. Tüysüz yetim hakkı hiç düşünülmeden devlet değerleri, Cumhuriyet kazanımları on yıllarca iç edildi. Kimsenin kılı kıpırdamadı. Tüccar siyasete tam yol verildi. Öylesine kıpırdanılmadı ki iş buralara vardı. Her türlü faşizan dayatmalar yüzünden gidişata yeterli tepki de gösterilemedi. Karşı da çıkılamadı. Yapılandırmalar bindirilmiş hazır kıtalarla desteklendi. Göz önündeki yıkıma rağmen, yıkanlara saygı gösterilerek toplam kalite yönetimi algısı yaratıldı. Sonuç zafer üstün zafere endekslendi.
Sözde zaferler kazanıldıkça devleti milleti hiçe sayan, her bir şeyi memleket yararına gören güruh hiç rahatsızlık duymadı. Oh çekti. Of çekenler anında dışlandı. Sürece razı asimetrik algı yönetimine devam edildi. Nabza göre şerbet tüccar zihniyetin amacına ulaşmasını daha da kolaylaştırdı. İş uydu akıllara kaldı. Rehin alınıp kiraya verilen akıllarla da bu güne gelindi. Varlığa, varlıklıya kucak açan bir kör siyasi model oluştu. Şükür siyaseti milleti din, secde, seccade merkezli ayarladı. Harladı.
Varlık, para pul, akıl ve vicdan hiç kullanılmadan on yıllar içinde mevzi değiştirdi. Bu yönde gerekli tüm enstrümanlar hedefe varmak için resmi araç olarak kullanıldı. Hedef kutlu vadiye ulaşmaktı, epey de yakınlaşıldı. Kutsal şifreler peş peşe sıralandıkça sözlükte yer kalmadı. Her sıkışıklıkta tüccar siyaseti resmen ortaya döküldü. Fona devir şimdilik açıkça ifşa edilmese de sonuca varma işleminin ünlem işareti. Varlık fonu aslında zengin kaynakları bulunanlar için toptancı tüccar zihniyeti. Şu fakir memlekette ise fona aktarılacak para bulunamadığından para edecek kurum ve kuruluşlar torbaya eklendi. Şimdi yakın zamanda bir bir satılmaları söz konusu. Yani devlet ileriki süreçte borsa da işlem görür hale gelecek.
Yani bu fon sayesinde memleketin yüz yıldır ayakta kalmasına vesile, kurum ve kuruluşları, yer altı yer üstü hava kaynakları, tarihi değerleri, doğası, turizmi paraya çevrilecek neyi varsa, çevrilip fonun emrine verilecek. Asla denetlenemeyecek vahim bir mali tablo bu. Dünya harcamadığını, harcayamadığını fonlarken, şu fakir memleket sadece harcamak, fondiplemek üzerine inşa ediyor geleceği garantileyen bu modeli.
Ekonomi bu şekil seyrederken memleketin yepyeni macerası başkanlık koltuğunda kim oturacak, başkan kim seçilmeli, başkan kim olacak iddiası. Hep kısır bir yarış. Başkan milletini özgürleştiren demek. Reis yurda esenlik getirmek için seçilmiş demek. Önder top yekun seçilmesi lazım geleni seçmek demek. Hayat hikâyesi sıradan ama övgüye değer kapasite demek. Ancak her şey bir yana itilmiş. Varsa yoksa iş mevcudunda direnmek. Yani tespitleri, hitabeti literatürü ürkütür, ana dilinde konuşur, okur, resmen tüccar zihniyetli siyaset güder, dini, malı, mülkü, varlığı tekeline almış meçhule gider önemseyen yok. Hapse girer sürgünden biter, hala pişti pişer, açık gizli her şeyi bilir, bilir ama bekler bir durum yaşanıyor. O da hoşa gidiyor. Nereye kadar hoşa ne kadar boşa gider belki nisana kadar. Belki de ilanihaye.
Tüccar siyasetini ve varlık kayyumculuğunu yepyeni bir siyasi model, işleri bu aşamaya getireni yepyeni bir lider olarak görüp onaylamak ise nisanda kızak kaydırmak için kar yağmasını beklemek gibi bir şey. Ancak cezveler ateşe sürülmüş piyasada alıcısını bekliyor. Mitolojik bir insan yaratılmış milletten pazarlıksız peşine takılması bekleniyor.
Bu illüzyon gösterisi ne zaman biter, hangi rapora göre aklanır, hangi kitabın ortasından kayıtlarla yorumlanır, hangi geçmiş hikayelere gönül verilir, hangi film izlendikçe izlenilir, varlıklar niye hangi fona aktarılır çok yakında referandumda görülür.
Nisandan sonra tüccar siyaseti de, başkanlık sistemi de batar. Batar batmasına da aradan kim çıkar, fonda ne kalır, işte o belli değil…
Nisan yağmurları memleketi bereketiyle yıkamaya hazırlanırken, neler yıkılacak, yetkiler hangi şahsa aktarılacak, nereye şahlanılacak, şah kimlere nerede nasıl gözükecek ve şu fakir ülkenin payına ne düşecek öğrenilecek. Ama süreç tüccar siyaseti ile belirleniyor…
Dünya ölçeğinde tarih boyu tüccar zihniyeti ile hükmeden tüccar siyaseti dünden bu güne dini, altını, parayı, taşınır taşınmaz varlığı hep tekeline aldı. Maddi manevi, mali gücü daima elinde tuttu. Şu garip memleket rejim değişikliği referandumu arifesinde esin kaynağı besbelli ve siyaseten sorgulanamayacak bir yola sokuldu. Memleketin temel değerlerinden bir kısmı kırk dokuz yıllığına varlık fonuna devredildi. Böylece bütçe dışı kamu kaynakları tek torbada toplanacak ve harcamalar yapılacak. Gelir bellidir ama gider yerleri muamma. Yüzyıllık kazanımlar sınırsız ve sorumsuz bir fon yapısına ve idaresine emanet. Giderayak tek merkezli hazine kavramı da yok ediliyor. Bu varlık fonuna işlerlik kazandırılınca mali sistem belki rahatlar ama mali disiplin kesinlikle yok olur. Ve hazine sayısı çoğaldıkça çoğalır, çoğaltılır. Bilinmelidir ki bu model imparatorluklar çökerten ve yıkan bir sistemdir.
Zaten on yıllarca babalarının malıymışçasına babalar gibi satarız diyen liboş mantığı satılmadık kazanım bırakmadı. Elde kalanlar en kilit olanlar ve işe yaramazlarıydı. Şimdi sıra onlarda. Tüysüz yetim hakkı hiç düşünülmeden devlet değerleri, Cumhuriyet kazanımları on yıllarca iç edildi. Kimsenin kılı kıpırdamadı. Tüccar siyasete tam yol verildi. Öylesine kıpırdanılmadı ki iş buralara vardı. Her türlü faşizan dayatmalar yüzünden gidişata yeterli tepki de gösterilemedi. Karşı da çıkılamadı. Yapılandırmalar bindirilmiş hazır kıtalarla desteklendi. Göz önündeki yıkıma rağmen, yıkanlara saygı gösterilerek toplam kalite yönetimi algısı yaratıldı. Sonuç zafer üstün zafere endekslendi.
Sözde zaferler kazanıldıkça devleti milleti hiçe sayan, her bir şeyi memleket yararına gören güruh hiç rahatsızlık duymadı. Oh çekti. Of çekenler anında dışlandı. Sürece razı asimetrik algı yönetimine devam edildi. Nabza göre şerbet tüccar zihniyetin amacına ulaşmasını daha da kolaylaştırdı. İş uydu akıllara kaldı. Rehin alınıp kiraya verilen akıllarla da bu güne gelindi. Varlığa, varlıklıya kucak açan bir kör siyasi model oluştu. Şükür siyaseti milleti din, secde, seccade merkezli ayarladı. Harladı.
Varlık, para pul, akıl ve vicdan hiç kullanılmadan on yıllar içinde mevzi değiştirdi. Bu yönde gerekli tüm enstrümanlar hedefe varmak için resmi araç olarak kullanıldı. Hedef kutlu vadiye ulaşmaktı, epey de yakınlaşıldı. Kutsal şifreler peş peşe sıralandıkça sözlükte yer kalmadı. Her sıkışıklıkta tüccar siyaseti resmen ortaya döküldü. Fona devir şimdilik açıkça ifşa edilmese de sonuca varma işleminin ünlem işareti. Varlık fonu aslında zengin kaynakları bulunanlar için toptancı tüccar zihniyeti. Şu fakir memlekette ise fona aktarılacak para bulunamadığından para edecek kurum ve kuruluşlar torbaya eklendi. Şimdi yakın zamanda bir bir satılmaları söz konusu. Yani devlet ileriki süreçte borsa da işlem görür hale gelecek.
Yani bu fon sayesinde memleketin yüz yıldır ayakta kalmasına vesile, kurum ve kuruluşları, yer altı yer üstü hava kaynakları, tarihi değerleri, doğası, turizmi paraya çevrilecek neyi varsa, çevrilip fonun emrine verilecek. Asla denetlenemeyecek vahim bir mali tablo bu. Dünya harcamadığını, harcayamadığını fonlarken, şu fakir memleket sadece harcamak, fondiplemek üzerine inşa ediyor geleceği garantileyen bu modeli.
Ekonomi bu şekil seyrederken memleketin yepyeni macerası başkanlık koltuğunda kim oturacak, başkan kim seçilmeli, başkan kim olacak iddiası. Hep kısır bir yarış. Başkan milletini özgürleştiren demek. Reis yurda esenlik getirmek için seçilmiş demek. Önder top yekun seçilmesi lazım geleni seçmek demek. Hayat hikâyesi sıradan ama övgüye değer kapasite demek. Ancak her şey bir yana itilmiş. Varsa yoksa iş mevcudunda direnmek. Yani tespitleri, hitabeti literatürü ürkütür, ana dilinde konuşur, okur, resmen tüccar zihniyetli siyaset güder, dini, malı, mülkü, varlığı tekeline almış meçhule gider önemseyen yok. Hapse girer sürgünden biter, hala pişti pişer, açık gizli her şeyi bilir, bilir ama bekler bir durum yaşanıyor. O da hoşa gidiyor. Nereye kadar hoşa ne kadar boşa gider belki nisana kadar. Belki de ilanihaye.
Tüccar siyasetini ve varlık kayyumculuğunu yepyeni bir siyasi model, işleri bu aşamaya getireni yepyeni bir lider olarak görüp onaylamak ise nisanda kızak kaydırmak için kar yağmasını beklemek gibi bir şey. Ancak cezveler ateşe sürülmüş piyasada alıcısını bekliyor. Mitolojik bir insan yaratılmış milletten pazarlıksız peşine takılması bekleniyor.
Bu illüzyon gösterisi ne zaman biter, hangi rapora göre aklanır, hangi kitabın ortasından kayıtlarla yorumlanır, hangi geçmiş hikayelere gönül verilir, hangi film izlendikçe izlenilir, varlıklar niye hangi fona aktarılır çok yakında referandumda görülür.
Nisandan sonra tüccar siyaseti de, başkanlık sistemi de batar. Batar batmasına da aradan kim çıkar, fonda ne kalır, işte o belli değil…
5 Şubat 2017 Pazar
GLADYO-TÖRCÜ…
GLADYO-TÖRCÜ…
Şu fakir memleket elbette her zaman böylesine benzer,
artık yeter bir sona doğru sürüklenir. Son gayret, gidişat önlenemez ise daha
beterine de sürüklenecek. Çünkü her şey geçmişte, geçmişin çözülemeyen karanlığında
gizli. Gizli derin devlet yapılanmasında…
On yıllarca gladyo kontgerilla namıyla iki tarafı keskin
bıçak derin devlet yapılanması şu bereketli topraklarda bir türlü aşılamadı. Gladyo
dün başkalarını bu gün bambaşkalarını kullanarak devlet içerisinde gladyatör
acımasızlığıyla daima bir katı direniş ortaya koydu. Devlet içinde devlet olma devamını sağladı.
Gladyo fasa fiso nedenlerle sol karşıtı gücün tarafı ve tetikçisi
olarak şu memleket içinde, devlet içinde yuvalandı. Yuvalandırıldı. Ve yavruladıkça
yavruladı. Üremesine izin verildi. Yavrular, yavrular yavrulamaz yıllar içinde
güçlendi, güçlendirildi. Arada keşfedildiği de oldu ama devlet çıplak yakalanacağından
korktu. Ya Gladyo baskın çıktığından ya da derine dalmış kimileri çekindiğinden
ipuçlarının üstü hemen örtüldü. Zaten aşk sandığın kadar değil yandığın
kadardır. Duvardan bir tuğla olsun çekilemedi.
Çember her daraldığında akıllara ürkü dağıtıldı veya
gözler dağlandı. Çözülenler, organize ilişkileri açığa düşenler veya işleri sarpa
saptıranlar unutturuldu, unutuldu. Unutmayanların, üstünü örtmeyenlerin ise hali
malum. Ya yersen, anlamsız yer biçim kazalar ya da kuytu köşelerde cansız bedenler.
Faili meçhul bulunmalar. Bir şekilde sonlandırıldı mesele.
En bariz iş solun dibi kazındı. Sol her yükselişe
tırmanışa geçtiğinde olmadık işlerle uğraştırıldı. Sol ve solcu kadrolar ile
resmen uğraşıldı. Toplumda güven kaybına neden olacak vakalar tezgâhlandı.
Kazandibi gladyo-tör yavrular kumarı hep kazandı. Döneme göre uyanların ve
uyuyanların önü açıldı, sağ selamet bırakıldı. Son yıllar itibariyle
bakıldığında memlekette Gladyo halen var. Var mıdır sorusuna bile hiç gerek
yok. Memleketin sağlığı esenliği için hep görev başında, masa başındalar. Evet
var. Velev ki sol kazanmasın, iktidara gelmesin. Budur birincil gaye. Gerçi son
on yıllarda at izi it izine karıştı, karıştırıldı ama burada da büyük
olasılıkla sonu hesaplanmış birçok senaryoları vardır.
Çünkü yurtta ve bölgede yenidünya düzeni çöktü, ılımlı
İslam modeli de tutmadı. Kapitalizme göbekten bağımlı liboş ekonomi politikaları
da battı. Dinci güruh durduk yerde göz göre göre marjinalleşti. Veya
marjınalleştirildi. Aklı din mezhep bazlı yıkananlar kardeşkanı içmeye
alıştırıldı. İşte tam bu kaotik aşamada şu fakir memlekette Gladyo meselesi
tekrar değerlendirilmesi gereken bir konudur. Gladyonun alnı secdeye değeni de
bir, eli kutsal hazineye uzananı da. Eli silah tutanı da bir kalem tutanı da.
Ayıklanmalıdırlar devlet içinde konuşlandıkları yerlerden.
Nedir ki gladyo; “Gladyo için Nazi eskisi faşistler ile
CIA'nın kurduğu anti-komünist bir teşkilatlanma denilebilir. Model soğuk savaş
döneminde tüm NATO ülkelerinde mutlaka kurulmuştur. Şu fakir memleket de es
geçilmemiştir kesinlikle. Böylece ülkelerde bürokrasi, istihbarat, askeri ve
devlet yönetimi ABD'nin tekeline geçmiştir. Geçmese de güdümüne ve emrine
girmiştir. Bilindik şekli ülkelerin solcularına karşı sözde sivil toplu tüfekli
teşkilatlanmadır. Sol kitlesel başarılar kazandıkça Gladyo ile birlikte bu
sivil güçler anında devreye sokulmuştur. Olmadık acılar yaşanmıştır. Daima solun
önü kesilmiş ve sol hırpalanmıştır. Öyle
ki sol güçlendikçe karanlık plan siyasal cinayetlerden, kitlesel katliamlara
kadar vardırılmıştır. Vahşi durumlar yaşanmasından yaşatılmasından asla
çekinilmemiştir. Hatta son aşamasında askeri faşist darbelerle toplum
gerileştirilmiş ve büyük gücün koşullandırmalarına yatkın biçimde dizayn
edilmiştir...” Kim ne diyora bakılmaz, diyar diyar Gladyo işte budur.
Demir perde-doğu blokunun dağılması, duvarların yıkılması
ile Gladyo açığa düştü. Gladyonun kullandığı şablonların tamamı gizliliğini
kaybetti. Şeması şaşırttı. Kafaları karıştırdı. Kısa sürede tüm Avrupa temizlendi.
Umulmadık, en ciddi kimliklerin dahi gizli görevler üstlendiği afişe oldu.
Avrupa’da küçük büyük bütün ülkelerde siyaset ve toplum Gladyo-törsüz hale
getirildi.
Gladyo belki de öylesine amatör işler çevirmesine karşın bir
tek şu fakir memlekette açık verdi de, vermedi. Açığa düştü de, düşmedi. Kim
neden saklar, devlet içinde derin devleti kim niye korur hala muamma. Hangi tip
iktidar gelse gladyo işlerini, kâğıttan gemilerini yüzdürüyor. Hem de Deniz
bitti, kara gitti dünyasında bile umursamazca. Garantörü kim bunun, garnitürü
neler kafa yoranı yok. Konu belli aslında ama değil. Hala belli oyunlar oynanıyor,
nicesi de oynanabilir. Dur durak yok, durduran yok. Daima bir huzursuzluk
ortamı ve tam belirsizlik. Tam bitti derken bambaşka bir gündem gladyo-törcülüğü.
Etnik ve mezhepsel farklılıklar, kültürel çeşitlilik
kaşındıkça toplum hızla yozlaşıyor. Yozlaşı arttıkça bağlar zayıflıyor. Kaos yaklaşırken,
kapitalin yeri yurdu değişirken yeni laboratuvarlar ve daha gizli çalışmalar
kotarılıyor. Ve eksikli gedikli planlar. Sömürgeci baronlara açık çek vermeler.
Tam demokrasi, şeffaf devlet, özgür toplum, yolsuzlukla mücadele, insan hakları
istendiğinde, daha istem belirdiğinde veya eylemler keskinleştiğinde devlet
içinde devlet kara gözlü gladyo ortaya çıkıyor. Her seferinde mevcut iktidar
adına bileti kesiyor. Veya Gladyo mucitleri saklanıyor, gladyo-törcükler
uluorta ahkâm kesiyor. Tarafı açıkça belli bir gözlemcilik yapılıyor ve büyük
güç tarafından düğmeye basılıyor. Yani tüm muhalif yapılar, sol yapılanmalar
hala güç kullanılarak sindiriliyor.
Peki, Gladyo buysa, şimdi kimin hizmetinde veya kimler hizmetinde,
kime destek sunuyor veya kimlerden destek alıyor öğrenmek lazım. Memleketin geleceği
için bu sıcak teması kesmek veya bitirmek şart. Yoksa tarih yine tekerrür eder.
O yüzden her şeye rağmen, gladyosuna, gladyo-törcülere,
gladyotörcüklere rağmen zor da olsa şu fakir memlekette hayırlı bir çıkış
güncellenmelidir. Aksi takdirde eski günler çok çok özlenir. O hale gelinir…
4 Şubat 2017 Cumartesi
RÖNESANS, YENİDEN DOĞUŞ…
RÖNESANS, YENİDEN DOĞUŞ…
Duyurulur; Rönesans, rölyef tablolar eşliğinde tasarlanmış sanatsal bir ansiklopedi veya boş zamanlarda ucuzlamış turlarla müze gezmek değil. Ne avlularda üste başa sürülecek hacı yağı esans ne de emeklilik döneminde seans seans oturulup kara, kuru, guaj, pastel, sulu veya yağlı boya resim yapmak, tutkallı bezden tuvaller fırçalamak değil. Floransa romansı, filarmoni orkestrası, müzelik heykeller yontulması, fuarlık güzel tabloların boyanması, mimari boyutta dev eserlere imza atılması da değil sadece. Yaşamın ta kendisidir. Yaşamın esası Rönesans ile tescillenmiştir.
Rönesans Avrupa’da 15. yüzyıldan itibaren hümanizm etkisinde, klasik İlk çağ kültür ve sanatına dayansa da din, bilim, felsefe ve sanatta reformdur. Dini özgürce yaşamanın ve yaratıcı güçlerin doğuşunun temelidir. Düz bir mantıkla ve yüzeysel bakarak anlaşılamaz Rönesans. Baktığını görerek, izlerini takip ederek yaşamı anlamak sanatıdır. Anlamak için öncelikle ortaçağı bilmektir. Ortaçağ karanlığına dönük araştırmalar yapmaktır. Aslında döneme ilişkin gerçekleri gerçekten basit ve yalın değerlendirmek bile yeter anlamaya.
Ayrıca işin özünü kaydıran ve ortaçağ aydınlanmasından dem vurup harman kaldıran veya karşıtlık körükleyen mantıkla ulaşılamaz radikal değişimlere. Rönesansın sürükleyiciliğini ticari, siyasi, kültürel, sanatsal ve dinsel kazanç sağlama yönünde hamle sanmak da ayıp kaçar. Hayata dair ne varsa süpürmek, karanlığın peşine de düşmemek gerekir. Çünkü Rönesans köklü bir değişimin karanlığı yenmesidir. Tarihi aydınlanmanın keşfi ve tespitidir. Özellikle kilisenin toplum yapısındaki egemenliğinin de bitmesidir.
Yani Rönesansı anlamak için Ortaçağ karanlığını iyi öğrenmek gerekir. O yıllarda tüm Avrupa'yı kasıp kavuran bir toplumsal travma yaşandığını görmek gerekir. Ortaçağ karanlığı engizisyon, cadı avı, aforoz, kadın düşmanlığı, Papa seviciliği, kilise bağımlılığı, din içi mezhepler hayranlığı, uyduruk dini mahkemeler ve mezhepler çatışması, diri diri yakma, kelle alma, cinayet ve katliamlar süreci demektir. Elbette bunca kaotik atmosferde her bireysel ve toplumsal olay din ve mezhepler çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak her türlü reformlar Rönesans’ın devrimci sanatçıları eliyle topluma yansıtılmıştır. Onlar reformların öncüsü ve Rönesansın müjdecisi olmuşlardır.
Sırrı hala çözülemeyecek boyutta eserlerle dini, doğayı ve duayı birbirinden ayırıp din geleneği dışında yepyeni dengeler oluşturmuşlardır. Anlamsız kısır kavgaların dışında kalarak yaşamı ayrı ayrı irdelemiş ve sanatlaştırmışlardır. Sanatı ilimle bilimle buluşturmuşlardır. Rönesansla insan insan olmuş, sorgulama başlamış ve dini bağnazlık gerilemiştir. Böylece kilisenin bin beşyüz yıllık dini saltanatı yıkılmıştır.
Yani Rönesans sadece sanatsal bir devrim değildir. Yaşamı din dogmasından kurtaran ve yüzlerce binlerce yıl ileriye dönük bir aydınlanmadır. Tüm devrimlerin de anasıdır. Dinciliği ağırlaşan ve kararan bir yönetim anlayışına ve gerileyen toplum düzenine sistemli karşı çıkış, sanatsal ayak direyiştir. Ve dünyayı değiştiren bir diriliştir.
Rönesans gerici politik gelişmenin önünün alınması ve ömrünün tamamlanmasıdır. Geleceğin bilim ve sanatla yorumlanmasıdır. Sanatla dini, toplumla siyaseti yakından etkileyen bilimsel bilinç seviyesindeki ilk isyanlardandır. Din simsarlığı boyutunda elde edilmiş zenginliğin ve kilisenin dini buyruklarla üstün nitelikli insan vasfına eriştirdiklerinin izniyle kurulan kara düzenin yıkılmasıdır.
Erinde geçinde tüm dinlerin de, yoz toplumların da içinden geçeceği, yaşamak zorunda olduğu evrensel bir duygudur Rönesans. Öyle dini dalkavukluk ve din popülizmi politikalarla da bu duygu yok sayılamaz, yok edilemez.
Şu fakir memlekette on yıllardır ilim bilim dışılığın düpedüz sahnelenmesine seyirci kalan, duyarsız davranan, protesto etmeyen sanatçılara son dönemeçte son duyurudur. Duyurulur; Rönesans yeniden doğuş demektir…
Duyurulur; Rönesans, rölyef tablolar eşliğinde tasarlanmış sanatsal bir ansiklopedi veya boş zamanlarda ucuzlamış turlarla müze gezmek değil. Ne avlularda üste başa sürülecek hacı yağı esans ne de emeklilik döneminde seans seans oturulup kara, kuru, guaj, pastel, sulu veya yağlı boya resim yapmak, tutkallı bezden tuvaller fırçalamak değil. Floransa romansı, filarmoni orkestrası, müzelik heykeller yontulması, fuarlık güzel tabloların boyanması, mimari boyutta dev eserlere imza atılması da değil sadece. Yaşamın ta kendisidir. Yaşamın esası Rönesans ile tescillenmiştir.
Rönesans Avrupa’da 15. yüzyıldan itibaren hümanizm etkisinde, klasik İlk çağ kültür ve sanatına dayansa da din, bilim, felsefe ve sanatta reformdur. Dini özgürce yaşamanın ve yaratıcı güçlerin doğuşunun temelidir. Düz bir mantıkla ve yüzeysel bakarak anlaşılamaz Rönesans. Baktığını görerek, izlerini takip ederek yaşamı anlamak sanatıdır. Anlamak için öncelikle ortaçağı bilmektir. Ortaçağ karanlığına dönük araştırmalar yapmaktır. Aslında döneme ilişkin gerçekleri gerçekten basit ve yalın değerlendirmek bile yeter anlamaya.
Ayrıca işin özünü kaydıran ve ortaçağ aydınlanmasından dem vurup harman kaldıran veya karşıtlık körükleyen mantıkla ulaşılamaz radikal değişimlere. Rönesansın sürükleyiciliğini ticari, siyasi, kültürel, sanatsal ve dinsel kazanç sağlama yönünde hamle sanmak da ayıp kaçar. Hayata dair ne varsa süpürmek, karanlığın peşine de düşmemek gerekir. Çünkü Rönesans köklü bir değişimin karanlığı yenmesidir. Tarihi aydınlanmanın keşfi ve tespitidir. Özellikle kilisenin toplum yapısındaki egemenliğinin de bitmesidir.
Yani Rönesansı anlamak için Ortaçağ karanlığını iyi öğrenmek gerekir. O yıllarda tüm Avrupa'yı kasıp kavuran bir toplumsal travma yaşandığını görmek gerekir. Ortaçağ karanlığı engizisyon, cadı avı, aforoz, kadın düşmanlığı, Papa seviciliği, kilise bağımlılığı, din içi mezhepler hayranlığı, uyduruk dini mahkemeler ve mezhepler çatışması, diri diri yakma, kelle alma, cinayet ve katliamlar süreci demektir. Elbette bunca kaotik atmosferde her bireysel ve toplumsal olay din ve mezhepler çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak her türlü reformlar Rönesans’ın devrimci sanatçıları eliyle topluma yansıtılmıştır. Onlar reformların öncüsü ve Rönesansın müjdecisi olmuşlardır.
Sırrı hala çözülemeyecek boyutta eserlerle dini, doğayı ve duayı birbirinden ayırıp din geleneği dışında yepyeni dengeler oluşturmuşlardır. Anlamsız kısır kavgaların dışında kalarak yaşamı ayrı ayrı irdelemiş ve sanatlaştırmışlardır. Sanatı ilimle bilimle buluşturmuşlardır. Rönesansla insan insan olmuş, sorgulama başlamış ve dini bağnazlık gerilemiştir. Böylece kilisenin bin beşyüz yıllık dini saltanatı yıkılmıştır.
Yani Rönesans sadece sanatsal bir devrim değildir. Yaşamı din dogmasından kurtaran ve yüzlerce binlerce yıl ileriye dönük bir aydınlanmadır. Tüm devrimlerin de anasıdır. Dinciliği ağırlaşan ve kararan bir yönetim anlayışına ve gerileyen toplum düzenine sistemli karşı çıkış, sanatsal ayak direyiştir. Ve dünyayı değiştiren bir diriliştir.
Rönesans gerici politik gelişmenin önünün alınması ve ömrünün tamamlanmasıdır. Geleceğin bilim ve sanatla yorumlanmasıdır. Sanatla dini, toplumla siyaseti yakından etkileyen bilimsel bilinç seviyesindeki ilk isyanlardandır. Din simsarlığı boyutunda elde edilmiş zenginliğin ve kilisenin dini buyruklarla üstün nitelikli insan vasfına eriştirdiklerinin izniyle kurulan kara düzenin yıkılmasıdır.
Erinde geçinde tüm dinlerin de, yoz toplumların da içinden geçeceği, yaşamak zorunda olduğu evrensel bir duygudur Rönesans. Öyle dini dalkavukluk ve din popülizmi politikalarla da bu duygu yok sayılamaz, yok edilemez.
Şu fakir memlekette on yıllardır ilim bilim dışılığın düpedüz sahnelenmesine seyirci kalan, duyarsız davranan, protesto etmeyen sanatçılara son dönemeçte son duyurudur. Duyurulur; Rönesans yeniden doğuş demektir…
3 Şubat 2017 Cuma
AYNILIK, AYNİLİK VE AYKIRILIK…
AYNILIK, AYNİLİK VE AYKIRILIK…
Üst düzey hazırlıklar hep aynı noktaya ayni nakarata çıkar, aykırılarını da yaratır…
On yıllardır inatla değişmeyen, aralarında ayrım olmayan, ayırt edilemeyecek kadar benzer, özdeş, tıpkısı basımdır aynılık. Aynılık ayrılıkları da anında doğurur. Ancak aynileşilir hemen. Aynilik para bazlı olabileceği gibi, mal mülk, madde temelinde de hayata geçirilebilir. Yani her şekliyle aynı ve ayni dostluğun pat diye söylenen sözlerini içerir. Dünyada doğada çekirge kılıklı bostancılar her telden şarkıları besteler de denilebilir.
Bir dağ başı kentliliği ve kentköylü aynılığı vurur akılları, ayniliği besler dizeleri. Zaaflar sapsarı aynı, zarflar ayni saf sarıdır. Haliyle desteklenir aynılık. Bir dahası bulunmaz ele geçen fırsatın bertarafı şahaneliğe uzayan köprülerden geçi ile ödüllendirilir. Sıvazlanır sırtlar. Aynı şıradan şirretleşmektir aynilik. Ve jiletle çizilir şirinlik aynaları. Yüzler aklanır.
Hiç sıkılmaz yüzlerin, utanmaz kampanyası ayni kampanaları çalar durur. Çaldıkça çalar. Köçek güldüren söyleşiler yerine göre harman, yerine göre dermandır. Ortak nokta aynidir. Acayip bir mavi yolculuk masalıdır çıplak veya pespembe savunulan ve hepsi bir parmak çalınan bal. Yapmacıklık üzerine kurulmuş, kaçak göçek aynı kavramların aynilik mukabili kabulüdür orta yerdeki aynı stil ayni sistemli püskürtme.
Abartılı ve görgüsüz hitleşme ve ayni sözleşmeler ile biçimlendirilir aynılık. Sitemlenen sağduyulu saf beyaz ırkın zaferidir ayni telaş. Soyut bilgiler diyarında çok uluslu aynileşme ile değişmedir beklenti. Bu öyle bir keskinleşmedir ki bayağılaşma başlar ve bayağı etkiler memleketi. Münasip bir zamanda arpa yulaf boyu ilerlemedir aynilik. Ve bir kızgınlığı yansıtır daima. Soğuk savaş dönemlerinin kırgınlıklarını da yalar yutar yasal süreç. Aynılığa doğan erkin, doğurulan işgaller ile aynileşmesidir başa çalınan. Belki de aynı kafaların ayni oyunlarla aynı saydıkları her şeyi ele geçirme operasyonudur süreç. Vardır yoktur her şey geliştirilir, değiştirilir, ziller çalar ve yeni hayat tarzı belirlenir.
Aynilik yayığında ağır aksak işlese de işleyen düzeni bozmaktır maksat. Sonra yeni sistemi düz mantıkla ayni düzeyde ödüllendirmektir mesele. Üst düzey düzeylilik hepsi tamamı kısacık bir andır aslında. O dar anın temsilcisi ve işbirlikçisi olmaktır aynılık. Ayni çerçevede renkli tasvirle, büyüklenmiş tavırla bakılır şehrin çeperine. Hanelerin çatlayan cephelerinde binlerce aç yatar. Görülmez. Yeter bu abuk sabuk yaşamalar ve kara alıntılar labirentinde dolaşmalar diyemez kimseler. Susanlar aynileşirler. Susmayanlar aykırılaştırılır. Değerli mineraller mihenk taşıdır, hatıralar altın madeni, kültürel darbelerle toptan değiştirilirler. Aynilik rüzgarına kapılınılır ve köşk saray kapılanılır. Belki istenen de odur zaten.
Gördük öldük, ölümüne yaşadık oynaklığıdır aynılık. Üstü üstüne gelen yıkımlarda teskeresi bozukluktur aynilik. Aynılık alternatif dünyaya açılan pencereler de muhtemelen aynı mevsimi, ayni beklentiyle bin kez yaşamaktır. Hem de hiç ders çıkarmadan.
Aynıyı yaşamak endamına azize güzellemesi vurdurmaktır. Kıyamete uzayan gönül sızılarını, gönül sazlarını aynileştirmektir. Aşama aşama suskun dillere rüzgârgülü vurmaktır. Aynılık aynı gölün balıklarına dadanmaktır aygın baygın isimlerle, cisimlerle. Merkezden yürütülen aynılaşma, aynileştirme çabasına yatırım yapmaktır aynılık. Bağlanmaktır hatırlamamaya ve hatırlatmamaya. Durmadan, kötüye yollanan duruma el koymaya çalışanlardan da korkmaktır aynılık.
Hangi kapıdan girilse aynı resmi, ayni rejimi örmektir, görmektir aynılık. Nahoş akşamlara kulak kabartmadan, temerküz kamplarını hikaye hikaye eşelemektir aynılık. Düşmektir. Film çekmektir. Hikâye ayni hikaye, senaryo biraz değiştirilmiştir ama gözlere çalınan aynı gizemdir.
Üst düzey kamplaşmalar örüldükçe, görüldükçe, bilindikçe, eldeki cepteki kırgınlıklar da aynileşir. Saygı duvarını aşar aynılık. Yeni sisteme yaranma telaşı ile atılan adımlar da aynileşir. Simi silinen aynalar değiştirmeyi de yok eder. O yüzden aynılar aynalarda, duvar aynalarında, boy aynalarında kader kısmet aynileşir. Bu aynılık ve aynilik tezgahında alışılmışa hayır çekmek, doğru sayılıp, kabul edilmişe karşıtlık, direnç ve kıvamında terslik, gidişat yönüne isyan ise aykırılıktır. Aynalar günü gelir gösterir eğrisini doğrusunu.
Tarihte aynılık ve ayniliğe karşı daima aykırılıklar kazanmıştır kazanır…
Üst düzey hazırlıklar hep aynı noktaya ayni nakarata çıkar, aykırılarını da yaratır…
On yıllardır inatla değişmeyen, aralarında ayrım olmayan, ayırt edilemeyecek kadar benzer, özdeş, tıpkısı basımdır aynılık. Aynılık ayrılıkları da anında doğurur. Ancak aynileşilir hemen. Aynilik para bazlı olabileceği gibi, mal mülk, madde temelinde de hayata geçirilebilir. Yani her şekliyle aynı ve ayni dostluğun pat diye söylenen sözlerini içerir. Dünyada doğada çekirge kılıklı bostancılar her telden şarkıları besteler de denilebilir.
Bir dağ başı kentliliği ve kentköylü aynılığı vurur akılları, ayniliği besler dizeleri. Zaaflar sapsarı aynı, zarflar ayni saf sarıdır. Haliyle desteklenir aynılık. Bir dahası bulunmaz ele geçen fırsatın bertarafı şahaneliğe uzayan köprülerden geçi ile ödüllendirilir. Sıvazlanır sırtlar. Aynı şıradan şirretleşmektir aynilik. Ve jiletle çizilir şirinlik aynaları. Yüzler aklanır.
Hiç sıkılmaz yüzlerin, utanmaz kampanyası ayni kampanaları çalar durur. Çaldıkça çalar. Köçek güldüren söyleşiler yerine göre harman, yerine göre dermandır. Ortak nokta aynidir. Acayip bir mavi yolculuk masalıdır çıplak veya pespembe savunulan ve hepsi bir parmak çalınan bal. Yapmacıklık üzerine kurulmuş, kaçak göçek aynı kavramların aynilik mukabili kabulüdür orta yerdeki aynı stil ayni sistemli püskürtme.
Abartılı ve görgüsüz hitleşme ve ayni sözleşmeler ile biçimlendirilir aynılık. Sitemlenen sağduyulu saf beyaz ırkın zaferidir ayni telaş. Soyut bilgiler diyarında çok uluslu aynileşme ile değişmedir beklenti. Bu öyle bir keskinleşmedir ki bayağılaşma başlar ve bayağı etkiler memleketi. Münasip bir zamanda arpa yulaf boyu ilerlemedir aynilik. Ve bir kızgınlığı yansıtır daima. Soğuk savaş dönemlerinin kırgınlıklarını da yalar yutar yasal süreç. Aynılığa doğan erkin, doğurulan işgaller ile aynileşmesidir başa çalınan. Belki de aynı kafaların ayni oyunlarla aynı saydıkları her şeyi ele geçirme operasyonudur süreç. Vardır yoktur her şey geliştirilir, değiştirilir, ziller çalar ve yeni hayat tarzı belirlenir.
Aynilik yayığında ağır aksak işlese de işleyen düzeni bozmaktır maksat. Sonra yeni sistemi düz mantıkla ayni düzeyde ödüllendirmektir mesele. Üst düzey düzeylilik hepsi tamamı kısacık bir andır aslında. O dar anın temsilcisi ve işbirlikçisi olmaktır aynılık. Ayni çerçevede renkli tasvirle, büyüklenmiş tavırla bakılır şehrin çeperine. Hanelerin çatlayan cephelerinde binlerce aç yatar. Görülmez. Yeter bu abuk sabuk yaşamalar ve kara alıntılar labirentinde dolaşmalar diyemez kimseler. Susanlar aynileşirler. Susmayanlar aykırılaştırılır. Değerli mineraller mihenk taşıdır, hatıralar altın madeni, kültürel darbelerle toptan değiştirilirler. Aynilik rüzgarına kapılınılır ve köşk saray kapılanılır. Belki istenen de odur zaten.
Gördük öldük, ölümüne yaşadık oynaklığıdır aynılık. Üstü üstüne gelen yıkımlarda teskeresi bozukluktur aynilik. Aynılık alternatif dünyaya açılan pencereler de muhtemelen aynı mevsimi, ayni beklentiyle bin kez yaşamaktır. Hem de hiç ders çıkarmadan.
Aynıyı yaşamak endamına azize güzellemesi vurdurmaktır. Kıyamete uzayan gönül sızılarını, gönül sazlarını aynileştirmektir. Aşama aşama suskun dillere rüzgârgülü vurmaktır. Aynılık aynı gölün balıklarına dadanmaktır aygın baygın isimlerle, cisimlerle. Merkezden yürütülen aynılaşma, aynileştirme çabasına yatırım yapmaktır aynılık. Bağlanmaktır hatırlamamaya ve hatırlatmamaya. Durmadan, kötüye yollanan duruma el koymaya çalışanlardan da korkmaktır aynılık.
Hangi kapıdan girilse aynı resmi, ayni rejimi örmektir, görmektir aynılık. Nahoş akşamlara kulak kabartmadan, temerküz kamplarını hikaye hikaye eşelemektir aynılık. Düşmektir. Film çekmektir. Hikâye ayni hikaye, senaryo biraz değiştirilmiştir ama gözlere çalınan aynı gizemdir.
Üst düzey kamplaşmalar örüldükçe, görüldükçe, bilindikçe, eldeki cepteki kırgınlıklar da aynileşir. Saygı duvarını aşar aynılık. Yeni sisteme yaranma telaşı ile atılan adımlar da aynileşir. Simi silinen aynalar değiştirmeyi de yok eder. O yüzden aynılar aynalarda, duvar aynalarında, boy aynalarında kader kısmet aynileşir. Bu aynılık ve aynilik tezgahında alışılmışa hayır çekmek, doğru sayılıp, kabul edilmişe karşıtlık, direnç ve kıvamında terslik, gidişat yönüne isyan ise aykırılıktır. Aynalar günü gelir gösterir eğrisini doğrusunu.
Tarihte aynılık ve ayniliğe karşı daima aykırılıklar kazanmıştır kazanır…
2 Şubat 2017 Perşembe
MANDACI ASİLZADELER…
MANDACI ASİLZADELER…
Son dönemece yakın mandacı sultan torunları asilzadeler yüz yıllık rejime zehirlerini akıtmaya başladılar. Kim bilir daha başka kimler çıkacak ortaya. Torun torbalar kin duydukları sistemin değişmesi için parlamenter sistemin kendi değerlerine ve dava adamı gördükleri zatlara hep zarar vermiş olduğu martavalına sığındılar bu kez. Sözde mevcut Cumhurbaşkanının Kızıl Sultan'ın yalnızlığına düşmemesi için böyle bir tavır içine girmişler. Canlarına tak etmiş parlamenter sistem, artık yetmiş. Yasa milletten geçtiğinde kimin başkan olup olmayacağına yine milletin karar vereceği unutuluyor gibi. Sanki mevcudu başkan olacakmış gibi bir mutlakıyete tutulmuş torun mandacılar ve torba yasacılar...
Vaktiyle mandacılığı kurtarıcı görenlerin torun torba asilzadeleri, esen ve estirilen rüzgâra göre yine lafta büyük kurtarıcıya döndüler yüzlerini. Alışkanlıktan kıble görürler yeniden en işe yaramazı. Kimin nereden geldiği veya nereden gelindiği asla unutulmamalıdır. Unutup kibirlenilmemelidir. Çünkü gün olur oraya dönülebilir bir daha. Bugün için mandacı zihniyetin asilzade torunları yine görev başındalar. Büyük patron ile atışıp kakışmaları hangi skala içinde değerlendiriliyorlar belli değil. İşin aslı yakında ortaya çıkar.
Memleket en zor günleri yaşadığında dahi mandacılığı ret etme, yedi düvele boyun eğmeyiş mantalitesi kutsanacağı yerde kimi niçin rahatsız eder anlaşılır değil. İlaveten son on yıllardır tarihin bu en kutsal isyanı en zayıf yerlerinden ha bire niye kurcalanıp durulur. Siyasetin baş meselesi yapılır. Memleketin nice bedel ödeyerek kurduğu ve gönülden uyduğu bu mantalite mandalar ve yeni yetme mandacılar lehinde, uslanmaz mandacılar lehine dinsel bombardımanlarla niye zaafa uğratılır. Anlamak mümkün değil. Andacı, mandacı, dindacı birleşip çareyi niçin atlantik ötesine kurgular, çağrıyı aletli jimnastik çerçevesine niye indirger anlaşılmaz. İnsanlık tarihinin en büyük kurtuluşu olan o en kutsal uyanışı neticesinde kurulan bu müstesna memleket niye daima horlanır. On yıllardır niçin acımasızca karıştırılır. Mazlum milletlerin hala örnek aldığı, lider gördüğü bu eşsiz memleket ve eşsiz kurtarıcısı niye mandacı zihniyetin zilletine muhatap olur. Var bir şeyler. Bu durum kabile yaygınlaşması bir mantıktan mandacı bir zihniyete yuvarlanmış, dine imana da hiç yakışmayan bir durum ya var bir şeyler...
On yıllarca benzer şekilde işler çevrilmiş, durum ayarlanmış. Coğrafi ve kültürel yapıya göre şekillenen din formatına uydurulan ve dine ulanan hurafelerle bir toplum yaratmak mandacı meziyetidir. Mandaların ve mandacıların planıdır bu emperyalist vandallık. Oryantalizmin tarikat koludur bu ayar. Vakti zamanın mandacı zihniyetinin asaletli torunları bugün apolet peşinde. Bir şeyler kurtarmak için kurtarıcı, büyük kurtarıcı gördüğünün izinden yürüyorlar. Tarihle sabit bu bereketli toprakların fakir insanının dirilişi, kurtuluşu, tam bağımsızlığı kendinde, özünde. Zengin mandacıların ise hep dışarıdakiler olmuştur. Hep dışarıda egemen güçler de aradı, büyük kurtarıcı mandalar arandı.
Mandacılar hep aynı körü körüne köy mantığıyla yaklaştılar tüm can alıcı meselelere. Köyün ve milletin efendisi köylülüğün hep gerisinde kaldılar. Memleketin üzerine karanlık manzara gibi çöktüler her fırsatta. Memleketin maliki görülen ve yapılan insanları kendi öz değerleri içinden çıkmış değerler olarak görüldükleri için bozuldu düzen. Önce çocuk isimleri değişti on yıllar sonra da sistem.
Yazık uzun yıllar sonra memleketi yine aynı mertebeye taşımak için birleşiyorlar bu müstemlekeciler. Memleketin asıl meseleleri on yıllardır cemaatler kanalıyla tahliye edildi, ilgilenildi. Çok kusurlu uygulamalar, hiç özgün bir yanı olmayan düzenlemeler ile özgürlükler yok edildi. Mandalarca denilenler ezberletilenler uygulandı. Sadece din iman mandacılığına hizmet edilmedi. Mandalara da aşırı güvenildi. Ve mandalar yüz yıl evvel karşılarına mavi gözlü sarı saçlı bir dev çıktığından yarım bıraktıkları ne varsa bu mandacılar üzerinden dizayn ettiler. Etmeye de devam ediyorlar. Göreceğiz bakalım nereye kadar varacak bu mandacılığın sonu.
Mandacı zihniyetin asilleri ve asaletli sultan torunlarının kalplerinde hala aynı mutlak merkeziyetçi ve mandacı fikri var sanki. Allahtan o torunlardan olmayanlar da var bu fakir memlekette…
Son dönemece yakın mandacı sultan torunları asilzadeler yüz yıllık rejime zehirlerini akıtmaya başladılar. Kim bilir daha başka kimler çıkacak ortaya. Torun torbalar kin duydukları sistemin değişmesi için parlamenter sistemin kendi değerlerine ve dava adamı gördükleri zatlara hep zarar vermiş olduğu martavalına sığındılar bu kez. Sözde mevcut Cumhurbaşkanının Kızıl Sultan'ın yalnızlığına düşmemesi için böyle bir tavır içine girmişler. Canlarına tak etmiş parlamenter sistem, artık yetmiş. Yasa milletten geçtiğinde kimin başkan olup olmayacağına yine milletin karar vereceği unutuluyor gibi. Sanki mevcudu başkan olacakmış gibi bir mutlakıyete tutulmuş torun mandacılar ve torba yasacılar...
Vaktiyle mandacılığı kurtarıcı görenlerin torun torba asilzadeleri, esen ve estirilen rüzgâra göre yine lafta büyük kurtarıcıya döndüler yüzlerini. Alışkanlıktan kıble görürler yeniden en işe yaramazı. Kimin nereden geldiği veya nereden gelindiği asla unutulmamalıdır. Unutup kibirlenilmemelidir. Çünkü gün olur oraya dönülebilir bir daha. Bugün için mandacı zihniyetin asilzade torunları yine görev başındalar. Büyük patron ile atışıp kakışmaları hangi skala içinde değerlendiriliyorlar belli değil. İşin aslı yakında ortaya çıkar.
Memleket en zor günleri yaşadığında dahi mandacılığı ret etme, yedi düvele boyun eğmeyiş mantalitesi kutsanacağı yerde kimi niçin rahatsız eder anlaşılır değil. İlaveten son on yıllardır tarihin bu en kutsal isyanı en zayıf yerlerinden ha bire niye kurcalanıp durulur. Siyasetin baş meselesi yapılır. Memleketin nice bedel ödeyerek kurduğu ve gönülden uyduğu bu mantalite mandalar ve yeni yetme mandacılar lehinde, uslanmaz mandacılar lehine dinsel bombardımanlarla niye zaafa uğratılır. Anlamak mümkün değil. Andacı, mandacı, dindacı birleşip çareyi niçin atlantik ötesine kurgular, çağrıyı aletli jimnastik çerçevesine niye indirger anlaşılmaz. İnsanlık tarihinin en büyük kurtuluşu olan o en kutsal uyanışı neticesinde kurulan bu müstesna memleket niye daima horlanır. On yıllardır niçin acımasızca karıştırılır. Mazlum milletlerin hala örnek aldığı, lider gördüğü bu eşsiz memleket ve eşsiz kurtarıcısı niye mandacı zihniyetin zilletine muhatap olur. Var bir şeyler. Bu durum kabile yaygınlaşması bir mantıktan mandacı bir zihniyete yuvarlanmış, dine imana da hiç yakışmayan bir durum ya var bir şeyler...
On yıllarca benzer şekilde işler çevrilmiş, durum ayarlanmış. Coğrafi ve kültürel yapıya göre şekillenen din formatına uydurulan ve dine ulanan hurafelerle bir toplum yaratmak mandacı meziyetidir. Mandaların ve mandacıların planıdır bu emperyalist vandallık. Oryantalizmin tarikat koludur bu ayar. Vakti zamanın mandacı zihniyetinin asaletli torunları bugün apolet peşinde. Bir şeyler kurtarmak için kurtarıcı, büyük kurtarıcı gördüğünün izinden yürüyorlar. Tarihle sabit bu bereketli toprakların fakir insanının dirilişi, kurtuluşu, tam bağımsızlığı kendinde, özünde. Zengin mandacıların ise hep dışarıdakiler olmuştur. Hep dışarıda egemen güçler de aradı, büyük kurtarıcı mandalar arandı.
Mandacılar hep aynı körü körüne köy mantığıyla yaklaştılar tüm can alıcı meselelere. Köyün ve milletin efendisi köylülüğün hep gerisinde kaldılar. Memleketin üzerine karanlık manzara gibi çöktüler her fırsatta. Memleketin maliki görülen ve yapılan insanları kendi öz değerleri içinden çıkmış değerler olarak görüldükleri için bozuldu düzen. Önce çocuk isimleri değişti on yıllar sonra da sistem.
Yazık uzun yıllar sonra memleketi yine aynı mertebeye taşımak için birleşiyorlar bu müstemlekeciler. Memleketin asıl meseleleri on yıllardır cemaatler kanalıyla tahliye edildi, ilgilenildi. Çok kusurlu uygulamalar, hiç özgün bir yanı olmayan düzenlemeler ile özgürlükler yok edildi. Mandalarca denilenler ezberletilenler uygulandı. Sadece din iman mandacılığına hizmet edilmedi. Mandalara da aşırı güvenildi. Ve mandalar yüz yıl evvel karşılarına mavi gözlü sarı saçlı bir dev çıktığından yarım bıraktıkları ne varsa bu mandacılar üzerinden dizayn ettiler. Etmeye de devam ediyorlar. Göreceğiz bakalım nereye kadar varacak bu mandacılığın sonu.
Mandacı zihniyetin asilleri ve asaletli sultan torunlarının kalplerinde hala aynı mutlak merkeziyetçi ve mandacı fikri var sanki. Allahtan o torunlardan olmayanlar da var bu fakir memlekette…
1 Şubat 2017 Çarşamba
TOPÇU, POPÇU VS. ÇIKIŞLARI HAYIR’A ALAMET…
TOPÇU, POPÇU VS. ÇIKIŞLARI HAYIR’A ALAMET…
Topçu, popçu, avlucu ve mandacı taifenin durumdan vazife çıkarıp, tarihi karar öncesinde yetersiz ve ukala çıkışlarla aktif rol almış olması hayra alamet. Elbette evet nöbetçilerini kovalamak ile daire içine ulaşılmaz. Önemli ve geçerli olan çemberin dışında yer alıp resmen tek adam rejimi dönüşümüne karşı duruştur. Kısır döngüye dengesiz öngörü sağlamak değil.
Toplumsal yaşam doğruya en yakın mutlaklıktır. Kuruntular, bilinçaltılar ve baskılar, toplumu ne kadar değiştirse de yaşam her zaman gerçeği vurgular. Hayatın simyacısı olmak düpedüz yoğunlaşan, simgeleşen ve yığınlaşan tabansız abartıları da bertaraf etmektir.
Öyle topçu, popçu, avlucu ve mandacıların asosyal medya toplulukları ve apolitik gruplara aç açık çağrılarıyla yüz yıllık gelenek değişmez. Kulüp tutar gibi parti tutmak, yumuşak yılışık ekran zübüklerine fan olmak gibi siyasi fanatik olmanın bedelidir bu vasatlık.
Bu fakirlikte üstünlük çabası saygınlık eğilimini az biraz tetikler ama hiç saygınlık getirmez. Her zaman karikatür tipler ve basite indirgenebilecek yorumlar ile sadece tarih dışı konuma sürüklenilir. Ve her türlü görkemlilik yavaşça batar. Bir kandırmacadır aslında eldekinden de olmak. Velhasıl ilenç duvarını aşıp bilinçdışına yuvarlanmaktır işin özü.
Şimdi topçusu, popçu, avlucusu ve vardiyalı mandacıların tutundukları bu şartlı ve yanlı tavır ile çıkıntılık, her türlü muhalif çıkışın sindirildiği gerçeğini de asla gizlemez. Aslında durup düşünüp üstünlük taslamak mevcut yetersizliği saklama eylemidir. Veya mevcut yetersizliğin açıkça dışa vurumudur. İnsanlık tarihi tüm üstün vasıflarına rağmen en zayıf yerinden vurulmuşlar ve yasak savmalarla doludur.
Bu nedenledir ki nice sözde kalburüstü topçu, popçu, avlucu ve ortamcı mandacıların kısa süreliğine taraftar toplamaları mümkündür. Olabilir. Ancak faşizm dişlerini iyice keskinleştirdiğinde derhal ve öncelikle onların kaba etlerinden tutar, ısırır.
Sosyal yaşamdaki yetersizlik antisosyal tutumları da çoğaltır. Moda olan ise bu gerisingeri tiplemeyi asabi kimlik çerçevesinde kabullenmektir. Bu nevrotik durum aslında yetersiz ve yararsız oluşun da gizlenmiş biçimidir. Bir popülist kültür yansıması yanıltmasıdır. Kul yaratmasıdır.
Bu kırılma plastik poşet ürünlerin kıldan ince kılıçtan keskin dost doğru yol bağlantısında tel tel dökülmesi, kızıl ateşe dökülmesi ile sonuçlanır. Toplumsal yaşamda sosyal denge bozuldukça yetmeme, yetersizleşme tüm dokulara ulaşır. Zamanla bu duygu genleşmesi ve duygusuz genelleşme öyle bir kuvvet oluşturur ki benzerlerini yukarı iter. Bazen hem toplum dışına iter hem de en tepeye zirveye çıkarır. Nihayeti ise baş aşağı düşüştür.
Safiyane gerekçelerle bu topçu, popçu, avlucu ve mandacı güruhu ve zaaflı zatları mübarek kılmak, safça onaylamak toplumsal yaşamı da hiçe saymaktır. Saygınlık eğilimi içindeki aşırılık, asabilik ve aksaklıklar arttıkça aşırı bencilleşmeyi de tetikler. Ve egoizmin iyice tırmanması neticesinde amaçlar doğrultusunda insanları acımasızca sömürmek haktan sayılır. Şimdilik psikolojik analizlere, sosyolojik değerlendirmelere de hiç gerek yoktur, mal meydanda.
Sözde güçlü memleketin güç timsalleri topçular, popçular, avlucular ve mandacılar olmuşsa eğer bu memleket çoktan havlu atmış demektir…
Topçu, popçu, avlucu ve mandacı taifenin durumdan vazife çıkarıp, tarihi karar öncesinde yetersiz ve ukala çıkışlarla aktif rol almış olması hayra alamet. Elbette evet nöbetçilerini kovalamak ile daire içine ulaşılmaz. Önemli ve geçerli olan çemberin dışında yer alıp resmen tek adam rejimi dönüşümüne karşı duruştur. Kısır döngüye dengesiz öngörü sağlamak değil.
Toplumsal yaşam doğruya en yakın mutlaklıktır. Kuruntular, bilinçaltılar ve baskılar, toplumu ne kadar değiştirse de yaşam her zaman gerçeği vurgular. Hayatın simyacısı olmak düpedüz yoğunlaşan, simgeleşen ve yığınlaşan tabansız abartıları da bertaraf etmektir.
Öyle topçu, popçu, avlucu ve mandacıların asosyal medya toplulukları ve apolitik gruplara aç açık çağrılarıyla yüz yıllık gelenek değişmez. Kulüp tutar gibi parti tutmak, yumuşak yılışık ekran zübüklerine fan olmak gibi siyasi fanatik olmanın bedelidir bu vasatlık.
Bu fakirlikte üstünlük çabası saygınlık eğilimini az biraz tetikler ama hiç saygınlık getirmez. Her zaman karikatür tipler ve basite indirgenebilecek yorumlar ile sadece tarih dışı konuma sürüklenilir. Ve her türlü görkemlilik yavaşça batar. Bir kandırmacadır aslında eldekinden de olmak. Velhasıl ilenç duvarını aşıp bilinçdışına yuvarlanmaktır işin özü.
Şimdi topçusu, popçu, avlucusu ve vardiyalı mandacıların tutundukları bu şartlı ve yanlı tavır ile çıkıntılık, her türlü muhalif çıkışın sindirildiği gerçeğini de asla gizlemez. Aslında durup düşünüp üstünlük taslamak mevcut yetersizliği saklama eylemidir. Veya mevcut yetersizliğin açıkça dışa vurumudur. İnsanlık tarihi tüm üstün vasıflarına rağmen en zayıf yerinden vurulmuşlar ve yasak savmalarla doludur.
Bu nedenledir ki nice sözde kalburüstü topçu, popçu, avlucu ve ortamcı mandacıların kısa süreliğine taraftar toplamaları mümkündür. Olabilir. Ancak faşizm dişlerini iyice keskinleştirdiğinde derhal ve öncelikle onların kaba etlerinden tutar, ısırır.
Sosyal yaşamdaki yetersizlik antisosyal tutumları da çoğaltır. Moda olan ise bu gerisingeri tiplemeyi asabi kimlik çerçevesinde kabullenmektir. Bu nevrotik durum aslında yetersiz ve yararsız oluşun da gizlenmiş biçimidir. Bir popülist kültür yansıması yanıltmasıdır. Kul yaratmasıdır.
Bu kırılma plastik poşet ürünlerin kıldan ince kılıçtan keskin dost doğru yol bağlantısında tel tel dökülmesi, kızıl ateşe dökülmesi ile sonuçlanır. Toplumsal yaşamda sosyal denge bozuldukça yetmeme, yetersizleşme tüm dokulara ulaşır. Zamanla bu duygu genleşmesi ve duygusuz genelleşme öyle bir kuvvet oluşturur ki benzerlerini yukarı iter. Bazen hem toplum dışına iter hem de en tepeye zirveye çıkarır. Nihayeti ise baş aşağı düşüştür.
Safiyane gerekçelerle bu topçu, popçu, avlucu ve mandacı güruhu ve zaaflı zatları mübarek kılmak, safça onaylamak toplumsal yaşamı da hiçe saymaktır. Saygınlık eğilimi içindeki aşırılık, asabilik ve aksaklıklar arttıkça aşırı bencilleşmeyi de tetikler. Ve egoizmin iyice tırmanması neticesinde amaçlar doğrultusunda insanları acımasızca sömürmek haktan sayılır. Şimdilik psikolojik analizlere, sosyolojik değerlendirmelere de hiç gerek yoktur, mal meydanda.
Sözde güçlü memleketin güç timsalleri topçular, popçular, avlucular ve mandacılar olmuşsa eğer bu memleket çoktan havlu atmış demektir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)