26 Aralık 2020 Cumartesi

ASİTANE'DE KOVİTİ GÜNLERİ...

 ASİTANE'DE KOVİTİ GÜNLERİ...

Koviti bulaşısıyla ve asit yağmurlarıyla bulanan ve sulanan yeryüzü cehennemi hızla hanelere dağıldı. Haylaz alaz hanedekilere ulaşınca Asitane de kıyametler koptu. Resmen ballı bahanelerle artan, kıyam ve kıyım cenderesi…
Tarihle sabittir. Bir asitane asilzadeliğidir ruha sabitlenmiş olan. Devamla nedir ne değildir sorulan, belalara evden dışarı denilen. Çünkü ar unutulur, zar yırtılır, tabiat çöker, hayat biter. Tutkusu tütüsü, verisi vergisi budur hayatın, başlar ve biter. Devrin en devlerine vergi, bedel salmasıdır özü. Fertleri ferahlatmak, dertleri toplamaktır mesele. Öyleyse tüm cihana düşmanlaşıp cihanın zenginliğini iç etmek ne ola ki? Getirisi kopacak isyanlarda başı çekmek. Başbelası koviti günlerinde, sağlık kovalamak...
Ne biçim denklenir sur içi ve dışı? açıkça bilindiği halde bilmezden gelinir. Bir hiç anında öğrenilir, iç oğlanlarından devşirme devlet erkânıyla bir olup, patlayana tıksırana dek yemek içmek yamek saltanatı. Salt geviş getirmek. Getiremeyince de, hazine yetmeyince üç beş yıl sonrasına mahsus gelirleri dahi toplamak. Hanelere uzak böyle de demlenir tarih...
Bir asitane asilciliğidir tane tane, tüm makamlarıyla ev ev, hane hane dağılmak. El kirasına kabir doldurmak. Zaten her daim aslı astarı olmayan hurafelerle, dumura uğratılan beyinler Asitane de bile huri rüyasına yatar. Kurumla yatar, karun kalkar. Hurmaları yutar. Atar tutar. Ama hep aynı sicime sarılır, zamanında hurmaları yutanlar...
Asit damlaları sicim sicim dökülürken, bir yandan da koviti virüsü bir içim su hayatlara kapılır, kapılanır. Asit bir yerleri tırmalar. Koviti işlemi tamamlar...
Nedendir yine onlara tapılır. Ancak bir asitane asilzadeliğidir, sair işlere sarkmamak. Harala gürele her bir yanı haraca bağlamamak. Payitahta aldanmamak. Ve koviti günlerinde hayata kesmek..
Merhamet kapısını kapamak, emanete hıyanet kapısını aralamak, Asitanede üç şehri yaşamaktır. Bir yağlı ip üzerinde yedi bin yıllık bir yargıdır. Yalın bir yazgıdır bu kusursuzlaşma. Ayrıca yedi tepeli yedi veren bir üçlemenin cihana altı yüzden fazla yıl yayılımıdır. Özünde çizik yemişlik veses getiren eylemleri de taşır. Zaman mekan çeşmesinde kültürel iklimlerin çizdiği bir resmi de. Koynunda tarihi aklayacak nice olaylar, nice kayıp insanlar da vardır, hepsini de...
Günler, aylar, yıllar, yüzyıllar, bin yıllar var, varisler bırakmış gitmiştir. Bu koviti günleri ise aklı ve bedenleri tutsak eden öykülerle anılacak gibidir. Arkasında mutasyoncu virüsler bırakıp gidecektir...
Bir asitane asilzadeliğidir, doğruya abanmak. İşlemez haramzadelik kılığına. Sefahat üreten türeten itaat. Sefalet büyüten, cam fanusu patlatan emre amadelik. Irgalamaz Asitane asılzadeliğini. Hele orta çağa methiye hiç. Kanlı kumpaslara karışmışlık da. Çünkü yıllar yılı derebeyi ve beylerbeyi zulmüdür karşılaşılan. Yaşanan nesli tükenen iyi kadrolara karşın direnmektir. Saran sanki çetrefilli çeşitlenme ve sarsak çeteleşmedir. Üç şehri karşılıklı iki yakada buluştıran. Koviti bulaşığı günlerde yaşanan Asitane asilliğidir...
Yani yakası bir araya gelmeyecek biçimde yaşamaktır aslı, yaslı, faslı. Çünkü Asitane, dünyaya en güzel armağandır. Asit yüklü bulutlar ile her dönem bir başka şeklini doğurur. Bir asitane cambazlığıdır akla takılanları, takalara yığmak ve yıkılmamak...
Ancak akıl dışı iradeyle, felakete götüreceği biline biline dinci teslimiyettir âşikâre bellenen. Gaspa, talana ve tüm fenalığa rağmen tabanda dine imana iltihak keskinliğidir beslenen. İdare etme bazında teskin olmaktır azıcık. Sonra oynanan büyük oyunlara doymaktır. Yaşanan teolojik bir trajedidir. Iyanmaktır. Zaten Asitane de şehrin ayıplarını örten, uzun kara geceler bilir en doğrusunu. Sayıp döktükleri ve yangına durdukları zamanları. Zamansız Koviti günlerinde derece derece açılır asit bulutları. Ve dökülürler sonra bakir toprağa. Asilzadeler de zedelenir. Asiler de zehirlenir. Bir Asitane asilciliğidir, hile ve desise yoluyla bozulamayan ve dimağlara kazınan. Hatta dimağları karıştıran. Aldanmayan. Çünkü hep haslete kavuşmak içerikli, kahramanlık menkıbeleri ile cehaletin misli misline artırılmasıdır taşa toprağa işlenen...
İş sarpa sarınca Asitane asiliğine desteği artırmak ve yaşanan tarihe de saygı duymak gerekir. Çünkü yıldızlara uzadıkça uzar, yedi bin yıllık akıl tutuşturan ve nice düşlerin içine uyanan Asitane. Her daim Asitane üç şehrin sonunda, bir yenisinin doğmasıdır. Doğanı tarihi yazıtlar öyle veya böyle yazar..
Asitane bu duvar duvar, dua dua, deniz deniz, koviti günlerinde bile yeniden kurulur. Geleceği yaşar…

24 Aralık 2020 Perşembe

TOTALİTER TV REJİMİ BULAŞISI

 TOTALİTER TELEVİZYON REJİMİ BULAŞISI…

Totaliterleşen rejimin dayattığı yönetme şematiğini, modern olgu algısı yaratarak gündeme taşımak resmen, televizyonları idarenin emrine vermekle hallediliyor. Yani televizyonlardan, televizyonlarla memleket idare etmek. Gerçi kameralara koviti takılıyor ama seçim, geçim, siyaset ilanıyla gündem yine politika kulvarına saptırılıyor...
Totaliter rejim sempatizanı ve ortakçısı görüntüsüyle bu radikal keyfiyetin egemenliğini ve getirip götürdüklerini anlayabilmek ise nedir ne değildir? Onu da tarih yakın zaman içinde yazacaktır…
Ancak totaliter model asla modern bir yönetsel mekanizma değil. Olamaz da. Çünkü olmadığını kanıtlayan tarihi örnekler var. Bu yapılar zemini pekleştirdiğinde bir ileri aşamaya geçerler, toptancı bir ideolojiyle her şeyi tek lidere bağlarlar. Sonra liderin tek parti yönetimine geçiş hızlanır ve devamı sağlanır. Hız kestiği görüldüğünde ise yedekte tutulan diğer totaliter güç devreye sokulur. Meselenin aslı totaliter televizyon rejimiyle halka yutturulur…
En sonra ne olur, şu olur; Hız kesmeyen totaliter rejim yeni bir hazla ve gazla kendine çalışan memleketi, televizyon antenleri üzerinden elinde tutar. İtirazcılara karşı gizli polis servislerini kullanır veya yenilerini kurar. Merkezi kitle iletişim araçlarını o veya bu yolla kendine mal eder. Devlet eliyle ve cevval satıcı alıcı maharetiyle, künyesine istediklerini yazar. Ekonomiyi kendine bağlayan bir iradeyi tesciller. Hazine hesabını kendi tutar ve sözde kollar. Tüm devlet kurumları, kitle örgütlenmeleri yönlendirmelerle sıkılaştırılır. Sıkı rejimle toplum ile devlet arasındaki bağ koparılır. Köprüler yakılır. Uçurumlar netleşir.
Bu arada koviti dahil tüm kötü gidişat herkeslerden saklanır. Gerçek dünyadan ve ardı arkası gelmeyen şoklardan, artçı şoklardan millet haddinden fazlasıyla nasiplenir. Lider ve partisi ne yapsa yapar ve doğrudur, normaldir yargısı yaygınlaştırılır. Televizyonlar vasıtasıyla asıl, normal olan ve yaşanılası dünya budur hayali, dünyadan kötü örnekler sunularak pompalanır. Tek gerçek vardır lider ve partisinin gerçekleri, gerçek saydıkları ve vaatleri.
Halk tecrit edilmiş bir yaşam sürerken çanlı tepede ve dışarıda neler yaşandığını asla merak etmeyen ve şüphelenmeyen havaya sokulur. Koviti günlerinde tavlı tabakalar, el altından beslenen beslemeler, televizyonlarda otoriter sistemin, totaliter rejimin doğruluğunu ve kalıcılığını, tatlı ve zehir dille değerlendirirler.
Tekelleşen iktidar erkini ve tekleşen aynılaşan televizyonları elinde tutan tek parti ve tek lider koyduğu kurallar ve çıkardığı sert yasalarla sivil iktidardan silahlı iktidara geçişin yolunu da aralar. Yeter yetmez yoğunvar savaşlarda yol bulur. Yolsuzluklara göz yumulur.
Hangi nedenle olduğu anlaşılamaz biçimde vuran koviti ile mücadelede de teklenir. Tek parti tek lider sempatizanlarının, vesayet demokrasisi, demokratik oligarşi, geleneksel oligarşi, otoriter sistem, totaliter rejim ve diktatörlük kavramlarını bilmedikleri gün gibi aşikarken bilmek istemedikleri de gün gibi ortaya çıkar. Çağın iletişim imkânları bu kavramlara kolayca ulaşmayı sağlıyor olsa da snopça evde kal günleri heba edilir. Çünkü literatürden beslenmek yerine kolaycılığı seçip televizyonlarda anlatılanlara kanmak evladır.
Aslında bazı tezler ileri sürebilmek için polemik yapmadan rejimlerin değişim dönemlerini iyi ve doğru okumak gerekir. Tıpkı kovitinin mutasyon geçirme hallerine uyanıldığı gibi. Yoksa kafalarda bin bir soru, bulaşı ürpetisi ve abartı yüklü üslupla ana gemi medyanın filikalarına doluşulur. Ve sıkıntı yok koviti dahil tüm dağınıklığı biz toplarız, işleri düzeltiriz diyenlere yine inanılır.
Yani bu neredeyse on yıllardan sonra renkliliğini ve çok sesliliğini yitiren tek kanal televizyonlardan beslenmek kötümser bir halet-i ruhiye. Resmen totalizme hizmet etme ve kontrolden çıkmayı getiren gevşeme. İşte aynı gevşeklikle bu kez kovitiye yakalanıldı.
Sonuç televizyonlarda totaliter televizyon rejimi aktörlerince naralandırılan, türlü formatlardaki tahlillendirilen şekliyle bundan daha ileriye geçemez…
Şu totaliter televizyon rejimi bulaşısı, koviti veya başka nesil virüs bulaşılarına bin basar. İşte salt o yüzden millet ölür de, koviti bize işlemez der...

23 Aralık 2020 Çarşamba

MODERN SİYASET VE DEMOKRASİ ÇIKMAZI

 MODERN SİYASET, DEMOKRASİ ÇIKMAZI...


Görünürde kısa aralıklarla yüzleşilen bir demokrasi çıkmazı yaşanıyor. Ama görünmezde durum daha da vahim. Resmi modern siyaset ve memleket demokrasisi açıkça can çekişiyor. Dünyanın dört bir köşesinde olduğu gibi devlet mekanizması tutunacak dal arıyor. Veya baştan sona herşeyi budayacak. Çünkü demokrasi elitleşiyor. Ve genel idare, planlı programlı sadece elitlere uygulanan bir yönetsel anlayışa evriliyor...


Siyaset literatüründe demokrasi, güç ve otorite kullanma sanatı diye geçer. Ancak halka vekâlet edenlerin zaman zaman yetkilerini aşmaları başlıca sorundur. Yani demokrasi içinden otoriter modellerin doğduğu bir gerçektir. Devlet gücünü arkasına alanın resmi makamları babalarının makamı gibi kullanması ve despotlaşması gibi. Bu demokrasi ile bağdaşmaz ama modern zamanlarda bile öyle...


Ayrıca devlet benim, ben devletim mantığı hiçbir zaman denetime tabi tutulamaz. Zaten tamamen hakimken tutturmaz da. Böylece bireyin ve hukukun üstünlüğü sallanır. Durum öyle hale gelir ki antik dönemlerde bile olmayacak şeyler olur. İşler makul karşılandıkça durumdan vazife çıkarımları da artar. 


Bu sözde yeni demokrasi ve güttüğü modern siyaset din, yerel özerklik, mezhepsel kölecilik çerçevesinde şekillenir. Belirleyici pozisyonda ise daima din odaklı politika yapanlar yer alır. Son yıllarda yaşananlar aynen budur...


Böylece siyasete ilgi gittikçe azalır, dine bağımlılık ise artar. Yani kurumsal tezler ve kurgusal manevralarla toplum resmen aldatılır. Katılımcılık azalır, şiddet takipçiliği artar. Demokrayik talepler azarlanır. Toplum teokratik bir gruba emanet edilir. 


İşte son yıllarda teoloji, tek felsefe haline getirilerek başlıca sorunlar onunla idealize ediliyor.

Devamında modern siyaset günden güne gerilerken, eskimiş farz edilen demokrasiye ulaşmak dahi güçleşiyor. Gericilik ağır basıyor. İlerisi gerisi sosyal, siyasal, kültürel, zihinsel, kurumsal ve kuramsal tutulma yayılıyor. Bilimsel anlam ve çözüm arayışları küçümseniyor. Yani geniş yelpazede demokratik kurallar kan kaybederken, gelişen yeni süreçde övünülen rejim meşruluğunu yitirdikçe yitiriyor. Peşinden yönetimin meşruluğu da tartışmaya başlanır. 


Ve hiç olmadık siyasal tercihler iktidar pozisyonlarını belirler. Ve demokrasiden umut kesilir. Modern siyasetten uzaklaşılır...


Her şey keskin hükümet kontrolüne geçer. Modern siyaset ve demokrasi can güvenliği tehlikesi, keyfi gözaltılar, sebepsiz tutuklamalar ile zedelenir. Otoriter ve totaliter bir düzenin yaptırımları şeklen demokratik gösterilerek, algı yüklemesine dönük her enstrüman bir bir kullanılır. İşin garibi aşırı milliyetçilik ve dini modernleşmeyle millet ayni hizaya çekilir. 


Öyle ki, demokrasiyi baş tacı etmiş görünen en modern kimlikler bile dizayn edilen bu yönde siyasal birlik ve toplumsal uyum sağlamak için kimliklerini yırtıyorlar.

El birliği ile kaba güç, terör ve savaş arenasına ve krizler girdabına sokulan memleket resmen bir demokrasi çıkmazına itiliyor. Millet modern siyaset açmazı yaşıyor. 


Bu arada koviti günlerde aymazlık olabildiğince yayılıyor ki yönetim halktan alınıp, geleneksel siyasi elite veriliyor. Ya da bi daha verilmesine zemin hazırlanıyor.


Bakınız; geleneksel siyasi elit…

DOĞU BATI TÜRBÜLANSI

 DOĞU BATI TÜRBÜLANSI...

 

Binlerce yıldır batı doğu köprüsünde kuşatılmış mesajlar tellendirilir, kuşanılmış keskin palalar  sallanır. Fiyaka hep racon kesme üzerinedir. Eklemelerin, teklemelerin toplu değerlendirmesi ise bu yüzden sıfır tolerans. Her seferinde türbülans…

 

Ömrün son deminde kovitiye bulanmış şu yaşlı dünyada, batı ile doğu asla birleşmez, birleşemez denirken hafiften ısınma var. Hele vahşi batı ve uzakdoğu bir kenarda tutulursa hiç bütünleştirilemez savı güçlüyken, evrensel manada tek tip bir düzen kurulması bile var. Gerçi böyle bir dostane kurulum ve model kurmak adına bir canlı sentez artık ortada yok ama neden olmasın. Bu virüssel merkezli gidişle olamaz denilenler bir bakılmış olasılık dahilinde...

 

Çünkü koviti salgınıyla dalga boyu daha da açıldıkça mercek altına alınmış krizlerin tahlilleri doğru çıkmaz. Döviz üçe beşe katlanır. Reçetesi de ilaç şaşırtır. Aşı da ya bulunur ya bulunmaz. Toptan batış hali gelir dayanır...


Yıllardır batı-doğu çekişmesini ve beraberliğini arada köprü vazifesi gören her fakir memleket kendi penceresinden, perde arkasından izledi. Bakıldığında durum feci. Ama her faciada bir güzel birleşilir. Hemen günlük birliktelikler sağlanır, zamanla o birleşmeler de dünya zevatını tehdit eder.  Arada daima bir güven bunalımı, daima bir güven kaybı yaşanır. Yinede ortaklıklar tesis edilir... 

 

Bununla beraber aynı ortak bilinç, aynı ortak geçmiş olmasa da, ayrıca tarih, din, ahlak ve doğal haklara sahiplik farklı olsa da, ayrıştırma faaliyetleri durdurulur. Şimdi bu virüsi pastadan sebeplenilmesi gündemdeyken, elbette tarihte yaşanmış ortaklıkların bozulması, ortalığın kana bulanması tez unutulur. 


Hatta unutturulur. Durum bu olunca dini benzerliklerden dem vurulur. Büyük yıkımı kukla iktidarlar, sembol  hikayelerle önleyecek, kurgusal gerçeklik anında yaratılır. Ve isyankarlar, muhalifler inanılmaza, inanmaya zorlanır...

 

Batı-doğu yakınlaşması veya kavgası Atlantik ötesinin güdümünde emperyal güçlerin ve sıcak düşlerin kıskacında, zincirlerin kırılamayışıdır. Kovitiye endeksli kırılır. Kırılamadıkça doğu ile batının kavuşması çok uzun yıllar sonraya kalacakken,  koviti bahanesiyle yeniden yeni dostluklar güncellenir. 


Hele ki, işbirlikçi olgular olgunlaştıkça, her özgürleşme isteğini batıcı, her munis ideyide doğucu görüp gösterenler kısa zamanda çark eder. Özellikle din adamlarından sayılanlarla, limanı açık kentlerin ileri gelenleri yeni dünya ticareti üzerine birleşirler. Haliyle memleketin ticaret burjuvazisi, doğu batı demeden bölgesel birlikler kurar. İşlerine öyle geldiğinden her olayı kovitiye bağlayarak, mecburiyetten mevcudu kabullenirler. İçten içe, karşılıklı olarak batı-doğu düşmanlığı hissedilsede, her fırsatta beraberlikler körüklenir. Sınırların nerede başlayıp nerede biteceğine dair ve ne kadarına kim hâkim olacağı düşüncesi de koviti sonrasına ertelenir...

 

Zaten bütün dünyada mesele, doğu batı ekseninde türbulanstan sıyrılıp, ticaret burjuvazisi ile devlet oligarşisinin  meseleyi birlikte nasıl çözeceği meselesidir. Yarın ışıklı gölgeli karnaval havasında, arsız sesler yumağında bir dönüşüm beklemek yanılgı olur...

 

Batı ile doğu, kovitinin getirdiği sorunlar dahil tüm sorunlara edebi formda, dile ve belleğe yerleşebilir, hummalı inançları da def eden, yıllar yılı zihnin arka odalarına saklı planlarıntek tek açabilir. Barışçıl faaliyetlerde buluşmaya dek gidebilir yeni dünya düzeni. İşte o vakit batı ve doğu arasını sıkışmış, türlü hikayelerle günü kurtarma telaşındakiler, sarsıcı türbülanstan çıkar mı, onlara tolerans gösterilir mi? İşte orası muamma...


Çünkü koviti öncesine dek hep türbülanslardan beslenmişlik hali kemirir zihinleri. Koviti günlerinde ve sonrası, tam köprüyü geçerken geçmişte takınılan fiyaka ve kesilen raconlar akla takılır mı? Takılmasa bari...

OYLUMLU İSPİYONCULUK MESLEĞİ

 OYLUMLU İSPİYON MESLEĞİ...


Dünyada iktidar felsefesine sürekli hizmetçilik, zamanla kendi mesleğini yaratmıştır. Piyasaya piyon olmak, ispit üzerine hızla arzı endam etmek. Olmayacak dualara amin demek. En derine tapınmak. Yani ispiyonculuk...


Bu meslek, oy devşirme bağlamında oyunculukla birlikte piyon, ispiyon erbaplığı. Özü kitli davranış ve kirli adanış çerçevesinde, ölüm derecesinde hiç günahsızlara kaynamak. Ya da gözü dışarıda av aramak, avlanmak. Açıkçası aşırı dikkat antenleriyle ritüelleri birleştiren, minyatürleşme durumu aslında. Geçmişin kiri ve geleceğin musibeti üzerine iz sürmek, sohbet düzmek de fenilebilir. Hattızatında kir pas içinde piyon olduğunu unutma körlüğüdür. Garip kurban arama kötülüğüdür.


Kulluğu yüceltmek ve karunluğu yükseltmek babında tarihe ve taliplere kıyı köşe suç aranmaktır. Sikkenin ayarıyla oynamak, resmi makamlarda ispiyonlama ve ispiyonculuk üzerinden mevki ayarlamaktır. İnsanlıkla asla örtüşmeyen, sakınmasız iktidar muhafızlığına soyunmak işidir kısaca...


İspiyonculuk, tarihi arşivlerden akıp gelen en can yakıcı, en çarpıcı hikâyeleri bağrında barındıran çarpık mekanizmadır. Çünkü ispiyonla beslenir yalancı dünyalar. Ve her şekline faşizan şiddet bulaşır, bulaşıyla kitlesel çözülüş egemenleşir. Bu yüzden sırf egemenliğin devamı için nefret duygusuyla yoğunlaşmış neferler devreye sokulur. Zaten tüm iktidarlar, akıl karıştırıcı ve kargaşa peşindekileri ve de ispiyoncuları kullanır. Bunlar çok cesur pozunda umursamazlığı güderler. Günden güne her el attıkları yere aylaklık ve ahlakçılık merkezli, huzursuzluk bulaştırırlar. Çünkü her adımda planlı dalkavukluk ve kopukluk dünyasına malzeme pompalamaktır ispiyoncunun görevi...


İspiyonculuk iğrenç ve terbiyesizce piyonlaşmaktır. Banalliktir. Ve üç kuruşa bahaneler uydurma vazifesine terfidir. Sağı solu da yoktur ayrıca. Her tonda genetik inkârcılığın ve bozuk harcın son versiyonudur. Sözde sulh ve sükûnet sağlama esaslı kelle avcılığı, avantajı dezavantajı gözetmeyen avantacı ve lavantacı geçinmek maksatlı musibetliktir...


Vatanı milleti olmayan ama öyle gösterilen, sıkıyı görünce anda saf değiştirme pratiğine uyan aymazlıktır. Aymazlık sürdürülür çünkü sürü kaderine baş koyuşun, başka işe yaramayışın derdiyle mahiyete sığınma sağırlığıdır tek cümleyle.

Küçük büyük ispitlerle sağlanan istikbalin ve geçici istiklalin körlüğüdür. Sen özelsin baştan çıkarmasıyla raydan çıkmışlık, despotik diriliş ölümlülüğüdür. Öyle ki, ödleklerden sayılarak tarihe geçmektir mükâfatı da...


İspiyoncular, despotizmin iz sürücüleri, oylumlu oyunun oyuncuları, ucuz piyeslerin piyonlarıdır. Üstüne üstlük kalitesi düşük insan profilleridir….


Özellikle sürekli iktidarda kalma felsefesi, zamanla kendi hizmetçilerini yani ispiyonculuk mesleğini yaratmıştır. İspiyoncularda…

22 Aralık 2020 Salı

MALUMDAN İKİ YIL EVVEL

 MALUMDAN İKİ YIL EVVEL...


Malumun tam tamına iki yıl evvelindeymiş mozaik gibi sırınmış, gökkuşağı renklerindeki manzum manzara. Koviti virüsünün yol açtığı beter salgın hastalık, tendeki beneksi kızıl lekeler, uzunu kısası tam bir yıl sonra vurmuş yerkuşağını. Ve bir yıldır ayni tinsel muamma. Aynı dinsel kara sevda. Hayret ki, vaktiyle kırk satır döşenenler resmen, ruhsuz bedenlerle, zifiri zihinler çakışmasını çatmış. Aynıyla vaki farz edilenlerden bir demet sunusu. Ve bir yıla kalmadan ölüme durmuş dünya ve cız etmiş yürekler...


"İnceden cız etse de yürekler, hikâye başta ve sonda bembeyaz bir aba kumaşa sarılmaktır. Çırçıplak. Yani kadraja ağlayarak girmek, hayat perdesinden sessiz sedasız çekilmektir veda. Ömürdür, bir çırpıda geçer misali. Çehreli çırpınışlar boşadır, bilinir. Bilinir elbet geri çekilecektir üflenen nefes. Ve çekilir...


Çekilme anında can ağızda, canan yürektedir…


Kendi halinde yürürken zaman, ansızın ucu bucağına denk gelir, koordinatlar tutar. Vakti saati gelince de yalınkılıç ufka seyirtilir. Can ağızdan çıkana, canan son nefesini verene dek durulmaz yürek. Atılan naralar duyulmaz. Nidalar durulmaz. Sonra çekilir kuralar, hiç değilse amoryi çıkar. Sırayla değil ki, bu çok kullanılır laflar arasındadır patlayabilir isyana koşut. Yine de sırası gelenin sırları, kendisiyle beraber uçar gider ve mekansızlığa gömülür. 


Zamanla bir tek günahlar kalır elde ve geride yalandan ahlar vahlar. Duyulur duyulmaz birkaç farklı fısıltı. Fazladan fasıla ve sonsuza dek sus telkini. Samimiyetten susulur. Çünkü her şey koca bir yalandır, anlaşılmıştır. Yani her şey yalan olur, her şey. Lafta hayata tutunduran din, iman ve sahte ibadetler. Dinginlik vurur akla ve buz tutar gözler. Kristalleşir. Sanki sonsuza göç kesinleşir.


Lakin can çıkar, huy çıkmaz. Canan çakılır en dibe…


Epey zamandır şahan can yola çıkmaya hazırdır oysa. Şahlanmıştır deli gönül. Aslı öyle ayrımsız öyle katıksız bir hislenmedir azıcık. Keremi ise keder vurur. Ve ecel perisiyle buluşma vakti gelince, eceli gelmemişler daha bir heveslenir aklı havada debelenmeye. Kader sultası işte yaşadık sanılır. Ah bir görseler o kederli güzelliği, pirim can dayanmaz. Hem can dayanmaz hem de canan. Çünkü kör bıçak gibi saplanır göğse huzurlu huzursuzluk. Kızıl kan yayılınca, mahşer kalabalığı dağılır mahur mahur. Doğada göksel anlaşmanın bozulması soluklanır. Tılsımlı bir gün batımıdır candan ayrılma, eşsiz cananla bütünleşme. Hakiki hazine işte odur. 


Obursu heveslerle azılıp, yarılıp kazılıp çıkarılması gerekmez saklı hazine. Ansızın karşıda belirir nasıl olsa. Yalazlı bir siluet gibi. Vakti eriştiğinde yakadan tutar. Ve yufka yürekli bir yıldızdır tutkuyla kayan. Asla yakalanmaz...


Yakalar yırtıldıkça can dayanır, canan kaçar. Namert diyarıdır canı yaralayan…


Kaçmak ne fayda ey fani. Hiç. Hiçyen kaçılır mı?Hiçten gelinir hiçe dönülür. Adet budur. Zaten manevi boşluklara tanrısal buyruklar yerleşince, körü körüne ölmek ve öldürmek küçük günahlara dönüşür. Dağınık düşler kalır mezara. Hava kararır. Kan kusar, sabahtan akşama sürülen tarlalar. Davalar birleştirilir. Ve zamansız öleninkiyle, zamanı öldüreninki birbirine karışır. Doğrusu apar topar puta tapar bir yalnızlaşmadır. Eğrisi öz kıyım, öze kıyımdır. Kısaca kirli beyaz bir çaputa dolanmaktır akıl ötesinde. Oysa türküler söyleyerek, zalime söylenerek gitmektir mertlik. Çırçıplak gelinir ve öyle gidilir kıvamında. Er doğulur ve er geç ölünür manasında. Geldikleri gibi giderler dedirtmeden arkadan. Giz değil, iz bırakarak. Çünkü her karşıt fikir pınarın gözüne serilmedir. Sevilmektir. Serinliktir. Ağırlığınca altın versen durmayış ve alışmışı almaya gelme alışkanlığıdır. Para etmez. Para yetmez. Ne yaparsan yap sistem işler, mezar çöker. Mavi kristal kubbeye canlar dağılır... 


Can uçar, yazı kalır. Yazgı biter. Can toprak, canan güneş tenli çıplak yapraktır…


Evrenin kaçıncı katındaysa katındadır o erişilmesi arzulanan asıl sebep. Tanrısal tecelli, ilahi teselli. Dürüst bilinç nerededir? Varlık sebebi hangi gönüldedir ezber edilir. Gönülde hangi cihan güneşi yanar bilinmez. Yaksın kül etsin canan babında, bilinmeze yolculuktur kapıyı çalan. Ve çok hızlı geçmiştir günler, bir arastada yol tükenir, ol biter. Boncuk boncuk ter basar ve karınca kaderince kara tırpanlı celladın yolu gözlenir. Göz erimi güneşin tutulduğu günlere değer müjdeli yankı. Yaygın yangın kollarıyla sarar semayı...


Her canın canından, can bir yıldız saklıdır semada. Her canın cananı. Yolculuk orayadır işte. Derin uykuda başlar hayat, rüyalar görülür, tekrar tatlı uyku basar. Bitti biter film. Son yazsa da olur yazmasa da. 


Sanki bir tırtıl bölünmesidir tırmalanan hayat. Sonra pıhtılar sarar sarmalar sönmeyen ateşi. Gök gürülder, yer yarılır. Bu başı sonu bilinmeyen, baskın notalarla bezeli bir şarkıdır. Kıssadan hisse sözleri dahi unutulur. Güftesi yok, bwstesi de yok olur. Yani her şey buharlaşır. Heyhat hayat işte. Salt yalnızlığa yer açılır. Yer gök günün biride, bir anda alçalır. Tamı tamamı düz tepsiye dizilir. Hepsinden geriye kalan ise gerilen yay, atılan ok, oluk oluk akan insanlıktır. 


Hayatın tek bir hediyesi kor demir, kör duvar, uyarsa başucuna yazılı mermer veya üzerine isim kazılı taş parçasıdır. En tanıdık nişanlardır bunlar. Evde kalan, evli kalan farketmez her şey arkada kalır. Can âşık, canan gökkuşağıdır hayatın içine içine…


Rengârenk kuşanılan ne varsa boştur yani. Adası edası, yangısı yankısı, varlık yokluk nedeni, hemen hepsi. Ve bataklık öyküsü de. Soyunulur hayata genç yaşta, onca yılların mesajıyla, soy sop berhava, bedavaya. Davanın özü yarıştır, barıştır ve adalettir. Aynı yöne, doğru yana harekettir. Çünkü umut bedavadır. İdellar ve iddialar bereketlendikçe, haydan huydan bereketlenip hep denize ulaşmaktır ana gaye. Hatta Denizleri aşıp âşıkane büyük okyanusla kucaklaşmaktır. Atlasa sarılmaktır. Engine ermektir. Çetin emektir. Öyle ki bir ölüp, bin doğmaktır. Yerle göğün birleştiği yerde otağ kurup tahta kurulmaktır. Olmaktır. Ve olgunlukla arzın merkezine çekilmektir. Veya düz ovada çılgın sayılmaktır.

Deli divane anılmaktır. 


Olsun varsın ama hikayenin özü, ezeli ebedi birleştirip çırçıplak bembeyaz bir kumaşa sarılmaktır. Oraya buraya savrulmadan, önce can sonra canan saygıyla aynı makama makamlaşmadır…"


Malumdan tam tamına denk düşmese de üç beş yıl sonrası tarihlidir, mezbeleliklerde pik yaparak avunan koviti virüsüne kesilecek fatura. İlim bilim şimdilik öyle öngörüyor, akıl böyle farz ediyor, ebedi kurtuluşu...


Kurtuluşa kadar savaş elbet. Zamanın uzunu kısası, kıyas ve kısas. İlelebet, önce can, sonra canan. En başta sağlık, esenlik, tekrar sağlık. Sonrası, son zaten çoktan yazılmış...

AHALİYE REİSİCUMHUR

 AHALİYE REİSİCUMHUR...

 

Cumhurun reisi, ahaliye reisicumhur her memleket, her millet için önemlidir. Hele koviti günlerinde daha fazla. Zaten belli dönemlerde, belli ortak tip özellikler barındırır her biri. Hele tipik devlet adamlığı dışına çıkıldığında ise ahali daha bir benimser reisi cumhurunu. Öyle ki, Cumhuriyete canı gönülden bağlılık bile bir yana koyulur. Çünkü gün olur, toplumda renkler aynı kalsa da zevkler değişir. Aşı belki tutar. Ancak bu tutku her şeye rağmen gelenekselleşmesi ağır basan bir gelişmedir...


Onun için önce yıllar yılı ihtiyatlı bir tutuculukla hiç hissettirmeden kadro yağmacılığı başlar. Sonra sıkı bir eğitim süreciyle yetiştirme ve devlette çalıştırmayla yetkinleştirme, yani kendi kadrolarını geliştirme yolu açılır. Bizzat ahalinin reisicumhuru bu yolu açar. Zaten geleneklere bağlılığı ile övünen toplum, din iman merkezli dünyaya dünden hazırdır. Ahali değişimi sorgulamaksızın parlak bir başlangıç sayarak, akla ve mantığa dayanmasını da pek önemsemeden, değişen çarkı can siperane döndürürür. Böylece devre göre siyaset ve devre göre değişen siyaset sürecine girilir...

 

Ve göz göre göre, hatta görmezden gelinerek geriye dönük yolculuklarla,  yorumculukla, günü kurtaran formüllerle ahali istenen seviyeye çekilir. Kısa zamanda taban bulunur. Ahalinin reisicumhuru ön deneyimsiz yaptıklarıyla, toplumsal dönüşüme hizmetkârlıkta tavan yapar. Sözler, reform kaynaklı, yüzler kaymaklı gaflete bağımlılık artırılır. Her şey reisicumhuru ilgilendirir ve onunla ilişkilendirilir. Ama olumsuzlukların sorumlusu hep başkaları gösterilir. Suç daima başkalarınındır. İncelikten imtina, inadına kalın harfle söylenen kurumsallık baştan sona tırpanlanır.

 

Üstlenilen rol gereği mevcutlanan idare, çöküş ile ilerleyişi birlikte, insanlık tarihinin bir ilki olarak tavsiye eder ve uygular…

 

Bu son dönemeç, uçurumdan önceki son viraj halidir. Özellikle lafta asrın liderini dünyanın hâkimi kılacak hal ve durum yaratılır. Görülen ahalinin reisicumhuru ve şürekâsıdır. Gözler başka yiğit görmez. Reis sık aralıklarla radikalizmin resini gösterir ve ahalinin hoşuna gider. Çünkü şerbet damardan verilir, anında kana karışır. Yani takılan çift taraflı madalyona göre çekilen restler ve korkunç zaaflarla, saflar sırasıyla düzenlenir. Zarf masada kalır. Edat büyür. Oran boranlanır. Kat katlanır. Olsun benzemez kimse ona, teisicumhur tektir ve tarihin hikmetidir. Boy boylanır soy soplanır. Sıkışılan her halde sopa aba altından çıkarılır...

 

Böylece otokratik bir modernleşme ve teokratik devşirme demokratlaşmasıyla keyfe keder anayasal monarşinin zemini döşenir. Miras alınmış ne kadar tırnak içinde baş belası kalıntı varsa Allah razı olsun halledilir. Hatta önemsenir önemsenmez aralığında, mühürsüz seçimlerde ahali tarafından hep aynı reisicumhur seçilir...

 

 

Ahalinin reisicumhuru Allahtan başkasından korkmaz ama korkmak da ayıp değildir. Öyle ki, korkutucu derecede ilerleyen irtica da odur, irticayı bastıran da. Ayaklanan da odur kışkırtmaları, hain kalkışmaları püskürten de. O feodalitenin devamı, ahalinin tipik hallerinin tektip cumhurun  reisicumhurudur. Rengarenk üniformalar giyse de, cüppeler bürünse de aniden gömlek çıkarınca her şey eskiye döner. Mertebe nedir onun için anında mertebelenir. Mertebeler de çünkü ahalinin sultanı, efendisi, hazreti, bilgesi, reisidir. Dünyanın ay ile güneşi varsa, ahalinin de reisicumhuru vardır...

 

Devlet otoritesine karşı koyamayanların,  bireysel özgürlükleri ve tam bağımsızlığı anlayamayışın, gerektiğinde başkaldıramayışın öznesidir reiscumhur. Ahali kendine benzeyeni zaten anında bulur çıkarır. Çıkan sonuç çıkarlar doğrultusunda etki, yetki ve tepki geçirgenliğidir.  Yaşanan sözde keyfi müdahalelerden uzak, her renkliliği koruyacak bir dilbazlıktır. Tek din, tek mezhep kayırmacılığının kısa zamanda egemenleşmedir. Zamanla yer yurt yetmez hale gelinir. Yani yeni sağ hegemonya, çoğunluğun geçici desteğine güvenerek rejimi otoriterleştirdikçe tipik devlet adamları öne fırlar. Hatta misakı milli dışına da taşılır.

 

Ahali, devlet millet elele bakakaldığı koviti salgını ile memlekete yerleşen kırılganlık ve zayıflık sonrası yine aynı reisicumhuru bir kez daha seçer mi? Seçer mi seçmez mi bilinmez ama ahalinin reisicumhuru dardadır…

 

Durum vaziyet resmiyette aynıyla vaka budur. Ahaliye reisicumhur çıkmazı...

RASTGELE RASYONALİTE

 RASTGELE RASYONALİTE...

 

Nedense rasyonalite diye bir şey var ve yok farz ediliyor. Tüm toplumsal çatışmalar, alabildiğine şiddet ve nefret üzerine şekilleniyor. Şekillendiriliyor. Realite odur ki; bozulan siyasal içgüdüler, günü çatınca felsefeyi de değiştirir. İlke, ide tanınmaz bir hale düşülmüş bu hiç önemsenmiyor…

 

Önemsenmiyor ama felsefe referans olmadıkça, gelişen modern çağa özgü açılımları rasyonel güncellemek de zorlaşır. Ve hep bir mucize beklenir, muhtemel olması gerekenler hiç gerçekleştirilemez. Öyle ki, tarihe ışık tutacak ciddi bilimsel etkinliğe de bir türlü ulaşılamaz.

 

Zaten koviti günleri bahanesiyle, siyasi atmosfer hepten tersine değiştirildikçe, varoluşun keşfine yönelik tüm yolculuklar, asla keyfi arzulardan arınıp, felsefik bir güzergâh izleyemez. Yoksunluk pik yapar. Artan yoksulluğa endeksli kurcalanan bütün hayatlar, haksızca haklanır. Sonra işin içinden çıkılamayınca beter hayatlar olduğu gibi kabul edilir.

 

Yani pratik bilgiler dünyasındaki büyük yalnızlık, felsefeden korkmakla başlar. O zaman çoğunlukla dini düşünceyle örtüşen mitolojik yaklaşımlar felsefe sayılır. Rasyonaliteden kopuş daha da hızlanır. Çünkü ışığa yürüyenlerin, baskıya direnenlerin referansı daima felsefedir. Felsefenin özü de cesarettir. Cesaret kaybı, tarihi paklayıcıların işini kolaylaştırır. Rasyonalite bağının kopmasıyla, rastgele döşenir yollar. Ve yolsuzluğu güncelleyen tüm ardıl yaklaşımlar, rasyonel yaklaşımların çok uzağında kalır. Ve hayat yolculuğunda istenilen seviyeye ulaşma kolayken, iyice zorlaştırılır.

 

Zorda kalışın en önemli göstergesi ise bozulan şartları, hür irade tuzağına çekmektir. Bu yaman çelişki ne teoriye ne de pratiğe sığar. Ama evrensel ölçütlerde modernleşme girişimleri, militarist barikatlarla önlendikçe, değer ve beğeni kabiliyeti zedelenir. Ve felsefe de yıpranır...

 

Oysa rasyonalite, yerli ve milli düzeyde kalan her alanda, her açılım, her sorunsalda neyin gerçek, neyin kurgu ve neyin var olduğu ile ilgilidir.  Böylece her şey felsefe düzleminde netleşir, herkes bilimle bütünleşir. Ve salt belgesel ayrıntılar içeren ancak bir türlü, bir tutam özgürlük tanımayan her yapılanmanın önü alınır...

 

Rastgelelerin yaşandığı dünyada, rasyonalitenin birincil koşulu, kuşku yoğun ayrıntılara hapsolmamaktır. Çünkü tüm beğenili işler ve işlemeyen hizmetler birbirine kenetli her şeyi bozar.  Bozguna karşı durmak, kozmosun sınırlarını çizmenin ve sonsuzluğa ulaşmanın felsefi boyutudur. Bilimsel ve tinsel arınmadır. Ölümsüzlüğe ulaşabilmenin, tanrısal yükselişin eylemliliğidir. O eylemsellik felsefesiyle birlikte korundukça, rastgele düzeneği yıkılır...

 

Kuşkusuz birbirine kenetlenmiş toplumlarda, huzuru bozan geçmişle geleceğin birbirinden koparılması, realiteden uzaklaşmadır. Zaten eninde sonunda her şey anlaşılır ama iş işten geçer. Körlük sıfır noktasına dek kuşatsa da akılları, her şeye karşın sevgi kazanmalıdır.  Kazanır da. Zaten rasyonalite de bunu gerektirir...

 

Çünkü varlık yokluk veya var olmayanın varlığı temelinde gerçekliği arar felsefe. Yaşamın her evresinde sonsuz bilgiyle yüzleşenler, her kim olursa olsun felsefenin arka yüzünü de irdeler. Rasyonalite gereği realiteyle yüzleşir. Yüzdeler beyin arkası planları resmeder. Büyük resim ise kainatı kapsar. Öyle ki, derin izler görülür ve iz sürülür. Ve yitip giden temel değerler üzerinden, yeniden yaşama tutunulur...

 

Her kim olursa olsun, neye inanırsa inansın, başlangıçtaki gerçekçilik doğrultusunda kodlanmıştır rasyonalite. Rastgele hiç bir şey yoktur, tek realite de budur…

SOY ASALET VE ADALET

 SOY, ASALET VE ADALET...


Son yıllar ayarsızca soy sop, asalet ve adalet üçgenine hapsoldu. Hele koviti günlerindeki tutuklulukla bambaşka meseleler sarıldı nüfusun başına. Her açmazdan nasiplenme doğrultusunda soylu sopalı, soyumlu soyunmalar ve oylumlu soyulmalar birkaç kuşak ileriye taşındı. Hepsi o kadarla da kalmadı. Şahlar şahitler şiflendi şifrelendi, istim üzerinde istiflendi. Mürettebat ve tayfalara gözbağı çekildi. Ve cılız bir korku sardı herkesi. Sonrası dehşet, facia...


Koviti bir kenara heyecanla ve şeriata uygun soymak ve soyulmak bir kez daha güncellendi. Ve tarihi hırsla, tarihi kuşatanlar yüzünden herkes yine cıscıbıl kaldı. Bu gidişat soymak, soyulmak değilse nedir? Nice kara âlim, bunca bilgiye gark olduğu halde, hakkınca yanıt veremeyince, zalim daha da zalimleşti...

 

Zalimin zulmü meşhurları, vesair meşhurlar, meşru gayrimeşru metodlarla eldelenmiş karun zenginliğine ulaştılar. Buna karşın hala karın açlığı. Karınlar hiç doymaz, doysa da göz hep aç. Aza kanaat edilmez. Metruk mahallerde işin başına ve isim bazına geçilir. Sükût sakıt derken maddi manevi mesafeler hiç korunamaz. Koviti günlerinde dahi boş torbalar pencerelere sarkıtılır. Depmece dolar. Gün olur bütün sığırlar meydana sıvışır, tüm sırlar sıvılaşır hiç akla takılmaz. Takılsa da önemsenmez...

 

Oysa sonsuzluğu anlamak çok çetrefilli bir davettir. Her şeyin sebebi klasik metodlarla açıklandığında tutarlı bir çözümlemeye asla kavuşulmaz. Hal böyle olunca anlam arayışı dahi para arayışına evrilir. Ve insanı düşündürten ne varsa halledilir. Sonu belli olmaz küslüğüne götürür ahaliyi ve durduk yerde arama motoru çalışır. Meçhulün atası akrabası, maktulün atı arabası, mevzubahislerin aranması eğilimi ağır basar. Bu bilindiğinden zaman varken soyu sopu rahatlatma bağlamında, çalıp çırpma azgınlığına iyice yakınlaşılır. 


Yakın uzak gelecekte adalet ve asalet çıkmazındaki delalet, sayılı saygın sıfatların modern aletlerle bir bir bulunmasıdır. Adalet daima uzakların iç kavgasında geçmez. İçeride de bazen adalete uyulur.

 

Çoğunlukla adaletten kopulduğu için hakikatten uzaklaşılır. Ama en ilahi adalet sonsuzluğun tekelindedir. Ve eninde sonunda asaletle işler. Parsel parsel kayba açılır ihanetçi nüfuz. Bir şaşmaz yargıdır ve de değişken yazgıdır fişeklenen. Yani başlangıçta mutlu insanlar vardı şeklinde upuzun resmi geçittir hayat. Hayatın içinde yıllar boyunca yüzler ve yollar değişebilir. Değişmez olan geçici ve ezici modanın esiri olmuşluğun, esrik biçimde tarihle iç içe yozlaşıyı getirmesidir. 


Yozlaşıyla birlikte öyleyiz, böyleyiz, sadece biz eyleriz ile ulaşılır kararan menzile. Karanlık bastırınca tüm soylu soplu dehalar, defolu dahiler haramiler safına geçip, haram helal tezgâhlarında boğulur. Açıkça layığını bulurlar. Eden bulur misali soy, asalet ve adalet bir güzel kaybedilir. Kaybedenler kaydedilir âleme. Tek cümle yazar tarih, hep birlikte bir güzel kaybettik... 


Çünkü ihanet başlayınca her şey kör topal, eşitsiz bir hayatın kartpostallarına girer. Karanlığın yüzü olur. Ve yüzsüzlüğün bu kadarı olur mu? diyerek yalandan hayıflanılır...

 

Elbette zamanla değişir dünyalar. Sonbaharı yaşamaktır tarihi varaklardan dökülen. Sanki bütün düşkünleri dünyada, öbür dünyayı yaşamak yolunda harcamaktır akla koyulan. Amaçlanan harcı hurcu yananların iki arada bir derede donuklaşmasıdır. Kamplara dağılanların, bilinçaltının yeraltı dehlizlerine ve granitten mezar taşlarına kazınan akibeti bellidir yazısıdır. İşte bu koviti günlerinden düz duvarlara yazılı ve kazılı kısa cümlecik kalır geriye. Soy, asalet ve adalet...


Emanete ihanetçi yolculuk uzatıldıkça uzatılır. Ancak beklenen doğum seansının gölgesi vurmuştur duvarlara. Parke taşlı sokaklara aksi. Haliyle hayatlar ve hatalar mikroskop altında incelenir ve şeriatın kestiği parmak acımaz şavkına uygun, soy sülale boyu soyulmak ve sıradan sayılmak adaletin tecellisine kalır...

 

Hal böyle olunca, haller trajedilere yansır. Kusurlu ve kusursuz heveslerin tümü. Geçmiş gitmiş sanılan koviti günlerinden artan yüzsüzlük, zalime aşkı artırır ve zulmü kabartır. Yani bir türlü olamamak ve pişememek üzerine tartar dünya terazisi. Dünyalıklar, haktır anlamına getirilerek avama açtırılır makas. Özel hayatların yüzü astarı kalmayınca da, mek mak zinciri vurulur haklı eylemlere. Ekler ve eklemeler üzerine kurgulanır tüm katmanlar. Aklı sıra günah ve sevap üzerine işlenir tüm hayatlar. Ama büyük günahlardan asla vaz geçilmez. Çünkü dönem uyarınca yapmacık ve acımasız bir hayatla iç içeliktir baş tacı edilen. Gelinen, görülen, özlenen ve bilinen. Ayrıca soy, asalet ve adalet piramidini kuran kaç göbekten göçebeliktir, tezelden unutulur...

 

Sonuçta doğru bilgiler bir tarafa kayarken, cehaletle çalgı çengi arası palazlanan öyküler yüzünden, yıkılan dünyalar kalır geride. Soyluluk ve sonsuzluk sarmalında iyice raydan çıkar insanlık. Sorulsa her hal şeriata uygundur. Oysa şerbetli uydurmacılığı yaşamak asla yaşamak değildir. Bu çok geç anlaşılır...

 

Yıllar yılı zar zor elde edilmiş birikimlerin hesabının görülmesi ise birilerini daha da zalimleştiririr. Son günlerde hele ki koviti günlerinde artık ne kaldıysa geriye, soy sop, asalet ve adalet üçlemesi hiç düşünülmeden, sona bir adım kala... 


Koviti sonrası gündeme takılacak, akıllarda kalacak olan ise genellikle birkaç kuşak öteye dek ulaşabilecek adalet olgusudur. Algı değişince çok başlar yakar, bir başlıktır adalet…


Adalet..

SÖZ VE BELGE

 SÖZ VE BELGE...


Tarihte doğru belgeler doğru arşivlendiğinde, demokratik olmayan her kalkışma sonuçsuzdur. Sonlu sonsuzluk kabiliyet ister. Kabileye mensupluk çağlarından, medeni devlet çağdaşlığına yolculukta belgesiz hiçbir söze de inanılmaz. İnanılmalıdır da…


Çünkü söz ocağa düştüğünde kimse göz görmez, kulak duymaz diyemez. Hele ki, tüm servet belli ellerde toplanınca, söz hâsıl olur. O eller de gelir, memleketi bir güzel yönetir denir. Ama yönettikçe de batağa batar. Köz ocağa düşer...


Uzun yılların aralıklı süren savaşları ve şiddet içeren bağışlarıyla cereyan eder yapay iddia. Yeryüzü cennetinde bağımsızlık yerine bağımlılık pik yapar. Yolları köstekler tutar. Bağımsız, tam bağımsız memleket özlemi özlenir. Birbirini takip eden mücadele günleri gözlenir. Tüm gelecek göklerin intizamına bağlanır. İntizar ayıplanır. Duvarlar yıkıldıkça bir çırpıda yenileri örülür. Sözler ve belgelere dayalı, kayıtlı kuyutlu dipsiz kuyular vurulur...


Teslim bayrağı çekmeyenlere, mevcut hiyerarşiye isyan damgası vuranlara, yani tüm mücadeleci mizaçlara tipik biçimde anarşist damgası vurulur. Söz ve belgesi bulunmadan geleceğe öyle anlatılır, aktarılır.


Oysa belgelerde ve saklanmayan sözlerde ne çarpıcı anlar, kutlu anılar vardır. İnsanlık onurunu yerin dibine sokan ne açıklar. Masumları utandıran ne ayıplar. Ayrıca bir insanın kaderi önce memleketi, sonra memleketin içinde bulunduğu coğrafyanın kaderidir. Sonra alıp başını giden dünya ile direkt ilişkilidir. Oysa endirekt ne kadar unsur varsa her konuda dâhiyane kemikleşir. Mevcut kimlik değiştirilir. Ve kalın makyaj herkese iyi gelecek bir garip dünya sunar.


Belki sözler, belgelere kayıtlanır. Kayıt dışı yaşamlar birilerini tatlı bir geleceğe taşır. Gerçeğe ulaşmak bağlamında hamallık hiç eskimeyen, eskimeyecek bir meslektir. Genetiğe işlenmiş bir geleneğin taşkınlığıdır.


Söz ocağa, köz göz göre göre kucağa düştüğünde en aykırı tarzlar bile girdiği kabın şeklini alır. Civa gibi civanlar da. Kalplere söz ve belgesizlik bulaşır. Kanatlar kırılır, dünyalar alt üst olur. Arşivlenen belgeler zamanı vakti geldiğinde söz verildiği gibi bir bir açıldığında, verilen sözlerin asla tutulmadığı da açık seçik görülür. Ayrıca belgesiz kayıtsız, şartsız şurtsuz ne sözler verildiği de görülür. İşte böyle işler tarih...


Tarih böyle işler ama gelecek tahlillerini zamana direnen kaygılar neticelendirir. Enler indirilir. İndirilenler döneme dair sorgulanır.  Döneme ve dönemece gidiş geliş öngörüsüdür belgelenenler.  Zaten arşivlenen belgeler açıldıkça, sönük ateş alevlenir...


Ve modern toplumların hayat tamircileri devreye girer. Tel tel dökülmek üzerine çeşitlenmiş skandallar, hayatın içine içine çöreklendiğinden cılkı çıkar dünyanın. Dünyaya hayal tacirleri çöreklenince de, cılkı çıkar dünyanın. Ve usul usul belgelere geçer her şey...


Belgeler ortaya döküldüğünde bir yavanlık çöker yere göğe. Söz yutulur. Yersiz yurtsuz yabanlık yayılır her yere. Yabanlık ve yavanlık yalandan arşivlenir...


Eğrisi doğrusu bir yana, söz ve belge dünyasında doğru söz ve belgeler unutulmamalıdır.

Unutulur…


ÇATIŞMA SİYASETİ...

 ÇATIŞMA SİYASETİ...

 

Koviti belasına bulaşmış memlekette hayatın her evresinde, her fırsatta çatışma siyaseti güncelleniyor. Oysa çatışmadan doğru tercihler yapmaya çalışmak, çok çalışmak ve hayatın devamını sağlamak siyasetin nüvesinde olan karakteristik özellikler. Ama yıllarsır yok sayılıyor. Geçen uzun yıllar hiç önemsenmiyor. Özellikle belli süredir, sürekli çatışmalarla harmanlanıyor siyaset. Eskinin birbirini yiyenleri, umulmadık anda birleşiyor. Birbirine ilahi aşkla bağlanmışlar ayrışıyor. Ve tempo düşüyor...


Böylece bu nasıl siyaset dercesine, aktif siyasete ilgi azalıyor. Yiten ilgi ve sempatiyi yeniden kazanmak için ise başka çatışmaların güncellenmesi gerekiyor. Hemen başka çatışmalar ve kıyasıya çatışanlar arenaya sürülüyor. Son günlerin siyaset piyasasına sokulan çalım bu. Yani resmen kısır döngü…

 

Her ne kadar kaidesi kusurlu, kapasitesi sınırlı uzlaşı, hoşgörü nutukları atılsa da içten dışa, dıştan içeri, dıştan en dışarı çatışma etkinleştiriliyor. Bu politik çatışmacılığın, ezeli çatışma anlayışının sağı solu belli olmaz. Değilmi ki, dün ölümüne beraber olanlar bu gün öldüresiye düşmanlaşabiliyorlar. Dün kanlı bıçaklı çatışanlar bu gün süt liman sevişiyorlar. Milli yerlş ittifaklaşıyorlar. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu kaosun varluğı ve çözümü temel malzemeye odaklıdır. Malzeme insan...

 

Neticede çatışma kaynaklı temel problem, yine bu temel malzeme duyarlılığı çerçevesinde çözülecek. İnsanla. Varsayımlar ise çok sayıda deneyimsizin bu işi hakkıyla gerçekleştiremeyeceğidir. Gerekçe ise öyle gelmiş böyle gider uyanıklığıdır. Sırf belli başlı konularda ve konumlarda çatışma ile başlayan biçimleniş zamanla huzur ve sükûneti daha da bozacaktır. Bozuyor da...

 

Ayrıca çatışma merkezli her yeni dizayn, yeni seçimler demektir. Erken yapmayı da gerektirir. Tuhaf ama taraf tutma ve taraf olma bu ortamda gittikçe zorlaşır sanılıyor. İşte yanılgı bu... 


Aslında virüsü, lafta virüssel diz çöken ekonomiyla siyasal işler kolaylaşıyor. Belki polemiklere açık genel problemler artıyor ve yıkım netleşiyor ama her platformda profil yetersizliği öne çıktığından, yine en çok çatışanına bel bağlanıyor...

 

Gerçi değişim ve yenileşme beklentisi ağır basıyor ama genelgeçer tercihler hep ayni kalınca coşku cılızlaşıyor. Umut çöküyor. Acil ulaşımların hızı yavaşlıyor. Ve sonuçta daima sürprizlere açık, çözümsüz, çatışık sonuçlara gebe bir mekanizma oluşuyor.

 

Şimdi iktidar veya muhalefet bu tipik kadrolaşmalarla çatışmayı nereye kadar götürür, vehameti hisseder, bırakır hiç belirgin değil. Sık aralıklarla verilen mesajlara bakıldığında içe dönük bir önceleme asla söz konusu değil. O yüzden çatışma siyaseti uzunca bir süre daha güdülecek gibi. 


Ama nihai değerlendirme için, bu iç dış çatışmaların nereye kadar süreceğini, neler getirip ne götüreceğini de bilmek, bilmeye çalışmak gerekir...

 

Koviti odaklı düşen tempoyu daim kılmamak ve ilgiyi azaltmamak için çatışmalardan beslenmek bir yere kadar doğru olabilir. Ancak emaneti yaşamak ve ihaneti yaşatmamak için cesaret ve adalet de şarttır. O yüzden iç ve dış çatışmaların sürüklediği son yeni çatışmaları enikonu irdelemek gerekir. Yani tetiklenen ilk ve son tercihler arasına sıkışmadan, çatışmalar dönemine hapsolmadan, çat kapı yeni çatışmalara hapsedilmeden yakayı kurtarmak gerekir. Bilinmeli ki bu yöndeki çapraşık çatışmalar, kaşlar çatık buluşmaya çalışmalar hep bir şeyler olmak odaklıdır.

 

Çatışma ile özdeşleşen siyaset yapma biçimiyle ve hayatın renksizliğiyle yüzleşilirse empati kurmayı denemek vazgeçilmez olur. Elde edilen sonuç ise denetimsiz dertliler, insanlığı erteleyenler ve acı gerçekleri öteleyenler mutlaka hak ettiğine kavuşur. Belki nice senaryolar ve niteliksiz yorumlar sevilmeyen karakterleri yaratır. Ama iyi planlanmış ve profesyonelleşmiş çatışan siyaset birikimi,  bitirimci kurgusu en güçlü sempati kazanma yöntemidir. Yani bu çatışma ve çatıştırma tabanlı siyaset yöntemi, büyük olasılıkla pek sevilmeyen ama aynı zamanda çekici ve vazgeçilmez karakterleri de kendiliğinden yaratan yöntemdir...

 

Sürekli yaşanan ve yaşatılan tamamıyla budur. Aşırı derecede iyilik beklenmeyen, çatışma ürününden çıkan kötünün iyisi yakıştırmalarıdır tercihlenen. Hatta tercih koyacakları dağıtan, eskinin cevval çatışanlarının ayni kaba döküldüğü hiç anlaşılamaz. Anlaşılsa da önemsenmez. Çünkü at izi it izine karışır.


Diğer yandan çarşı pazar yeni çatışma modelleri bulunarak, yaratılarak, yayılarak çatışma algısı iyice hamurlaştırılır...

 

Yani mesele devamlı çatışarak, tercihleri direkt etkileyen, çift ve çok karakterli kalite yoksunu kimliklerin doluştuğu bir siyaset arenası oluşturulmasıdır. Oluşturuldu belki ama yetmez...

 

Çünkü özellikle koviti mevsiminde dikkat edilmesi gereken husus, bu çatışma siyasetiyle en olmadık bir anda her şeyin her şeyiyle, silbaştan çat kapı tersine dönebilir gerçeğidir…

19 Aralık 2020 Cumartesi

BOZOK BOZGUNU 78...

 BOZOK BOZGUNU 78...

Bozok tenhasında, açıktan açığa tam bir haftaya yayılan, görünürde önlenebilir ama hiç nedensiz önlenmeyen radikal dinci-faşizan bir başıbozukluk kirletti yakın tarihi. Ondokuz Aralık Yetmişsekiz. Acı yüklü ve kızıl kanlı prova...
Zaten beş asır önce Çaldıran çalmış kara lekeyi, şahına padişahına. Yavuz kılıç çalınmış yediden yetmişe acımadan. Kayıp, katliam şeceresi kara kaplı defterden takip. Kayıt sonrası kıyım. Canavarca cellat, kılıç, kızgın ateş, kaynar kazan, kırım. Resmen soykırım. Yüzyıllardır aynı acıklı manzara...
Bozok diyarı yerlileri, boz okayların bahtı kara. Karalar bağlamış analar bacılar, neneler dedeler. Kızıl kanlar akmış gözlerinden. Turna gibi çırpınan yüreklerde kapanmayan yara. Zaten mevcud iktidarlar tarih boyu, zalimin zulmüne dur diyenlerle, daima planlı programlı muhaberede. Başı sonu soykırım. İti, siti kesiti resmen jenosit…
Canlı kanlı örnektir, celallenir Bozoklu ve sıradağlar gibi başına buyruk başkaldırır. Başkaldıran başlar kılıç lokması olur. Bütün Anadolu kılıçların gölgesinde, başsız kalır. Önder ihtilalcilik simgeleşir tarihte, ölenler tarih olur.
Haliyle Nurhak dağlarına çekilmek, güçlenmek ve Nurhak’tan güneş gibi doğmak egemenlere daima korku salar. Çaresizlere ve korkusuzlara çağrı olur…
Mesajı alan üçok, bozok, çepni, avşar, yörük, kınık ve saire olsun, özü Türk, Türkmen hiç farketmez durur safa. Çünkü insan olmak ve insan kalmaktır bütün mesele. İnsanlık da taraf olma ile ilintilidir. Ayrıca her çağda çağın gereğidir. Ancak tarafgirlik büyük sorumluluk getirir. İşte o sorumluluğa bağımlılık yüzünden, sorumluluk güdenlere egemenlerce ölüm fermanları, kıyım fetvaları çıkarılır. Ve fetvacı fetbazlarla her dönem başı derde girer, abdalların, babaların pirlerin ve şahların…
Gücü itibarı, şanı şöhreti, erki iktidarı, şahı padişahı bir yana yüzyıllardır sahnelenen hep aynı senaryo. Çürük çarık, kaypak çarpık yönetim mekanizmasına, haksızlığa ve adaletsizliğe ve de zulme, kısacası her alandaki yozlaşmaya gözlerini kapayanlar ile gözü kara kapamayanların, kapanmayan yaralarını dağlamak üzere yola düşenlerin kapışmasıdır tarihsel senaryo. Bozok fonunda temsil edilen ve resme çekilen de resmen budur…
Bozok bozgunu sözde ülküsel hassasiyetin, ilkesel dinciliğin kendiliğinden gelişen marifeti gibi görünse de düşmanlık ezeli ve ebedidir. Dava çok derindir. İşte bu açık yarayı çok iyi bilen ve değerlendiren gözü bir yerlerde, bir şeyler de olan egemen güçlerin ve büyük sermayenin arzuladığı, yazdığı ve yönettiği Pentagonvari serüvenin ilk adımıdır, Bozok bozgunu.
Bozok bozgunu, 12 Eylül faşist darbesine, o kanlı darbeye açılan ilk gediktir. Yüzlerce cana malolan, acımasızlık, hainlik ve vahşettir. Peşine yine öç, göç, göçerlik, göçebeliktir…
Yani yüzyıllar boyu, yıllar yılı bir yanda üstün vasıflı silahları kuşanmışlar veya düzenli silahlı güçler, diğer yanda orak çekiç, kazma kürek canı pahasına birleşik ordu gücüne karşı koyanlar. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir zaman eşit olanaklarla kapışılmayan, tek taraf ağırlıklı vicdan körleyen kirli savaşlar. Tıpkı Bozok bozgunu ve diğerleri gibi…
Bozok tenhasında bozguna yürüdü günler, tam bir hafta. Tarihten ve akıllardan asla silinmeyecek kara leke saatler. İşte o günden bugüne Güneş bir daha aynı doğmadı, doğmayacak Nurhak’a. Denizlere, kırlara, dağlara…
Bozok bozgununu, o dinsel vahşeti, o dinci-faşizan kıyımı sırf yapanların değil, unutanların ve unutturanların da dalı kırılsın, kalbi kurusun…

HESAP HATASI...

 HESAP HATASI...

Tarihsel hatalarla hesap hataları örtüştüğünde, yakın veya uzak tarihin her döneminde, yeryüzünün şiddet, cinayet ve savaşlar dünyasına evrildiği görülür. Mağara devrine dönmüşçesine...
Oysa mağara duvarlarındaki sembollerle ifade edilenler, dünya sınavının en kötü sorularına verilebilecek en iyi yanıtlardır. Hemde sorular, doğru yanıt verilmesi en zor kazık sorulardır. Yani insanlık gelecekteki sorgulamayı ta mağara duvarlarında günceller. Bu arada insanın genelgeçer teolojik yaşı taş çatlasa on bin yıl. Ekolojik yaşı ise milyonlarca yıldır. Demek ki tarihsel kalıntılarda ve mağara kazıntılarında bile ya bir hesap hatası var veya kutsal bir sır...
Sırları ve sınırları zorlayan mânâ ve kök arayışı ise özü itibarıyla, insanın insana akıllıca sergilediği dostane veya hasımane bir oyundan ibarettir. Oylumlu oyun gereği insan, insanlığa zaman ve mekân sonsuzluğunu aratır. Bulmaya yakın din dayatır. Dahası sığ geliştirilen tarihsel süreç milyonlarca yaşındaki insanı, on bin yıllık zerrece sürece hapseder...
Onbinlikler, özellikle eşitlik ve özgürlük kavramlarına yakınlaşma dönemlerinde, daima tinsel tutsaklık hayatını öne çekerek direnci yok ederler. Çalıntı çapsızlıklarla aralıkta kalmışları çarparlar. Ve insanlar milyonlarca yıldır alıştığı gibi taktik çıkışlar ve geri çekilme arasında ömrünü tüketir. Bu arada onbinlikler kendi hesap hatalarını tarihsel hatalara mal ederek, insanlığın gelişmesine mani olurlar...
Sık aralıklarla tarihsel hatalarla hesap hataları birlenir ve yeryüzünde kudret, fiyakat, itaat, felaket dönemi başlar. Ve tüm dünya iktidarları eninde boyunda, geçmişle ihtilaflı, gelecekte kabahatli hale gelir ...
Bu yüzden bilgisayar ekranlarında sistematik simgelerle ifade edilen modern çağ seçimlerine geçilir. Hatalı seçimlerle memleket problemleri daha zor hale getirilir. Mevcuda, çözülmesi çok zor başka problemler de eklenir. Bu sorgulamasız tavır ve hesap sorma eksikliği yüzünden on binlerce yıllık gelenek, milyonlarca yıllık emek heba edilir...
Binlerce yıllık gelenek ve yüzlerce yıllık demokratik yaş, yapılan hesap hataları ve habire yinelenen seçim yanlışlarıyla hiçe sayılır. Düşünce sınırlarını zorlayan manasız dağılma ve dayatmacı yaklaşımlar, yaklaşık yirmi yıla mal olur. Ve gelecek hepten çıkmaza hapsolur...
Gelecekte sergilenecek köklerini arama bahanesi ise güncel algı yönetiminden ibaret bir yanılsamadır sadece...
Onun için hak hukuk adalet şimdiden, haklar ve eşitlik çerçevesinde ve diğer insani kavramları da kapsayacak ölçülerde işlemez, işletilemez hale getirilir. Gerisingeriye dönüştürülür. Öncelikle itaat ve tutsaklık, sonrasında herşeyin teolojik boyutlarda değerlendirilip, yaygınlaştırılması sağlanır. Ve millet gelişen, özgürleşen insanlığın ve medeniyet çizgisinin gerisine çekilmeye çalışılır. Çok gerisine...
Bu tarihsel vurgun başarıldı mı? Eğer hesaplar tutarsa kısmen başarıldı gibi...
Kısmen çünkü tarihsel hatalar ve hesap hatalarının bütünleşmesiyle gelen sadece sözde başarıdır. İnananı vardır elbette ama çoğunluk kanmaz. Tarihin kara kutusu mutlaka açılır ve tüm gerçekler ortaya dökülür. Zaten başı sonu herşey artık mağara duvarlarındaki semboller ve bilgisayar ekranlarındaki simgelerden biriyle ifade edilir hale geldiğinden kaçaklar, kaçamaklar kolay anlaşılır...
Geç de olsa anlaşılan bu hatalar zinciriyle geleceğin dünyası nereye gider? İşte soru budur. Dünya garibi memleketin en küçük hesap hatasına tahammülü kalmadığı gerçeği de bizzat görülür...
Çünkü hazırında zorun zoru soruları da barındıran tarihi sınav yakında. Çoluk çocuk milletin geleceğini belirleyecek sınav çok yakında...

PEDERŞAHİ TOKLUK, PEDERSENVARİ AÇLIK?

 PEDERŞAHİ TOKLUK, PEDERSENVARİ AÇLIK?

Pederşahi tokluk olsun, Pedersenvari açlık olsun, açlık iki yönlü bir metafor. Bir yanda hayata tutunmak ölçüsünde büyük yığınların standart dışı yetersizliği, diğer yanda özü gözü doymazların aşırı istekli yemsizliği. Metafor bu metafor...
Motivasyonel açlık, iki uçlu metaforik bir efor. Bir uçta salt yaşamak adına kuru bir lokmaya muhtaç yığınlar, diğer uçta gözü ve karnı doymayanlar. Şuursuz, sınırsız hırslı, azgın azınlık. Yani aç açık, aç acına hayata direnenlerle, artı değeri paylaşmamak için çırpınanların uluorta kapışmasıdır açlık. Öyle ki bu uğurda açılır ağızlar, yumulur gözler...
Artı açlıkla yüzleşmek, çarpıcı öykülere de kapı aralar. Romanlara tema olur. Tıpkı Pedersen açlığı gibi. İnsani sınırın ötesinde, insanlık onurunu zedeleyen herşeye katlanarak, gururlu ve toplumsal idealleri savunarak hayatta kalma kavgası gibi...
Ama açlık, hayallere sevdalara veda ettirir bazen. Veya vade yettiğince açlığın pençesinden kurtulmak adına, genlere işlemiş pederşahi göçebelik uyarınca hikayeyi tamamlamaktır. Hem de ölmek pahasına...
Açlık, alın teri dökmeden doymak bir yana, açlığı yatıştırmayı bile kabul etmeyiştir. Bu retçi tavır atadan evlada armağandır. Veya alınterine makul karşılığı vermeyi erteleyenlerin ürettiği akıl dışı ve mantık ötesi çakma ürünüdür açlık. Yani insanlık tarihi boyunca azad ve azabın kazananı olmayan yarışıdır...
Açıktan açığa çoğunlukla faşizmin gölgesi düşer, açlık zincirini kıramayan toplumların üzerine. Öyle ki bazen açlığa direnişle kazanılan prestij, kılıçların gölgesinde kaybedilebilir bile. Yani faşizme geçit vermenin mükafatı da açlıktır. Hem de varlık içinde darlık ve açlık çekerek. Oysa alınterinin karşılığı bir parça kuru ekmek bile olsa, sonun başlangıcında asla vatana ihanet etmemektir mesele. Hatta uygarlık tarihinde emanete ihanetçilerin, pastadan en büyük payı aldığı acı gerçekliğine rağmen.
Açlık, ömür döngüsünde en acı deneyimleri yaşatsa, ömür törpüsü olsa bile asla dönülmez yolu sürmektir mesele. Açlık acıtasyonu yapmadan tükenmez umutla, katıksız ekmeğe tapmaktır iman. Aslolan bilim ve bilinçle açlığı yaratan sistemleri yok etmektir, bir garip kuş misali...
Yani düşünmektir hiç düşünülmeyenleri; " Havada güzel güzel dönen kuşun, açlıkla yılana saldıracağını hiç düşünmemiştim"...
Pedersen açlığı, andangen karakterinde hayatın içinde kaybolup giden hikayelerin, aç açık kalanların ödün vermeyen tavrına yalın ağıttır. Pederşahi tokluk ise ağdalı yakınmalara özenmeyen bir başkaldırı ve dik duruş anıtıdır. Pederşahi veya Pedersenvari, olsun veya olmasın açlık, insanın insanlığın en büyük sınavıdır. Sınav için ders almak değil, sınavdan ders çıkarabilmektedir sınavın getirisi. Kazanmaktır ezeli savaşı. Yani yeryüzüne hükmeden metaforik açlığı, hemen şimdi babında tarihe gömme savaşıdır kutlu savaş...
Binlerce yıldır açlık, açlık körlük açlık üçgenine hapsedilmiş bir süreçtir. Bu süreci sonlandırmaktır ana gaye. Çok yönlü çaresizlik ve kuşatılmışlığı yenmektir temel amaç. Mesele ağır kusuru kusursuzca resim resim biriktirmek ve bir gün mutlaka açlık günleri bittiğinde, yıllar yılı biriktirilen resimlerin çöp sepetine atılmamasıdır. Mecalini çer çöpten, çöp konteynerlarından karşılayanların resimlerine saygıyla...
Çekilen o irkiltici resimler ise kendini bir türlü çek etmeyen şatafatlı resmi geçitçilerin büyük, en büyük ayıbıdır. Öyle ayıp ki kılıçların gölgesinde geniş yığınlara reva görülen...
Oysa " Açlık, kılıçtan bile keskindir"...