19 Şubat 2018 Pazartesi

TANRININ ELİ


TANRININ ELİ

Tanrı tasarımları milyonlarca yıldır insanlığın kafa yorduğu dünya gerçekliğidir. Tanrısal gerçeklik deneyimlemeler sonucunda mantıksal yolları kullanarak, bilimi zorlayarak tanrıların birliğine veya tek tanrıya indirgenmiştir. Ve teolojisini bu yönde netleştirmiştir. Ancak son yıllarda manasız işler ve eşleştirmelerle koca sistemin, evrenin bağımsız yaratıcısı da bağımlı kılınıyor…
Bakıldığında teoloji insan bilgisinin sınırlarını zorlayan ve kalıplaştıran bir yörüngedir. Ve varsayılan Tanrıya odaklanır. Tanrı hakkındaki tüm spekülasyonlar ise insan aklında negatif veya yıkıcı, pozitif veya yapıcı bir rol oynar. İnsanlığı var eder. Hissettirmeden hayatı belirler dünyayı biçimlendirir. Yörüngeden çıkmak, diğer dünyaların varlığını hiçe sayarak doğrudan nefes almak bencillik olur. Bu boş verdimcilik insanlık tarihinde bir yerlerde kalmıştır. Bu kör tapıcılık maddi manevi belli yere sahip kutsallara da ayıp etmek olur. Kronolojik gelişmeleri de yok saymak. Yıllardır yaşanan hepten bencilliktir. Oysaki çok tanrıcılıktan Tek tanrıya evrilen evrelerde mitolojik katkılarla doğan dinler ve Tanrı bilinci bencilliği yasaklamıştır. Doğru zor bulunmuştur.
Doğruya ulaşmak adına ağır bedeller ödenmiştir. Şimdilerde ise Tanrı ve dinler mezhepsel anlayışlarla devamlı çarpıtılarak, arkeolojik bulgular çerçevesine indirgeniyor. Sıradan akılla Teolojik çalkantılar ve bunalımlar yaratılıyor. Dünya âlemi ve tanrısal âlem çatışmaları ve eksik buluşmalar ile yapay gerçeklikler tanzim ediliyor. İnsanlar hep o kaygan kulvarda yarıştırılarak katı kıskaca alınıyor. Bazı şeyler tamamen gizlenerek yol almak resmen dinden sayılıyor. Dinden çıkaran dincileşmek pervasızca mubah sayılıyor. Böylece cahillik iyice gelişiyor ve geliştiriliyor. Sonuç ortada.
Yolu şaşırmak işte böyle dizayn edilen bir dünyanın ve dinsel mezhepsel çalkantılarla baş edemeyen bir iç dünyanın ürünüdür. Ayan beyan cehaletin dışa vurumudur…
Tanrının ve mevcut dinlerin yanlış yorumlanmasıyla insanı cendereye sokan bu kusurlu inanış ve dar anlayış tek bir yolla bozulur ve çürütülür. Hâkim anlayış şudur; ne kadar kötülük, olumsuzluk, ayıp, günah, kusur ve saire varsa Tanrıya ve dinlere yüklemek. Negatif oluşumların tümden onlara mal edilmesi. İşte ciddi biçimde eleştirisi yapılması gereken konu budur. Bir kere en başta bu tavırdan vazgeçilmesi gerekir. Sonra bu inanca tapınmanın doğru olmadığının, bu yüklemelerin dinlerde bulunmadığının cesaretle ortaya koyulması gerekir. Çünkü yalan yanlış izlenen bu yolla ne yazık ki dinlere zarar veriliyor. Günahı günahsız toplumlar çekiyor. Gün olur Tanrı ile yüzleşilebileceği hiç düşünülmüyor.
Son yıllarda en geri ve en gelişmiş çağların imgesi ve simgesi olması gereken Tanrı birikimi ve dinler kemikleşmiş kronik sorunların ve kirli savaşların nedeni yapılıyor. Oysa akılla dini buluşturmadan çağın ruhunu yakalamak, barışı doğurmak güçtür. Kıyasıya kavga gittikçe derinleşiyor. Birbirine bağlanan bağnazlıkla simgeler tersine döner. Döndürülüyor.
Bu kısır döngüde Tanrının varlığı, yeterliliği ve yetkinliği ile oynamak teolojik manada özel durumları da tetikler. Yenileşme ve reform güçleşir. Yobazlaşma zihni tutsak alır ve metafizik çatışmaları yeryüzünde kalıcı kılar. Bu öyle bir konseptir ki her türden savaşın özünü oluşturur. Dünyanın her kuytusuna ulaşan, aklın melekelerinin her zerresine bulaşan huzursuzluk bu kanalla dolaştırılır. Maluma mahsus ortam hazırlanır. Kusursuzluğa yakın plan bozulmalar güncellenir. Muzip nedenlerle muzır savaşlar o yüzden gerçekleşir. Hatta gerekli sayılır. Yeni yeni dinsel motifli serüvenler onun için yaşanır.
Tanrı yasaları sayılan tüm değişmezler zaman içinde keyfi değişmelere uğradıkça, arsız gelişmelere boyun eğildikçe dinler evrenselliğini de yitirir. Bölgeselleşir. Lokal seviyede kalır. Evren kana bulanır. Dağılmışlık dünyaya yayılır. Zulüm zemin buldukça lafta din bağlamında evrensellik dayatır. Dayatmaya ek tek tip eğitilmişlerin evrenin kanallarını hurafelerle tıkamaları da artar. Varlığın reddi ise düşünsel serüvene hamilik yapar.
Oysa dine ve dinsel yolculuğa tanıklıktır tüm tasarımlar. Tanrının gözü ve eli değer her yolculuğa. Dili yolculara pusula olur. Yolu şaşırmışların tuttuğu yol, tutturduğu temelsiz tasarımlar özgür ve özgün manevi güçlerle reddedilmedikçe ve haklı göçlerle beslenmedikçe Tanrının eli giderek zayıflar. Dili zehirlenir.
Eski dünyanın tüm coğrafyalarında yaşanan budur…

EVRİMSEL TARİH


EVRİMSEL TARİH
Kendi açtığı yolda yürüyenlerin önü asla kesilemez. Onlarla uğraşmak zordur. Çünkü onlar sonsuzluğa ulaşma tutkusuyla gelenekleri yıkarlar, geleceği kurarlar. Yani tarihi yaratan evrim geçiren insandır. Evrimleşemeyen insan ise tarihte neler olduğu ile pek ilgilenmez, ilgileniyor görünür. İlgilendiği sadece kendisi ve kendisi gibilerdir.
 
Tarihle sabittir. Elitleşen eşitsizliğin merkezinde üretim yatar. Yoksullaşmanın temelinde ise tüketim. Zaten üretim ve tüketim tarihin binlerce yıllık temel gerçeğidir. Böyle olmasına karşın uzay çağında bile durum kabile mantığı ile izaha çalışılır. Mesele mantıksızlık mezarına gömülür. Uygarlık da, toplumsal gelişmeler de maalesef bu mantıkla karanlığa işlenir.
 
Oysa üst akla ve alt metinlere karşı durmanın ve direnmenin özü evrimsel değişim üzerine etkileşimdir. Öyle bir etkidir ki bu harcanan uzun yıllardan sonra elde edilen sadece asilliktir. Asillik ise tarihsel anımsatmalara karşı koyan bahane arayışları ile köleci zihniyetin geri dönüşüdür. Ölümlüdür her fasıl. Bu fosil sapkınlık insanın ve toplumların tarihsel evrimini de reddeder. Evrimsel tarihi de.
 
Oysa ağırdan bir evrimleşme en akılcı yorumdur. Evvel ahirde evreleri incelemeden irdelemeden aklın egemenliğine ulaşılamaz. Bilir bilmezlikle bakanlar dahi görür; din insanın evriminde belki büyük etkendir. Ancak toplumsal patlamalara, büyük devrimlere de en büyük engeldir.
 
Tarihsel deneyimlerden, evrimden ve devrimlerden kopuşla yaklaşılır dinlere. Bu yakınlaşma yetmez kıyasıya mezhepleşilir. Meslek seçilir gibi, takım tutulur gibi dincileşilir. Zaten dünya tarihinin en yanlış anlarını din bezirgânları kurgular, en acımasız anılarını da bunlar cilalar. Böylesine çağdışı ve çıldırasıya bir tutumdur tapınılan. Dinbazlar hep başroldedirler. Bu din baronları tüm tarihsel gelişmeleri tersine döndürecek tiynettedir. Bunca toplumdan soyutlamalar ve soyutlanmalar ancak dini ve ahlaki yozlaşmayla olur. Evrime evrilmeye direnmeyle olur. acımasızca o direnci gösterirler.
 
Görüntü gerçek irade geçmiş çağlarla hesaplaşmasını yapmadan öznel öğretisini de geliştiremez. Bu yeni bir dönem yaratmak çabasını da mutlu sona yakınlaştırmaz...
 
Saltanatı kaybetmek bu kadar zorken her nedense hangi akla hizmet sınır tanımaz biçimde her şey tanrılaştırılır. Korkusuzca Tanrı değiştirilir. Ve değiştirmeler dinleştirilir. Bu yapay din adına her şeye göz yumulur. İşte anlaşılamaz gericileşme budur. Oysa tarihsel evrim süreci ekonomik ilişkileri düzenleyen bir modda işler. Ekonomik biçimlendirmeleri de belirler. İnsanlık tarihi ekonomik gelişmeler ve değişmeler doğrusunda şekillenir.
 
Ancak bu zorlu kavşakta tuzak kurallarla kuşaklar boyu etkisi sürecek bir modele tapınma başlatıldı. Yeryüzünün öteki yüzü her türlü fitne fesada boğuldu. Zulmetmeye zemin hazırlandı. Bilimsel ve toplumsal beklentiler ihtiyaçtan öte ihtiyaçken yok sayıldı. Yani tüm yaşanan tanık ve kanıt bolluğundaki yalnızlık oldu. Dinci üç maymun doğdu.
Oysa tarihi yanıltan da yoksulluktur, tarihi yazan da…
 
Bir kereliğine benliklere örümcek sürüleri akın edince toplumsal kükremeler hep cılızlaşır. İsyanlar masumlaşır. Bin yılların politik oluşumu tarihin köklerinden aldığı değerlerle kötü geleceğe direnir. Direnir ama yutulur.
 
Yarınları kurtarmak, geleceği kurmak kutsaldır. Evrimsel tarih o yönde gerçekleştirilen kutsal isyanları bünyesinde taşır. O yolda yürüyenler ise kutsallaşır.
 
Tarihte kayıtlıdır…

PİYON İSPİYON OYUN


PİYON İSPİYON OYUN

Dünyada sürekli iktidarın felsefesine hizmetçilik kendi mesleğini de yaratmıştır. Piyasaya piyon olmak, ispit üzerine hızlıca arzı endam etmek. Olmayacak dualara Âmin demek. En derine tapınma. Yani ispiyonculuk.
Bu meslek erbaplığının özü davranış ve adanış çerçevesinde ölümüne birilerine kaynamaktır. Ya da gözü dışarıda av aramak, avlanmaktır. Dikkat antenleri ile ritüelleri birleştiren bir minyatürleşme durumudur aslında. Geçmişin kiri ve geleceğin musibeti üzerine iz sürmek, sohbet düzmektir. Denilebilir ki is pas içinde piyon olduğunu unutmak körlüğüdür. Kurban arama kötülüğüdür.
Kulluğu yüceltmek ve yükseltmek babında tarihe ve taliplere suç aranmaktır. Sikkenin ayarıyla oynamak, resmi olmayan makamlarda ispiyonlama ve ispiyonculuk üzerinden mevki ayarlamaktır. İnsanlıkla asla örtüşmeyen iktidar muhafızlığına soyunmak işidir; ispiyonculuk.
İspiyonculuk arşivlerden akıp gelen ve en can yakıcı en çarpıcı hikâyeleri bağrında barındıran mekanizmadır. İspiyon ile beslenir yalancı dünyalar. Yani her şekline faşizan duruş bulaşır ve kitlesel çözülüş egemenleşir. Artan nefret duygusu ile yoğunlaşmış neferler devreye sokulur. Tüm iktidarlar bu akıl karıştırıcılık ve kargaşa peşindekilerin emrine giren ispiyoncuları kullanır. Cesur pozunda umursamazlığı güderler. Her el attıkları yere aylaklık ve ahlakçılık merkezli bir huzursuzluk bulaştırırlar. Her adımda planlı dalkavukluk ve kopukluk dünyasına malzeme pompalamaktır ispiyoncunun görevi.
Top yekûn iğrenç ve terbiyesizce piyonlaşmaktır. Banalliktir ve üç kuruşa bahaneler uydurma vazifesini terfidir. Sağı solu da yoktur. Her tonda yeşerir ve yeşillenir. Genetik inkârcılığın ve bozuk harcın son versiyonudur. Sözde sulh ve sükûnet sağlama esaslı kelle avcılığı, avantajı dezavantajı gözetmeyen avantacı ve lavantacı geçinmek maksatlı musibetliktir.
Vatanı milleti olmayan ama öyle gösterilen, sıkıyı görünce anda saf değiştirme pratikliği gösteren aymazlıktır. Çünkü sürü kaderine baş koyuşun, başka işe yaramayışın derdiyle mahiyete sığınma sığırlığıdır bir cümleyle.
Küçük büyük ispitlerle sağlanan istikbalin ve İstiklalin sağırlığıdır. Sen özelsin baştan çıkarması ile raydan çıkmışlık, despotik dirilişin ölümlülüğüdür. Ödleklerden sayılarak da tarihe geçmektir mükâfatı.
İspiyoncular despotizmin iz sürücüleri, oyunun oyuncuları, piyeslerin piyonlarıdır. Üstüne üstlük kalitesi düşük insan profilleridirler….
İşte sürekli iktidarda kalma felsefesine hizmetçilik kendi mesleğini yaratmıştır, ispiyoncuları…

MÜLKSÜZSÜZ MÜLTECİLER


MÜLKSÜZSÜZ MÜLTECİLER

Karayolu kullanan insan kaçakçıları ile deniz botu kullanan mülteciler gözden kaçırıldıkça öksüz ve yetimler cehennemi kuruldu bu dünyada. Güçsüz mülteciler ile Mülk Suresi güçsüzleri türedi dört bir yanda. Nice vakalar var yaşandı ve unutuldu…

Oysa unutmamak gerekir. Bazı insan azmanlarına yeni macera çeşitleri çıktı. Hala çıkıyor da. İnsanlar ister mülteci ister malcı, ister anamalcı olsun, izleyenler insanlıktan kopuyor, çıkarılıyorlar. Ne tutarsız görüntülere sahne oldu bu karnaval havasında gerçekleşen sınır tanımaz mülteci girişleri. Acıma dozunda ah vah çekmek, sosyete pozunda öncesiz veya ön yargılı söylenmekle çözümlenemez boyutta gelişiyor vatansızlık.
Vatandaşlık bazında tabelanan bu ‘mülksüz mültecilik’ bulmacayı çözmüş görünenlerce jeopolitik ve politik macera eksenli yeni bir beyin fırtınası. Ancak tarihe, tarife ve talihe bakılmaksızın olmaz. Anlaşılmaz bir acı gerçekliktir ancak vatan kavramını çökerten ve yardımcı plan paylaşımları ile sadeleştirilen bulaşıcı bir hastalıktır. Tamamen tampon veya tamponsuz bölgelerde papyonlu kötü oyuncuların oynadığı, oynatıldığı bir filmdir.
Hayatın sırları, olayların örgüsü ve oynanan kartların şirretliği şirin gösterilerek ne yapsın garipler hafifsemesi ve garantisi ile gazlanma ve frene basamayıştır. Artık süresi ne kadar ise, üç beş yılda artan nüfus ve nüfuz, her memlekette en azından bu yeni ırkın oluşması demektir. Bu yeni etnik yapı şimdilik mülksüz mülteciler, yarın ise kuşku verici bir sona gebedir.
Zorunlu ziyarete gelmiş havasında en ücra da dahi karşılaşılan en küçük fırsatta daha batıya, hakiki batıya kaçacağını dillendiren bu iki adımlık akıllılık şu fakir memlekete krallar gibi yerleşir. Gitmez dönmez hiçbir yere, yerleştikçe yerleşir. Ayağının değdiği her yeri vatan sayar kabullenir.
Neyin kavgasını yapmaktır bu, su götürür götürmez nedenlerden ötürü. Göçebe bir toplumun son temsilcileri sayılan bir millet olarak bu savaş kaçkını göç ve göçmen olayına sıcak baktıkça mesele halledilmez. Hele meseleyi muhacir enser çerçevesinde gördükçe ilerde eyvallah dedirten bir mülkiyet gaspı da doğar. Bu mülksüz mülteciler milleti ortalıkta keyif çatarken memleket çocukları vatan millet adına daha çok ölümlere gönderilir.
Bunlar bu mülksüz mülteciler önce bir ana çocuk, sonra koca, sonra da çoluk çocuk yerleşirler. Ülke ekonomisine göstermelik katkı yaptıkça, verdiğinden çok alır, mülk Allah'ındır demeyip mal mülk de edinir. Yerlerini sağlamlaştırıp sağ cenahtan güçlenip tam yerleşir. Malcılık anamalcılık tezgâhında kısa zamanda roller değişir. Kapılarını bu kadar kolaylıkla, her önüne gelene açmanın da bir bedeli vardır. Bu bedel bilmukabele birilerine ödetilir. Bu yüklü faturayı zoraki ödeyecek bir başka dünya milleti var mıdır acaba.
Gelecekte bu konuda kim nasıl ne zaman hangi adımları atacak orası muamma. Muhakkak görülmesi gereken ise ilticacı cennetine dönüşen yarımadanın yarım akıllı bir bölgede dayanaksız bir mülteci politikası güttüğüdür. Resmen karanlığa gark olduğudur. Güldür güldür değişen düzenin değişmezliği üzerine çöken karanlık kalktığında ‘mülksüz mülteciler’ de güdülen etnikler listesine eklenir.
Bu ekleme ve denkleme insaniyet namına belli soru işaretleri ve soğukluk taşısa da iktidar tarafından şimdilik iyi kullanılıyor, nakkaş gibi işleniyor. Sanki bir şeylere zemin hazırlanıyor.
Sonrası kuruluşun ihmali ve kopacak kızılca kıyamet…

HAYATIN AKIŞI


HAYATIN AKIŞI

Doğanın diyalektiğinde gizlidir hayatın akışı. O gizem ki tüm hataları eleştirel elekten geçirmek demektir…

Aslında tüm hatalar ve sorunlar meslek sorunundan önce kişilik bunalımları ile başlar. Kişilik oturmayınca meslek dürtüleri devreye girer. Hele meslek edilen siyaset olunca sosyal sorunlara bakış açısı da aşırı önem kazanır.
Sosyal siyasal ekonomik derken sorunlar sevgi ve bağlılık boyutunda çoğalır. Bu günlerde yaşanan son on yılların getirdiği bağlılık ve sevgi sorunudur. Bu sorun ayrıntılı biçimde ele alındığında yaşamın akışında kırılmalar göze çarpar. Bu kırılganlıktan hareketle gelecek belirsizliği toplumsal uyuşmazlıklara ve bireysel tutarsızlıklara kapı aralar. Bileşkesi ise kötüye giden akış ve bozulan hayatlardır.
Hayatta kalıcılığın ve esenliğe kavuşmanın yolu bağlılığın tesisi ve sevginin yüceltilmesi ile açılır. Yaşamlar ve olanaklar bunca sınırlı boyutta iken boş yere zenginlik küstahlaşması ve ne için yapıldığı bilinmeyen üst anlaşmalarla sorunların üstesinden asla gelinemez. Öyle zaman olur ki zenginliğe güvenmek ve mağrur olmak da yetmez. Gören gözlerin görmesi gereken ise doğanın en karmaşık çelişkisinin dahi kendi içinde çözülmesini görmektir. Hayatın akışı ancak bu şekilde hızlandırılır.
Değişim ve etkileşim işte bu akışkanlığın her nefese uygun nüvesi ve meyvesidir. Asla budanamaz. Bulunmaz hayatın akışına göre yön veren ve sorunları varlık durumu ile açıklayan tutum ise sadece kumanda altında olmayı ve kalmayı günceller. Kumanda dışı tavırlılık metodolojik açıdan diyalektiği kavramak ve o kavrayışla bütünlük sergileme biçimidir. Bir inceliktir. Tamamen amatör kalınıp en gerçekçi redçilikle hayatın akışının tersine karşı duruştur. Sadece kendi çevresinde dönüp dolaşanlara göre biçimlenmek eksikliği ve karşıtlığı görmemek sorunları artırır. Sorunlar arttıkça da çaresizlik patlak verir. Yenilgi korkusu aklı kuşatır. Topluma sırt çevrilir. Dalkavuklar içinde kuşku ve dışa kapalılık artar. Haliyle ruhsal çöküş başlar.
Hayat ve hayatlar çöküşe akarken kimin dost kimin düşman olduğu ayrımında tutarsızlık görülür. Öylece en etkileyici biçimde dahi olsa işin doğası bozulur.
Aslında her sorun sayılan sorun nihayetinde toplumsaldır. Bireyle başlar çevre ile bütünleşir, politikasını oluştur ve tüm katmanları direk ve endirekt etkiler. Ancak özünde her alanda gün geçtikçe yitirilen bağlılık ve sevgi kavramının pek önemi yoktur. Derin bir kararlılık ve karanlık hayal kırıklığı yaratarak tüm sistemliliği yok eder. Hayatlar son derece acımasız bir sona akar .
Akar ve hayat bağlılığın yerine bağımlılık, sevginin yerine kırıntısı ve bolca kristalize düşmanlık ikram eder. Düşmanlık ikame edilir. Ve memlekette millet asla sorunlarıyla baş edemez, iddialarını başaramaz hale gelir.
Hayatın akışı doğanın diyalektiğine tabidir. Ve özünde asla zalimliği barındırmaz…

MODERN SİYASET VE DEMOKRASİ


MODERN SİYASET VE DEMOKRASİ
Görünürde kısa aralıklarla yüzleşilen bir demokrasi çıkmazı yaşanıyor gibi bir hal var. Ama durum daha da vahim. Resmi modern siyaset ve memleket demokrasisi can çekişiyor. Dünyanın dört bir köşesinde olduğu gibi devlet mekanizması tutunacak dal arıyor. Veya budayacak. Demokrasi elitleşiyor. Ve idare planlı programlı sadece elitlere uygulanan bir yönetsel anlayışa evriliyor.
Siyaset literatüründe demokrasi güç ve otorite kullanma sanatı diye geçer. Ancak halka vekâlet edenlerin zaman zaman yetkilerini aşmaları başlıca sorundur. Yani demokrasi içinden otoriter modellerin doğduğu bir gerçektir. Devlet gücünü arkasına alanın resmi makamları babalarının makamı gibi kullanması ve despotlaşması gibi. Bu demokrasi ile bağdaşmaz ama modern zamanlarda bile öyle.
Ayrıca devlet benim, ben devletim mantığı hiçbir zaman denetime tabi tutulamaz. e tamamen hakimken tutturmaz da. Böylece bireyin ve hukukun üstünlüğü sallanır. Durum öyle hale gelir ki antik dönemlerde bile olmayacak şeyler olur. İşler makul karşılandıkça durumdan vazife çıkarımları da artar. Bu sözde yeni demokrasi ve güttüğü modern siyaset din, yerel özerklik, mezhepsel kölecilik çerçevesinde şekillenir. Belirleyici pozisyonda ise daima din odaklı politika yapanlar yer alır. Son yıllarda yaşananlar aynen böyle.
Böylece siyasete ilgi gittikçe azalır dine bağımlılık ise artar. Yani kurumsal tezler ve kurgusal manevralarla toplum resmen aldatılır, aldatılıyor. Katılımcılık ve şiddet takipleri talepleri azaltılıyor. Toplum teokratik bir gruba emanet ediliyor. Teoloji tek felsefe haline getirilerek başlıca sorunlar onunla idealize ediliyor.
Devamında modern siyaset günden güne gerilerken eskimiş farz edilen demokrasiye ulaşmak dahi güçleşiyor. Gericilik ağır basıyor. İlerisi gerisi sosyal, siyasal, kültürel, zihinsel, kurumsal ve kuramsal tutulma yayılıyor. Bilimsel anlam ve çözüm arayışları küçümseniyor. Yani geniş yelpazede demokratik kurallar kan kaybederken, gelişen yeni süreç içinde rejim meşruluğunu yitirdikçe yitiriyor. Peşinden yönetimin meşruluğu da tartışmaya başlanıyor. Olmadık siyasal tercihler iktidar pozisyonlarını belirliyor. Ve demokrasiden umut kesiliyor. Modern siyasetten uzaklaşılıyor.
Her şey keskin hükümet kontrolüne geçiyor. Modern siyaset ve demokrasi can güvenliği tehlikesi, keyfi gözaltılar, sebepsiz tutuklamalar ile zedeleniyor. Otoriter ve totaliter bir düzenin yaptırımları şeklen demokratik gösterilerek, algı yüklemesine dönük her enstrüman bir bir kullanılıyor. İşin garibi aşırı milliyetçilik ve dini modernleşmeyle millet ayni hizaya çekiliyor. Demokrasiyi baş tacı etmiş görünen en modern kimlikler bile dizayn edilen bu yönde siyasal birlik ve toplumsal uyum sağlamak için kimliklerini yırtıyorlar.
El birliği ile kaba güç, terör ve savaş arenasına ve girdabına sokulan memleket resmen bir demokrasi çıkmazına itiliyor. Ve modern siyaset açmazı yaşıyor. Bu arada aymazlık olabildiğince yayılıyor ki yönetim halktan alınıp geleneksel siyasi elite veriliyor. Ya da verilmesine zemin hazırlanıyor.
Bakınız; geleneksel siyasi elit…

MODERN İMPARATORLUKLAR VE ŞOK


MODERN İMPARATORLUKLAR VE ŞOK

Geçen yüzyılda koskoca imparatorluk coğrafyası yüzyıllarca hükmettiği geniş topraklarda modernleşmeden korktukça ard arda şoklar yaşadı. Şokların etkisiyle özellikle diller ve dinler mozaiği olmakla övünülen devasa imparatorluk değişime kapılarını daha sıkı kapattı. Modernizm kapılardan sızmaya delik bulamayınca, modernite bile imparatorluk dinine göre dizayn edildi…
Sonuçta kurum ve kuralları gelişen ve değişen dünyaya direnemeyen ve dağılmaya yüz tutan koca imparatorluğun suni sistemi derinden sarsıldı. Bu sarsıntı koca İmparatorluğun kendi içine iyice kapanmasını ve içinde suçlu arar zihniyetin egemenleşmesini de beraberinde getirdi. Kendi dini ve diğer dinleri de eşzamanlı etkileyen tek şeyin din dışındaki değişim olduğu, dünyada değişmeyen tek geçerli akçenin de değişim olduğu geç anlaşıldı.
Özellikle dini, yönetsel ve askeri yapıdaki tutuculuk ve modernleşmenin uzağında kalış korkulası imparatorluk gücünü yok derecesine etkiledi. Büyük küçük savaşlar hep kaybedildi. Her şey en üst dereceden etkilendi. Yeryüzü hâkimiyeti zaafa uğradı, hilafeti saltanat zayıfladı. Değil dinler, dinci mezhepler karmaşası da bu yanlış akıma kapılınca şok arttı. Yanlış üstüne yanlış eklenince gelişen çağa daha da ayak uyduramaz hale gelindi. Ayrıca etnik isyancılık da sosyal yapıyı bozdukça bozdu. Yapılabilecek çok şey vardı belki ama Tanrı kelamıymışçasına sorgusuz uyulan, uydurma dini fetvalarla yenileşmenin de önü kesildi. Hiç bir şey yapılamadı.
Koskoca İmparatorluk kurtuluşunu çağı geçmiş çok kavimli, kabile normlarında aradı. Kendini çöllere, çöllerdeki vahaya bağladı. Ancak bu gereksiz çabalar çağın modern normlarından daha da uzaklaşılmasını ve büyük yıkımı getirdi…
Toprak düzeni ve mali yapı gittikçe bozuldu. Yenileşen çağın zorlamasıyla girişilen modernlik ithali koca İmparatorluğa çok pahalıya mal oldu. Saraydan sokağa tefecilerin, çetelerin eline diline düşüldü. Diğer imparatorluklar kendi hayat tarzlarını yenilediler ve yenilendikçe kendilerini üstün görme anlayışını kazandılar. Zamanında diz çökenler iki ayak üzerine dikildiler. Böylesi diklenmeler ağırlık kazanırken koca imparatorluk geri kalmışlık bilinciyle bocaladı. Bilinçdışı her şeye boş verdi. Mevcudu korumaya yeltenildi. Çünkü ciddi karşılaştırma ve değerlemeler yapıldıkça dünyanın diğer coğrafyalarında asla mukayese edilemez, mücadele edilemez ilerleme ve gelişmeler kat edildiği anlaşıldı.
Yapılan yanlışlar yüzünden artık Koskoca İmparatorluğun dini geri kalmışlığı, gericiliği temsil ederken, gelişen ve modernleşen dünyanın dininin ise ilerlemenin modeli olarak görülmesi en büyük şoktu…
Şok hala devam ediyor. Yüzyılların tavanından sarkan bu genellemeler halen geçerliliğini koruyor. Hatta son yıllarda oryantalist kabile öncülüğü ile ulus devletçiliğin tescil edilemeyen bir çekişme, içten içe sürdürülen ince savaşın içinde olduğu iyice belirginleşti.
Yani koskoca imparatorluktan bugüne hiçbir adaptasyon uzun süreli gitmeyerek devlete millete sık aralıklarla geriye, eskiye dönüşü yaşattı. Bu ani şoklar nefret, kin ve haset çerçevesinde ismi konulamayan bir gericiliği de güncelledi. Modern imparatorluklar çağdaş tarihe katkı sunarken karşılığını kat ve kat aldılar. Sömürdükçe sömürdüler. Sınır kentler ve köle devletçikler dünyasında geliştiler. Koca imparatorluk ise küllerinden bir kez daha doğdu. Sömürgeci dünya tarafından tekrar bir yangının içine çekiliyor.
Yani yakın tarihte en kocası yok olurken, en pısırıkları ve cılızları sınıf atladılar. Modern imparatorluklardan ileri demokrasiye geçtiler. Bunlar lehine sonuçla yetinmeyip koskoca İmparatorluğun dağıtılmış coğrafyasında artıklardan megaloman politikacıların yetiştiği, yetişenlerin despotlaştığı kukla devletçikler oluşturdu.
Modern imparatorluklar dünyasında ve koca imparatorluğun küllerinden yeniden doğduğu coğrafyada asıl şok ise büyük sermayenin tezgâhladığı yersiz yeni kapışmalar. Kapıştırmaların neticesinde bu kurgu devletçiklerin de yok edileceği gerçeği.
Üst akıl ayni, ayni senaryo…

MODERN DEMOKRASİ VE DEMOKRATİKLEŞME


MODERN DEMOKRASİ VE DEMOKRATİKLEŞME
Şu memlekette yüzyıllardır modernleşme ve demokratikleşme devleti kurtarma amaçlı kabul edilen olgulardır. Ayrıca gerçekten de dış mihraklıdır bu devleti kurtarmak adına yapılanlar. Dünyaya dış dengelerden yararlanmak ve dış destek sağlamak merkezli bir adaptasyondur. Ama iç dinamikleriyle ele alındığında bu iş tutmaz. Tutmadığı da her dönem görülmüştür…
Çünkü model alınan modern demokrasi temel özgürlükler ve anayasal düzen çerçevesinde durmaksızın gelişirken şu garip memlekette hep bir duraksama veya katı kurallı kısıtlamalar dayatılır. Demokratikleşme maksatlı arayışlar ise dış etkileşimli dıştan arayışlara yönlenir. Bu dış kaynaklı örneklemeler milletin gözüne gözüne sokularak demokratik düzenin kötülüğünden dem vurulur. Yani demokratik bağımsızlığın öne çıktığı her dönem merkeziyetçi anlayış egemen kılınırken merkezi yönetsel yapı demokratikleşmenin önüne bir dizi engeller koyar. Devrimci memleket evlatlarına acımadan kıyar.
Başa bela bir oryantal demokrasi cilalanır. Bu oryantal despotizm zaman gelir sözde modern demokrasiyi dayatır. An gelir yapay demokratikleşmeyi de kendi tasarrufunda tutar. Demokrasi safında yer alır ve rol çalar.
Böylece devşirme bir sistem ve bu sistemin orduya dayandırılmış en eski modeli modern dünyaya demokrasi ve demokratikleşme cevheri diye sunulur. Bu yalancı dünyada yerel sivil belirleyici faktörlerin gelişmesine asla izin verilmez. Verilirse de rahat bırakılmaz. Yani modern demokrasi memlekette bir türlü kurumsallaşamaz. Demokratikleşme hiç gerçekleştirilemez.
Zamanında zor bela kurulan devletin gerçekçi niteliği ve kurucu değerleri kutsal savaştan ebedi barışa geçmeye, en geçerli dünyasal sebeplere dayandırılsa da ithal edilen modern demokrasi de uzun soluklu olmaz. Yırtık yama tutmaz. Rahat bir nefes aldırır o kadar. Çünkü din ve dincilik, açık veya gizliden kurucu mit, ağırlığını ve sunucu varlığını hissettirir. Hissettirdikçe de şu fakir memlekette demokratikleşme asla hayata geçmez. Geçirilmez.
Ayrıca her şey açık seçik bilinmesine karşın şu memlekette hiç kimse modern bir devlet doğarken sırf bu yüzden aslında ölü doğdu diyemez…
Modern demokrasi ve demokratikleşme ayarı çekilerek bundan sonrasında memlekette hangi kurgusal projeler devlet eliyle uygulanacak ve devlet nasıl kurtarılacak acaba. Şimdinin sorusu budur. Zaten bu devlet kurtarma operasyonları on yıllardır şaşırtıcı bir durum. Bu kim kime dum duma dünyada kim kimden kurtarılıyor anlamak mümkün değil. Hep ayni hikâye.
Bu kez hikâyenin sonunda elbette dış mihraklı ama hiç de modern olmayan ve asla demokratik açılım sunmayan bir model olacağı malum…
Çünkü oturduğu zeminin kayganlığı itibariyle bu coğrafyada toplum mühendislerinin algı yanıltmaları ve çengel atmaları ile kurulacak veya idame ettirilecek her devlet monarşik bir tabana oturur. Ve egemenlik milletten yöneticilere geçer. Ellerden tekele. Asla yetki paylaşılmaz ve göçerilmez. Oluşabilecek her demokratik çıkış asla demokratik olmayacak bir dizi güç kullanımıyla dizginlenir. Gelecek sadece gaz ve haz siyaseti üzerinden gündemleşir. Geçmiş ve gelecek kavramları köleleşen bir toplumun dizaynı ve köleci bir anlayışın kayıtsız şartsız kabul edilmesi için kullanılır.
Son söz; Modern demokrasi ve demokratikleşme zaten dış mihraklıdır, demokratiklik dış kaynaklıdır ve seve seve…

8 Şubat 2018 Perşembe

A TAKIMI B PLANI C HALK PARTİSİ…

A TAKIMI B PLANI C HALK PARTİSİ…
 
Dünyada değişmeyen tek şey değişim. Değişim ve yenilenme. Yani dün neyse bugün de o olmamalı ve yarınları üç aşağı beş yukarı ayni kadrolar planlamamalı. Partinin vurduğunda ses getirecek bir A takımı olmalı, B planından başlayarak çözüm üreten planları olmalı, C bu parti Cumhuriyet Halk Partisi ise partinin ABC’si memleketin dilinde olmalı…
 
Ama kurultaydan yine hakkınca A takımı kurulamayacak, genel geçer B planı olmayan, C yine Halk Partisi olunamayacak gibi bir görüntü çıktı…
 
Durum daha en baştan belliydi. Partinin geleceğinin göstergesi Parti Meclisi için açıklanan anahtar listelerdi. Anahtarı bozacak tavşan listelerdi. Bu listeler uyarınca yarışıldı ve tabela ortaya çıktı. Yakında parti üst yönetimi de açıklanır, birkaç isim değişir o kadar. Yani topluma mesaj vermeye çalışacak ama veremeyecek yeni bir vitrin düzenlemesi daha.
 
Bu karamsarlık neden, şundan; Parti Meclisi Kurultay’dan sonra en yetkili organ. Ama etkisi sıfır, işlevsiz. Zaten değişim ve yenilenme doğrultusunda hiçbir zaman asli görevini yerine getiremedi. Hep kendi kişisel durumlarını korumaya endekslendi. Zaten uzun süredir pasivist bir yaklaşım içindeydi. Bu yüzden bu kurultayda oluşacak PM listesi ve PM’ye girecek isimler çok önemliydi. Yani partiye vereceği yön, yöntem veya çalışmalar bir yana MYK’nin oradan seçileceği için çok önemliydi. Bir biçimiyle MYK belirleyiciliği yaptığından çok değerliydi. Ancak tren bir kez daha kaçırıldı.
 
Artık Genel Başkan oluşan bu PM tablosundan hiç zorlanmadan, parti içi dengeleri hiç gözetmeden istediğini seçecek. Yol ve rol arkadaşlarını rahatça belirleyecek. Siyasetin malzemesi insan, malzeme bu denilecek yine. Gerçekler göz ardı edilecek…
 
Sonra Parti içi yarışların boşuna olduğu ve boşa emek harcandığı yönünde bir algı, olumsuz yargı oluşacak. Veya bu durum hiç değişmeyecekmiş algısı ve ön yargısı parti içine yayılacak. Ve halkta karşılığını bulacak. Sokakta ise bunların A takımı hep ayni, B planları da yok,  C Halk Partisi olmaktan gittikçe uzaklaşıyorlar kesin yargı ve yaygarası hâkim olacak…
 
Peki, böylesi bir ortamda bu kimin CHP’si olacak.  Kendini nereye somutlayacak. Hangi siyasal birikimin ve siyasal sürecin savunucusu olacak. Siyasi karakter, hedef karmaşası ve siyasi çizgi kırılmasını güncelleyen bu kadrolaşma toplumla ne kadar kucaklaşabilecek. Hedefe kilitlenmede zorlanmayan ve herkesi kucaklayan bir parti nasıl doğacak. Koskoca bir belirsizlik.
 
Dil söylemeye varmıyor ama parti tabanından gelen veya gelmeyen eski solcuları, eski sosyalistleri, demokrat liberalleri hatta dinci parti sempatizanlarını bünyesinde barındıran bu sözde zenginlik ile beş N, bir K’ya yanıt verebilmek zor görünüyor. Bu yeni yönetsel yapının sınıf temelinde bir kitle partisi olmayı hayata geçiremeyeceği de açıkça belli. İlk bakışta anahtar, tavşan listelerde bu durum gözden kaçsa da kabine giren profesyonelleşmiş delegasyonun gözünden bu sahte cennet çeşitliliği nasıl kaçar? Kaçmış. Memleketin içinde bulunduğu hassas dönem ve 2019’un önemi de gözlerden kaçmış.
 
Yani CHP kurultayı memleketin sistem değişikliğine dönük, olası yeni bir sisteme ve yapılanmaya özgü politik, teknokrat ve bürokratik bir açılım güncelleyemedi. Sürekli sistem değişikliğini dayatan bu baskıcı rejim döneminde bile ana muhalefet partisi olmanın gereği projeler sunulamadı. Mevcut iktidar neredeyse gerçekleştirilen kurultayın nüanslarından faydalanarak, asılsız atıflarda bulunarak, memleketin tüm sorunlarını yine CHP’nin sırtına yamadı. Zeytinyağı gibi yine suyun üstüne çıktı.
 
Her şey normal. Çünkü parti üst yöneticiliği sosyal anlamda statü kazanımı ve sosyal güvence görülürse, siyasetten de milletvekilliğine giden yolun başı değerlendirilirse ve sürekli seçilmek gayesi güdülürse değişim ve yenilenme gerçekleşmez. Kendini dört dörtlük görüp bir, iki, üç, dört, dönem milletvekilliği yapanlar ve uzun yıllardır üst yönetimde bulunanlar yüzünden partinin yetiştirdiği etkin ve yetkin siyasi kadrolar adaylaşamaz. Hepsi dışarıda kalır. Kurultaya dahi gitmez. Demek ki partide yıllardır bir yönetim ve üst yönetim sorunu var.
 
Tek çare tarihinde ve ABC’sinde olduğu gibi, memleket insanlarına, işsizlere, emeklilere, kadınlara, gençlere, öğrencilere,  esnafa, iş insanlarına hemen herkese, yeniden umut olması gereken ve iktidar olma iddiası taşıyan bir parti hüviyeti ortaya koyulmalıdır. Bu nasıl olur şöyle; yönetim ve üst yönetim problemlerini çözerek. Yani beldesinden ilçesine, ilçelerden iline, illerden genel merkezine, Genel Merkez yönetimine kadar partinin nasıl yönetildiğine yönetileceğine doğru dürüst bakılarak. Kendi kendini iyi yöneten gelecekle ilgili yeni iddialar, yeni umutlar ortaya koyar ve memleketi de bir güzel yönetir dedirterek.  Kim ne derse desin millet artık buna bakıyor.
 
Öyleyse A takımı, B planı ve C Halk Partisi olmak üzerinden son söz şudur; Bu partinin varoluş ve kuruluş nedeni iktidar olmaktır, ilelebet muhalefette kalmak değildir. Halkta yankısını bulacak iktidar iddiası ortaya koymak ve gereğince yönetebileceğini içten dışarıya kanıtlamaktır.

Beklenti budur...

6 Şubat 2018 Salı

ŞEMİNDEN ŞAMINA CHP’Yİ ELEŞTİRMEK…

ŞEMİNDEN ŞAMINA CHP’Yİ ELEŞTİRMEK…

Yarenlikleri üyelikleri zaten yok. Ayrıca yerelden genele ömürlerinde bir kez olsun CHP’ye oy vermemişler. Yer yarılıp dağları denizleri yutsa da, ölseler de vermeyecekler. Ama kırk yıllık partiliymişlercesine atıp tutuyorlar. Sakınmadan savurup duruyorlar. Sözde iyilik babında önerilerde, önermelerde, yönlendirmelerde bulunuyorlar. Söz sadece onlara kalmışçasına abartıyla eleştirip, göze sürmelik akıllarınca doğru yolu gösteriyorlar.

Ne yol yordam göstermesi. Bu bulunmaz hint kumaşlarının, arap ipeklilerinin topu aslında içten içe bir kinle ve başka başka nice nedenlerle, hatta en küçük nedenlerden ötürü dahi, dâhiyane çaktırmadan saldırıyorlar. Sallıyorlar. Salvoluyorlar. Çekinmeden utanmazlıkla olan bitenle alay ediyorlar. Sözde yorum yapıyorlar. Yaptırılıyorlar.

Bunlar öylece ve nereden geldikleri besbelli, kuşkonmaz bir rahatlıkla tarafsız görüntü ve çakma imaj çerçevesinde CHP’yi ve CHP’nin 36. Olağan Kurultayı’nı rotu çıkmış, sağa yalpalayan dünya görüşüyle yerden yere vuruyorlar. Bu bir kısım köşe yazarları, lafta siyaset uzmanları, külahlı sosyal medya dümbükleri ve mevcut iktidar silahşorlarına çıkıp da kimse size ne demiyor. Diyemiyor. Size ne CHP’den, babanızın partisi mi? Kaç kere oy verdiniz de bu hakkı kendinizde görüyorsunuz. Verecek misiniz veya. Durduk yerde dört koldan, kırkayak niçin saldırıya geçtiniz. Soramıyor.

Bu fırsattan yararlanan saldırganların topu ahlak ve din dışı, bilim ve akıl ötesi taptığı veya hegemonyasına girdiği lider ve siyasi parti ağzıyla laf geveliyor. Tek adam, tek dil, tek yürek sıradanlığıyla, atmosferi kirletiyorlar.  Bol kepçeden esiyorlar, gürlüyorlar. Her yerdeler. Esenlerde, esen esmeyen yerlerde, daima atış alanındalar. Sanal âlemde, sosyal medyadalar. Oradalar, buradalar.

Sıradandan berilik bu alimlik, beterin beteri bilgiçlik taslamalar bir süre daha bu hızla devam eder. Azalır ama kesilmez. Yeni gelişmeler doğrultusunda anlık çıkışlarla yeni yeni programlar dizayn edilir. Son on yıllarda ortaya çıkmış bu ahlak yoksulları, bu dinci bezirganlar sanki pek taraf değillermişçesine CHP’ye düşmanlıklarını her platformda kusarlar. Üstelik nakte endeksli nakkaşlar edasıyla. İpek dantel dokuyarak, acımasızca dokunarak ve kendilerini en bilirkişiler olarak pazarlayarak.

En baba CHP’lilerde safça, bu politika pazarlamacılarını şimdi hangi değerli ürünü piyasaya sürecekler diye bir güzel dinlerler, izlerler. Hem de CHP şöyle büyük parti, ulu çınar, böyle muhalefet, iyi ve iddialı muhalefet iktidarın da isteği ve temennisidir yalanlarına kanarak. Göz sıkışınca dökülen timsah gözyaşlarına aldanarak. Ayrıca bu tiplerin CHP tam tamına iktidar alternatifi olsa kudurmayacaklarmış havasına inanarak. Estirilen sözde ileri demokrasi rüzgârına kapılarak.

Hiç düşünülmez bu kendini bilmez şaşkınlıkta, şeminden şamına CHP’yi kimler niye eleştiriyor…

Hep onlar. Sanki koca memleketi kinci dinci iktidarın emrine bunlar vermemiş gibi, çizdikleri renkli çerçeveye karanlığı boca etmemişler gibi. Üstelik mevcut iktidara karşıtların, yazanın, çizenin, direnç gösterenin gözaltına alınıp, hapsine en baştan hepsi tepki koymuşlar gibi.  Üç maymunu hiç oynamamışlar gibi. Memleketin ikiye bölünüp, kamplaşmasına zemin hazırlamamışlar, namaz kılmalara güvenip toplumun bir kesimini diğer kesime düşman kılmamışlar gibi. Halkoyunda, milletin gözünde sütten çıkma ak kaşık olmayan birilerini yükseltip, garip CHP’lileri düşürmemişler gibi. Derviş edasıyla kılığına kıyafetine bakıp, akara bakara gıybet edip mevcut iktidara oy devşirmemişler gibi. Son yıllardaki açlık sınırı, hız kesmeyen zam zulüm işkence bir yana, son günlerdeki Ortadoğu ve savaş batağında memleketin iyice yalnızlaştırılmasının, al bayrağa sarılı yiğitlerin günden güne yürekleri dağlamasının tüm suçu sadece CHP’ninmiş gibi. CHP’lilermiş gibi. Eleştir ha eleştir.

Bu beleş kargocular kimler, kimin vagonlarına kargo taşıyorlar. Ortamın alaca karanlığında hala CHP’yi olabildiğine değersizleştirme, alabildiğine yıpratma, bu algı operasyonları niye. Onca yapılan yolsuzluğa uğursuzluğa aldırmaksızın bu ne haksızlık. Deminden damına CHP’yi yine kimler niye eleştiriyor, hiç düşünülmez…

Bu yerden bitmeler yerden göğe toptan haklılar. Haklılar çünkü CHP babalarının partisi değil. Kendilerinin hiç değil. Olmadı. Asla CHP’li olamazlar olmasınlar da ayrıca. Bu karalama ve ortalık karıştırmalara sebep rahatsızlık sanki sağdan oy ve kadro devşirilmesi. Sıkıntı buysa boşuna. Bu sağdan oy ve sağcı kadro devşirilmesine hiç de gerek yok. Getirisinden çok götürüsü var zaten.

O yüzden herkes haddini bilecek. CHP’liler her türlü sığ ve sağ despotizmin, ciddi ve yapıcı tartışmayı bitiren demagojinin karşısında cesaretle duracak. Oy avcılığı ve halk avcılığı yapan haddini bilmezlere adalet öğretilecek, hakkaniyet ölçüsünde had bildirilecek. İlerisi gerisi yerlisi yabancısı susacak. Parti eleştirilecek ise eğer gerçek CHP’liler eleştirecek.

Ve CHP de kendisine yakışanı yapacak. Sınıf temelli siyaset üretecek. Gerçek bir sol parti olacak. Sonrası yok. Bu kadarı bile millete ve memlekete yeter…

KURULTAY YAZISI

KURULTAY YAZISI
 
Siyasette şans kapıyı çalınca, kader kısmet deyip siyasal ömrünü o şansa göre dizayn edenlerin gördüğü göreceği son kurultaydı bitti. Top yekûn aldılar paylarını. Reel siyaset işte böyle bir şeydir, bilmeyenlere asansör taktiği uygular. Yalnızca abi abla, dayı siyaseti güderek, yıllarca önemsenecek, ciddiye alınacak bir tek siyasal öneri yapmadan, sadece kılı kırk yaran ince delege hesaplarıyla idealize olunamayacağı da anlaşılmıştır artık. Ama huylu huyundan vazgeçmez. Ayrıca bu kongre ve kurultaydan başka şey düşünmezler uyarıyı anlamaz ve de anlayamazlar…
 
Kongre ve Kurultaycıları bir kenara koyup kurultaya gelince bol vaatlerin ve sıkı sadakatin keskinleştirdiği doğrultuda geniş gedikler açmaya çalışan ancak açamayan daralmalar yaşandı. Bariz etkenler ve sarı sıcak etkilenmeler odağında üç büyükşehir, memleketin ilk üç büyük ili çıkan sonucu direkt etkiledi. Memleketin kalanı etiket yarışına konu mankeni oldu. Batının oy deposu doğunun ise delege ardiyesi olduğu da gözlerden kaçmadı. Bu denli kaygan podyumda yıpranmadan, yıpratılmadan, yara almadan arzı endam edip inmek çok güçtü. Bu kısmen başarıldı. Ancak alakasız değerleme ve değerlendirmeler de neticeye etkidi. Beklenen büyük yenilenme ve değişim her zamanki gibi bir sonraki kurultaya kaldı.
 
Yani kurultay yalnızca adaylardan belli miktarının mevcut iktidarı elinde tutanların değer ölçüsüyle saptanmasını sağladı. Kurultaycılıkta uzmanlaşmış delegasyon bile altmışta biri irdelerken hiç kimseyi uygunluk, geleceğe özgü tavır ve tavrın eylemleşmesi bağlamında ele almadı. Kurultayın temel ilkelerin tartışılması ve hak edenlerin seçilmesi görevi bu kez de ıskalandı. Sonuçta yoğun coşku ve ortak kararlılık bu kurultaydan da çıkmadı. Usulen hazırlandığı açık kurultay bildirgesi bütün bu gerçeği açıkça ortaya koydu. Hazırlığı aylar süren ve iki günde zar zor biten kurultayın bildirgesi bir daktilo sayfası. Kurultay delegasyonunun yarıdan fazlasının partiyi yönetmeye aday ve listesinin yekpare çarşaf olduğu da unutulmayacak bir anıydı.
 
Durum bu. Kurultayın özü durumdan memnun olup itaat edenler ile memnun olmadığı halde biat edenlerin uzlaşmasıydı. Bir de memnun olmayıp itiraz edenler vardı ama yalnızca yenilenme zorunluluğu bulunduğunu hissettirdiler. O kadar. Çelik kınlı kılıçtan listeyi hakkınca delemediler. İşin gerçeği işleyiş ve akış itibariyle iktidarda ve iktidara uzayan yoldaki çetin çekişmeler hiç gündeme getirilmedi. Olası bir dağılmanın önlenmesi için yoğun çaba ve gerekçe de ortaya koyulmadı. Artan sorunlar, temel konular, sıkıntılı despotik dönem gereğince irdelenmedi. Yapılan eleştiriler hep içe dönük oldu dışarıya açılamadı. Topluma akılcı hedef ve doğrucu ilkeler sunulabilirdi, sunulamadı. Örgüt yıpranmışlığı ve kısır tartışmalar bir kalemde bitebilirdi, yeniden seçilmek kaygısıyla bir süreliğine daha ertelendi.
 
Şimdi demokrasi treninden inenler bu kurultaydan kendilerine pay çıkaracak açılımları gündeme getirebilir. Peşine samimi olmayan birleşelim bütünleşelim nutukları da çekilir. Çekilir ama ne kadar tüzük kurultayı yapılsa da parti tüzüğü ayni kalıyor. Hele tüzüğün emrettiği seçim sistemi, maalesef kaybedenin tamamen dışlandığı bir yapısallık yaratıyor. Asla kurumsal birliği ve bütünlüğü sağlayacak bir sistem önermiyor. Önermediği gibi izin de vermiyor. Yönetmeliklerle tüm yollar kesilmiş. Kadın, genç, muhalif hiçe sayılıyor. Peki, nasıl olacak. Olmayacak.
 
Bırakın demokratik yarış gereği parti içi iktidara karşı adaylaşanları, seçimleri bu denli kızıştırılan Parti Meclisi bile yönetimde etkili değil. Aktif değil, pasifize edilebilir çizgide. Partinin anayasası tüzük, Genel Başkana Parti Meclisi içinden on iki merkez yönetim kurulu üyesi seçme hakkı veriyor. Genel başkan tarafından seçilenler sorumlu genel başkan yardımcısı statüsünde koltuklara kuruluyorlar. O yüzden Parti Meclisi toplantılarında ciddi bir karar alınıp uygulanmasını sağlamak olası değil. Yani Genel başkan, seçtiği merkez yönetim kurulu üyeleriyle baş başa partiyi bir güzel yönetiyor. Yani demokrasiyle tescillenen tek adam yönetimi, tek adam ve on iki havarisi.
 
Oysa büyük kurultaydan sonra en etkili ve yetkili organ Parti Meclisi gösteriliyor. Yalan, yalan çünkü yönetimde fiili bir etkisi yok. Yine de her kurultayda Parti Meclisi için büyük bir yarış var. Hatta bu yarış kavga gürültü daha beldelerde, ilçelerde, illerde başlıyor. Kurultaya dek taşınıyor. Renkli görüntülerle naif gösterilmeye çalışılsa da nam olsun, koltuk benim olsun diye bir yarış söz konusu. Etiket için. Çünkü bu meclis bir anlamda Büyük Millet Meclisi adaylığı için reklam yeri. Kendini gösterme arenası. Ancak sistem değişti, bu iyi algılanmalıydı. Alışkanlıklar devam ettirildi, gerçek algılanmadı.
 
Kurultay yazısına son söz; Büyük kurultay iktidar iddiası ortaya koymalıydı, bu iddiayı topluma taşıyacak emek esaslı yükselen kadroları seçmeliydi yine Genel Başkanın dediği oldu. Şans birilerine güldü.
 
Yani bu kurultayda da benim Genel Başkanım iyidir, en iyisini bilir tescillendi…

4 Şubat 2018 Pazar

MEMLEKETE İNCE AYAR…


MEMLEKETE İNCE AYAR… 

Şimdiden akıllarda kalacağı besbelli rakam sağanağına dönüşen, dönüştürülen bir arenada rakamlara da ince ayar çekildi. Bu gidişle 2009'da ve sonrasında memlekete çok rahat ayarsız ayar çekilir…

Bilinen ve görünen on yıllardır memleket karanlık bir izbeliğe doğru itiliyordu. O yüzden dosta düşmana karşı daha diri ve daha etkili olmak gerekiyordu. Özellikle iki yılda bir kurulan toyda buluşmak öyle üzerinde oyunlar oynanan, nostalji bunalımları ile hataların yanlışların bağışlanacağı bir buluşma değildi. Zaten Süreç de o, bu süreç değildi. Çünkü yarınlar çetindi. Güçlenmek ve her alanda mücadele şarttı.

Şekli şartı bir yana evrensel standartta davranılmalı ve nitelikli mücadele ruhu öne çıkarılarak bir sonraki aşamaya geçilmeliydi. O aşama da gerçekçi bir değişimin hakkıyla hayat bulmasıydı. Ancak kümeleme modeliyle bir araya gelmeler, iki arada bir derede toplanmalar, asla fiziki şartlara uygun bir değişim modeli öneremedi. Kısa vadeli dönere sokuldu adalet ve cesaret. Yine kazanırken en başta kaybedildi.

Yani ben de bu mevcut durumdan memnun değilim diyenlerin, her türlü bedeli ödemeyi de göze alarak itiraz edeceği rasyonel bir durum oluşmadı. Dört bir yanda turlanan oturumlar böyle bir tutumu ortaya çıkaramadı. İtiraz hakkı hiç kullanılmadı. İtiraz ediyorum diyebilenler de daha yürekli itiraza kalkışmadı. Dava hiçe sayıldı güce tapınma gerçekleşti. Ne çare babında ballandırılanlar kabullenildi.

Kabına zarar durumdan memnuniyetsizlik bu denli barizken, ohal kapsamında zar zor kurulan toya sertifikalı veya belgeli kayralık da hiç yakışmadı. Şık kaçmadı. Hele adalet ve cesarete afişlenen bir ortamda hür iradeyi mükerrere bağlayan pulsuz dilekçe divana yapıştırılmamalıydı. Resmen alnının ortasına yapıştırıldı. Yazıldı mı muamma ama yazılmamalıydı. Eğer kaleme alındıysa dünya âleme ifşa edilmemeliydi. Ne ettim dememeli ne olacağım düşüncesiyle lütufkalıktan kar sağlama ve mazbatacılık batağına düşülmemeliydi. Düşüldü.

Bu ilan edilmeyen düşkünlüğün nedeni aslında balık baştan kokar misali belli; Rekabetin en başında daha beldesinden ilçesine, ilçelerden ile, illerden bölgelere, oradan memlekete hep aynı numara. Kurulan toy divanında kuranın çekilmesiyle namzet için imza kargaşası. Anında sayemizde çarpıtması. Sıkılmaksızın sayenizde algısı, taraf yargısı ve karmaşa kargısı. Üstelik hepsinde de namı değer dilekçelerle gölgelenen resmen beceriksizlik ve basiretsizlik. Sahnelenlerin derinleşmesiyle birlikte akıllarda yok artık, yok öyle yağma kuşkusu.

Ama gerçekten öyle. Kurgudur muhakkak ama çoğunda doğru siyaset yapmak adına siyasal bağlamda sansürlenmesi gereken eğilimlerin hiç biri kullanılmaz. Hangi dildir kullanılan pek önemsenmez. Açıkça anlaşılamaz da. Son dakika altın kural işletilmesiyle şahsi ve ferdi hedefe kitlenen, ahde vefasız bir mekanizma kurulur. Bu mekanizma ve mentalitenin kurulan toya yakışıp yakışmadığı hiç kaleye alınmaz. Yani anlaşılmaz biçimde toy davranılır. Öyle bir toyluktur ki dışarıdakilerle pek uğraşılmaz. Tek dert kalenin içten fethidir.

Sondan bir evvel yaşananlar resmen fetret devri. Hangi kanaldan izlenmesi gereken bir senaryo olduğu hiç anlaşılamadı. Antenler birbirine karıştı. Hangi ehlikeyif ekolün kısır döngüsüydü dışa yansıyan, yarın öbür gün meclise anahtar çekildiğinde görülür. Yani sözün özü adalete inceden inceye cesaret görüntüsü ayarlanmıştı, bir şeyler kurcalandı, görüntü karıncalandı.

Kim ne derse desin işin doğrusu, emperyal girişimlerin odağındaki memlekette doğru politika ve politik doğruluk bir kez daha sarpa sardı. Bundan sonrasında bir tutma denk sayma için devreye girmeler de hoş olmaz. Hocadır,  hocalarda arada bir çuvallar, çuvalladı demek de karakteristik doğruculuk olmaz. Ama olmayacak şeyler oldu ve tek tip bir dil kullanıldı ne yazık ki. Çok seslilik tırpanlandı. Geleneksel kültür, on yılların tüzük dışı gelenek umulmadık biçimde zedelendi. Dolayısıyla halkoyunda yine güven kaybedildi. Durum aynen durumunu korudu. Hatta pek alışık olunmayan başka bir durum doğdu.

Şimdi bu durumdan da memnun olmayanlar haklı olarak her fırsatta itirazını koyar. Şerhini şerbetler. Elbette diyaloğun temel ilkesi de, demokratlığın temel öğesi de budur. Hayata geçer mi neden olmasın. Peki, rehberi kim olur, kurulan toyda koltuğa göz dikenlere bakıldığında durum net anlaşılır. Kadro bol, aranan bulunur.

Bulunur bulunmasına da olağanüstü rakamlar atışmasına dönüştü demokrasi arenasındaki adalet sağanağı. Cesaretle övünülen tavır, yazıyla; kırkdokuz, yirmiyedi, yüzyirmiyedi, ikiyüzdoksanbir, dörtyüzkırkyedi, yediyüzdoksana bağlandı. Rakamsal kodu sırayla; 4927 127291447790’a şifrelendi.

Şimdi içten içe, içten dışa istediğin kadar tavır takın, yetmez.  Bu aritmetik dizayna dışarıdan durduğu yerden kim ne derse der. Elin ağzı torba değil hangi rakama sazlı sözlü diyaloglar geliştirilecek, hangi monologlar sulandırılacak, arap saçı. Saçma sapan bir manevrayla kurulan toyda toy davranılarak böyle kısır kavgacı bir devir açıldı yine. İki seneliğine çarşafa dolanan listelerden kim kimi çekip çıkarırsa çıkarsın durum bu. İtiraz da bu, bu duruma.

Bu gidişle nice ince ayar çekilse de öyle görünüyor ki; 2019’dan sonra “benim iki büyük eserim vardır…” sözü gerçekten tarih olacak gibi. İkisinden biri muhakkak…

2 Şubat 2018 Cuma

ACI KAHVE DİLİ

ACI KAHVE DİLİ
 
Karşılıklı pencerelere oturup
gecenin köründen sabahın görüne
acı kahve dilinde
duman duman tütüyoruz.
Aç bakışlı ama yarı tok
sigara nemli, fincan sıcak
hasba hayata ütülüyoruz.
Hayra alamet değil de ne?
Farikası yeni yetme düşman şehrimi bombalamış…
Fevkalade saygıyla gavur dağından denize iniyor filikalar
en üst basamaktan gıcırdıyorum.
Şehir yönüne yosun kokulu
falakalara uzanıyorum
patlıyorum sonra ayak tabanlarından.
Yüzümüze sulu sepken çarpan çıplak kavak yelleri
açıktan açığa süzülüyor martılar
pencereme tünemiş ötmeden bakıyor acılı baykuş.
Bu her zamankinden farklı bir uyuşma
pencere önü uykusuzluğu
en çok karşıdaki minik gökyüzüne üzülüyorum.
Öylece oturmuşuz sabahın tahtına körlemesine
bir daha görüp görmemecesine
kulak kesilmiş ömrü biten gece
hayatımdan öpülüyoruz.
Acı kahve dilinde
fincan sıcak sigara nemli.
Fısfıs her şeyleri gizliyoruz ondan bundan
laf gamlılar lafazanlar sıcak antik gemide forsa
kadifeden kadife perdeleniyoruz.
Hayra alamet değil de ne?
Nefessiz yaşıyoruz sanki…
Dudaklarının kırmızısından bombalanmış koca şehir
ıslak ıslak yanıyor resmi cismi.
Karşılıklı oturup cumbalı pencerelere
sabahın köründen gecenin görüne
sağır topal birbirimizi ağırlıyoruz.
Dost bakışlı ve barış çağıran
salkım söğüt limana dökülüyoruz.
Düşman fevkalade saygılı
şehrimin bacaları dostluğa tütüyor.
Acı kahve elimde dilimde aynı şarkı
sigaram nemli fincan sıcak
ıpıslak aklım dünyaya kaynıyor.
Darma dumanım en üst basamakta
Karşıyakada bir adam patlıyor
gıcıklığın son perdesinde pencereler.
Pencerelerde karşılıksız yarım kalan sevdalar.
Duman duman tütüyor zaman
ben bombalanan şehrime yanıyorum...

1 Şubat 2018 Perşembe

İRADE OPERASYONU

İRADE OPERASYONU
 
Genel idare kişilerin rızasına dayandırıldığında zulüm ve zorbalık ortadan kalkar. İrade ise vicdanın sesini dinlemek üzerinedir. Operasyonel her sistem ise bu kavramlara terstir…
 
İşte terslik başladı bir kere. Operasyon bir kez uygulandı mı; uygulama ve uygulamalar demokrasi ileri demokrasi dışına taştı mı denge sarsılır. Modern demokrasi denilerek gidilen yol ise resmen sistemi ve milleti denetim altına almakla özdeşleşir. Kimi kim denetliyor veya denetleyecek rota şaşar, iş acayip karışır. Aynen bu günkü gibi. İktidar seçkinleri ve cümlesi özgürlük ve demokrasiyi damla damla yok eder.
 
Tabii ki böyle olmamalı. Ancak on yılların kurumsal düzenlemeleri resmi elden bu kültürü dayattıkça dayatıyor. Tartışma ve hoşgörü geleneği sindiriliyor. Totaliter bir devlet olgusu dayandırılıyor. Muhalefet siliniyor. Böyle giderse devlet yetkisinin kötüye kullanılması asla önlenemeyecek bir seviyeye geriliyor.
 
Her zamanki gibi bireyi devlete karşı koyamaz, konulamaz duruma indirgeyecek bu totaliter rejime katkı sunanlar en başta tırpan yiyecek ama görülmüyor. Bu arada çoğunlukçu formatların tamamı idari operasyonlar ile irade kaybına neden olacak duruma hapsediliyor. Olağan üstü haller uzatıldıkça uzatılıyor. Takımdan sayılanlar her platformda arzı endam ediyor. Bilinen odur ki ileride silahlar tersine dönecek. İstenen o ki dönmesin.
 
Silahların gölgesinde bile antik demokrasiler ile modern demokrasilerin tek farkı kabul edilen veya edilmeyen bir muhalefetin olmasıdır. Tüm irade ve idari operasyonların nedeni ise demokrasi için temel şart olan muhalefetin varlığının değer yitirmesine yöneliktir. Yani demek oluyor ki ifade ve düşünce özgürlüğü ile örgütlenme hakkına saldırı, baskı ve sindirme operasyonları resmen demokrasi düşmanlığıdır.
 
Bu düşmanlık az gelişmiş ülkelerin payandasıdır. Yasaklarla gelişir. Geleceğin güvende hissedilmesi bu yasaklamalarla biter. Sonra sistem otoriter bir düzene kayar.
 
İrade operasyonları ve idari operasyonlarla şekillendirilen ileri demokrasi, model modern demokrasi fikir ayrılıkları ve aykırı düşünceler çerçevesinde kitlenen kişilerin nitelik değiştirmesiyle faşistliğe evrilir. Nicelik değişmesiyle de diktatörlüğün önü açılır.
 
Bu açılımla gerisin geri değişen demokrasi bireyi önemsemez. Azınlıkların korunmasını önermez. Diller ve dinler üzerinden ayrıştırır. Mutlu sona ulaşmayı getirmez. Hiçlik ötesi yalnızlaşan iktidar ise içten dışa askeri operasyonlar, dıştan içeri idari ve irade operasyonlarıyla her şeyin devlet tekelinde olduğunu diretir. İcra hükmünde olduğunu bastırır.
 
Yani her eğri doğru hareketin yaygın kabulüne zor kullanılır. Zor ve zulüm kullanımı yasallaşır. Varsa yoksa önemsenen güç kaynaklarının kime hizmet ettiğidir. Hegemonyanın ne kadar nereye kadar süreceği sürdürüleceğidir.
 
Süreklilik ise işleyen irade ve idari operasyonlarına bağlıdır…