13 Ekim 2016 Perşembe

TATLI SU DİNCİLİĞİ VE MİLİTANLAŞAN UZANTILARI…

TATLI SU DİNCİLİĞİ VE MİLİTANLAŞAN UZANTILARI…
 
Yüzyıllardır değişik coğrafyalarda tek mezhepli müslümanlaştırma, tek tip İslamlaştırma dayatması ve yaşanan şuur zaafı emperyalizmin kumandasında içeriden dışarıdan tatlı su dincilerini var etti. Bu varlıklanan tatlı su dincileri son kertede militanlaşan uzantılarıyla tüm dünyayı bulandıran bir role büründü. Sular bulandırıldıkça da tatlı su dincileri dört köşe oldu…
 
Son yıllarda yüce dini uydurma fetvalara indirgeyen şaşkaloz şeyhülislamlar dönemlerini bile aratan bu yobazlık tekeline, hurafeler dinine ince eleyip sıkı dokumadan hizmeti baş tacı eden zümreler oluşturuldu. Bu zümreler bir birleşti bir ayrıştı, bir sarıldı bir kapıştı iktidarı kaptı. Özellikle son günlerde dininden ama din siyasetinden olmayana, dininden ama kendi mezhebinden olmayana, kısaca kendinden olmayana zulmün her çeşidini reva gören bu tatlı su dincileri ve militanlaştırılmış uzantıları insanlıktan gittikçe uzaklaşıyorlar. “Allah nazarında gerçek ve en makbul din, dostdoğru bir din” sayılan dinin mensupları olmaktan da uzaklaşıyorlar. Uzaklaştırıyorlar da.
 
Peki, ne için ve ne pahasına? Neden insanlığa verilen en incelikli mesaj, ezeli çağrı, ebedi değişmezlik sürekli yanlışa sürükleniyor. Din neden sadece namaz niyaz çengeline asılarak, diğer değerlemelerinden vazgeçilip siyasi otorite ve faşizan yaptırım gücüne dönüştürülüyor. Tebliğ derinleştirilip esenliğe kavuşulacağına, neden egemen güçlerin denetiminde körleşiliyor. Köhne ayrıntıların tuzağına düşülüyor. Ve niye binlerce yıllık tecrübe ile sabit, biline biline şu azgın coğrafyada bulanık sularda balık avlamalar yeğleniliyor?
 
Bu din adına sunulan çağdışı şuur kaybını, şuur zaafını milyarlar dökülerek toplanan şuralar da gidermez. Çöküşü yüksek şuralarda önleyemez. Din adına ve din işlerine harcanan para dünyadaki en büyük ekonomi. Ancak bu ekonomi son yıllarda hayal ve hakikat arasına sıkışmış, küçük dünyalara hapsolmuş tatlı su dincileri ve militanlaşmış uzantılarının emrinde. O tatlı su dinciliği ve uzantıları, militanlaştırılmış kadroları herkese her kesime ait o paradan güçlenerek temel değerlere bile zalimce ve bencilce saldırabiliyor. Resmen taban kemikleştirmesi peşinde koşuşturuyorlar. O şura bu şura derken şuur zaafı her alanı kuşatıyor.
 
Şu fakir ülkede hala her bir şeye din perspektifinden bakan, din imparatorluğu özleyen ve dini varsayılan bir dönemin varisi olmakla övünen bir cenah varsa ki var, elbette bu tatlı su dinciliğinin ve militanlaşan uzantılarının oyuncağı olur. Zaten tatlı su dincileri on yıllardır bu savsak cenahın ve solak karşıtlarının algı, duygu ve değer dünyalarını militan taktikleriyle yerle bir etmeye çabalıyorlar. Bu esrik çabalamanın din şuuru, şurası ile asla yakından uzaktan ilgisi yok.
 
Bu tatlı su dinciliği ve militan uzantısı adı ileriki dönemlerde koyulabilecek bambaşka bir şey. Şerbetlenmesi gereken öylesine bir şuursuzluk ki şu milletin en yoksul ve çaresiz anında yedi düvele karşı kazandığı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı dahi benimsemeyip, içselleştirmeyip ‘keşke’ dedirtebiliyor. Zırvalar salvosu her alanda devam ettiriliyor. Sıkıştıklarında Vatan millet edebiyatı üzerinden askerine övgüler dağıtan bu tatlı su dincileri ve militan kadroları bir anda çark edip, ‘asker ölmesi için maaş alır’ bile diyebiliyorlar. Topluma ve tüm meslek gruplarına dinciliği, tatlı su dinciliğini militanlaşmış uzantıları eliyle baskılamak ve topluma büyük sermayenin güdümünde klişe bir din pazarlamak kitabın neresinde var. Hüküm Allah’ın ise “beşeri aklın ürünü olan ve ilahi vahye dayanmayan bir din adı ne olursa olsun din değildir” hükmü kimin ve kime?
 
Eğrisi doğrusuyla tüm dinler insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinde bir aydınlanma aracıdır. Dönemselliği bir yana evrensel vasıfta görülmeleri de gerçek din anlayışının temelidir. Ancak şu tatlı su dincileri ve onların ortalığı bulandıran militanlaştırılmış kadroları sayesinde insanlık tarihi belki de ulaştığı en ileri çağda kararıyor. Uygarlığının gelişmesine koşut olmayan dini tutum ve başıboş tutuculuk resmen dinleştiriliyor ve putlaştırılıyor. Putperestlik ve tek tanrılı dinlerin savaşı mitolojik çağlarda kalmış olmasına rağmen ayni kötü senaryo din adına, dinler içinde yaygınlaştırılıyor.
 
Yüzyıllardır birbirine yakın coğrafyalarda belli zamanlarda hep ayni oyun sahneleniyor. Egemen sermaye bunalım dönemlerini din çatışmalarıyla, din içi kavgaların fitilini ateşleyerek atlatıyor. Sınırları aşıyor. Ve her seferinde dinin gerçek anlamına en uzak, bilip de bilmezden gelmeyi arsızlaştıran, dinin sosyal fonksiyonunu hiçe sayan tatlı su dinciliğini kullanıyor. Bu kaygan zeminde bir ileriki aşamada tatlı su dinciliğinin militanlaştırılan kadroları devreye sokuluyor. Bu dini çerçevede rol model görünenler tipler ise sağa sola sapkınca saldırmak suretiyle resmen saray muhallebicisi mesleğine soyunuyorlar. Bu soygundan milletin yakasını kurtarması ise geride uzun yıllar açığı kapanmayacak hesaplar bırakıyor.
 
Yüzyıllarca adı tatlı su dinciliği olmasa da böyle işlemiş, aynen böyle işletilmiş din mekanizması. Din ile siyasetin kol kola girmesini, iç içe olmasını sağlayan bu tatlı su dincileri zaman içinde her şeyi her şeylerini feda ederler. O fedakârlık dönemecinde din iman paraya endekslenir. Ve mevcut iktidarın devamı, yalpalayan iktidarın her şey pahasına sürdürülmesi için gözü kara ve gözü kapalı yaşanır. Bu körleme gidişin sonu siyasetin boy aynasını çatlatsa da, dini ve din içi değerleri zedelese de önemli olan tatlı su dinciliğinde ısrar ve militanlığın yaygınlaştırılmasıdır.
 
Kim ne der der ama yüzyıllardır değişik veya benzer coğrafyalara tek mezhepli müslümanlaştırma, tek tip İslamlaştırma dayatması ve şuur zaafı emperyalizmin kumandasında iyice yerleştirilmiştir. Halklar uyutulmuştur. Arada ateş alevlendirilip hizmete hazır tatlı su dincileri devreye sokulmak suretiyle tarih tekerrür ettirilmiştir. Bu gün yaşananların kısa tarifi budur.
 
Zaten her gelen dinin gelme nedeni bu azılı geniş coğrafyadır. Bu coğrafyada din millet adına bir şeyler yapmak lazım diye yola çıkılan her seferin sonu ise hüsrandır. Yaşanacaklar da aynen budur.
 
On yıllardır özellikle batıcılık karşıtlığı ile denklenen ve çağdaşlaşmaya karşı dengelenen kurmaca din ve kurmaca dinin tatlı su dincileri ve militanlaşan uzantıları bu gün batıllık batağına saplanmıştır. Bu günden yarına ayni din çemberinde birbirlerine iyice düşmanlaşırlar. Ve hoşgörüsüzleştirilen dini kavramlar üzerinden kıyam yerine kıyım kutsallaştırılır. Yarın yaşanacaklar da üç aşağı beş yukarı budur.
 
Sosyal bir varlık olmanın sınırlarını zorlayan bu yeni varlıklanma modeli, bu tatlı su dinciliği ve militanlaştırılan uzantıları üzerinden planlanan projeler de bir yere bir vakte kadar…

11 Ekim 2016 Salı

NÜKLEER ÇILGINLIK; ELLER MERSİNE BİZ TERSİNE…

NÜKLEER ÇILGINLIK; ELLER MERSİNE BİZ TERSİNE…
 
Enerjide bile, göz göre göre eller gider Mersine biz gideriz tersine. Her yerde, her şeyde, her nede olursa olsun anlamsız bir inat, gerekçesiz bir hırs ve hep bir tersoluk. Yaparız olur iddialı, beş nesi ve bir kası yok, sorgu sualsiz bir itaat. Sanki böyle buyurmuştur haşmetmeapları…
 
Bu gözü dönmüşlüğe tiz sirenler, son uyarı alarmı çaldığında satın alınmış hayatlar da zevatı kurtaramaz. Anında çark eder gurkalar ve o kargaşada yeni lejyoner bulmak da zorlaşır. Ve bol resimli, çok renkli cep romanlarına döner tarihi mutabakat, mutabık kalınan talih ve tarihi hatalar.
 
Gelişmiş tüm ülkeler ve o ülkelerin insanları enerjide, silahta her şeyde nükleeri hayatlarından çıkarıyor, tarihi bir hata olarak görüyor ve ret ediyor. Haşmeapları da başka coğrafyalara kaydırıyorlar tehlikeyi…
 
Bu fakir millet ise dış mihraklarca resmen aldatılıyor. Sarı üzerine siyah, siyah üzerine sarı alfa beta gama ışınlarını simgeleyen ikaz işareti öğrenilmedikçe, görüp te anlamı radyoaktif kirlilik olarak bilinmedikçe veya zevatça anlamı çarpıtılmışa tapınıldıkça nükleer bal kaymak olur şu fakir ülkede. Ve her turistik bölge olma vasfı en yüksek, en bakir bölgeye bir nükleer santral kurulur. Trafik levhaların dilini bile çözememiş, her uzun tatilde trafik canavarının elinde binlerce on binlerce telef olan bir millet nükleer garabet sonrasını elbette çözemez. Nükleer çılgınlık milyonları, on milyonları, yüz milyonları, belki de milyonlarca yıl tehdit edermiş kime ne, baştan aşağı bir umursamazlık. Niye si yok çünkü haşmetmeaplar böyle emreder.
 
Geleceğe umut yüklemek atmosfere daha az karbon göndermek, daha bilinçli bir enerji politikası yürütmek ile olur. Atığı bol, atığın yok edilmesi bir yana saklanması bile zor bir sisteme yönelmek, ucubeliğe yol vermek, hilkat hakikatine alenen hakarettir. Dünya ölçeğinde doğayı yok eden, çevreyi kirleten enerji üretim sistemi ve kaynaklarından süratle vazgeçilirken, şu cennet diyarda teknoloji transfersiz nükleer santraller kurma çabası çoklu kombinasyon çerçevesinde gözü dönmüşlüktür. Alfa beta ve gamayı gamalı haç potasında eritmektir.
 
Dünya hala Çernobil’deki o sızıntıyı unutmuş değilken özellikle şu fakir ülkenin en doğal yaşayan Karadeniz halkı unutamazken, nedendir bilinmez eller gider Mersine biz gideriz tersine…
 
Bilim adamları son noktayı, nükleer enerji üretiminin ilk yatırımına harcanan para ve nükleer silahlanmaya dönük yatırımlar yerine dünyanın doğal enerji kaynaklarını kullanan enerji üretimine yöneltilse dünyanın enerji açığı kalmaz, kapanır diye koymuşken, haşmetmeaplar parantez açarlar alenen.
 
Minicik bir arızada nesiller boyunca kalıtımsal deformasyona neden olacak riskleri taşıyan, enerjide bağımlılığı tescilleyen, hovarda heveslisini yaratan bu sistemin temellerini atmak, çedleri çetele tutar gibi kolaylaştırmak açıkça zihniyet bunalımıdır. Bu nasıl köhne bir zihniyet ise artık bağımlı bağımsız bilimsel kurumları hiçe sayarak, nükleerin tehlikelerini hiçleştirerek korkmadan hiçliğe zemin hazırlar.
 
Alfa beta gama zeminli ikaz işaretini dört bir yana usulen asarak sonra da nükleer ipine sarılarak bu ülkenin geleceğini sarsacak tehlikelerden kurtulmak hayal olur. Zaten her yapıcı ikazı art niyet sayan, uyanmamaya şartlanmış bir toplum yaratılmış ise acilen kaydıyla nükleer en gerekli sistem görülür. Enerji üretilirken ortaya çıkan radyoaktif maddelerin binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca yıl sonra bile zararlı etkiler yaydığı görülmez. Önlem almak, nükleer sisteme karşı durmak yerine, kader kolaycılığıyla çerçevesinde musibetlerin tamamı Allahtan bilinir, Allaha havale edilir.
 
Enerji sinerji derken alerji yayılır, manzara bir kez daha bulanır, bulandırılır. Karakolda bitecek yazılar yazanlar usansalar da, çoğunluk bir türlü uslanmadığından insani refleks ve tükenmez enerjiyle politik formata edebi dokunuşlar eklemeye devam ederler. Etik, pratik doğrultusunda teorisiz gözü dönmüşlüğe ibretlik masallar uydurmayı da sürdürürler.
 
Kara üzüm salkımı radyoaktif atıklı yağmurlar turkuaz gökyüzünü, altın kubbeli kentleri, masmavi billur derinlikli denizleri zehirler. Ölümün kara gölgesi vurur uçtan burca memlekete. Ve birbirine karışır sapla saman. En kötüsü bu inanç zedelenmesiyle memleket yeşilken çorak, el tutarken çolak, gölken çöl, memleket harap, millet arap serap olur. Kıyılara masmavi vuran dalgalar, kıpkızıl döver kıyıları ve kıyım olur köşe bucak. Tezahüratçı tayfası zehir zemberek radyoaktif salkımı yağmurlarda koştururlar, yürürler. Beraber ıslandık biz bu yağmurlarda şarkısına nakarat ise alfa, beta, gama, gamalı haç olur…
 
Eller gider Mersine biz gideriz tersine. Cennet bir ülkede cehennemlik bir il meclisi ellerin menfaatine, olur olmaz bahaneler ve en ıvır zıvırlarla oylar ve onaylar nükleer illetini. Söz meclisten dışarı, tüm adaplı sinkaflı giydirmeleri hak eder o nükleer vize. Bu vizetorluk ve kalantorluğun gözü dönmüşlüğüne, gözü dönmüşlüğün bu kadarına da pes doğrusu.
 
Besbelli öyle emretmiştir böyle buyurmuştur haşmetmeapları…

7 Ekim 2016 Cuma

ENERJİ HES ÇIKMAZINDA GES DÖNEMECİNDE…

ENERJİ HES ÇIKMAZINDA GES DÖNEMECİNDE…
 
Enerji temel gereksinim.  Oyalama taktikleri ile göstermelik projeler geliştirmek yerine doğayı bozmadan, çevreye duyarlı biçimde genel ve yerel kararların birbirine uyumu sağlanarak üretilmelidir enerji. Direk çözüme yönelik projeler geliştirilmelidir. Ayrıca uygulanırlığı en kolay ve en zararsız çözümlere doğru tanımlamalar getirilmelidir. Ve yeterince var olan enerji üretim kaynaklarına bağlı bağımsız bir enerji politikası güdülmelidir.
 
Ülkenin mevcut değerlerinden diğer enerji üretim kaynaklarını görmezden gelerek dışa bağımlı projelere yeltenmek ayıp ve günahtır. Dışa bağımlılığın sonucu dayatılan doğal yaşamı ve yaşamın armonisini yok eden hiçbir sistem asla uygulanmamalıdır. Enerjide dışa bağımlılığın temel göstergesi nükleer atıkların bir ülkede toplanmasıdır. Kanserin o ülkelerde kısa sürede yaygınlaşmasıdır. Bu zararlı sistemlerin doğruluğunu savunmak ve özellikle suyla toprağın ilişkisini kökten bitiren, doğa harikası vadilerde akarsu üzeri mantar gibi biten HES’leri yalandan çed raporlarıyla kurmak hiç de akılcı görünmüyor. 
 
İşin gerçeği Türkiye enerjide %80’ler oranında dışa bağımlı. Yaklaşık 65-70 milyar dolar enerji hammaddesi ve enerji ithalatı yapan koca bir pazar ülke. Ve her yıl enerji tüketimi % 6-7 oranında artış gösteriyor. Ülkenin enerji üretimi ise % 3 düzeyinde. Bu gidişle Türkiye 2023’lerden sonra tamamen enerji krizine girer. Kendini enerji savaşlarının tam içinde bulur.
 
Böylesine çarpıcı bir tablo söz konusu iken ülke enerji üretim kaynağı olarak %49 doğalgaz, %30 kömür, %17 hidro, %3 rüzgâr, %1güneş kullanıyor.
 
Yılda her milletten yaklaşık 40 milyon insanın, neredeyse 40 milyonluk bir ülkenin sadece güneşlenmeye geldiği bir ülkede enerji bağımlılığından söz etmek hem bilimdışı bir davranış hem de bilime resmen ayıp etmektir. Üstelik üzerinde konuşlanılan bu coğrafyanın jeo termalleri ve her mevsimde estikçe esen rüzgârı da eksik değil ise eksikliği başka bir yerlerde aramak gerekir. Örneğin ülkedeki jeo termal güç yaklaşık 6 milyon konuta yeter bir enerji gücüdür.
 
Ayrıca bu ülkenin bio kütle açısından yeter de artar alanlara sahip olduğu düşünüldüğünde düşüncesizliğin gerekçelerine iyi bakmak gerekir. Yani yenilenebilir enerjiye dönen öncü ülkelerin tam aksine, Türkiye için % 100 yenilenebilir enerji kaynakları mevcutken ve tüketim de yıldan yıla artıp dururken, üretilen asla yeterli olmazken yeni enerji üretim politikaları geliştirmemek boşa zaman kaybıdır.
 
Hele hele bilim adamları Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelinin bütün tüketiminden beş altı katı fazlasını karşılayabileceğini ortaya koyarken bağımlı projelerdeki ısrar resmen kaynak israfıdır. Bir başka israfta ülkenin cadde ve sokaklarındaki yaklaşık 9 milyon armatürün inanılmaz enerji sarfı. Kaçak kullanım ve bu fazladan tüketime gelişen teknoloji ile koşut bir önlem almayış ise büyük bir eksikliktir.
 
Bu ülkede doğup, doğumla enerji kullanmaya başlayıp belli yerlere geldikten sonra yeni enerji üretim senaryolarına ters bakmak ve karşıt olmak adam olana yakışmaz. Ancak memleket cevherlerini, dünyanın ortak değerlerini, doğasını, magmasını ve dahi atmosferini pervasızca kullanmak ve tüketmek de insanlığa sığmaz.
 
Dünyanın tek enerji kaynağı güneştir. Güneş bir gün olsun doğmadığı an dünyada hayat biter. Güneş ışık getirir, su getirir, toprağa enerji verir. Hayat onunla renklenir, canlanır kanlanır. Jeo termaller ve rüzgâr kinetik enerji sağlar. Yaşama katkı verir. Doğayı bozmadan üzmeden üretilir ve kullanılır. Asıl önemlisi güneş herkese eşit ulaşır. İnsanlığı eşit kuşatır ve toplumları özgürleştirir. Yerel istihdam sağlar, doğayı öldürmez, insanları bereketlendirir. Asla zehirleyen değildir ve türevleştirilebilir.
 
O halde yıllık ortalama güneş enerjisi ışıma değeri dünyadaki yüzlerce ülkeden fazla olan Türkiye’de kurulacak güneş panelleri ve kollektörleri ile şu fakir ülke enerjide sınıf atlayabilir. Bilim adamlarının belirttiklerine göre yıllık 1,6 milyon metre kare üretim kapasitesi ve güneş enerjisi sistemi-GES kurmaya uygun 4.700 kilometrekare ile solar enerjide önde ülkeleri kısa zamanda sollayabilir.
 
Yani HES’ten medet umarak ülkenin cennetten köşe coğrafyasını yok etmek yerine, GES’lere yatırım dönemini başlatmak suretiyle yanlıştan dönülmelidir. Türkiye solar enerji sektörü içinde hak ettiği yeri almalıdır…
 
Bu gün 15 ve daha fazlası ülke enerji üretiminin %3’nü güneşten sağlıyor. Türkiye’de oran %1. Enerjide 2023’e kadar bir ivme yakalanacağı söylense de durum hiç öyle değil. Devlet ve özel sektör öncelikle ve ivedilikle bir değerleme zinciri kurmalıdır. Bu gün için 4.000 civarındaki lisanslı ve 2.000’e yakın TEDAŞ onaylı GES’ler daha da yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü teknoloji eksikliği giderilip yenilendiğinde enerji tüketimini karşılayacak en önemli üretim kaynağı ve sistemidir.
 
Zaten 2050 sonrası yıllarda birincil enerji sistemi GES’lerin olacağı söyleniyor. Senaryonun enerjide GES’lere devrileceği açık. Bilim adamlarının saptamaları ve söylemlerine göre yenilenebilir enerji türevleri doğaya zarar vermeyecek enerji üretiminin yanı sıra sadece Türkiye’de 9 milyona yakın kişiye istihdam alanları da sağlayacak.
 
Gelecek yenilenebilir enerji, akıllı şebekeler ve depolamayla yeniden kurulabilir. Dünyanın kurtuluşuna kesin çözüm budur. Karadaki ve denizdeki rüzgâr türbinleri, kurulacak GES’ler ile güneş panellerinden elde edilecek enerji dünyanın ömrünü uzatacaktır. Ayrıca üretilen enerjinin yerel merkezli toplanması, akıllı dağıtım ve akıllı kentler geleceğin enerji üretim projesidir.
 
Bu enerji üçlemesi makaleleri; Dünya Enerji konseyinin en önemli etkinliklerinden, İstanbul’da gerçekleştirilecek ana teması “Yeni Ufukları Kucaklamak” olan 23. Dünya Enerji Kongresi öncesinde yayımladık.”
 
Bakalım küresel bir bakış açısıyla katılımcılar,sanayide öncü liderler, uluslararası örgütler, medya kuruluşları, üniversiteler ve enerji sanayii birliklerinden 10.000’den fazla enerji lideri,  enerji sorunlarını ve çözümlerini nereye bağlayacaklar.
 
Bekleyip göreceğiz… 

6 Ekim 2016 Perşembe

FESLEĞEN ÇİÇEĞİ

FESLEĞEN ÇİÇEĞİ
 
Darağacına çekildim sanki
enfes bir geceden sonra
sonsuzluğa.
Yanıma düştün nefes nefese
fesleğen çiçeği
ve yarını çekiyorum kalın misineli çapari takımıyla
nefessiz.
Rastgele günlerdeyim.
Hayıflanmamak elde değil
çok yıllar var boşa geçen çok.
Kocaman adamım içimdeki çocuktan çekiniyorum hala
ve çekiyorum.
Anamı özledim yine en önce
sonra babamı.
Ve tüm ailemi vedalarda.
Yarından sonra
karalahana çorbası ve mısır ekmeği buğusu
hamsi tavaya doyma mevsimi.
Doydum olabildiğince o gece
çekildim darağacına sanki
enfesti rüya
fesleğen çiçeği.
Şehirlerin kraliçesinden epeyce uzakta
deniz battaniyeli bir memleketteyim şimdi.
Köşe bucak hasret gecesi
imkansız kavuşmalar limanındaki yolcuyum.
Dalgalanmalar imzasız sunuldu.
Savruldum gittim al mendil sallamalara
solladım evreni.
Fesleğen çiçeği kokuyordu kesme taş kaldırımlar
Ve yarım kalan tüm sevdalar
Kokladıkça ayıldım.
Nefes nefese yanıma düştüğünde anladım
büyüklere masallar niteliğindeydi yürek burkan ayrılıklar.
Bir boş anımdı yakalandım semaya
tek kurşunla vuruldum alnımdan
alın yazım silindi
Alın terimle döküldü tüm aykırılıklar.
Sıksan bir damla kanım akmaz şimdi.
O yüzden hala sessizliği yaşıyorum
sensiz ve nefessiz
sonsuzluğu.
Yanına düştüm nefes nefese
fesleğen çiçeği
fesleğen çiçeği kokuyordu tenin.
Sihirbaz ressam altın fırçasını dokundurdu rıhtıma
duruldu manzara
sanki darağacında gerildim.
Sinyaller perdesinde simler çatladı.
Bir süs iğnesi gibi narin yalımlı çalımlı bir isim
nefes nefese yanıma düştün.
Taş plaklarda ayni hüzün şarkısı.
Enfes bir geceydi
vedalaşacağım helalleşeceğim anılarımın her zerresiyle
nur düştü kararmış denize
binbir hevesle
doğruldum.
Sadece ben gördüm sanki o ebedi düşüşü
yalan değil
hayatta tuzlu suları yutmak da varmış
şerbet gibi.
Hafsalamı toplayamadım sanki bir an
bir düş ki en aykırı
ve de en güzel.
Düştüm.
Olsun varsınlarla geçtim sınırı
ne kapris ne hırs
öylesine çocuksu.
Memleket manyağıyım ya düşesim
düşesim gelir çakıl taşlarına takılıp
arada bir.
Bir düş ki fesleğen çiçeği
yosun kokan kireç beyazı bir taşlıktayım
elinden tutup gezdirdiğim çocuk çelimsiz mi çelimsiz
kepçe kulaklı ve kirpi saçlı
çipil gözlü çırpı bacaklı
dişleri sarı ve paslı üstelik aralıklı.
Çok yıllar var onu anmamıştım
ansızın karşımda buldum
Enfes bir geceydi fesleğen çiçeği
Şimdiye denk düştü.
Paraşütle indi sanki anılar limanına tek parça
ben ipini çekemedim paraşütün bedenim paramparça.
Hayata çakıldım çivi gibi.
Hırslanmamak el değil ama böyle
çekildim darağacına sanki.
Çok yalanlarım var sanki
soba borusuna saklanmışlarım zulam
korkmuyorum.
Kocaman kadın içindeki çocuktan korkuyor sebepsiz
oltaya takılmış yarınlardan besleniyor
ve güncelerimde bir nokta sahanlığı
oraya yerleşiyor.
Ne kadar kaçınsam da hatırlamamak elde değil
yıllardan sonra ayni hava
ayni mermer taşlı sokak ve haylaz çocuğum.
Yıllar var ki boşa geçmiş hovardaca harcanmış yollar.
Fesleğen ayni fesleğen çiçeği.
Ay sulara vurdukça hazırlanırım ben geceye
koca kadınlar çabucak kaçarlar denizden
dolarlar ciğerime.
Ardından fesleğen kokusu.
Hayıflanmamak elde değil çok yıllar kalmadı elimde.
Nefes nefese yanı başıma düştüğünde
fesleğen çiçeği kokuyordun
enfes bir geceydi.
Ve ben ilk defa korktum.
Darağacına çekildim sanki…

 

5 Ekim 2016 Çarşamba

ELEKTRİK ENERJİSİ SAVAŞLARI…

ELEKTRİK ENERJİSİ SAVAŞLARI…
 
Enerji dünya uygarlık tarihinin başlangıcıdır. Tarihsel sürece hem iyi bir zemin hem de kıtaları bağlayıcı bir yol ve en sarsılmaz köprüdür enerji. Yine tarihle sabit uygarlığı ve uygarlaşmayı tehdit eden ve yok eden, lokal veya büyük savaşlara temel neden de enerjidir. Dünyayı şekillendiren, siyasi veya ekonomik açıdan bağımlı veya bağımsız tüm ülkelerin ekonomilerini ve yönetimlerini belirleyen de emperyal konumda işleyen ve işletilen enerji şirketleridir. Yani enerji dünyayı yöneten en büyük güçtür.
 
Enerji ayni zamanda insanlığın gelişiminde ve yaşam kalitesinin yükselmesinde, yükseltilmesinde en temel girdi olarak aktif rol oynar. Günümüz yaşam standardını belirleyen birincil ölçüdür. Ayrıca üretiminin yanı sıra tüketimi ve kullanımındaki özen ekonomik yaşam için çok önemlidir.
 
Çünkü diğer tüm enerji kaynaklarının elektrik üretiminde hammadde olarak kullanılabileceği ve kullanıldığı bir gerçektir. Ve bu günden yarına elektriğin çok önemli ve başta gelen bir enerji kaynağı olacağı da açıktır. Son yıllarda modern yaşamda elektriğin payı en yüksek seviyededir. Öncellikle bir ekonomik olgu olarak elektrik enerjisi üzerinde ciddiyetle akıl yorulmalıdır.
 
Enerji alanında yapılan istatistiklere göre özellikle son 25 yılda dünya enerji tüketimi % 56 artmıştır. Bu veriler ışığında yapılan hesaplamalara göre gelecek 25 yılda dünya enerji tüketiminin artı % 33 oranında bir yükselme göstermesi olasıdır. Bu enerji tüketiminin en yaygını ise elektriktir.
 
Dünyadaki toplam enerji tüketimi içinde elektriğin payı %19 civarındadır. Bu oranın 25 yıl sonra %76 olacağı öngörülüyor. Bu saptamalara dünyada hala 1,3 milyar insanın elektriğe ulaşımı olmadığı da eklendiğinde rakamların nereye varacağı ortadadır. Tüm dünyanın elektrik enerjisiyle buluşması dünyayı yöneten yeni bir ekonomiyi de ortaya çıkaracaktır. Elektrik enerjisi.
 
Elektrik üretiminin yanı sıra elektrik tüketiminde verimlilik üzerinde durulmadıkça, hassas olunmadıkça makas açılır. Kişi başı enerji tüketim hacminde dalgalanmalar, boşa harcamayı özendirme ve israfçı bir tüketim politikası geleceğin dünyasını toptan enerji kaosuna sürükleyebilir. Şimdiden enerjiyi üreten ve tüketen bağlamında ulusal ve uluslararası bilinçli yapılanmalar kurulmadıkça yarınlarda bölgeler değil tüm dünya savaş içine çekilebilir.
 
Bu gün petrol için petrol bölgelerini kana bulayan savaşların ve diplomatik oyunların, yarınlarda elektrik enerjisi üzerine çıkabilecek savaşlara, kaotik ve ekonomik yaptırımlara dönüşeceği de açıktır.
 
Yakın gelecekte tüm dünyayı bekleyen yeni enerji paylaşım savaşı komplo teorilerini boşa çıkarmak için enerjiyi polarize etmek, enerjide küresel dönüşümler sağlamak için çalışılmalı, yeni enerji sistemleri ve yenilikçi fikirler doğrultusunda pratikler denenmelidir. Enerjide kaynağın yeterli olması için, üstün teknolojiler kullanılması ve enerjinin ucuza mal edilip insanlara daha ucuza sunulması yönünde çözümler geliştirilmelidir.
 
Bu yüzden enerjide dönüşüm süreci dünya sathına yayılmalıdır. Aslında enerjide dönüşüm öyle kolay olmayacak, kolay alışılmayacak, maliyetli bir süreçtir. İlle de değişim aşamasında mevcut düşünce tarzında direnmemek gerekir. Elbette her ülkede yerli yabancı, küçük büyük boyutta yatırım yapmak isteyen ve yapan, risklere girip para kazanmayı arzulayan girişimciler mevcuttur. Bilinmesi ve gözetilmesi gereken serbest pazar ekonomisi içinde bir ülkeden diğerine aktarılan teknolojilerin verimliliği ve kalitesidir. Sadece kar amaçlı veya atıla düşen aktarımlar ile enerji kaosu çözülemez. Özellikle büyük sermayenin denetiminde ülkeler arasında işletilen uzun veya kısa vadeli kredilendirme sisteminin hayata geçirdiği projeler enerjide bağımlılığı iyice tetikler.
 
Bağımsızlık ise projelerin bedelini ödeyebilme ve kurulan sistemin çevreye verdiği zararların olumsuz etkilerinin minimize edilmesiyle olur. Dünyada doğanın korunması için bir duyarlılık oluştuğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Üretilen ve tüketilen enerjinin iklim değişikliklerine direkt veya endirekt etkisinin olduğu yadsınamaz bir dünya gerçeğidir. Bu yüzden enerjinin tarzı ve arzı noktasında güvenliliği sağlanamıyor ve doğaya olumsuz etkileri yok edilemiyor ise sınırlandırılması gerekir.
 
Değişim odaklı gösterilen ancak doğayı tüketen, doğayı olumsuz etkileyen projelerle enerji gemisi yüzdürülemez. Enerjide kendi kendine yetme gayesi güdülerek, çözümler bulunması çok zor görünüyor ama bir yerden de başlanmalı diyerek cennet köşesi coğrafyalarda akarsuları can suyuna kadar sömüren HES kurmakla da enerjide dönüşüm süreci başlatılmış olmaz.
 
Bu günden tezi yok toplumsal ve tarihsel değerleri de gözeterek hayat kalitesini de yükseltecek öncelikle sürdürülebilir enerji kapsamlı, enerji değişim sürecine yön verecek tarihi hamleler yapılmalıdır. Enerji piyasalarındaki yenileşmeye hazırlanmak ve değişen çağa uymak enerjide yeni çözüm yolları arayışının ilk basamağıdır.
 
Tersine bekleyiş ise ileride çıkması muhtemel elektrik enerjisi savaşlarında zayıf halka olmak demektir…

4 Ekim 2016 Salı

ENERJİ VE SÖMÜRÜ…

ENERJİ VE SÖMÜRÜ…
 
Her yapılanın enerji için olduğu saklanarak, bir takım yapay nedenler gösterilerek, yeraltı enerji kaynağı yoğun bölgelerin egemen güçler ve lokal işbirlikçileri ile ne hale getirildiği ortada. Dünya büyük sermayenin direktifleri ve projeleri doğrultusunda küresel bir hapishaneye dönüşmüş durumda. Ve toplumlar da topyekûn tutsak.  Egemen sermayenin bu enerji kaynağı bölgelere dayattığı kaos, iç savaş, savaş, şeytan üçgeninden kurtulmak için bölgesel değişimler doğrultusunda yeni enerji politikalarının geliştirilmesi de kaçınılmaz. Yani enerjideki özgürleşme toplumları da özgürleştirecek temel etken.
 
Yoksa dünyada belli coğrafyalarda enerjide dönüşüm çalışmalarının üstün getirisi görmezden gelinerek eski kıtanın enerji kaynağı bölgelerde her koldan incelikli projelerle tutsaklaştırma devam eder. Bu bölgeler ekonomik, sosyal ve siyasal gerileştirme ile içinden çıkılamayacak krizlerle baş başa kalır. Vahşice sömürülür, içi boşaltılınca da yakası bırakılır ve yalnızlaştırılır.
 
Enerji üretimi ve üretilen enerjinin üretimde kullanımı birbirini tamamlayan bir olgudur. Son tahlilde metalaşan enerjiye sahip olma kavgası ise insanlık tarihiyle koşut daima var olmuştur, var olacaktır. Özellikle Sanayi devrimi ile gelişen ve biçimlenen dünyada enerjiye mahkûmiyet iyice artmıştır. Enerji, üretim ayni zamanda da tüketim enstrümanı olduğundan enerjiye gereksinim devrim sonrası üst düzeye çıkmıştır. Uzun yıllar üretimde kömür kullanılmıştır. Giderek artan kömür ihtiyacı madenlerde zehirlenen ve biten çoluk çocuk, genç yaşlı emekçi hayatlar bırakmıştır. Ve dibi oyuldukça açıkça doğal felaketlere uğramış kentler yaratmıştır. Enerjiye ulaşma ve enerji üretimi resmen bir sömürü aracına dönüşmüştür.  

Aynı zamanda bu doymaz enerji üretimi, insanlık adına bozulan dengenin düzenlenmesi amacıyla yeni hakların da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak uzun mücadeleler ve nice bedeller sonucu elde edilen bu haklar bile sömürüyü ortadan kaldıramamıştır. Dünya paylaşım savaşları ertesinde oluşan yeni ekonomik sistemler bile sömürüyü bir nebze azaltmış ama hepten yok edememiştir.
 
1950’li yıllar petrolün enerji kullanımı ve tüketiminde öne çıktığı yılların başlangıcı olmuştur. İşte o yıllardan itibaren egemen güçler-petrol tröstleri petrol çıkan bölgelerde, petrolü bedelsiz veya daha az bedelle kullanmaya yönelik emperyalist politikalar geliştirmiştir. Özellikle 73 sonrası baş gösteren petrol sıkıntısı dünyayı başka enerji kaynaklarına yöneltse de belli bölgelerde mevcut petrol bölgeleri ve çevresi emperyalizmin denetiminde şekillenmiştir. Kapitalizm çeşitli versiyonlarını dayatarak sömürünün sürdürülebilirliğini de kolaylaştırmıştır.
 
Son otuz yılda nükleer santraller kurulmasının ve nükleer enerji üretiminin dünyayı hangi sona yaklaştırdığı da ortadadır. Temiz kömür ve fosil yakıtların bile iklim değişiklikleri yarattığı düşünüldüğünde 90’dan itibaren farklı modeller geliştirilmiştir. Sırf bu yüzden büyük üretim kartelleri enerjide toplumsal maliyeti değişik ülkelerin üzerine yıkarak, maliyeti onlar üzerinden hesaplayarak yeni politikalar geliştirmiştir. Dünya kapitalizmini yönetenler özellikle geri bırakılmış ve gelişmekte olan ülkelere zararlı gördükleri için vazgeçtikleri ve atıl hala gelmiş enerji üretim sistemlerini ihraç etmişlerdir. Yani enerji bağlamında sömürü aynen devam ettirilmiştir.
 
Geri kalmış ülkeler sırtından güncellenen hesaplarla enerjide yeni çözüm yollarının arandığı son yıllarda enerjide dönüşüm başlatılmıştır. Çünkü gelişen dünyada toplum ve siyaset enerjide çevreye uyum istiyor. Tüm dünya çevreye zarar veren enerjiler ve bu enerjilerin üretimi hakkında gittikçe daha da hassaslaşıyor. Üretilmesi bir yana enerji dağıtımının güvenirliği dahi üzerinde durulan diğer bir konu.
 
Bu yüzden ileride üretimi fosil yakıttan yenilenebilir enerjiye geçişi sağlayacak çeşitli yöntemler geliştiriliyor. Lokal sorumluluklar vererek ve alarak karbondan arınmış enerjilere itibar edilmesi planlanıyor. Bu hızlı gelişmeler gelecekte yenilenebilir kentlerin de kurulacağı bir ütopyaya doğru sürükleniyor. Gelişen dünyada artık çok şeyler kolayca yapılabilir. Ülkeler bölgesel ölçekte başlayarak kendi enerji dönüşümlerini başlatabilir. İleri teknoloji ile enerjide yeni çığırlar açılabilir. Tüm bunlara karşılık bölge aktörlerine bölgesel sorumluluklar yükleyen ciddi yatırımlar henüz yok.
 
Büyük sermaye hala adı büyük projelerle petrol bölgelerini sömürmeye devam ediyor…

2 Ekim 2016 Pazar

DENİZKIZI…

DENİZKIZI…
 
Kırk yılda göle bir maya çaldım, tutmaz sandım tuttu. Tek dikili ağacım yokken dünyada, göl deniz oldu…
 
Gölü deryaya, kıta karayı denize, kara denizi hırçın dalgalara, batık gemilerin gül yüzünü bana çevirdin denizkızı. Denizleri okyanuslara, okyanusları eski ve yaşlı kıtalara bağladın. Son yolculuğum öncesi boşa dönmeyecek artık mavi küre. Zoru kolaya, alayı halaya denkledin. Beni de bana. Yani demem o ki içimdeki ölü dünyaları dirilttin denizkızı.
 
Göle çaldığım maya tuttu…
 
Çözüldüm tezelden sayfa sayfa. Gülü bülbüle sordun, aşkı deryaya saldın. Safa ile safa geldin, beni tatlı düşlere daldırdın. Artık görmeye kıyamadığım en renkli rüyamsın denizkızı. İlk nefeste baba dedin, ata baba ocağını canlandırdın. Konuşmayı da kıvamında ve iki dilden çözdün. İki dile evrenselliği de bağlıyorsun şimdilerde. Utanmak güzeldir evet biraz öyleyim, öyleydim açıldım. Meğer yıllarca söz gümüş, sükût altın diyenlerce aldatılmışız. Olsun sen de sorulduğunda yanıtlarsın ve susar susar en üst perdeden kadife perdeleri yakarsın. Öğrenilmedik ne varsa kendi adıma senden öğrendim. Sen de öğreneceksin denizkızı, denizkızından.
 
Göle çaldığım maya tuttu ve…
 
Dere köyden dışarı bir kentte, suslu puslu bir havada buldum seni. Dersimi aldım ve uslandım. Serde yeniden seninle beraber doğmak varmış. Er doğdum geç uyandım, olsun. Güzeldi evet pek güzel, elime tutuşturulan o pembe deniz zerresi. Asla pusmadım küsmedim diye ödüllendirildim sanki. Mert dayanır namert kaçar denizkızı. Hiç kaçmadım öylece savruldum bitmeyen kavgalar peşine soluksuz. Sustukça, sıra susanlara da gelir unutma. Gün olur konuşacaksan temel gerçekleri gönlünce konuş, sıralı sırasız. Korkma. İnan ama sorma; baba denizkızı gerçek mi, var mı? Gerçek elbette ve var. İnanıyorsan eğer vardır mutlaka, tıpkı sen gibi.
 
Göle çaldığım maya tuttu ve deniz…
 
Aşk ateşten ipeksi gömlek denizkızı. Can suyuna akar en sıcak en kırmızı. Ateşten gömlek giymek ise yaşarken ölmektir. Sen inadına yaşa. Her şeyler en alasından sana, en beter ölümler bana. Ölümden öte köy yoktur denizkızı. Sen var olunca, ölümden gayri derdim kalmadı dünyayla. Kimse çöreklenemez asla bu ot bitmez çöle. Tavında ama çok takatsizdim denizkızı. Kızma. Senden sonra kuş uçmaz, kervan geçmez memleketlerde yorgun yolcuyum artık. Kurşuna gelesi başım bir ağrıyor, ağrıyordu ki delirtircesine, uğruna kusursuzlandım. Denizkızı ben seninle akıllandım. Eskiden ölümden gayri başka çarem yoktu şimdi sadece sen varsın diye yaşamaya koşullandım. Hayatın gediklisiyim sayende denizkızı.
 
Göle çaldığım maya tuttu ve deniz hiç…
 
Derdim hep beklediğim o atlas yelkenli gemiyi o ot bitmez kentin silik limanlarında aramaktı. Deniz aşırı savrulacağım yarınlara ayarlanmaktı tek dileğim. Yarım kalmış, geride bıraktığım ne varsa gün doğumlarından kara gecelere sahil boylarını taramaktı. Güneş vuran patikalardan yollanmaktı sonsuzluğa. Vurdum yollara ve ölümden öte köye sıra bekleyenlerle yarenlik ettim. Ateş koyunda aşkı yaşamak buymuş demek denizkızı. Sen gölü deryaya, karayı denize, denizi dalgalara, tiz düdüklü vapurların yönünü bana çevirdin bir çırpınışta. Çığır açtın en matemli çağrılar diyarında bir bardak suda boğulmuşluğuma. Ak suları çağlayan Aral gölü ak kumlu çöle dönerken arındım senin tılsımınla. Dünyada dünyadan daha güzel ne varsa sende buldum denizkızı. Denizi gördüm adında.
 
Göle çaldığım maya tuttu ve deniz hiç çalmadım…
 
O sensin, hem deniz, hem kız, hem de denizkızı. Hem ana, hem baba, hem de bambaşka. Yani her şey. Denizkızı, ana gibi yar olmaz ama sen anadan ileri yarsın. Kabıma sığmaz anılar tasarlardım önceleri. Dolup dolup taşardım. Meğer ne denli boşmuş kalıbım. Şimdi uyumluca uyurum başım göğsünde usulcacık. Başın göğsümde minnacık. Bildiğim gördüğüm tüm kentler, bu kendimler artık eski kentler eski kendim değil. Kısa zamanda çok şey değişti nedensiz. Şu kahrımdan öleceğim günlerde iyi ki varsın. Çöle dönmüş daral gölüyken hayatımı denize, eksik günlerimi vahaya çevirdin denizkızı.
 
Göle çaldığım maya tuttu ve deniz hiç çalmadım çırpmadım…
 
Gün olup gidecekse eğer çok sevilmeden gitmeli insan. Yolculuk en uzağaysa dönüş biletsiz olmalı yolculuk. Bu sonsuzluğa dik duruşun sulu vedalaşmaları da olmamalı asla. Zaten gerekte kalmaz, zaman da kalmaz herkesle cümle alemle ısmarlaşmaya. Tek cümlecik yeter, cümlesine tek sözcük; eyvallah. Yiğitçe eyvallah demeli insan yolculuk dönülmeze ise. Sonra evelallah gitmeyi bilmek gerek en harbisinden. Suç günah varsa eğer yalnızca insanları çok sevmektendir. Gayrısı da yoktur şükür. En zoru ise denizkızına veda etmektir. O vakit eyvallah demeden basar giderim. Çünkü denize de denizkızına da daha doyamadım yeterince.
 
Göle çaldığım maya tuttu ve deniz hiç çalmadım çırpmadım. Hiç. Yalnız göle maya, kendimden kendi hayatımı çaldım. Başka da suçum günahım yoktur. Suçum günahım işte o kadar. Denizkızı bu sana son söz olsun. Ebedi armağanım. Sen de sakın hiç çalma.
 
Sevabım da günahım da sensin denizkızı…

30 Eylül 2016 Cuma

KURGU GEZGİNLER CENNETİ; ORTADOĞU…

KURGU GEZGİNLER CENNETİ; ORTADOĞU…
 
Genişleyen anılarda uzayıp gider kurgu devletçikler için incelikle planlanmış programlanmış kurgulanmış gezginlerin maceraları ve tarihsel gerçekler. Ersiz, dilsiz, yersiz yörelerde öyle gereksiz buluşma,  öyle mezhepçi ve etnik bir flörtleşmedir ki bu tarih bile yanılır bazen. Tarihi yazmak ve kurumsallaştırmak kurgulanmış gezginlere kaldığından olsa gerek sık aralıklarla cehenneme döner ortalık…
 
Kurgu gezginler cenneti Ortadoğu’da üzerinde arsızca gezinilen şehir kokuları ve üzerinden paragöz geçilen ülke korkuları yakar yıkar bereketli toprakları. Ve durmaksızın ayni kapitalist mekanizma işler, hiç düşünmediği an belletilen düşletilen düşüncelere kapılır tabucu kinci dinci zevat. Kurgu gereği özlemle beklenilen boşa çıkar, yüzleşilen ise öz yitimidir aslında. Büyürken küçük düşme ve güdük kalma varyasyonlarıdır egemen emperyallerce hissettirilmeden yaptırılan, yakaya yapıştırılan. Öyle ki sınır ötesi sınırsız bir yalnızlaşmadır başa kakılan.
 
Dünya var oldukça dalga dalga küçülmek gibi bir şeydir hoyratça geçen zamana direnememek ve yenilenememek. Gerileyişe karşı duramamak. Oysa ne hevesler harcamıştır gurbet türküleri ve daha nicelerini de zamanı geldiğinde bir çırpıda harcar. Hiç acımaz…
 
O halde gizli bir dileğin varsa bile,  hasımlık ve hısımlık sergilemeden önce enikonu düşünüp, sözde sevaba günah katmamak gerekir kıyısından köşesinden. Paracı ve para karşılığı siyasal yöntem uygulayışın ölçüsüdür başa gelenler.  Tamamıyla yayılmacı büyük sermayenin gezgincilik maskesidir takılan. Maskelenmek ve uyurgezer davranmak ise başka bir halaluyadır. Zaten sandalın dili delik olunca kürekler kırık olunca başka şekil yol alınmaz. Çünkü su almıştır hayat. Ve gemicikler batar. Veya hayata bakış sulanır, sulandırılır. Ve uzak öte bir mahmur yolculuk başlar yarın mahcup olunacak türden.
 
Tüm bunların olabilmesi makul karşılanması içindir egemen güçlerce izin verilen tüm faşist darbeler veya baştan destek verilip yarı yolda bırakılan şu dinci darbecik. Bu girişimler sonrasında ayrılıkçı veya birleştirici terör dört bir yana dağılır. Sınır ötesi sızmalar ve sıçramışlar ve de kuyruklaşmalar gecikmiş olunsa da açık hesaba katılır. Hayat devam ederken, millet nasılsa sözde demokrasi bayramında, sandviçli gazozlu demokrasi nöbetleriyle harlanmıştır. Kışlaların kapıları belediye çöp kamyonlarıyla ve kepçelerle kapatılarak akıllar ayarlanmıştır. Akşamlardan sabahlara meydanlar turlanarak yakında izlenecek rotaya yan bakanlar aranmıştır. Silahlar patlamış, tanklar delinmiş, ileri demokrasi hevesinden özel demokrasi militanlığına maaşlı zirve yaptırılmıştır. Devletçe güvenlik güçlerini bile tedirgin edecek halde seyirci kalınmıştır bu kara kurgulanışa. Kurulan zemberek tam boşalacağı an topyekûn sınır ötesi bir garip macera akarlanmıştır. Artık izlenen rota kuşkuların ve keşkelerin potasında erir de kaynar da. Oysa affı yoktur bu kurgusal kurumlanmanın. Gün olur devran döner hesap döner…

Bu yeni kurguda, hayal perdesi doğal görülen fizyon reaksiyon etkisi altında yeni spekülasyonlara zemin hazırlar. Son yaşananların tamamı dünyadan bakıldığında iki dinci iktidar heveslisi grubun ülkeyi paramparça edecek biçimde devleti ele geçirme gayreti görülse de gösterilse de bir yere kadar doğru. Yanlışı doğrusu kurgulanan şu fakir ülkenin Ortadoğu bataklığına çekilmesi kurgusudur. Bu son dinci darbe girişimi ileride paralellere bodoslama kodes turlarıyla anılsa da, kurgu gezginler cehennemi Ortadoğu ya serbest girişin akıllı biletidir.
 
Serüven bundan sonra nasıl devam edecek, ayıpların ve kayıpların kitabı nasıl yazılacak muamma. Bu muallak atmosferde güdülen ise sadece haksız kazançlar üzerine kurulmuş makam ve rakam ironisidir. Bu güdümlü kurulum gökyüzünün ulu gözcüsü tarafından elbette görülüyor. Toprağa düşen canlar gökler yarılınca akla ihanet kapılarını bekleyecekler belki de. İşte o zaman bu yersiz ve denksiz umut yıkımlarına neden olanlar sınır boyu dizilişin kodlarında diriliş arayacaklar nafile.
 
Kurgu gezginler cehennemi Ortadoğu’dan çıkış resmen kısmet işi. Tarih tekrar edecek, hoca, hacı, molla üçgenine hapsoluşun faturası yine binlerce yıl olduğu gibi garip halka çıkarılacak. Yine yeniden besleme düzeni devam edecek. Ayni zihniyetin değişik versiyonlarının kuşatması sürecek. İçeride dışarıda hep birden düş çılgınlığına yuvarlanılacak. Dibe vurmuşluktan teğetlenen eğreti dayanışma kurgusu da çok yakında bitecek. Ve düşkünlüğü göstermeme çabasıyla üleşme ve bölüşme bataklığına savruluş kavuracak yediden yetmişe herkesi. Hangi ilahi kurgunun zorlamasıdır bu savrukluk anlamsızlaşacak. Naylon türbeler ve yeşil sarıklılarla bile açıklanamaz bir ritim damgası vuracak çağa. Kurgulanan sonunda anlaşılacak ama iş işten geçmiş olacak.
 
Bu kurgulanış baştan kusurludur. Öyle ki yozlaşmış ve yozlaştırılmış inanç manzarasının marazası yayıldıkça yayılacak. Yarım kalacak bir kez daha tarih sayfaları. Defter dürülecek ve Ortadoğu çemberine tam ortadan dahil olmuşluğun yalımı yalayacak beyinleri. Ve bir ucundan diğer ucuna barut kokusu ve bu nereye doğru bir evrilmedir korkusu tutacak yolları. Aslında bu kurgu cambazlığını tarih yazıyor da biliyor da. Ancak önemseyen yok.
 
İster önemsensin ister görmezden gelinsin, bu genleşmeye başlayan tarih kesitinde emperyalizmin kurulu köhne düzene hizmet için kurduğu kurgu devletçikler üzerinden sahnelenen oyunlar dünyanın en zengin bölgelerini çöle çevirdikçe bu drama yüz çevirmekte zorlaşacak. Kaos çemberi genişleyecek. Kurgu bilimselleşecek ve üçüncü dünya paylaşım süreci kapıya dayanacak. Bedava bedevi bereketsizliğidir bu kurmaca, çok önceden kurgulanmış emperyalist gezgin dileği de.
 
Anlamak ve kaçınmak gerek…

SANAT HAYATTIR, TIPKI TARIK TAHSİN…

SANAT HAYATTIR, TIPKI TARIK TAHSİN…
 
Sanat hayattır, hayat sanat ile anlamlanır ve değerlenir. Sanat ile hayatın yolları bir yerde bir zamandan sonra kesişmedikçe de ölümsüz ruhun camları buzlanır. Çobanyıldızı akmaz gecelere ve karanlığa akan pencereler kapanır sanata. Gülen gözler kapanır dünyaya. Bir kırılma noktasıdır hayatı sanatçı gibi, sanatı hayatın tam içinden yaşayabilmek. Ve uygarlığa ve özgürlüğe vurulan paslı rangayı zerrece kabullenmemektir ustalık. Gizli güncelere değişimi kaydedebilmektir güzellik.

Yaşayan sanat asla bilinçsizliği kabul etmez. İnsan ve vicdan derinliği dayanılmaz boyutta taarruzlara uğradıkça sanat üzerine doğulur. O doğurganlıkta tüm umutlandırmalar sanatçıya ve sanata yüklenir. Simgesel uyarıların merkezinde ucu kırık kalemlerle senaryolaşan memleket manzaraları anında filizlenir. O uçsuz bucaksız yerleşkede tartışmasız tereddütsüz kabul edilen ne varsa uzaklaşılır. Ve uzlaşışız hayata yakın çekim yakınlaşılır.  
 
Tıpkı Tarık Tahsin gibi…
 
Kahırlanıp kös kös oturmaktan ise ilgi, bilgi ve merakla hiç sönmeyecek bir ateşi körüklemektir sanat. Sanatla hayatı kazanmak veya kazanamamak başka bir meseledir. Hayata belki biraz katı resmiyet katıldığında, hayattan kopuş sanattan kopuşu da tetikler. Demokrasiden uzaklaşma karmaşasına savrulur dünya alem. Tüm sanat dışı kampanyalar güncellenir. Kumpanya kampanaları dahi çalmaz. Çalınır hayatlar ve sanat. Endişe kanalları derinleştikçe hayatın güç birliği ettiği ne varsa kuma toprağa karılır. İşte bu silikleştiren özelleşmede büyüyen ideler dingin hayatları düzgün sanatı da delirtir. Karar alıp vermeler huzuru yoklar ve yok eder. Bol kayıplı bu dönemeçte hayatı sanat gibi görmek ve yaşamak hem zorlaşır hem de bedeli ağırlaşır. Ve bu sanal kurguda sanatı hayatın içine çekmek ise kafadan bitlenmektir.

Aynı Tarık Tahsin gibi…
 
Soluksuz kalmayla eşdeğer bir eşgüdüm yalnızlığıdır kozalak kozalak ölmeden eş zamanlı gömülmek. O gömü diyarında zamanın getirdiği sanatsal çelişkilere direnmek ise delikanlılık ister. Öyle ecnebi mimarisi şekillendirilen saray salonlarına, salon balkonlarına çıkmak ile nefeslenmez sanat. Olunmaz sanatçı. Toza toprağa batmış, bataklığa karışmış hayatları makaralara film üstüne film kopyalamaktır maharet.  Hayatı hayat gibi yaşamak, hayatı sanat gibi yaşatmaktır hiç değer görülmese de sanatçılık. Endişeye ve korkuya mahal yoktur asla. Ve karanlık arka mahallelerde çakan ışık sessizliği içinden sıyrılmaktır sanatçılık. Sıtkı sıyırmak mertebesinde tanyeri ağardığında çobanyıldızına akan demirden repliklere sarılmaktır hayat. Çan çalındığında çelikten kuleler de kum çimento yığını olarak dibine dibine yığılır. İşte tam o vakit sanatın keskin rüzgârı dondurur yürekleri. O yabancılaşmada bir sıcak yürektir hayat boyu en uzaktan en yakına savrulan.

Aynı tıpkı Tarık Tahsin gibi…
 
Sarsak tipiyi dere bucak izlerken el alem kabaran kaypaklığı uçuruma yuvarlayabilme cesaretidir sanat. Sokakta kaldıkça hayat, hayatı roman tarzında sürmektir. Sanatçılığın yadigarı ise en romantik akşamlardan geceye akan sanat süsüdür. Sabahlara kadar direnç, hayat dersi niteliğinde tarzdır sanat. Okunur söylenir, oynanır yazılır hayat. Ama en alası çekilir. Çekilmez hayatı çekmektir sanat ve sanatçılık. Bir düzendir değişir, bir dönemdir gelip geçer, pazarlıksız el değiştirir nam ve perde arkasına çıkış sadece sanatla hayat bulur. Dizilir boğaza yediveren acılar, dizilir sahneye sahte oyuncular ve ölmeden evvel hayata son racon kesilir. Adam gibi adam gidebilmektir vakit o vakti vurduğunda.
 
Simli aynada bir yiğit ayni tıpkı Tarık Tahsin gibi…
 
Pasaklı sancıların otağında sözün bittiği andır hayat. Her deminde öyleleri vardır ki gölgeleri vurur duvarlara en çirkin, çirkin mi çirkin. Oysa hoş geldin hayat, güle güle makam diyebilmektir markalaşmak. Hayat sanat gücüyle en keskin biçimde estetikleşince tersine özgürleşen fikir lüksüne dönüştür bereket. Suskunluğun ayrıntısında boğulmak o zaman beyinlerden temizlenir. Ve herkesin gönülden veya gönülsüz formül saydığı hayat artısına kavuşur tüm ideler. İşte bu da sanattır.

Hayat ondan sonra sanat gibi yaşandıkça hayattır. Ve kalabalıklardan ve kalabalık gösteri merkezlerinden edinilen deneyimler ve bilgiler kişiye yük değil kişiye mülktür artık. Ve hayatı tutmak için herkese demir yoldur sanat. Hayatı sanatlaştıranlar ise ölümsüzdür. Geride kalanlar için hayata tutunmak ise gösterilen aydınlık yolu görmektir. Yollardan yol seçebilmektir maharet.

Simli sinli dünyada sonsuzluktur sanat.  Heyhat ayni tıpkı Tarık Tahsin…
 

YUVARLAK MASA EŞRAFI…

YUVARLAK MASA EŞRAFI…
 
Kuşaklar boyunca yalandan aldanmışlıklar damgasını vurmuştur tarihe. Ve bizdendir babında, inadına inadına aldırmazlıklar deler geçer tüm gerçekleri. Ve her devirde yoz manzaraların içine dibine gizlenir büyük yalanlar ve büyük günahlar. Kategorize edilen o karikatür yaşamın yuvarlak konuşma balonları o yalanlarla dolar. İçi boşalır tarihsel gerçeklerin. Ve o kısır döngüde büyük günahlar bile mubah sayılır.
 
Yaşı başı denk düşenler iyi bilir, çok eskiden tek renk tek kanal televizyonlarda yuvarlak masa siyasi tartışma programları yapılırdı. Ahali belli zamanlarda ekrana kilitlenir savundukları ve savuşturmak istedikleri görüşleri cam ekranda yuvarlak masalarda arardı. Yuvarlak ağızlı aktarıcıların dilinden kendi adlarına ve hesaplarına çıkacakları heyecanla gözlerdi. Ancak masanın yuvarlak olması, aktarımların gerçeği belirleme ve yönlendirme gücünün zayıflığı hiç düşünülmezdi. Sanki üstten ve alttan basık yuvarlak dünya durur, dünyalıların tamamı bu yuvarlak masaya bel bağlardı. Oysa hiçbir derinliği olmadığı daha programlar biter bitmez anlaşılırdı. Boş yere etkisi çarşı bayır yuvarlak laflarla uzatılırdı.
 
Tüm yuvarlak masaların yuvarlak laflar edilen, köhne düzeni hiç de değiştirmek istemeyenlerin izleyenlerde gerçekler hakkında yeni imaj yaratma kurgusu, lafı güzaf olduğu da bilinirdi ayrıca. Yine de belli zamanlarda cumartesi geceleri akşamcılara rahat nefes aldıran yerli sinema tahtına kurulan yuvarlak masalar ailecek izlenirdi.
 
O zamanlarda olanları bitenleri, tüysüz yetim hakkı yiyenleri halk anlamak bilmek istemezdi nedense. Bir türlü uyanmazdı acı reçetelere. İçe dönük ve sönük bir fukaralık sergilenirdi yalnızca. İstifçi karaborsacıların işine gelen, yeni yeni içeri uzanan büyük elin dizayn ettiği şimdiye göre pek basit programlardı hepsi de. Bazen korkusuz, pervasız ve gözü pek açık oturumlarda olurdu. O vakit yuvarlak masa çatlar, yuvarlak laflarla günü kurtaranlar afişe edilirdi.
 
Özellikle seçimler öncesi yuvarlak masa arenasında, yuvarlak masalar sayesinde şu fakir ülkede yüzyılın en değişmez sağ iktidar anlayışı habire nal toplasa da ki toplardı, seçimlerde tılsımlı bir el değer tırısa geçer oyları toplardı her seferinde.
 
Ne kadar oy toplarsa toplasın yine de memleket sadece yönetene ait olmazdı. Bırakılmazdı. Muhaliflerin söz hakkı daima saklı tutulurdu. Yuvarlak masa eşrafı yırtınsa da durum buydu. Hele eşref saati gelip çattığında memleket sevdası her cenahta ağır basardı. Mostralık yuvarlak masalarda dahi dâhice çözüm önerileri ortaya atılır, olası çözülmeler uyuşuk ve uyduruk laflamalar pozunda ötelenir, el birliği ile bozulmaya çalışan birlik sürer giderdi.
 
Tüm bunlar kalplerde kara delikler, beyinlerde zifiri boşluklar açan faşist 12 Eylül darbesinden önceydi elbette. Sonrasında izlenen uydurma-kurmaca Türk İslam sentezi renklendirmesiyle çoğu şey gibi bu yuvarlak masalar da unutuldu. Unutturuldu. Millete abuk subuk içerikli tek sesten seslenişler ve tak kasedi hanım türü tek elden ülke yönetimleri bir ara moda oldu.
 
Sonrasında geçip giden uzun yıllar çerçevesinde inceden milletin yuvasını yapan bu Tislamik sentez hoş görüldü, loş gösterildi. Ancak göz göre göre yekten uçuruma yuvarlanmalar yaşanınca her türden yuvarlaklık prim yaptı. Meseleye yuvarlak bir hava verenler, lafı gediğine koymak yerine oraya buraya serzenişte bulunanlar her dem ynetenler ailesinden sayılarak primlendirildi.
 
Bu körleme ve kapalı devre gidiş ve de ibretlik kirleniş ile biçimlenen, cemaatler ile hacimlendirilen onca yıldan sonra derin uçurumlar oluştu. Memleket ortadan ikiye bölündü. Memleket alanın ve satanın elinden zor kurtuldu. Veya daha tam anlamıyla kurtarılamadı. İşte o yeni kurgu aşamasında çok renkli görüntüsü veren ancak tek renkli tüm kanallarda birden açık oturum modası yaygınlaştı. Bir akşam alacasında gelişigüzel çalınan düdüğün, memlekete ve millete alacakaranlık kuşağı yaşatan yansımaları mizahın asli konularından ve konuklarından sayılabilecek tipi tiplerle masaya yatırıldı. Masalar devrilmişti bir kere, masa başı yuvarlakları cansiperane ekrana saçıldı. Tek renk tek sesli bu yuvarlak masa aktarımcıları edebi ve politik format düzeyini iyice dibe çekti. Sızlayan göz yuvarları yine binlerce yıllık tarihi dini masallarla dolduruldu.
 
İşte bu yuvarlak masacılardan çok var bu günlerde. Eşraf kalabalık, etraf kalabalık. Bu yuvarlak masa eşrafı kanal kanal yuvarlanarak yuvarlak masalar teşkil ediyorlar ve memleketi başka bir mecraya mayalıyorlar. Tek amaç gerçek olmayan gerçekler inşaa ederek izleyenleri yaşanan veya yaşanacak karabasanlara alıştırmak ve mevcuda inandırmak. Yalandan göğü delen kuleler kurmak ve maceralara alıştırmak. Yalpalayan iktidarı ve kutup başlarını tümleyip halkları bir güzel bu kör kara mantıkla yönettirmek. Siyasetin boy aynasından süzülenler, politika sahnesinden dökülenler ve politika kazanında kaynaması gerekenler ile şu garip milleti yeniden sözlendirmek, sözleştirmek.
 
İşte yuvarlak masaların ve yuvarlak masa eşrafının tek amacı en yuvarlak emeli, ileride sonuçlarına katlanılamayacak biçimde kaçkınlığa varsa da açık saçık hesapları bir bir kapatmak ve yenilenmiş varsayılan eşkalleri millete ezberletmek.
 
Bu yuvarlak masa oturumlarının ve oturumcularının oturup ezber bozmak, oruç yemek, pozitif inanç seviyesini, iman çıtasını yükseltmek gibi bir niyetleri olmadığı açık. Dertleri varsa yoksa cereyan doğrultusunda paralanmak, millete kanmayı öğütlemek ve yanmayı övmek. Çarçabuk eskidiği için sürekli değişen bu yuvarlak hatlı figürler ve kösele suratlı piyonlar utanmadan nice uçuk formülleri bu yuvarlak masalar yoluyla hala milletin gözüne gözüne sokuyorlar. Bu sokma akıl artık kaç adım giderse.
 
Tek arzulanan ise kuşaklar boyunca din iman mezhep cemaat aldanmışlığına ve aldatmacasına yeni kılıflar bulmak ve yarın lazım olur düşüncesiyle yeşil başlı ördekleri de ürkütmemek. Bu kurmaca din ve kurgusal mezheplerine eski ama yeni vizyon gösterilen cemaatler yoluyla yönetsel kapılar aralamak yeni kutsallıklar pazarlamak. Öyle bir cereyana kapılmak ki bu, bu çağda cahiliye devri inanç yozlaşmasından daha kaygan bir zeminde at izine it izi karışıyor. İşin kötü yanı ise o cereyana koşulsuz şartsız kapılanların kendi cenahından oturumcuların zehir zemberek dokunuşları ile ulvi mertebelere kavuştuğunu sanmaları. Böyle inanmaları veya inandırılmaları. Eski tas eski hamam. Bu yuvarlak masalar ve yuvarlak masalar eşrafı ekranlarda hala yeni tutsaklıklara yuvarlanmanın yuvasını kuruyorlar.
 
Matem havası estirilen meydanlarda ve yekvücut ekranlarda kurulan bu yeni versiyon yuvarlak masalar pazarında, yuvarlak masa eşrafı her şeyiyle ipliği pazara çıkmışları hikayeler ve hurafeler eşliğinde kutsama ve masumlaştırma meczupluğu yürütüyor. Gelişen hoşnutsuzluğu savma, ayrısını gayrısını meşrulaştırma, Müslümanlığı da Araplaştırma modunda bir çılgınlığa yuvarlanıyor tüm yuvarlak masalar ve yuvarlak masa aktarımcıları. Bu yeni ve tam ileri yuvarlak masalar versiyonu egoları tatmin eder bir eko ve edayla sürerken birileri yine el altından götürüyor. Yuvarlak masa aktarımcılarını ise o birileri görür.
 
Ancak kısa zaman içinde yuvarlaklaşan bu tozutma, masalar eşrafından toz olmaları da barındıran, başka yuvarlak masalara ve yusyuvarlak masallara yuvarlanabilecek bir süreci de inceden inceye hazırlıyor.
 
Yaşı başı denk düşenlerin anımsayabileceği çok eskide kalmış o yuvarlak masalara ve yuvarlak masa müdavimi aktarıcılara can feda. Onlar da gün olur özlenebilirmiş meğer…