BOZOK BOZGUNU 78...
19 Aralık 2020 Cumartesi
BOZOK BOZGUNU 78...
HESAP HATASI...
HESAP HATASI...
PEDERŞAHİ TOKLUK, PEDERSENVARİ AÇLIK?
PEDERŞAHİ TOKLUK, PEDERSENVARİ AÇLIK?
KİLLETİ AŞI
KOVİTİ GÜNLERİ VE AŞI...
ECEL ÖNCELEMEK
ECEL ÖNCELEMEK...
ZERREDEN ZÜMREYE KAİNAT
ZERREDEN ZÜMREYE KAİNAT...
12 Aralık 2020 Cumartesi
Killeti Göçertme
KOVİTİ GÜNLER VE GÖÇERTME...
Tarihi gerçekliktir, çok şey pahasına engin topraklar ateşe ve kana bulandıkça, yok yere her türden kıyım, katliam mubah sayıldıkça, semaya doğan anılara ihanet artar. Emanete hıyanetle insanlıktan uzaklaşılır. Hele koviti günler yaşanırken, kovit bulaşısıyla katlanılmazlar çoğaldıkça, sinsi salgın baş üstünde kılıç gibi sallandıkça, ateş dağlarının eteklerinden tutuşma ve yanma başlar. Sonra akıl göçeren düşlerle, kof yarenlik dürter zihinleri. Sırf tarihsel gerçeklerle içiçe yaşamamak adına veya gerçeklerle yüzleşmemek için kaçmak babında, kaçamaklar tezgahlanır...
Yaşamak bazen çok çetindir. Çetele doğru tutulduğunda keşke dedirten türden yağlanmaları, bağlanmaları, dağlanmaları barındırdığı görülür. Salt bu yüzdendir dağların ötesinde, duyuların arkasında başka yaşamlar aramak. Bu yüzdendir ateş denizlerinde delirmekten son anda sıyırmak. Savında tavında, tatlı sulu ovalara göç etmek...
Belki gönüllü göçmek evladır, iyi niyet kapsamında hicret ise evladiyelik. Ancak her iyi niyetli ve barışçıl görünen göç, işgalleri, istilayı, yağma ve talanı, fetih başlığında toplar. Gönüllü gönülsüz, sıcak savaş kaçınılmaz son olur. Sonu gelmez küçük büyük isyanlar şiddetle bastırılır. Kitlelere tahakkümle hükmedilir. Toprak kimin, kimindir tapusuna bakılmaksızın üzerinde ne barındırıyorsa, zaptedilir. Toptan teslim alınır...
Kaba güç, silah zoru boyun eğdirme girişimleri, sınır tanımaz biçimde yayıldıkça zenginlikler de el değiştirir.
Hırslara kutsallık bulaştırıldıkça, yapılan zulüm ve zalimlikler de tabulaşır. Hatta görmezden gelinir. Yani açıkça insanlığa özgü değerler tek tek yitirilir. Doğruluk, doğallık ve meşruiyet resmen yok edilir. Öyle ki yakılan kavurucu ateşten, salgın bulaşıdan herkes nasibini alır ve köşesine çekilir...
Genleşen göçerlerin göçtüğü ve yurt eylediği yerlerdeki yerliler ise ana yurtlarını terke zorlanır. Zorlanmasalar bile hayat zorlaşır. Salt daha rahat nefes almak için onlar da bir yerlere göçmek zorunda kalırlar. Başı bir yerde, arkası binbir yerde bu göçler, geniş coğrafyaları daraltır. Ve bu dar zihniyet, akıncı ve yayılmacı kıskacını genişletir...
Yani mitolojik çağlardan bu yana tarih öç ve göç dalgalarıyla sarsılır. Bulaşı salgını dönemleriyle de medeniyet tarihi denize düşen hesabı yılana sarılır. Tıpkı koviti günler gibi.
Salgınla beslenen, tertiplerle sönmeyen ateş sıra dağları yutar. Sağlıkta dibe çakılmayla oluk gibi akan çaresizlik denizleri taşırır. Gün geçmeye kıyamet kopar...
Çünkü dur durak bilmez kurak zihniyet, her sıkışıklıkta zenginliklere sefer üstüne sefer düzenler. Ama zamanla sığınacak liman, saldırılacak kale kalmaz. İçe dönük ihtiraslar güncellenir. Gücenmeler neticesinde sadece irtibatlar kesilir ve itibarlar zedelenir. İşte o yüzdendir tükenmeyen hırs, bitmeyen kavga, küllenmeyen kin...
Diğer yandan uçsuz bucaksız araziler için yerli yersiz hücumlar, saldırılar, kuşatmalar, kazanımlar ve şişirme zaferler yeni göçleri, yersiz yerleşmeleri ve yeni yerleşkeler kurmayı zorunlu kılar. Aslında bu icra, ücralarda kadere terkediliştir bir anlamda. Ve soğumaya yüz tuttuğu sanılan ateş, ilk fırsatta harlanır, közlenir. Ve de körlemesine tersine göç başlar...
Bir türlü kovulamayan, koviti bulaşı günlerinde, yakın tarihe reva görülen ateşten bir deniz, denizin etrafında ateş dağlarıdır. Sıra dağların eteklerinde ise can yakan, kemik eriten can alan, kızgın lavlar ve havaya asılı boş laflar...
Koviti günlere demirlemiş, piklemiş bulaşının dayattığı saldırgan gerçeklik, açık veya saklı sanki insanlığı yok etme, göçertme, göç ettirme yarışı...
Yanlış doğru koviti günlerin tek tarihsel getirisi, tarihi yok saymak ve acı gerçekleri yaşarken yok sayılmak...
Yaman çelişkiler
YAMAN ÇELİŞKİLER YUMAĞI...
Yakın geçmiş tarih, baştan sona sondan başa irdelendiğinde varılacak adres ve adresler belli. Geleneksel değerleri yozlaştıran, temel insan haklarını kırpan kurulu, kurgu bir sistem. Sistemi tarife hiç gerek yok. Herşey ayan beyan. Demokratik kesintiler, ihanetçi kalkışmalar, sık aralıklarla ayrılan birleşen yollar, sonrasında kesişen koordinatlar ve büyük sermaye gölgesinde bir organizasyon. Daima bir başka resmi geçit. Resmen aynı ama başka bir resim. Yani yakın geçmiş tarih, resmen yaman çelişkiler yumağı...
Yerden göğe gökten yere yığılan bir kontrolsüz güç. Devamlı mutasyona uğrayarak herkese siyaret ederek, mutluluğun devamı gerekçesiyle işgal. Ve işgal ile istila doğrultusunda oluşan atmosfere, sorgulamasız teslimiyet. Sorgulamasız biat dayatan paralel veya piramitsel hiyerarşi. Sonuç yaman çelişkiler yumağına gönüllü hizmet...
Öyle ki sistemin kılcal hücrelerine dek sızabilen sızıntının, farkına varılmasıyla anında kabuk değiştirmeler. Bukalemunvari buharlaşma. Hatta aklını teslim etmişlerin, bedenlerini kılıktan kılığa sokmuşların hain kalkışmaları. Kalkışmaya yeltenişe kadar yarenlik, peşine de kapışmalı ayrılık...
Yakın geçmişin bu en büyük yaman çelişkisi, farklı dolgu ve donatılarla hala sürdürülüyor. Sanki bile bile lades. Ancak bu hak, hukuk ve adaleti yok eden yırtık asla yama tutmaz. Açık gedik, salt kolluk güçleri ile beslendikçe de hastalıklı organizma teşekkülü geleceğe aktarılır. O kadar...
Çünkü yoldan çıkaran yaman çelişkiler yumağı, zihni zorlayan, mevcut zihniyeti de batıran bir aymazlık. Yaman yumak, tarih perdesinde bir o yana bir bu yana hala yuvarlanmakta. Hem de önü başka yerde, ardı bin bir yerde. Sonuç bürokrasi dayatmasıyla, tayin kaydırmasıyla, liyakatsız yükselişlerle doğan sağlıksız gelişme, gerileme ve çöküş...
O yüzden geçmiş yakın tarih, yeni çözüm garantileri, uçuk yön ve yöntem haritalarıyla daima belli adresleri günceller. Meselenin özü patenti belli, patırtısı sonradan çıkacak emsali görülmemiş kurgunun devamını sağlamak. Garip bağlantılar ve bağlantılarla kusurları örtmek. Arada bir sözde dikkatlerden kaçan itiraflarla, geleceğe bakış açısının gizli mesajlarını da kamuoyu ile paylaşmak. Yani pek yaman çelişkiler yumağı. Yumağı boşaltıp sarmak, sarıp boşaltmak üzerine bir örgü. Övgü ve sevgi temelinde örgüsel ağ. Baştan sona sondan başa hep aynı güncellenme. Tıpkı gözlerimi yumarım, emredileni yaparım tavrı. Yani temel değerleri yok eden sistematik bir eşgüdüm...
Bu komple, komplo düzeneği işledikçe, gözden kaçmış ne kadar düzgün işleyen mekanizma varsa anında çelişkiler yumağı haline getirme eylemselliği. Kaypak beceriyle fırsatını kollayıp, herşeyi gözden çıkarma harekatı. Yani hareket bereket stiliyle, bozukluğu tepe noktasına vardırmak...
Bu ısrarcı hava neticesinde, sanki yakın gelecek yaman çelişkiler yumağı haline gelmiş, getirilmiş bütün işleri düzenleme, düzene sokma çabası ile geçecek...
YALAN DÜNYA
YALAN DÜNYA...
Memleket koronavirüs illeti, beter bulaşı, renkli grafikler, tam karantina, sokak kısıtlaması, zarzor geçim, erken seçim ve toptan iflas sarmalında. Yani millete dört taraftan ölümcül sarmal....
Sarmala ek, içeride dışarıda emperyal baskı. Egemen güçlerin yılansı, yalan dolan bezeli sistematik oyunları. Faşizanca palazlanan ezeli düşmanlıklar. Kof sinsilik maskeli zihniyetin, insan, mekan, makam tanımaksızın açık istilası. Hatta en ücralara, en kutsala dek ulaşan, yayılmacı kemirgenlerin dayattığı başkaca felaketler ve işgal. Durum tespiti, durum gerçekten oldukça sıkışık ve kolay çözülemez denli karışık…
Bunca üstüste yığılan felaketler çıkmazında ayakta kalabilmek ise günden güne olanaksızlaşıyor. Haliyle hayata tanıklık ve sanıklık derecesinde ve de sanılanın çok ötesinde, en umulmadık anda karşılaşılan fiyatta pahalı, fiyasko komplolar...
Ayrıca sarmal daraldıkça, akla gelebilecek her hususta, sus pus harmanı. Düşünce fikir fışkırmasına alaca karanlıkta plastik kelepçe. Tıkanıklığın giderilmesine dönük her girişime de çelikten duvar. Tel örgü. Oligarşik mekanizma...
Yani fikri sabit sürüngenlere, daha fazla sömürü için ucuz kahramanlık perdesi. Yatları maviliklere sürmek isteyenlere ise süründürme harekatı. Evrakı evreka millet, hali perperişan memleket. Hala fütursuz kalkışmalar, lain girişimler…
Zaten farz edile edile yüzleşilen faz kaybı. Dayanaksız infaz ayıbı. Ve kılcal damarlara kadar metalik iletkenlik etkisi. Üstelik hoyratça yapılanlar yetmezmiş gibi baştan ayağa faturayı kabartanların, kabına sığmazların sürekli ödüllendirilmesi. Yani acı tecrübelerden, yancı reçetelerden ders çıkarmama babında bayatlama. Buğulu fotoğraflardan deneysel ağrılı, termal titreşimli göz süzmeler...
Oysa bir kere göz kararınca, kalp kapakçığı kaçak kanı durduramaz. Bir eksik bir fazla ne fark eder düsturuyla yaşam kalitesi dip yapar. Sonrası yaşam realitesi gereği önü başka yerde, yönü kirli tecrübelerde sokağa çıkma yasağı. Ancak virüs pik yaptığından, gecikmiş tedbirler belli saatten sonra elbette kar etmez..
Çünkü virüs batağında, ekonomi çıkmazında gelip geçici hevesler, nesepsiz fiillere dolanmayı, negativ fikirsel uyuşmayı ve sekunder itirafları günceller. Günün sonunda sıralı sırasız başa gelen ise entübelik tecrübedir. Öyle ki, karaltılı izler, sessiz gözlemler, virüssel mimlenme peşine, okkalı sinyaller ve ürkütücü abartmalar. Ayarsız apartmalar...
İlk adım saygısız sarmal. Vurucu hamle ve son darbe...
Bir adım sonrası vurdumduymaztan dikkati dağılanların, havalanayım derken gölgesi göğü delenlerin boş boşuna çırpınışı ve arsız zevklenme. Pozitif uyuşukluk ve zembereğin kırılması...
İşte belleği bilimi izleyen kurşun kalemlerin çalakalem, çapsızlığa tecrübe aktarımı salt bu yüzden. Bir nebze de olsa hislere tercümanlık için. Hayatın çalınan değerlerine altın vurgu. Fi tarihinden beri kurulmuş kör kapanın, kapanın elinde kalmasın feryadı. Hele de yığınla problemin pabucuna dama attıran, asra çığ gibi düşen virüse de haklı isyan...
Zaten geciken tanıklık dolayısıyla ufukta beliren sanıklık olsa da, başka çare yok gibi. Çünkü gafletin faturası çok ağır. En ufak ihmal çok pahalıya patlayacak kıvamda, ölümcül...
Yalan dünyanın, yalandan beklentisi ise bu azgın sarmalda, yaralar ne zaman sarılacak? Beklentisi...
6 Aralık 2020 Pazar
REALİTE, JURNALİTE, RASYONALİTE VE TARİH…
REALİTE, JURNALİTE,
RASYONALİTE VE TARİH…
Evrensel tarihten ders almayanların, milleti ve
memleketi getirdiği nitel ayrımlı boyutta, daima uygarlık ötesi çalkalanmalar
gündeme taşınır. Oysa tarihe kapkara damga vurmuş, öyle karanlık dönemler
vardır ki, bir daha hiç gelmesin denildikçe ilk fırsatta kapıya dayanır. İşte dönem
o dönem. Sanki son dönemeç. Sanki resmen jurnalite odaklı realite, rasyonaliteyi
hiç eden bir dönence. Sanki nasyonal
dinci dizge. Dizge diz çökünce de anında mitolojik
çağlardan bugüne yığınla cana kıyan, baş kesen faşizan mekanizma. Harmanlanan hit
ve mit saltanatı. Dipten tepeye jurnallerle
yürürlük, aksak yönetsel armoni arz eden ampirik piramit…
Elbette bir milletin kaderi böyle yaygaracı yayılmayla yazılamaz.
Çünkü bir milletin karakteri ancak tarihe yazdırdıkları ile tescillenir. Memleket
bu sayede kazanılır. Kaybedilmesi kolay zannedilir ama tarih onu öyle yazmaz…
Hele ki nice devrimler hayata geçirmiş, memleketi sıfırdan
alıp yeni bir çağa taşımış, dünya tarihinin en karakterli milleti olmuş bir
millete, bu karakter sapmaları ve ahlaksal aşınmalar hiç yakışmaz. Üç maymunu
oynayarak karşı devrim sürecini hızlandırmalar, memleketin iç ve dış
düşmanlarıyla yarenlik, kolonist yaklaşımlar ve sosyo-politik gerileyiş hiç mi
hiç yakışmaz. Ayrıca gün karakter yansıtma günü, virüsünden ekonomisine tüm yaşamsal
yangınlara, yalan yanlış belleğe kazınanlara direnme günüyse. Zaten öyle
dönemlerde öyle öykünülesi değerler vardır ki, milletin ve memleketin öyküsü
ile bütünleşir. Açıkça ölümsüzlüğü betimler. Küllerinden memleket kazandırır…
Diğer yandan milletin genel karakterine ters,
karakteri bozuk bireycilerin saltanat kayığına bindirilmeleriyle memleket
düzeltmek akla zarar tutumdur. Bu tutkuyla sadece jurnalite pik yapar. Salt tutuklu
ve gözaltı sayısı artar. Çünkü arpalanan, paylanan jurnalistler hiç sıkılmadan realiteden
koparak, asla rasyonel düşünmeden, insafsız kuralsız ihbar ve istihbarat
düzeneğinin düz kontağı olurlar. Yani acayip tavırlar, kişilik zayıflığı ve irade
yoksunluğuyla asla ilerisini gerisini düşünmeden tek versiyonluk ürün olma
formatına forsalığı seçerler. Böylece resmen dik duruş zaafı, resmiyete kılıf
bulma marifeti ve asla affedilemez cinsten, cibilliyetsizlik pik yapar…
Bu arada
nedendir bilinmez, hiç üzerinde kafa yormadan hatta hiç düşünülmeksizin
rasyonalite yok farz edilir. Toplumsal dengeleme ve kamplaşmalar salt kafatasçı
nasyonalite bazlı şiddet ve nefret üzerine şekillendirilir. Ancak siyasal sistem
ve sosyal içgüdüler jurnalist yaklaşımlarla bozulduğunda realite odur ki, bir
daha felsefe de referans olamaz. Çağa özgü, özgün açılımları rasyonel çerçevede
güncellemek de epey zorlaşır. İşte o yüzden hep bir mucize beklenir. Beklendikçe
de siyasi atmosfer tersine tersine değişir. Değiştirilir…
Ve kötü karakterler yaratısı yeni dünya düzeninde,
erki elinde tutanlar realiteyi görmezden gelerek, jurnalitik verilerle sırf mevcudu
korumaya yeltenirler. Açık gizli despotikleşirler.
Orada unutulan da şudur; Despotizmden doğan nice demokrasiler vardır. Veya demokrasiden
doğma nece diktatörler. Ve de diktatoryadan, neme gerek sosyal demokrasiler
çıkar. Yani talanlar tiranları, kaos jurnaliteyi, safsata doldurmalar ise yanılma
yanıltmayı doğurur. Kraldan çok kralcılık, diktatörden fazla diktacılık,
sultandan çok sultacılık belirginleşir. Sonuç rasyonalite ile nasyonalite
arasında buharlaşma. Nasyonal dinci programın da iflası…
Müflisin ilanına ramak kala tarihteki kökü kökeni besbelli, teşkili
organizasyonu, şekli şeması, şartı şurtu ayan beyan, lafta şahlandırılan şarki
hizmetçiliği beşeri döngü sayarak tuhaf işlere girişenleri, paracıl veya
paravan jurnalistler de kurtaramaz. Uçuk kaçık haller ve delilikler, duvarda ancak
delikler ve gedikler açar, kutlu kurguyu yıkamaz. Tarihle sabit, o yüzden toplumcu
söylemli alacakaranlık kuşağıdır yaşatılmak istenen. Yani sıkı
rejim dayatması. İleri demokrasi kısıtlaması…
Elbette sonu geldiği hissedilen, sıkı fıkı dönemlerin bir
atımlık barut öncesi güncellenen, burun ucunu göremeyenlere informasyonal
talimat, gölge takibi, belge terki, Hacivat ile Karagöz perdesi ve meddah
muhakemesidir. İşletilmek istenen jurnalite merkezli suni, yalan yanlış algı düzeneğidir.
Yani düzen, düzenek denilen çok ileri farz edilen ama içine
çektiğini soluksuz bırakan demokrasi girdabı. Girdaba takılmış jubilant tayfa ayıbıdır…
Tarihsel izleri rasyonal perspektifte takip edildiğinde,
monarşik labirentin her sıkıştığında oligarşik çıkmaz sokağa taşınması, her
daim çakma demokrasilerle gerçekleştirilir. Zaten işler rastlantılara bırakılınca
ve denge bir kez şaşınca, özellikle realite objeleşince, yalan dolanın alanı da
satanı da çok bulunur. Hazırlanan hezeyan ve heyelan ortamında ise fırsat kollayan
besleme jurnalatörler hemen sahne alır. Çünkü dünya siyaset tarihinin en eski
ve en uzun ömürlü sosyal mesleğini icra eden jurnatörlere el birliğiyle, yerli
yabancı işbirlikçilerce karanlık atmosfer bir kez daha yaratılmıştır...
Sona yakın, on yıllar sonra tarihe kapkara damga
vurmuş, kızıl karanlık dönem ürünleri jurnalistlerle yollar yine kesişti,
kesişecek. Onlardan kaçış kurtuluş yok, dönem o dönem. Dünden yarına dönmeler,
dönekler diyarında seviyesiz restleşmeler daha da artacak, çünkü yaklaşılan son
dönemeç. Kalan son keskin viraj. Yani resmen jurnalite merkezli, realiteyi hissedeni
çok az, kara kızıl dönemlere öykünen ve rasyonaliteyi kapsam dışı bırakan bir
dönence daha yaşanacak. Sonrası kader edebiyatı…
Dünya tarihine yazdırdıklarıyla tescillenmiş bir milletin kaderi, öyle realiteye sırt dönülerek,
rasyonelitenin uzağında kalarak ve salt jurnaliteye bel bağlanarak, büyük
sermayenin tuzağında çırpınan dinsel nasyonalite ile yazılamaz. Çünkü bu milletin
karakteri on binlerce yıllık tarihi köklerinden gelir ve genlerinde saklıdır.
Ve o asil karakter kendi tarihini kendisi yazar…
UMUT KAR ALTINDA
"UMUT KAR ALTINDA" VE MUHARREM EROL'A...
Bir insan sosyal statü içinde önemli yerlere
geldiğinde veya gelme ihtimali doğduğunda yaşam sanatının ekabiri insonlar,
anında o kişiyle yakınlıktan, ahbaplıktan dem vurur. Öyle ki tesadüfi,
saliselik beraberlikler dostane abartılır. Yılların dostluğu varmış izlenimli,
ısmarlama kıvamda anekdotlar harmanlanır. Görenler, duyanlar, okuyanlar da vay
canına der. İster istemez inanılır…
Bu salt yazılmış olsun diye, öylesine yazılmış bir
önsöz veya son sözler dizisi değil. Muharrem Erol ile dostluğumuz ise epey eski
ve baki. Öyle ilk paragrafdaki gibi değil asla. Ayrıca söz de yazı da yoldaşlık
sonsuza dek devam edecek...
Yaş itibariyle ağırdan tarih olmaya yakınlaşmışken,
cennet memleket izbeliğe yelken açmışken, millet zifiri karanlığa arabatı
hızıyla koştururken çok, daha çok uğraşılacak şey var. İşte salt o yüzden devam
edecek yazı, yazın yolculuğu. Hayat solculuğu…
Hele ki hayatı solduracak denli aymazlıkla açıktan
veya gizli bilinçaltı eksikliği yaşanırken, gökkubbeye bir çivi daha çaktı,
yazın emekçisi Muharrem Erol. Abim. Hak'ka hayırsızlık, kendine haksızlık
etmeme hakkını kullanarak; 'Umut Kar Altında' kitabıyla...
Kitabında yaşamı salt kendine ait sananlara, otoriter
görüntü altına gizlenmiş asalak ve siliklere, bin yılların kutsal değerlerini
komaya sokanlara, önce kaliteyi bozanlara inat, evrensel bir derinlik sunuyor
özgün yazılarıyla. Özel yaşamım benimdir ama aynı zamanda hakkedenlere aittir
bilinciyle, ömür gülistanından güller paylaşıyor, okurlarıyla…
Zaten bilinçaltı eksikliklerini bilinçsizce
giderdiğini zannedenlere, yaşam girdabına düşüp bocalayanlara ilk kitabı
‘Karadeniz Soldan Dalgalanır Her Eylülde’yle bir yanıt vermişti. Şimdi de
peynir gemisini yüzdürmeye deniz, laf kalabalığıyla gemiden mutlu inmeye liman
bulamayanlara karanlığı ve güneşi resimlemiş Muharrem Erol. Yazılarıyla çöküş
kompleksi ve afra tafralanma mesafesindeki medcezir meddahlarına tam muhalif
olma, geride bırakılan geçmişin özgün değerlerine özgü, özgürce yaşama ve
direniş gerekliliğini anımsatıyor. Daima başlar dik, alına kara çalmadan ömür
sürmenin de önemini vurguluyor...
Muharrem Erol, doğru bildiğinden bir ömür ayrılmadan,
dürüstlüğünden milim şaşmadan biriktirdiği anılarıyla, her konuya ilişkin
anekdotlarıyla, ince hesapla dokunmuş manzumeleriyle, 'yıldızlara dikkatle
bakmak lazım, ve güneşe bir daha göremeyecekmişçesine' duygusu sunuyor gönül
dostlarına...
Düşkünlük çağın aymazlığına dönüşürken, dayanışmayı,
direnmeyi ve ayakta kalmayı öngörüyor her tümcesiyle, her makalesiyle. Asla
tüme varmayacak bilinçaltı ısrarcılığını da reddediyor kendi üslubunca. Tümden
götüren tutarsızlığı ve yersiz tutkuları da, deneysel dürtülerle tarihin
bilgisine sunuyor. Hiç çekinmeden ‘can ağızda, canan yürektedir’ misali bu yaşa
nasıl geldiğini, bu günlere nasıl gelindiğini, her şeyin nasıl ters düz
edildiğini kronolojik biçimde sıralıyor. Yaşam yolculuğunda ilk günkü gençlik
heyecanı ve soğumayan devrimci sıcaklığında geleceğe ilerliyor. Deneyimli hayat
solcusu olarak, kağıttan gemileri yakarak…
Muharrem Erol abim, makam mevki kazanımlarını hiç dert
etmeden, kitapsal bir sunum daha yapıyor kendi adına, toplum namına. Sunumunda
usturuplu dokundurmalarla ve daima bir başka pencere bulup, o pencereden
bakarak gözlem yeteneğini konuşturuyor. Akpınarlardan başlayıp, çakıl taşları
üzerine düşen deniz mavisine kadar her zerreyi fotoğraflıyor. Kof komutların
ayar çektiği dünyayı gösterip, evrensel derinliği sığlaştıran itaatin memleketi
getirdiği boyutu ölçüp tartıyor. Yani izliyor, dinliyor ve yazıyor. Doğru
tespitlerini her ayrıntısıyla okuyucularına aktarıyor…
Çanlar resmen memleket için tehlike çanları çalarken,
‘Memleketin’ önemsenmesine dikkat çekerek, on yılların yerel genel birikimini
içtenlikle paylaşıyor. Bir deniz mavisi yolculuğu daha yapıyor mahirane.
Sevdalara susamışlığın ana rengini arama eylemini gerçekleştiriyor. En aykırı
serüvenleri yaşamışlığın bilincinde ve kutlu sürüklenişlerle yeniden yaşam
dizaynını belgeliyor. Sanki güneşe düşen gölgelere, ateş gülleri harf gülleleri
savuruyor Muharrem Erol.
Sanki 'Umut Kar Altında' kutlu ve kutsal kazanımlar
biriktirme yetkinliğinin dışa vurumu ve ispatı. Pandemi ölçeğinde pik yapmış
iğreti komplekslere ve kuralsızlığa, imparatoryal korkuya karşı özgüven
tazeleme girişimi. Söz pahalı, hayatın ederi ucuz bir dünyaya, yaşanan kör
karanlığa tiyatral esintiler sunuşu ise apaçık imgesel ve simgesel uyarı.
Tümden memleket manzaralarına ışık tutan, uçsuz bucaksız hayata keskin ve
estetik kaygılı, yakın çekim duruş. İnsan sevgisi, duruş sergisi...
Sol tahlilde bereketli topraklarda kitlesel
yoksulluğun yaşandığı dünyayı, yeni kitabı 'Umut Kar Altında' ile
özgürleştiriyor Muharrem Erol. Yani adı umutla başlayan kitap levhasını,
tarihin direkt güneş alan kör duvarına çiviliyor. Ne mutlu. Kutlu olsun...
Yolun açık olsun Gariban Aksu’nun Muharrem abisi.
Abim, 'Umut Kar Altında' kaldığında hep seni anımsayacağım;
Yolun yolumdur…
ÖZGÜN RUHLU GÜLYÜZLÜ HAYATLAR
ÖZGÜN RUHLU, GÜL YÜZLÜ HAYATLARA SAYGIYLA...
Her Aralık üçü bin bir türlü aşılması zor engellerin
açmazında çıkmazında, küçüğünden büyüğüne istisnasız engelli maratona tutsak,
göğsünde özgür ve sıcacık bir serçecik besleyen özgün ruhlu, gül yüzlüler
anımsanır. Hayatın realitesine gelişigüzel tek günlük yakılan ateşin gelecek
Aralık'a dek sürmesi beklenir. Oysa o hayatlar, karşılık beklemeksizin,
mevsimler boyu başı sonsuzluğa değen sevgi estirirler, direnirler her engele...
Her Aralıkta tescillendiği gibi, o nar gözlü nur yüzlü
hayatlar kendilerine reva görülen tüm eksiklere karşın tepeden tırnağa tamdır,
tümdür, bütündür ve saftır. Ömürlerden ömürdür. Denize dost geçen ömre en hızlı
koşudur, derin duygudur. Görgüdür, anlayıştır, engelli yarıştır...
Özgün ruhlu, gül yüzlü hayatlar, yıl boyu tüm
engellere karşın
koşar, duyar, görür, anlar, öğrenir ve bilirler. Ancak
her Aralık'ta bir günlüğüne de olsa algı yaratma bağlamında çekincesiz
yürürler. Engel üstüne engel yaratıcısı parasal düzene isyanı, uslanmaz
dürtülere başkaldırıyı, hayati kalıplara sığmayan zor ulaşıyı, kolay bulaşıyı
ayrıntılarıyla zirveye taşırlar. Balüzüm buğusu gözlerde feleğe, feriştahına
feveran yanar...
Aralık yere sıkışmış dost bağında arsız sızı, gönül
dağında derin izler, dertli başlarda tatlı ağrılar. Karagri betonlaşan sahil
boylarında masmavi gözler. Yılda tek kere hayatla yüzleşmedir onlar. O tertemiz
yüreklere, özgün ruhlu gül yüzlü hayatlara sonsuz sevgi saygıyla beklentisi.
Çünkü onlar sayesinde kaybedilen direnmek gerekliliği dolaşır beynin
kıvrımlarında, zihnin koridorlarında...
O özgün ruhlu, gül yüzlü hayatlar, hayat bağrında
eylem bağlamında bağışlayıcıya bağlanmanın da süsüdür. Onlara yakınlaşmak gün
olur her şeyi acı hayatla tartmayı işler belleklere. Dünyanın merkezinde
gizlenmiş, arzın merkezine kazınmış sevgiyi öğretirler kainata. Amadır, imadır,
imandır aklın kapılarını açarlar dünyaya..
Her aralık başı özgün ruhlu gül yüzlü hayatlar,
hayatın gerçek yüzüyle yüzleşmenin öncüsü olduklarını gönüllere taşırlar. Var
olsunlar.
Gönülden sevgi ve saygıyla...