19 Aralık 2020 Cumartesi

BOZOK BOZGUNU 78...

 BOZOK BOZGUNU 78...

Bozok tenhasında, açıktan açığa tam bir haftaya yayılan, görünürde önlenebilir ama hiç nedensiz önlenmeyen radikal dinci-faşizan bir başıbozukluk kirletti yakın tarihi. Ondokuz Aralık Yetmişsekiz. Acı yüklü ve kızıl kanlı prova...
Zaten beş asır önce Çaldıran çalmış kara lekeyi, şahına padişahına. Yavuz kılıç çalınmış yediden yetmişe acımadan. Kayıp, katliam şeceresi kara kaplı defterden takip. Kayıt sonrası kıyım. Canavarca cellat, kılıç, kızgın ateş, kaynar kazan, kırım. Resmen soykırım. Yüzyıllardır aynı acıklı manzara...
Bozok diyarı yerlileri, boz okayların bahtı kara. Karalar bağlamış analar bacılar, neneler dedeler. Kızıl kanlar akmış gözlerinden. Turna gibi çırpınan yüreklerde kapanmayan yara. Zaten mevcud iktidarlar tarih boyu, zalimin zulmüne dur diyenlerle, daima planlı programlı muhaberede. Başı sonu soykırım. İti, siti kesiti resmen jenosit…
Canlı kanlı örnektir, celallenir Bozoklu ve sıradağlar gibi başına buyruk başkaldırır. Başkaldıran başlar kılıç lokması olur. Bütün Anadolu kılıçların gölgesinde, başsız kalır. Önder ihtilalcilik simgeleşir tarihte, ölenler tarih olur.
Haliyle Nurhak dağlarına çekilmek, güçlenmek ve Nurhak’tan güneş gibi doğmak egemenlere daima korku salar. Çaresizlere ve korkusuzlara çağrı olur…
Mesajı alan üçok, bozok, çepni, avşar, yörük, kınık ve saire olsun, özü Türk, Türkmen hiç farketmez durur safa. Çünkü insan olmak ve insan kalmaktır bütün mesele. İnsanlık da taraf olma ile ilintilidir. Ayrıca her çağda çağın gereğidir. Ancak tarafgirlik büyük sorumluluk getirir. İşte o sorumluluğa bağımlılık yüzünden, sorumluluk güdenlere egemenlerce ölüm fermanları, kıyım fetvaları çıkarılır. Ve fetvacı fetbazlarla her dönem başı derde girer, abdalların, babaların pirlerin ve şahların…
Gücü itibarı, şanı şöhreti, erki iktidarı, şahı padişahı bir yana yüzyıllardır sahnelenen hep aynı senaryo. Çürük çarık, kaypak çarpık yönetim mekanizmasına, haksızlığa ve adaletsizliğe ve de zulme, kısacası her alandaki yozlaşmaya gözlerini kapayanlar ile gözü kara kapamayanların, kapanmayan yaralarını dağlamak üzere yola düşenlerin kapışmasıdır tarihsel senaryo. Bozok fonunda temsil edilen ve resme çekilen de resmen budur…
Bozok bozgunu sözde ülküsel hassasiyetin, ilkesel dinciliğin kendiliğinden gelişen marifeti gibi görünse de düşmanlık ezeli ve ebedidir. Dava çok derindir. İşte bu açık yarayı çok iyi bilen ve değerlendiren gözü bir yerlerde, bir şeyler de olan egemen güçlerin ve büyük sermayenin arzuladığı, yazdığı ve yönettiği Pentagonvari serüvenin ilk adımıdır, Bozok bozgunu.
Bozok bozgunu, 12 Eylül faşist darbesine, o kanlı darbeye açılan ilk gediktir. Yüzlerce cana malolan, acımasızlık, hainlik ve vahşettir. Peşine yine öç, göç, göçerlik, göçebeliktir…
Yani yüzyıllar boyu, yıllar yılı bir yanda üstün vasıflı silahları kuşanmışlar veya düzenli silahlı güçler, diğer yanda orak çekiç, kazma kürek canı pahasına birleşik ordu gücüne karşı koyanlar. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir zaman eşit olanaklarla kapışılmayan, tek taraf ağırlıklı vicdan körleyen kirli savaşlar. Tıpkı Bozok bozgunu ve diğerleri gibi…
Bozok tenhasında bozguna yürüdü günler, tam bir hafta. Tarihten ve akıllardan asla silinmeyecek kara leke saatler. İşte o günden bugüne Güneş bir daha aynı doğmadı, doğmayacak Nurhak’a. Denizlere, kırlara, dağlara…
Bozok bozgununu, o dinsel vahşeti, o dinci-faşizan kıyımı sırf yapanların değil, unutanların ve unutturanların da dalı kırılsın, kalbi kurusun…

HESAP HATASI...

 HESAP HATASI...

Tarihsel hatalarla hesap hataları örtüştüğünde, yakın veya uzak tarihin her döneminde, yeryüzünün şiddet, cinayet ve savaşlar dünyasına evrildiği görülür. Mağara devrine dönmüşçesine...
Oysa mağara duvarlarındaki sembollerle ifade edilenler, dünya sınavının en kötü sorularına verilebilecek en iyi yanıtlardır. Hemde sorular, doğru yanıt verilmesi en zor kazık sorulardır. Yani insanlık gelecekteki sorgulamayı ta mağara duvarlarında günceller. Bu arada insanın genelgeçer teolojik yaşı taş çatlasa on bin yıl. Ekolojik yaşı ise milyonlarca yıldır. Demek ki tarihsel kalıntılarda ve mağara kazıntılarında bile ya bir hesap hatası var veya kutsal bir sır...
Sırları ve sınırları zorlayan mânâ ve kök arayışı ise özü itibarıyla, insanın insana akıllıca sergilediği dostane veya hasımane bir oyundan ibarettir. Oylumlu oyun gereği insan, insanlığa zaman ve mekân sonsuzluğunu aratır. Bulmaya yakın din dayatır. Dahası sığ geliştirilen tarihsel süreç milyonlarca yaşındaki insanı, on bin yıllık zerrece sürece hapseder...
Onbinlikler, özellikle eşitlik ve özgürlük kavramlarına yakınlaşma dönemlerinde, daima tinsel tutsaklık hayatını öne çekerek direnci yok ederler. Çalıntı çapsızlıklarla aralıkta kalmışları çarparlar. Ve insanlar milyonlarca yıldır alıştığı gibi taktik çıkışlar ve geri çekilme arasında ömrünü tüketir. Bu arada onbinlikler kendi hesap hatalarını tarihsel hatalara mal ederek, insanlığın gelişmesine mani olurlar...
Sık aralıklarla tarihsel hatalarla hesap hataları birlenir ve yeryüzünde kudret, fiyakat, itaat, felaket dönemi başlar. Ve tüm dünya iktidarları eninde boyunda, geçmişle ihtilaflı, gelecekte kabahatli hale gelir ...
Bu yüzden bilgisayar ekranlarında sistematik simgelerle ifade edilen modern çağ seçimlerine geçilir. Hatalı seçimlerle memleket problemleri daha zor hale getirilir. Mevcuda, çözülmesi çok zor başka problemler de eklenir. Bu sorgulamasız tavır ve hesap sorma eksikliği yüzünden on binlerce yıllık gelenek, milyonlarca yıllık emek heba edilir...
Binlerce yıllık gelenek ve yüzlerce yıllık demokratik yaş, yapılan hesap hataları ve habire yinelenen seçim yanlışlarıyla hiçe sayılır. Düşünce sınırlarını zorlayan manasız dağılma ve dayatmacı yaklaşımlar, yaklaşık yirmi yıla mal olur. Ve gelecek hepten çıkmaza hapsolur...
Gelecekte sergilenecek köklerini arama bahanesi ise güncel algı yönetiminden ibaret bir yanılsamadır sadece...
Onun için hak hukuk adalet şimdiden, haklar ve eşitlik çerçevesinde ve diğer insani kavramları da kapsayacak ölçülerde işlemez, işletilemez hale getirilir. Gerisingeriye dönüştürülür. Öncelikle itaat ve tutsaklık, sonrasında herşeyin teolojik boyutlarda değerlendirilip, yaygınlaştırılması sağlanır. Ve millet gelişen, özgürleşen insanlığın ve medeniyet çizgisinin gerisine çekilmeye çalışılır. Çok gerisine...
Bu tarihsel vurgun başarıldı mı? Eğer hesaplar tutarsa kısmen başarıldı gibi...
Kısmen çünkü tarihsel hatalar ve hesap hatalarının bütünleşmesiyle gelen sadece sözde başarıdır. İnananı vardır elbette ama çoğunluk kanmaz. Tarihin kara kutusu mutlaka açılır ve tüm gerçekler ortaya dökülür. Zaten başı sonu herşey artık mağara duvarlarındaki semboller ve bilgisayar ekranlarındaki simgelerden biriyle ifade edilir hale geldiğinden kaçaklar, kaçamaklar kolay anlaşılır...
Geç de olsa anlaşılan bu hatalar zinciriyle geleceğin dünyası nereye gider? İşte soru budur. Dünya garibi memleketin en küçük hesap hatasına tahammülü kalmadığı gerçeği de bizzat görülür...
Çünkü hazırında zorun zoru soruları da barındıran tarihi sınav yakında. Çoluk çocuk milletin geleceğini belirleyecek sınav çok yakında...

PEDERŞAHİ TOKLUK, PEDERSENVARİ AÇLIK?

 PEDERŞAHİ TOKLUK, PEDERSENVARİ AÇLIK?

Pederşahi tokluk olsun, Pedersenvari açlık olsun, açlık iki yönlü bir metafor. Bir yanda hayata tutunmak ölçüsünde büyük yığınların standart dışı yetersizliği, diğer yanda özü gözü doymazların aşırı istekli yemsizliği. Metafor bu metafor...
Motivasyonel açlık, iki uçlu metaforik bir efor. Bir uçta salt yaşamak adına kuru bir lokmaya muhtaç yığınlar, diğer uçta gözü ve karnı doymayanlar. Şuursuz, sınırsız hırslı, azgın azınlık. Yani aç açık, aç acına hayata direnenlerle, artı değeri paylaşmamak için çırpınanların uluorta kapışmasıdır açlık. Öyle ki bu uğurda açılır ağızlar, yumulur gözler...
Artı açlıkla yüzleşmek, çarpıcı öykülere de kapı aralar. Romanlara tema olur. Tıpkı Pedersen açlığı gibi. İnsani sınırın ötesinde, insanlık onurunu zedeleyen herşeye katlanarak, gururlu ve toplumsal idealleri savunarak hayatta kalma kavgası gibi...
Ama açlık, hayallere sevdalara veda ettirir bazen. Veya vade yettiğince açlığın pençesinden kurtulmak adına, genlere işlemiş pederşahi göçebelik uyarınca hikayeyi tamamlamaktır. Hem de ölmek pahasına...
Açlık, alın teri dökmeden doymak bir yana, açlığı yatıştırmayı bile kabul etmeyiştir. Bu retçi tavır atadan evlada armağandır. Veya alınterine makul karşılığı vermeyi erteleyenlerin ürettiği akıl dışı ve mantık ötesi çakma ürünüdür açlık. Yani insanlık tarihi boyunca azad ve azabın kazananı olmayan yarışıdır...
Açıktan açığa çoğunlukla faşizmin gölgesi düşer, açlık zincirini kıramayan toplumların üzerine. Öyle ki bazen açlığa direnişle kazanılan prestij, kılıçların gölgesinde kaybedilebilir bile. Yani faşizme geçit vermenin mükafatı da açlıktır. Hem de varlık içinde darlık ve açlık çekerek. Oysa alınterinin karşılığı bir parça kuru ekmek bile olsa, sonun başlangıcında asla vatana ihanet etmemektir mesele. Hatta uygarlık tarihinde emanete ihanetçilerin, pastadan en büyük payı aldığı acı gerçekliğine rağmen.
Açlık, ömür döngüsünde en acı deneyimleri yaşatsa, ömür törpüsü olsa bile asla dönülmez yolu sürmektir mesele. Açlık acıtasyonu yapmadan tükenmez umutla, katıksız ekmeğe tapmaktır iman. Aslolan bilim ve bilinçle açlığı yaratan sistemleri yok etmektir, bir garip kuş misali...
Yani düşünmektir hiç düşünülmeyenleri; " Havada güzel güzel dönen kuşun, açlıkla yılana saldıracağını hiç düşünmemiştim"...
Pedersen açlığı, andangen karakterinde hayatın içinde kaybolup giden hikayelerin, aç açık kalanların ödün vermeyen tavrına yalın ağıttır. Pederşahi tokluk ise ağdalı yakınmalara özenmeyen bir başkaldırı ve dik duruş anıtıdır. Pederşahi veya Pedersenvari, olsun veya olmasın açlık, insanın insanlığın en büyük sınavıdır. Sınav için ders almak değil, sınavdan ders çıkarabilmektedir sınavın getirisi. Kazanmaktır ezeli savaşı. Yani yeryüzüne hükmeden metaforik açlığı, hemen şimdi babında tarihe gömme savaşıdır kutlu savaş...
Binlerce yıldır açlık, açlık körlük açlık üçgenine hapsedilmiş bir süreçtir. Bu süreci sonlandırmaktır ana gaye. Çok yönlü çaresizlik ve kuşatılmışlığı yenmektir temel amaç. Mesele ağır kusuru kusursuzca resim resim biriktirmek ve bir gün mutlaka açlık günleri bittiğinde, yıllar yılı biriktirilen resimlerin çöp sepetine atılmamasıdır. Mecalini çer çöpten, çöp konteynerlarından karşılayanların resimlerine saygıyla...
Çekilen o irkiltici resimler ise kendini bir türlü çek etmeyen şatafatlı resmi geçitçilerin büyük, en büyük ayıbıdır. Öyle ayıp ki kılıçların gölgesinde geniş yığınlara reva görülen...
Oysa " Açlık, kılıçtan bile keskindir"...

KİLLETİ AŞI

 KOVİTİ GÜNLERİ VE AŞI...

Koviti günlerinin artan vakalarla gelinen son aşaması aşı, aşılar ve aşılanma. Aşı bir eriyik. Eriyik, bir maddenin çözücü sıvı içinde çözdürülmesi ile elde edilen homojen bir karışım. Bir nevi bağışıklık güçlendirmesi. Bilimsel özüyse hastalığı yayan virüs veya mikroplarla hazırlanmış, enfeksiyonel bulaşıları, bulaşıya maruz kalmayı önlemek amacıyla vücuda enjekte edilen bir solüsyon. Genellikle genetik bozulmaya neden olmadan, vücudun koruyucu protein üretmesi ve antikor oluşturmasını sağlamaya yönelik bir pratik. Ancak kısmi yan etkiler yaratacağı olasılığıda yok sayılamaz bir gerçeklik...
Herşeye rağmen koviti salgınının kırıp döktüğü dünyada, virüsün önünü kesecek kesin çare şimdilik aşı. Aşılama ve aşılanma. Önce aşı sonra ilaç...
O yüzden dünyada yeni keşiflere yönelik tıbbi ve bilimsel süreç hızla sürdürülüyor. Yani virüsün insana bulaşmasına, insandan insanlara geçmesine ve hücreleri ele geçirmesine engel olabilecek aşı ve ilaçlar için tüm bilim insanları seferber...
Zaten koviti, akut solunum sendromu yaratarak insanlığı sarstığı ilk günden bu yana, dünyanın her köşesinde aşı geliştirme çalışmalarına başlandı. Özellikle yaygın ama zararsız virüsler kullanılarak, klinik öncesi ve klinik geliştirme düzeyinde aşılar çok kısa bir sürede hazırlandı. Şimdi dünya pandemiyi durdurmak için aşılama sürecini evrildi.
Aşılamanın iki doz halinde gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Ayrıca aşıların yan etki yaratabilir olasılığını gidermek veya aşılamanın yan etkilerini azaltmak için çalışmalara da devam ediliyor...
Hummalı çalışmalar devam ederken bir yandan da en geniş çapta, neredeyse tüm dünya öncelikle yaşlılar ve sağlık çalışanlarından başlayarak kademeli bir şekilde aşıya geçecek gibi. Geri kalanın, büyük yığınların ne zaman ve nasıl aşılanacağına ilişkin muamma ise sürüyor. Özellikle yarı gelişmiş ve geri bırakılmış ülkelerde umutsuz bir bekleyiş egemen. Yani aşı ve aşılama aşamalarına ilişkin net bir pratik ve aritmetik yok. Bariz belirsizlik, dünyanın aşı teknolojisinde öncü ülkeler ve global ilaç firmalarının tekelinde oluşundan kaynaklı. Bu tekelci güdümleniş, yıkıcı ve bunaltıcı bir atmosfer yaratıyor.
Dünyadaki bilimi dışlayan aksak yönetsel yapıların, koviti illetinden kurtulmak için bilimi sırf aşı özelinde satın almasına, alabilme gücüne ilişkin bir ekonomik yarış yaşanıyor.
İlginç olan değişken aşı maliyetinin yanı sıra, aşılamanın koruyucu durumunun 6 ay veya 1 yıl sürmesi. Yani aşı kovite kesin çözüm değil. Salgın sürekli aşılama formatı gerektiriyor. Bu nedenle pandeminin ne zaman sona ereceği de yaşanıp görülecek bağlamına hapsoluyor. Aşılamanın sadece koviti ile baş edebilme durumu veya bulaşıyı erteleme girişimi olduğu gözlerden kaçıyor. Kaçırılıyor...
Diğer yandan aşılama, dünya ölçeğinde kısa zaman diliminde ne kadar çok kişiye ulaşırsa kovitinin artan hızı anca kesilebilir. Kökünün kazınması ise her alanda olduğu gibi yine kararsızların elinde...
Çünkü pik üstüne pik yapmış kovitiye rağmen hala aşı karşıtlığı veya aşılanma refleksi açısından bir güvensizlik var. Yani red ve tereddüt arasına sıkışmış yığınlar var. Açık gizli kararsızlık hat safhada. O yüzden kovitiden kurtuluş için aşıya inanmayan veya kararsız kalanların iknası şart...
Büyük küçük bütün dünya devletlerinin ve onlara hükmeden egemen güçlerin bilabedel haydi aşıya süreci başlatması kaçınılmaz. Ayrıca orta karar bir sağlık sistemi ve tıbbi uygulayıcı mekanizmasına sahip ülkelerde günde bir veya bir buçuk milyon kişinin aşılanabilirliği de hesaba katılmalı...
Salt bu gerçekten hareketle, para pul bir kenara, aşı ve aşılar bulunsa ve de tam aşılama gerçekleştirilse de, kovitiyi alt edecek mücadelenin epey uzun zaman alacağı acı gerçeklik...
Diğer bir gerçeklik de her şekil ve koşulda, kovitin dünyadan hepten kovulması, egemen güçlwrin ve büyük sermayenin faydasına. O halde?

ECEL ÖNCELEMEK

 ECEL ÖNCELEMEK...

Ecel en büyük nimet sanki, hele de koviti günlerinde. Koviti afeti yoksul varsıl, paha kıymet tanımadan, makam saltanat hiç dinlemeden icraatine devam ediyor. Bu facia soslu koviti günlerden geçerken dünya, dünyalılarda bireysel irade hepten yolunu şaşırmış. Daha da azgınlaşmış insanlık. Oysa dört kollu salla biter her toplu saltanat...
Diyalektik ayıraç, saltanat sefahatla, sefahat sefaletle ikiz kardeştir vurgusudur. Bu tarihsel materyal gerçekliğin hilafı halifi yok. Büyük hicretten beri böyle işler kudretli egemenlikler. Bir yanda şatafat, diğer yanda acı feryat. Bilimsel gerçekler ise zehirlendikçe zehirlenir. Ve meydanı boş bulan bulaşı pik yapar, dünya bilinçsizce zehirlenir...
Bu süreçte hayat muhasebesinden karlı çıkanlara, affedilesi haller doğar. Zararla çıkanlar ise asla affedilebilir indiriminden faydalanamaz. Çünkü ibret ve affet ikiz kardeşlerdir. Ama iffet ve marifet yoksunluğu bu mukaddes kardeşliği bitirir. Manzarayı mahluk maharetiyle kirletenlerin ve şiddeti makul görenlerin, yolsuzluklardaki görgüsüzlüğü hayatı hepten berbat eder. Hele ki gaflet, hepten felakete sürükler cenderedeki hayatları.
Koviti salgını biteviye hayat sonlandırırken, süs püs, taç taht hiç fayda getirmez. Koviti ön adlı afet çökünce şanslılar eceliyle usulca göçer giderler. Garip guraba koviti şanssızlarını ise usulden üç beş kişi gömer. Bu aralık eğer dünya toptan yiyip içilmemiş ise diğer aralıkta yeni dünya kurulur...
Koriti en zor dava. En öldürgen hava. Atlatılması en güç bela. Bu koviti süreci el altından egemen güçlerin denetimi daha da sıklaştırdığı bir süreç. Şimdilik aşı tuttu. Yeni ithal aşılar beklenmekte. Rafta, softa, safta rahat nefes almak için. Geriye kalan ömürde ecelle randevuyu ertelemek için. Ceberrut cellatlar dünyasında, cehennemle cebelleşmek için...
Nefis körlüğü ile umutsuzluk kan kardeştir. Kan kirlendikçe veya kana pislik, kötülük bulaştıkça hayır şer, şerde hayır köleliği başlar. Artık neyde neyi gördüğünü bilemeden şeytana hizmet yarışı başlar. Baştan tutan ucuz filimler sonradan tutmaz. Ayrıca görünürde Azrail de bir melektir, şeytan da...
Hal buyken haliyle hayırdan hayırlıdır ilim. Alim de ilimden. Ben nefsine uyup, nesline ihanet edenlerin şerrinden ürkmek gerekir bu arada. Çünkü kanaat ve kabahat üvey kardeştirler. Hücceten gitmek, kutlanmışlığın hayat mertebesindeki tarifidir. Kutsallığın tarihine ters düşen sakınmasız adımlar ise tarifi zor sona sürükler bütün hainleri. Belki ibret ve nimet ölçüsünde ecele direnmek afili bir yaklaşımdır. Ama çok yakına düşen koviti vakasıyla, ölümlüye ölüm beğenme hakkı, aklı başa devşirir...
Çünkü ayıp ve kayıplarla geçen kayıtlı yılların, mikser servisçisi hücceten gidişlere nedendir. Hücrelerde ecel öncelemek pahasına, hakedenlere ahududu şerbeti. Zaten asıl mesele zehirlenmeden, edeblice yakınlaşmaktır ecele. Geç veya acele. Eceli çağıranlara ne çare, yakın mesafe...
Edep ve edip acelesi olmayan, elifsi bekleyişlerin kan kardeşleridir. Koviti afeti, affet çukuruna kan taşısa da, şuursuz yanılgıların getirisi söndürülmesi zor yangınlara kıvılcımdır. Mutlaka kan çeker ve hezimetin süslü püslü halinde keşkelere hiç yer yoktur. Kaçış da. Sadece keşik bekler...
Devrimci-dramatik ilerleyişlerde can pahasına savunulan edebi, edip bir daha yazar ve muska gibi boynunda taşır. Zaten daraağacı ilmiği daha onyedisinde yakalamıştır kardeşönefesini. Haliyle her saniye nefret ve nefasetle soluklanır...
Sanki ezelden ecele bir hesap hatası vardır da koviti ile yeni hesap düzenlemesi günleri gelip çatmıştır. Sanki açık hesaplar ebediyen güncelleniyor. Sanki eceli öncelemek faslı fazlasıyla yaşanıyor, hem de çok şey pahasına...
Ve sanki çok pahalıya patlayan bir şey oldu, insan olmak, insan kalmak ve insanca yaşamak...

ZERREDEN ZÜMREYE KAİNAT

 ZERREDEN ZÜMREYE KAİNAT...

Sonsuzluk zerresi kâinat, kâinat zerresi de Dünya. Tüm hakikat işte o zerreden yudumlananlarla renklenir ve bilinir. İnson ola, sakın şaşmaya, salt edep ve nitelik çerçevesinde birikim. Öyle ki, erek merak geçer, erdekler düşer, er geç narin dalların boynu kırılır ama erler yine de düşünür, erenler daimî onaylar hak-hakikat hep aynı yerde, kâinat içinde gizlidir. Bilinmez sanılan sır, bilgiye endeksli ölümsüzlüktür...
Çünkü bildiğini bilmenin yanı sıra, bilmediğini de bilmektir gerçek bilgi. Her dem erdem, erdem bilgi ürünüdür. Erdemsizlik ise bilgisizlikten ürer. Bir nevi tür-balanstır. Zaten akıl ve bilgiyi dışlayarak, geleneksel öğütlere uymayıp, yaşanılanlardan ders çıkarmayarak, zerreden zümreye kâinatı kavrayış olanaksızdır...
Kusursuz akıl ve bilim ölçeğinde dıştan içe içten dışa, dört kapı kırk makam savrulmadan, pişmeden yanmadan, evrensel değerlere ulaşılamaz. Kâinat zerrece de olsa akıl kullanılmadan pir ol anlaşılamaz. Çünkü zerreden kâinata inanç ve iman sırf akıl üzeredir. Bilgi dahilindedir. Ayrıca aslolan ten temizliği değil, tin temizliğidir. Temi teması kütlesel kitlesel arınmadır. Temizlik bataklığa değil, birbütüne gark olmadır…
Bütünün tek bir parçasından nasiplenmek ve içsel düşüncelerle hayata zerreden zümreye yön verme yetisi, kâinata kutlu ortaklığın ve kutsal ilkelerini özel sahiplenmenin eseridir. Öyle zen, zenginlik bu yapısal ahengin içinde yoktur. Sırf aklın ve eşitliğin egemenliği vardır. Yıkılmaz, yakılmaz felsefesinin özü adalettir…
Özünden en özele, kâinata özgün inancın temeli akıldır. Evrende okunacak en mükemmel kitabı ise insandır. Çünkü her inan ve inanç, insanlar sayesinde toplumsallaşır…
Kâinatta, kâinatın zerresidir dünya. Dünya üzerinde hayat bulanlar, var olanlar zerrenin zerresi bir keramet ve istikamet üzeredir. Bellidir her şey. Dirayetli direnilirse, uydurmalara, kurgulara kanılmaz ise bulunur gerçek. Bilinir. Kâinat insan içinde, insan kâinat içinedir. Kainatın zerresinden yudumlanma ise göz ve gönül meselesidir. İki göz ile görmek, ilerisi gerisi olmadan aynı seviyenin yakıcı ışığını algılamaktır maharet. Çünkü akıl ve bilim dışı havayla, her anormal tutkulu gidişin dönüşü çok zordur. Zanlı zaaflı gidişatın sonu körkaranlıktır…
Kör karanlığa sapmadan kâinatta yol almak, yol bulmak anca ilim ve bilimin ışığı ile olasıdır. Hakk’a ve hakikate uzanan yollar, ilim ve bilimden zerrece esinlenenlerin eliyle, diliyle, emeğiyle bulduğudur. Emanete ihanetçi, ilim ve bilim dışı kalanların molluğu, bolluğu ise koca bir hiçtir…
Hiç yoktan, bilimin ürettiğidir, ilmin gösterdiğidir, muhabbetin dilidir kâinat. Zerrece edep bilenleredir eksiklik de noksanlık da. Önü gerisi, kalanı kalantoru nasıl olsa tamam…
Zerreden zümreye kâinat, kâinatı tek zerreye teslim etmektir. İşte o teslimiyettir kâinatı var eden, ol yapan, iri ve diri tutan. Kâinata denk düşen kainde, kabil düşüncededir malum bilgi. Zerreden amaç inançta yolculuktur. Zümreden amaç insanlığa yoldur. Ardır nardır, zardır nazardır, nurdur yardır zevkle zerreye yolculuktur. Zümra aklı yoran. Zümre ehline ulaştıran. Zerreden zümreye kâinatı kaynaştıran...
Kanı kaynatan bu yol ve erkan üzere, zerrece kirdir, hücresel kirlenmedir kâinatı içten içe kanatan. Dıştan içeri kabaca kabartan. Zerreden zümreye hakikatten uzaklaştıran. Çünkü kendi temiz olmayan kaniballar, başkasının pisini pikini görse de temizleyemez. Hele kaimden kani, kâinatı asla…
Zerreden zümreye anca temiz olanlar veya temiz kalanlar, kâinata bulaşan dünya kirini temizleyebilir…

12 Aralık 2020 Cumartesi

Killeti Göçertme

 KOVİTİ GÜNLER VE GÖÇERTME...


Tarihi gerçekliktir, çok şey pahasına engin topraklar ateşe ve kana bulandıkça, yok yere her türden kıyım, katliam mubah sayıldıkça, semaya doğan anılara ihanet artar. Emanete hıyanetle insanlıktan uzaklaşılır. Hele koviti günler yaşanırken, kovit bulaşısıyla katlanılmazlar çoğaldıkça, sinsi salgın baş üstünde kılıç gibi sallandıkça, ateş dağlarının eteklerinden tutuşma ve yanma başlar. Sonra akıl göçeren düşlerle, kof yarenlik dürter zihinleri. Sırf tarihsel gerçeklerle içiçe yaşamamak adına veya gerçeklerle yüzleşmemek için kaçmak babında, kaçamaklar tezgahlanır...


Yaşamak bazen çok çetindir. Çetele doğru tutulduğunda keşke dedirten türden yağlanmaları, bağlanmaları, dağlanmaları barındırdığı görülür. Salt bu yüzdendir dağların ötesinde, duyuların  arkasında başka yaşamlar aramak. Bu yüzdendir ateş denizlerinde delirmekten son anda sıyırmak. Savında tavında, tatlı sulu ovalara göç etmek...


Belki gönüllü göçmek evladır, iyi niyet kapsamında hicret ise evladiyelik. Ancak her iyi niyetli ve barışçıl görünen göç, işgalleri, istilayı, yağma ve talanı, fetih başlığında toplar. Gönüllü gönülsüz, sıcak savaş kaçınılmaz son olur. Sonu gelmez küçük büyük isyanlar şiddetle bastırılır. Kitlelere tahakkümle hükmedilir. Toprak kimin, kimindir tapusuna bakılmaksızın üzerinde ne barındırıyorsa, zaptedilir. Toptan teslim alınır...


Kaba güç, silah zoru boyun eğdirme girişimleri, sınır tanımaz biçimde yayıldıkça zenginlikler de el değiştirir.

Hırslara kutsallık bulaştırıldıkça, yapılan zulüm ve zalimlikler de tabulaşır. Hatta görmezden gelinir. Yani açıkça insanlığa özgü değerler tek tek yitirilir. Doğruluk, doğallık ve meşruiyet resmen yok edilir. Öyle ki yakılan kavurucu ateşten, salgın bulaşıdan herkes nasibini alır ve köşesine çekilir...


Genleşen göçerlerin göçtüğü ve yurt eylediği yerlerdeki yerliler ise ana yurtlarını terke zorlanır. Zorlanmasalar bile hayat zorlaşır. Salt daha rahat nefes almak için onlar da bir yerlere göçmek zorunda kalırlar. Başı bir yerde, arkası binbir yerde bu göçler, geniş coğrafyaları daraltır. Ve bu dar zihniyet, akıncı ve yayılmacı kıskacını genişletir...


Yani mitolojik çağlardan bu yana tarih öç ve göç dalgalarıyla sarsılır. Bulaşı salgını dönemleriyle de medeniyet tarihi denize düşen hesabı yılana sarılır. Tıpkı koviti günler gibi. 


Salgınla beslenen, tertiplerle sönmeyen ateş sıra dağları yutar. Sağlıkta dibe çakılmayla oluk gibi akan çaresizlik denizleri taşırır. Gün geçmeye kıyamet kopar...


Çünkü dur durak bilmez kurak zihniyet, her sıkışıklıkta zenginliklere sefer üstüne sefer düzenler. Ama zamanla sığınacak liman, saldırılacak kale kalmaz. İçe dönük ihtiraslar güncellenir. Gücenmeler neticesinde sadece irtibatlar kesilir ve itibarlar zedelenir. İşte o yüzdendir tükenmeyen hırs, bitmeyen kavga, küllenmeyen kin...


Diğer yandan uçsuz bucaksız araziler için yerli yersiz hücumlar, saldırılar, kuşatmalar, kazanımlar ve şişirme zaferler yeni göçleri,  yersiz yerleşmeleri ve yeni yerleşkeler kurmayı zorunlu kılar. Aslında bu icra, ücralarda kadere terkediliştir bir anlamda. Ve soğumaya yüz tuttuğu sanılan ateş, ilk fırsatta harlanır, közlenir. Ve de körlemesine tersine göç başlar...


Bir türlü kovulamayan, koviti bulaşı günlerinde, yakın tarihe reva görülen ateşten bir deniz, denizin etrafında ateş dağlarıdır. Sıra dağların eteklerinde ise can yakan, kemik eriten can alan, kızgın lavlar ve havaya asılı boş laflar... 


Koviti günlere demirlemiş, piklemiş bulaşının dayattığı saldırgan gerçeklik, açık veya saklı sanki insanlığı yok etme, göçertme, göç ettirme yarışı...


Yanlış doğru koviti günlerin tek tarihsel getirisi, tarihi yok saymak ve acı gerçekleri yaşarken yok sayılmak...

Killeti Sınav

Yaman çelişkiler

 YAMAN ÇELİŞKİLER YUMAĞI...


Yakın geçmiş tarih, baştan sona sondan başa irdelendiğinde varılacak adres ve adresler belli. Geleneksel değerleri yozlaştıran, temel insan haklarını kırpan kurulu, kurgu bir sistem. Sistemi tarife hiç gerek yok. Herşey ayan beyan. Demokratik kesintiler, ihanetçi kalkışmalar, sık aralıklarla ayrılan birleşen yollar, sonrasında kesişen koordinatlar ve büyük sermaye gölgesinde bir organizasyon. Daima bir başka resmi geçit. Resmen aynı ama başka bir resim. Yani yakın geçmiş tarih, resmen yaman çelişkiler yumağı...


Yerden göğe gökten yere yığılan bir kontrolsüz güç. Devamlı mutasyona uğrayarak herkese siyaret ederek, mutluluğun devamı gerekçesiyle işgal. Ve işgal ile istila doğrultusunda oluşan atmosfere, sorgulamasız teslimiyet. Sorgulamasız biat dayatan paralel veya piramitsel hiyerarşi. Sonuç yaman çelişkiler yumağına gönüllü hizmet...


Öyle ki sistemin kılcal hücrelerine dek sızabilen sızıntının, farkına varılmasıyla anında kabuk değiştirmeler. Bukalemunvari buharlaşma. Hatta aklını teslim etmişlerin, bedenlerini kılıktan kılığa sokmuşların hain kalkışmaları. Kalkışmaya yeltenişe kadar yarenlik, peşine de kapışmalı ayrılık...


Yakın  geçmişin bu en büyük yaman çelişkisi, farklı dolgu ve donatılarla hala sürdürülüyor. Sanki bile bile lades. Ancak bu hak, hukuk ve adaleti yok eden yırtık asla yama tutmaz. Açık gedik, salt kolluk güçleri ile beslendikçe de hastalıklı organizma teşekkülü geleceğe aktarılır. O kadar...


Çünkü yoldan çıkaran yaman çelişkiler yumağı, zihni zorlayan, mevcut zihniyeti de batıran bir aymazlık. Yaman yumak, tarih perdesinde bir o yana bir bu yana hala yuvarlanmakta. Hem de önü başka yerde, ardı bin bir yerde. Sonuç bürokrasi dayatmasıyla, tayin kaydırmasıyla, liyakatsız yükselişlerle doğan sağlıksız gelişme, gerileme ve çöküş...


O yüzden geçmiş yakın tarih, yeni çözüm garantileri, uçuk yön ve yöntem haritalarıyla daima belli adresleri günceller. Meselenin özü patenti belli, patırtısı sonradan çıkacak emsali görülmemiş kurgunun devamını sağlamak. Garip bağlantılar ve bağlantılarla kusurları örtmek. Arada bir sözde dikkatlerden kaçan itiraflarla, geleceğe bakış açısının gizli mesajlarını da kamuoyu ile paylaşmak. Yani pek yaman çelişkiler yumağı. Yumağı boşaltıp sarmak, sarıp boşaltmak üzerine bir örgü. Övgü ve sevgi temelinde örgüsel ağ. Baştan sona sondan başa hep aynı güncellenme. Tıpkı gözlerimi yumarım, emredileni yaparım tavrı. Yani temel değerleri yok eden sistematik bir eşgüdüm...


Bu komple, komplo düzeneği işledikçe, gözden kaçmış ne kadar düzgün işleyen mekanizma varsa anında çelişkiler yumağı haline getirme eylemselliği. Kaypak beceriyle fırsatını kollayıp, herşeyi gözden çıkarma harekatı. Yani hareket bereket stiliyle, bozukluğu tepe noktasına vardırmak...


Bu ısrarcı hava neticesinde, sanki yakın gelecek yaman çelişkiler yumağı haline gelmiş, getirilmiş bütün işleri düzenleme, düzene sokma çabası ile geçecek...

Virüsi Hayat

YALAN DÜNYA

 YALAN DÜNYA...


Memleket koronavirüs illeti, beter bulaşı, renkli grafikler, tam karantina, sokak kısıtlaması, zarzor geçim, erken seçim ve toptan iflas sarmalında. Yani millete dört taraftan ölümcül sarmal....


Sarmala ek, içeride dışarıda emperyal baskı. Egemen güçlerin yılansı, yalan dolan bezeli sistematik oyunları. Faşizanca palazlanan ezeli düşmanlıklar. Kof sinsilik maskeli zihniyetin, insan, mekan, makam tanımaksızın açık istilası. Hatta en ücralara, en kutsala dek ulaşan, yayılmacı kemirgenlerin dayattığı başkaca felaketler ve işgal. Durum tespiti, durum gerçekten oldukça sıkışık ve kolay çözülemez denli karışık…


Bunca üstüste yığılan felaketler çıkmazında ayakta kalabilmek ise günden güne olanaksızlaşıyor. Haliyle hayata tanıklık ve sanıklık derecesinde ve de sanılanın çok ötesinde, en umulmadık anda karşılaşılan fiyatta pahalı, fiyasko komplolar...


Ayrıca sarmal daraldıkça, akla gelebilecek her hususta, sus pus harmanı. Düşünce fikir fışkırmasına alaca karanlıkta plastik kelepçe. Tıkanıklığın giderilmesine dönük her girişime de çelikten duvar. Tel örgü. Oligarşik mekanizma...


Yani fikri sabit sürüngenlere, daha fazla sömürü için ucuz kahramanlık perdesi. Yatları maviliklere sürmek isteyenlere ise süründürme harekatı. Evrakı evreka millet, hali perperişan memleket. Hala fütursuz kalkışmalar, lain girişimler…


Zaten farz edile edile yüzleşilen faz kaybı. Dayanaksız infaz ayıbı. Ve kılcal damarlara kadar metalik iletkenlik etkisi. Üstelik hoyratça yapılanlar yetmezmiş gibi baştan ayağa faturayı kabartanların, kabına sığmazların sürekli ödüllendirilmesi. Yani acı tecrübelerden, yancı reçetelerden ders çıkarmama babında bayatlama. Buğulu fotoğraflardan deneysel ağrılı, termal titreşimli  göz süzmeler...


Oysa bir kere göz kararınca, kalp kapakçığı kaçak kanı durduramaz. Bir eksik bir fazla ne fark eder düsturuyla yaşam kalitesi dip yapar. Sonrası yaşam realitesi gereği önü başka yerde, yönü kirli tecrübelerde sokağa çıkma yasağı. Ancak virüs pik yaptığından, gecikmiş tedbirler belli saatten sonra elbette kar etmez..

                                                                                   

Çünkü virüs batağında, ekonomi çıkmazında gelip geçici hevesler, nesepsiz fiillere dolanmayı, negativ fikirsel uyuşmayı ve sekunder itirafları günceller. Günün sonunda sıralı sırasız başa gelen ise entübelik tecrübedir. Öyle ki, karaltılı izler, sessiz gözlemler, virüssel mimlenme peşine, okkalı sinyaller ve ürkütücü abartmalar. Ayarsız apartmalar...


İlk adım saygısız sarmal. Vurucu hamle ve son darbe... 


Bir adım sonrası vurdumduymaztan dikkati dağılanların, havalanayım derken gölgesi göğü delenlerin boş boşuna çırpınışı ve arsız zevklenme. Pozitif uyuşukluk ve zembereğin kırılması...


İşte belleği bilimi izleyen kurşun kalemlerin çalakalem, çapsızlığa tecrübe aktarımı salt bu yüzden.  Bir nebze de olsa hislere tercümanlık için. Hayatın çalınan değerlerine altın vurgu. Fi tarihinden beri kurulmuş kör kapanın, kapanın elinde kalmasın feryadı. Hele de yığınla problemin pabucuna dama attıran, asra çığ gibi düşen virüse de haklı isyan...


Zaten geciken tanıklık dolayısıyla ufukta beliren sanıklık olsa da, başka çare yok gibi. Çünkü gafletin faturası çok ağır.  En ufak ihmal çok pahalıya patlayacak kıvamda, ölümcül... 


Yalan dünyanın, yalandan beklentisi ise bu azgın sarmalda, yaralar ne zaman sarılacak? Beklentisi...

6 Aralık 2020 Pazar

REALİTE, JURNALİTE, RASYONALİTE VE TARİH…

 

REALİTE, JURNALİTE, RASYONALİTE VE TARİH…
 
Evrensel tarihten ders almayanların, milleti ve memleketi getirdiği nitel ayrımlı boyutta, daima uygarlık ötesi çalkalanmalar gündeme taşınır. Oysa tarihe kapkara damga vurmuş, öyle karanlık dönemler vardır ki, bir daha hiç gelmesin denildikçe ilk fırsatta kapıya dayanır. İşte dönem o dönem. Sanki son dönemeç. Sanki resmen jurnalite odaklı realite, rasyonaliteyi hiç eden bir dönence. Sanki nasyonal dinci dizge. Dizge diz çökünce de anında mitolojik çağlardan bugüne yığınla cana kıyan, baş kesen faşizan mekanizma. Harmanlanan hit ve mit saltanatı.  Dipten tepeye jurnallerle yürürlük, aksak yönetsel armoni arz eden ampirik piramit…

 

Elbette bir milletin kaderi böyle yaygaracı yayılmayla yazılamaz. Çünkü bir milletin karakteri ancak tarihe yazdırdıkları ile tescillenir. Memleket bu sayede kazanılır. Kaybedilmesi kolay zannedilir ama tarih onu öyle yazmaz…
 
Hele ki nice devrimler hayata geçirmiş, memleketi sıfırdan alıp yeni bir çağa taşımış, dünya tarihinin en karakterli milleti olmuş bir millete, bu karakter sapmaları ve ahlaksal aşınmalar hiç yakışmaz. Üç maymunu oynayarak karşı devrim sürecini hızlandırmalar, memleketin iç ve dış düşmanlarıyla yarenlik, kolonist yaklaşımlar ve sosyo-politik gerileyiş hiç mi hiç yakışmaz. Ayrıca gün karakter yansıtma günü, virüsünden ekonomisine tüm yaşamsal yangınlara, yalan yanlış belleğe kazınanlara direnme günüyse. Zaten öyle dönemlerde öyle öykünülesi değerler vardır ki, milletin ve memleketin öyküsü ile bütünleşir. Açıkça ölümsüzlüğü betimler. Küllerinden memleket kazandırır…

 
Diğer yandan milletin genel karakterine ters, karakteri bozuk bireycilerin saltanat kayığına bindirilmeleriyle memleket düzeltmek akla zarar tutumdur. Bu tutkuyla sadece jurnalite pik yapar. Salt tutuklu ve gözaltı sayısı artar. Çünkü arpalanan, paylanan jurnalistler hiç sıkılmadan realiteden koparak, asla rasyonel düşünmeden, insafsız kuralsız ihbar ve istihbarat düzeneğinin düz kontağı olurlar. Yani acayip tavırlar, kişilik zayıflığı ve irade yoksunluğuyla asla ilerisini gerisini düşünmeden tek versiyonluk ürün olma formatına forsalığı seçerler. Böylece resmen dik duruş zaafı, resmiyete kılıf bulma marifeti ve asla affedilemez cinsten, cibilliyetsizlik pik yapar…

 

Bu arada nedendir bilinmez, hiç üzerinde kafa yormadan hatta hiç düşünülmeksizin rasyonalite yok farz edilir. Toplumsal dengeleme ve kamplaşmalar salt kafatasçı nasyonalite bazlı şiddet ve nefret üzerine şekillendirilir. Ancak siyasal sistem ve sosyal içgüdüler jurnalist yaklaşımlarla bozulduğunda realite odur ki, bir daha felsefe de referans olamaz. Çağa özgü, özgün açılımları rasyonel çerçevede güncellemek de epey zorlaşır. İşte o yüzden hep bir mucize beklenir. Beklendikçe de siyasi atmosfer tersine tersine değişir. Değiştirilir…
 
Ve kötü karakterler yaratısı yeni dünya düzeninde, erki elinde tutanlar realiteyi görmezden gelerek, jurnalitik verilerle sırf mevcudu korumaya yeltenirler.  Açık gizli despotikleşirler. Orada unutulan da şudur; Despotizmden doğan nice demokrasiler vardır. Veya demokrasiden doğma nece diktatörler. Ve de diktatoryadan, neme gerek sosyal demokrasiler çıkar. Yani talanlar tiranları, kaos jurnaliteyi, safsata doldurmalar ise yanılma yanıltmayı doğurur. Kraldan çok kralcılık, diktatörden fazla diktacılık, sultandan çok sultacılık belirginleşir. Sonuç rasyonalite ile nasyonalite arasında buharlaşma. Nasyonal dinci programın da iflası…

 

Müflisin ilanına ramak kala tarihteki kökü kökeni besbelli, teşkili organizasyonu, şekli şeması, şartı şurtu ayan beyan, lafta şahlandırılan şarki hizmetçiliği beşeri döngü sayarak tuhaf işlere girişenleri, paracıl veya paravan jurnalistler de kurtaramaz. Uçuk kaçık haller ve delilikler, duvarda ancak delikler ve gedikler açar, kutlu kurguyu yıkamaz. Tarihle sabit, o yüzden toplumcu söylemli alacakaranlık kuşağıdır yaşatılmak istenen. Yani sıkı rejim dayatması. İleri demokrasi kısıtlaması…

 

Elbette sonu geldiği hissedilen, sıkı fıkı dönemlerin bir atımlık barut öncesi güncellenen, burun ucunu göremeyenlere informasyonal talimat, gölge takibi, belge terki, Hacivat ile Karagöz perdesi ve meddah muhakemesidir. İşletilmek istenen jurnalite merkezli suni, yalan yanlış algı düzeneğidir. 

 

Yani düzen, düzenek denilen çok ileri farz edilen ama içine çektiğini soluksuz bırakan demokrasi girdabı. Girdaba takılmış jubilant tayfa ayıbıdır…

 

Tarihsel izleri rasyonal perspektifte takip edildiğinde, monarşik labirentin her sıkıştığında oligarşik çıkmaz sokağa taşınması, her daim çakma demokrasilerle gerçekleştirilir. Zaten işler rastlantılara bırakılınca ve denge bir kez şaşınca, özellikle realite objeleşince, yalan dolanın alanı da satanı da çok bulunur. Hazırlanan hezeyan ve heyelan ortamında ise fırsat kollayan besleme jurnalatörler hemen sahne alır. Çünkü dünya siyaset tarihinin en eski ve en uzun ömürlü sosyal mesleğini icra eden jurnatörlere el birliğiyle, yerli yabancı işbirlikçilerce karanlık atmosfer bir kez daha yaratılmıştır...
 
Sona yakın, on yıllar sonra tarihe kapkara damga vurmuş, kızıl karanlık dönem ürünleri jurnalistlerle yollar yine kesişti, kesişecek. Onlardan kaçış kurtuluş yok, dönem o dönem. Dünden yarına dönmeler, dönekler diyarında seviyesiz restleşmeler daha da artacak, çünkü yaklaşılan son dönemeç. Kalan son keskin viraj. Yani resmen jurnalite merkezli, realiteyi hissedeni çok az, kara kızıl dönemlere öykünen ve rasyonaliteyi kapsam dışı bırakan bir dönence daha yaşanacak. Sonrası kader edebiyatı…

 

Dünya tarihine yazdırdıklarıyla tescillenmiş bir milletin kaderi, öyle realiteye sırt dönülerek, rasyonelitenin uzağında kalarak ve salt jurnaliteye bel bağlanarak, büyük sermayenin tuzağında çırpınan dinsel nasyonalite ile yazılamaz. Çünkü bu milletin karakteri on binlerce yıllık tarihi köklerinden gelir ve genlerinde saklıdır.

 

Ve o asil karakter kendi tarihini kendisi yazar…

UMUT KAR ALTINDA

 

"UMUT KAR ALTINDA" VE MUHARREM EROL'A...

Bir insan sosyal statü içinde önemli yerlere geldiğinde veya gelme ihtimali doğduğunda yaşam sanatının ekabiri insonlar, anında o kişiyle yakınlıktan, ahbaplıktan dem vurur. Öyle ki tesadüfi, saliselik beraberlikler dostane abartılır. Yılların dostluğu varmış izlenimli, ısmarlama kıvamda anekdotlar harmanlanır. Görenler, duyanlar, okuyanlar da vay canına der. İster istemez inanılır…

Bu salt yazılmış olsun diye, öylesine yazılmış bir önsöz veya son sözler dizisi değil. Muharrem Erol ile dostluğumuz ise epey eski ve baki. Öyle ilk paragrafdaki gibi değil asla. Ayrıca söz de yazı da yoldaşlık sonsuza dek devam edecek...

Yaş itibariyle ağırdan tarih olmaya yakınlaşmışken, cennet memleket izbeliğe yelken açmışken, millet zifiri karanlığa arabatı hızıyla koştururken çok, daha çok uğraşılacak şey var. İşte salt o yüzden devam edecek yazı, yazın yolculuğu. Hayat solculuğu…

Hele ki hayatı solduracak denli aymazlıkla açıktan veya gizli bilinçaltı eksikliği yaşanırken, gökkubbeye bir çivi daha çaktı, yazın emekçisi Muharrem Erol. Abim. Hak'ka hayırsızlık, kendine haksızlık etmeme hakkını kullanarak; 'Umut Kar Altında' kitabıyla...

Kitabında yaşamı salt kendine ait sananlara, otoriter görüntü altına gizlenmiş asalak ve siliklere, bin yılların kutsal değerlerini komaya sokanlara, önce kaliteyi bozanlara inat, evrensel bir derinlik sunuyor özgün yazılarıyla. Özel yaşamım benimdir ama aynı zamanda hakkedenlere aittir bilinciyle, ömür gülistanından güller paylaşıyor, okurlarıyla…

Zaten bilinçaltı eksikliklerini bilinçsizce giderdiğini zannedenlere, yaşam girdabına düşüp bocalayanlara ilk kitabı ‘Karadeniz Soldan Dalgalanır Her Eylülde’yle bir yanıt vermişti. Şimdi de peynir gemisini yüzdürmeye deniz, laf kalabalığıyla gemiden mutlu inmeye liman bulamayanlara karanlığı ve güneşi resimlemiş Muharrem Erol. Yazılarıyla çöküş kompleksi ve afra tafralanma mesafesindeki medcezir meddahlarına tam muhalif olma, geride bırakılan geçmişin özgün değerlerine özgü, özgürce yaşama ve direniş gerekliliğini anımsatıyor. Daima başlar dik, alına kara çalmadan ömür sürmenin de önemini vurguluyor...

Muharrem Erol, doğru bildiğinden bir ömür ayrılmadan, dürüstlüğünden milim şaşmadan biriktirdiği anılarıyla, her konuya ilişkin anekdotlarıyla, ince hesapla dokunmuş manzumeleriyle, 'yıldızlara dikkatle bakmak lazım, ve güneşe bir daha göremeyecekmişçesine' duygusu sunuyor gönül dostlarına...

Düşkünlük çağın aymazlığına dönüşürken, dayanışmayı, direnmeyi ve ayakta kalmayı öngörüyor her tümcesiyle, her makalesiyle. Asla tüme varmayacak bilinçaltı ısrarcılığını da reddediyor kendi üslubunca. Tümden götüren tutarsızlığı ve yersiz tutkuları da, deneysel dürtülerle tarihin bilgisine sunuyor. Hiç çekinmeden ‘can ağızda, canan yürektedir’ misali bu yaşa nasıl geldiğini, bu günlere nasıl gelindiğini, her şeyin nasıl ters düz edildiğini kronolojik biçimde sıralıyor. Yaşam yolculuğunda ilk günkü gençlik heyecanı ve soğumayan devrimci sıcaklığında geleceğe ilerliyor. Deneyimli hayat solcusu olarak, kağıttan gemileri yakarak…

Muharrem Erol abim, makam mevki kazanımlarını hiç dert etmeden, kitapsal bir sunum daha yapıyor kendi adına, toplum namına. Sunumunda usturuplu dokundurmalarla ve daima bir başka pencere bulup, o pencereden bakarak gözlem yeteneğini konuşturuyor. Akpınarlardan başlayıp, çakıl taşları üzerine düşen deniz mavisine kadar her zerreyi fotoğraflıyor. Kof komutların ayar çektiği dünyayı gösterip, evrensel derinliği sığlaştıran itaatin memleketi getirdiği boyutu ölçüp tartıyor. Yani izliyor, dinliyor ve yazıyor. Doğru tespitlerini her ayrıntısıyla okuyucularına aktarıyor…

Çanlar resmen memleket için tehlike çanları çalarken, ‘Memleketin’ önemsenmesine dikkat çekerek, on yılların yerel genel birikimini içtenlikle paylaşıyor. Bir deniz mavisi yolculuğu daha yapıyor mahirane. Sevdalara susamışlığın ana rengini arama eylemini gerçekleştiriyor. En aykırı serüvenleri yaşamışlığın bilincinde ve kutlu sürüklenişlerle yeniden yaşam dizaynını belgeliyor. Sanki güneşe düşen gölgelere, ateş gülleri harf gülleleri savuruyor Muharrem Erol.

Sanki 'Umut Kar Altında' kutlu ve kutsal kazanımlar biriktirme yetkinliğinin dışa vurumu ve ispatı. Pandemi ölçeğinde pik yapmış iğreti komplekslere ve kuralsızlığa, imparatoryal korkuya karşı özgüven tazeleme girişimi. Söz pahalı, hayatın ederi ucuz bir dünyaya, yaşanan kör karanlığa tiyatral esintiler sunuşu ise apaçık imgesel ve simgesel uyarı. Tümden memleket manzaralarına ışık tutan, uçsuz bucaksız hayata keskin ve estetik kaygılı, yakın çekim duruş. İnsan sevgisi, duruş sergisi...

Sol tahlilde bereketli topraklarda kitlesel yoksulluğun yaşandığı dünyayı, yeni kitabı 'Umut Kar Altında' ile özgürleştiriyor Muharrem Erol. Yani adı umutla başlayan kitap levhasını, tarihin direkt güneş alan kör duvarına çiviliyor. Ne mutlu. Kutlu olsun...

Yolun açık olsun Gariban Aksu’nun Muharrem abisi. Abim, 'Umut Kar Altında' kaldığında hep seni anımsayacağım;

Yolun yolumdur…

 

 


ÖZGÜN RUHLU GÜLYÜZLÜ HAYATLAR

 ÖZGÜN RUHLU, GÜL YÜZLÜ HAYATLARA SAYGIYLA...

Her Aralık üçü bin bir türlü aşılması zor engellerin açmazında çıkmazında, küçüğünden büyüğüne istisnasız engelli maratona tutsak, göğsünde özgür ve sıcacık bir serçecik besleyen özgün ruhlu, gül yüzlüler anımsanır. Hayatın realitesine gelişigüzel tek günlük yakılan ateşin gelecek Aralık'a dek sürmesi beklenir. Oysa o hayatlar, karşılık beklemeksizin, mevsimler boyu başı sonsuzluğa değen sevgi estirirler, direnirler her engele...

Her Aralıkta tescillendiği gibi, o nar gözlü nur yüzlü hayatlar kendilerine reva görülen tüm eksiklere karşın tepeden tırnağa tamdır, tümdür, bütündür ve saftır. Ömürlerden ömürdür. Denize dost geçen ömre en hızlı koşudur, derin duygudur. Görgüdür, anlayıştır, engelli yarıştır...

Özgün ruhlu, gül yüzlü hayatlar, yıl boyu tüm engellere karşın

koşar, duyar, görür, anlar, öğrenir ve bilirler. Ancak her Aralık'ta bir günlüğüne de olsa algı yaratma bağlamında çekincesiz yürürler. Engel üstüne engel yaratıcısı parasal düzene isyanı, uslanmaz dürtülere başkaldırıyı, hayati kalıplara sığmayan zor ulaşıyı, kolay bulaşıyı ayrıntılarıyla zirveye taşırlar. Balüzüm buğusu gözlerde feleğe, feriştahına feveran yanar...

Aralık yere sıkışmış dost bağında arsız sızı, gönül dağında derin izler, dertli başlarda tatlı ağrılar. Karagri betonlaşan sahil boylarında masmavi gözler. Yılda tek kere hayatla yüzleşmedir onlar. O tertemiz yüreklere, özgün ruhlu gül yüzlü hayatlara sonsuz sevgi saygıyla beklentisi. Çünkü onlar sayesinde kaybedilen direnmek gerekliliği dolaşır beynin kıvrımlarında, zihnin koridorlarında...

O özgün ruhlu, gül yüzlü hayatlar, hayat bağrında eylem bağlamında bağışlayıcıya bağlanmanın da süsüdür. Onlara yakınlaşmak gün olur her şeyi acı hayatla tartmayı işler belleklere. Dünyanın merkezinde gizlenmiş, arzın merkezine kazınmış sevgiyi öğretirler kainata. Amadır, imadır, imandır aklın kapılarını açarlar dünyaya..

Her aralık başı özgün ruhlu gül yüzlü hayatlar, hayatın gerçek yüzüyle yüzleşmenin öncüsü olduklarını gönüllere taşırlar. Var olsunlar.

Gönülden sevgi ve saygıyla...