AMAN DİKKAT CHP…
Aksine, tersine, inadına, zıddına sürdürülen yönetimsel süreç memlekete yıllar yılı katlanılması zor koşulları dayattı. İçinden çıkılamaz sorunlar yumağı iyice büyüdü. Mevcut iktidar pek belli etmese de içten içe parçalanma, ince ince sıkışma hükümeti kurumsal kimlikleri öne çıkaramaz ve devleti savunamaz bir atmosfere soktu. Birçok platformda güvenirliliğini ve inandırıcılığını yitirdi. Tüm yollar denendi. Olmadı. Ve en umulmadık anda karar verildi seçime gidildi.
Bu seçimler on küsur yıldan sonra ilk defa öngörü veya tahmin bilinmezliği taşıdığından kalıtsal olmasa da yeni bir kamplaşmayı güncelledi. İş aday listelemelere gelip dayandığında kim nerede niçin sorgulanmadan genel geçer kuralların işletildiği görüldü. Listeler yazıldı. Böyle kara düzen gidilirse yol iz hepten şaşırılır. Her şey yarım kalır. Hele ittifaklar. İşte gözden kaçırılmaması gereken asıl unsur budur.
Yani durağanlaşan iktidara alternatif, dinamik ve topluma yön verecek ve dönüşüme hız kazandıracak tüm sosyal katmanlar ve siyasal kurumlar mevcut hiyerarşik yapıya karşı birleşti. İttifaklar kuruldu. İhtiyaç buydu belki.
Ancak her dönem sorunlar ve çözümler partisi olmakla özdeşleşen CHP, bu kez ittifak tahlillerinde yanılmamalıdır. Olası sorunları gözeterek çözüm üreten parti konumuna erişmelidir. Çünkü “Sorun şu ya da bu sosyal demokrat grubun burjuva demokrasisi içinde erimek isteyip istemeyeceği veya böyle bir şeyi istediklerinin farkında olup olmadıkları da değildir. Erimeyebilir, kişiliklerini ve kimliklerini de koruyabilirler. Ancak burjuvazinin tutarsızlığına karşı mücadelede elleri kolları bağlı kalabilir…” CHP ellerini ve kollarını bağlamamalıdır. İşte sorun budur.
Zaten bu aşamada kazanmaya dönük yoğun ve keskin çaba harcanmadıkça hele hele dinsel motiflerle süslenmiş bir karşıtlık, içeride ve dışarıda alabildiğince cazibe kazanmış ve güçlendirilmiş ise sorun kendiliğinden daha da büyür. Bu büyüklenme de gözden kaçırılmamalıdır.
Madem öyle gerektiği için ise, örgüt emekçisini dışlayan ve hafif dinci kadroları sosyal demokratların içine katan merkez yapı günah çıkarmayı ve iç çatışmayı da seçim sonrasına ötelemelidir. Ayrıca tanıtımlarını ve siyasi sunumlarını da dikkatle belirlemelidir. Yoksa peş peşe çeşitli akıl tutulmaları yaşanır. Naçizane bilimsel açılımlarla katkıda bulunma şartı da işe yaramaz sonra. Bu nedenle iktidar olma arzusuyla en çekici ve en muhabbetli şekilde propaganda yapılırken her şey inceden inceye gözden geçirilmelidir.
Memleketin dağılmasına, yıkılmasına yol açacak tehlikelere karşı başta CHP ve muhalefetin mecliste çoğunluk sağlamak istemesi doğaldır. Doğrusu da budur. Ama hemen ikinci turda ve seçim sonrası çok soyut gibi görünen teorik farklar ve tartışmalar, somutlaştırılamayan programlar zıtların birliği kurulurken birbirine zıtlığı da iyice tetikleyebilir. Bu da gözden kaçırılmamalıdır.
Yani CHP “diğer burjuva partilerinin tutarsız ve çıkarcı siyasetlerine karşı savaşımda kollarını bağlayacak ve devrimi burjuva demokrasisi içinde erimekten koruyacak bir konumu elde tutabilmek için çabalamalıdır…” Tutmalıdır çünkü ilk turda mecliste muhalefetin çoğunluğu alması ve cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci tura bırakması millet adına büyük kazanç getirecektir. Politikanın P’sinden anlamayanların bile arzusu bu yöndedir. Arzu gerçekleştiğinde onca emek, onca alın terini hiçe saymadan herkes sözünde durabilecek midir? Durmalıdır. Asla gözden kaçırılmaması gereken bir başka konu da budur.
Eğer bir kere o eşik yanlış atlanırsa sıkıntıyla geçen onca sene, umutlanılan seçim ve gelebilecek önlü arkalı yeni seçimler de boşa gider. Ve memleket başka yerlere akar. O durumda hiç kimse olayların akışı bunu gerektirdi diyerek kendini savunamaz. Bu topluma açık edilmeyen yansıtılmayan önemli siyasi çalkalanışın bir sonucudur diyemez.
Ayrıca düşünülenin aksine kazanılmış çoğunlukla dahi öyle zayıf kalınabilir ki burjuva demokrasisinin içinde erimeyle yüzleşilebilir. İşte gözden kaçırılmaması gereken dikkat edilmesi gereken bir unsur da budur.
Bu gibi sorunlardan yüzlercesi, binlercesi kapıda. O yüzden ana gemi CHP batmamak için gelişmelere aşırı dikkat etmelidir. CHP aman dikkat…
22 Mayıs 2018 Salı
LİSTELERİN EFENDİLERİ BÖYLE BUYURDU…
LİSTELERİN EFENDİLERİ BÖYLE BUYURDU…
Seçime giren her parti ve liderleri için demokrat olmak, demokrasi içinde kalmak ve Ohal kıskacındaki anti demokratik seçim sürecinde doğruları bulmak temel ilkeydi. Ama süreç en tutarlı liberal demokratları, tutkulu Müslüman demokratları ve aslan sosyal demokratları bile olduğundan veya olması gerektiğinden fazla yıprattı. Mesele demokrat olmanın ötesinde ilkeli olmak veya ilkesel boyutta kalmaya değil, neyin ilke olarak tanımlandığına bağlandı. Ve milletvekili aday listeleri buna göre belirlendi. Yani Listelerin Efendileri ‘Ulusçu Dinci’ muhteremleri alt alta sıraladı…
Listelerde en liberalinden din teorisi üzerine kurulanına, ulusalından ulusçusuna, gericisinden ilericisine, solundan sosyal demokratına, sosyalistinden komünistine geniş yelpazede özellikle din ve dinin mezhepleri siyasetin üstyapısını etkiliyor ve dahi etkilemelidir hipotezine saplanıldı. Mevcut listeler böylece ortaya çıktı. Alt yapının kalemi kırıldı. Adaylaşmanın somut olgusal karşılığı din merkezli oldu. Algısal karşılığı da seçimlerde ortaya çıkacak.
Yani son on yıllarda dinin toplumda tüm toplumsal ilişkileri düzenlediği, mezheplerin kati yaşamsal sınırları çizdiği, dinci vasfın sosyolojik açıdan taban bulduğu gözetilerek her parti seçilecek yerlerden o muhteremleri gösterdi. Beklenen alternatif çıkış yapılamadı.
Oysa binlerce yıldır denenmiş ve on küsur yıldır deneylenmiş bu sözde uhrevi öğretinin memlekete reva gördüğü yaşamsal statüko ortada. Hep parçalanma, hizipleşme, kamplaşma ve bölünme. Memleket çıkmazda. Millet per perişan. Hal böyle iken her partide ve ittifaklarda bu dincileşme ayağı daha da derinleştirilerek, geliştirilerek ve yaygınlaştırılarak ne pahasına olursa olsun seçim kazanma moduna girildi.
Yani ulus devlet ve politik dincileşme çatışması tüm ilkeleri yerle bir etti. Kafa kafaya gittiği ve son ana kadar gideceği öngörülen seçim sürecini kendi lehine döndürme yarışındakiler ‘ulusçu dinci’ bir devlet anlayışı ortaya koydu. Bu karşı politik tavır geleneksel ilkeliliği de reddeden bir başka dünyaya evrildi. Deyim yerindeyse ‘gerici ulusçuluk’ içeren bir karşı cephe oluştu. Evrensel değerlerden uzaklaşıldı. Hafif dışlanmışlar ve bu ulusçu dinciliği iyi tanımlayanlar rağbete bindi. Demokratik ulus önermelerinden vaz geçildi. Ve yarınları dizayn edecek milletvekilleri adayları bunların arasından seçilip sayılıp listelendi.
Memlekette geniş yığınlar açısından değerlendirme yapıldığında bu diziliş önemli görülebilir. Kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Ancak geniş yığınlar teorik değerlemelere göre değil, memleketi rahatlatacak pratik hedeflere göre değil de, özgürlük ve hareket alanını daraltacak ‘ulusçu dinci’ programlara hapsedilirse işin sonunun nerelere varacağını da hesap etmek gerekir.
Açıklanan milletvekili listelerinde de görüldüğü gibi, dincileştirilen coğrafyaya özgü bir teorik çerçeve çizilmiş ve listeleme aşamasında epey emek harcanmış. Yani dine dayalı mezhepsel bir bölünmüşlük yansıyor partilerden. Ve ittifaklardan. Demokratik Cumhuriyeti dini boyutta şekillendirileceklere yol verilmiş. Öyle ki yarın seçilenlerin hepsi bir araya geldiğinde eylem ve söylem birliği içinde ve aynı program savunusu güncellenecek düzeyde bir kadrolaşma oluşturulmuş. Yani asıl kavga geride.
Ayrıca yapılan listeler evrensel düşünceyi eyleme dönüştüremeyeceklerden yeni ve gereksiz yüklemelerle tamamlanmış. Bu yapılanmayla gelecekte boşa zaman yitirilir. Liste efendilerince küstürülen örgüt emekçileri, teşkilat fedakârları zamanı gelince her zamanki gibi yine küstürülür. Ancak vakti zamanı tamama erince her partiye yerleşen bu politbüronun manevra alanı da gittikçe daralır. Bu sıkışma neticesinde örneği bariz şahsiyet, nedensiz ve gerekçesiz korkular tetiklenir.
Hepten köşeye sıkışıldığında ise onun zihniyeti bunun zilleti saptırmalarıyla ivmelenen gayretkeşlik ustaca politika etmek ve hükümet hüneri sayılmasına kadar gider. Gelinen aşamada yakın tarihin ve yarınların daha acı günler getirmesi istenmiyor ise listesel manada bu ‘ulusçu dinci’ adaylara mevkii düşünme lüksünden vaz geçilmeliydi. Geçilmedi ve ince hesaplar yapıldı. Allahtan eş zamanlı Cumhurbaşkanlığı seçimi de var.
Listelerin Efendileri böyle buyurdu ve ‘Ulusçu Dinci’ muhteremler üstten alta sıralandı. Eğer vakti zamanı gelince ince bir farkla seçileceği malum, seçilen Cumhurbaşkanı da listelerin efendilerine uyarsa, umutlar yine başka bahara kalır. Yani durum bu listelerle her hâlükârda vahim…
Seçime giren her parti ve liderleri için demokrat olmak, demokrasi içinde kalmak ve Ohal kıskacındaki anti demokratik seçim sürecinde doğruları bulmak temel ilkeydi. Ama süreç en tutarlı liberal demokratları, tutkulu Müslüman demokratları ve aslan sosyal demokratları bile olduğundan veya olması gerektiğinden fazla yıprattı. Mesele demokrat olmanın ötesinde ilkeli olmak veya ilkesel boyutta kalmaya değil, neyin ilke olarak tanımlandığına bağlandı. Ve milletvekili aday listeleri buna göre belirlendi. Yani Listelerin Efendileri ‘Ulusçu Dinci’ muhteremleri alt alta sıraladı…
Listelerde en liberalinden din teorisi üzerine kurulanına, ulusalından ulusçusuna, gericisinden ilericisine, solundan sosyal demokratına, sosyalistinden komünistine geniş yelpazede özellikle din ve dinin mezhepleri siyasetin üstyapısını etkiliyor ve dahi etkilemelidir hipotezine saplanıldı. Mevcut listeler böylece ortaya çıktı. Alt yapının kalemi kırıldı. Adaylaşmanın somut olgusal karşılığı din merkezli oldu. Algısal karşılığı da seçimlerde ortaya çıkacak.
Yani son on yıllarda dinin toplumda tüm toplumsal ilişkileri düzenlediği, mezheplerin kati yaşamsal sınırları çizdiği, dinci vasfın sosyolojik açıdan taban bulduğu gözetilerek her parti seçilecek yerlerden o muhteremleri gösterdi. Beklenen alternatif çıkış yapılamadı.
Oysa binlerce yıldır denenmiş ve on küsur yıldır deneylenmiş bu sözde uhrevi öğretinin memlekete reva gördüğü yaşamsal statüko ortada. Hep parçalanma, hizipleşme, kamplaşma ve bölünme. Memleket çıkmazda. Millet per perişan. Hal böyle iken her partide ve ittifaklarda bu dincileşme ayağı daha da derinleştirilerek, geliştirilerek ve yaygınlaştırılarak ne pahasına olursa olsun seçim kazanma moduna girildi.
Yani ulus devlet ve politik dincileşme çatışması tüm ilkeleri yerle bir etti. Kafa kafaya gittiği ve son ana kadar gideceği öngörülen seçim sürecini kendi lehine döndürme yarışındakiler ‘ulusçu dinci’ bir devlet anlayışı ortaya koydu. Bu karşı politik tavır geleneksel ilkeliliği de reddeden bir başka dünyaya evrildi. Deyim yerindeyse ‘gerici ulusçuluk’ içeren bir karşı cephe oluştu. Evrensel değerlerden uzaklaşıldı. Hafif dışlanmışlar ve bu ulusçu dinciliği iyi tanımlayanlar rağbete bindi. Demokratik ulus önermelerinden vaz geçildi. Ve yarınları dizayn edecek milletvekilleri adayları bunların arasından seçilip sayılıp listelendi.
Memlekette geniş yığınlar açısından değerlendirme yapıldığında bu diziliş önemli görülebilir. Kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Ancak geniş yığınlar teorik değerlemelere göre değil, memleketi rahatlatacak pratik hedeflere göre değil de, özgürlük ve hareket alanını daraltacak ‘ulusçu dinci’ programlara hapsedilirse işin sonunun nerelere varacağını da hesap etmek gerekir.
Açıklanan milletvekili listelerinde de görüldüğü gibi, dincileştirilen coğrafyaya özgü bir teorik çerçeve çizilmiş ve listeleme aşamasında epey emek harcanmış. Yani dine dayalı mezhepsel bir bölünmüşlük yansıyor partilerden. Ve ittifaklardan. Demokratik Cumhuriyeti dini boyutta şekillendirileceklere yol verilmiş. Öyle ki yarın seçilenlerin hepsi bir araya geldiğinde eylem ve söylem birliği içinde ve aynı program savunusu güncellenecek düzeyde bir kadrolaşma oluşturulmuş. Yani asıl kavga geride.
Ayrıca yapılan listeler evrensel düşünceyi eyleme dönüştüremeyeceklerden yeni ve gereksiz yüklemelerle tamamlanmış. Bu yapılanmayla gelecekte boşa zaman yitirilir. Liste efendilerince küstürülen örgüt emekçileri, teşkilat fedakârları zamanı gelince her zamanki gibi yine küstürülür. Ancak vakti zamanı tamama erince her partiye yerleşen bu politbüronun manevra alanı da gittikçe daralır. Bu sıkışma neticesinde örneği bariz şahsiyet, nedensiz ve gerekçesiz korkular tetiklenir.
Hepten köşeye sıkışıldığında ise onun zihniyeti bunun zilleti saptırmalarıyla ivmelenen gayretkeşlik ustaca politika etmek ve hükümet hüneri sayılmasına kadar gider. Gelinen aşamada yakın tarihin ve yarınların daha acı günler getirmesi istenmiyor ise listesel manada bu ‘ulusçu dinci’ adaylara mevkii düşünme lüksünden vaz geçilmeliydi. Geçilmedi ve ince hesaplar yapıldı. Allahtan eş zamanlı Cumhurbaşkanlığı seçimi de var.
Listelerin Efendileri böyle buyurdu ve ‘Ulusçu Dinci’ muhteremler üstten alta sıralandı. Eğer vakti zamanı gelince ince bir farkla seçileceği malum, seçilen Cumhurbaşkanı da listelerin efendilerine uyarsa, umutlar yine başka bahara kalır. Yani durum bu listelerle her hâlükârda vahim…
20 Mayıs 2018 Pazar
KEREVET
KEREVET
Başımda ağır bir hava
Kerpetenlere gelesi aklımda.
Da.
Üzerine çıkamadığım kerevet
kaç kırat…
Evet.
Kaç?
Hayat mort.
Elmas.
Maskaralık…
Yer elması cüceler otağında
ocakta yas
kerevetin yazgısı.
Tan.
Ağarınca tan yeri
Tam.
Alnımın ortasından…
Elmasla yakut
yahut yeşimden
eksik nakarat.
Kaç Kerem
Kaç Aslı.
Aslında kederinde aşık garip…
Tam.
Tam üzerini işleyecekken altın kerevetin…
Kaç fesat atımlığında
yığıldı üzerime gümüş mermiler.
Lehimlendim.
Olmaz.
Yandan yandan
en candan yar.
Yan çizdiğin yeter evet
kerevet çizdiğim.
Kara kalem.
Verdiğim allı kellem.
Kaç fırsat varken.
Allem kullem
kuleden kuleye.
Kaçtı…
Alındım.
Çıkmaz sokaktayım
ortada acı sulu çeşme.
Yanında pazar.
Can.
Can pazarı…
Çıkmayan candan
canan ümit kesilmez.
Tam da gönülden istemişti handan.
Her yan anadan üryan.
Erdem.
Dem…
Demek ki kızıl damlara üşüşmüş gece
akşamdan.
Kiremitler kızarmış…
Akla kar…
Kara.
Karanlık çökmüş…
Haliyle gökten üç al elma düşsün…
Ben istemem
Sen?
Kimsiniz…
Sen ve ben...
Boş ver versiyonlu.
Dim.
Dimdik…
Dimyata giderken biz…
Çıkalım kerevetine.
Üzerimde çıkaramadığım sen.
Ten.
Ben.
Tan.
Tam.
Tan yeri ağarırken kesildim.
Nefesten…
Enfes.
Nefes.
Fes düştü.
Kerevet başıma…
Başımda ağır bir hava
Kerpetenlere gelesi aklımda.
Da.
Üzerine çıkamadığım kerevet
kaç kırat…
Evet.
Kaç?
Hayat mort.
Elmas.
Maskaralık…
Yer elması cüceler otağında
ocakta yas
kerevetin yazgısı.
Tan.
Ağarınca tan yeri
Tam.
Alnımın ortasından…
Elmasla yakut
yahut yeşimden
eksik nakarat.
Kaç Kerem
Kaç Aslı.
Aslında kederinde aşık garip…
Tam.
Tam üzerini işleyecekken altın kerevetin…
Kaç fesat atımlığında
yığıldı üzerime gümüş mermiler.
Lehimlendim.
Olmaz.
Yandan yandan
en candan yar.
Yan çizdiğin yeter evet
kerevet çizdiğim.
Kara kalem.
Verdiğim allı kellem.
Kaç fırsat varken.
Allem kullem
kuleden kuleye.
Kaçtı…
Alındım.
Çıkmaz sokaktayım
ortada acı sulu çeşme.
Yanında pazar.
Can.
Can pazarı…
Çıkmayan candan
canan ümit kesilmez.
Tam da gönülden istemişti handan.
Her yan anadan üryan.
Erdem.
Dem…
Demek ki kızıl damlara üşüşmüş gece
akşamdan.
Kiremitler kızarmış…
Akla kar…
Kara.
Karanlık çökmüş…
Haliyle gökten üç al elma düşsün…
Ben istemem
Sen?
Kimsiniz…
Sen ve ben...
Boş ver versiyonlu.
Dim.
Dimdik…
Dimyata giderken biz…
Çıkalım kerevetine.
Üzerimde çıkaramadığım sen.
Ten.
Ben.
Tan.
Tam.
Tan yeri ağarırken kesildim.
Nefesten…
Enfes.
Nefes.
Fes düştü.
Kerevet başıma…
İTTİFAK KAZASI…
İTTİFAK KAZASI…
Vakti zamanı gelince diye diye beklenen o an geldi çattı. Bu seçimlerde farklı program ve farklı bir teorik temele dayandırılan ittifaklarla seçimlere gidiliyor. Yani değişik bir oy pusulası ile karşılaşacak seçmenler. İttifak yasası, iktidar veya muhalefet adına iş kazası yaratır mı? Ona da millet karar verecek…
Teoride olmasa da belirlenen ilkelerde birlik doğrultusunda bir ilkeler ittifakı oluştu karşılıklı. Yani hiç istenmeyen hele mevcut iktidarın yıllar yılı yerin dibine soktuğu o koalisyonlar bir çırpıda kuruldu. İlerleyen günlerde pratiğe dönük uygulamalar ince hesaplar yapıldıktan sonra gündeme taşınacak gibi.
Veya ilkelerde birlik kurulamaz ise somut değerlerde buluşma planları, ikinci tura yönelik hamleler içeren planlar da yapılıyor olabilir. Çünkü çok basit ve kısa zamanda birlikler ve ittifaklar kurulabileceği görüldü. Veya şartlar bu hale getirdi. Demek ki bıçağın kemiğe dayanması gerekiyormuş. Geçmişte bir araya gelmeye ilişkin pek çok binlerce sorun ortaya sürülürken gün itibariyle her şey çok kolay çözüldü. Ortaklıklar anında kuruldu.
Demek oluyor ki kapitalizmden kimin ne umduğu, antiemperyalizmden kimin ne anladığı değilmiş ilkeli ve kavramlar doğrultusunda siyaset yapmak. Din iman da değilmiş. Önemli olan nihai hedefi somuta indirgemekmiş. Yani antikapitalist ve antiemperyalist olmakmış temel doğru.
İşte o doğruda buluşuldu ve birleşildi. Hiç değil se oy pusulaları öyle diyor. Sandıktan ne çıkar, ne çıkmaz; ona da millet karar verecek…
Ayrıca bir şeyin daha vakti zamanı gelince diye diye zamanı geldi çattı. Geniş yelpazede uzlaşı…
Yani öyle sağa sola çatmayla yürümüyormuş dibi delinmiş gemi. O görüldü. Batak günler bekliyor memleketi. O da anlaşıldı. Çünkü devlet yıkıcı adamlar, can yakıcı adımlarla dolaşıyor bu coğrafyada. Gardı sağlam tutma zamanı. Kader hep aynı. Ve kader yeniden yazılacak. Yazılıyor. İşte bu da geç de olsa anlaşıldı. El aman emperyal kuşatma ve emparyal algının gerçek yüzü ortaya çıktı.
Kapitalizmin kelepçelediği, emperyalizmin prangaladığı bu coğrafyada kaç ocak yandı, kaç memleket yıkıldı, hesap ortada. Kıvılcım şu garip memlekete de sıçradı. Artık ne yansın ne sönsün ne de yıkılsın zamanı gelip çattı. Tabiri caiz ise bir şeyleri anlamak, anımsamak, anımsatmak, inceden inceye düşünmek ve sözde ilahi kelimeler girdabından kurtulmak şart. Her zamanki yok olma ve boşa dolma bilinçsizliği ile kurulu kapsamlı labirentte çıkış yolu aramak nafile olur. Bu siyasetten ekonomiye, iğneden ipliğe her şeye karışan üslupla beterin beteri bu kısır döneme lehimlenmek ise günahların babası.
Karmaşık gibi görünen ve hiç anlaşılamayan bu basit teorik arka planın şu fedakâr milleti maddi manevi ne biçim bir durumla karşılaştırdığı ortada. Bu başkalaşım ve baskılama şimdi yeri ve zamanı değil deyip parlamamakla geçiştirildi. Neme lazımcılıkla yıllar boşa harcandı.
Vakti zamanı gelince birikim ve eş güdüm parçalanmaya yüz tutunca yaklaşan tehlike görüldü. Tehdit ilkesizlik derecesine vardırılınca da memleketi bambaşka tehlikeler sardı. İçeride ve sınırlar dışında kazanımı hiç durumlara düşüldü. Yorgun mentalite ile mantıksız işlere bulaşmanın sonucunda parlanılmayacağı da görüldü. Ve kendiliğinden akıl başa devrildi. Sineyi millete dönüldü.
O akıl ilk turda mecliste mevcut iktidar ittifakını azınlığa düşürmek ve yüksek katılımla ilk turda on altı yıldır memleketi yaşanmaz hale getireni seçtirmemektir. Bu muhalefetin tümünün uygulaması gereken akıl stratejisidir. İkinci turda ise yol yordam bilenlerin sorumluluğu başlıyor. İstensin veya istenmesin, izinli veya izinsiz evrensel ilkelere dayalı pratiğe işlerlik kazandırılması yolculuğudur bu sorumluluk.
Yani memlekete dinamizm kazandırmaya yetkin millet kuvvetlerinin program, politikalar ve ilkelerde bütünleşme, bilimsel veriler doğrultusunda evrensel ideolojilerden beslenerek sorumluluklarının bilincinde davranma vakti zamanı geldi.
Hem de vakti zamanı gelince diye diye beklenen o an geldi…
Vakti zamanı gelince diye diye beklenen o an geldi çattı. Bu seçimlerde farklı program ve farklı bir teorik temele dayandırılan ittifaklarla seçimlere gidiliyor. Yani değişik bir oy pusulası ile karşılaşacak seçmenler. İttifak yasası, iktidar veya muhalefet adına iş kazası yaratır mı? Ona da millet karar verecek…
Teoride olmasa da belirlenen ilkelerde birlik doğrultusunda bir ilkeler ittifakı oluştu karşılıklı. Yani hiç istenmeyen hele mevcut iktidarın yıllar yılı yerin dibine soktuğu o koalisyonlar bir çırpıda kuruldu. İlerleyen günlerde pratiğe dönük uygulamalar ince hesaplar yapıldıktan sonra gündeme taşınacak gibi.
Veya ilkelerde birlik kurulamaz ise somut değerlerde buluşma planları, ikinci tura yönelik hamleler içeren planlar da yapılıyor olabilir. Çünkü çok basit ve kısa zamanda birlikler ve ittifaklar kurulabileceği görüldü. Veya şartlar bu hale getirdi. Demek ki bıçağın kemiğe dayanması gerekiyormuş. Geçmişte bir araya gelmeye ilişkin pek çok binlerce sorun ortaya sürülürken gün itibariyle her şey çok kolay çözüldü. Ortaklıklar anında kuruldu.
Demek oluyor ki kapitalizmden kimin ne umduğu, antiemperyalizmden kimin ne anladığı değilmiş ilkeli ve kavramlar doğrultusunda siyaset yapmak. Din iman da değilmiş. Önemli olan nihai hedefi somuta indirgemekmiş. Yani antikapitalist ve antiemperyalist olmakmış temel doğru.
İşte o doğruda buluşuldu ve birleşildi. Hiç değil se oy pusulaları öyle diyor. Sandıktan ne çıkar, ne çıkmaz; ona da millet karar verecek…
Ayrıca bir şeyin daha vakti zamanı gelince diye diye zamanı geldi çattı. Geniş yelpazede uzlaşı…
Yani öyle sağa sola çatmayla yürümüyormuş dibi delinmiş gemi. O görüldü. Batak günler bekliyor memleketi. O da anlaşıldı. Çünkü devlet yıkıcı adamlar, can yakıcı adımlarla dolaşıyor bu coğrafyada. Gardı sağlam tutma zamanı. Kader hep aynı. Ve kader yeniden yazılacak. Yazılıyor. İşte bu da geç de olsa anlaşıldı. El aman emperyal kuşatma ve emparyal algının gerçek yüzü ortaya çıktı.
Kapitalizmin kelepçelediği, emperyalizmin prangaladığı bu coğrafyada kaç ocak yandı, kaç memleket yıkıldı, hesap ortada. Kıvılcım şu garip memlekete de sıçradı. Artık ne yansın ne sönsün ne de yıkılsın zamanı gelip çattı. Tabiri caiz ise bir şeyleri anlamak, anımsamak, anımsatmak, inceden inceye düşünmek ve sözde ilahi kelimeler girdabından kurtulmak şart. Her zamanki yok olma ve boşa dolma bilinçsizliği ile kurulu kapsamlı labirentte çıkış yolu aramak nafile olur. Bu siyasetten ekonomiye, iğneden ipliğe her şeye karışan üslupla beterin beteri bu kısır döneme lehimlenmek ise günahların babası.
Karmaşık gibi görünen ve hiç anlaşılamayan bu basit teorik arka planın şu fedakâr milleti maddi manevi ne biçim bir durumla karşılaştırdığı ortada. Bu başkalaşım ve baskılama şimdi yeri ve zamanı değil deyip parlamamakla geçiştirildi. Neme lazımcılıkla yıllar boşa harcandı.
Vakti zamanı gelince birikim ve eş güdüm parçalanmaya yüz tutunca yaklaşan tehlike görüldü. Tehdit ilkesizlik derecesine vardırılınca da memleketi bambaşka tehlikeler sardı. İçeride ve sınırlar dışında kazanımı hiç durumlara düşüldü. Yorgun mentalite ile mantıksız işlere bulaşmanın sonucunda parlanılmayacağı da görüldü. Ve kendiliğinden akıl başa devrildi. Sineyi millete dönüldü.
O akıl ilk turda mecliste mevcut iktidar ittifakını azınlığa düşürmek ve yüksek katılımla ilk turda on altı yıldır memleketi yaşanmaz hale getireni seçtirmemektir. Bu muhalefetin tümünün uygulaması gereken akıl stratejisidir. İkinci turda ise yol yordam bilenlerin sorumluluğu başlıyor. İstensin veya istenmesin, izinli veya izinsiz evrensel ilkelere dayalı pratiğe işlerlik kazandırılması yolculuğudur bu sorumluluk.
Yani memlekete dinamizm kazandırmaya yetkin millet kuvvetlerinin program, politikalar ve ilkelerde bütünleşme, bilimsel veriler doğrultusunda evrensel ideolojilerden beslenerek sorumluluklarının bilincinde davranma vakti zamanı geldi.
Hem de vakti zamanı gelince diye diye beklenen o an geldi…
18 Mayıs 2018 Cuma
ANTİEMPERYALİST RUHTUR; “19 MAYIS”…
ANTİEMPERYALİST RUHTUR; “19 MAYIS”…
19 Mayıs, çağın tüm ruhsuzlarına inat, tarihi ışıtan tarihin karanlık yüzünü aydınlatan antiemperyalist ruhtur…
Bu gün dahi Karadeniz’e açılır yurtsever yürekler “Ya İstiklal Ya Ölüm” çarparak. Tam 99 yıl sonra bile işgal İstanbul’una yaşlı gözlerle bakıp tanrısal bir inançla “Geldikleri Gibi Giderler” diyen vatanperverlere öykünerek…
15 Mayıs 1919 günü Yunan İzmir’i istila eder. Bir gün sonra 16 Mayısta Mustafa Kemal ‘Silik Mühürlü’ bir yetkilendirme ile on beş subayı, iki şifre memuru yedeğinde kırık dökük, harab bir vapur ‘Bandırma’ ile İstanbul’dan Karadeniz’e açılır. Bandırma Karadeniz’in çılgın dalgalarına ve fırtınalarına zar zor dayanır. Sahil boyu, yalı boyu ağır aksak üç gün ilerlerler. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varılır. Viran vapur Samsun ahşap iskelesinin açıklarına “Kurtuluşu” demirler.
Derinlemesine irdelendiğinde, 19 Mayıs 1919 ulusal direnişin, ayni çatıda toplanışın, devamında da devrimci bir yola ilerleyişin ve Ulusal Kurtuluş Lideri Mustafa Kemal’in yedi düvele tescil ve ilan günüdür.
Mustafa Kemal ve emrindeki karargâhı anında işe koyulur. 19 Mayıs itibariyle üç yıl sürecek “Kurtuluş Savaşı” resmen başlamıştır. Başlamıştır; memleket ve dünya tarihini, Tarihin emperyalist akışını kökten değiştirecek “Kutsal İsyan”...
Bu “Kutsal Direniş”; 15 Mayıs 1919’da İzmir’de Karşıyaka’da Gazeteci Hasan Tahsin’in çaktığı ilk kurşunla sembolleşir. 16 Mayıs’ta Samsun’a demir alan Bandırma Vapuru ile netlik kazanır. 19 Mayıs’tan sonra da kutsal isyandan artık milim sapma, geri adım yoktur. Yani Vatan sayılmış toprakların düşmanlardan arındırılmasını sağlayacak ‘Çılgın Türkler’in ‘Kutsal İsyan’ı o gün fiilen başlamıştır.
Başından sonuna, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz”e kadar süren inanç ve kazanılan zafer antiemperyalist ruhta gizlidir. Anılarda belleklerde yer eden ise dillerde dualar ve mendil ıslatan sessizlik ile iki sözcükten ibarettir; “Ya istiklal ya ölüm”…
Antiemperyalist ruh taşıyan Başkomutandan aynıyla beyandır;
“3. Ordu müfettişliği ki; müfettişi bendim. Karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. Bu geniş yetkinin beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak gayesiyle Anadolu’ya gönderenler tarafından bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler.
Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler.
O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusuyla ilgili talimatı da ben yazdırdım.
Hatta Harbiye Nazırı bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mühürlemiştir…”
İşte o 19 Mayıs 1919 ruhu tarihe ışık tutan ve ilelebet tutacak olan antiemperyalist ruh son yıllarda çok uluslu paralı gurka, safi kukla kuşaklar ‘19 Mayıs’ın antiemperyalist ruhundan nasiplenmeyip, fesat gerici bir anlayışı egemen kılsalar da yıkım uzun vadede tutmaz. Emperyalizm uşaklığı, büyük sermayeye kulluk zamanı gelince 19 Mayıs’ın antiemperyalist ruhuna teslim olur. Her türlü ayak oyunları ile koca memleketi çağdaş aydınlanma yolunda sekterleyenler de vakit tamam olunca inceden inceye sellenir gider.
Bu arada hadleri zorlar biçimde taçlandırılan, kulelendirilen, saraylandırılan birilerinin bayram kleptomanlığı tavan yapsa da, tarih ve kutsal kitaplar üzerinden şahsi hırslar öne çıkarılsa da her zaman umulan gibi olmaz.
Olmaz çünkü yersiz, yurtsuz, yuvasız günlere yuvarlanan millet direnişe uyandıklarında Ata’dan emanet ‘19 Mayıs antiemperyalist ruh’la direnirler…
19 Mayıs, çağın tüm ruhsuzlarına inat, tarihi ışıtan tarihin karanlık yüzünü aydınlatan antiemperyalist ruhtur…
Bu gün dahi Karadeniz’e açılır yurtsever yürekler “Ya İstiklal Ya Ölüm” çarparak. Tam 99 yıl sonra bile işgal İstanbul’una yaşlı gözlerle bakıp tanrısal bir inançla “Geldikleri Gibi Giderler” diyen vatanperverlere öykünerek…
15 Mayıs 1919 günü Yunan İzmir’i istila eder. Bir gün sonra 16 Mayısta Mustafa Kemal ‘Silik Mühürlü’ bir yetkilendirme ile on beş subayı, iki şifre memuru yedeğinde kırık dökük, harab bir vapur ‘Bandırma’ ile İstanbul’dan Karadeniz’e açılır. Bandırma Karadeniz’in çılgın dalgalarına ve fırtınalarına zar zor dayanır. Sahil boyu, yalı boyu ağır aksak üç gün ilerlerler. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varılır. Viran vapur Samsun ahşap iskelesinin açıklarına “Kurtuluşu” demirler.
Derinlemesine irdelendiğinde, 19 Mayıs 1919 ulusal direnişin, ayni çatıda toplanışın, devamında da devrimci bir yola ilerleyişin ve Ulusal Kurtuluş Lideri Mustafa Kemal’in yedi düvele tescil ve ilan günüdür.
Mustafa Kemal ve emrindeki karargâhı anında işe koyulur. 19 Mayıs itibariyle üç yıl sürecek “Kurtuluş Savaşı” resmen başlamıştır. Başlamıştır; memleket ve dünya tarihini, Tarihin emperyalist akışını kökten değiştirecek “Kutsal İsyan”...
Bu “Kutsal Direniş”; 15 Mayıs 1919’da İzmir’de Karşıyaka’da Gazeteci Hasan Tahsin’in çaktığı ilk kurşunla sembolleşir. 16 Mayıs’ta Samsun’a demir alan Bandırma Vapuru ile netlik kazanır. 19 Mayıs’tan sonra da kutsal isyandan artık milim sapma, geri adım yoktur. Yani Vatan sayılmış toprakların düşmanlardan arındırılmasını sağlayacak ‘Çılgın Türkler’in ‘Kutsal İsyan’ı o gün fiilen başlamıştır.
Başından sonuna, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz”e kadar süren inanç ve kazanılan zafer antiemperyalist ruhta gizlidir. Anılarda belleklerde yer eden ise dillerde dualar ve mendil ıslatan sessizlik ile iki sözcükten ibarettir; “Ya istiklal ya ölüm”…
Antiemperyalist ruh taşıyan Başkomutandan aynıyla beyandır;
“3. Ordu müfettişliği ki; müfettişi bendim. Karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. Bu geniş yetkinin beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak gayesiyle Anadolu’ya gönderenler tarafından bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler.
Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler.
O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusuyla ilgili talimatı da ben yazdırdım.
Hatta Harbiye Nazırı bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mühürlemiştir…”
İşte o 19 Mayıs 1919 ruhu tarihe ışık tutan ve ilelebet tutacak olan antiemperyalist ruh son yıllarda çok uluslu paralı gurka, safi kukla kuşaklar ‘19 Mayıs’ın antiemperyalist ruhundan nasiplenmeyip, fesat gerici bir anlayışı egemen kılsalar da yıkım uzun vadede tutmaz. Emperyalizm uşaklığı, büyük sermayeye kulluk zamanı gelince 19 Mayıs’ın antiemperyalist ruhuna teslim olur. Her türlü ayak oyunları ile koca memleketi çağdaş aydınlanma yolunda sekterleyenler de vakit tamam olunca inceden inceye sellenir gider.
Bu arada hadleri zorlar biçimde taçlandırılan, kulelendirilen, saraylandırılan birilerinin bayram kleptomanlığı tavan yapsa da, tarih ve kutsal kitaplar üzerinden şahsi hırslar öne çıkarılsa da her zaman umulan gibi olmaz.
Olmaz çünkü yersiz, yurtsuz, yuvasız günlere yuvarlanan millet direnişe uyandıklarında Ata’dan emanet ‘19 Mayıs antiemperyalist ruh’la direnirler…
ŞİMDİLİK SİYASİ DURUM BUDUR…
ŞİMDİLİK SİYASİ DURUM BUDUR…
Siyasi durum ekonomideki bozgunu bir yana koyarsak, on yılların dolar ve yuro hezimetini saymazsak orta karar seyrediyor. Şimdilik inceden inceye İnce’den başka millete dokunan yok. Diğerleri vekil belirleme, liste yazma dar boğazında. Belki de o nedenle daha meydanlara çıkamadılar.
Çıksalar da millette pek bir şeyin değişeceği, bir şeylerin değiştirileceği algısı yok gibi. Bu algı üzerine operasyonlar seçim gününe dek artan dozda sürecek. Kim etkili olursa ibre o yana dönecek. Sonucu da hep birlikte göreceğiz…
Ancak yıllardan sonra seçim kazanılmasına dönük beliren ince çizgide genel doğruları yapma isteğini yaygınlaştırmak gerekir. Eğer bu yönde hazırlanan program genele mal olur, devrimci demokrat ve gelenekçi cumhuriyet programaları ile çakışmaz ise iş kolay. Aksi olursa iş iyice zorlaşır. Yine sözde dinci değişimin önü açılır. Memleket umulmadık kapkara ufuklara sürüklenir. Memleketin zorda olduğu gün gibi aşikârken sosyal demokrasinin iktidara gelmesi işte bu yüzden bal gibi gereklidir.
Gereklidir çünkü dünyada da böyle. Dibe çakılma anlarının kurtarıcısı ve yol göstericisi daima sosyal demokratlar olmuştur. Hele memleketin anlattıkça çoğalan, artırılabilecek nice, binlerce sorunu varken. Ve bu açmazların siyasilerin işi olduğu ve beceri kapsamında ortadan kaldırılması gerekirken. Kaldırılmalıdır beklentisiyle seçimlere gidiliyorken. Sosyal demokrasi dışında seçimden çıkabilecek her türlü bir başka sonuç iflastır. Böyle biline.
On yıllardır gelir dağılımı adaletsizliğine koşut yardım kolileri, kamyonları ve tırlarıyla sözde sosyal devlet yalancılığı ve yabancılığını pompalayanlar bu kez yol ayrımında. Aslında yıllardır bilinen, görünen ama saklanan ve kafeslenen tüm sorunları çözmek bahanesiyle ya temelinden dinamitlediler. Ya da durduk yerde üstüne vazife olmadan kaşıdılar. Şimdi din iman kuvvetiyle yine ayni iktidarın ödüllendirilmesi hem günah hem de ayıp etmek olur.
Millet bir kere inandı mı, iman etti mi o eksik gedik hayallere ve martavallara kanmaz. Millet özenle ve özel hazırlanmış, ezim ezim ezilerek posası çıkarılan o üzüm suyunun öz suyuna çarpılmaz. Bu paslı mengenede zerre suyu kalmayana dek sıkılsa da unutmaz. O yüzden milleti güzel günler görülebileceğine inandırmak ve yapılanları unutturmamak gerekiyor.
Ayrıca devri âlem yıkılışın bedelini kaç paraya çıkarmışsa o rakamları yüreklice ret etmek gerekir. Misyon bedavaya diriliştir. Geciken adalet işte o misyondur. Bu keskin virajda başta kimin olduğu önemsizleşir. Herkes bir şekilde destek çıkar. Çıkmalıdır. Çünkü asıl mesele güç kaynağı yaratmak. Memleketi kurtarmaktır.
Memleketi kurtarmak somut ve acilen yapılacak işlere, doğru planlama ve programlara bağlanırsa teorik açılımlar ve ilkeler birliği de oluşur. Bu birlik ise hiç yapılamayacağı düşünülen ittifakları günceller. Siyaseten şimdilik bu noktaya gelinmiştir.
İttifakın temeli ise antikapitalist ve antiemperyalist olmak, kafatasçı milliyetçiliğine karşı olmak, şoven olmamak üzerine kurulursa diğer ilkelerde uzlaşı da peşinden gelir. İttifaklar uzun ömürlü ve çözüm üretici olur. Ve zamanı gelince ki gelmiştir memleket yararına sosyal demokrasi el birliği ile iktidar olur. Bu iktidar şart mıdır, yanıtı elbette gereklidir.
İşte durum araya bir nifak sokulmaz ve kara kedi girmez ise şimdilik budur. Ve bu durum mevcut iktidarın hiç işine gelmeyen bir durumdur. On küsur yıl sonra geriye düşme baş göstermiş ve seçim bu kez kaybedilecek aşamaya gelmiştir. O yüzden yakında toplu saldırılar başlar. Bir kez olsun sosyal adaleti ve sosyal demokrasiyi katı kızıl sol anlayışına hapsedenler geri dursa memleket düzelecek. Din iman güzelleşecek. Millet gelecek kaygısına kapılmadan rahat nefes alacak. Ama yok. Yakında, yine her şey kızıl komoniste dayandırılır. Bu kez bu dayatmalara aldırmamak gerekir.
Bu saldırılar bir zamana kadar sürer. Memleketin ana çekirdeğine dek yayılır. Formüle edilen tüm taktik ve tavırlar kaderine küsenleredir. Men edilenleredir. Bunlardan çoğu kez muhalif kalmayı seçenek olarak görenler vakti zamanı gelince bu kötü gidişatın durdurulması için aktifleşirler. Uyanırlar. Hepten uyanılır.
İşte eğer değişmez ve değiştirilmez ise şimdilik siyasi durum budur…
Siyasi durum ekonomideki bozgunu bir yana koyarsak, on yılların dolar ve yuro hezimetini saymazsak orta karar seyrediyor. Şimdilik inceden inceye İnce’den başka millete dokunan yok. Diğerleri vekil belirleme, liste yazma dar boğazında. Belki de o nedenle daha meydanlara çıkamadılar.
Çıksalar da millette pek bir şeyin değişeceği, bir şeylerin değiştirileceği algısı yok gibi. Bu algı üzerine operasyonlar seçim gününe dek artan dozda sürecek. Kim etkili olursa ibre o yana dönecek. Sonucu da hep birlikte göreceğiz…
Ancak yıllardan sonra seçim kazanılmasına dönük beliren ince çizgide genel doğruları yapma isteğini yaygınlaştırmak gerekir. Eğer bu yönde hazırlanan program genele mal olur, devrimci demokrat ve gelenekçi cumhuriyet programaları ile çakışmaz ise iş kolay. Aksi olursa iş iyice zorlaşır. Yine sözde dinci değişimin önü açılır. Memleket umulmadık kapkara ufuklara sürüklenir. Memleketin zorda olduğu gün gibi aşikârken sosyal demokrasinin iktidara gelmesi işte bu yüzden bal gibi gereklidir.
Gereklidir çünkü dünyada da böyle. Dibe çakılma anlarının kurtarıcısı ve yol göstericisi daima sosyal demokratlar olmuştur. Hele memleketin anlattıkça çoğalan, artırılabilecek nice, binlerce sorunu varken. Ve bu açmazların siyasilerin işi olduğu ve beceri kapsamında ortadan kaldırılması gerekirken. Kaldırılmalıdır beklentisiyle seçimlere gidiliyorken. Sosyal demokrasi dışında seçimden çıkabilecek her türlü bir başka sonuç iflastır. Böyle biline.
On yıllardır gelir dağılımı adaletsizliğine koşut yardım kolileri, kamyonları ve tırlarıyla sözde sosyal devlet yalancılığı ve yabancılığını pompalayanlar bu kez yol ayrımında. Aslında yıllardır bilinen, görünen ama saklanan ve kafeslenen tüm sorunları çözmek bahanesiyle ya temelinden dinamitlediler. Ya da durduk yerde üstüne vazife olmadan kaşıdılar. Şimdi din iman kuvvetiyle yine ayni iktidarın ödüllendirilmesi hem günah hem de ayıp etmek olur.
Millet bir kere inandı mı, iman etti mi o eksik gedik hayallere ve martavallara kanmaz. Millet özenle ve özel hazırlanmış, ezim ezim ezilerek posası çıkarılan o üzüm suyunun öz suyuna çarpılmaz. Bu paslı mengenede zerre suyu kalmayana dek sıkılsa da unutmaz. O yüzden milleti güzel günler görülebileceğine inandırmak ve yapılanları unutturmamak gerekiyor.
Ayrıca devri âlem yıkılışın bedelini kaç paraya çıkarmışsa o rakamları yüreklice ret etmek gerekir. Misyon bedavaya diriliştir. Geciken adalet işte o misyondur. Bu keskin virajda başta kimin olduğu önemsizleşir. Herkes bir şekilde destek çıkar. Çıkmalıdır. Çünkü asıl mesele güç kaynağı yaratmak. Memleketi kurtarmaktır.
Memleketi kurtarmak somut ve acilen yapılacak işlere, doğru planlama ve programlara bağlanırsa teorik açılımlar ve ilkeler birliği de oluşur. Bu birlik ise hiç yapılamayacağı düşünülen ittifakları günceller. Siyaseten şimdilik bu noktaya gelinmiştir.
İttifakın temeli ise antikapitalist ve antiemperyalist olmak, kafatasçı milliyetçiliğine karşı olmak, şoven olmamak üzerine kurulursa diğer ilkelerde uzlaşı da peşinden gelir. İttifaklar uzun ömürlü ve çözüm üretici olur. Ve zamanı gelince ki gelmiştir memleket yararına sosyal demokrasi el birliği ile iktidar olur. Bu iktidar şart mıdır, yanıtı elbette gereklidir.
İşte durum araya bir nifak sokulmaz ve kara kedi girmez ise şimdilik budur. Ve bu durum mevcut iktidarın hiç işine gelmeyen bir durumdur. On küsur yıl sonra geriye düşme baş göstermiş ve seçim bu kez kaybedilecek aşamaya gelmiştir. O yüzden yakında toplu saldırılar başlar. Bir kez olsun sosyal adaleti ve sosyal demokrasiyi katı kızıl sol anlayışına hapsedenler geri dursa memleket düzelecek. Din iman güzelleşecek. Millet gelecek kaygısına kapılmadan rahat nefes alacak. Ama yok. Yakında, yine her şey kızıl komoniste dayandırılır. Bu kez bu dayatmalara aldırmamak gerekir.
Bu saldırılar bir zamana kadar sürer. Memleketin ana çekirdeğine dek yayılır. Formüle edilen tüm taktik ve tavırlar kaderine küsenleredir. Men edilenleredir. Bunlardan çoğu kez muhalif kalmayı seçenek olarak görenler vakti zamanı gelince bu kötü gidişatın durdurulması için aktifleşirler. Uyanırlar. Hepten uyanılır.
İşte eğer değişmez ve değiştirilmez ise şimdilik siyasi durum budur…
17 Mayıs 2018 Perşembe
YUNUS KARASI
YUNUS KARASI
Bazen zamansız tövbeler de para etmez. Pişmanlıklar da. Kırgınlık inceden inceye artar. Dualar da kızgınlığı serinletmez. Öyle ki kimi vakit Tanrı’ya bile boyun eğilmez. Çünkü kızaran gözlere ‘Yunus’ karası vurur. Gözü karalık işte budur. O mitolojik günlerden kalmadır kutsal isyan. Özgürleşmeye en makul kaçıştır…
Ninovalılar otuz üç yıl Yunus'a sövdüler. Asur çıkardılar. Süründürdüler. Gönderilişine isyan ettiler ve göndereni de inkâr ettiler. Top yekûn direndiler. Yunus çaresizliğinden işi Allah'a bıraktı. Tebaasına ah etti. Çıktı kentten, dağa çıktı. Kendisini ibadete adadı. Günlerce Tanrıya yalvardı yakardı. Toplumun cezalandırılmasını talep etti. Dağdan indi kırk gün daha halkına yalvardı yakardı. Gece gündüz uğraştı ama nafile.
Yine de Yunus uyarıldı. O da son kez uyardı. Emek yine boşa gitti. Hırsından hepsini terk etti. Önce derilerin rengi değişti. Kırkıncı gecenin sabahında göğü kapkara bulutlar kuşattı. Azap ve gazap yakındı. Başa gelecekleri çok geç anladılar. Aradılar. Yunus yoktu gitmişti, bulamadılar. O meçhule giden bir gemiye binmişti çoktan…
Yani Yunus emri ilahiye uyup Ninovalılara gitmedi. Tanrı buyruğuna da karşı çıktı. Onlara çağrıda bulunmadı. Denize açıldı. Tanrı yeri göğe, göğü yere yığdı. Tanrı yeli Yunus’u denizin tam ortasında buldu. Bulduğunda uyuyordu. Mürettebat panik içinde uyandırdı Yunus’u. Kur'a ona çıkmıştı.
Denizi ve karayı yaratan göklerin Tanrısı Rab’tan kaçtığı ortaya çıktı. Kaçış yoktu aslında. Yunus ‘beni denize atın’ dedi. Kıyamadılar. Fırtınadan da kaçamadılar. Fırtına daha da şiddetlendiğinde Yunus'un suçunun ceremesini çekmemek için onu denize salladılar. Ve büyük balık küçük balığı yuttu.
Yunus üç gün üç gece ölüler diyarının bağrında hapis kaldı. Tekrar Ninovalılara mesaj iletmek karşılığında koca balık Yunus'u karaya kustu. Üç gün yol yürüdü. Vardığında kenti bir araya topladı. Onlara şehrin kırk günlük ömrü kaldığını iletti.
Yüz yirmi bin insan, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca canlı bu kez ilahi çağrıya direnmedi. Gerçeği kabullendi. Zenginliğe sırt döndü, çala çula büründü. Kral krallığından vazgeçti. Tahtı bıraktı. Küle oturdu. Herkes kötülükten ve zorbalıktan vazgeçti. Bu seferberlik sayesinde yok olmaktan yırttılar. Kırk günlük süre dolduğunda Tanrı sözünde durdu.
Yunus bir kez daha gücendi. Tanrısına öfkelendi. Boşa geçen on yıllarına yandı. Ölmek yaşamaktan evlâdır ‘Al Canımı’ diye niyaz etti. Ninovalılardan bir kez daha ayrıldı. Tepelerden birinde, bir yere çardak kurdu. Kenti kuşbakışı gözledi. Ölümüne öfkesi sönmedi. Ölüm dilemek aşkı da tükenmedi. Kızgın güneş ve alev büklümlü yellerle boğuştu. Öfkesinin kurbanı olmaya yakın Tanrı aklıyla buluştu. Ve kendisi ile yüzleşti. Emeksiz hiçbir şeyin değerinin olmayacağını geç de olsa anladı. Tanrısına da hak verdi.
Çünkü koskoca âlemin, hayatın özü ‘asma kabağı ile kurtçuğun’ hikayesiydi. Asma kabağını kurutan kurtçuğun. Zamanı gelince gerçeği ve hayatın inceliğini anlamıştı.
Kendini böyle kurtardı…
Bazen zamansız tövbeler de para etmez. Pişmanlıklar da. Kırgınlık inceden inceye artar. Dualar da kızgınlığı serinletmez. Öyle ki kimi vakit Tanrı’ya bile boyun eğilmez. Çünkü kızaran gözlere ‘Yunus’ karası vurur. Gözü karalık işte budur. O mitolojik günlerden kalmadır kutsal isyan. Özgürleşmeye en makul kaçıştır…
Ninovalılar otuz üç yıl Yunus'a sövdüler. Asur çıkardılar. Süründürdüler. Gönderilişine isyan ettiler ve göndereni de inkâr ettiler. Top yekûn direndiler. Yunus çaresizliğinden işi Allah'a bıraktı. Tebaasına ah etti. Çıktı kentten, dağa çıktı. Kendisini ibadete adadı. Günlerce Tanrıya yalvardı yakardı. Toplumun cezalandırılmasını talep etti. Dağdan indi kırk gün daha halkına yalvardı yakardı. Gece gündüz uğraştı ama nafile.
Yine de Yunus uyarıldı. O da son kez uyardı. Emek yine boşa gitti. Hırsından hepsini terk etti. Önce derilerin rengi değişti. Kırkıncı gecenin sabahında göğü kapkara bulutlar kuşattı. Azap ve gazap yakındı. Başa gelecekleri çok geç anladılar. Aradılar. Yunus yoktu gitmişti, bulamadılar. O meçhule giden bir gemiye binmişti çoktan…
Yani Yunus emri ilahiye uyup Ninovalılara gitmedi. Tanrı buyruğuna da karşı çıktı. Onlara çağrıda bulunmadı. Denize açıldı. Tanrı yeri göğe, göğü yere yığdı. Tanrı yeli Yunus’u denizin tam ortasında buldu. Bulduğunda uyuyordu. Mürettebat panik içinde uyandırdı Yunus’u. Kur'a ona çıkmıştı.
Denizi ve karayı yaratan göklerin Tanrısı Rab’tan kaçtığı ortaya çıktı. Kaçış yoktu aslında. Yunus ‘beni denize atın’ dedi. Kıyamadılar. Fırtınadan da kaçamadılar. Fırtına daha da şiddetlendiğinde Yunus'un suçunun ceremesini çekmemek için onu denize salladılar. Ve büyük balık küçük balığı yuttu.
Yunus üç gün üç gece ölüler diyarının bağrında hapis kaldı. Tekrar Ninovalılara mesaj iletmek karşılığında koca balık Yunus'u karaya kustu. Üç gün yol yürüdü. Vardığında kenti bir araya topladı. Onlara şehrin kırk günlük ömrü kaldığını iletti.
Yüz yirmi bin insan, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca canlı bu kez ilahi çağrıya direnmedi. Gerçeği kabullendi. Zenginliğe sırt döndü, çala çula büründü. Kral krallığından vazgeçti. Tahtı bıraktı. Küle oturdu. Herkes kötülükten ve zorbalıktan vazgeçti. Bu seferberlik sayesinde yok olmaktan yırttılar. Kırk günlük süre dolduğunda Tanrı sözünde durdu.
Yunus bir kez daha gücendi. Tanrısına öfkelendi. Boşa geçen on yıllarına yandı. Ölmek yaşamaktan evlâdır ‘Al Canımı’ diye niyaz etti. Ninovalılardan bir kez daha ayrıldı. Tepelerden birinde, bir yere çardak kurdu. Kenti kuşbakışı gözledi. Ölümüne öfkesi sönmedi. Ölüm dilemek aşkı da tükenmedi. Kızgın güneş ve alev büklümlü yellerle boğuştu. Öfkesinin kurbanı olmaya yakın Tanrı aklıyla buluştu. Ve kendisi ile yüzleşti. Emeksiz hiçbir şeyin değerinin olmayacağını geç de olsa anladı. Tanrısına da hak verdi.
Çünkü koskoca âlemin, hayatın özü ‘asma kabağı ile kurtçuğun’ hikayesiydi. Asma kabağını kurutan kurtçuğun. Zamanı gelince gerçeği ve hayatın inceliğini anlamıştı.
Kendini böyle kurtardı…
KİTAPLI MUSA’NIN KİTAPSIZLARI…
KİTAPLI MUSA’NIN KİTAPSIZLARI…
Kitaplı Musa ile başlar kitaplı dinler. O kitaplı dinleri kuranların ilki, ilk peygamberdir, vasiyet vazifeli çocuk Musa…
Moses nübüvvet benliydi. Mühürlüydü. Annesi Asiye. Babası Moşe. On iki boy içinden Levi boyundan İsrailoğlu soyundandır Musa. Beni İsrail. Zion. İbrani. Musevilerin atasıdır. Rivayetler Firavun Tutanakhamon döneminde yaşadığı hakkındadır. Ayrıca 2. Ramses zamanında doğduğu, büyüdüğü Mısır'dan çıktığı da yazılır çizilir.
Devir erkek çocuklarının boğazlandığı dönemler. Nil bağrına basar Musa'yı. Firavun ailesi onun Nil’in sularında bulup alır. Başlarına bela büyütür. Musa firavuna oğul olur. Mirasçı olur. Oysa baş korku, baş çelişki budur. Firavunun sonu böyle gelecektir, sistem çökecektir. Kudret bitecektir. Ve ilk hamle gecikmez.
Mısırlı bir komutan bir yahudi köleyi kırbaçlarken dayanamaz Musa. Bilim, ilim ve hikmet o yöndedir. Mısırlının canını alır. Köleyi kurtarır. Bunun üzerine firavun babasının zorbalığından Midyan'a kaçar. Bir kâhin kızıyla evlenir. Sessiz sakin yaşar. Ve o dinginlikte Tanrı sözleri ile buluşur.
Tanrı’dan İsrail kavmini firavundan kurtarması ve yeni bir din kurması yönünde telkinler alır. Kutsal asası elinde peygamberleşir. O asa ki vakti gelince yılandan ejderhaya dönüşebilir, Kızıldeniz’i ikiye bölebilir.
Gelişmelerden çekinen ince eleyip sık dokuyan firavun Musa’yı Mısır’dan kovar. Yetmez korkusundan peşine askerlerini de salar. Mısır’dan dışarı Musa’yı öldürsünler ister. Musa Kızıldeniz’i mucizevi boyutta ikiye ayırmasa az kalsın firavunun isteği gerçekleşecektir. Derin yarıktan kavmi geçer, firavun hanedanı askerler Denizde boğulur.
Yurtlanılan nu yeni yerleşkede Musa'ya ‘on emir’ gelir ve Musa kitaplı olur. Kitaplı Musa, Tevrat ve israiliyat başlar…
İlahi emirler Tanrı’nın birliği ile başlar. Musa kavminin başka Tanrı tutamayacağını söyler. Put ve putlara tapma yasaklanır. Cumartesi tatil sayılır. Ana ve babaya saygı kurallardan biridir. Zina yapılmayacak, yalan konuşulmayacak, yalan tanıklık edilmeyecek, hırsızlık kesinlikle yapılmayacak emirleri bir bir sıralanır. Komşu malı ve ırzına göz koyulmayacak emri de bir diğeridir.
Asıl önemli ilahi emir ise; “Nedeni ne olursa olsun katiyen adam öldürülmeyecektir.”
Kitaplı Musa Tur Dağı’nda Tanrı ile kırk günlerce söyleşir. Sözleşir. Ahitleşir. Kırk yaşından sonra eriştiği mertebenin hakkını vermek için çöllerde kırk yıl dolaşır. İsrailoğullarını doğru yolu çekmek için çalışır. Uğraşır. Ama kavmi ilk fırsatta onu satar, yarı yolda bırakır. Kaçar.
Kavmi kitaplı Musa'yı bir yana koyup tekrar Mısır'a döner. Toptan firavuna sığınırlar. Firavunun onlara onları yönetmek için yaptırdığı ilahlara tapmaya devam ederler. Mısır'dan çıkarken önlerine geçen Musa'ya da ‘bize ne oldu bilmiyoruz’ derler.
Bu büyük ihanetle de yeni kitaplı peygamberler ve kitaplı dinlerin yolu açılır…
Şimdi şu Kitaplı Musa’nın, şu ilk kitaplı din kavminin on yıllardır Ortadoğu coğrafyasındaki kitapsızlığı hangi kitaba sığar? Hiç birine. Peki, bu kitaplı Musa’nın kitapsızlarının firavunlaşması…
Kitaplı Musa ile başlar kitaplı dinler. O kitaplı dinleri kuranların ilki, ilk peygamberdir, vasiyet vazifeli çocuk Musa…
Moses nübüvvet benliydi. Mühürlüydü. Annesi Asiye. Babası Moşe. On iki boy içinden Levi boyundan İsrailoğlu soyundandır Musa. Beni İsrail. Zion. İbrani. Musevilerin atasıdır. Rivayetler Firavun Tutanakhamon döneminde yaşadığı hakkındadır. Ayrıca 2. Ramses zamanında doğduğu, büyüdüğü Mısır'dan çıktığı da yazılır çizilir.
Devir erkek çocuklarının boğazlandığı dönemler. Nil bağrına basar Musa'yı. Firavun ailesi onun Nil’in sularında bulup alır. Başlarına bela büyütür. Musa firavuna oğul olur. Mirasçı olur. Oysa baş korku, baş çelişki budur. Firavunun sonu böyle gelecektir, sistem çökecektir. Kudret bitecektir. Ve ilk hamle gecikmez.
Mısırlı bir komutan bir yahudi köleyi kırbaçlarken dayanamaz Musa. Bilim, ilim ve hikmet o yöndedir. Mısırlının canını alır. Köleyi kurtarır. Bunun üzerine firavun babasının zorbalığından Midyan'a kaçar. Bir kâhin kızıyla evlenir. Sessiz sakin yaşar. Ve o dinginlikte Tanrı sözleri ile buluşur.
Tanrı’dan İsrail kavmini firavundan kurtarması ve yeni bir din kurması yönünde telkinler alır. Kutsal asası elinde peygamberleşir. O asa ki vakti gelince yılandan ejderhaya dönüşebilir, Kızıldeniz’i ikiye bölebilir.
Gelişmelerden çekinen ince eleyip sık dokuyan firavun Musa’yı Mısır’dan kovar. Yetmez korkusundan peşine askerlerini de salar. Mısır’dan dışarı Musa’yı öldürsünler ister. Musa Kızıldeniz’i mucizevi boyutta ikiye ayırmasa az kalsın firavunun isteği gerçekleşecektir. Derin yarıktan kavmi geçer, firavun hanedanı askerler Denizde boğulur.
Yurtlanılan nu yeni yerleşkede Musa'ya ‘on emir’ gelir ve Musa kitaplı olur. Kitaplı Musa, Tevrat ve israiliyat başlar…
İlahi emirler Tanrı’nın birliği ile başlar. Musa kavminin başka Tanrı tutamayacağını söyler. Put ve putlara tapma yasaklanır. Cumartesi tatil sayılır. Ana ve babaya saygı kurallardan biridir. Zina yapılmayacak, yalan konuşulmayacak, yalan tanıklık edilmeyecek, hırsızlık kesinlikle yapılmayacak emirleri bir bir sıralanır. Komşu malı ve ırzına göz koyulmayacak emri de bir diğeridir.
Asıl önemli ilahi emir ise; “Nedeni ne olursa olsun katiyen adam öldürülmeyecektir.”
Kitaplı Musa Tur Dağı’nda Tanrı ile kırk günlerce söyleşir. Sözleşir. Ahitleşir. Kırk yaşından sonra eriştiği mertebenin hakkını vermek için çöllerde kırk yıl dolaşır. İsrailoğullarını doğru yolu çekmek için çalışır. Uğraşır. Ama kavmi ilk fırsatta onu satar, yarı yolda bırakır. Kaçar.
Kavmi kitaplı Musa'yı bir yana koyup tekrar Mısır'a döner. Toptan firavuna sığınırlar. Firavunun onlara onları yönetmek için yaptırdığı ilahlara tapmaya devam ederler. Mısır'dan çıkarken önlerine geçen Musa'ya da ‘bize ne oldu bilmiyoruz’ derler.
Bu büyük ihanetle de yeni kitaplı peygamberler ve kitaplı dinlerin yolu açılır…
Şimdi şu Kitaplı Musa’nın, şu ilk kitaplı din kavminin on yıllardır Ortadoğu coğrafyasındaki kitapsızlığı hangi kitaba sığar? Hiç birine. Peki, bu kitaplı Musa’nın kitapsızlarının firavunlaşması…
16 Mayıs 2018 Çarşamba
İBRAHİM DİNİ
İBRAHİM DİNİ
Bin yıllar evvel Nemrud adında acımasız bir kral etrafına ateşe tapmayı buyruklar. O buyruk sonrası en bereketli topraklara sahip bir coğrafyada kızıl alev kazanları kaynar. Kamplaşmalar başlar. Tarihsel süreç Nemrutvari ve can yakıcı olumsuz işlemeye misillenir . Mislilenir…
Öyle söylenir ki, kıyım kıyım, kıyımlar doğaüstünü gören sözde kâhinler aklıyla gebe kadınlara yönelir. Doğan erkek bebekler sağ konulmaz. Yüklü kadınlara eza ceza edilir. Nemrut’un ağır zulmünden analar sayesinde bir tek İbrahim ve İbrahimler kurtulur. Ve İbrahim Rabbini arayan bir Hanif olarak yüzünü göğe ve yeri ve de yerin altını yaratan Tanrıya döner. Rab kimdir sorusuna en doğru yanıtı ‘Rab hâkimdir âlimdir’ merkezli bulur. Ve mükâfatlandırılır.
Anası Nuh’a dayanan Harranlı İbrahim'e Kenan ilinde on sahifelik bir tebliğ iner. Tebliğin Tanrıya teslimiyeti öngören ve sevgi ile barış öğütleyen bir içeriği vardır. Yani indirilen İslam’dır…
İbrahim kendini ve yolunu bu uğurda bizzat süsleyendir, sünnetleyendir. Sünnetlidir. İnananlara babadır. Cumhura ebdir. Rehama baba. Ebreham ilktir.
Tanrı'ya hiç ortak koşmaz. Hak yoldan asla ayrılmaz. Tüm iyi huyları kendinde toplar. Hak yolunda Hakka yürür. Uyulması vahyedilen İbrahim dini on sayfalık bir tanrısal tebliğdir. Tebliğ onunla, tebliğ dini onunla başlar…
Yani dinler tarihinde İslam dini ilk onunla yeryüzüne iner. Ve yayılır. O dinsel ilkeler hala bugüne ışık tutar. Ateşe atılması pahasına Tanrı'dan ve buyruklarından hiç kopmaz. Kurtuluşu hicrette bulur. Hicret eden İlk Müslümandır.
Bin yıllar evvel İbrahim Nemrud dünyasında ilk ilahi tebliğin doğrultusunda iki yüz yıl yaşar, yaşatır…
Geçmişte yaptıklarından ve gelecekte yapabileceği şeylerden dolayı daima kendini sorgular, rabbine sığınır. Tanrı'ya her zaman samimi duygularla dualar eder ve yalvarır. Haramdan kaçınır. Helalinden yiyip içer. Geçimini doğru dürüst yollardan sağlar. İşlerini doğru dürüst bir zemine oturtur. Ve düzene intizama koyar. Hep aklını kullanır…
Güzel Sanatlar üretilmesine öncülük yapar. Metni ve itibarı milyarlarca insanı ilgilendiren ve ziyaretle derecesiz hislenilen ilk büyük dinin evini kurar. Kâbe’yi inşa eder. Hac eder. Hala hacca etrafında dönülür.
Diline her zaman sahip olur ve topluma asla nifak sokmaz. Nifak sokulmaması yönünde yoğun emek harcar. Basiretli olup ibret alınan bir rol karakterine bürünür. Son dine binlerce yıl öncesinden hayat verir.
Akıl dini onunla başlar. Tek Tanrı'nın yaratıcılığı onun sayesinde teslimiyet ile kutsanır.
Ve ‘kötü işlerden uzak durup, Hakka yanaşır hizmetlerde bulunarak İbrahim Dinine bağlı olan Hanif kimseden, hak din için daha üstün kim vardır? Sorusu onun şahsında hayat bulur.
Bin yıllar sonra bu gün itibariyle gerçek İbrahim dininde çok kimse var mı? Sorusuna cevap geniş İslam coğrafyasında kaynayan kızıl alev kazanlarına bakılırsa; yok gibi…
Bin yıllar evvel Nemrud adında acımasız bir kral etrafına ateşe tapmayı buyruklar. O buyruk sonrası en bereketli topraklara sahip bir coğrafyada kızıl alev kazanları kaynar. Kamplaşmalar başlar. Tarihsel süreç Nemrutvari ve can yakıcı olumsuz işlemeye misillenir . Mislilenir…
Öyle söylenir ki, kıyım kıyım, kıyımlar doğaüstünü gören sözde kâhinler aklıyla gebe kadınlara yönelir. Doğan erkek bebekler sağ konulmaz. Yüklü kadınlara eza ceza edilir. Nemrut’un ağır zulmünden analar sayesinde bir tek İbrahim ve İbrahimler kurtulur. Ve İbrahim Rabbini arayan bir Hanif olarak yüzünü göğe ve yeri ve de yerin altını yaratan Tanrıya döner. Rab kimdir sorusuna en doğru yanıtı ‘Rab hâkimdir âlimdir’ merkezli bulur. Ve mükâfatlandırılır.
Anası Nuh’a dayanan Harranlı İbrahim'e Kenan ilinde on sahifelik bir tebliğ iner. Tebliğin Tanrıya teslimiyeti öngören ve sevgi ile barış öğütleyen bir içeriği vardır. Yani indirilen İslam’dır…
İbrahim kendini ve yolunu bu uğurda bizzat süsleyendir, sünnetleyendir. Sünnetlidir. İnananlara babadır. Cumhura ebdir. Rehama baba. Ebreham ilktir.
Tanrı'ya hiç ortak koşmaz. Hak yoldan asla ayrılmaz. Tüm iyi huyları kendinde toplar. Hak yolunda Hakka yürür. Uyulması vahyedilen İbrahim dini on sayfalık bir tanrısal tebliğdir. Tebliğ onunla, tebliğ dini onunla başlar…
Yani dinler tarihinde İslam dini ilk onunla yeryüzüne iner. Ve yayılır. O dinsel ilkeler hala bugüne ışık tutar. Ateşe atılması pahasına Tanrı'dan ve buyruklarından hiç kopmaz. Kurtuluşu hicrette bulur. Hicret eden İlk Müslümandır.
Bin yıllar evvel İbrahim Nemrud dünyasında ilk ilahi tebliğin doğrultusunda iki yüz yıl yaşar, yaşatır…
Geçmişte yaptıklarından ve gelecekte yapabileceği şeylerden dolayı daima kendini sorgular, rabbine sığınır. Tanrı'ya her zaman samimi duygularla dualar eder ve yalvarır. Haramdan kaçınır. Helalinden yiyip içer. Geçimini doğru dürüst yollardan sağlar. İşlerini doğru dürüst bir zemine oturtur. Ve düzene intizama koyar. Hep aklını kullanır…
Güzel Sanatlar üretilmesine öncülük yapar. Metni ve itibarı milyarlarca insanı ilgilendiren ve ziyaretle derecesiz hislenilen ilk büyük dinin evini kurar. Kâbe’yi inşa eder. Hac eder. Hala hacca etrafında dönülür.
Diline her zaman sahip olur ve topluma asla nifak sokmaz. Nifak sokulmaması yönünde yoğun emek harcar. Basiretli olup ibret alınan bir rol karakterine bürünür. Son dine binlerce yıl öncesinden hayat verir.
Akıl dini onunla başlar. Tek Tanrı'nın yaratıcılığı onun sayesinde teslimiyet ile kutsanır.
Ve ‘kötü işlerden uzak durup, Hakka yanaşır hizmetlerde bulunarak İbrahim Dinine bağlı olan Hanif kimseden, hak din için daha üstün kim vardır? Sorusu onun şahsında hayat bulur.
Bin yıllar sonra bu gün itibariyle gerçek İbrahim dininde çok kimse var mı? Sorusuna cevap geniş İslam coğrafyasında kaynayan kızıl alev kazanlarına bakılırsa; yok gibi…
15 Mayıs 2018 Salı
KATİL UŞAK ISRAEL VE AMARİKA…
KATİL UŞAK ISRAEL VE AMARİKA…
Nedir bu, emperyalist, kapitalist ve siyonist oyun. Nedir bu egemen güçlerin her ramazan her şevval, her kandil her bayram, arifesinde veya içinde İslam coğrafyasında tezgâhladığı zulüm. Bu ramazan da acı pupa yelken. Bu kez resmen katliam, resmen soykırım. Her ahval ve şeraitte bu Ramazan’ı bu kez iyi okumak gerek. Ama o ilk emri yerine getiren kim, hiç…
Okumak lazım çünkü ilahi öğüt, tavsiye, ihtar, anımsatma, uyarılar ve elçilerle biçimlendirilen ve yenilenen dinlerle eski dünyadan, kara cahiliyeden çıkılmaya sembol kutsal Kudüs kana boyandı. Hem de yine bir ramazan öncesi ve bir yeni dünya elçilik meselesi, elçilik taşıma bahanesiyle.İleride doğrusu ortaya çıkar nasılsa ama yüzlerce Filistinli dünyanın gözü önünde yok edildi, binlercesi yaralı ve sakat kaldı. Katil uşak Israil ve Amerika…
Ucu bucağı belirsiz ama tarihe düşecek hikâyesi belli; ‘Bir Kudüs vardı orada bir yerlerde her din tarafından kutsal sayılan. İşte orada bu ramazan öncesi Filistinli çocuklar bayram şekeri yerine ölümüne ateşi yaladı. İnsansız hava katliam araçlarına çakıl taşları fırlatan o çocuklar artık bayramlarda büyüklerinin ellerini öpüp bayram harçlığı alamayacak. Kudüs sokaklarında bayram gezmesi yapamayacak. Çünkü hunharca katledildiler. Katil uşak Israil ve Amerika…
Bir Kudüs vardı oralarda bir yerde Filistinli çocuklar olmayan bayramlıklarını giyemeden kefenlendiler. Artık yalnızca rüyalarda var olabilecekler. Oysa o Kudüs, Filistinli çocukların minik ellerini göğe açarak bu nedensiz savaş bitsin, bu tutsaklık sona ersin diye Allah’a yalvardığı bir yerdi. O kutsal Kudüs artık Filistinli çocukların her bayramda babalarını gelmeyeceğini bile bile bekleyeceği bir yer oldu. Katil ise uşak Israil ve Amerika…”
İslam âlemi için en kutsal ay olan Ramazan öncesinde İslam coğrafyasının en kutsal gördüğü şehir Kudüs’te acı pupa yelken. Kara vicdanlılar yine işbaşında. Egemenlerce sürdürülen sömürgeciliğe, sömürge sonrası yaşanan acılara, açlığa kıtlığa, katliam ve soykırımlara, kapitalist ve emperyalist dünya karşısında ezilmişliğe, ağır yenilgilere ve Müslümanların peşini yüzyıllardır bırakmayan kara ve derin cehalete bir de bu jenosit eklendi.
Bu ramazan da İslam coğrafyasına her fırsatta bin bir bahaneyle fitne sokan bir avuç uşağın ve efendisinin karşısına dikilecek İslam`ın o özgürleştirici, birleştirici, çağdaş ve çağsal özgürlükler dini olduğunu kanıtlayacak başkaldırı eylemliliği boşu boşuna beklenecek. Daima beklenildiği gibi...
Yalandan büyük meydanlarda ağlanılacak, sızlanılacak bu acıdan da siyasal menfaat çıkarılacak. Göstermelik meydan namazları kılınacak meydan duaları edilecek. Gösteriş Müslümanlığı zirve yapacak yine. Sonra küllenmiş geçmiş zaman yalnızlıklarına dönülecek. Yazgı denilecek. Lanetli kavim masalına sığınılacak. Dinleri tekelinde sananların karşılıklı atışmasıyla bitecek yaşanan her şey. Bu acıya ve sudan sebep dökülen kana açık ve net görüşler beyan edenler ise haddi olmadığından dem vurularak sırasıyla İslam dışı farz edilecek.
İşte bir Ramazan öncesi kanla yazılan bu yazı, sinkaf dağında süs tepesi var diyenlere açık uyarıdır: Yazının başı sonu, başlığından bellidir; egemen güce tapınan tüm uşaklık edenlere gider, özellikle ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya ve işbirlikçilerine giderdir…
Sözde büyük İslam coğrafyasına gelince; ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya gereğince direnemeyişin ve elde olan tüm yeraltı yerüstü zenginliklerine rağmen onlara nedensiz köleleşmenin ürünüdür başa gelen. Akıllara kakılan.
Oysa “Özgürlük yoksa İslam da yoktur, açlık varsa özgürlük de yoktur. Ve İslam, tam anlamıyla bir özgürlük dinidir. İlahi çağrının-Kutsal Mesajın özü de budur. Özgürlüğü içselleştirdikçe özgürlüğe gölge düşürecek ne kadar hurafe varsa tüm benlik ile karşı durmaktır dindarlık. Özgürlüğü asla unutmadan, hürriyeti unutturanlara, zulmedenlere cephe açmaktır masumane dincilik. Çünkü İslam’da korkunun yeri yoktur…”
Zenginliği kaybederim korkusu orman kullanım kanunlarının yeniden yazılmasına hatta yazılmadan direkt orman kanunları uygulanmasına sessiz kalmayı perçinlememeli. Yoksa sonu pişmanlığa varan teslimiyet oluşur. Ve getiriş budur işte. Linç politikaları gelir kapıya dayanır. Kutsal şehir Kudüs kana boyanır. İslam coğrafyası ezilenin, sömürülenin, yakılanın, yıkılanın, mağdurun yanında yer alarak asıl din damarına dönmesi gerekirken ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya ve yaptıklarına seyirci kalır…
Ey İslam âlemi; “Namaz kılanı kılmayanı, oruç tutanı tutmayanı, teravih kılanı kılmayanı, hatta teravih yok diyeni var diyerek itiraz edeni, camiye gideni gitmeyeni, cem evinde cem tutanı tutmayanı, zorla güzellik olmaz zorla ibadet olmaz diyeni, öyle diyenlere de vay zındık diyeni ayni yola yolculandığında, yolları yolcuları birleştiğinde, ibadetleri hafife alıp ağırdan takılanla, cennetin tapusu için terleyenin, günde beşe beş katıp secdeye varanla alnı secdeye bir kere değmemişin, sağın solun, faşistin komünistin, liberalin, sosyalistin, yolları bir olduğunda memleket memleket olur. Böyle memleketler çoğaldıkça İslam coğrafyası kurtulur. Yalandan feverana gerek yok, Din de elden gitmez…” Ve her ramazan öncesi acı pupa yelken yaşanmaz.
Ayrıca her şey bir yana, her şeyden önce zamanında vakti gereğince, Filistin’e gidip gerilla eğitimi yapanlar gibi hiç korkmadan çekinmeden; Kahrolsun ‘Katil uşak Israil ve katil Amerika’ diyebilmek gerekir…
Nedir bu, emperyalist, kapitalist ve siyonist oyun. Nedir bu egemen güçlerin her ramazan her şevval, her kandil her bayram, arifesinde veya içinde İslam coğrafyasında tezgâhladığı zulüm. Bu ramazan da acı pupa yelken. Bu kez resmen katliam, resmen soykırım. Her ahval ve şeraitte bu Ramazan’ı bu kez iyi okumak gerek. Ama o ilk emri yerine getiren kim, hiç…
Okumak lazım çünkü ilahi öğüt, tavsiye, ihtar, anımsatma, uyarılar ve elçilerle biçimlendirilen ve yenilenen dinlerle eski dünyadan, kara cahiliyeden çıkılmaya sembol kutsal Kudüs kana boyandı. Hem de yine bir ramazan öncesi ve bir yeni dünya elçilik meselesi, elçilik taşıma bahanesiyle.İleride doğrusu ortaya çıkar nasılsa ama yüzlerce Filistinli dünyanın gözü önünde yok edildi, binlercesi yaralı ve sakat kaldı. Katil uşak Israil ve Amerika…
Ucu bucağı belirsiz ama tarihe düşecek hikâyesi belli; ‘Bir Kudüs vardı orada bir yerlerde her din tarafından kutsal sayılan. İşte orada bu ramazan öncesi Filistinli çocuklar bayram şekeri yerine ölümüne ateşi yaladı. İnsansız hava katliam araçlarına çakıl taşları fırlatan o çocuklar artık bayramlarda büyüklerinin ellerini öpüp bayram harçlığı alamayacak. Kudüs sokaklarında bayram gezmesi yapamayacak. Çünkü hunharca katledildiler. Katil uşak Israil ve Amerika…
Bir Kudüs vardı oralarda bir yerde Filistinli çocuklar olmayan bayramlıklarını giyemeden kefenlendiler. Artık yalnızca rüyalarda var olabilecekler. Oysa o Kudüs, Filistinli çocukların minik ellerini göğe açarak bu nedensiz savaş bitsin, bu tutsaklık sona ersin diye Allah’a yalvardığı bir yerdi. O kutsal Kudüs artık Filistinli çocukların her bayramda babalarını gelmeyeceğini bile bile bekleyeceği bir yer oldu. Katil ise uşak Israil ve Amerika…”
İslam âlemi için en kutsal ay olan Ramazan öncesinde İslam coğrafyasının en kutsal gördüğü şehir Kudüs’te acı pupa yelken. Kara vicdanlılar yine işbaşında. Egemenlerce sürdürülen sömürgeciliğe, sömürge sonrası yaşanan acılara, açlığa kıtlığa, katliam ve soykırımlara, kapitalist ve emperyalist dünya karşısında ezilmişliğe, ağır yenilgilere ve Müslümanların peşini yüzyıllardır bırakmayan kara ve derin cehalete bir de bu jenosit eklendi.
Bu ramazan da İslam coğrafyasına her fırsatta bin bir bahaneyle fitne sokan bir avuç uşağın ve efendisinin karşısına dikilecek İslam`ın o özgürleştirici, birleştirici, çağdaş ve çağsal özgürlükler dini olduğunu kanıtlayacak başkaldırı eylemliliği boşu boşuna beklenecek. Daima beklenildiği gibi...
Yalandan büyük meydanlarda ağlanılacak, sızlanılacak bu acıdan da siyasal menfaat çıkarılacak. Göstermelik meydan namazları kılınacak meydan duaları edilecek. Gösteriş Müslümanlığı zirve yapacak yine. Sonra küllenmiş geçmiş zaman yalnızlıklarına dönülecek. Yazgı denilecek. Lanetli kavim masalına sığınılacak. Dinleri tekelinde sananların karşılıklı atışmasıyla bitecek yaşanan her şey. Bu acıya ve sudan sebep dökülen kana açık ve net görüşler beyan edenler ise haddi olmadığından dem vurularak sırasıyla İslam dışı farz edilecek.
İşte bir Ramazan öncesi kanla yazılan bu yazı, sinkaf dağında süs tepesi var diyenlere açık uyarıdır: Yazının başı sonu, başlığından bellidir; egemen güce tapınan tüm uşaklık edenlere gider, özellikle ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya ve işbirlikçilerine giderdir…
Sözde büyük İslam coğrafyasına gelince; ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya gereğince direnemeyişin ve elde olan tüm yeraltı yerüstü zenginliklerine rağmen onlara nedensiz köleleşmenin ürünüdür başa gelen. Akıllara kakılan.
Oysa “Özgürlük yoksa İslam da yoktur, açlık varsa özgürlük de yoktur. Ve İslam, tam anlamıyla bir özgürlük dinidir. İlahi çağrının-Kutsal Mesajın özü de budur. Özgürlüğü içselleştirdikçe özgürlüğe gölge düşürecek ne kadar hurafe varsa tüm benlik ile karşı durmaktır dindarlık. Özgürlüğü asla unutmadan, hürriyeti unutturanlara, zulmedenlere cephe açmaktır masumane dincilik. Çünkü İslam’da korkunun yeri yoktur…”
Zenginliği kaybederim korkusu orman kullanım kanunlarının yeniden yazılmasına hatta yazılmadan direkt orman kanunları uygulanmasına sessiz kalmayı perçinlememeli. Yoksa sonu pişmanlığa varan teslimiyet oluşur. Ve getiriş budur işte. Linç politikaları gelir kapıya dayanır. Kutsal şehir Kudüs kana boyanır. İslam coğrafyası ezilenin, sömürülenin, yakılanın, yıkılanın, mağdurun yanında yer alarak asıl din damarına dönmesi gerekirken ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya ve yaptıklarına seyirci kalır…
Ey İslam âlemi; “Namaz kılanı kılmayanı, oruç tutanı tutmayanı, teravih kılanı kılmayanı, hatta teravih yok diyeni var diyerek itiraz edeni, camiye gideni gitmeyeni, cem evinde cem tutanı tutmayanı, zorla güzellik olmaz zorla ibadet olmaz diyeni, öyle diyenlere de vay zındık diyeni ayni yola yolculandığında, yolları yolcuları birleştiğinde, ibadetleri hafife alıp ağırdan takılanla, cennetin tapusu için terleyenin, günde beşe beş katıp secdeye varanla alnı secdeye bir kere değmemişin, sağın solun, faşistin komünistin, liberalin, sosyalistin, yolları bir olduğunda memleket memleket olur. Böyle memleketler çoğaldıkça İslam coğrafyası kurtulur. Yalandan feverana gerek yok, Din de elden gitmez…” Ve her ramazan öncesi acı pupa yelken yaşanmaz.
Ayrıca her şey bir yana, her şeyden önce zamanında vakti gereğince, Filistin’e gidip gerilla eğitimi yapanlar gibi hiç korkmadan çekinmeden; Kahrolsun ‘Katil uşak Israil ve katil Amerika’ diyebilmek gerekir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)