9 Haziran 2016 Perşembe

KAÇIŞ YOK…

KAÇIŞ YOK…

Her kaçış aslında yeniden yakalanmayı çağrıştırır. Her aldanış aslında yine yeniden yeni adanmaları çoğaltır. Yani aslında kaçış yoktur, çıkış yakalanmaktır ve sürekli aldanmaktır. Aldanarak ve aldatarak biçimlendirilen tüm kaçışların yakalandığı anekdotlarla uzayan bir hikâyesi de vardır. Her ne kadar efsane tarzında somutlansa da kaçak göçek bir yerlerde sonlanır macera…

Sakız adasından kaçtım. Ve en insafsız dalgalarla sarmalandım. İsteksizce seviştim sularla. Kulaçladım. Cennetin tam da kıyısında perili bir köşkte nice ayarsız denetimlerden geçtim. Sınavlardan çaktım sıradakilere çaktım. Ve denizin anahtarının deniz olduğunu gördüm. Açamadım aklımı enginlere, kapandı mavi kapak. Denizim denizin artık diyerek odaklandım yalnızlığıma. Dokuz doğurduğum bir gündü sarhoşluktan ayıldım. Derin uykulardan uyandım. Karabasanlardan kurtuldu. Ve kaçtım.

Sanki yeniden doğdum. Doğdu. Doğdun. Ellerimde minnacık bir kalp koca bir çınar. Atıyordu tavsiyesiz. İyi ki sakız adasından kaçmışım. Başımda deli dembelek esen rüzgarlar. Duruldular, duruldum. 

Denizin anahtarı deniz,  kilidi güneşti…”

Her kaçış aslında öze dönüştür yeniden kaçmayı çağrıştıran. Ve aldatısı bol bir eylemdir, eylemsi bir gözlemdir. Kaç dilde anlatılırsa anlatılsın kapalı toplum sendromudur dillere vuran. Tenleri yakan konudur kaçışlara savrulan uygulamalar. Ezber bozan ve zihni geliştiren nice cevherdir sonlardaki gebelik. Usulca gebermeden önceki andır hikâyelerde yaşanan.

Sakız adasından kaçmak cesaret ister en babasından. Filmlere konu olabilecek denli en garip türden aykırılaşmadır aslında yüzleşilen. Sakız adasından deryaya daldım ve dalgalanan sistematik içinde o kutsal bir rüya ki onu gördüm. Umarım öyledir. Denizi gördüm, göçere yakın. Arada bir perde vardı sanki otağında bir ulu ışık. Çektim gönlümün kadife perdesini, yüreğimi açtım. Neler vardı neler görülesi. Dut yaprağından mektuplar, balmumundan heykeller, arabından resimler. Mektupları okudum. Ne hayat hikâyeleri ve ne tarihsel şahsiyetler. Yardan şikâyetler şaha sitemler. Her şeyi bir bir yaşadım. Yaşlandım. Fıkralar nükteler arasında inkârlar. Üç nokta yan yanalar. Ünlemler ve soru işaretleri. Hepsini yerli yerine yerleştirdim. Lazım olan adam kalmak, insan olmak.

Ve bir ipeksi tül okşadı beynimi. Dut yemiş bülbüller arka bahçelerdeki sümbülleri parlattı. Ufku patlattı. Dört bir yan problem, testlerin ucu açık. Ve koskoca dünya hafızamı yokladı. Orada orada bir yerde kayboldum. Belki de perdenin arkasındakiyle birlikteydim. bilemedim, anlayamadım, ayılamadım. Düş işte düştüm yükseklerden. Kaçıncı kez kaçtım. Lakin iyi ki kaçmışım sakız adasından…”

Her kaçış aslında somuta varmak, soyuttan soyunup giyinmek. Neden sakız adası hikâyesi bu hikaye. Şundan çünkü son yıllarda her kötü gidiş kötümserlik, çiklet gibi sakız gibi çiğnene çiğnene iyileştiriliyor,  iyimserleştiriliyor. Her katı kopuş görünmeyen bir yakalanıştır aslında. Ve her çeşit aldanışlara zamklanmadır. Zamklanılır. İnanmak gelmez içten içe o zaman. O küçük anlamı büyük tümceye kaçar yengiler, yengeler, yeni yetmeler; ‘hezimet çok yakında…’

“Öyle bir kaçamaktır ki kaçın kurası olunsa kaçış açığa düşer. Yaylalarda panayırlar kurulur. Palyaçolar tayların sırtında şaha kalkar. Umudu turlar tüm denklemler. Kaç bilinmeyenli olsa da atlar soğuk sulara balıklar. Pınarlar kaynar, kazan kaynar, ocaklar yanar. Her daim o cızırtılı hoparlörde hoppa aynı zamanda antrenmanlı ses çınlar. Haykırıyor ülkede en doğal şeyi, ölmek. Ölmek olarak. Çanlar çanıyorken. 

Ve çil yavrusu gibi dağılır çiftlikler sakız adasında. Kişneyerek kırlara yayılır özgürlük. İşte böyle anlatılabilir ancak kaçışların en katmerlisi. Ve yeniden doğulur. Yeniden doğar mini minnacık ellerde koskoca kalpler. Böyledir işte sakınmalar, uçsuz bucaksız dalgalanmalar ve sakız adasından kaçmalar. Denizin en derin mavisine sevdalanarak yüzülür…”

Her kaçış aslında yeniden yakalanmaya açık çektir. Çağların çağrısıdır. Adanmaların, adamaların aldanma ve aldatmaya dönüştüğü andır. Anıların kelebek camı kırılmasıdır tenhalarda. Aslında planlı veya plansız da olsa bir kaçış yoktur. Çukur çalı hikâyelerine mikrop bulaşmasıdır yaşanan. Virüs yüzsüzlüğüdür. Paravan arkası yakalanmalar,  tüm kabalaşmalar da teşhirciliktir en harbisinden. Ve resmi renkli kaynaklı.

Oysa cehennem ötesi her bir uyanmaya zayıflığın en karanlık grisini yapıştırmaktır mesele. Onun için mesela sakız adasından kaçılır. Veya asıl mesele bir damla bir damla fazlasıyla damlamaktır saatsiz kulelere. Dağılmaktır kulesiz kalelere. Öyle gür bir kaçıştır ki yolculanılan kaybolan yıllara ağıtlar da çaresizleşir. Mesajlar kar etmez asla. Ve kadifemsi bir tül okşar alımlı akılları. Beyin atar, şah damarı atar. Dut yemiş bülbüller sıraya girerler. Sıra sıra hafızalar sınandıkça yanar. İşte kaçmak anı tam o andır.

Her kaçış aslında varsa da yoksa da eve dönüştür…

Hiç yorum yok: