26 Mart 2021 Cuma

“YOKSULLUK KADER, FİRAVUNLAR GADDAR…”

 

“YOKSULLUK KADER, FİRAVUNLAR GADDAR…”

 

“Yoksulluk kader değildir, firavunlar bile böyle gaddar değildir…”

 

Yerelden evrensele ulaşmak veya beynelmilel bir bakış açısına sahip olabilmek için değişik enstrümanlardan faydalanmak gerekir. Çağdaş olmanın ve ilerlemenin gereğidir bu faydacılık. Faydacı zihniyeti yok sayarak. Çünkü akıl fikir yoksunluğu ve yoksulluk kader olamaz, kader değildir felsefesine ulaştırır bu yol. Mücadeleyi pekiştirir. O yüzden silme ve körcesine kula kullaşmayı çağrıştıran kaderciliği bertaraf edebilmek için sanata duyarsız kalmamak şart. Kalp ve beyinleri köreltmemek için sanata yolculuk şartı birinci şarttır. Başta ise her türden yoksulluğu önce beyinlerde yenmek için de müzik dinlemek şarttır…

 

Dinlemek lazım, lazım ama eften püftenini değil. Müziğin siyasi ve toplumsal içeriklisini. Lirik yapısı olanını. Yani coşkulu ve ilham veren türden sayılanını. Sözleriyle muhalif bir görüşü dillendirenini. Çekinmeksizin marş türevi ve katı ritim yapısı olanıyla, ağır ağıt tınıları içeren sanatsal kompozisyon özelliği taşıyanını. Yani özgün olanı, protest olanını…

 

“Radyolarda şarkılar boş ver diyorlar /Açlıktan verem olana bal ye diyorlar…”

 

Elbette bu tür müzik doğası gereği siyasi ve çoğunlukla sol içerikli sözlerden oluşur. Geleneksel türkü formatından izler taşır. Genellikle sert karakterli ve imalıdır. Serzenişlerde bulunur. İsyancıdır. Devrimci bir mizacı yansıtmaktadır. Ama özgündür ve daima doğrulara atıf yapar. Dost doğruluğu betimler. Pazarlıksız protest yanı ağır basan halk müziğidir özü. Toplumun dertleriyle yoğrulur. Ve kendini geniş halk yığınlarıyla özdeşleştirir. Tersine evrilen her olguya karşı durur. Anadolu ezgileriyle harmanlanmış rock müzik ile zirve yapar.  O yüzden özellikle Anadolu Rock müziğini ve öncülerini dinlemek lazım…

 

“Yoksulluk kader olamaz kader değildir /Firavunlar bile böyle gaddar değildir…”

 

Protest müzik esneklik göstermiyor sadece belli bir siyasi görüşü tarzlaştırıyor diyenlere inat dinlemek lazım. Pop, rock, caz vesaire tarzdakileri de. Sinemada film, tiyatroda oyun izlemek lazım ayrıca. İlgi ve dikkati, ilkeliliği ve direnci benliğe yedirmek için. Güzel yarınlara isteklenmek için. Karşı görüş geliştirebilmek için.

 

“Devlet baba borç içinde sabret diyorlar/Sen de bakkala kasaba borç et diyorlar/ Ben onurlu insanım boyun eğemem/Alacaklı ver deyince ödün veremem…”

 

 

Protestanca birine, bir zümreye, bir topluluğa, bir fırkaya, bir fikre kapılıp, duygu yitimine uğramamak, komutlu tezahüratçı konumuna sürüklenmemek için, kaypak olguları ve karanlık olayları açıkça dillendiren, gösteren, anlatan ve de sözlerin arasında açıklayan hangi müzikse işte ona kulak kesilmek lazım. O nedenle durduk yerde değil ama vakti zamanı geldiğinde yanlışa duruşa itiraz etmek, karşı çıkmak, cem olmak, protesto etmek için müzik dinlemek lazım…

 

Ayrıca enternasyonal düzenekte milli marşlar niye var onu da düşünmek lazım. Ve İstiklal Marşı’nı da hakkınca bilmek lazım. Suçu, günahı, vebalı geçmişe atmak ve yüklemek yerine, haksız karalamadan vazgeçip o marşın öyle kolay kolay yazılmadığına da iman etmek…

 

“Yıllarca/ Sıram gibi sıradağlar/ Anam derdin mi var?/ Yaram yürekte değil ki gelip sarsın yar…”

 

Yerelden evrensele uzayan çizgide hiçbir protest müziğe yazılan sözler de öyle kolay kolay yazılmamıştır. Sırf bu nedenle dahi saygı duyulması gerekir. Sevmeyenlerin de saygıdan dinlemesi gerekir. Hiç değil se dinlenmek adına da olsa…

 

“Yoksulluk kader olamaz kader değildir /Firavunlar bile böyle gaddar değildir…”

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK 1-2-3

 

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK 1

 

Nasıl Müslüman olduk? Gök Tanrı inancından koptuk…

 

*Arap işgalleri başladığında,Zerdüştlük Güney Türkistan şehirlerinde en yaygın dindi.

*Budizm 5. Yüzyıldan itibaren Türkler arasında yayılmış,Ceyhun’un Güneyindeki Türklerin büyük kısmı Budizm’i benimsemişti. Doğu Türkistan’da da Budizm yaygındı.

*7.yüzyılda Öngüt,Nayman,Kereyit,Kun gibi Türk boyları, Hıristiyanlığı benimsemişlerdi.

*İslam dini hile,katliam,talan,ve yağma ile yayılmıştır.

*İslamiyet, siyaset temelinde,demokrasiyle,halk egemenliği ile,farklı olanların bir arada yaşamasıyla uzlaşmaz bir karşıtlık oluşturmuştur.

*Türklerin Müslümanlaştırılma sürecinin insanı irkilten bir vahşet sürecidir.

*Türk topraklarına işgal ordusu zoru ile giren tek din Müslümanlık olmuştur.

*Türkler Şamanizm dışında din arayışına girdikleri dönemde dahi,İslamiyet’i özgür iradeleri ile hiçbir zaman benimsememişlerdir.

*Türkler şeriatçı anlamı ile İslamiyet’i hiçbir zaman benimsememiş ve önce Arapların zoruyla,sonrada egemen sınıflar tarafından dayatılan bu dini eski inançlarını katara,kendi yapılarına uydurarak kabullenmişlerdir.

* Abbasiler döneminde Türkler arasında İslamiyet artmış,ancak bu tercih resmi İslam’a muhalif olan Şii İslam yönünde olmuştur. 

*Türkler pek çok dine mensup oldukları dönemlerde de çok büyük imparatorluklar kurmuşlardı.

*Türk topluluklarında İslâmiyetken önce din ve mezhep kavgaları hiç görülmedi.

*Arap ordularınca uygulanan,benzerine az rastlanır zulme rağmen Türklerin İslamiyet’e çok uzun süre direndiler.

*İslamiyet  Misyonerlikle değil kılıç gücü ile yayıldı.

*Aslında Kuran Araplar için indirilmiş bir Arap dini olma konusunda oldukça nettir.

*İslam kuralları denen şeyler,Yahudi dininden alınmışlar bir yana,bütünüyle Arap gelenekleri ile biçimlendirilmiş olup,diğer kavimlerin doğasına uymaz. Ancak kılıç zoru ve cennet düşleri cehennem korkusu ile benimsetilebilecek geleneklerdir.

*İslamiyet’in yayılmasının dinin yayılması amaçlı değil,talan ve sömürgecilik amaçlı oldu.

*İslam hakimiyetinin çok hızlı yayılası sonucunda bir süre sonra ,işgal altındaki nüfus çoğunluğu Araplardan diğer kavimlere geçti.

*Arap dini olarak kurulan İslamiyet,Arap’ın hakim olamayacağı kadar geniş alanların işgal ve asimilasyonu sonucunda oluşan süreçte evrensel bir din haline dönüştü.

*İslam devleti üretici ve paylaşımcı değildi,talancı ve iktidarı elinde tutanların aslan payını aldığı bir devletti.

*İslamiyet’in büyük bir vahşet ve soygun ile yayılması,Arap olmayan kavimlerin asimle edilmesini engellemiştir.

*İslam tarihi iç savaşlar,ayaklanmalar,komplolar tarihi olmuştur.

*İslam hiçbir zaman hükmettiği topraklara huzur getirmemiştir.

*İslam sistemi,kölecilik,dış talan,ekonomik ve hukuki eşitsizlik ve de teokratik bir kişi yönetimi ile örtüşmüştür.

*Kuranda Hz. Muhammet’in son peygamber olduğuna dair kayıt bulunmuyor.  

*Seyhun Ceyhun Nehirlerinin arası Güney Türkistan’dı.

*Peygamberin kendisi dahi,Kuran ve İslamiyet’in Araplar için olduğunu söylemiştir.

*Kuran’da İslamiyet’in Araplar için indirilmiş bir din olduğu yer almaktadır.

……………………………………………………………………………………….

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK 2

 

Nasıl Müslüman olduk? Gök Tanrı inancından koptuk…

 

*Hz Muhammet ,İnsanlığın en yüce ve en mükemmel olanı Araplardır. Arapların en yücesi kureyşlerdir. Kureyşlerin en yücesi Beni Haşim kabilesidir der.

*İslamiyet’in evrensel bir din olduğu iddiası,Kuran’ın özüne ters zorlama bir yorum olarak siyasal amaçlı bir eklemedir.

*5. Yüzyıla kadar Mekke’nin hakimi peygamberin mensubu olduğu Kureyş kabilesi idi.

*Arap’ın İslam öncesi döneminde Mekke’de İslam,Hıristiyan ve çok tanrılı dinler barış içinde yaşamaktaydı.

*Arap’ın İslamiyeti kabul ettiği ilk yıllarda,İsrailoğulları Yahudi,Sasaniler Zerdüşt,Çin ve Hintler Budist,Türkler ise Şamandı.

*İslamiyet’in ilk yıllarında dönemin güçlü iki devleti,Bizans ve Pers’ler kendi aralarındaki

*Güney Türkistan’da İslamiyet öncesi,birçok din bir arada barış içinde yaşamakta idi.

savaşlar nedeniyle etkinliklerini yitirmişlerdi.

*627 yılında Perslerin Bizanslılara yenilmesi sonucunda İran’da oluşan 10 yıllık bir iç kargaşadan sonra Arap orduları İran’a girdi.

*Hicretten (622) 20 yıl sonra Araplar, İran,Suriye,Mezopotamya,Mısırı aldılar.

*Halife Ebu Bekirin Suriye ve Irak seferlerine razı olması,Mekke ve Medine’deki silahlı bedevilerin güçlerini dışarı yönelterek iç tehdit oluşturmalarını önlemek içindi.

*Ancak bu hareket Arap-İslam İmparatorluğunun oluşmasının yolunu açtı.

*634-644 yılları arasında Halife Ebu Bekirin yerine geçen Ömer, Suriye, Filistin, Irak, Kürdistan, Ermenistan,Azarbeycan,Mısır ve İran’ı ele geçirdi.

*İslam orduları ele geçirdikleri toprakları yağmalıyor,halkı haraca bağlayıp köle haline getiriyordu.

*Ele geçirilen ganimetlerin 4/5 i savaşçılar arasında pay ediliyor.1/5 i devletin oluyordu.

*İslamiyet’te, Hıristiyanlık gibi,başka inançtakilerin zorbalıkla asimilasyonuna ahlaki bir kılıf oluşturuyordu.

*Hz Muhammet döneminde birkaç kez İslamiyet’i seçip vazgeçen bedeviler,Arapların dış ülkelere savaş açıp büyük ganimet elde etmeleri ile kesin olarak İslamiyet’e dönmüşlerdi.

*Sadece tek bir kadisiye savaşında,savaşan bir Arab’ın payına düşen ganimet,Mekkeli bir tüccarın bir yıllık kazancına eşitti.

*Arap’ların en çok çekindikleri Kavim Türk’lerdi. Uzun yıllar Türk’lere saldırmaya cesaret edemediler.  

*Araplar 50 yıllık vur kaç hareketleri sonucunda,Horasandaki durumlarını güçlendirdikten sonra,Türk yurtlarını işgale cesaret edebildiler.

*Hz Muhammet Türkler size ilişmedikçe sizde onlara ilişmeyin;çünkü sizi severlerse yerler sevmezlerse öldürürler,demiş.

*642 yılında Hazar Türklerinin topraklarına ilk Arap saldırıları başladı. Bu saldırılar,652 yılına kadar sürdü. Bu süre içinde Araplar birçok kez  Hazarlara saldırdı.652 yılında yenildiler ve çekildiler. Hazar Türkleri kendilerine din olarak yahudi dinini seçmişlerdi.

* Araplar 708 yılında tekrar Hazar topraklarına saldırı başlattılar. Bu saldırılar,799 yılına kadar sürdü.

*673 yılında Buhara bir Türk kentidir.

*680 yılında Yezidin valisi Türklere yenilir.

*685 Yılında Araplar mancınık ateşi ile Kabe’yi yıktılar,

*699 yılında Araplar Türk yurtları,Mahalleb,Hotel,Hocante,Soğd,Keş,Nesefi ele geçirdiler.

  Aynı yıl Emevi halifesi Abdülmelik,Erzurum ve Erzincan’ı ele geçirdi.

*708 yılında Araplar Buhara’yı ele geçirir. 50 bin Türk köle edilir. Şehirde katliam yaparlar. Halkı zorla İslamlaştırmak için her ailenin yanına bir Arap aile yerleştirilerek Türkler kontrol altına alınırlar. 

*Kuteybe Talkan şehrini savaşmadan teslim almasına rağmen,ibret olsun diye şehrin Türk halkını katletti. Şuman,Keş ve Nesef şehirleri de teslim alınıp halkı katledildi. Yağmalandı.

*Harzem Türk yöneticilerin aralarındaki taht kavgası nedeniyle,Kutaybe tarafından kolaylıkla zapt edilmesine rağmen,Kuteybe burada 4 bin Türkün kafasını kestirdi. Tüm ülke yakıldı yıkıldı. Tarih yıllıkları yakıldı. Yazı dilini bilenler katledildi. Harzem kültürü Araplar tarafından yok edildi.

………………………………………………………

NASIL MÜSLÜMAN OLDUK 3

 

Nasıl Müslüman olduk? Gök Tanrı inancından koptuk…

 

*705 yılından sonra Halife Velid’in Horasana vali olarak atadığı Kuteybe B.Müslim Türk yurtlarını sömürgeleştirerek ilk kalıcı başarıyı elde etti.

*Baykent’i alan Araplar,şehri tamamen yağmalayıp, Türk halkın hemen,hemen tamamını kılıçtan geçirdiler. Çok zengin olan bu şehirden,Araplar o zamana kadar Horasanın yağmalanmasından daha fazla ganimet elde ettiler.

*707 yılında Türk şehri,Numişket ve Ramitun Arapların eline geçti.

* Araplar 708 de Buhara’yı aldılar. Direnen,Türklerin tümü öldürüldü.50 bin Türk esir edildi. Şehir yağmalandı ve İslamlaştırıldı.

*Buhara’nın Türk halkı İslamlaştırılmak için her Türk ailenin evine bir Arap aile yerleştirildi. Bunlar Türklerin İslami kurallara uygun yaşayıp yaşamadıklarını kontrol ettiler.

*İslam Kahramanı olarak anılmakta olan Kuteybe,bu unvanını Türkleri katlederek,esir ederek ve yurtlarını yağmalayarak elde etti

*Semerkant, yıllık 2 milyon 200 bin altın ödemek,30 bin köle,şehirde cami yapılması,eli silah tutan Türklerin şehirden uzaklaştırılması,tapınaklardaki mücevherlerin teslimi kabul edilerek,Türk egemen Gurek tarafından Kuteybe’ye teslim edildi.

*İslam Arap devletinin bütçesi talan ve haraç üzerine kurulmuştu,

*Horasan valisi Yezid,esir Türklerin elbiselerini soyup,üşüyen askerlerine giydirerek,binlerce Türk esirin donarak ölmesine neden oldu.

*Yezid,Cürcanı aldığında sırf intikam için şehirde 12 bin Türkün kafasını kestirdi. Cürcan’da toplan 12 bin Türk öldürüldü. Dağıstanı teslim alan yezid,14 bin türkü katleder. Bu katliamlar,Müslümanlık ve Allah adına yapıldı.

*Kuteybe’nin ölümünden sonra Türk yurtlarına saldırılar duraklar.Bu Arap devletinin gelirlerinin büyük miktarda düşmesine neden olur.

*708 yılında halife vezid kardeşi mesleme b.Abdülmelik’i Hazar Türklerinin sahip olduğu toprakların işgal edilmesiyle görevlendirir.

* 710 – 714 yılları arasında süren savaşlar sonunda Araplar Derbent’i ele geçirir.

*717 yılında Türkler Azerbaycan ve Ermenistan’ı Araplardan geri alır ,ancak Araplar bir süre sonra tekrar buraları işgal eder.

*717 yılında Ömer b. Abdüllaziz halife olduğunda İslam-Arap ordularının artık eskisi gibi ilerleyemiyor olmaları nedeniyle,istikrarlı bir sömürü düzeni kurmak istedi. . Bunun için  yağma talan politikasını değiştirerek,elde edilen toprakların Müslümanlaştırılmasına ağırlık verdi.

*Bunda Türkistan içlerine yapılan akınların başarılı olmamasının rolü büyüktür.

*Araplar 15 yılda tüm Orta Doğuya hakim oldular. Ancak 70 yıl Türk topraklarında tıkanıp kaldılar.

*Arapların Türk topraklarına başarılı akınlar yapmasında,İşbirlikçi Türk egemenleri,Türk birliğinin olmaması,Merkezi otorite boşluğu önemli rol oynadı.

*721 yılında Türkistan’da Araplar karşı bir direniş vardır ve 722 yılında Türk katliamları sürmektedir.

*Batı Göktürk boylarını egemenliğinde birleştiren,Türgiş Kaan Sulu 720 - 738 arasında Türk yurtlarındaki Araplarla etkili bir mücadele yürüttü. Arapların ilerlemesini durdurdu.

*722 yılında Kıpçaklar ve diğer Türk boylarının yardımı ile Hazar Türkleri Arapları yener. Bunun üzerine Araplar Cerrah isminde bir komutanla yeni bir orduyu Türklerin üzerine gönderiri. Bu orduyu Türkler 723 yılında yenerler.

*Cerrah 100 bin kişilik yeni bir ordu ile Türklere saldırır. Hazarlar bu orduyuda yener ve bu ordudan sadece 20 bin kişi sağ kalır.

*737 yılında Halife Türklerin Üzerine 150 bin kişilik bir ordu gönderiri. Bu savaşta Türkler yenilir. Bu savaştan sonra Hazarlar zorla Müslümanlığı kabul eder.

*740 yılında Arapların iç savaşı sayesinde,Hazar topraklarında Arap etkinliğinin azalması sonucunda;hazarlar Yahudi dinine dönerler. 762 yılına kadar Hazar topraklarına Arap saldırısı olmaz.

*Hazarların,tarihsel süreç içinde,Arap işgalinin yayılmasının ve işgal altındaki halkların Araplaştırılmasının önlenmesinde önemli rolleri olmuştur.

*Sulu’nun ilk yıllardaki gibi ganimet dağıtmaması ordunun başarısını etkiledi ve 736 yılında Çin, 737 yılında Araplara yenildi.

*Bu yenilgiden sonra boylar ayaklandı,sarı Türgiş denen boylarla Kara Türgiş denen boyların birbiri ile savaşması sonucu,Türk beyleri Çin’e bağımlılık için başvurdu.Işık gölü ile İliva vadisi bölgeleri Çin’in egemenliğine girdi.

* Türkiş Kaan sulu’nun kendi adamı tarafından öldürülmesi ile Araplar yine etkili saldırılara başladılar. Türkler bundan sonra bir daha toparlanamazlar,yerel egemenler(dikhanlar) Araplarla işbirliğine yönelirler.

ng-TOPRAK ANA, AFFET BİZİ...

 

ng-TOPRAK ANA, AFFET BİZİ...

 

Pandemi açıktan açığa gösterdi, bataklığı sivrisinekten temizlemek için bataklığı kurutmak gerekir. Geçici çözümler yerine kalıcı, kökten temizlik ancak kurtuluşumuz olur.

 

Dünyanın da kökten bir temizliğe ihtiyacı vardır, doğa bunun sinyallerini bize acı bir şekilde vermekte. Tarihe geçecek hatta okullarda ders olarak okutulacak günlerden geçiyoruz.

 

Tarımla başlayan temizlik ancak devamlılığımızı sağlar. Sağlıklı bireyler, sağlıklı toplum ve mutlu dünya.

 

Sanayi devrimi ile başlayan sanayileşme ile tarımdan uzaklaşma, zaman içerisinde kapitalist devletler tarafından desteklenmeyle devam etmiş, insanlara tarımdan el,ayak çektirilmiştir. İşçi sınıfı kazandı gibi gözüksecde insanlık özünü kaybetmiş, toplumlar sosyolojik anlamda büyük değişim göstermiştir. Tüm insanlık medeniyet adı altında sınıf atlamıştır fakat çöküş yavaşça başlamıştır. Çeşitli sınıflar oluşmuş, çatışmalarda beraberinde gelmiştir...

 

Savaşların çıkma sebebi genelde para için olmuş, sömürgeci ülkeler güçsüz toplumların canavarı olmuştur, olmaya devam etmektedir...

 

Tarih kitaplarında okuduğumuz olayların sonucunu mu yaşıyoruz yoksa, diye düşünmeden edemiyorum. Yolun sonuna mı geldik diye düşünürken belliki tekrar başa dönüp özümüze mi dönüyoruz.

 

Ağır ağır geldiğimiz sondan, hızlı bir şekilde başa dönüyoruz. Yaşamak için önce beslenmeliyiz, yanlıştan dönüp doğru beslenmek tabii. Son yıllarda genetiğiyle oynanmış tohumlar insanların da genetiğinle oynamıştır. Bilinçli yapılan bu değişiklik ve beraberindeki nüfus artışı insanları içten içe hasta ederken paraya olan bağımlılık insanları acımasız ve doyumsuz yapmıştır. Doğadan kopuş beraberinde insanı insanlıktan uzaklaştırmıştır. Ve nihayet gözle göremediğimiz virüs tüm dünyayı dize getirmiştir.

 

Doğayla daha barışık olmayı öğreneceğiz. İnsanın para kazanmak için harcadığı emek, şimdi toprakla buluşup bizleri vahşilikten de uzaklaşacaktır. Çok şey değişecek hem de çok. Geçiş dönemi sancılı olsa da bedelini daha kaliteli yaşam ile ödeyeceğiz.

 

Toprak ana bizi bir şekilde yine affedip kucaklayacaktır. Bir tohumdan binlerce ürün veren toprak ana bize yine şefkatini gösterecektir yeterki ona layık olmayı bilelim. Topraktan uzaklaştırılan çiftçiler bizi yine besleyecektir…

 

Toprak ana affet bizi. Özümüze dönüyoruz. Ne mutlu insanlığa…

MEŞİN YUVARLAK VE WAR-YOK SALTANATI...

 MEŞİN YUVARLAK VE WAR-YOK SALTANATI...

 
Saltanat meşin yuvarlağı da vurunca orta saha mücadelesine döndü tüm müsabaka. Her şey ortadayken biraz gecikti ama en nihayetinde kara Bulutlar kaldırıldı aradan. İyi olacak sananlar, karantinada kananlar ve kanaryalar rahatladı. Şimdi sıra bir başka anlaşılmaz muamma da; War…
 
Getirildiği günden bu yana meşin yuvarlağın War'ı var ama ne için war bir türlü anlaşılamadı. Bir türlü rayına da oturtulamadı. War ile bir başka war başladı. Warı yoğu toptan birbirine karıştı. Memleket zaten karışık...
 
Fikstürün her haftası War neye yarar. War ile ne değişti; hiçbir şey, elde war sıfır diyenler artıyor…
 
Artıyor çünkü elin ağzı torba değil ki; Yine el atı penaltı, bariz bel altı, buz gibi goller iptal ediliyor, entrika kokan pozisyonlar, kabak gibi kural dışı hareketler görmezden geliniyor. Verilmeyecek goller golden sayılıyor, war ediliyor. Kırmızı kartlar ile sarı kartlar performansı izleyenleri çıldırtıyor. Penaltıların verileni verilmeyeni war ama kritik mi kritik düdükler çalınıyor. Üstelik ofsayt çizgisi bir oradan bir buradan çiziliyor. Yani bazı takımlar göz göre göre çiziliyor.
 
Sırf tarafkarlıktan her sezon birileri kem göze parmak acayip kollanıyor. Kollandıkça da ayaklar ayaklanıyor. Kanatsız uçuruluyor. Diğer takımlarca o yüzden yakalanamıyor. Böyle diyorlar biraz toptan anlayanlar...
 
Ekliyorlar peşine; Diğer takımlar da yanlışların dikalasına ayaklanmıyor. Dimyata giderken eldeki pirinçten olmama hesabıyla ortalık sus pus. Kuzu kuzu bir fanus ligi oynanıyor. İşbilirlerce, işbirlikçillerle harmanlanıyor puantaj...
 
Parantez içi aktarıyorlar sonra; peki şimdiye dek var mı manipilasyon? oysa War. Zaten aklamak için oynatıyorlar kare kare, varsa da war, yoksa da war. Sahada, masada hakem olanlar maçlara hakkaniyetle hâkim olabiliyorlar mı? Yok. Var da mı warın içinde yoksa kaygısı. War olabilir. Saha içinde kul hakkı yeniliyor. Silme tepeleme, depmece. Kötü niyet var mı? War sanki, yıllar yılı art niyet, denilerek parantez kapatılıyor...
 
Tırnaklar açılıyor; Sanki ilahi bir emir varmış gibi meşin yuvarlağın warı varken yok, yokken war diyor. Yani tam bir fiyasko. Sessizce söyleniyorlar wara kurban gidenler tırnak arası. Dişiyle tırnağıyla mücadele edenlerle görüntüde orta ve yan hakemler kendilerine Wara tabi kılmışlar. Bayrak elde, düdük ağızda, gözlükler eksik varsa yoksa Wardan bir haber bekleniyor. Serzeniş boş, hoş alemdeler...
 
Söylentiler var ayrıca; War önce büyüklere oynadı. Biri baştan sona kendi hatası, var da var acayip tökezledi. Diğerleri kadro uyumu ile az biraz direndi. Pek gerilemediler. Şimdi onları da aleyhte lehte bariz hatalarla war dengelemesine aldılar. Bir ona bir buna kayırmacalar yapılıyor. Çaresizliğe çanak tutuluyor. Ligin baştan beri lider vasfına yakıştırılmayanları ise pek fazla hırpalanmadı. War war ki hep kollandılar. Hala daha kollanıyor gibi...
 
Diğer yandan aşırı güvenceden dem vuruluyor; Taraflara en başta hakem hataları kameraya bağlanınca, war olan yanlışlar ve tarafgir durum ile yanlı tutum düzelecek denildi. Düzeleceği yerde war üzerinden voltaj yükseldi. Pandemik buhran yüzünden taraftarlar yokken, futbol arenası yangın yerine döndürüldü. Öyle sıkı bir baraj kuruldu ki blok halinde bir yerlere çalışılıyor gibi. Gibisi yok aşikâr. War var...
 
Camialar ve canı yananlar ise; Pozisyon pozisyon bakılıyor bakılıyor, yine yanlış kararlara imza atılıyor. Nedense tek taraflı bir war var. Başka bir sistem icat edilene kadar otorite maalesef bu war. İcraata göre düdük çalınır veya çalınmaz ama şimdi inisiyatif ve direktif warın. Warın sonunu siz düşünün. Futbolseverler bu gidişle futbolu protesto edebilir. Warın herkes için eşit bir şekilde yürümediği açık. En azından iddialar bu yönde. Zaten iddaanın oranlarını belirleyen ve oynatan şirketin sahibi de futbolun başı. Dolayısıyla Warın başı.
 
Başka söze ne hacet deyip kısa kesenler de war; Bu warın öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde yeşil sahalardaki mücadeleye resmen çomak sokuluyor. Meşin yuvarlağa ihanet ediliyor. War var da Ar bu işin neresinde diyenler de var...
 
Teknolojiden üst düzey faydalanan, uzman ve eğitimli masa başı war heyetinden şeffaf kararlar bekleyenler de war. Anında görüntü warken tüm ekiplerin lehinde aleyhinde değişik kararlara nasıl warıldığına kuşkuyla bakanlar da.
 
Hal ve gidiş böyle olunca festival havasında geçecek maçların önüne geçiyor war. Karantina saatlerinde şölen tadındaki futbolun seyirciye hoş vakit geçirtmesi engelleniyor. Bu kompleksli yapının özellikle kendilerine emanet edilen bu hakkı, hizmet kalitesini yükselterek hakkaniyet çerçevesinde dağıtması gerekirken kendilerini belli standartlara oturtmaya çalışıyorlar. Diyenler de var.
 
Tüm savlananların sallananların sonunda, var aidiyet sorgulamasına waran bir duruma kayıyor. Oysa kaynaşma ortamı yaratmalıydı. Sanki kargaşa yaratıyor, kapışma yaratıyor. Bu gidişle meşin yıvarlağın peşinde koşan en prestijli markalar heba olur. Onların yerlerine geçecek başka markalar war mı derseniz war ama tutmaz. Milli yerli babında yanar söner. Yanar döner…
 
Yani meşin yuvarlağın varı yoğu, Salı saltanatı eski ve köklü markalardır. Diğerleri uzun soluklu olamazlar. Kısa vadede parlar sonra sahalardan silinirler. Dünyada bunun çok örneği war.
 
Bu gerçeklik warcılara ve goygoyculara yüksek sesle hatırlatılmalı diyenler de var..

25 Mart 2021 Perşembe

MARCO PP…

 MARCO PP…


Günler bu günler. Dün, bugün, yarın yalım dert günleri. Dertler epey ağırca. Resmen ‘anlat derdini Marko Paşa’ya’ zamanı. Ama Marko Paşa ile Marco Polo’yu da karıştırmamak lazım. Zaten aralarında yüzlerce yıl var. Ayrıca Doğudan Batıya derde deva olacak biri, baıdan doğuya Marco PP yok. O yüzden biz Polo ile devam edeceğiz. Marko Paşa sonra…

Şu günlere piarı şiarı Polo, çağın markası olarak anımsansa da Doğu medeniyetini Avrupa ile buluşturan ilk gezgindir Marko Polo. Marco’nun ömrünce bitmeyen serüveni 17 yaşında başlar. Öyle ki herkesin sıradanlığı yaşadığı ve paha biçilmez bir hayat sürdüğüne inandığı kısır bir dönemin ürünüdür. O günde böyledir bugünde. Değişen çok şey yok hala. Hala bir medeniyetler çatışması ve kargaşa.

Çağlar boyu 13. yüzyıldan artan nice uçsuz bucaksız yalınlığı taşır Marco. Gözlemlerini raporlar, desteler ve yayımlar. Usanmadan 13 yıl Asya topraklarında dolaşır. Seyahatnamesi meraklı insanlara özellikle Avrupa'ya ışık tutar. Kısmen ve resmen büyük keşiflerin de önünü açar. Ve Avrupa 14. yüzyıl başlarından itibaren dünyayı keşfe çıkar. Yani ilk kılavuz Marco’dur.

Marco Polo en ince detaylarla gezip gördüğü yerleri, doğal yaşamı ve gelenekleri tarihe not düşer. Tutulan o notlar sayesinde dünyanın akışı bir anda değişir. Avrupa doğuya öykünerek köklü değişimlere sahne olur. Gelişir. Bir anda zaman akıp ihtiyaçlar artınca ve yollar kesişince yine yeni maceralar başlar. Deniz ötesi, Okyanus arkası arşınlanır, karanlık sularda zenginlik aranır. Güç kudret devşirilir.

Elbette tüm gerçekleri en iyi dönemin yaşayanları bilir ama geride yüzlerce yıl öncesinin bugünü şaşkınlaştıran notları, mektupları ve çizgi romansı notları kalır. Marco, bir marka olur gezginler tarihinde. Karakterleri tüm gerçekliğiyle tarihe not düşmesi ve yansıtması marka değerini yükselten başlıca öğedir. Elbette hayal mahsulü saptamalara da rastlanabilir anılarında. Ancak araziye dağılan medeniyet kırıntılarını dört bir yana özellikle Avrupa’ya taşıyan bir öncüdür. Ölene dek yolun başka yollarla kesiştiği noktalara dek uzanır. Ve derin izler bırakır tarihe.

Abartısız Asya ile Avrupa'yı bütünleştirir. Kapkara çağları, felakete sürüklenen durumları not eder. Notları politikalardan, patikalardan, tek şerit yollardan saklı vadilerden geçer. Yol bulur. Neredeyse bilinmeyen görünmeyen ne varsa bilmez görmezlere gösterir. Hem de tam 700 yıl önce.

Yani arkeolojik ve sosyolojik değer taşıyan ne varsa Avrupa'ya taşır. Bu bilgiler sayesinde yeni icatların, fetihlerin yolu açılır. Marko'nun yolunu izler tüm kâşifler. Hepsi Marco Polo’nun seyahatlerini okuyarak ‘Gördüklerinin sadece yarısını söyleyebilen’ Marko’nun dünyasını araştırırlar. Başka dünyalar ararlar. Zenginlikleri kaparlar.

Gerçekten modern coğrafya biliminin öncülerinden sayılan Marko'nun an ve an tuttuğu kayıtları olmasa doğu medeniyetine ait hesaplar da bunca gerçekçi olmazdı. Medeniyetin beşiği sallanmazdı.

O yüzden Ortadoğu başta çalkalanan Doğu’yu, hatta uzak doğuyu anlayabilmek için, dertlere çare için Marko Paşa’lar aramaktan ise Marko Polo’yu yeniden tahlil etmek şart. Tahsil etmek şart…

Öyle bir tahsil ki, Deniz ötesi, Okyanus arkası karanlık sularda zenginlik aramak, güç kudret devşirmek devrinin geçtiğini de görerek. Marco PP sonrası yüzyıllarca süren sıkıştığımda tahsil ederim tahsili değil…

MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER 3-AKIL VE BİLİM…

 MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER 3-AKIL VE BİLİM…


Yönetsel açıdan virüse endeksli vahamet, bilimsel bakış açısıyla gözetilmeyip, gözlemlenmeyince lütfen boyutlu gündem oluşturmalarla acı gerçeğin önüne geçilemez. Geçilemediği de görüldü. Yani virüs diyarında akıl dışlanarak, tamamen duygusal dürtülerle eylem koyma daha başka büyük krizler doğurur. Bilim dışı keskinlikle hala keskin siyasal mesafe koyulup, bir türlü sosyal mesafe de korunamayınca, ilişkiler ayar tutmayınca, aklın ve mantığın sınırları da aşılır. Virüsün yönlendirmesiyle işler tartışılamaz, daha kötü bir sürece evrilir. Artık şartın şartı evde çarşıda, karşıda kapıda bilim ne derse o hali…

Virüsle en baştan beri gereken akılcı ve bilimsel mücadele savaş günlerinde es geçildi. Ve mevcudun Türkiye’yi yönetememesi üzerine tezler üçlemesi ve burda şaytan üçgeni gelişti…

Bilimsel görüş ve önerilere, çıplak uyarıcı ve uyarılara, gocunmadan, hiç tartışmadan ne denli uyulursa virüsle savaş kazanılır. Elbette bu günden yarına, çabuk ve kolay olmasa da büyük kriz atlatılır. Gelecek yeniden dizayn edilebilir.
Zor elbette. Dünyanın karşılaştığı nitel ve nicel değeri ne olursa olsun tüm krizler mutlaka baştan sona panik ve kaygı yaratmıştır. Her krizde yoksulluk, yoksunluk, yorgunluk, aç kalma endişesi ve ölüm korkusu bilinçaltına yerleşir. Tehlikeli sonuçlara yönelik duygu yoğun senaryolar üretilir.

Mevcut durum ciddiye alınarak, defalarca ölümle yüzleşme hissi ve riski veren bu senaryolara dikkat verilmelidir. Epey can sıkıcı olabilirler ama toplumsal kriz ve virüs tehdidi altında olunduğu temel gerçek. Tehdit alanı da günden güne genişliyor. Virüs öldürücü dozu hiç çaktırmadan vuruyor. Yani ucuz senaryolar gerçek oluyor. Film üstüne film çekilecek bir atmosfer.

Bu yakıcı, yıkıcı ve yok edici atmosferde bireyselliği öteleyip, kitleselliği önceleyen bilimsel ve dinamik kurguya, aklın yolu bir kusursuz ve koşulsuz riayet şart…

Eski alışkanlıklarla akıl ve ahlaksal sapkınlık düzeyinde; lümpen, oportünist, bencil, ikiyüzlü,  yalancı, entrikacı davranışlarda ısrar virüsün esrarını hepten patlatır. Palas pandıras mevcut baskı, zulüm ve sömürü artar. Sıkıntı devam eder. Virüste adalet de olmayınca nefret yaklaşımları yine ağırlık kazanır. Doğal yaşam üzerine müzakereler anında biter. Müzmin hastalık virüsle kol kola girer.

Çünkü virüsle boğuşan materyalist dünya, metafizik dünyasını, öte dünya dini akımlarını tüm dünyada buharlaştırınca her krizden dinsel fırsatçılık devşirenler, menfaat çıkaranlar çember dışında kaldı. Dine yatırım ve salt dua ile virüsle savaşın kazanılamayacağı tescillendi. Tek şans bilim olduğu kör akıllara da sabitlendi. Yalandan yakarışlar, göstermelik namazlar, defaatle umreler, dinler ölçeğinde krizden parsayı vurma girişimleri, sadece virüse prim kazandırınca, bilimsel arayışlara geçildi.

Elbette on yıllarca geç kalındığı açık.  Kul sıkışmayınca hesabı virüs kapıya dayanınca aklın ve bilimin yolu seçildi.
Dünyaya egemen olan hain virüse endeksli bu zorun zoru, ağır ve vahim şartlar, şişirme azameti de anında azletti. Virüs tehlikesi akıl ve bilimden başka çıkış yolu olmadığını açıkça gösterdi.

Virüsle, virüslerle mücadele için tek yol akıl ve bilim yolunda yürümeyi seçmek. Başka çareler arayışı ise meydanı virüse bırakmak, cepheden kaçmak ve çapsızlık.

Geleneksel açıdan mevcudun Türkiye’yi yönetememesi üzerine tezler üçlemesi, bu gidişle dört çarpı dört, dert üzerine dert devam eder…

SEÇİM-GEÇİM DERDİ VE İSTANBUL…

 SEÇİM-GEÇİM DERDİ VE İSTANBUL…

 

On yıllardır seçimle geçim arasında doğru orantı kurulmadığından, orantısızlığın bedeli ağır olur. Özellikle İstanbul’da sonuç hüsran…

 

Haliyle seçim geçim derdi basınca her daim vurgunculuk vurgununda çileyi ahali çeker. İstanbul'da geçim zorlaşır. İstanbullu nafakasını teminde acizleşir. Şikayetler artar isyan şekillenir. Ama İstanbul ve memleket idarecileri hemen devreye girer. Hep saltanatı sürenler üzerinedir isyan da. İsyanın önünün kesilmesi de. Onların namına, erkin kullanımı adınadır baştan sona söylenenler. Tam bin yıldır böyle sürer manşet. Maişet manşetleri.

 

Manşetlere girmiştir; “Bu kent zenginler kentidir. Fakir fukara garip gurebalara ait değildir. Geçimden acizler, harcını hurcunu denkleyemeyenler varıp gidip taşrada sakince bulgur bulamaç geçinsinler. Burayı bulandırmasınlar…” asilane saptaması.

 

Bunca asilane açılıma karşın Asitane’de bulup buluşturma üzerine maharetli idareciler emirin ve demirin kesildiğini görürler. Tarihle sabittir; dönem dönem talan ve vurgun iyice artınca, düzen bozulunca, dalkavuklar ve yandaş çulsuzlar türer. Bu lavantacılık her türlü müzmin hastalıklarla bulaşır. Marazalar mevcut gidişatı türlü maskaralıklarla överler. Verip veriştirirler. Bunlar her daim geçici tokluk yaşamak yolunda geçici körlüğü tercih ederler.

 

Öyle ki yıllar yıllar evvel dahi yerli milli bağlamında inatlaşıp, vatan millet edebiyatına resmen sırtlarını dönerler bu dönmeler. Manşetlerle sabittir; “Be hey gafiller, bir yığın çiftçi köylü çiftlerini çubuklarını dağıtıp gelmişler. Böyle ulvi bir kentte yaşamaya nail olup, zevki sefaya dalıp, muhalif ayaklarında bin bir çeşit düzen karşıtı ayaklara gelip, ortalığı karıştırırlar. Tez ola geldikleri yere dönsünler. Dönmüyorlarsa da baş eğsinler…”  İsmi lazım değil ama tırnak içinde aynen bunlar sallanmış yıllar yıllar önce.

 

Yani yazılı durum gösteriyor ki; geçim katar katar akan harçlıklara rağmen, harala gürele çelik duvarlara toslayınca bir başka zorlaşır İstanbul. Geçim zordur İstanbul’da. Ah vah içinde ahalinin zorlanacağı başından bellidir.  Ama başa çıkılamayan tersine arınmadır. Arsızlıktır.

 

Arsızlık arşa çıktığında memlekette en kuvvetlisinden ve dirayetli bir iktidar var sanılır. Ve kentleri yönetenlerden memleketi idare edenlere dek topuna miskince itaat edilir. Ve bayağılaşılır. Tebalaşılır. Bu boyun eğiş ne yaptın ettin de bunu buldun bekleyişidir. Avam sınıfının iklime uymasıdır. Uyumasıdır. Ve her fırsattan istifade fedakârlıkla mala azgınlaşmadır.

 

Bin yıldır memleketin temel direği İstanbul'un, temel direği geçim derdindekiler derde derdeste uydurulunca, uyutulunca saltanat özentisi iki arada bir derede devamlı yerleşir. Çoklukla arabileşir. Arada sırada Araf’ta, tarihte, tarifte zorlanılsa da ahali bu  zenginliğe kapılır. Ve dahi aldatılır. Sanki aldanmak üzerine kuruludur kubbeler ve gök kubbe.

 

Bu şehir sonun başlangıcını yaşar her vesile. Biri çıkar dünyanın gizemini yaşatır ve hayatları çıkmaza iter. Yeter yetmez biri çıkar açmaza götüren karanlık yolları aydınlatır. Böyle şekillenir koca şehrin kocamış tarihi. Aslında tasına tarağına, taşına toprağına sayıp sövüldükçe, kayıp döküldükçe viran apartman boşluklarına hapsolur tüm şehir.

 

Öyle şehirler vardır ki karanlık odalara dahi hapsedilmiştir. Ama hiçbirine benzemez İstanbul. İstanbul’un ahvali bir başkadır. Ahalisi de başkadır. İstanbul her türlü fenalığa ev sahipliği eder etmesine ama sonuçta umuttur.

 

Umuda yolculukta tırnak içine yazılanlar da gün gelir unutulur. Seçim ve geçim dönencesinde tespitler serpilince, durum umutsuzluğa doğru gidiyor tümcesi sonun başlangıcı olur.

TENEKE ÇATILARDA ÇİFTLİKBANK REKLAMI…

 

TENEKE ÇATILARDA ÇİFTLİKBANK REKLAMI…

 

Zamanın birinde çiftlikte sığır kalmayınca, bankaya da havadan para yatmayınca ortalık karıştı. Olağan şüpheliler için tepeden tırnağa ayıplanma başladı. Maddi kayıplara dair başkaldırı zili çaldı. Teneke çatılar çöktü. Reklamlar bitti…

 

Ahali bazında kapitalizme bu denli göbekten bağlılık ve akıl fukaralığı tepe yapınca virane zenginlik rüyası tahta köprüye kadar sürdü. Bu otorite zayıflığından faydalanan kolay para sevdalısı, gelgeç heyecan ve zamane delikanlısı dombili kaptı kaçtı ve kayıplara karıştı. Soluğu nerede aldığı devlet erkânını ilgilendirir. Ama şark kurnazının hizmetinde olanlar ve hizmetçileri ile çiftlik banka haybeden ortak olma sevdalıları kimi ilgilendirir orası muamma. Günü geldiğinde zili siz mi çaldınız efendim deyip geçilir. Paraya endeksli saf değiştirenler de olur. Ancak ağır bedeller ödeyenler ise yine kısadan hisseli köşe dönmeci sokma akıllılar.

 

Bu günleri bir daha görmemek için en önemlisi her şey pahasına buraya kadar diyebilmektir. Yeter şu statü yükselten alavera dalevereler. Öyle eylemler vardır ki her zaman açık açık yapılmaz, yaptırılmaz. Ama dolandırıcılık göz göre göre ve bile bile yukarıdan aşağıya. Çiftlik üstü banka totalinde, çalıp çırpma manevraları hafiften gerçekleştirilir. Yediden yetmişe, tam yetmiş küsur bin mudi bir gecede tokatlanır.

 

Onun için çoğunlukla kalabalığın önüne geçilir ve dostane, akılane çobanlık, bekçilik, sığırcılık savunulur. Direnme hakkı kutsaldır ama parasını bu tombili peşinde kaybedenler bu çağda aklı peynir ekmekle yeme sonrası perişan olurlar. Bu ve benzer statü artıranlar çoğaldıkça da statükocu sarraf, zarif zarraf peşinden düşüşe geçenlerle ayni manzara yaşanır.

 

Bu dikine dikleşme ve dikleştirilmenin mirası derdine düşenler yakında bir yerlerde buluşur. Kara paranın etrafında dönen dünyayı ve dünyalığa tapış şimdilik buraya kadar. Üç beş sığırla, teneke çatılı çiftlikle yapılan bank reklamlar bitti. Şimdi lambalı radyodan haber-ajans saati.

 

Yırtık pırtık çıkışına bakıldığında bu ne biçimlenme, bu ne yeşil çuhadan kaftanlanmadır akıl şaşar. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Teneffüs zili çalmasa İstanbul’u fetheden ile ayni yaşta dünyaya açılacaktı çiftlik bank. Çiftlik bankın bıçkın sahibi. Kargaları güldüren bir memleket hikayesi daha. Zaten memleket babanızın çiftliği, bu kahyasız çiftlikte çiftlik banklar kurmak bu karakteri düşük dondinilerin hakkı. Yiyin efendiler yiyin.

 

Hak hukuk değirmende kalmış, demir kapılar açılır kapanır. Talanın dik alası başka bir zamanda değil en uygun zamanda. An bu an ve dahi ala. Önce teneke çatıların çaresiz insanları çatır çatır kurulan tezgaha gelirler. Sonra çok haneli benekli insanlar için çalar zenginlik marşı. Sonra istisnasız tüm halkın en doğal hakkı gasp edilir. Kalantorluk tuzağında köprüler atılır anında. Dünyanın ortasında bir yerde, yerin tam ortasında toptan olağan şüpheliler kutular dolusu ganimeti bir güzel iç ederler. Ve kutlu vazifeler diyarından valizler içinde yeşillerle tırısa geçerler. Ya çevreye dağılmış özlemlerini çiftlik banka, Çiftlik hesabına yatıranlar. Onlarda bedavadan aklı sıra taarruza geçerler. Kandırıldık.

 

Cevizden gardıropta haklı haksız eyyamlar canlanır. Kimseler ey fani yeter de artar bu yancılık diyemez. Günü gelir bol kapitale bağlanan tabansız ticari eylemin de zili çalar. Ve çifti çubuğu, bankası bankeri, lideri kaderi devrilip yıkılır. Ve de boşa emir yağdırmalar başlar. Diyemez.

 

Diyemeyince de organizasyonsuz, korkusuz, rahatça bu kerteye kadar gelmişlik, memleketin binde birini ceryan gibi çarpar. Denilir ki yolsuzlukla başa çıkılır, en sağlam otoriteyle sabit cezalar kesilir. Aceleye gerek yok yavaş yavaş, inançla buraya kadar denir ama suçluyu bulmak zor. Meçhule açılan bir gemiye çoktan binilmiş ve gidilmiştir.

 

Bu dava doğrudan doğruya malı mülkü kaptırma davasıdır ama kimse diyemez bu işin davası mavası olmaz diye…

 

Memleketin tam orta yerine düşen, teneke çatılardan yalan dolanla süzülen, toplama oluklarından kayan kılık değiştirici bu gidişatı, tekrardan uyanış zili çaldığında herkes bilmezden gelir. Kalpazanca kınar ayıplar. O kadar. Oysa tam ortasındayız her şeyin. Yine de bizden tavrı ağır basar, ileri taşınacak dönem işte o dönemdir maalesef. Üstü örtülü değişimler, öncesi ve sonrasıyla dosta düşmana aktarılamaz diyaloglarla yutulur. Ve kandırmacayla işleyen düzenek her şey güzel, bir güzel babında gerçekleşir. Marifetten sayılır hem de. Arsızlık arka plandadır, ifrit odaklıdır, ilerisi gerisi, girişi çıkışı kuşatan spesifik ifadelerdir, hayaldir. Aldırılmaz. Ve her zaman bir şeyler eksik kalır. İnsanlık dahil.

 

Teneke çatıların zor bir hal yaşayanları çaptan düşer, düştükçe azbiraz düşünür ve ziller çalar. Hava birden değişir. Buraya kadar. Reklamlar biter. Buraya kadar havası, zoraki iyi havayı da toptan etkiler. Yani bir kulağın arkası kaldı misalidir meselenin dengi.

 

Ve çalan zil sesleriyle kulaklar kabartılır urdan burdan geçerek ta Urugay’a. Zamanın birinde bir çiftlik varmış. Çiftliğinde…

MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER 2-SOĞUK SAVAŞ…

 

MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER 2-SOĞUK SAVAŞ…

 

Soğuk savaş günlerinden bugüne gelişmekte olan veya geri bırakılmış memleketlerde etkin devlet mekanizması hep güçlendirilmiştir. O günlerin yarı global siyaset kültürü doğrultusunda bu vazgeçilmez bir gerçekliktir. Doğrudur da...

 

Ancak soğuk savaştan sıcak savaşa geçişle, soğuk savaş koşullarında varlık sağlayan Komünist Doğu Bloku’nun dağılması ve globalleşmeyle bu karşılıklı güçlendirilen devlet yapısı da sınırlanmaya başladı. Özellikle serbest piyasa ekonomisinin dayattığı küreselleşme sonrası devletin küçültülmesi projesi sömürge edilesi ülkelerde bir bir hayata geçirildi. Ekonomik gelişmeyi sağlayamamak ve geri kalmak büyük devlet olmaya endekslendi. Ekonomik gerilik ve paketsel çöküşler devletin büyük olmasına bağlandı. Sınırsız egemenlik hakkının kullanımı noktasında direksel çatışmalar körüklendi. Etnik, dini, mezhepsel kimlikler öne çıkarılarak sözde ileri demokrasi havariliğine soyunuldu. Sonuç mevcudun Türkiye’yi yönetememesi üzerine tezler ikilemi…

 

Bu ikircikli cambazlıkla memleket zenginlikleri soyuldu, milli değerler anında el değiştirdi. Öyle ki ekonomik gelişme kısa sürede daha da yavaşladı. Durdu ve ülkeler iyice gerilemeye başladı. Devlet olanaklarını kullanmak iyice siyasallaştı. Her şey iktidarın emrine sunuldu. Ve güvensizlik, istikrarsızlık üçüncü dünya ülkelerini iyice darboğaza itti. Gelişmekte olanları da üçüncü dünya ülkeleri safına sürdü. Rejimler tartışılır hale geldi. Getirildi. Bilinç bu yönde geliştirildi. Ve soğuk savaş günleri bile aranır hale geldi.

 

Şimdi lafta küçülen devlet iktidarını, devleti yönetenleri denetlemek ve dizginleyebilmek hiç mümkün değil. Bir dönemin sıkı eleştirisiyle ele geçirilen sistem sınırsız biçimde demokratik hukuk devleti olmanın gereğini yok sayarak acımasızca hükmediyor hale dönüştürüldü. Eşitlik ilkesine uyulmadan kamu kaynakları kampanya statüsünde sömürüldükçe sömürüldü. Kimse dur diyemez hale büründürüldü.  

 

Bu burgaçta ise devlet siyaseten belli elitlerin elinde bölünüyor, parçalanıyor. Soğuk Savaş dönemlerinin karşılıklı politika üreten tarafları aynı kıskacın içine düşmüş. Kıvranıyor.  Başlara uygun görülen yönetimler resmen yanaşmacılık tavrıyla devleti keyfe keder yönetiyor. İktidarın baskı gücü, toplumun baskın güçlerini de ekarte edince erk devlet ile iç içe hizmet çevrelerine aktarılıyor. Bu da yenilikmiş gibi gösteriliyor.

 

Bugün geri kalmış veya sözde gelişmekte olan devletlerin tamamı demokratikleşme adına tek bir adım dahi atamıyor. Attırılmıyor. Sınıflama kriteri; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti olmak olmasına rağmen bu büyük sermayenin pek işine gelmiyor. Devlet ve ulus olmak, Ulus devlet olmak dünyanın en büyük günahlarından sayılıyor. Parçalanacak devletlerin ahalisinin beynine de bu günah perçinleniyor.

 

Böylece geliştirilen süreçte dizayn edilen yeni devletçiklerde etnik, kültürel, dini, mezhepsel ayrımcılık üzerine inşa ediliyor…

 

Soğuk savaş günlerindeki dengeyi, karşılıklı çalımlanmayı, ideolojik kamplaşmayı gel de arama günleri ve mevcudun tezlik hali, mevcudiyetin korunması veya korunmaması.

 

Mevcudun Türkiye’yi yönetememesi üzerine tezler ikilemine açık izah; “…Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır…”

141-142 ve MOSKOF

 141-142 VE MOSKOF…

 
Tarih boyu, on yıllarca moskof denizden ve karadan beklendi, fakat gelmediler…
 
Komünizm battı moskof batmadı, nifak doğdu. Muharebe çıkmadı barış oldu, ayıp ettiler. Ayıp etti tüm şırıngalı masalcılar. Savaş baltalarının sapı elde kaldı. Tabyalarda gülleler küflendi, füzeler bitlendi. Zaman ve mekânın pullu pusulası pusardı, rakamlarla dolu varaklar sarardı.
 
Mütareke ve savaş dönemlerinde, soğuk savaş dönemlerinin kargaşa ortamında kanatlanıp karara bağlanması zor nice olay var. Nice akıl kurcalayan durum söz konusu. Kesin ve sert yaptırımlarla dahi önlenemeyen nice kapışma, kör dövüş var.
 
Öyle bir düzen ki bu, kurulan çatışma, çelişki ve korkularla derinlemesine bir bağı söz konusu. Tarz ne olursa olsun her sıkışıklık da kıyamet ortamı yaratılarak ihale hemen başkalarına çıkarılıyor. Emirler veriliyor. Olağanüstü zamanlar olağanüstü önlemleri de gerektirir babında nice anlamsızlıklar.
 
Siyaseten komünistlikten mahkûm edilenler gibi yasaya uysun uymasın bir uydurma suçla Moskova'ya numarası. Moskof marazı.  Moskof gavuru ajanlığı.  Sonuç itibariyle yerleşmiş bir yargı, değişmez bir kanı; af mümkün değil 141-142’liklerden olana.
 
Tarih boyu on yıllarca karadan ve denizden beklendi moskof. Belki dönem dönem popüler yaklaşımlarla, saf sempatizanlarca davet edildiler. Yine de gelmediler. Gelir kaygusuyla guguk çaldı, anti-komünist yeraltı teşkilatlanmaları sağlandı. İç yüzü başka dış yüzü başka bir zehirlenme. Manasız bir muhataplık. Kimin adına yapıldığı da bilinmez, tam bir belirsizlik. Antlaşması ömür törpüsü. Tam bir acemilik ve beceriksizlik kamplaşması.
 
Bu kısır döngülü dönemeçte 141 ve 142’likler yandılar. Komünistlik ve partililik bağlamında epey ezildiler. Karşıtlarının dilinde “Komünistler Moskova'ya… Moskof gavurları, eşittir yavruları...” Kanunda adları geçmemesine rağmen 141-142’ye hapsedildiler, 141-142’den hapsedildiler. Peşlerine Allahsızlık, dinsizlik, imansızlık, mezhepsizlik takıldı. Akla hayale gelmeyecek insafa sığmayacak bir aforoz. Yok sayma. Vatan düşmanlığı. Vatan hainliği. Künyelerine kazındı.
 
Mazide yaşandı bunlar. Aynı ile vaki. Yıllarca üzerine sünger çekilse de böyle bir aldanmışlık, aldatılmışlık söz konusuydu tarihte. On yıllardan sonra birden hortladı. Temeli vatan sevgisi var sayıldı. İki taraftaki vatanperverlik, yurtseverlik gözlerden kaçırıldı. Akıllardan çıkmayan ise dört sütuna yayılmış şiddet, vahşet ve klişe bir mektep ve de rejimin terbiyesizliği. Hükümetlerin aczi ve aczi giderme maksatlı acımasızlığı. Şahsa mahsus memleket manzarası.
 
141 ve 142’den anası ağlatılanlar, bu memleket bu millet evladı değilmişçesine mağduriyetler yaşadılar. Mağdur ve mağlup edildiler. Yıllarca aynı martaval. Moskof severlik.
 
Misali emsali az görülür biçimde misillendiler, mimlendiler. Hep oraya buraya gönderildiler. Ama çoğu Moskova Kızıl Meydanı göremeden öldüler. Yolculuk edemeyecek ölçüde sakat kaldılar. Çoğunun kısalan ömürleri de yetmedi.
 
Gavur moskof da karadan ve denizden dört gözle beklendiği üzere bir türlü gelmedi. Bir türlü görüşemediler, birleşemediler ve vatanı bölüşemediler.
 
Gerçi gelseler karşılarında ilk komünistleri bulacaklardı sanki. Orası kesin. Çünkü onlar, 141-142’liklerin tamamı ‘Self Determinasyon Hakkı’na canı gönülden inanırlar; “Bütün halklar kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca bütün halklar, kendi siyasal statülerini özgürce belirlerler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce gerçekleştirirler…”

İşte o yüzden tarih boyu, on yıllarca moskofluk bir yana, denizden ve karadan gelenlerle birlikte sırf bu nedenle ezildiler, yok edildiler…

OK, OKU, OKUL, EKOL…

 OK, OKU, OKUL, EKOL…

 
Klasik bir yorumlamadır ve alaycı bir serüven gibi başlar, hayat boyu gider. hayatta ve okulda ve de ekol de; oku diye…
 
Varlık mistik bir alışkanlıktır. Akla emanet sevinçlerle de bulaşır. Ve zihin bulanıklaşır. Mektepleşilir, miskinleşilir. Başa gelen her şey, her şey bu berhavaya sallantıda okumayı sevmeyen insanların bilmeden dünyayı içselleştirme ve edebiyat korkusundandır. Aslında varlığı yok satar göreceklerin veya kör cahillerin, cehalet cesaretidir.
 
Hiç okumazlar hiç de karşı konulamayan bir korkudan beslenirler. Özünde kör umutlara kapılış veya yaratıcı varlıktan kuşkulu olma durumudur. Kolaycılığa kaçılır. Çünkü ekol savaşı gerektirir. Bilgi de ister; “Paganları Yahova engelledi. Yahudileri ise İsa dağıttı. Hristiyanları Yahudiler alçalttı. Müslümanları Servet Tanrısı mammon ayarttı…”
 
Peki, gereği var mıydı bunca pişkinliğe. Kararlı kararsız avuntuya. Sere serpe sevmelere. Muştulananların ölümsüzlüğe ve kışkırtılmış kahramanlar karanlığına hapsine. Hayaller üzerine kurulanlar bu insanlar üzerinden krallık sürenlere kapı kulluğudur.  Bu insanlar ki hem hayran hem de ayran delisi yaşarlar. Yaşatırlar. Yani varlık hem tanrılı hem dilsiz hemde dinsiz olabilir. Uyumsuz bir yanıttır bu dünyaya da, dünyalığa da.
 
Oysa kitap hayattır. Kutsaldır. Şairin hayatı ise şiiridir. Hayat hiçbir yere ait değildir. Kayıp şehirdedir. Yapıt değil varoluş yalancılığıdır okullar da, ekoller de. Adamak ve adanmak armağandır. Yarınsızlığa hediyedir suskunluk.
 
Yaratılanın izdüşümü ile bombardıman altına alınan sıcak saatlerdir kararlı ve kesintisiz irade ölçüsünde kamplaşılan. Belli ölçüde akılda kalıcı çelişkiler de gizlidir bilinçte. Akıl da bilinç de öyledir tutuşturulur. Bin yıldır din elden gitti gidiyor heyecanıyla tutuşur. Hala hayatımız yıkılıyor masalı. Oysa geleneklerimiz, şifresel faaliyetlerimiz çöküyor. Bu gidişle başka mezuniyetleri alacağız dinden. İmanın ezan olmayacağını bile bile, ah vah diye diye dönülmez noktaya gelir bu tip protiplik. Propaganda yüzünden memleket bir şeye odaklanınca bir propagandist edasıyla ekoller karıncalanır. Okulların bilimsel kurgusu paylanır. Dokusunda az ulaşıldı çok uzun aşıldı konumu kullanılır. Ve her şeyin sonuna gelinir. Ama millete rağmen hiçbir şey olmaz.
 
Nedir bu programı asıl etkileyen. Etkisi fazla olmayacak, uzun sürmeyecek sanılır işte böyle sanılır ve yanılgı trenine binilir. Aslında çok büyük bir yanılgıdır bu bindirme kıtalık. Ve yakın zamanda bin yıldır bu din gitti gidecek gidiyor tohumu saçanlar karşı ihtilalin taşlarını da döşeyecektir. Belirtilerini gizlemeyecek duruma geleceklerdir. güce kavuşacaklardır. Nihai son ise güce tapınmayla gelecektir.
 
Öyle ki her ciddi bozuk ve bozguncu hamleyi gör, bir kulağına daya, olmayacak bir sebebe dayandır tavrı ekolleşir ise durum vahimdir. Oysa insanın varoluş sürecinde hiç de gizem yoktur. Okulu da bellidir. Yolu da. İstem dışı her okumada kendini bulur yaratı. Ve hiçbir şey mucizeye dayanmaz. Her şey birbiriyle denk ölçüde bağlantılıdır. Ve dahi ilimdir, bilimdir ve bilimseldir.
 
Klasik bilim gerçekliğidir, her kusurlu coşku, kusursuz kuşku, tüm cilalı serüven, girilen türlü okullar, izi sürülen has ekol, eklenecek daha bir çok şey tek bir kelime de gizlidir; oku…

24 Mart 2021 Çarşamba

18 MART VE...

 

ÇANAKKALE 18 MART ZAFERİ...

Çanakkale 18 Mart zaferi; insanlık tarihinde millet memleket sevdasıyla göğüs göğüse çarpışarak, pik yapan aşırı milliyetçiliğe ve sömürgecilik anlayışına atılan en okkalı tokattır...

Tekmili birden tek cümlede özetlenebilir, emperyalizme aşkedilen ilk tokadın sırrı; “Dur yolcu, Çanakkale Geçilmez…”

Tam 106 yıl önce, bin yılın en büyük siper savaşında 19. Tümen ve Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal, Mehmetçiğe süngü taktırıp; “Ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum...” sözünde saklıdır kutlu zafer...

Bir ölüm kalım ve var oluş savaşıdır Çanakkale. Truva’nın intikamını alma hevesindekilere karşı kazanılan anlı şanlı bir zaferdir. Öyle böyle bir zafer değildir. Zaferin, minber vaazlarında cemaatin zihnine nakşedilen veya hutbe kürsilerinde vazedilen gibi yeşil sarıklı, duman yüzlü, ak sakallı, eli asalı, itikadı esaslı, gözle görülmez ve dahi herkese görünmez bindirme kıtalarla veya uydurma vesternvari  şeriflerle kazanılmadığı nettir...

Tarihi kayıtlara göre Çanakkale’de yüzbinlerce vatan evladı şüheda şerbeti içerek toprağa verilmiş ama vatan toprağı verilmemiştir. Memlekete boğaz üzerinden melun geçiş engellenmiştir...

Bu bariz çıplak gerçekliğe karşın, on yıllardır mariz hoca efendiler haybeden menkıbeler uydurarak, heybeden hurra hurafeler çıkararak bu zaferi bir yerlere ilişkilendirdiler. Milleti işkillendirdiler. Çanakkale’yi al kanları ile sulayan şehitlere Allah huzurunda, Tanrı katında ruhları şad olsun, gazilere şan olsun diyemediler. Eli kınalı koç yiğitlere yürekten merhaba diyemediler...

Oysa diyen demiş, ne güzel demiş; “Geldikleri gibi giderler…”

Doğru da demiş; “Geldikleri gibi gittiler. Bir gün şafakla topraklarımıza, insanlarımıza ve mukaddesatımıza saldırmışlardı. İçlerinde nereye, niçin geldiğini bilmeyen masum zavallılarda vardı. Haçlı ruhunu yüreğinin derinliklerinde gizleyenler de. Bir süre sonra savaştığı insanlara saygı duyanlar da oldu, kafataslarını memleketlerine kadar götürecek kadar nefret edenler de...

Zafer kazanma arzusuyla toprağımıza ayak basıp arkadaşlarını, ayaklarını, kollarını ve canlarını burada bırakıp, utanarak gittiler...” Dediği de olmuş...

Elbette hiç kolay olmamış. Çanakkale 18 Mart zaferi siperlerde ve barikatlarda, denizde ve karada, aylar yıllar süren dişediş, kanakan kutlu bir  direniştir. Tam 106 yıl evvel yedi düvele karşı verilen ve topunu hizaya çeken kutlu isyanın da başlangıcıdır. Kurtuluşa ve tam bağımsızlığa odaklı kutsal isyanın ve yeniden kuruluşun başlangıcıdır...

Emperyal kurguyu bozmak için Kurmay Albay Mustafa Kemal, 10 Ağustos 1915 gecesi saat 04.30′da Conkbayırı’nda taarruz emri verir. Süngü harekâtını tepe üzerinden izlerken çok yakınında patlayan mermiden seken bir şarapnel parçası göğsünün sol tarafına çarpar. Mustafa Kemal, kalbinin tam üzerinde şarapnele kalkan olan cep saati sayesinde kurtulur. Ve o sayede memleket kurtulur…

Eyyamcılar taifesi muhteremlerin de bildiği üzere, emperyalist ülkeler ne yaptılarsa dünya karması ordularıyla Çanakkale’yi geçemediler. Ancak cüppeli güruh on yıllardır her nedense hummalı tariflerle tarihi sulandırmayı vazife edindi. Tarihin en çarpıcı direnişine, çarpık bir tarih dizaynı reva gördü...

Gördüler de ne oldu, hiç. Hak'ka tapan hakiki ulemalar, siyaseten esneyip nicelik nitelik kavşağında asla niceliğe yamanmayan, yaman yazıcılar, Çanakkale 18 Mart destanının kolayca yazılmadığını tarihe dipnot düştüler...

Çanakkale 18 Mart zaferi, o şanlı zafer, o eşsiz destan böyle yazılmıştır, “Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre. Yani ölüm kesin. Birinci siper dekiler hiç kurtulmamacasına hepsi düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine giriyor. Fakat ne imrenilecek bir soğukkanlılık biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Savaşı’nı kazanan, işte bu yüksek ruhtur…”

Çünkü "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazanlar, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır".

Çanakkale 18 Mart zaferi, Mustafa Kemal’in kısa zamanda Gazi ve Atatürk olacağının da ilk işareti. Kurulacak Cumhuriyetin de tescillendiği yer. Şanlı tarihe antiemperyalist başkaldırının resmen işlendiği an. O an ki bir milletin kaderini tayin eden an. Ve “Çanakkale geçilmez” ana başlığında tarihe eklenen şanlı bir destan.

Destanın başında birleşik emperyalist güçlerin donanmaları “Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur”, savıyla 3 Kasım 1914 yılında Çanakkale boğazı açıklarına demirler. Kıyasıya Deniz savaşı 18 Mart 1915’e kadar sürer. İstilacı emellerine denizden ulaşamazlar...

Emellerine denizden ulaşamayacaklarını anlayan emperyalistler, kara savaşı başlatmak için 25 Nisan 1915’te alacakaranlıkta Gelibolu yarımadasına çıkarlar. Her dinden her milletten toplama askerlerdir karaya çıkarılanlar. Böylece 9 Ocak 1916 yılına dek sürecek mesafesi dokuz-on metre olan siper savaşları başlar.  O savaşlar küllerinden doğacak bir devleti muştular ve muştu mutlu sona evrilir, gerçeğe dönüşür...

Çünkü o şanlı 18 Mart destanı kara yazgıyı değiştirecek, “Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir...”diyecek “Büyük Kurtarıcıyı” bu millete armağan etmiştir...

İlelebet unutulmayacak bir büyüklüktür ve büyük sözler dökülür nutkunda; ”Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanının toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz! Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır” der tüm dünya insanlarına…

Çanakkale 18 Mart zaferi, Emperyalist paylaşımcıların son ayakçısının da İzmir Karşıyaka’dan denize dökülmesiyle bitecek Kutsal savaşın habercisidir…

Ve yüz altı yıl sonra yine yeniden Çanakkale 18 Mart ruhu. Millet memleket aşkına...

 

MEVCUDUN TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEMESİ ÜZERİNE TEZLER…

 

 

Tarihte çığır açan devrimlerle ‘Ulus Devlet’ olunur. Devlet, güçlü bir lider öncülüğünde kurulur. Yani her Ulus Devletin özünde bir kurucu millet ve kurucu mitos söz konusudur...

 

 

Kurulan devlet demokratikleşmeye ve modernleşmeye koşut halk bütünleşmesinden beslenir. Veya devrimci bir kurtuluş mücadelesidir ana kaynak. Eğer on yıllarca övünülen kurucu mitos olmaz ise hele tam bağımsızlığın tesisi için uğraşan bir ulusal kahraman bulunmaz ise zaten demokratik devlet olunamaz. Ayrıyeten devlet olmak bir yana ulus olmaya bile bazen ortak coğrafya, kültür birliği, dil ve din birliği de yetmez.

 

 

Ulus devlet olmak, dünya tarihine damga vurmuş kalıcı devrimlerle olur. Ulus devlet ancak kurucu mitosun sağlam karakteriyle karakterlenir. Alametifarikası ise uygarlaşmadır, medeniyettir. Hedef muasır medeniyet seviyesidir...

 

 

İşte böylesi ulus devletleri diktatöryaya veya dikta rejimlerine yaslamak veya öyle böyle diktacı hevesle diş göstermek küresel dünyanın bin bir türlü oyunlarından biridir.

 

 

Bu yerli işbirlikçi, milli destekli oyunlar devlete millete büyük haksızlıktır. Topu sistematik kaoslarla, siyasal düzen dizaynına atılan kanlı çengeldir...

 

 

Çengel atılır çünkü zokayı yutan ulus devletler, büyük sermaye ve yerli işbirlikçilerce anca bu sayede sömürülebilir. Yine de arzulanan oranda sömürülemezler çünkü ulus devlet aşırı sömürüye engeldir. O nedenle bir şekilde mutlaka yıkılmaları arzulanır.

 

 

Yekpare yıkım içten dışa planlanır. Dıştan içeri dayatılır. Ve biri allanır pullanır lider yapılır. Kurgusal lider yaratılır. Yaratıyla birlikte ulus devlet demokratik bir düzen öngörmüyor diye alt edilir. Yerine kurgulanan sistemin daha klasik despotizm dayatacağı da saklanır..

 

 

Yani büyük sermaye el birliğiyle yıkılan ulus devletlerin yerine politik teorisi olmayan, dünyada yeri yurdu kalmamışlara küresel dayatı devletçikler oluşturur. Kurdurur. Özel yetiştirilmiş lider vasfında, sırf rezervasyona tabi ve ancak eline tutuşturulan reçeteleri uygulayan bir önderlik anlayışını hayata geçirecek iktidarlara kapılar aralanır. Kendi döneminde çığır açan devrimleri gerçekleştiren demokratik modeller işte bu karşı devrimlerle yıkılır.

 

 

Zaten karşı devrimci lider ve avanisinin yaşam öyküleri irdelendiğinde, kolayca işin iç yüzünün farkına varılır. Atılan ilmekler asla birbirini tutmaz ama tutkuyla tapılan sökük dökük, toplanma kampı piyasacılığıdır. Başa geçişler sözde ilahi ama bu dünyalık gizli bir elin dokunmasıdır. Bayat başbuğluk ve temel reisliktir. Bu yetersiz beslenme millet üzerinde kısa süreli tutar. Tutarsız var oluşlar ve yok oluşlar da resmen Ulus devlet kavramına ihanettir. Tüm yapılan edilenlerin bedeli ise öncelikle bu dünyada ödenen, cezası bilinen gerçektir.

 

 

Dünya ölçeğinde ulus devletlere yapılanlar başta zamanı denk düşürüp kurucu milletine ve kurucu önderine kadar dil uzatmadır. Bir adım sonrası ise uzunu kısası Ulus Devletin içten içten kendi kendini yer bitirir hale getirilmesidir. İçindekiler, içindekileri kusarak çok uluslu ve uluslararası sermayeli kumpaslara zemin hazırlamaktır. Zaten büyük sermaye eninde sonunda gelip her şeyi toptan yutacaktır.

 

 

Oysa ulus devletler kendini kuranları ve temel kuralları, kuruluş aşamasında canlarını feda edenleri hiç unutmamalıdır. İlelebet var olabilmek için unutmak tercihi yoktur seçeneklerde. Ulus devlete inananlar ve idarecilerinin beyninde hep var olmalıdırlar. Çünkü var oluşun yegâne nedeni onlar ve temeli de millettir.

 

 

Hak, hakikat ve gelecek kaygısı ile devrimleri ve devrimcileri anmak ve de anlamak denilenin aksine asla bir kutsama değildir. Kutsama ötesi hayata geçirilen değerleri, kutlu ve mutlu izleyicilikle devrimci bir role bürünmedir. Batmayı önleyemeyen ve bölünmeyi özleyen rol modele ise direniştir...

 

 

Ancak gün gelir tüm bu teorik yapılanma ve pratiksel karakter sert ideolojik ayrımlar öne sürülerek bozulur. Farklı farklı sudan sebep olayların şekli şemali ile oynanarak iğreti iddiaya malzeme yapılır. Kurucu ayarlar bozulur. Kurulu sistem dünyada hiç örneği bulamayanlarla kıyaslanır ve yerden yere vurulur. Ağdalı bir taraftarlık yaratılarak sömürgecilik batağına saplanılır. Antik söylemlerle yeni öncüller ve yerel ayrılıklar planlanır.

 

 

Büyük sermayenin programladığı, istenen ve beklenen sonuç işte budur. Temel içgüdü, ezici itirazlarla hiç karşılaşmadan ulus devletlerin diz çöktürülmesidir.

 

 

Aslı astarına aldırılmayınca da devlet içten içe çöker. O yüzden tarihte çığır kapatacak bir sona doğru sürüklenen memleket erken veya baskın seçimlerle asla kurtulamaz. Çünkü beklenenin aksine Ulus devlet inancını pekiştirecek bir tabela da gerçekleşebilir. Millet ve memleket, başına örülecek çorabın ve gelmez denilen geleceklerin farkındalığıyla keskin tavır alabilir.

 

 

Yani gerekçelerini herkes kendine göre ve tartışılabilir biçimde ortaya koyabilir. Burada tek tartışılmaz gerçeklik iktidarın, artık Türkiye’yi mevcudun yönetmemesi gerekir bağlamında düşünen çoğunluğa geçebileceğidir. Yani ulus devletin devamına kararlılığın tesciliyle.

 

 

Çünkü çığır açanların çağı kolay kolay kapanmaz. Kapatılamaz…

 

LE-SON HAFTANIN GETİRİSİ

 

Son bir haftanın 72 saatinde neler neler oldu... Hayaldi gerçek oldu... Tek adam rejiminin faydalarından faydalanıldı. Ve devalüasyon patlatıldı...

*Andımız kaldırıldı.

*HDP’ye kapatma davası açıldı.

*İBB mülkiyetindeki Gezi Parkı, vakıflara verildi.

*4,5 ay önce göreve gelen Merkez Bankası başkanı Naci Ağbal görevden alındı. döviz patladı.

*İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke Türkiye oldu, sözleşmeden çekildi...

 

İktidarın İstanbul Sözleşmesi hakkında ne düşündüğü cumhurbaşkanı yardımcısının önermelerinde açıkça ortaya koyulmuş. İstanbul Sözleşmesi yerine gelenek ve göreneklerin konulması!

Ancak hangi gelenekler? Alıntılar çok…

* ölen kocasının yerine kardeşiyle evlendirilme geleneği mi?

* tercihine göre değil başlık parasına göre evlendirilme geleneği mi?

* "on beşinde kız ya erde gerek ya yerde." geleneği mi?

* bakire değilse alındığı eve iade edilme geleneği mi?

* bakire olduğunu kanıtlamak için pencereden kanlı çarşaf sarkıtma geleneği mi?

* karşılıklı kardeşlerin evlendirilmesini sağlayan "berdel" geleneği mi?

* "karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik bırakmayacaksın." geleneği mi?

* ikinci, üçüncü, dördüncü eş olma geleneği mi?

* eşi olmadan sokağa çıkamaz, kocasının arkasında yürür, saçının teli görünse cehennemde yanar geleneği mi?

* namus cinayeti geleneği mi?

* evde erkekler yemek yemeden sofraya oturmama geleneği mi?

İstanbul sözleşmesi yerine "gelenek ve görenek" denilerek çoğaltılacak gerici, yobaz, ataerkil yapının, kadınları ikinci sınıf vatandaş olmaya dönük önermeleri. Kural dışı şeriat kurallarının getirilmek istenildiği saklanarak, İstanbul sözleşmesi üzerinden bir rahatlama refleksi!

 

 

Son yıllarda iktidar, evrensel dünyanın sözleşme ve kararlarına aldırmazlığına, iptal edilmesini de ekledi. Ülkemizin getirildiği duruma bakar mısınız? Ayrıca AHİM’i tanımam deniliyor, denildikçe Avrupa kapılarında direniliyor. Londra bankerlerinin ipotekli esirliği de devam ediyor. Ekonomiyi de sonraki makalemizde ivedilikle irdeleyeceğiz.

Türkiye iktidarın saçmalıkları yüzünden savruluyor ve son dönemlerde büyük bir yalnızlığa itiliyor ve kaosa sürükleniyor. Tabi ki bu olaylar zaten kırılgan olan ekonomiyi batağa sürüklüyor ve ülke günden güne borç batağına sürükleniyor. Hep birlikte ekonomik daralmanın etkilerini toplum ve de biz mali müşavirler, iktisatçılar ağır bedel ödeyerek, mevcut duruma katlanmak zorunda bırakılıyoruz.

Bizler toplumun aydın kesimi olarak gözlerimizin önünde cereyan edenleri seyir mi edeceğiz? Yoksa bir şeyler mi yapacağız.?

Gelecek günler karar aşaması…