İYİ KÖTÜ BİR KONGRE DAHA…
Üç küsur yıldan sonra iyi kötü, kazasız belasız bir kongre daha atlattık…
Bu kongreden de aklımızda kalan yine düşüncesizlikler, yine ezberlerin bozulmadığı, oruçların bozulamayacağı olacak. Aklımızda malum gezgin kongre-marketingçilerinin malı mevkiiyi kapmak uğruna nasıl çakmak çakmak yandıkları, çapmaları kalacak. Malum ucuz senaryo düzeyinde ters köşe yapanlar, belleği uyuşturan oyunları onayanlar, düzeysiz masum tavır takınanlar ve daha iyisi olacak hikayesiyle her seferinde olduğu gibi bu kez deuyutulanlar kalacak aklımızda.
Hiç de gerek yoktu ama geleneksel alışkanlıktan dolayı biz de iyi veya kötü aklımızdan süzülenleri sıraladık divandan başlayıp, baştan sona harcı alem sıvayıp. Aslında bilimsel düzeyde bildiri tadında bir sunum yapmak üzere şartlanmıştık ama şartı şurtu kenara bıraktık selamlama sonrasında. Çünkü ne kadar sakin kalmak istesek de nedendir bilinmez izin verilmiyor bize. Üç beş laf etmeden gergin ve gerzek tesadüfler ve teessüfler anında araya sokuluyor. Sanki birilerine yaranma yarışı yapılıyor birilerince. Bahaneye maharet katma ustalığının bize işlemeyeceğini iyi bilenler, bildikleri halde boşuna parantez açıp duruyorlar. Açarlar ama kapatamazlar. Biz kapatırız. Yine biz kapatırız tüm açıkları, iyi kötü kapatırız.
İki elin parmaklarınca yeniden dizaynlanan bu kusurlu, bozuk düzenin hayatın rengini belirlemesine yine biz bozuk çalarız, harbiden. Abiler ablalar bozulursa da bozulsunlar çiviyi de hakkıyla biz çakarız. Ve bizden başka kimse soramaz onlara, üç yıldan fazladır nerelerdeydiniz, en iyi becerdiğiniz iş, çamur gibi listelere kendinizi çek etmeden çark etmekte hiç gecikmediniz. Üst üste sıkış tıkış kendinizi listelettiniz yeniden. Peki, ne değişti, hiç. Ayni listelere listelendiniz diye vebalden kurtulabilecek misiniz acaba?
Kurtulamazsınız, bu gün yarın karşınıza dikilir tüm yaptıklarınız.
Bizden size ne, biz kurtulduk..
Kurtulduk çünkü günlerden bir gün nasıl düşünülebileceğini öğrendik ve tüm öğrendiklerimizi, bize öğretilenlerin tamamını vallahi de unuttuk. İşte o unutkanlığımız bilgiye açılan ilk andı, ilk adımdı. Ve bu günlerimize kadar iyi kötü öylece geldik…
Şimdi kongre kaybetmişliğin hırsı ve sözde kazanmışlığın hazzı ile iyi veya kötü, adımıza ve namımıza orada burada, yüzümüze değil de ardımızdan kim ne laf eder ise etsin yanıtı şudur;
“ Kötü isek eğer kötüyüz size ne. Bizim kötü oluşumuz sizin kötülüklerinizi veya yapacağınız kötülüklerinizi asla meşrulaştırmaz. Bu tavır sizi doğrulamaz ve haklı da çıkarmaz. Sizin kötülüğe dünden meyilli oluşunuzun nedeni de sayılmaz. Kötülüğümüzden bizi veya bizden etkilenecekleri kurtarmak amacıyla yaptığınız veya yapacağınız kötülükler sizinde kötü olduğunuzu gösterir. Göstermenin ötesinde içten içe kavrulduğunuz kötülüklerinize bahane aradığınızı da açıkça ortaya koyar..”
Günlerden bir gün nasıl düşünülebileceğimizi öğrendik ve düşündük; inanılanlar, tüm gerçek sayılanlar tuhaftı ve küflüydü. Tüm ezberler de öyle. Ezberlerimizi bozduk, oruçlarımızı bozduk o yüzden. Geometrik sayılarla doluydu ruhun alfabesi ve okuduk, yuttuk.
Ve unutulmuş beyin gücünün ve akıl göçünün boş yere din-mezhep ile bilim-ilim savaşına itilmesinin anlamsızlığını keşfettik. Böylece başladı serüven.
Ayrıca kendi kubbemizde de gördüğümüz siyaset ve din üzerine veya dinci siyaset bağlamında ortaçağın günümüzde teşkilatlandırılmasıydı tüm kongresel çabalar. Tarihten alınmayan derslerin bileşkesi statükoculuk ve ideolojisizlik temelinde kökleşen bir travmaydı solanlardan salonlara yansıyan. Kökeni nereden olduğu belirsiz bu sayrılık sadece nasıl büyük adam olunur çapsızlığına sarkıyordu. Bu beyin girdabından nasıl olur kurtulunur ve eylemciliğin kıyıcığında nasıl beyleşilir onu da gördük. Nasıl sıyrılırım tarzında bir tutukluktu başa çalınan. Zaten aklın ve insanın nutku tutulunca başlar tatsız tutkular.
Günlerden bir gün nasıl düşünüleceği öğrenildiğinde sahip olunan eski masallardaki yasak meyveye uzanış yanlışlıkları da bir bir görülür. Bu görgüsüzlükte dikkate değer bulunulması gereken tek durum ise tüm kavgaların içine niçin sürüklenildiği değil, isyan ve ayaklanmaların gerçekliğidir. Bu çizgideki buluşmalar öğretileri güçlendirir tüm başsız başkaldırıları da yönlendirir. Vallahi de hem güçlendirir hem göçerir hemde göçürtür. İşte böyle devam eder yıllardır sürdürdüğümüz macera.
Bu kavga bizim. Ustamız kendi yazdığımız manifestolarımız, tehlikeli ağır uykulardan umut yüklü uyanışlara seyirtmeyenler ise malum hazirun olunca kongreler iyi kötü bir kaç anekdot dışında anılmazlar kısa zaman sonra. O anekdotlar da bizim armağanımızdır yarınlara. İşte sadece bu yüzden delice görülse de, değmez denilse de, değişmez bilinse de düşman çatlatan bir kırık hikayedir tüm sunumlarımız. Tüm başımıza gelenler, daha da gelecek olanlar işte bu kürsü kutsallığına saygıdan ve kürsü hâkimiyetindendir. Başkaca bir şey değil.
Aklımıza dolanlar, insanlık halidir, insanlığı kaybetmeden öteki beriki rüyalara hazırlanıştır, öteki beriki dünyalara aldanmayıştır. O nedenledir aklımıza dolanları korkmadan dışa vuruşumuz. Bir denizden diğerine, ahenkle okyanusa dolmaktır düşünmek düşüncemiz. Elli yıla varan yarenlikte otuz beşinden fazlasını düşünmeyi öldüren sistematiğe direnmektir, düşünmektir eylemliliğimiz. İşte günlerden bir gün nasıl düşünülebileceğini öğrenmekle başlar bilgi kirliliğinden kurtulmak ve kirlenmemek. İşte o direncin, özgür ve özgün olmanın, tam karşıtlığın dirilişidir, benliğimize belleğimize yerleşen.
Günlerden bir gün nasıl düşünmemiz gerektiğini düşünmeyi öğrendik ve çölde hapsolmuş deli dolu bir gezgin olduğumuzu anladık. Ve o andan sonra hayatımızda iyi veya kötü geçecek kongrelerin hiçbir anlamı ve önemi kalmadı. Çünkü ayıp günah demeden kayıp hayallerin peşinde koşan, geçici bir gülüş ve sahipli bir düş olanlara baktıkça işin aslının astarının ne olduğunu da anladık. İki arada bir derede kalmalara, dere tepe düze dâhil olmalara tanıklığımız bitmedi hiç yıllar boyunca. Niçin böyle oluyorsa oluyor hep ayni zikzaklar hep aynı martaval. Bizim tuttuğumuz yol ise bayılırsınız ama hiç işinize gelmez, bizim yolumuz dimdirek ve en doğrusudur.
Gün işte o gündür, Kongre ertesi ilk gün. İyisiyle kötüsüyle, kazasız belasız bir kongre daha yaşadık. Bu günler ta iyi günleriniz, günlerimiz demek en doğrusu. Eğrisi doğrusuyla kaç kuşağı, kuşakları etkileyecek bir sınırsızlığın içine döküldü tüm yorgunluklarımız. Ve asla yakınlık hissini en yoğun veren ayaküstü tanışıklarla şekillenmez kariyer. Yıllanmış yalanlar aklımızın kuytularına asla yerleşemez, kesinlikle izin vermeyiz. İz üstünde kuytu köşelerde birleşen ama hepten ayrıştıran maraz paylaşımlarla büyüyor büyük yalnızlık. Ve her daim düşüncesizlik her kongre her daim yine kötü ellerde bayağı iyi genişletiliyor.
Üç küsur yıldan sonra bu dar alanda kısa paslaşmalar genişliğinde iyi kötü, kazasız belasız bir kongre daha atlattık. Sevinçliyiz. Ancak kongreden çıkan tabloya, özellikle il delegasyonuna bakıldığında, yine atı alan Üsküdar’ı geçecek gibi…
7 Aralık 2015 Pazartesi
5 Aralık 2015 Cumartesi
ÖZELEŞTİRİ KONGRESİ…
ÖZELEŞTİRİ KONGRESİ…
Hafta sonu partide ilçe kongresi var. Hangi parti cümle âlem biliyor. Şu garip ilçede her kongre öncesi Partiyi büyütmek lazım deniyor ama cümle cümle küçülüyor, küçültülüyor…
Bu kongre bizim için, kendi kendimize bir özeleştiri kongresi sadece, bize başkaca bir şey de ifade etmeyecek bir görüntüsü var gibi…
Otuz yıla yaklaşan partililiğimiz süresince sadece bir durumu içselleştirmek zor geldi bize. İşte o durum da siyasi hayatın nereye varacağını, vardırılabileceğini belirliyor ne yazık ki. Evet, ideolojinin, siyasi doktrinlerin ateşi bizi iyice yakmadan, tükenmez yalımı bizi iyice yalnızlaştırmadan, eritmeden bir süre daha köşeye çekilmek en doğrusu galiba.
Çok sözün özü belki de biz bu siyaseti gereğince yapamadık, beceremedik. Yıllarca yanlışlara direndik, doğru bilineni denedik ama tutmadı aşı. Şu siyaseti yeterince öğrenemedik galiba. Hal böyle olunca çark etmek yerine çek etmek gerek boşa geçip giden yılları. Zaten şu garip ilçede herkes görevini hakkıyla yaptı, yapmıştır bir tek biz yapamadık vesselam. Orasını burasını bilemediğimizden az rastlanır cinsten bir siyaset klasiğini yaşadık biz. Bir arpa boyu yol misali. Hal böyle olunca bir köşede oturmak gerek en harbisinden.
Bu bize, kendi kendimize bir özeleştiri kongresi sadece, bize başkaca bir şey de ifade etmeyecek bir görüntüsü var…
Bu yüzden kongreye ilişkin bakış açımız doğrultusunda bir karar verdik. Bağımsız bağlantısız sade bir delege olarak metro salonunun bir köşesine usulca oturup, sessiz sakin izleyeceğiz. Epeyce hazırlanmıştık, şartlanmıştık ama konuşmayacağız galiba. Son anda siyasi eleştiri, yorum, analiz, proje ve mesaj içermeyen bir konuşma yapma gereği hissedersek başka.
Konuşmayacağız çünkü yıllarca çok konuştuk biz o kürsülerden. Ve geçmişteki o uzun konuşmalarımızda yarı bilimsel aktarımlarımız, ideolojik tahlillerimiz ve çözüm önerilerimiz ile oldukça sıktık delegasyonu. Bıktırdık belki de. Konuşsan ne olacak, konuşmasan ne olacak, ne değişecek ki, ayni tas ayni hamam. Bu kez onları hiç sıkmayacak düzeyde ve özenle seçilmiş sözcüklerle derdimizi ve izleyeceğimiz yeni rotayı anlatabiliriz belki ama değer mi? Bakacağız kongrenin gidişatına göre.
Bu kez sarf edilecek sözler, süslü püslü laflar dönüp durup, dolaşıp olmayacak bir yerlere kaymasın istiyoruz gerçekten. Kendi çapında en iyi bildiğimiz ve az buçuk becerdiğimiz biçimiyle, yani kendi kendiliğinden, doğaçlama ve spontane birkaç dakikalık selamlama yapabilirsek ne ala. Yoksa başka bir art niyetimiz asla olmaz. Bakacağız başkaları neler anlatabilecek, üçten beşe.
Aktif-amatör siyasetle geçen otuz yıldan sonra geldiğimiz noktada kimseye kırgın değiliz dersek kuyruklu yalan olur. Öncelikle en çok kendi kendimize kırgınız, kendimize kızgınız. Sonrası sıraya koymadık daha. Zamanı gelince sıralarız, sıralarız ama bu partinin kutsal mabedine girdik bir kere, bu partinin ilminden, iliğinden, ilmeğinden geçtik ayıp olur sanki sırımak, sıralamak diye düşünüyoruz hala.
Ancak biz sustukça, bizim de şu kör olasıca sıramız bir türlü gelmedi. Tam sıra geldi derken araya başka kaynaklar başka kelaynaklar giriverdi. Sıramızın yenilmesine bu kez de kanmadık ama ahde vefadan iyice uzaklaşanlar ve gerçekten bir kez daha emeğe ayıp edenler utansın.
En iyisi kelamın bittiği, kalemde mürekkebin tükendiği gün, hangi günse o gün bu gün olsun. Kongre olsun, bitsin sonra ya bu diyardan gideriz, ya kalırız, ya tam yerleşiriz veya kısa süre sonra her zamanki gibi isyandan göz gözü görmeyince yazarız yazılırız sıra düşmanlarına. Sonra bir türlü vazgeçilmeyen hataları bir bir ortaya koyarız. İçinden güneş ışığı geçen cümleler ile güncele damgasını vururuz eksik güncelerin.
Bu kongreye gelince, bu kongrede de gök yarılmaz yer çatlamaz ise yani olağan üstü bir durum, inanılmaz bir mucize gerçekleşmez ise üç aday yarışacak olmasına karşın çok şeyler değişmeyecek yine. Gezip dolaştığımızda, bilgiler derleyip topladığımızda görünen tablo maalesef o. Belki binbir varyasyonlarla aday ikiye iner ama gelen gideni yine aratır. Zaten daha şimdiden Genel kurulda her kim başkan seçilirse seçilsin eyvallah havası hakim kılınmaya çalışılıyor ne hikmetse.
Başkanlaşma peşine düşmüşlere üstün başarılar dilemekle olmaz. Zaten kendilerine bizzat sözlü-yazılı beyan edecek bir şeyler de kalmadı. Ne düşündüğümüzü dosta düşmana ilan ettik, sağır sultan bile duydu. Mektuplarımızı okumadılar, okuyamadılar…
Oysa devamlı birilerinden bir şeyler beklemektense, aktif siyasi hayata kısa bir mola vermeyi bilmek de siyasetin erdeminden. Bu kongresel karmaşadan birilerinin uzaklaşması acilen gerekli ama en vazgeçilmez ve en büyük servet sadece siyasetin rüzgarına kapılmak ve siyaseten dağılmak olunca bırakmak olmuyor demek ki. Olacak iş değil ama saydırmasınlar şimdi tek tek, nice kongre yitirmişler bulunmaz Hint kumaşıymışlar gibi yine yeniden sahne alıyorlar. Hem de birisi değil, ikisi değil, üçü de, üçü bir arada kaybedenler. Daha çok dillenmiş, dillenecek gerçekler var ama zamanı değil. Öyle dinlenmiş satırlar var ki heybede, kongre önü haybeden ve hariçten okumaya niyetimiz yok. Kongre bitsin, geçsin gitsin zamanı gelince bakarız hal çaresine. Kimse neden ise hikayenin sonuna gelindiğini anlamak istemiyor, işte mesele budur.
Ayrıca bin yıllık umutlar bir gecede filizlenmez, bin yılda zor bir hal filizlenenler ise bir gecede biçilemez. Eğer her fırsat ele geçtiğinde böyle davranılıyorsa değme siyaset simsarlarına ve değme siyaset simyacılarına iş çıkar. İşi planlayanlar da başka çıkar yol kalmıyor babında bazı klişe isimler üzerinde nazlanırlar. Ve böylece her kongre göstermelik iyi niyetli çabalarla başlar, görkemli cellada dönüşür. Bu arada maalesef birileri çıkar daima bu basma kalıp oyunun sahnelenmesine öncülük ederler. Bu ne siyaseten göçebelik yansımasıdır anlamak mümkün değil.
Bir safsata portresi yaratmak, kara pelerinine sarılmış kahramanlar bulmak ve kara gözlüklerini takmış saksonya rölyefi pozunda kaygısızlara bel bağlamanın adı aktif siyaset olunca ortak sevinçler de çok sonraya kalır. Birçok nitelikli unsur pas alamaz, pasifize olur. Gök kubbede kaybedenlerin kasıtlı kıkırdayışları kalır sadece. Prizmadaki ışık kırılır ve piramidin temeli daha inşa aşamasında çöker. Böyle de biline.
Veya şöyle biline; ince bir dal gibi kırılan yüreğimizde, okyanus dalgalarına karışan nice canlı ayrıntılar gizli aslında. Yine de pusulasız, fasılasız hala peşindeyiz umudun. Çünkü su kokuyor masmavi, tuz ve yosun ve özgürlük kokuyor hayat. Şu siyaset öyle bir olgu ki, varlığını hissediyoruz bir aralık eşsiz sırrın ve soluğumuz kesiliyor. Soluğumuz çıkmaz sokaklarda okyanusu arıyor yinede solculuk adına. Ve yüreğimiz buz tutuyor. Buz tutsa da yürekler her şey okyanusta saklı. Yani okyanustayız denize hasret.
Veya böyle biline; Bizim içinde hasretlik elbette bir gün biter ve nasılsa okyanusu bulduğumuzda dünyayı, dünyayı bulduğumuzda okyanusu kucaklarız. Soluk soluğa buğulu camdan baktığımızda ise koyun yüklü gemilerin bir bir battığını göreceğimizi iyi biliriz. Hikayenin sonunu da iyi biliriz. Asıl soluğumuz işte o vakit kesilecektir ama çare yok. Kulağımıza vuran okyanus şapırtısıdır, sözcükten dalgalarıdır umudumuz. Dağları yara yara gelen metinlerdeki var olan nurlu çelişkidir, tüm uykularımızı delik deşik edecek olan. Ve gün olur şu beter uykudan uyanırız.
Bilinse ne olur, bilinmese ne olur, dileklerimizi işine gelen işine geldiği gibi anlasın artık. Ama gerçekler ve simgeler asla yanılmaz ve yanıltmaz.
Özeleştiri kongresi öncesi son yazı budur ve burada son bulur…
Hafta sonu partide ilçe kongresi var. Hangi parti cümle âlem biliyor. Şu garip ilçede her kongre öncesi Partiyi büyütmek lazım deniyor ama cümle cümle küçülüyor, küçültülüyor…
Bu kongre bizim için, kendi kendimize bir özeleştiri kongresi sadece, bize başkaca bir şey de ifade etmeyecek bir görüntüsü var gibi…
Otuz yıla yaklaşan partililiğimiz süresince sadece bir durumu içselleştirmek zor geldi bize. İşte o durum da siyasi hayatın nereye varacağını, vardırılabileceğini belirliyor ne yazık ki. Evet, ideolojinin, siyasi doktrinlerin ateşi bizi iyice yakmadan, tükenmez yalımı bizi iyice yalnızlaştırmadan, eritmeden bir süre daha köşeye çekilmek en doğrusu galiba.
Çok sözün özü belki de biz bu siyaseti gereğince yapamadık, beceremedik. Yıllarca yanlışlara direndik, doğru bilineni denedik ama tutmadı aşı. Şu siyaseti yeterince öğrenemedik galiba. Hal böyle olunca çark etmek yerine çek etmek gerek boşa geçip giden yılları. Zaten şu garip ilçede herkes görevini hakkıyla yaptı, yapmıştır bir tek biz yapamadık vesselam. Orasını burasını bilemediğimizden az rastlanır cinsten bir siyaset klasiğini yaşadık biz. Bir arpa boyu yol misali. Hal böyle olunca bir köşede oturmak gerek en harbisinden.
Bu bize, kendi kendimize bir özeleştiri kongresi sadece, bize başkaca bir şey de ifade etmeyecek bir görüntüsü var…
Bu yüzden kongreye ilişkin bakış açımız doğrultusunda bir karar verdik. Bağımsız bağlantısız sade bir delege olarak metro salonunun bir köşesine usulca oturup, sessiz sakin izleyeceğiz. Epeyce hazırlanmıştık, şartlanmıştık ama konuşmayacağız galiba. Son anda siyasi eleştiri, yorum, analiz, proje ve mesaj içermeyen bir konuşma yapma gereği hissedersek başka.
Konuşmayacağız çünkü yıllarca çok konuştuk biz o kürsülerden. Ve geçmişteki o uzun konuşmalarımızda yarı bilimsel aktarımlarımız, ideolojik tahlillerimiz ve çözüm önerilerimiz ile oldukça sıktık delegasyonu. Bıktırdık belki de. Konuşsan ne olacak, konuşmasan ne olacak, ne değişecek ki, ayni tas ayni hamam. Bu kez onları hiç sıkmayacak düzeyde ve özenle seçilmiş sözcüklerle derdimizi ve izleyeceğimiz yeni rotayı anlatabiliriz belki ama değer mi? Bakacağız kongrenin gidişatına göre.
Bu kez sarf edilecek sözler, süslü püslü laflar dönüp durup, dolaşıp olmayacak bir yerlere kaymasın istiyoruz gerçekten. Kendi çapında en iyi bildiğimiz ve az buçuk becerdiğimiz biçimiyle, yani kendi kendiliğinden, doğaçlama ve spontane birkaç dakikalık selamlama yapabilirsek ne ala. Yoksa başka bir art niyetimiz asla olmaz. Bakacağız başkaları neler anlatabilecek, üçten beşe.
Aktif-amatör siyasetle geçen otuz yıldan sonra geldiğimiz noktada kimseye kırgın değiliz dersek kuyruklu yalan olur. Öncelikle en çok kendi kendimize kırgınız, kendimize kızgınız. Sonrası sıraya koymadık daha. Zamanı gelince sıralarız, sıralarız ama bu partinin kutsal mabedine girdik bir kere, bu partinin ilminden, iliğinden, ilmeğinden geçtik ayıp olur sanki sırımak, sıralamak diye düşünüyoruz hala.
Ancak biz sustukça, bizim de şu kör olasıca sıramız bir türlü gelmedi. Tam sıra geldi derken araya başka kaynaklar başka kelaynaklar giriverdi. Sıramızın yenilmesine bu kez de kanmadık ama ahde vefadan iyice uzaklaşanlar ve gerçekten bir kez daha emeğe ayıp edenler utansın.
En iyisi kelamın bittiği, kalemde mürekkebin tükendiği gün, hangi günse o gün bu gün olsun. Kongre olsun, bitsin sonra ya bu diyardan gideriz, ya kalırız, ya tam yerleşiriz veya kısa süre sonra her zamanki gibi isyandan göz gözü görmeyince yazarız yazılırız sıra düşmanlarına. Sonra bir türlü vazgeçilmeyen hataları bir bir ortaya koyarız. İçinden güneş ışığı geçen cümleler ile güncele damgasını vururuz eksik güncelerin.
Bu kongreye gelince, bu kongrede de gök yarılmaz yer çatlamaz ise yani olağan üstü bir durum, inanılmaz bir mucize gerçekleşmez ise üç aday yarışacak olmasına karşın çok şeyler değişmeyecek yine. Gezip dolaştığımızda, bilgiler derleyip topladığımızda görünen tablo maalesef o. Belki binbir varyasyonlarla aday ikiye iner ama gelen gideni yine aratır. Zaten daha şimdiden Genel kurulda her kim başkan seçilirse seçilsin eyvallah havası hakim kılınmaya çalışılıyor ne hikmetse.
Başkanlaşma peşine düşmüşlere üstün başarılar dilemekle olmaz. Zaten kendilerine bizzat sözlü-yazılı beyan edecek bir şeyler de kalmadı. Ne düşündüğümüzü dosta düşmana ilan ettik, sağır sultan bile duydu. Mektuplarımızı okumadılar, okuyamadılar…
Oysa devamlı birilerinden bir şeyler beklemektense, aktif siyasi hayata kısa bir mola vermeyi bilmek de siyasetin erdeminden. Bu kongresel karmaşadan birilerinin uzaklaşması acilen gerekli ama en vazgeçilmez ve en büyük servet sadece siyasetin rüzgarına kapılmak ve siyaseten dağılmak olunca bırakmak olmuyor demek ki. Olacak iş değil ama saydırmasınlar şimdi tek tek, nice kongre yitirmişler bulunmaz Hint kumaşıymışlar gibi yine yeniden sahne alıyorlar. Hem de birisi değil, ikisi değil, üçü de, üçü bir arada kaybedenler. Daha çok dillenmiş, dillenecek gerçekler var ama zamanı değil. Öyle dinlenmiş satırlar var ki heybede, kongre önü haybeden ve hariçten okumaya niyetimiz yok. Kongre bitsin, geçsin gitsin zamanı gelince bakarız hal çaresine. Kimse neden ise hikayenin sonuna gelindiğini anlamak istemiyor, işte mesele budur.
Ayrıca bin yıllık umutlar bir gecede filizlenmez, bin yılda zor bir hal filizlenenler ise bir gecede biçilemez. Eğer her fırsat ele geçtiğinde böyle davranılıyorsa değme siyaset simsarlarına ve değme siyaset simyacılarına iş çıkar. İşi planlayanlar da başka çıkar yol kalmıyor babında bazı klişe isimler üzerinde nazlanırlar. Ve böylece her kongre göstermelik iyi niyetli çabalarla başlar, görkemli cellada dönüşür. Bu arada maalesef birileri çıkar daima bu basma kalıp oyunun sahnelenmesine öncülük ederler. Bu ne siyaseten göçebelik yansımasıdır anlamak mümkün değil.
Bir safsata portresi yaratmak, kara pelerinine sarılmış kahramanlar bulmak ve kara gözlüklerini takmış saksonya rölyefi pozunda kaygısızlara bel bağlamanın adı aktif siyaset olunca ortak sevinçler de çok sonraya kalır. Birçok nitelikli unsur pas alamaz, pasifize olur. Gök kubbede kaybedenlerin kasıtlı kıkırdayışları kalır sadece. Prizmadaki ışık kırılır ve piramidin temeli daha inşa aşamasında çöker. Böyle de biline.
Veya şöyle biline; ince bir dal gibi kırılan yüreğimizde, okyanus dalgalarına karışan nice canlı ayrıntılar gizli aslında. Yine de pusulasız, fasılasız hala peşindeyiz umudun. Çünkü su kokuyor masmavi, tuz ve yosun ve özgürlük kokuyor hayat. Şu siyaset öyle bir olgu ki, varlığını hissediyoruz bir aralık eşsiz sırrın ve soluğumuz kesiliyor. Soluğumuz çıkmaz sokaklarda okyanusu arıyor yinede solculuk adına. Ve yüreğimiz buz tutuyor. Buz tutsa da yürekler her şey okyanusta saklı. Yani okyanustayız denize hasret.
Veya böyle biline; Bizim içinde hasretlik elbette bir gün biter ve nasılsa okyanusu bulduğumuzda dünyayı, dünyayı bulduğumuzda okyanusu kucaklarız. Soluk soluğa buğulu camdan baktığımızda ise koyun yüklü gemilerin bir bir battığını göreceğimizi iyi biliriz. Hikayenin sonunu da iyi biliriz. Asıl soluğumuz işte o vakit kesilecektir ama çare yok. Kulağımıza vuran okyanus şapırtısıdır, sözcükten dalgalarıdır umudumuz. Dağları yara yara gelen metinlerdeki var olan nurlu çelişkidir, tüm uykularımızı delik deşik edecek olan. Ve gün olur şu beter uykudan uyanırız.
Bilinse ne olur, bilinmese ne olur, dileklerimizi işine gelen işine geldiği gibi anlasın artık. Ama gerçekler ve simgeler asla yanılmaz ve yanıltmaz.
Özeleştiri kongresi öncesi son yazı budur ve burada son bulur…
ÖLÜ MAVİ…
ÖLÜ MAVİ…
Öldüm mü nedir?
Ölgün esintileri dirilten yaz sıcağında
tekdüze dalgalara sığındım
horlaması bol güneşlenen ışığımı arıyorum.
Unutalı yıllar olmuş
göğüs germeleri arzuluyorum.
Yudumladığım sendin deyip denesem mi yeniden
çok boyutlu durgunlukları yaşarken bedenim
görenlere ziyafet tarzından.
Tenhalaştığını hissettikçe bunalıyorum heyhat
meze oldun bana be aksi şehir
sadece gülümsemekle yetinebiliyorum şimdilik.
Can derdine düştüğüm günler işte bu günler
ve adada yareli ışığa sarılmayı yeğliyorum
yüreği durduruverecek panikler yaşamadan hiç.
Tansiyonum dokuza beş nabız elli bilmem kaç
bir toprak adamıyım ben deniz değilim.
Güngörmüş bir acıma duygusuyla karışık
günlerce sensizliğin sesini dinliyorum
pişmanlıkları hiç sorgulamadan.
Çepeçevre nakışlı gülümsemelerle
gönderiyorum adına yorgun adımlarımı
gönderdeki albayrak gibi tertemiz.
Ve aya selam veriyorum çaresiz
yıldızlara da selam.
Çünkü sen meze oldun bu aksi şehre
biliyorum nabzıma yazdığın sihri
asi ve asil.
Öldüm mü nedir?
Balık kuraklığına teslim aklımın zehri
yaşamak işte odur o andır.
Tek bir an
ve rıhtımda yırtılır kara duvar
hava aksırıp durur sabahlara kadar.
Ölü maviye paslı çarmıhlar dikilir
ve deniz ağlar kucağımda
islim üzerindeki masmavi bulutlar da.
Dağılır gider ardım sıra anılar
oysa el ele tutuşup selamlaştığımız deniz ayni
deniz
gizli koyları aramadan elimle koymuşçasına ayni.
Buluyorum sevda masalındaki aslımı
Aslıyı kaybetmişçesine yaslı
baldırından öptüğüm gün bugün gibi capcanlı
Sanki Öldüm mü nedir?
Paşalimanında gizleniyor Girit ve Midilli
Sevdan oldum bre asi ve aksi şehir
git gidebildiğince en uzağa.
En yakınımda karlı yamaçlar
sivrisinek öpüşleriyle kızarıyor bedenimin gözü
fenalaştığımı bile bile bulaşıyorum kanına.
Merak ediyorum lodosun sürüklediklerini canıma
danışacağım kimse yok, yok yanı başımda.
Bunca sürüklendim peşinde perperişan
ne kazandım ki bu peşindelikten
Öldüm mü nedir?
Beşik örtülü ahşap evin verandasında yapayalnızım
yine
öldüm sırsıcak esintini beklerken
Naz kucağımda.
Yaz kaçağıyım tersyüz olmuş anılarla
öpmesi gül güneşlenen ışığımı anıyorum
unutalı yıllar var unutulmuşum.
Deniz tamda göğüs hizamda yalpalıyor
yalanladığım sendin deyip dönsem mi seferlerden
acaba Öldüm mü nedir?
Bin zahmet dalgaları kulaçlarken
kara dağları da aşarım
yekpare uzanırken mavi avuçlarıma
usulca ağlarım.
Ölgün maviliği delirten yaz sıcağında
akli melekelerim yerli yerinde
ama melaikelerle feleğin çemberindeyim.
Ölümün gözünden de düşmüşüm sanki
son bir emre kadar derin saplantılardayım
yaşamak buysa eğer
Öldüm mü nedir?
1 Aralık 2015 Salı
YİNE YAKMIŞ YAR MEKTUBUN UCUNU…
YİNE YAKMIŞ YAR MEKTUBUN UCUNU…
Yıllar önce ileride mektup yazmayı da özleyecek insanlar deselerdi veya yeni yetişenler mektup yazmayı hiç bilmeyecekler denilseydi hadi canım olurdu yanıtı. Hadi canım. Ama gerçek oldu…
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Hiç gönderilmeyecek, hiç okunmayacak, okunsa da okuduğundan hiçbir şey anlamayacak kon-kurul apolitiklerine üç beş mektup yazınca bu son noktayı koymak da farz oldu, zorunluluk oldu.
Mektup, gözle görülür ahenkle titreyen el yazısında geleceğin, başa geleceklerin gizlenmesidir, en helalinden. Titrek mum alevinde veya ceryan tuzağında umudu kutsala yakın yaşayanların, yaşatabilenlerin pırıltılı bakışlarla yazdıkları satır satır irdelense de, tek dil ile çözülemeyecek kimsesizliği yaşatır aslında. Ve bunca akan zamandan sonra anımsatır geçmişi, geleceğe;
“ Duvarda deniz, denizde duvar var. Ve uyku var çok uyku. Ve mevsim sonbahar. Yaprak yaprak savruldular dünyaya. Çıldırık dalgalarla boğuştular yıllarca. Kuzeydeki bir kaleden ta Kız Kulesine kadar. Deniz duvar, duvarda iki yeşil göz. Tam öpülesi suretler. Can suyu, can kızı, denizkızı. En tatlı uykusunda şimdi âlem, onlar uykusuz. Ve denizin rüyasında ılımışık bir dehliz. Kaybolup gittiler unutulmazlık uğruna. Ve bir mektup yazdılar doğana, doğmayana. Hiç gönderilmeyecek olanından…”
Tüm karşılaşmalar yıllar öncesinden esintiler taşır mektupların özüne özüne. Masumca ve gönülden yaşanmış aşklarla gelişir ve buruk bir tat bırakırlar akıllarda. Yaşamı imgelemektir aslında mektuplar. Şirin şirinliğinde, üzen yüzen duygularla dolaşırlar tüm gözlerde. Dingin günlerin engin tasarımlarıdır mektuplar. Sözcükler çekimsiz fiillerle ve rötuşsuz kurgusuz dönerler evlerine. Karanlık zifiri odaları aydınlatırlar her seferinde. Kısa animasyonlara da kıvrak alternatiflerdir. Karmaşık karmakarışık günlerin kâğıda evrimleşen iyi halidir mektup. Çetin diyalogların yumuşadığı,estetik üslubu geliştiren anıları pekiştiren ışık bağlantılı formüllerdir mektuplar.
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Mektupların şimdi hiçe sayıldığı ama yıllar sonra acayip değerlenecek bu unutulmuşluğu, yaşanan bu kısır döngü mutlaka sorgulanacaktır. Hayalin formüle edilmiş ve etiketlenmiş her yeni günü simgeli simgesiz makyajlarla mutlaka özlenecektir. Sert metinler içerdiğinde iletişim kesilecek, bazen uzun bir aradan sonra kızgınlık ve kırgınlıklar bitecek, nasılsın soru işareti, merhaba üç nokta ve sevgi sözcükleri ile tekrar başlayacaktır.
Mektup bu, sözcükler sıralanır araya bir şeyler de gizlenir ve hep ayni yol izlenir. Okur, bir daha okur ve bulur hazineyi. Bazen tek bir sözcük bazen tek bir tümcedir akıllarda iz bırakan. Ama bırakır. Bulmaktan öte hazineyi, sevgiliyi en yakın, en sıcak hissetmektir mesele. O sıcaklıkta beynini deliren rüzgârlara açtığında uzağa en uzağa uçurur mektuplar.
Mektuplarda sokak lambaları altında titreyen sokak canlılarının cesaretliliğiyle soyunur kısır kalmış sözcükler. Önce çarpıntıyla sarsılırlar ama kimin fısıldadığı belli olmayan türlü yakınlaşma nidalarıyla iyileşirler. Ve sözcükler dizelerle birleşirler, husumette hastalıkta kalmaz gecelerce. Arada uzun aradan sonra boş mücevher kutularından çıkarılır ve mektuba ve zarfına ilişmiş mis kokular içe çekilir. Kafanın içindeki kıvrımlara hapsolmuşluğa tutsaklığa nice özgürlükler üflenir. Itır ıtır nefeslenilir. Gecenin en çılgın senfonisi henüz başlamayınca deniz, yosun ve parfüm kokusuna bulanmış mektup eksik kalmış tüm kucaklaşmaları sunar, anıları bir bir tazeler.
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Uzunca sürer, bir ara biter yol uzundur, yolcu yorgundur. İsimleriyle ölümsüzleşen ayakta ölmeyi yeğleyenlerin mektupları vardır tek sayfalık. Veya destansı uzunlukta kapsamı olan. İşte onlar tarih sahnesinde en sahici öykülerin ayak izleridir. Devlerin devletlisi olarak yerlerini almışlardır tarih babadan. Anaya, babaya ve kardeşlere öğütlerle, iyi dileklerle biter ömürler. Onlar sessizce ölmeye yönelen ancak yürek yakanlardır ve ölümsüzleşenlerdir. Ölümsüzdür onlar, onların ki. Mektupları okuyanlara, okuyamayanlara dünyaya emanettir.
Yıllar evvel mektup yazmak özlenecek denilseydi deliriş hızında bir serin hava eserdi balkonlarda. Fısıltılar eşliğinde sadece ikimize küçük bir dünya diye başlayan satırlarla, pembe panjurlu pencerelerden dünyaya açılırdı gönüller. Deniz, derya ve liman hayat ölümü de, ölümsüzlüğü de birlikte sınamak olunca daha çok mektuplar yazılır.
Edip daha küçük bir çocukken, okumayı söktüğünde canı canana adayıp yazmalar, yazılmalar sınar. Ve mektuplaşır.
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Şimdi öyle bir mektup yazmak var ya birilerine, ateş gibi, rota ve nota bağlamında, zehir zemberek, mektubun ucunu yakacak cinsten ama zamanı değil. Zaten kimse okuyamaz…
Yıllar önce ileride mektup yazmayı da özleyecek insanlar deselerdi veya yeni yetişenler mektup yazmayı hiç bilmeyecekler denilseydi hadi canım olurdu yanıtı. Hadi canım. Ama gerçek oldu…
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Hiç gönderilmeyecek, hiç okunmayacak, okunsa da okuduğundan hiçbir şey anlamayacak kon-kurul apolitiklerine üç beş mektup yazınca bu son noktayı koymak da farz oldu, zorunluluk oldu.
Mektup, gözle görülür ahenkle titreyen el yazısında geleceğin, başa geleceklerin gizlenmesidir, en helalinden. Titrek mum alevinde veya ceryan tuzağında umudu kutsala yakın yaşayanların, yaşatabilenlerin pırıltılı bakışlarla yazdıkları satır satır irdelense de, tek dil ile çözülemeyecek kimsesizliği yaşatır aslında. Ve bunca akan zamandan sonra anımsatır geçmişi, geleceğe;
“ Duvarda deniz, denizde duvar var. Ve uyku var çok uyku. Ve mevsim sonbahar. Yaprak yaprak savruldular dünyaya. Çıldırık dalgalarla boğuştular yıllarca. Kuzeydeki bir kaleden ta Kız Kulesine kadar. Deniz duvar, duvarda iki yeşil göz. Tam öpülesi suretler. Can suyu, can kızı, denizkızı. En tatlı uykusunda şimdi âlem, onlar uykusuz. Ve denizin rüyasında ılımışık bir dehliz. Kaybolup gittiler unutulmazlık uğruna. Ve bir mektup yazdılar doğana, doğmayana. Hiç gönderilmeyecek olanından…”
Tüm karşılaşmalar yıllar öncesinden esintiler taşır mektupların özüne özüne. Masumca ve gönülden yaşanmış aşklarla gelişir ve buruk bir tat bırakırlar akıllarda. Yaşamı imgelemektir aslında mektuplar. Şirin şirinliğinde, üzen yüzen duygularla dolaşırlar tüm gözlerde. Dingin günlerin engin tasarımlarıdır mektuplar. Sözcükler çekimsiz fiillerle ve rötuşsuz kurgusuz dönerler evlerine. Karanlık zifiri odaları aydınlatırlar her seferinde. Kısa animasyonlara da kıvrak alternatiflerdir. Karmaşık karmakarışık günlerin kâğıda evrimleşen iyi halidir mektup. Çetin diyalogların yumuşadığı,estetik üslubu geliştiren anıları pekiştiren ışık bağlantılı formüllerdir mektuplar.
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Mektupların şimdi hiçe sayıldığı ama yıllar sonra acayip değerlenecek bu unutulmuşluğu, yaşanan bu kısır döngü mutlaka sorgulanacaktır. Hayalin formüle edilmiş ve etiketlenmiş her yeni günü simgeli simgesiz makyajlarla mutlaka özlenecektir. Sert metinler içerdiğinde iletişim kesilecek, bazen uzun bir aradan sonra kızgınlık ve kırgınlıklar bitecek, nasılsın soru işareti, merhaba üç nokta ve sevgi sözcükleri ile tekrar başlayacaktır.
Mektup bu, sözcükler sıralanır araya bir şeyler de gizlenir ve hep ayni yol izlenir. Okur, bir daha okur ve bulur hazineyi. Bazen tek bir sözcük bazen tek bir tümcedir akıllarda iz bırakan. Ama bırakır. Bulmaktan öte hazineyi, sevgiliyi en yakın, en sıcak hissetmektir mesele. O sıcaklıkta beynini deliren rüzgârlara açtığında uzağa en uzağa uçurur mektuplar.
Mektuplarda sokak lambaları altında titreyen sokak canlılarının cesaretliliğiyle soyunur kısır kalmış sözcükler. Önce çarpıntıyla sarsılırlar ama kimin fısıldadığı belli olmayan türlü yakınlaşma nidalarıyla iyileşirler. Ve sözcükler dizelerle birleşirler, husumette hastalıkta kalmaz gecelerce. Arada uzun aradan sonra boş mücevher kutularından çıkarılır ve mektuba ve zarfına ilişmiş mis kokular içe çekilir. Kafanın içindeki kıvrımlara hapsolmuşluğa tutsaklığa nice özgürlükler üflenir. Itır ıtır nefeslenilir. Gecenin en çılgın senfonisi henüz başlamayınca deniz, yosun ve parfüm kokusuna bulanmış mektup eksik kalmış tüm kucaklaşmaları sunar, anıları bir bir tazeler.
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Uzunca sürer, bir ara biter yol uzundur, yolcu yorgundur. İsimleriyle ölümsüzleşen ayakta ölmeyi yeğleyenlerin mektupları vardır tek sayfalık. Veya destansı uzunlukta kapsamı olan. İşte onlar tarih sahnesinde en sahici öykülerin ayak izleridir. Devlerin devletlisi olarak yerlerini almışlardır tarih babadan. Anaya, babaya ve kardeşlere öğütlerle, iyi dileklerle biter ömürler. Onlar sessizce ölmeye yönelen ancak yürek yakanlardır ve ölümsüzleşenlerdir. Ölümsüzdür onlar, onların ki. Mektupları okuyanlara, okuyamayanlara dünyaya emanettir.
Yıllar evvel mektup yazmak özlenecek denilseydi deliriş hızında bir serin hava eserdi balkonlarda. Fısıltılar eşliğinde sadece ikimize küçük bir dünya diye başlayan satırlarla, pembe panjurlu pencerelerden dünyaya açılırdı gönüller. Deniz, derya ve liman hayat ölümü de, ölümsüzlüğü de birlikte sınamak olunca daha çok mektuplar yazılır.
Edip daha küçük bir çocukken, okumayı söktüğünde canı canana adayıp yazmalar, yazılmalar sınar. Ve mektuplaşır.
Yine yakmış yar mektubun ucunu…
Şimdi öyle bir mektup yazmak var ya birilerine, ateş gibi, rota ve nota bağlamında, zehir zemberek, mektubun ucunu yakacak cinsten ama zamanı değil. Zaten kimse okuyamaz…
29 Kasım 2015 Pazar
SİYASETİN ER MEYDANI YOK…
SİYASETİN ER MEYDANI YOK…
Siyasetin er meydanı yok ama varsayalım ki var, işte biz o Er meydanına sıkışmış halkız, halktanız. O nedenle bu kongresel-kurultaysal cenderede eşyanın tabiatına hakkıyla bakamaz, eşyanın en parlak görünen yüzüne, en cilalı sunulan sathına hayran kalırız. Kala kalanlar olarak ilk fırsatta kendi içimizde bile zatlar katlar, işler güçler, paralar pullar, kişiler muhteremler hakkında yaratılan balonlara tesadüfî ve geçici hevesle meyilleşiriz.Sınıf ve ideoloji, aidiyet ve derin kanaatlere, gelenek ve göreneklere hiç mi hiç aldırmadan, sabit fikirliliği alabildiğine yücelten ve basmakalıp kindarlaşmayı dirilten asılsız, temelsiz fikirlere kayan mutlu azınlığın sessiz çoğunluğu oluruz daima.
“ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir ”…
Kongreler ve kurultayları siyasetin Er meydanı belleyip biz de adayız denilse deneyimlerle sabittir, aşağıdan yukarı nedense herkes acı bir tebessüm yapar. Aslında şunu bilmek lazım: herkes demokrasi gereği aday oluyor. Parti içi demokrasinin işletildiğine inanarak yarışta ben de varım diyor. Neden örgüt emekçileri adaylaştığında horlanıyor, dışlanıyor bunu da anlamak mümkün değil ama gerçek aynen böyle. Daha dün partili olanlar, uzun yıllar partiyle alakası bulunmayanlar, bir anda yönetici, bu gün yarın atamalı, tam destekli milletvekili adayı, önseçimli merkez teşvikli milletvekili, muhtemel bakan adayı, genel başkan adayı oluyorlar. Bunlara her şey mübah ancak partiye ömrünü vermiş parti emekçilerine gelince iş hemen değişiyor. Onlar aday olunca kıyamet kopuyor, onlara her şey günah. Demek ki siyasal yaşamda erdemliliğe, yeteneğe ve sarf edilen emeğe göre yükselmek esastır ilkesini benimsemek, Tüzük böyle diyorsa da hikâye, büyüklere masal.
Er meydanı yok sayıldıkça elbette siyasal iktidara topyekûn muhalefet edecek nitelikte siyasi kadrolar her zaman iş başına gelmeyebilir. Yine de bu bağlamda nicel yeterlik uygun olmasa da ısrarcı olmak esastır. Ancak bu kongreler ve kurultaylar sürecinde değişen bir şey olmayacağı adaylaşmalardan açıkça belli. Onlardan birinin seçilmesi durumunda temsil ettikleri kesim de yine biz olmayacağız galiba. Böyle oluşturulacak bir yapı meçhule giden bir yapıdır, yapısal bozukluğun devamıdır. Birkaç seçim daha kaybettirir şu garip partiye o kadar. O yüzden biz meçhule giden bu gemiye gönüllü binmek istemiyoruz. Dolmuşa da binecek değiliz. Her zamanki gibi tek başına da kalsak yine yürürüz günümüz siyasetinin engebeli yollarında.
“ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir ”…
Siyasetin er meydanı bir türlü kurulamadığından yıllardır yaptığımız siyasete yabancılaştırılıyoruz. İyice yabancılaşarak siyaset yapıyoruz, emek veriyoruz, karşılığında da ödül olarak hep vefasızlık görüyoruz. Kimin, kimlerin nerelere ne şekilde, nasıl ve kimin adamı olarak getirildiğini, gözler kapanıp neden seçildiğini çok iyi biliyoruz. Kimilerine öyle gelebilir veya işlerine geldiği gibi anlayabilirler ama bu sütunlarda asla ahkâm kesmedik kesmiyoruz. Çünkü kürsülerden, sütunlardan gerçekleri her zaman söyleme misyonu üstlenmişiz. Bu son yazı köşe başlarını tutup, yerini şaşıranlara bir uyarıdır, liderler geleceğin projelerini yapar, yöneticiler de uygularlar.
Siyasetin er meydanı olmayacağını vurgular biçimde bizleri sadece izleyici konumunda görmek istiyorlar ise çalış çabala sonra işaret ettiğimize oyunu ver, hiçbir şeye de karışma demek istiyorlarsa çok ayıp ediyorlar. Bir kez daha ayıp ediyorlar gerçekten. Bu tavırla küslükler dargınlıklar, yalan yanlışlıklar siyaseti ortadan kalkmaz.
Ve hal böyle olunca nüfuz kısa zaman içinde temelinden sarsılan, güçlendikçe zayıflayan, harb ettikçe darb edilen, darbelerle debelenen, sinirsel nöbet vurgunlarına savrulan bir nüfusa devşirilir. Tüm kavruk kabiliyetler, yani halka sürekli telkin edilen ve şırıngalanan fikirler ne kadar yanlış olursa olsun göze batmaz, bir acayip şekilcilik, zaruretten ızdırap ve zihinde basmakalıp hayal dünyaları yaratılır. Tüm bunlara seyirci kalmamak için biz de adayız diyemiyoruz çünkü siyasetin er meydanı yok diyenler de çoğalır.
“ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir ”…
Siyaset er meydanında harmanlanmaz ise, kongreler ve kurultaylara kaç boyutlu bakılırsa bakılsın, aktivitelerin bin bir türlüsüyle bile dirilişi ve yenilenişi sağlamak iyice güçleşir. Aklı sıra iyi gelecek tarzında dayatılan beklenmedik hamleler her koşulda yeni yitirişleri günceller. Bu kongreler ve kurultay sürecini belirleyen zayi günlerinde hane hesabına düşen ise hala sırasını beklemek ile üretmek-üretmemek arasında bocalatılan kadrolardan sayılmaktır. Bu türe hapsedilen her kadroya da yazık olur, oluyor. Partiyi düşünen var mı yok mu başka bir makale konusu.
Siyasetçi bulunur meydan bulunmaz, meydan bulunur siyasetçi bulunmaz, siyasetin er meydanı olmadığından taban tavan çelişkilerinden güç alarak adaylaşma adaylaştırma boyutunu hiç irdelemeden birilerince uygun görülmüştür diye, kısır destek hesabıyla yollara düşmek kolaycılık ve kalaycılık olur. Bu finişi baştan belli yarışa sürülme alaycılığı yeni siyasi sürgünler yaratan kabullenilmesi zor hatada ısrarcılıktır. Oysa direnmek esastır bu sıradanlığa, kısır döngüye. Ancak ortak bir reddediş ve reddediliş keskinliği yaşatılınca inisiyatif geçici olarak tabandan kayar, tavandan icazet alanlara geçer. Ama zamanla onlara da bomboş meydanlar kalır ve er meydanları dar gelmeye başlar. Böylece her adımda tabansız adaylaşma, adaylaştırma ve aday zemini aramalar gönülden desteklenmeyen bir sürece taşır kongreleri ve kurultayı. Siyasi derdi içinde saklı, geleceğin istenen rotada asla kotarılamayacağını gören ve açıkça katlanılamayacak günlerin yakınlaştığını bilen bir ekol oluşur. Zaten o aşamada üreten beyinlerin ortaya çıkması çıkarılması artık büyük bir suçtur.
Siyaset er meydanında yapılmayınca örgüt gereğini yapar salvosu da kurtarmaz bu yakın plan fiilsiz çekimleri. Yer çekimsiz, fiiliyatsız bir sürece dayanır tüm idealler ve ampul değil, balonlar patlar yine…
Siyasetin er meydanı yok sayıldıkça da; “ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir”…
Siyasetin er meydanı yok ama varsayalım ki var, işte biz o Er meydanına sıkışmış halkız, halktanız. O nedenle bu kongresel-kurultaysal cenderede eşyanın tabiatına hakkıyla bakamaz, eşyanın en parlak görünen yüzüne, en cilalı sunulan sathına hayran kalırız. Kala kalanlar olarak ilk fırsatta kendi içimizde bile zatlar katlar, işler güçler, paralar pullar, kişiler muhteremler hakkında yaratılan balonlara tesadüfî ve geçici hevesle meyilleşiriz.Sınıf ve ideoloji, aidiyet ve derin kanaatlere, gelenek ve göreneklere hiç mi hiç aldırmadan, sabit fikirliliği alabildiğine yücelten ve basmakalıp kindarlaşmayı dirilten asılsız, temelsiz fikirlere kayan mutlu azınlığın sessiz çoğunluğu oluruz daima.
“ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir ”…
Kongreler ve kurultayları siyasetin Er meydanı belleyip biz de adayız denilse deneyimlerle sabittir, aşağıdan yukarı nedense herkes acı bir tebessüm yapar. Aslında şunu bilmek lazım: herkes demokrasi gereği aday oluyor. Parti içi demokrasinin işletildiğine inanarak yarışta ben de varım diyor. Neden örgüt emekçileri adaylaştığında horlanıyor, dışlanıyor bunu da anlamak mümkün değil ama gerçek aynen böyle. Daha dün partili olanlar, uzun yıllar partiyle alakası bulunmayanlar, bir anda yönetici, bu gün yarın atamalı, tam destekli milletvekili adayı, önseçimli merkez teşvikli milletvekili, muhtemel bakan adayı, genel başkan adayı oluyorlar. Bunlara her şey mübah ancak partiye ömrünü vermiş parti emekçilerine gelince iş hemen değişiyor. Onlar aday olunca kıyamet kopuyor, onlara her şey günah. Demek ki siyasal yaşamda erdemliliğe, yeteneğe ve sarf edilen emeğe göre yükselmek esastır ilkesini benimsemek, Tüzük böyle diyorsa da hikâye, büyüklere masal.
Er meydanı yok sayıldıkça elbette siyasal iktidara topyekûn muhalefet edecek nitelikte siyasi kadrolar her zaman iş başına gelmeyebilir. Yine de bu bağlamda nicel yeterlik uygun olmasa da ısrarcı olmak esastır. Ancak bu kongreler ve kurultaylar sürecinde değişen bir şey olmayacağı adaylaşmalardan açıkça belli. Onlardan birinin seçilmesi durumunda temsil ettikleri kesim de yine biz olmayacağız galiba. Böyle oluşturulacak bir yapı meçhule giden bir yapıdır, yapısal bozukluğun devamıdır. Birkaç seçim daha kaybettirir şu garip partiye o kadar. O yüzden biz meçhule giden bu gemiye gönüllü binmek istemiyoruz. Dolmuşa da binecek değiliz. Her zamanki gibi tek başına da kalsak yine yürürüz günümüz siyasetinin engebeli yollarında.
“ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir ”…
Siyasetin er meydanı bir türlü kurulamadığından yıllardır yaptığımız siyasete yabancılaştırılıyoruz. İyice yabancılaşarak siyaset yapıyoruz, emek veriyoruz, karşılığında da ödül olarak hep vefasızlık görüyoruz. Kimin, kimlerin nerelere ne şekilde, nasıl ve kimin adamı olarak getirildiğini, gözler kapanıp neden seçildiğini çok iyi biliyoruz. Kimilerine öyle gelebilir veya işlerine geldiği gibi anlayabilirler ama bu sütunlarda asla ahkâm kesmedik kesmiyoruz. Çünkü kürsülerden, sütunlardan gerçekleri her zaman söyleme misyonu üstlenmişiz. Bu son yazı köşe başlarını tutup, yerini şaşıranlara bir uyarıdır, liderler geleceğin projelerini yapar, yöneticiler de uygularlar.
Siyasetin er meydanı olmayacağını vurgular biçimde bizleri sadece izleyici konumunda görmek istiyorlar ise çalış çabala sonra işaret ettiğimize oyunu ver, hiçbir şeye de karışma demek istiyorlarsa çok ayıp ediyorlar. Bir kez daha ayıp ediyorlar gerçekten. Bu tavırla küslükler dargınlıklar, yalan yanlışlıklar siyaseti ortadan kalkmaz.
Ve hal böyle olunca nüfuz kısa zaman içinde temelinden sarsılan, güçlendikçe zayıflayan, harb ettikçe darb edilen, darbelerle debelenen, sinirsel nöbet vurgunlarına savrulan bir nüfusa devşirilir. Tüm kavruk kabiliyetler, yani halka sürekli telkin edilen ve şırıngalanan fikirler ne kadar yanlış olursa olsun göze batmaz, bir acayip şekilcilik, zaruretten ızdırap ve zihinde basmakalıp hayal dünyaları yaratılır. Tüm bunlara seyirci kalmamak için biz de adayız diyemiyoruz çünkü siyasetin er meydanı yok diyenler de çoğalır.
“ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir ”…
Siyaset er meydanında harmanlanmaz ise, kongreler ve kurultaylara kaç boyutlu bakılırsa bakılsın, aktivitelerin bin bir türlüsüyle bile dirilişi ve yenilenişi sağlamak iyice güçleşir. Aklı sıra iyi gelecek tarzında dayatılan beklenmedik hamleler her koşulda yeni yitirişleri günceller. Bu kongreler ve kurultay sürecini belirleyen zayi günlerinde hane hesabına düşen ise hala sırasını beklemek ile üretmek-üretmemek arasında bocalatılan kadrolardan sayılmaktır. Bu türe hapsedilen her kadroya da yazık olur, oluyor. Partiyi düşünen var mı yok mu başka bir makale konusu.
Siyasetçi bulunur meydan bulunmaz, meydan bulunur siyasetçi bulunmaz, siyasetin er meydanı olmadığından taban tavan çelişkilerinden güç alarak adaylaşma adaylaştırma boyutunu hiç irdelemeden birilerince uygun görülmüştür diye, kısır destek hesabıyla yollara düşmek kolaycılık ve kalaycılık olur. Bu finişi baştan belli yarışa sürülme alaycılığı yeni siyasi sürgünler yaratan kabullenilmesi zor hatada ısrarcılıktır. Oysa direnmek esastır bu sıradanlığa, kısır döngüye. Ancak ortak bir reddediş ve reddediliş keskinliği yaşatılınca inisiyatif geçici olarak tabandan kayar, tavandan icazet alanlara geçer. Ama zamanla onlara da bomboş meydanlar kalır ve er meydanları dar gelmeye başlar. Böylece her adımda tabansız adaylaşma, adaylaştırma ve aday zemini aramalar gönülden desteklenmeyen bir sürece taşır kongreleri ve kurultayı. Siyasi derdi içinde saklı, geleceğin istenen rotada asla kotarılamayacağını gören ve açıkça katlanılamayacak günlerin yakınlaştığını bilen bir ekol oluşur. Zaten o aşamada üreten beyinlerin ortaya çıkması çıkarılması artık büyük bir suçtur.
Siyaset er meydanında yapılmayınca örgüt gereğini yapar salvosu da kurtarmaz bu yakın plan fiilsiz çekimleri. Yer çekimsiz, fiiliyatsız bir sürece dayanır tüm idealler ve ampul değil, balonlar patlar yine…
Siyasetin er meydanı yok sayıldıkça da; “ Siz ne haldeyseniz, başınıza o haldekiler getirilir”…
28 Kasım 2015 Cumartesi
NİSAN NİŞANI, KARA FATİH…
NİSAN NİŞANI, KARA FATİH…
NİSAN NİŞANI
Nisan
yağmurlarıyla yolladım seni.
Islak
geceleri yeşil sırt çantana sığdırıp
dağlarına
pus vurmuş Sivas ellerine.
Pusu
kurarsan eğer puştsun Allah’ın Garip’ine..
Yaktığın
canlar yanmadı bilesin
İçimde
ne yaz ne de yaş kaldı
şimdi
bir garip yolcuyadır gizlediğim gözyaşları.
Aksulara
vurmuşum geleceğimi ahımı
döneceğini
bile bile yüreğim yanar,
dağlanırım
yüreğimin kuzeyinden.
Dağlarında
turna sürüleri türkünü söyler
sürgün
vermiş nisan yağmurlarıyla
er doğanlar
ağlar.
Doğayı
sığdırıp yeşil sırt çantana
Bir sarhoş
gece yarısı uğurladım Sivas’a.
İçimde
ne yaz ne de kış köşesi kaldı
Bir garip
yolcuyadır gül çiçek baharlar.
Bu günden
tezi yok
ihtişamla
yoğrulur çıplak toprak
ve orta
yerinde bir orman manzarası yakışır.
Ihlamur
kokar yangınlar
Kekik
kekik nefesi tüter.
Şimdi
nisan yağmurlarından önce beklerim seni.
Gerçekleri
yeşil sırt çantana sığdırıp
bir garip
Tanrı misafiri gibi dön gel.
Sofra
hayal ettiğince fakir
gönüller
acayip zengin.
Kaç kez
helalleştim bir bilsen herkesle
Aksulara
vurmuşum geleceğini,
bilirim
döneceğini.
Kızma
birader içimde ne haz ne caz
kalmadı
imbikten süzülen bal
Bal ormanında
bir sezonluk ayrılık
varsa
yoksa bir ipek böceği masalı.
Duvarlarda
sesin, izin
dudağımda
Sivas ellerinde sazım çalar şarkısı
Nisan
yağmurlarıyla öğrendim
Asla
unutmam, unutmayacağım…
KARA FATİH
Nice
fetihten sonra
Birinci
Dünya Savaşının başladığı gün
haki
ceketinle tahta çıktın.
Dosyan
elindeki zarfta
Kayıtlı
mühürlü hayatın
On beş
temmuz bin dörtyüz yirmi
seferberlik
emriyle gönüllü askersin.
Kumandanım
dominom
Estergon’u
bırakma sakın sahte hilallere asla.
Fethin
mübarek ola
teşekkürler
en kalpten
Solak
Fatih sen fethet İstanbul’u da.
Asker
agan Temeltepe’den destekler ihatanı.
Tak kızıl
dominoyu omzuna
havaalnından
içeri vur sineni
Samsun’a
yakın şahlan.
Ata
paşa meydanda gözler yolunu
şahlanmış
küheylanı ile.
Topal’ın
hemşerisiyim de hemen tanır seni
tanır
yiğit uşağını.
Uşak
dediksek öyle değil seni bizi, hepimizi.
Hey gülüm
Karadeniz
dikeninden
ipek yaprağına , fındık ocağına
en hırçın
kara dalgalarına tanır.
Kaldır
başını dik dur sen
eğilme
hiç
sen aslan
evladısın.
Baban
anan dualar eder arkandan
bacınla
en büyük gardaşın gururlanır.
Eylülde
gel şarkısını dinler odalar
Samsun’dan
Sivas’a uzar aksulu yollar
köprülerden
bir atlı geçer
dillerde
tellerde gönüllerde vatan aşkı.
Ben deniz
Erzurum sefer görev emirli astın
Onaltı
temmuz bin dört yüzyirmi
Kongreler
tamam
tak altın
yıldızı omzuna
gerekirsem
eğer emret gönül erine de.
Dünyan
bileğindeki nabızda atar
haki
ceketini çıkart ser tahtına
ve
haykır.
Bunca
savaş çok fazla dünyaya.
Başladığı
gün defet hepten
nice
fetihler yakışır sana kara Fatih
fethet
oğlum…
KORKU, GAZETECİLERİ CAN’LANDIRIR VE GÜL’DÜRÜR SADECE…
KORKU, GAZETECİLERİ CAN’LANDIRIR VE GÜL’DÜRÜR SADECE…
“ Ben üç gazeteden, yüz bin kurşundan daha fazla korkarım.” Napoleon…
Günümüzde iletişimin her türlüsü, korkuyla ve korku imparatorluğu ile bütünleşmiştir. İçten içe bir korku duyulsa da hala iletmek olgusu kapsamında üretilir, dağıtılır ve yayılır. Ve de bir kalemde tüketilir. Her iletişim eylemliliğinde ve iletide elde edilen veriler fayda ve sonuç bağlamında çeşitli biçimlerde bölüşülür ve paylaşılır. Bu böl parçala yönet tuzağında kimine mal mülk, han hamam saray kimilerine ise eza, bela, cefa ve ceza olarak düşer.
Aynen korkusuz gazeteciler sıfatına uyan Can ve Gül’ün haberlerinden korkulup, onların payına bölüştürülen ve düşen gibi…
Yazı teknolojik araçlarla tarihe kaydedilmiş kısa veya uzun konuşmalardır. Yazılar kendi kendine konuşmaya veya diğer türden ağırlıklı konuşmalara dönüştürülmedikçe hiç anlaşılmaz işin başında. Sonra üzerinde konuşuldukça yazının mahareti ortaya çıkar ve yazıların mahiyeti de anlamlaşır.
Bu anlayış yoksunluğu ve anlam kargaşasında zaten korkak olmaktan korkulmadıkça her türlü korku boşuna sarar dünyaları. Bu korku dünyasında yoksulluk, sürülmeler, baskılar, sindirmeler, tutuklanmalar ve de ölümler gözlerde büyür. Büyüdükçe de küçülür.
Tıpkı Gül ve Can’ın savunmalarından korkulup, onların başına paylaştırılan ve gelen gibi…
İş işten geçtikten sonra ayıptır, rezalettir, günahtır ara başlıklarıyla korku çemberi nafile delinmeye çalışılıyor. Oysa en gerçekçi söylem ülke ne çekiyorsa başta on küsur yıldır iktidar olan şu politikacılardan, sonra da dönem dönem, dönme yandaşlık- yanar döner yalakalık yapmaktan utanmayan basından ve silme silik gazetecilerden çekiyor olmalıdır. Bu gerçeği ulu orta söylemekten çekinip, basın içindeki baskın gazetecilerin söylemlerine ha bire kulp takmak gazetecilikten sayılınca ve iktidar erkiyle bu tip magazinci gazetecilik modalaştırılınca çember daraldıkça daralır.
Çember daraldıkça da gerçek gazetecilik tutuklanır, aynen Can ve Gül’ün adı, namı hesabına kesilen yersiz ceza gibi…
Aslında bütün mesele sadece medya profesyonellerinin nesnelliği ve yanlışlığı değildir. Mesele dürüstlük, dürüst kalmak ve doğrunun dürüstlüğün ilişkilerde neden ortadan kaldırıldığı ve özellikle son yıllarda niçin dürüst davranılmadığı meselesidir. Hal böyle olunca adres bal ormanı korusu ve eşikten içeri Gül kokusu olur. Ve Can korkusu asla duyulmaz imparatorluğun korkusu kokusu birbirine karışınca.
Silah namlusuna Gül takmak silahı elbette barış sembolü yapmaz. Silah silahtır ateş edildiğinde Can yakar. Bazen de tutukluk yapar, ters teper, yanlış kullananın elinde patlar. Şimdilik pek hissedilmese de çok yakında Can ve Gül’ün durumunda olacaklar da budur. Tıpkı daha önce alınan gazetecilerin bin bir suçlama tutuklandığı ve zamanla beratları gibi.
“ Amerika’da ülkeyi, politikayı, dini, sosyal pratikleri basın yönetir.” E.W.Scriipt…
Basın sektöründe barış timsali sayılmak, barış iletişimi sağlıyor görünmek, demokrasiyi getirme ve demokrasiye götürme oyunları oynamak gerekçesi her ne olursa olsun asla affedilmez. Özellikle iktidarın kuyruğuna takılıp ileri demokrasi havarisi kesilmeler ve yeni anayasa bezirgâncılığı da bir yere kadar. Din, iman, vatan, millet edebiyatına sığınarak ilerici demokrat gazetecilere reva görülenler sözde insan haklarını sağlama aracı olarak asla görülemez.
Bu olayın gösterdiği gerçek artık insanın düşündüğünü, gördüğünü, duyduğunu söz, yazı, haber, görüntü ve eylem olarak gösteremeyeceğidir. Benzeri şekillerde düşünceyi ifade etme ve yayabilme olanağının da kısıtlanacağı açıktır. Hatta gösteri benzeri argümanlarla savunuya geçmek hepten suç kapsamına dahil edilebilecek bir durumdur. Ve bu durumda çok Can’lar yanar, Gül’ler solar bu uğurda. Haber alma ve haber yapma hakkının ve özgürlüğünün ortadan kaldırışı, kısıtlanması ve engellenmesi kontrolden öte bir şeydir.
Resmen kontrolün tekelleşmesidir. Tıpkı Can ve Gül’e hukuk hiçe sayılarak uygulanan gibi..
Bu tekelci kontrol korkusunu kim yasallaştırıyorsa bir kez daha düşünmelidir. Bu yapay korku vatansever gazetecileri Can’landırır ve Gül’dürür sadece, asla korkutmaz…
“ Ben üç gazeteden, yüz bin kurşundan daha fazla korkarım.” Napoleon…
Günümüzde iletişimin her türlüsü, korkuyla ve korku imparatorluğu ile bütünleşmiştir. İçten içe bir korku duyulsa da hala iletmek olgusu kapsamında üretilir, dağıtılır ve yayılır. Ve de bir kalemde tüketilir. Her iletişim eylemliliğinde ve iletide elde edilen veriler fayda ve sonuç bağlamında çeşitli biçimlerde bölüşülür ve paylaşılır. Bu böl parçala yönet tuzağında kimine mal mülk, han hamam saray kimilerine ise eza, bela, cefa ve ceza olarak düşer.
Aynen korkusuz gazeteciler sıfatına uyan Can ve Gül’ün haberlerinden korkulup, onların payına bölüştürülen ve düşen gibi…
Yazı teknolojik araçlarla tarihe kaydedilmiş kısa veya uzun konuşmalardır. Yazılar kendi kendine konuşmaya veya diğer türden ağırlıklı konuşmalara dönüştürülmedikçe hiç anlaşılmaz işin başında. Sonra üzerinde konuşuldukça yazının mahareti ortaya çıkar ve yazıların mahiyeti de anlamlaşır.
Bu anlayış yoksunluğu ve anlam kargaşasında zaten korkak olmaktan korkulmadıkça her türlü korku boşuna sarar dünyaları. Bu korku dünyasında yoksulluk, sürülmeler, baskılar, sindirmeler, tutuklanmalar ve de ölümler gözlerde büyür. Büyüdükçe de küçülür.
Tıpkı Gül ve Can’ın savunmalarından korkulup, onların başına paylaştırılan ve gelen gibi…
İş işten geçtikten sonra ayıptır, rezalettir, günahtır ara başlıklarıyla korku çemberi nafile delinmeye çalışılıyor. Oysa en gerçekçi söylem ülke ne çekiyorsa başta on küsur yıldır iktidar olan şu politikacılardan, sonra da dönem dönem, dönme yandaşlık- yanar döner yalakalık yapmaktan utanmayan basından ve silme silik gazetecilerden çekiyor olmalıdır. Bu gerçeği ulu orta söylemekten çekinip, basın içindeki baskın gazetecilerin söylemlerine ha bire kulp takmak gazetecilikten sayılınca ve iktidar erkiyle bu tip magazinci gazetecilik modalaştırılınca çember daraldıkça daralır.
Çember daraldıkça da gerçek gazetecilik tutuklanır, aynen Can ve Gül’ün adı, namı hesabına kesilen yersiz ceza gibi…
Aslında bütün mesele sadece medya profesyonellerinin nesnelliği ve yanlışlığı değildir. Mesele dürüstlük, dürüst kalmak ve doğrunun dürüstlüğün ilişkilerde neden ortadan kaldırıldığı ve özellikle son yıllarda niçin dürüst davranılmadığı meselesidir. Hal böyle olunca adres bal ormanı korusu ve eşikten içeri Gül kokusu olur. Ve Can korkusu asla duyulmaz imparatorluğun korkusu kokusu birbirine karışınca.
Silah namlusuna Gül takmak silahı elbette barış sembolü yapmaz. Silah silahtır ateş edildiğinde Can yakar. Bazen de tutukluk yapar, ters teper, yanlış kullananın elinde patlar. Şimdilik pek hissedilmese de çok yakında Can ve Gül’ün durumunda olacaklar da budur. Tıpkı daha önce alınan gazetecilerin bin bir suçlama tutuklandığı ve zamanla beratları gibi.
“ Amerika’da ülkeyi, politikayı, dini, sosyal pratikleri basın yönetir.” E.W.Scriipt…
Basın sektöründe barış timsali sayılmak, barış iletişimi sağlıyor görünmek, demokrasiyi getirme ve demokrasiye götürme oyunları oynamak gerekçesi her ne olursa olsun asla affedilmez. Özellikle iktidarın kuyruğuna takılıp ileri demokrasi havarisi kesilmeler ve yeni anayasa bezirgâncılığı da bir yere kadar. Din, iman, vatan, millet edebiyatına sığınarak ilerici demokrat gazetecilere reva görülenler sözde insan haklarını sağlama aracı olarak asla görülemez.
Bu olayın gösterdiği gerçek artık insanın düşündüğünü, gördüğünü, duyduğunu söz, yazı, haber, görüntü ve eylem olarak gösteremeyeceğidir. Benzeri şekillerde düşünceyi ifade etme ve yayabilme olanağının da kısıtlanacağı açıktır. Hatta gösteri benzeri argümanlarla savunuya geçmek hepten suç kapsamına dahil edilebilecek bir durumdur. Ve bu durumda çok Can’lar yanar, Gül’ler solar bu uğurda. Haber alma ve haber yapma hakkının ve özgürlüğünün ortadan kaldırışı, kısıtlanması ve engellenmesi kontrolden öte bir şeydir.
Resmen kontrolün tekelleşmesidir. Tıpkı Can ve Gül’e hukuk hiçe sayılarak uygulanan gibi..
Bu tekelci kontrol korkusunu kim yasallaştırıyorsa bir kez daha düşünmelidir. Bu yapay korku vatansever gazetecileri Can’landırır ve Gül’dürür sadece, asla korkutmaz…
26 Kasım 2015 Perşembe
ARADA GÖR HALİMİ…
ARADA GÖR HALİMİ…
Kader görüyorsun halimi
Halim tavrım
nicedir.
Ahvalim iyidir kaldı
bir derimin yüzülmediği
yüz yüze gelip söyleyeceklerim var sana
kaçamak filan anlamam hiç kaçma.
Kaç gündür böyle
karşımda arşın arşın uzuyor Marmara
tam karşıda Paşalimanı adası ve diğerleri
tespih boncuğu ve imamesi.
İmrenilecek bir telaş
hummalı takalar süt taşıyorlar, hububat zerzevat falan
yanıbaşımda Nisan.
İnsan bahara istese de doyamazmış demek
yaş hayli ilerleyince.
Dalgaların çağlamasını dinliyorum da şimdi
çağı çağlası farklı telden.
Elden ne gelir ki
gece ötesi sularında sarhoşlamaktayım yavaştan
tan yeri ağardığında yine kendi kendimle.
Kızdında mı aramıyorsun ey Çepni başı kader
tenhalardayım
ha burada.
Bilsen ne hallerdeyim sormadın hiç
Ustanın evinden iki adım da Marmara
Üç adımda Arasat.
Bilsen ne hallerdeyim
Marmara da
arastada.
Mutlaka arardınsa eğer nazlanman arada ara
maviye hasret renksizlikte
İşte tam oradayım
ha burada.
Şu an kaç gündür buradayım saymadım
Sormadım soymadım
Oylum oylum bedensizlikteyim.
Değişkenliğin tam varış noktasında
alevlerin çığlığında tek başıma
nevrim birim.
Görüyorsun değil mi ey susak kader
Pirim en kısa yoldan gel
gelsen de gelmesen de kaderimsin
sanki yüz yaşımda yüz yüzeyim.
Sürekli sürprizlerdeyim
ipeka kumlarda
Nisan yanıbaşımda.
İnsan bahara hiç doyamazmış meğer
İlerleyince yaş bir hayli.
İç güveyisinden hallice
ne münasebetsizlikler odamda inanamıyorum.
Çifti çubuğu bir kenara bırkmışım
baktım arada bir ufka
çubukları bir deli hortum kırmış yarı belinden
düştü elimden
elinden.
Kaç kanaldan yalnızlığımı izliyorum inan
otogardayken anında evin önündeyim
merakına derdim goncadan güller
gülemedim
gül bahçesinde Nisan.
Evet doğru karşı yakaya geçeceğim
Sonrası gözlerden ırak hayırsız ada
Ersiz isimsiz.
Paşalimanı’nın karşısı Ekinlik
Eksiz budaksız
hayırla anacağımı bilemezdim bu kadar
karşının yanı başı Koyun adası
koyunları
oyunları.
Çobansız köye çobansız ada da eklenmiş meğer.
Büyükbaba dede ayrımından belli daha çok öğrenilecekler
var
Bu arada babalar günün kutlu olsun can babam
analar her yerde ana.
Her yerde anılarınız var anam babam
öte yan beri yan
kucağımda Nisan.
Demek insan yavrusunu ancak böyle sarar sarmalarmış
çok da severmiş.
Demek baba olacak yaşta baştayım
tezelden geçmiş gitmiş yıllar.
Geçmiş ki ne geçme dalgaların gözyaşına gizleniyorum
şimdi
sabah ezanı saati maviş sulara uyanmaktayım
her sabah.
Ve ninenin mezarını arıyorum gün doğarken
er vakit.
Kapısında dut ağacı var kabristanın
dut yemiş bülbülüm.
Gülsen hallerime de durma gül eyyamcı kader
gül sensiz gül dikensiz.
Önceliği verdim sana senden yakın halden anlayışına
bu nasıl istikrar
islim üzerindeyim.
Kaçak çıplak.
Ustanın evi iki kulaçta Avşa.
Aşar da gelir misin ey hüzzam kader
bilsem yürekten delice sevildiğimi
istendiğimi bir anlık
yüze yüze gönül teline gelirim.
Yüz yıllık dağınıklıkla
buluşuruz kader çıkmazında.
Yüzde yüz kızdın ve aramıyorsun ey mostralık kader
bilsen nerelerde kayboldum
kızgınım sana
an ve an.
Kapımda nisan.
Arada gör halimi ey zalim kader
halim nice
gel gör.
Nicedir denizleyim…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)