YERLİ GÖÇMENLİK…
Bu göç ve göçmenlik konusu şu zengin coğrafyanın zenginlikten eşit oranda yararlanamayan aklıselim insanlarının en iyi bildiği konudur. Yüzyıllarca içten dıştan göçlerle enikonu içi yanmış, başı daralmıştır. Kaosa sürüklenmiştir. Ama serde göçebelik yattığından, genlerde göçerlik taşındığından desteksiz her tatlı söze kanılır ve muhacire kucak açılır. Yerinden olanlar yer edinir, yerliler yerinden mülkünden edilir. Hep alışıldık ayni hikaye.
Her adımda nostalji kıskacı. Bir zamanlar yaşandı sanki bunlar hissi. Bölgede çekim merkezi haline gelmişlik yerli yersiz göçmenliği de tetikler. Ecnebisiyle aynı değildir ama işler. Ne kadim akrabalık vardır ne de muhataplık. Ancak her koşulda sebepsiz tercihler üzerinden aynı coğrafyaya sıkışmayı öngörür yerli yabancı göçmenlik…
Dar kafalı olma cesareti büyüttükçe büyütür özel olma güdüsünü. Megalomani güçlenir galiba. Ben özelim fırsatçılığı artar. Hayal dünyası geniş olmakla doğru orantılıdır her şey. Her dönem taptaze kalan bir dondurulmuşluk ve doldurulmuşluk vardır bünyede. Dolmuşa binmek deyimi deneyimi güçlendiren bir yarenlikle kucaklaşınca yeni göçleri de sıraya bindirir. Kim ve nereden olduğuna bakılmaz artık. Alışmışlık ve alıştırılmışlık işler sadece.
Yerlilik her türlü prensibi de belirler ve etkiler. Alakasız ve arsız tartışma ortamından beslenir. Bir çift tatlı söz etrafında döner dolaşır ayrılıklar ve gecikmiş buluşma senfonisi. Öyle ki yürek dayanmaz inleyen nağmelere. Ve zamanla her fırsatta yerli yabancı göçlere de kapılar ardına dek açılır. Tam açılmazsa da aralanır. Çalıştır aklı at adımını içeri babında bir göz yumuş. İddia edilenin aksine sanki bir yerlileştirme projesidir kapıdan içeri sorgusuz denetimsiz göçtürmek. Yerlileri sindirmek. Yapılan edilen dünya güzelidir aşılanan.
Aslı nesli araştırılmadan aslı hu nesli hu yakınlaşmalar yakınlaştırmalar güdülenir. Aslında tüm politika yerli yersiz göçmenlik ve yabancılaşma üzerine kurgulanır. Coğrafi bağlar en uzak toplumlara dek uzanır. Öyle ki büyük devletler marifetiyle küçük devletçikler bile kurulur. Ancak bu kuruluşlar için bir şeyleri de tamamen yıkmak gerekir. Boş yere yıkım. Tektir ve en yıkılmaz görülenler peş peşe kolayca yıkılır, yıktırılır. Yerli göçüyle müstakil kılınan ise bilhassa en değerli bölgelerin kısa zamanda göçmenleştirilmesidir. Hamilik ve vasilik revaçta günler karmaşasıdır.
İstila ve işgallerin her nevine göz yummaktır uydurulan bahaneler. Topu yurt yuva kurmanın ötesinde azınlık destekli bir yerlerden bir yerlere savrulmadır. Varsayılan değerlemeler ile muhaliflerin bertaraf edilmesidir. Edilir de. Her taraf göçmen. İstenen bölgelerden karışıklık çıkarılan her bölge yerli yabancı güçlere tabi tutulur. Dar kafa düşünme cehaleti ile ahaliye zulüm var algısı yaratılarak askeri çıkarmalara zemin hazırlanır. Sen buraların en özelisin kandırmacasıyla hayal dünyaları da zenginleştirilir. Göç kurtul, kurtarıcılığa soyunulur.
Bu zenginliğe talep tipik temsilcilerini de yaratır. Bu tipler genç dinamik ama kendi memleketinden göçen değil kaçanlardır. Bu kaçak yaratılar yani korkaklar göçtükleri topraklarda ise asla korkmazlar ve sakınmazlar. Dünyayı ben yarattım tavrı ile tavlanırlar. Bu cesareti kimden ve nereden alırlar besbelli. Hatta yerli görüşmelerinde yabancılaşma savunulur.
Nihayet yerli ve yabancı güçler kapıları zorlar. Bu arada dikte ettirilmeye çalışılan yerli göçünü planlayacak diktanın gerekliliğidir. Aciliyet civarında hükmedecek olanın belirlenmesidir. Bu bölgesel karışıklık ilk etapta ana vatan gördüğünü yer bitirir. Peki, etkilemesi ne kadar sürer. O vakit denilen şudur sınır dışı eder kurtulursun.
Yerli göçmenlik hesaba katılmadığından bilançoya hürriyet kaybı ve hürriyet dürtüsü eklenir. Bu bilinç yerli göçü hızlandırır. İç bölgelere endekslenir her göç. Asıl nüfusu da nüfuzu da yok edecek olan bu yerlilerin kaçışıdır. Bu dene yanıl göç kabul metodu bir anda yerli yabancı göçer nüfusu oluşturur. Yerliden doğan boşluklar bir şekilde doldurulur.
Ve zamanla oluşan oluşturulan nostaljik çekim merkezlerinde uzlaşmaya dur durak ayarlamak gittikçe zorlaşır. Asıl mesele işte budur…
9 Nisan 2018 Pazartesi
8 Nisan 2018 Pazar
DERSAADET ÇIKMAZI…
DERSAADET ÇIKMAZI…
Dersaadet, yeditepe üzerinde yükselen mutluluk şehri. Diller, dinler ve kültürler mozaiği. Bizim ama bozulamaz bizantinistik bir düzenek. Klasik eski çağa açılan mermer taşlı yolların birbirine bağlandığı antik miras. Hangi kültüre özlem taşınıyorsa o özlemi durultacak yegâne şehir. Dünya şehri. Yekpare kaynak. Gözün görüp göreceği en zengin kentsel literatür. Anıtsal hazine…
Zordur yeditepe yedi nesilden buralı olmak. Önemlidir asıldan asaletten gelen mertebe. Mahmutlara dayanmaktır sülaleden. Saraya. Doğulmasa da çocukluk İstanbul'da geçti mi, hele mektep, medrese, üzerine külliye mürebbiye falan değmesin keyfe. Doğar saadet.
Dersaadet ağır konaklardan taş mekteplere, dört duvarın ruhuna leylilikle işler. Yıllar geçer. Yazlar kışlar ve saray bahçelerinde cıvıldaşan kuşlar. Ayrıca ayrımına pek varılamayan sindirme, dağıtma ve tevkifat. Neticede sürgünlük. Vapurlu muhaliflik. Ve Sinop kalası. Bir cümlecik şeyhi karar. Bazen de Bodrum. Gelsin sekamet.
Dersaadet sürgünlerde topa tutulur. Bitince renkli manzara. Boğaza nazır, nazırlık. Herkesin hikâyesi farklıdır. Bazen babadan atadan yadigârdır. Bu meyanda selama durur cemaat. Bektaşilik İstanbul'a dolan rıhtımda kuru kalabalıktan kurtuluştur. Kallavi askerliktir. Cephelere yollanmak, yer sofralarında bayramlaşmaya dek varan kaymaklı kadayıftır. Ve Anadolu ile zamansız kucaklaşmadır.
Şimdi ne der şehrin resmi ve gayri resmi tarihi. Ne söyler bakır sarısı kubbeler. Anılar miskin ve kudretsiz. Denir ki tutuşan memleketin bağrında açan gonca güldür Dersaadet. Kanar içten içe kan kırmızı…
Devri saadet yabancı sefaretlerden, zor barınılan delik dam altlarına, kararan gökden yârin göğüsten aklarına Adem-i mahrumiyettir. Herkes duyduğu ile kalınca nüfuz, vaziyet ve haysiyet bir kalemde değişir. İyi niyet polis nezaretinde tatlı hayata vedadır. Suç Ve Siyaset bulamacı. Tehcir tahkir derken indirimlere ek Ekim yağmasında memuriyet. Tam da mütarekelik dönemler usulünce. Hücrelerde uygunluk ve olgunluk etkisi. Kelebek yetkisi. Vekâlet boş kitabet. Teskerelerle sabit sabitlenme. Sabrı zorlayan şey ne varsa içindedir onun. Dersaadet.
Aralık zaafında başkâtiplik maaşı düzeyinde zarf. Matbuat ve terki diyar. Büyük Taarruz sonrası vatana ihanetten muaflık. Mukadderat. Endişe-i İstikbal. Ve istiklal. Bir müddet seyahat. Yeddi eminlikten sonra edebiyat. ceddi ebediyete intikal. Kendi murahhas. Has bahçenin bülbülü. Şakıyınca şakakta migren.
İçin niçin bilinmeden zoraki heyet. Tabii hal akla mukayyet, emanete emniyet. Adeta komitacılık. Komitecilikten uslanıp ucundan köşesinden siyaset. İmalı sözlerin vasıtası memleket. Memleketin yedi harikası Dersaadet.
Ders alınmadığı içindir bozulan rahat. Başkente sorulmadan tevkifat. Fakat eni konu bu memlekette gömülmek arzusudur çene çalınan. Hele de bu şehre. Şehrin kalbine. Gönül ister heyhat. Ne davasıdır bu meçhule giden gemideki katmerlenmiş dil. Kadın evlenmişliği. Duyurulur dile duyuya zarar. Asıl kıymetlisi meramı anlatamadan göçmek. Maazallah.
O nedenledir mektubat. Kıyıdan uzaklaşırken tatlı hayat ayaklar karıncalanır. Akıl karışır. Buluta bakış hattında baykuşlar. Çıkmaz can. Huduta yakın o eşsiz tat; Dersaadet
Dersaadet, yeditepe üzerinde yükselen mutluluk şehri. Diller, dinler ve kültürler mozaiği. Bizim ama bozulamaz bizantinistik bir düzenek. Klasik eski çağa açılan mermer taşlı yolların birbirine bağlandığı antik miras. Hangi kültüre özlem taşınıyorsa o özlemi durultacak yegâne şehir. Dünya şehri. Yekpare kaynak. Gözün görüp göreceği en zengin kentsel literatür. Anıtsal hazine…
Zordur yeditepe yedi nesilden buralı olmak. Önemlidir asıldan asaletten gelen mertebe. Mahmutlara dayanmaktır sülaleden. Saraya. Doğulmasa da çocukluk İstanbul'da geçti mi, hele mektep, medrese, üzerine külliye mürebbiye falan değmesin keyfe. Doğar saadet.
Dersaadet ağır konaklardan taş mekteplere, dört duvarın ruhuna leylilikle işler. Yıllar geçer. Yazlar kışlar ve saray bahçelerinde cıvıldaşan kuşlar. Ayrıca ayrımına pek varılamayan sindirme, dağıtma ve tevkifat. Neticede sürgünlük. Vapurlu muhaliflik. Ve Sinop kalası. Bir cümlecik şeyhi karar. Bazen de Bodrum. Gelsin sekamet.
Dersaadet sürgünlerde topa tutulur. Bitince renkli manzara. Boğaza nazır, nazırlık. Herkesin hikâyesi farklıdır. Bazen babadan atadan yadigârdır. Bu meyanda selama durur cemaat. Bektaşilik İstanbul'a dolan rıhtımda kuru kalabalıktan kurtuluştur. Kallavi askerliktir. Cephelere yollanmak, yer sofralarında bayramlaşmaya dek varan kaymaklı kadayıftır. Ve Anadolu ile zamansız kucaklaşmadır.
Şimdi ne der şehrin resmi ve gayri resmi tarihi. Ne söyler bakır sarısı kubbeler. Anılar miskin ve kudretsiz. Denir ki tutuşan memleketin bağrında açan gonca güldür Dersaadet. Kanar içten içe kan kırmızı…
Devri saadet yabancı sefaretlerden, zor barınılan delik dam altlarına, kararan gökden yârin göğüsten aklarına Adem-i mahrumiyettir. Herkes duyduğu ile kalınca nüfuz, vaziyet ve haysiyet bir kalemde değişir. İyi niyet polis nezaretinde tatlı hayata vedadır. Suç Ve Siyaset bulamacı. Tehcir tahkir derken indirimlere ek Ekim yağmasında memuriyet. Tam da mütarekelik dönemler usulünce. Hücrelerde uygunluk ve olgunluk etkisi. Kelebek yetkisi. Vekâlet boş kitabet. Teskerelerle sabit sabitlenme. Sabrı zorlayan şey ne varsa içindedir onun. Dersaadet.
Aralık zaafında başkâtiplik maaşı düzeyinde zarf. Matbuat ve terki diyar. Büyük Taarruz sonrası vatana ihanetten muaflık. Mukadderat. Endişe-i İstikbal. Ve istiklal. Bir müddet seyahat. Yeddi eminlikten sonra edebiyat. ceddi ebediyete intikal. Kendi murahhas. Has bahçenin bülbülü. Şakıyınca şakakta migren.
İçin niçin bilinmeden zoraki heyet. Tabii hal akla mukayyet, emanete emniyet. Adeta komitacılık. Komitecilikten uslanıp ucundan köşesinden siyaset. İmalı sözlerin vasıtası memleket. Memleketin yedi harikası Dersaadet.
Ders alınmadığı içindir bozulan rahat. Başkente sorulmadan tevkifat. Fakat eni konu bu memlekette gömülmek arzusudur çene çalınan. Hele de bu şehre. Şehrin kalbine. Gönül ister heyhat. Ne davasıdır bu meçhule giden gemideki katmerlenmiş dil. Kadın evlenmişliği. Duyurulur dile duyuya zarar. Asıl kıymetlisi meramı anlatamadan göçmek. Maazallah.
O nedenledir mektubat. Kıyıdan uzaklaşırken tatlı hayat ayaklar karıncalanır. Akıl karışır. Buluta bakış hattında baykuşlar. Çıkmaz can. Huduta yakın o eşsiz tat; Dersaadet
İSTANBUL'U DA KAYBETMEK…
İSTANBUL'U DA KAYBETMEK…
Yüz yıl önceki Balkan buhranı Çatalca önlerine dek gelince mütareke çaresiz kabullenildi. Barış tam tesis edilecekken İstanbul'da hükümet darbesi gerçekleşti. Savaş yenilgileri ve mütarekeden doğan hoşnutsuzluk Bab-ı Ali Baskınını getirdi. Ve Londra’da elde kalan tüm Avrupa toprakları da elden gitti. Beş yüz yıllık münasebet, münasebetsizce kesildi…
Masada kazananlar ganimeti paylaşamadı. Kombinezonlar karıştı. Oldubittiye karşı Slavı, Çarı, Vladı devreye girdi. Karşı duruş egemen güçlerce ertelendi. İstanbul stratejik sınır konumuna geldi. Telafisi zor kaybedişler neticesinde tehlike kapıya kadar dayandı. Hayat doğallığını kaybetti.
Öyle ki; “Eğer büyük bir çılgınlık yapar iseniz İstanbul'u da kaybedebilirsiniz” denildi. Kaybetmeye de ramak kaldı…
Balkanların siyasi haritası Bükreş’te belirlenince beş yüz yıllık muhteşem büyüme bir hayli küçüldü. Taraflardan herkes az çok devletleşti. Kazançlı çıktı. Ve büyük göç başladı. Baskı ve zulümler arttıkça göç genele yansıdı. Durmadı. Özellikle İstanbul'a büyük kitleler halinde göçüldü. Yollar ve limanlar doldu taştı. Trenler vapurlar Balkanlarda tutunamayanları taşıdılar. Ahali Marmara'ya dağıldı aç susuz. İstanbul'un nüfusu kısa sürede yüzbinlerce arttı.
Birinci ve ikinci Balkan Savaşları sonucunda İstanbul’a uğratılmadan Anadolu'ya göçmen sevki kararları alındı. Peki uygulanamadı. Hazine arazileri, çiftlikler, meralar iskâna açıldı.
İstanbul'a yığılan bu büyük muhacir akımını, akışını sadece İslam ve Türk olarak da görmemek gerek. İslam ve Türk dışındaki unsurlarda Balkanlar'daki kaynayan kazandan İstanbul'a kaçtılar. Köyleri, kasabaları yıkılan yakılan kim varsa katliamdan kurtulmak için İstanbul'a sığındı. Bunlarda Beyoğlu mıntıkasına intikal ettirildiler.
İşte bu İstanbul egemen güçlerce işgal edilen ama dil din ırk ayırımsız işgale direnenlerin şehri oldu. O gün bu gün işgale uğrayanların, baskı zulüm ve tecavüze uğrayanların kurtuluş kapısıdır İstanbul. Medeniyetin metropolisidir. Polisidir. Sözde medeniyetin gözcülerince işgale de uğrayandır.
Yüz yıl içinde ve tam yüzyıl sonraki tüm benzer buhranlarda bunalanlara dahi ev sahipliği yapmıştır İstanbul. Büyük devletler konsoluna inat tüm kapıları yağmaya yıkıma uğramışlara açıktır. Geçenlere, göçenlere, göçmenlere, muhacirlere ilk veya son duraktır.
Ayastefanos’tan içeri, sur içine, deniz aşıp Anadolu'ya her bozguna yüreklice karşı oluştur, karşı koyuştur İstanbul. İyi ki zamanında bu millet büyük bir çılgınlık yapıp “Bu gidişle İstanbul'u da kaybederseniz” denilenin aksine, kaybetmemiştir.
İyi ki onca buhranın ortasında bu şehri korumuş ve kurtarmıştır…
Yüz yıl önceki Balkan buhranı Çatalca önlerine dek gelince mütareke çaresiz kabullenildi. Barış tam tesis edilecekken İstanbul'da hükümet darbesi gerçekleşti. Savaş yenilgileri ve mütarekeden doğan hoşnutsuzluk Bab-ı Ali Baskınını getirdi. Ve Londra’da elde kalan tüm Avrupa toprakları da elden gitti. Beş yüz yıllık münasebet, münasebetsizce kesildi…
Masada kazananlar ganimeti paylaşamadı. Kombinezonlar karıştı. Oldubittiye karşı Slavı, Çarı, Vladı devreye girdi. Karşı duruş egemen güçlerce ertelendi. İstanbul stratejik sınır konumuna geldi. Telafisi zor kaybedişler neticesinde tehlike kapıya kadar dayandı. Hayat doğallığını kaybetti.
Öyle ki; “Eğer büyük bir çılgınlık yapar iseniz İstanbul'u da kaybedebilirsiniz” denildi. Kaybetmeye de ramak kaldı…
Balkanların siyasi haritası Bükreş’te belirlenince beş yüz yıllık muhteşem büyüme bir hayli küçüldü. Taraflardan herkes az çok devletleşti. Kazançlı çıktı. Ve büyük göç başladı. Baskı ve zulümler arttıkça göç genele yansıdı. Durmadı. Özellikle İstanbul'a büyük kitleler halinde göçüldü. Yollar ve limanlar doldu taştı. Trenler vapurlar Balkanlarda tutunamayanları taşıdılar. Ahali Marmara'ya dağıldı aç susuz. İstanbul'un nüfusu kısa sürede yüzbinlerce arttı.
Birinci ve ikinci Balkan Savaşları sonucunda İstanbul’a uğratılmadan Anadolu'ya göçmen sevki kararları alındı. Peki uygulanamadı. Hazine arazileri, çiftlikler, meralar iskâna açıldı.
İstanbul'a yığılan bu büyük muhacir akımını, akışını sadece İslam ve Türk olarak da görmemek gerek. İslam ve Türk dışındaki unsurlarda Balkanlar'daki kaynayan kazandan İstanbul'a kaçtılar. Köyleri, kasabaları yıkılan yakılan kim varsa katliamdan kurtulmak için İstanbul'a sığındı. Bunlarda Beyoğlu mıntıkasına intikal ettirildiler.
İşte bu İstanbul egemen güçlerce işgal edilen ama dil din ırk ayırımsız işgale direnenlerin şehri oldu. O gün bu gün işgale uğrayanların, baskı zulüm ve tecavüze uğrayanların kurtuluş kapısıdır İstanbul. Medeniyetin metropolisidir. Polisidir. Sözde medeniyetin gözcülerince işgale de uğrayandır.
Yüz yıl içinde ve tam yüzyıl sonraki tüm benzer buhranlarda bunalanlara dahi ev sahipliği yapmıştır İstanbul. Büyük devletler konsoluna inat tüm kapıları yağmaya yıkıma uğramışlara açıktır. Geçenlere, göçenlere, göçmenlere, muhacirlere ilk veya son duraktır.
Ayastefanos’tan içeri, sur içine, deniz aşıp Anadolu'ya her bozguna yüreklice karşı oluştur, karşı koyuştur İstanbul. İyi ki zamanında bu millet büyük bir çılgınlık yapıp “Bu gidişle İstanbul'u da kaybederseniz” denilenin aksine, kaybetmemiştir.
İyi ki onca buhranın ortasında bu şehri korumuş ve kurtarmıştır…
PONTUS TÜRK İDEALİ…
PONTUS TÜRK İDEALİ…
Yunan, 1921 yazında Sakarya'da durdurulmasaydı Ankara hükümeti ve ordusu yenilecek düşman kuvvetleri daha özgüvenli, hücum edecek Anadolu’nun içlerine doğru yayılacaktı. Tüm Emperyalist devletler prestij kazanacak ilk seferde paylaşılamayan topraklar, Yunan sayesinde bir güzel paylaşılacaktı…
Doğu, Güneydoğu Anadolu, hatta Doğu Karadeniz organize bir şekilde istila edilecek Türkler Anadolu'dan sürülecek ve atılacaktı. Gayrimüslim nüfus artacak, azınlık görülen tebaa bölgeler itibariyle çoğunluk olacaktı. Nüfus ve nüfuz el değiştirecekti. Anatolia yer yer Rumlaşacaktı. Özellikle kuzeyde pontusçuluk ağır basacak Rum ve diğer etnisiteler yakın doğuyu dizayn edecekti. Rum ideası dirilecekti.
Hele hele Büyük Taarruz gerçekleştirilemeyeceğinden kısa zamanda Yunan ve İtilaf Devletleri güçleriyle Ateşkes imzalanması da olmayacaktı. Uzun yıllar Gerilla savaşı düzeyinde Türk isyanları sürecek hatta Lozan hiç olmayacaktı. Büyük yunan Devleti kurulacaktı. Ahali mübadelesi asla gerçekleşmeyecek, Balkanlarda ve Anadolu'da sıkışan Türkler yüzyıl boyunca beter acılar, sıkıntılar çekecekti. Ana yurtsuz izin verildiği oranda muhacir yaşamı sürdüreceklerdi. Yani büyük idea gerçekleşecek Balkanlar, Batı Trakya ve Doğu Karadeniz başta tüm coğrafyalardaki Türk'ün kökü kazanacaktı.
Batı bloğu yekpare Asya'ya kadar uzanacak ve Karadeniz koca bir Pontus gölüne dönüşecekti. Ve hayal edilen binyılın Pontus Rum Devleti kurulacaktı. Rum diasporası yaygın Türk soykırımı yüzünden dünyada her fırsatta azarlanacaktı. veya yüzlerce devlet parlamentosu Pontus Türk soykırımını asla tanımayacak Pontus Rum devletini haklı görecekti.
Doğu Karadeniz rum ahalisi de asıl soykırımın kendilerine yapıldığını iddia edecek, ortada bir kimlik sorunundan başka bir sorun olmadığını yayacaktı. Meselenin Uluslaşmak olduğu ve tazminat alacaklar bulunduğunu savunacaklardı. Türklere Rum ahaliyle entegre olmanın dışında bir çıkar yol bırakılmayacaktı.
Pontus da yaşananlar tarihsel kitaplara ve çok uluslu tezlere konu olacak türden vahşet barındırsa da, soykırım varsa da görülmeyecekti. Saklanacak veya saklatılacaktı. Diğer açılımlar toptan yasaklanacaktı. Dil, din, adetler, görenekler ve yaşama baskı sistematik biçimde programlanarak türkler çaresizleştirilecekti. Belki de Gagavuzlar dışında yeni bir Ortodoks Türk nesli doğacaktı.
Çoğunluğu Ortodoks bu Türk nesli Pontus’tan aşağılara yayılarak diğer İslam Türk soyları ile kaynaşma yolları arayacaktı. Asla siyasi ve diplomatik tercih koyamadan yıl 1921 yazı yıl 2018 kışı deyim yerindeyse idealler yolunda sürünecekti.
Büyük Pontus Türk idealini gerçekleştirmek de her defasında gelecek nesillere kalacaktı…
Yunan, 1921 yazında Sakarya'da durdurulmasaydı Ankara hükümeti ve ordusu yenilecek düşman kuvvetleri daha özgüvenli, hücum edecek Anadolu’nun içlerine doğru yayılacaktı. Tüm Emperyalist devletler prestij kazanacak ilk seferde paylaşılamayan topraklar, Yunan sayesinde bir güzel paylaşılacaktı…
Doğu, Güneydoğu Anadolu, hatta Doğu Karadeniz organize bir şekilde istila edilecek Türkler Anadolu'dan sürülecek ve atılacaktı. Gayrimüslim nüfus artacak, azınlık görülen tebaa bölgeler itibariyle çoğunluk olacaktı. Nüfus ve nüfuz el değiştirecekti. Anatolia yer yer Rumlaşacaktı. Özellikle kuzeyde pontusçuluk ağır basacak Rum ve diğer etnisiteler yakın doğuyu dizayn edecekti. Rum ideası dirilecekti.
Hele hele Büyük Taarruz gerçekleştirilemeyeceğinden kısa zamanda Yunan ve İtilaf Devletleri güçleriyle Ateşkes imzalanması da olmayacaktı. Uzun yıllar Gerilla savaşı düzeyinde Türk isyanları sürecek hatta Lozan hiç olmayacaktı. Büyük yunan Devleti kurulacaktı. Ahali mübadelesi asla gerçekleşmeyecek, Balkanlarda ve Anadolu'da sıkışan Türkler yüzyıl boyunca beter acılar, sıkıntılar çekecekti. Ana yurtsuz izin verildiği oranda muhacir yaşamı sürdüreceklerdi. Yani büyük idea gerçekleşecek Balkanlar, Batı Trakya ve Doğu Karadeniz başta tüm coğrafyalardaki Türk'ün kökü kazanacaktı.
Batı bloğu yekpare Asya'ya kadar uzanacak ve Karadeniz koca bir Pontus gölüne dönüşecekti. Ve hayal edilen binyılın Pontus Rum Devleti kurulacaktı. Rum diasporası yaygın Türk soykırımı yüzünden dünyada her fırsatta azarlanacaktı. veya yüzlerce devlet parlamentosu Pontus Türk soykırımını asla tanımayacak Pontus Rum devletini haklı görecekti.
Doğu Karadeniz rum ahalisi de asıl soykırımın kendilerine yapıldığını iddia edecek, ortada bir kimlik sorunundan başka bir sorun olmadığını yayacaktı. Meselenin Uluslaşmak olduğu ve tazminat alacaklar bulunduğunu savunacaklardı. Türklere Rum ahaliyle entegre olmanın dışında bir çıkar yol bırakılmayacaktı.
Pontus da yaşananlar tarihsel kitaplara ve çok uluslu tezlere konu olacak türden vahşet barındırsa da, soykırım varsa da görülmeyecekti. Saklanacak veya saklatılacaktı. Diğer açılımlar toptan yasaklanacaktı. Dil, din, adetler, görenekler ve yaşama baskı sistematik biçimde programlanarak türkler çaresizleştirilecekti. Belki de Gagavuzlar dışında yeni bir Ortodoks Türk nesli doğacaktı.
Çoğunluğu Ortodoks bu Türk nesli Pontus’tan aşağılara yayılarak diğer İslam Türk soyları ile kaynaşma yolları arayacaktı. Asla siyasi ve diplomatik tercih koyamadan yıl 1921 yazı yıl 2018 kışı deyim yerindeyse idealler yolunda sürünecekti.
Büyük Pontus Türk idealini gerçekleştirmek de her defasında gelecek nesillere kalacaktı…
PONTUS TÜRK İSYANI
PONTUS TÜRK İSYANI
Yıllar evvel 30 Ağustos'ta yenilen Türk ordusu geri çekildi. Yunan Kraliyet ordusu daha içlere ve kuzeye doğru bir rota izledi. Temel amaç Pontus’a ulaşmaktı. Yaka yıka Karadeniz’e ulaştılar. Venizelos’çu tayfa, işbirlikçi Rum destekçileri ile kaynaşarak yeni Pontus Rum İmparatorluğu kurulma sürecini başlattı…
Kuruldu da. Özellikle on yıllardan sonra Türkler Pontus da kalıcı olmayacaklarını anladılar. Verilen onca mücadele, savaşım, Kutsal İsyan boşa gitmişti. Tescilli bir yenilgiydi önlerinde duran. Kötü sonu Selanik kökenli Sarı Paşa önler denmişti ama önleyemedi. Yunan zulmün alasını ona göstermişti. Her Türk Sarı Paşasına yapılanlara bakarak haline şükreder hale getirilmişti. Yıldırılmıştı.
Evet, özellikle Sarı Paşa’nın ölümünden sonra Pontus Rum yönetiminin asimilasyonu bilinen üzere hız kazandı. Türk azınlık, yerlerinden, isimlerinden, dinlerinden oldular. Avrupa'nın ve dünyanın gözü önünde cereyan eden bu kültür emperyalizmine gözler kulaklar tıkandı. Karadeniz kökenli Türkler özellikle Çepni soyundan gelenler e aşırı şiddet uygulandı. Topraklarından edildiler. Anadolu’nun iç kesimlerine dek sürüldüler. Aileler parçalandı, yuvalar dağıldı. Evlatlar öksüz bırakıldı.
Hele Pontus Rum yönetimine cuntacılar gelince baskının dozu daha da arttı. Hatta açık Faşizm varlığını iyice hissettirdi. Ege’den Kıbrıs'a dek uzanan çizgide Türk azınlık canından bezdirildi. Özellikle Pontus Türk gençleri sosyalist örgütlenmeler çerçevesinde başkaldırıp, tanınma taleplerini dünya kamuoyuna taşıdılar. Büyük bölümü tutuklandı. Dayanamayıp yer altında çekildiler.
Her ne kadar gelişmelerden memnun gözüken Rus sosyalistleri bulunsa da hükümetleri Sosyalist Türk gençliğini zor desteklediler. Siyasal ve kültürel bir canlanma yaratıldı. İki nesli de acayip eziyet çekmiş Pontus Türk azınlığı uluslararası kongreler düzenleyerek Pontus Rum devletine karşı direnişlerini artıracaklarını dillendirdiler.
Eğer yıllar önce 30 Ağustos'ta yenilmemiş olsalardı kendilerine reva görülen baskıcı tarzı Rum azınlığa göstermeyeceklerini tarihten örneklerle ortaya koydular. Ancak nafile idi. Pontuslu Türkler asimilasyondan kutlamalar. Pontus Türkü kimliği dünyaya yeterince anlatılmadı. Anlaşılamadı.
Pontus Türkleri tarihlerine ve geleneklerine bağlı kalarak özlerini yitirmemiş olsalar da göç dalgalarına dayanamadılar. Direnç gösteremediler. Nadiren bireysel kurtuluşlarla yetindiler.
Göçtükleri memleketlerde de mutlu olamadılar. Her fırsatta Neo milliyetçi fikrin, faşizmin kurbanı olmaktan da kurtulamadılar. Karadeniz coğrafyasında yayılmış cılız Pontus Türk isyanları resmi Yunan tarihinde hep gizlendi. Gizlenmediyse de devamlı kötülendi. Karalandı. Büyük Pontus Türk isyanı her seferinde başlamadan bitirildi. Çökertildi.
Makûs talihi yenmek ve Yeni tarihi yazmak ise gelecek kuşaklara kaldı…
Yıllar evvel 30 Ağustos'ta yenilen Türk ordusu geri çekildi. Yunan Kraliyet ordusu daha içlere ve kuzeye doğru bir rota izledi. Temel amaç Pontus’a ulaşmaktı. Yaka yıka Karadeniz’e ulaştılar. Venizelos’çu tayfa, işbirlikçi Rum destekçileri ile kaynaşarak yeni Pontus Rum İmparatorluğu kurulma sürecini başlattı…
Kuruldu da. Özellikle on yıllardan sonra Türkler Pontus da kalıcı olmayacaklarını anladılar. Verilen onca mücadele, savaşım, Kutsal İsyan boşa gitmişti. Tescilli bir yenilgiydi önlerinde duran. Kötü sonu Selanik kökenli Sarı Paşa önler denmişti ama önleyemedi. Yunan zulmün alasını ona göstermişti. Her Türk Sarı Paşasına yapılanlara bakarak haline şükreder hale getirilmişti. Yıldırılmıştı.
Evet, özellikle Sarı Paşa’nın ölümünden sonra Pontus Rum yönetiminin asimilasyonu bilinen üzere hız kazandı. Türk azınlık, yerlerinden, isimlerinden, dinlerinden oldular. Avrupa'nın ve dünyanın gözü önünde cereyan eden bu kültür emperyalizmine gözler kulaklar tıkandı. Karadeniz kökenli Türkler özellikle Çepni soyundan gelenler e aşırı şiddet uygulandı. Topraklarından edildiler. Anadolu’nun iç kesimlerine dek sürüldüler. Aileler parçalandı, yuvalar dağıldı. Evlatlar öksüz bırakıldı.
Hele Pontus Rum yönetimine cuntacılar gelince baskının dozu daha da arttı. Hatta açık Faşizm varlığını iyice hissettirdi. Ege’den Kıbrıs'a dek uzanan çizgide Türk azınlık canından bezdirildi. Özellikle Pontus Türk gençleri sosyalist örgütlenmeler çerçevesinde başkaldırıp, tanınma taleplerini dünya kamuoyuna taşıdılar. Büyük bölümü tutuklandı. Dayanamayıp yer altında çekildiler.
Her ne kadar gelişmelerden memnun gözüken Rus sosyalistleri bulunsa da hükümetleri Sosyalist Türk gençliğini zor desteklediler. Siyasal ve kültürel bir canlanma yaratıldı. İki nesli de acayip eziyet çekmiş Pontus Türk azınlığı uluslararası kongreler düzenleyerek Pontus Rum devletine karşı direnişlerini artıracaklarını dillendirdiler.
Eğer yıllar önce 30 Ağustos'ta yenilmemiş olsalardı kendilerine reva görülen baskıcı tarzı Rum azınlığa göstermeyeceklerini tarihten örneklerle ortaya koydular. Ancak nafile idi. Pontuslu Türkler asimilasyondan kutlamalar. Pontus Türkü kimliği dünyaya yeterince anlatılmadı. Anlaşılamadı.
Pontus Türkleri tarihlerine ve geleneklerine bağlı kalarak özlerini yitirmemiş olsalar da göç dalgalarına dayanamadılar. Direnç gösteremediler. Nadiren bireysel kurtuluşlarla yetindiler.
Göçtükleri memleketlerde de mutlu olamadılar. Her fırsatta Neo milliyetçi fikrin, faşizmin kurbanı olmaktan da kurtulamadılar. Karadeniz coğrafyasında yayılmış cılız Pontus Türk isyanları resmi Yunan tarihinde hep gizlendi. Gizlenmediyse de devamlı kötülendi. Karalandı. Büyük Pontus Türk isyanı her seferinde başlamadan bitirildi. Çökertildi.
Makûs talihi yenmek ve Yeni tarihi yazmak ise gelecek kuşaklara kaldı…
İKTİSADİ PAKETLER PİMİ ÇEKİLMİŞ BOMBADIR; 5 NİSAN DA…
İKTİSADİ PAKETLER PİMİ ÇEKİLMİŞ BOMBADIR; 5 NİSAN DA…
Aradan tam tamına yirmi beş yıla yakın zaman geçmiş. Bu gün o yılları pek az kişi anımsar. Oysa bilenler bilir ve iyice demodeleşen bu yeni memleketin temelleri 5 Nisan günü atılmıştır denilse hiç de yanlış olmaz. Meşhur 5 Nisan ekonomik paketi kararları bir makalede anlatılamayacak denli girift ilişkileri de barındırır. 5 Nisan; üzerine nice tezler, nice yazılacak kitaplar hak eden yüzlerce yıllık bir gerileyişin ilk adımıdır…
Gün gelir ve TC’nin 50. Hükümetinin Başbakanı Hanımefendi; 5 Nisan ekonomik önlemler paketini halka Ekonomik Kurtuluş Savaşı, 2. Kurtuluş Savaşı diye tanıtır. Canlı cansız televizyon yayınlarda halktan her kesimden yediden yetmişe özveri ister. Özveri süresi ilk etapta üç ay olarak belirlenmiştir. Sonrası belirsizdir. Yani üç ay sonraki hedef ilk etap tutum ve tavrın uygulanırlığı ve geçirgenliğine bağlanmıştır. Hanımefendi durumu ‘bu günden kestirmek olası değil’ diye açıklar.
Kestirmek zor der ama; iğneden ipliğe zam, aşırı özelleştirme, patlayan devalüasyon, her şeye vergi gibi çeşitli yaptırımları kapsayan 5 nisan paket balonu üç ay içinde patlar. Ekonomi ve ülke siyaseti en az üç yıl sürecek, etkileri ise on yıllarca derinden hissedilecek bir yağmaya tutulur. Yani tutmaz tedbirler. Tüm beklentiler boşa çıkar. Çok kısa zamanda batan batar, çıkan çıkar, bir gecede bitenler ile bir gecede bitlenenler olur. Ve gayri safi hâsıla açığı %22, yıllık enflasyon %125’i bulur. Yılsonunda işini kaybedenler 350 bini geçer.
Bu sözde Ekonomik Kurtuluş Savaşı liboş Başkomutanını da değiştirir. Social demokrat Başkomutan yardımcısını da koltuğundan eder.
Ve sonra her seferinde olduğu gibi isyan başlar. 5 Nisan’a her telden, her renkten, her dilden gecikmiş isyan güncellenir…
5 Nisan’ın özü üç beş maddede gizlidir aslında. Büyük sermaye tarafından dayatılan özelleştirme, işçi memur zamlarında artış yapmama, tarım politikasını tersine çevirme ve iğneden ipliğe zamlar…
Bu doğrultuda Erdemir, Tüpraş, Petrol Ofisi, THY, Petkim, Turban, Deniz Nakliyat, yılsonuna kadar, TEK, PTT, 95’te Sümerbank, Etibank en hızlı biçimde özelleştirme kapsamına alınır ve yok pahasına satılır. Ayrıca sözleşmeli sözleşmesiz personelin ücretleri düşük tutulur. Görüntüde personel alımları durdurulur. Geçişler yavaşlatılır. Taşıt alımı ve kullanımı sınırlanır. Yurtdışı kadrolar azaltılır…
Tarımda uygulanan destekleme daraltılır. Fındık, tütün, çay, hububat, şekerpancarı ve birçok tarımsal ürüne egemen güçlerin direktifiyle kotalar getirilir. Taban fiyatlar tarih olur, Birlikler çöker…
Sözde üç ay ve sonrasında en az 38 trilyonluk getirisi olan bir ekonomik istikrar paketidir 5Nisan. Ama paket, paketi getirenlerin elinde patlar. Onları da paketleyiverir. Ve halk canından bezer...
Ve sonra her seferinde olduğu gibi isyan başlar. 5 Nisan’a her telden, her renkten, her dilden gecikmiş isyan güncellenir…
5 Nisan’ın özü üç beş maddede gizlidir aslında. Büyük sermaye tarafından dayatılan özelleştirme, işçi memur zamlarında artış yapmama, tarım politikasını tersine çevirme ve iğneden ipliğe zamlar…
Bu doğrultuda Erdemir, Tüpraş, Petrol Ofisi, THY, Petkim, Turban, Deniz Nakliyat, yılsonuna kadar, TEK, PTT, 95’te Sümerbank, Etibank en hızlı biçimde özelleştirme kapsamına alınır ve yok pahasına satılır. Ayrıca sözleşmeli sözleşmesiz personelin ücretleri düşük tutulur. Görüntüde personel alımları durdurulur. Geçişler yavaşlatılır. Taşıt alımı ve kullanımı sınırlanır. Yurtdışı kadrolar azaltılır…
Tarımda uygulanan destekleme daraltılır. Fındık, tütün, çay, hububat, şekerpancarı ve birçok tarımsal ürüne egemen güçlerin direktifiyle kotalar getirilir. Taban fiyatlar tarih olur, Birlikler çöker…
Sözde üç ay ve sonrasında en az 38 trilyonluk getirisi olan bir ekonomik istikrar paketidir 5Nisan. Ama paket, paketi getirenlerin elinde patlar. Onları da paketleyiverir. Ve halk canından bezer...
Aslında anlık akılla tutulan yolun sonudur meselenin özü. 5 Nisan’dan iki hafta önce 18 Şubat 94’te Başbakan Hanım Brüksel’de kovboyların Başkanı Klinton ile görüşür. Bu görüşmenin hemen peşine basına bir gizli mektup sızar veya sızdırılır. Mektupta Kovboy Klinton’dan Hanımefendiye sıkı öğütler ve ince mesajlar yer alır.
Dipnotunda ise ‘beklediğiniz kredi çıktı, bir an önce Dünya Bankası ile temasa geçin’ yazar.
Hanımefendi bu yağmacı öğütlere hiç vakit kaybetmeden uyar. Önce uydurma ve uyutucu 5 Nisan paketi patlatılır. 14 Nisan’da Başbakan Hanımefendi Amarika’ya uçar. IMF ve Dünya Bankası ile masaya oturur. Saçmalık yüklü standbayı imzalar ve döner. Halka dayatılan zammın, zulmün, faşizmin karşılığı mükâfat kredileri kapar.
Şimdi böylesine basit yazılıp yorumlanabilen ama izleri asla silinemez, derin ilişkiler ve kapalı kapı arkası anlaşmalar ve yeni siyasal süreçler içeren 5 Nisan kararları görünürde Kurtuluş Savaşı masalıyla bir güzel tezgâhlanır.
Yani ileride bedelini kimin ödeyeceği besbelli ve sadece üç beş kuruşluk krediyi almayı öngören ve memleketi daha da borçlandıran patlak bir pakettir 5 Nisan. Veya kimin elinde patlayacağı belirsiz iktisadi paket ambalajında pimi çekilmiş bombadır.
Her seferine yapıldığı gibi 5 Nisan da ekonomi yenilenmeden, mevcut yapılar korunarak, esaslı rötuşlarla rayına oturtulmadan sadece günü kurtarmaya çalışılmıştır. Her ekonomik tedbir bir askeri darbeyi getirdiği halde bu kez sivil darbeler ile yetinilmiş ve bu kara günlere gelinmiştir.
Bu arada gözden kaçan 5 Nisan ve devamındaki ekonomik uygulamalarla borç ilk on yılda iki yüzlere, son on yılda ise iki yüzlerden beş altı yüzlere çıkarılmasıdır…
Gelinen gün itibariyle iyice anlaşılmıştır ki 5 Nisan ve benzeri tüm iktisadi paketler aslında pimi çekilmiş bombadır…
4 Nisan 2018 Çarşamba
GÖÇE DAİR
GÖÇE DAİR
Her göç aslında dişe diş bir geri çekilmedir. Önemlidir. Ucunda bucağında, salında sancağında yüzlerce yıl sonra da olsa sus pus olunur. Bir köşeye sinilir. İç dünyalardan neler neler götürür. Sinirler gerilir. Ya da en uygun fırsat bulunduğunda başlangıç noktasına dönülür. Göçe dair bilgiler ve bulgular, belgeler böyledir…
Son yıllarda şu fakir memleket bir kez daha göçler ülkesi haline getirildi. Din mensubu kardeşliği gölgesinde kalan bir göçmenlik yaşanıyor. Yaşatılıyor. Savaştan para basmak ve saymak maksatlı bir esrarname. Umut ve hayal kırıklığı arasında bir oraya bir buraya taşınan din bazlı azınlıklar. Değerleri iktidarların uhdesinde.
Şimdilik soyut sakıncalar söz konusu. Yakında somut sosyolojik gerçeklerle yüzleşilecek. Her açıdan nesnel yaşananlar bir getiren on götüren türden sayılacak. Yalancı Cennet hikâyesi. Götürülen memleket. Bazen milli ve folklorik özellikler taşısa da göç sosyo ekonomik sorunları da beraberinde taşır. İhmale gelmez. İhmal edilemez bir gerçekliktir. Kaşınmalar saklar bünyesinde. Ve zamanla dört bir yanı istila eder göçerlerin ıstırabı.
Gayet açık, net işe yaramaz görünen ne varsa zamanla moderniteye isyanın başını çeker. O zaman yerli yerine yerleşince her şey sosyolojik bir uyanışı beklemek de hayalcilik olur. Bir türlü değil bin türlü sıcak saldırı söz konusudur aslında. Aslında saldırıların tümü tarihte dar görüşlerle dizayn edilmiştir. Göç Destanlarına bakıldığında göçmek hak ve haklı görülür gösterilir. Oysa hukuksal sorunları da bünyesinde barındırır. Yurt edinme bazlı olsa da olmasa da sonu fecidir. Daima başa dönülür.
Topunda mücadele ve karşı mücadele söz konusudur. Yurt almak ve yurt bırakmak temelinde oluşan geçirgenlikler umutların boşa çıktığı gerçeğinin farkına varılması ile şekil ve renk değiştirir. Tabiatın değişmesi gibidir göç rüzgarları. Akıl durduracak seviyeye evrilir akıl. Ve kendinden başka akıl tanımaz.
Diğer sıkıntılı örnekleri de olacaktır elbette, yakında yanında yöresinde. Çok yakında nefret söylemleri de sokağa inecektir. Ve interneti taşıran görüntüler. Dijital eylemlilikler. Sokaklarda ve alanlarda borcu borcuna bir atmosfer. En yaşanmayacaklar dahi yaşanır olabilecektir. son dakika haberlerine kayar, kayacaktır tüm iyi niyetler.
Şart şurt politikalarının binlerce yıldır uyguladığı budur. Zamanla siyasal yoğunluk kadar beliren zamansızlık ve nüfus hareketliliği kıble şaşırtır. Bu göçler, giriş çıkışlar eleştirilir. Çekiştirilir. Çekiliş ve diriliş esaslıdır hayat ama başa gelen ne değişir ne de değiştirilebilir. Bu gerisingeri değişme toplumsal gerçekliğe de asla hizmet etmez. Edemez.
Zamanla bireysel ve toplum özgürlük hayal olur. Hakimiyet ve devlet odaklı bir kurdur sanki göçerlik. Göçe dair ne varsa kurumludur. Ayrıca ana gayesi de yoktur. Denilenler yapılır sadece. Hayata tekçe güzelleştiren bir ortam hiç yakalanamaz. Sonu gelmez konuşmalarla geçer ömür. Hayatlar gizliden gizliye el ve millet değiştirir. Her şey kaybedilen parayı içerir. Tüm konuşmalar nüfus artırmamak ve nüfus eritmek üzerinedir ama es geçilir.
Göçler gizliden gizliye planlanır. Sonuçta baskı ve sindirme yöntemleri kullanılarak ileri düzeyde sildirme yapılır. Daha ileri göçler planlanırsa ucundan tutmaktır hedef. Çok şey kazanmak ve az şey kaybetmektir fikir. Başlıca düşünce kardır. Ancak coğrafi derinlik ve denizaşırı sömürmek önemli bir ölçüdür önüne çıkanın boyunu ölçer. Boynunu vurur. Gelişmeler göçe sıcak görüşleri ve en baştakini bile köşeye sıkıştırır.
Her göç aslında bir geri çekilmelidir nihayetinde. Veya aslına rücudur. Demezler mi günün birinde kasa tamtakır olunca, nereden gelir nereye gidersiniz. Sormazlar mı?
Göç işte odur ve verilecek ilk yanıtla yeniden başlar…
Her göç aslında dişe diş bir geri çekilmedir. Önemlidir. Ucunda bucağında, salında sancağında yüzlerce yıl sonra da olsa sus pus olunur. Bir köşeye sinilir. İç dünyalardan neler neler götürür. Sinirler gerilir. Ya da en uygun fırsat bulunduğunda başlangıç noktasına dönülür. Göçe dair bilgiler ve bulgular, belgeler böyledir…
Son yıllarda şu fakir memleket bir kez daha göçler ülkesi haline getirildi. Din mensubu kardeşliği gölgesinde kalan bir göçmenlik yaşanıyor. Yaşatılıyor. Savaştan para basmak ve saymak maksatlı bir esrarname. Umut ve hayal kırıklığı arasında bir oraya bir buraya taşınan din bazlı azınlıklar. Değerleri iktidarların uhdesinde.
Şimdilik soyut sakıncalar söz konusu. Yakında somut sosyolojik gerçeklerle yüzleşilecek. Her açıdan nesnel yaşananlar bir getiren on götüren türden sayılacak. Yalancı Cennet hikâyesi. Götürülen memleket. Bazen milli ve folklorik özellikler taşısa da göç sosyo ekonomik sorunları da beraberinde taşır. İhmale gelmez. İhmal edilemez bir gerçekliktir. Kaşınmalar saklar bünyesinde. Ve zamanla dört bir yanı istila eder göçerlerin ıstırabı.
Gayet açık, net işe yaramaz görünen ne varsa zamanla moderniteye isyanın başını çeker. O zaman yerli yerine yerleşince her şey sosyolojik bir uyanışı beklemek de hayalcilik olur. Bir türlü değil bin türlü sıcak saldırı söz konusudur aslında. Aslında saldırıların tümü tarihte dar görüşlerle dizayn edilmiştir. Göç Destanlarına bakıldığında göçmek hak ve haklı görülür gösterilir. Oysa hukuksal sorunları da bünyesinde barındırır. Yurt edinme bazlı olsa da olmasa da sonu fecidir. Daima başa dönülür.
Topunda mücadele ve karşı mücadele söz konusudur. Yurt almak ve yurt bırakmak temelinde oluşan geçirgenlikler umutların boşa çıktığı gerçeğinin farkına varılması ile şekil ve renk değiştirir. Tabiatın değişmesi gibidir göç rüzgarları. Akıl durduracak seviyeye evrilir akıl. Ve kendinden başka akıl tanımaz.
Diğer sıkıntılı örnekleri de olacaktır elbette, yakında yanında yöresinde. Çok yakında nefret söylemleri de sokağa inecektir. Ve interneti taşıran görüntüler. Dijital eylemlilikler. Sokaklarda ve alanlarda borcu borcuna bir atmosfer. En yaşanmayacaklar dahi yaşanır olabilecektir. son dakika haberlerine kayar, kayacaktır tüm iyi niyetler.
Şart şurt politikalarının binlerce yıldır uyguladığı budur. Zamanla siyasal yoğunluk kadar beliren zamansızlık ve nüfus hareketliliği kıble şaşırtır. Bu göçler, giriş çıkışlar eleştirilir. Çekiştirilir. Çekiliş ve diriliş esaslıdır hayat ama başa gelen ne değişir ne de değiştirilebilir. Bu gerisingeri değişme toplumsal gerçekliğe de asla hizmet etmez. Edemez.
Zamanla bireysel ve toplum özgürlük hayal olur. Hakimiyet ve devlet odaklı bir kurdur sanki göçerlik. Göçe dair ne varsa kurumludur. Ayrıca ana gayesi de yoktur. Denilenler yapılır sadece. Hayata tekçe güzelleştiren bir ortam hiç yakalanamaz. Sonu gelmez konuşmalarla geçer ömür. Hayatlar gizliden gizliye el ve millet değiştirir. Her şey kaybedilen parayı içerir. Tüm konuşmalar nüfus artırmamak ve nüfus eritmek üzerinedir ama es geçilir.
Göçler gizliden gizliye planlanır. Sonuçta baskı ve sindirme yöntemleri kullanılarak ileri düzeyde sildirme yapılır. Daha ileri göçler planlanırsa ucundan tutmaktır hedef. Çok şey kazanmak ve az şey kaybetmektir fikir. Başlıca düşünce kardır. Ancak coğrafi derinlik ve denizaşırı sömürmek önemli bir ölçüdür önüne çıkanın boyunu ölçer. Boynunu vurur. Gelişmeler göçe sıcak görüşleri ve en baştakini bile köşeye sıkıştırır.
Her göç aslında bir geri çekilmelidir nihayetinde. Veya aslına rücudur. Demezler mi günün birinde kasa tamtakır olunca, nereden gelir nereye gidersiniz. Sormazlar mı?
Göç işte odur ve verilecek ilk yanıtla yeniden başlar…
2 Nisan 2018 Pazartesi
OKU, OKUL, EKOL…
OKU, OKUL, EKOL…
Klasik bir yorumla alaycı bir serüven başlar hayat boyu. Okulda ve ekol de; oku diye…
Varlık mistik bir alışkanlıktır. Akla emanet sevinçlerle de bulaşır. Ve zihin bulanıklaşır. Mektepleşilir, miskinleşilir. Başa gelen her şey, her şey bu berhavaya sallantıda okumayı sevmeyen insanların bilmeden dünyayı içselleştirme ve edebiyat korkusundandır. Aslında varlığı yok satar göreceklerin veya kör cahillerin, cehalet cesaretidir.
Hiç okumazlar hiç de karşı konulamayan bir korkudan beslenirler. Özünde kör umutlara kapılış veya yaratıcı varlıktan kuşkulu olma durumudur. Kolaycılığa kaçılır. Çünkü ekol savaşı gerektirir. Bilgi de ister; “Paganları Yahova engelledi. Yahudileri ise İsa dağıttı. Hristiyanları Yahudiler alçalttı. Müslümanları Servet Tanrısı mammon ayarttı…”
Peki, gereği var mıydı bunca pişkinliğe. Kararlı kararsız avuntuya. Sere serpe sevmelere. Muştulananların ölümsüzlüğe ve kışkırtılmış kahramanlar karanlığına hapsine. Hayaller üzerine kurulanlar bu insanlar üzerinden krallık sürenlere kapı kulluğudur. Bu insanlar ki hem hayran hem de ayran delisi yaşarlar. Yaşatırlar. Yani varlık hem tanrılı hem dilsiz hemde dinsiz olabilir. Uyumsuz bir yanıttır bu dünyaya da, dünyalığa da.
Oysa kitap hayattır. Kutsaldır. Şairin hayatı ise şiiridir. Hayat hiçbir yere ait değildir. Kayıp şehirdedir. Yapıt değil varoluş yalancılığıdır okullar da, ekoller de. Adamak ve adanmak armağandır. Yarınsızlığa hediyedir suskunluk.
Yaratılanın izdüşümü ile bombardıman altına alınan sıcak saatlerdir kararlı ve kesintisiz irade ölçüsünde kamplaşılan. Belli ölçüde akılda kalıcı çelişkiler de gizlidir bilinçte. Akıl da bilinç de öyledir tutuşturulur. Bin yıldır din elden gitti gidiyor heyecanıyla tutuşur. Hala hayatımız yıkılıyor masalı. Oysa geleneklerimiz, şifresel faaliyetlerimiz çöküyor. Bu gidişle başka mezuniyetleri alacağız dinden. İmanın ezan olmayacağını bile bile, ah vah diye diye dönülmez noktaya gelir bu tip protiplik. Propaganda yüzünden memleket bir şeye odaklanınca bir propagandist edasıyla ekoller karıncalanır. Okulların bilimsel kurgusu paylanır. Dokusunda az ulaşıldı çok uzun aşıldı konumu kullanılır. Ve her şeyin sonuna gelinir. Ama millete rağmen hiçbir şey olmaz.
Nedir bu programı asıl etkileyen. Etkisi fazla olmayacak, uzun sürmeyecek sanılır işte böyle sanılır ve yanılgı trenine binilir. Aslında çok büyük bir yanılgıdır bu bindirme kıtalık. Ve yakın zamanda bin yıldır bu din gitti gidecek gidiyor tohumu saçanlar karşı ihtilalin taşlarını da döşeyecektir. Belirtilerini gizlemeyecek duruma geleceklerdir. güce kavuşacaklardır. Nihai son ise güce tapınmayla gelecektir.
Öyle ki her ciddi bozuk ve bozguncu hamleyi gör, bir kulağına daya, olmayacak bir sebebe dayandır tavrı ekolleşir ise durum vahimdir. Oysa insanın varoluş sürecinde hiç de gizem yoktur. Okulu da bellidir. Yolu da. İstem dışı her okumada kendini bulur yaratı. Ve hiçbir şey mucizeye dayanmaz. Her şey birbiriyle denk ölçüde bağlantılıdır. Ve dahi ilimdir, bilimdir ve bilimseldir.
Klasik bilim, her kusurlu kusursuz kuşku, tüm cilalı serüven, girilen türlü okullar, izi sürülen tam ekol, tek bir kelime de gizlidir; oku…
Klasik bir yorumla alaycı bir serüven başlar hayat boyu. Okulda ve ekol de; oku diye…
Varlık mistik bir alışkanlıktır. Akla emanet sevinçlerle de bulaşır. Ve zihin bulanıklaşır. Mektepleşilir, miskinleşilir. Başa gelen her şey, her şey bu berhavaya sallantıda okumayı sevmeyen insanların bilmeden dünyayı içselleştirme ve edebiyat korkusundandır. Aslında varlığı yok satar göreceklerin veya kör cahillerin, cehalet cesaretidir.
Hiç okumazlar hiç de karşı konulamayan bir korkudan beslenirler. Özünde kör umutlara kapılış veya yaratıcı varlıktan kuşkulu olma durumudur. Kolaycılığa kaçılır. Çünkü ekol savaşı gerektirir. Bilgi de ister; “Paganları Yahova engelledi. Yahudileri ise İsa dağıttı. Hristiyanları Yahudiler alçalttı. Müslümanları Servet Tanrısı mammon ayarttı…”
Peki, gereği var mıydı bunca pişkinliğe. Kararlı kararsız avuntuya. Sere serpe sevmelere. Muştulananların ölümsüzlüğe ve kışkırtılmış kahramanlar karanlığına hapsine. Hayaller üzerine kurulanlar bu insanlar üzerinden krallık sürenlere kapı kulluğudur. Bu insanlar ki hem hayran hem de ayran delisi yaşarlar. Yaşatırlar. Yani varlık hem tanrılı hem dilsiz hemde dinsiz olabilir. Uyumsuz bir yanıttır bu dünyaya da, dünyalığa da.
Oysa kitap hayattır. Kutsaldır. Şairin hayatı ise şiiridir. Hayat hiçbir yere ait değildir. Kayıp şehirdedir. Yapıt değil varoluş yalancılığıdır okullar da, ekoller de. Adamak ve adanmak armağandır. Yarınsızlığa hediyedir suskunluk.
Yaratılanın izdüşümü ile bombardıman altına alınan sıcak saatlerdir kararlı ve kesintisiz irade ölçüsünde kamplaşılan. Belli ölçüde akılda kalıcı çelişkiler de gizlidir bilinçte. Akıl da bilinç de öyledir tutuşturulur. Bin yıldır din elden gitti gidiyor heyecanıyla tutuşur. Hala hayatımız yıkılıyor masalı. Oysa geleneklerimiz, şifresel faaliyetlerimiz çöküyor. Bu gidişle başka mezuniyetleri alacağız dinden. İmanın ezan olmayacağını bile bile, ah vah diye diye dönülmez noktaya gelir bu tip protiplik. Propaganda yüzünden memleket bir şeye odaklanınca bir propagandist edasıyla ekoller karıncalanır. Okulların bilimsel kurgusu paylanır. Dokusunda az ulaşıldı çok uzun aşıldı konumu kullanılır. Ve her şeyin sonuna gelinir. Ama millete rağmen hiçbir şey olmaz.
Nedir bu programı asıl etkileyen. Etkisi fazla olmayacak, uzun sürmeyecek sanılır işte böyle sanılır ve yanılgı trenine binilir. Aslında çok büyük bir yanılgıdır bu bindirme kıtalık. Ve yakın zamanda bin yıldır bu din gitti gidecek gidiyor tohumu saçanlar karşı ihtilalin taşlarını da döşeyecektir. Belirtilerini gizlemeyecek duruma geleceklerdir. güce kavuşacaklardır. Nihai son ise güce tapınmayla gelecektir.
Öyle ki her ciddi bozuk ve bozguncu hamleyi gör, bir kulağına daya, olmayacak bir sebebe dayandır tavrı ekolleşir ise durum vahimdir. Oysa insanın varoluş sürecinde hiç de gizem yoktur. Okulu da bellidir. Yolu da. İstem dışı her okumada kendini bulur yaratı. Ve hiçbir şey mucizeye dayanmaz. Her şey birbiriyle denk ölçüde bağlantılıdır. Ve dahi ilimdir, bilimdir ve bilimseldir.
Klasik bilim, her kusurlu kusursuz kuşku, tüm cilalı serüven, girilen türlü okullar, izi sürülen tam ekol, tek bir kelime de gizlidir; oku…
YAZILAMA…
YAZILAMA…
Yazmak bir sanattır. Yazı günlük konuşulan değildir. Konuşmak yazı dilinden çok farklıdır. Yazmak epeyce meşakkatlidir. Gerçi konuştuğu gibi yazanlar da vardır ama yazı zorlu bir üretimdir. Yoğun emek ister. Ve de yazarlık hamuru mühimdir…
Yazılar spontane ve doğaçlama da olur ama olmaz. Yazının iyi veya kötü bir senaryosu olmalıdır. Ona buna yazılmayla da olmaz. Akılcı bir dizilişi gerektirir. Ayrıca yazı mizaç, söylem, karakter ve tavırdır. Özünde bir şeylere tanıklık etmişliğin açıkça dışavurumudur. Yarınlara bir aktarımdır. Olmadık bir işin dahi sebeplerini kucaklamaktır. Aslı doğruluk temelinde müdahalelere aldırmaksızın tarihe iz bırakmak, döneme işaret koymaktır.
Yazıda inceden inceye zincirleri kırma inadı çok önemlidir. Her cümle bir harfle, her paragraf bir cümleyle, her makale bir paragraf ile başlar. Sonra peşi sıra yazılır. Ve o yazılarda bir gün gelir kara kaplı kitap olur. Sonra her biri konuşulur. Sonra her biri eş zamanlı tartışılır. İçlerinde öyle cümleler, öyle replikler, öyle kalıplar barındırır ki belli dönemlere ayna tutar. Döneme ve yarınlara karakterlice damga vurur. Gelecek yıllara jargon olur. Her biri tarihe mantıklı ve makul tepkileri düzenler. Aslında tepkileri yönlendirmedir. Yol açmadır.
Köken, sınıf ve toplum açısından bakıldığında da yazı her şeyi kuşatır. İşte hepsi de en yazılamaz denilenlerin itirafıdır. Önce yazılır, sonra kuşa çevrilir. Kuşlama programı ve diğer taktikler ile kitlesiyle buluşur. Çoğunlukla katı kalıpları zorlar ve yıkar. En geleneksel telaffuz şeklidir ve ilerleyen zamanda en bilinen dileklerde bile o telaffuz kullanılır. O yüzden yazmak ciddi bir iştir.
Yazmak işi günlük konuşmadan farklı kendine özgü bir dille olmalıdır. Her yazar da kendi dilini yaratır. Cümleciklerden, kelime kelime işlenmişliğinden ve karakterinden tanınır. Yani çok zarif ve itinalı bir karışımdır yazı. Kazıyanını hemen ele verir.
Yazı yazıldıkça alışılır, okundukça tat verir. Elbette üslup ve içerik açısından anlaşılması zor olanlar, zorlanılanlar da vardır. Ama onlar en çok giz ve bağlantıyı satırlarında saklayanlardır. Samimiyetle siyasal sosyal konuları içerir. Ve hiçbir kurala uymazlar.
Derin direnişleri saklar satır aralarında yazı. Eleştirileri de toplar. Yazan için tehlike yazı, yazının dili değil kapsadıklarıdır. Asıl tehlike ise onca çeşitlilik içeren yazılara rağmen okuyanların tek tipleşmesidir. Desteksiz değişmesidir. Yani okuyucuların çoğunluğunun aynı kavram ve kurallara itaat ve biat etmesidir. Yanlı yetiştirilmesidir.
İşte yazı ve yazarı değerlendirmek ve test için fırsat kollayanların anlatıcısı bulunmayan hikâyelere bulaşmasının sonucudur her darboğaz. Tüm yazıların da tek elden çıkmış gibi yazılmasıdır.
Aynen tek ağızdan konuşulduğu gibi…
Yazmak bir sanattır. Yazı günlük konuşulan değildir. Konuşmak yazı dilinden çok farklıdır. Yazmak epeyce meşakkatlidir. Gerçi konuştuğu gibi yazanlar da vardır ama yazı zorlu bir üretimdir. Yoğun emek ister. Ve de yazarlık hamuru mühimdir…
Yazılar spontane ve doğaçlama da olur ama olmaz. Yazının iyi veya kötü bir senaryosu olmalıdır. Ona buna yazılmayla da olmaz. Akılcı bir dizilişi gerektirir. Ayrıca yazı mizaç, söylem, karakter ve tavırdır. Özünde bir şeylere tanıklık etmişliğin açıkça dışavurumudur. Yarınlara bir aktarımdır. Olmadık bir işin dahi sebeplerini kucaklamaktır. Aslı doğruluk temelinde müdahalelere aldırmaksızın tarihe iz bırakmak, döneme işaret koymaktır.
Yazıda inceden inceye zincirleri kırma inadı çok önemlidir. Her cümle bir harfle, her paragraf bir cümleyle, her makale bir paragraf ile başlar. Sonra peşi sıra yazılır. Ve o yazılarda bir gün gelir kara kaplı kitap olur. Sonra her biri konuşulur. Sonra her biri eş zamanlı tartışılır. İçlerinde öyle cümleler, öyle replikler, öyle kalıplar barındırır ki belli dönemlere ayna tutar. Döneme ve yarınlara karakterlice damga vurur. Gelecek yıllara jargon olur. Her biri tarihe mantıklı ve makul tepkileri düzenler. Aslında tepkileri yönlendirmedir. Yol açmadır.
Köken, sınıf ve toplum açısından bakıldığında da yazı her şeyi kuşatır. İşte hepsi de en yazılamaz denilenlerin itirafıdır. Önce yazılır, sonra kuşa çevrilir. Kuşlama programı ve diğer taktikler ile kitlesiyle buluşur. Çoğunlukla katı kalıpları zorlar ve yıkar. En geleneksel telaffuz şeklidir ve ilerleyen zamanda en bilinen dileklerde bile o telaffuz kullanılır. O yüzden yazmak ciddi bir iştir.
Yazmak işi günlük konuşmadan farklı kendine özgü bir dille olmalıdır. Her yazar da kendi dilini yaratır. Cümleciklerden, kelime kelime işlenmişliğinden ve karakterinden tanınır. Yani çok zarif ve itinalı bir karışımdır yazı. Kazıyanını hemen ele verir.
Yazı yazıldıkça alışılır, okundukça tat verir. Elbette üslup ve içerik açısından anlaşılması zor olanlar, zorlanılanlar da vardır. Ama onlar en çok giz ve bağlantıyı satırlarında saklayanlardır. Samimiyetle siyasal sosyal konuları içerir. Ve hiçbir kurala uymazlar.
Derin direnişleri saklar satır aralarında yazı. Eleştirileri de toplar. Yazan için tehlike yazı, yazının dili değil kapsadıklarıdır. Asıl tehlike ise onca çeşitlilik içeren yazılara rağmen okuyanların tek tipleşmesidir. Desteksiz değişmesidir. Yani okuyucuların çoğunluğunun aynı kavram ve kurallara itaat ve biat etmesidir. Yanlı yetiştirilmesidir.
İşte yazı ve yazarı değerlendirmek ve test için fırsat kollayanların anlatıcısı bulunmayan hikâyelere bulaşmasının sonucudur her darboğaz. Tüm yazıların da tek elden çıkmış gibi yazılmasıdır.
Aynen tek ağızdan konuşulduğu gibi…
1 Nisan 2018 Pazar
ÇOCUK ACISI
ÇOCUK ACISI
Bayrağı çekti ağaçlardarağacında fidanlar.
Kızılağaçlar…
Aromatik armoni aralığında mevsim başı
çiçekler güneşten yanmış
güneş tutulu
akıllar buz tutumuş.
Tarlaların toprağı kupkuru
çorak çatlak.
Karış karış ana dolu.
Akçaağaçlar kararmış
Gece zifiri.
Hangi ittifak bu zalimane
Sonradan planlanmış.
Bu bayrak kimin
Bayrağı çeken ağaçlar kimin
Kimin başı daralmış orman.
Bir yol tutulmuş ki
fırlamış ana yoldan son model
şarampolde soluksuz.
Çocuk acısı görmeden ölmek dileğim.
Çocuklar ölmesin
Yanmasın analar
Sıcak ana yürekleri…
Koskoca ağaçlar
Dağlara baş kaldırmış
mortu çekerler bir gün
Hemide ayakta.
Ayakta ölür babalar.
Çocuk acısı en beteri.
İNSANLAR VE GÖLGELER
İNSANLAR VE GÖLGELER
Yaş ilerledikçe imgesel, simgesel biçimlere kayar her şey. Bedenli de bedensiz de olsa insanlar ve gölgelerine…
Nasıl özetlenir yaşam, ölçüsü nereye denk düşer pek bilinmez. Bilinmeden geçer ömür. Az çok ne kadar yaşansa da hep kocadır ama çok kısadır. Ölümsüzlük hariç kanlanır, canlanır beden veya öyle zannedilir. Sonra gölgeler kanatlanır. Havayla buluşulunca varlığı darlığı bir yana darası serüvenin bir parçası olur.
İnsan öyle veya böyle insandır. Aslında katı veya kâfi biçimde dünyayı yönetmek adına engin hoşgörü ile tanımlanmıştır. Lakin hep, her alanda yönetilir. Kodlarında insanlık gizlidir. Fakat binbir türlü deney ve deneyimle tanınan ve de tanımlanan ise iki ayaklı hayvanlığıdır. İnsanlık ve hayvanlık bazen yaptıklarında gizlidir. İşte onun ayırdı zordur.
Evrensel ve toplumsal sahipliğin türleri, türevleridir yaşamı var eden. Ömrü törpüleyen. Ancak insan zamanla kalabalığın, kalabalıkların ruhlarını teslim alır. Veya ruhlarını içer. Hâkimiyet kayıtsız şartsız, deftersiz kitapsız baştan çıkmışları hizalar belki. Bağlar yolları da. Ama soy sop mensupluğu dünyaya hâkim olmanın bedeli olarak tarif edilir. Seyir defterine de böyle kaydedilir. Milyonlarca yıldır belli bir sistematik işler, otomatikman milyarlarca geri kafalı kostümleri iki giyilir bir çıkarılır.
Ruhsuzluk bilgiçliği tüm insanoğullarına bulaşınca da dünya ve dünyalar iki ayaklı hayvanlara yetmezleşir. Gelecek kuşaklara hiçbir şey kalmaz. Yarınsız insanlar, yalımlı isyanlar sürgüler. Dünsüz başkaldırılar insan bilincinde tutsak edildiğinden, zincirler kırılmaya görsün. Ömürler bir çırpıda hiçlenir.
Bu hiçlik âleminde bedavaya satma ve bedavadan sapıtma süreçlerinde esrik savaşların en becerikli dehaları erdemleri teraziye vurulduğunda sıfır çekenlerdir. Boş çenelerdir. Arsız geri çekilmelerdir. Daha sıkıntılısı havası bozulduğunda sıfırın altı olanlarıdır. Cam buz gibi ve minnacık darbeyle tuzla buz arası sıkışan kristalizelerdir.
Ortalığı gerilim kuşatınca tüm kuş akıllılar tüm hücreleri maskeler. Sözde insanlığın arkasına saklanmışlığın betimlenmesi ise çözümsüzlüktür. Tükenmez bir evrenin tükenmez kalemle insan veya sabit kalemle insansı sorgulamasıdır. Dünyadanlık soyut düşünceden somut antenden beslenmek, kafeslenmekle dağılma arasıdır.
İşte o zaman tek renge dönüşür bedensel tutkularının en öğretici de. Bildirisi dil, din, kültür ayrımında felsefenin başlangıcını da reddeder. Gerçeği de ham yalanlara sargılar. Salgılanan ise bir ömür boyu hem görsel hem evrensel bir romandır. Romanstır. Hem davacı hem yargıç. Hem sorunlu hem sorumlu olmaktır. Belki de olmak ya da olmamaktır. Değil mi ki maddesel bir duyarlığın metafiziksel bir düzlemde en ala mühendislik harikasıdır insan. Meseleyi çözdükçe çözülür. Ama daima var olacağı veya vardan yok olmayacağı üzerine kurgulanmışlığı belirsizliğini hep korur.
Tam korkuluğa dönüşecekken göğe bulanmış bir ses gelir; ‘elbette en üstün ve en ayrıcalıklı yaratıdır insan’. Dram ve dam ikileminde hırpalanır zaman. Hırslı kılavuzlar ile sınırlandırılmıştır feza. Keza binlerce yıldır, on binlerce, milyonlarca yıldır en özgürdür insan. Ve an gelir en küçük sevdiğine yenilir ve tutsaklaşır insanoğlu, kızı. Uydulandıkça uyumsuzluğu Tanrılaştırır.
İşte mesele o an güncellemeye tabi tutulur. Gölgeler ve enerjiler diyarında eğer Tanrı yoksa insan tanrıdır, eğer Tanrı varsa insan onun ürünüdür. Bu ikisinin arasında sallanır akıl. Ve hep en akıllılar darağacında sallandırılır. Veya insan yeryüzüne inen indirilen Tanrıdan bir nefestir. Tanrıinsandan bugüne yaşanan kullaşma hep budur. Daima nefeslerin en kuvvetlisi kesilir. Yani insanlığın yalanında gizlidir insan bile. Tanrı bile. Geç de olsa akıllanılır.
Çıplak gerçeği gönderden indirmeye cesaretlenince insanın emrine verilen her şey sadece dünyalıktır. Kaç en uzun yıllar yaşanırsa yaşansın sonunda dünyadan elde kalan da ‘dünya en yüce varlığa hizmet yeridir’ misalidir.
Kim ne derse desin sonuçta insan iki ayaklı bir hayvandır, işine geldiğince düşünür ve içgüdülerince anı yaşar. Hele yaş daha da ilerledikçe, ışık yılı ‘ondokuzbinüçyüzyetmişaltı’yı vurunca, imgesel simgesel, bedenli bedensiz hiç fark etmez, yoğun derin unutmalar da başlar.
Buruşan akılda yer edenler ise başta değer verilen insanlar ve gölgeleridir. Sonra üç mermiyle gömülmelerdir…
Yaş ilerledikçe imgesel, simgesel biçimlere kayar her şey. Bedenli de bedensiz de olsa insanlar ve gölgelerine…
Nasıl özetlenir yaşam, ölçüsü nereye denk düşer pek bilinmez. Bilinmeden geçer ömür. Az çok ne kadar yaşansa da hep kocadır ama çok kısadır. Ölümsüzlük hariç kanlanır, canlanır beden veya öyle zannedilir. Sonra gölgeler kanatlanır. Havayla buluşulunca varlığı darlığı bir yana darası serüvenin bir parçası olur.
İnsan öyle veya böyle insandır. Aslında katı veya kâfi biçimde dünyayı yönetmek adına engin hoşgörü ile tanımlanmıştır. Lakin hep, her alanda yönetilir. Kodlarında insanlık gizlidir. Fakat binbir türlü deney ve deneyimle tanınan ve de tanımlanan ise iki ayaklı hayvanlığıdır. İnsanlık ve hayvanlık bazen yaptıklarında gizlidir. İşte onun ayırdı zordur.
Evrensel ve toplumsal sahipliğin türleri, türevleridir yaşamı var eden. Ömrü törpüleyen. Ancak insan zamanla kalabalığın, kalabalıkların ruhlarını teslim alır. Veya ruhlarını içer. Hâkimiyet kayıtsız şartsız, deftersiz kitapsız baştan çıkmışları hizalar belki. Bağlar yolları da. Ama soy sop mensupluğu dünyaya hâkim olmanın bedeli olarak tarif edilir. Seyir defterine de böyle kaydedilir. Milyonlarca yıldır belli bir sistematik işler, otomatikman milyarlarca geri kafalı kostümleri iki giyilir bir çıkarılır.
Ruhsuzluk bilgiçliği tüm insanoğullarına bulaşınca da dünya ve dünyalar iki ayaklı hayvanlara yetmezleşir. Gelecek kuşaklara hiçbir şey kalmaz. Yarınsız insanlar, yalımlı isyanlar sürgüler. Dünsüz başkaldırılar insan bilincinde tutsak edildiğinden, zincirler kırılmaya görsün. Ömürler bir çırpıda hiçlenir.
Bu hiçlik âleminde bedavaya satma ve bedavadan sapıtma süreçlerinde esrik savaşların en becerikli dehaları erdemleri teraziye vurulduğunda sıfır çekenlerdir. Boş çenelerdir. Arsız geri çekilmelerdir. Daha sıkıntılısı havası bozulduğunda sıfırın altı olanlarıdır. Cam buz gibi ve minnacık darbeyle tuzla buz arası sıkışan kristalizelerdir.
Ortalığı gerilim kuşatınca tüm kuş akıllılar tüm hücreleri maskeler. Sözde insanlığın arkasına saklanmışlığın betimlenmesi ise çözümsüzlüktür. Tükenmez bir evrenin tükenmez kalemle insan veya sabit kalemle insansı sorgulamasıdır. Dünyadanlık soyut düşünceden somut antenden beslenmek, kafeslenmekle dağılma arasıdır.
İşte o zaman tek renge dönüşür bedensel tutkularının en öğretici de. Bildirisi dil, din, kültür ayrımında felsefenin başlangıcını da reddeder. Gerçeği de ham yalanlara sargılar. Salgılanan ise bir ömür boyu hem görsel hem evrensel bir romandır. Romanstır. Hem davacı hem yargıç. Hem sorunlu hem sorumlu olmaktır. Belki de olmak ya da olmamaktır. Değil mi ki maddesel bir duyarlığın metafiziksel bir düzlemde en ala mühendislik harikasıdır insan. Meseleyi çözdükçe çözülür. Ama daima var olacağı veya vardan yok olmayacağı üzerine kurgulanmışlığı belirsizliğini hep korur.
Tam korkuluğa dönüşecekken göğe bulanmış bir ses gelir; ‘elbette en üstün ve en ayrıcalıklı yaratıdır insan’. Dram ve dam ikileminde hırpalanır zaman. Hırslı kılavuzlar ile sınırlandırılmıştır feza. Keza binlerce yıldır, on binlerce, milyonlarca yıldır en özgürdür insan. Ve an gelir en küçük sevdiğine yenilir ve tutsaklaşır insanoğlu, kızı. Uydulandıkça uyumsuzluğu Tanrılaştırır.
İşte mesele o an güncellemeye tabi tutulur. Gölgeler ve enerjiler diyarında eğer Tanrı yoksa insan tanrıdır, eğer Tanrı varsa insan onun ürünüdür. Bu ikisinin arasında sallanır akıl. Ve hep en akıllılar darağacında sallandırılır. Veya insan yeryüzüne inen indirilen Tanrıdan bir nefestir. Tanrıinsandan bugüne yaşanan kullaşma hep budur. Daima nefeslerin en kuvvetlisi kesilir. Yani insanlığın yalanında gizlidir insan bile. Tanrı bile. Geç de olsa akıllanılır.
Çıplak gerçeği gönderden indirmeye cesaretlenince insanın emrine verilen her şey sadece dünyalıktır. Kaç en uzun yıllar yaşanırsa yaşansın sonunda dünyadan elde kalan da ‘dünya en yüce varlığa hizmet yeridir’ misalidir.
Kim ne derse desin sonuçta insan iki ayaklı bir hayvandır, işine geldiğince düşünür ve içgüdülerince anı yaşar. Hele yaş daha da ilerledikçe, ışık yılı ‘ondokuzbinüçyüzyetmişaltı’yı vurunca, imgesel simgesel, bedenli bedensiz hiç fark etmez, yoğun derin unutmalar da başlar.
Buruşan akılda yer edenler ise başta değer verilen insanlar ve gölgeleridir. Sonra üç mermiyle gömülmelerdir…
OKU, OKUL, EKOL…
OKU, OKUL, EKOL…
Klasik bir yorumla alaycı bir serüven başlar hayat boyu. Okulda ve ekol de; oku diye…
Varlık mistik bir alışkanlıktır. Akla emanet sevinçlerle de bulaşır. Ve zihin bulanıklaşır. Mektepleşilir, miskinleşilir. Başa gelen her şey, her şey bu berhavaya sallantıda okumayı sevmeyen insanların bilmeden dünyayı içselleştirme ve edebiyat korkusundandır. Aslında varlığı yok satar göreceklerin veya kör cahillerin, cehalet cesaretidir.
Hiç okumazlar hiç de karşı konulamayan bir korkudan beslenirler. Özünde kör umutlara kapılış veya yaratıcı varlıktan kuşkulu olma durumudur. Kolaycılığa kaçılır. Çünkü ekol savaşı gerektirir. Bilgi de ister; “Paganları Yahova engelledi. Yahudileri ise İsa dağıttı. Hristiyanları Yahudiler alçalttı. Müslümanları Servet Tanrısı mammon ayarttı…”
Peki, gereği var mıydı bunca pişkinliğe. Kararlı kararsız avuntuya. Sere serpe sevmelere. Muştulananların ölümsüzlüğe ve kışkırtılmış kahramanlar karanlığına hapsine. Hayaller üzerine kurulanlar bu insanlar üzerinden krallık sürenlere kapı kulluğudur. Bu insanlar ki hem hayran hem de ayran delisi yaşarlar. Yaşatırlar. Yani varlık hem tanrılı hem dilsiz hemde dinsiz olabilir. Uyumsuz bir yanıttır bu dünyaya da, dünyalığa da.
Oysa kitap hayattır. Kutsaldır. Şairin hayatı ise şiiridir. Hayat hiçbir yere ait değildir. Kayıp şehirdedir. Yapıt değil varoluş yalancılığıdır okullar da, ekoller de. Adamak ve adanmak armağandır. Yarınsızlığa hediyedir suskunluk.
Yaratılanın izdüşümü ile bombardıman altına alınan sıcak saatlerdir kararlı ve kesintisiz irade ölçüsünde kamplaşılan. Belli ölçüde akılda kalıcı çelişkiler de gizlidir bilinçte. Akıl da bilinç de öyledir tutuşturulur. Bin yıldır din elden gitti gidiyor heyecanıyla tutuşur. Hala hayatımız yıkılıyor masalı. Oysa geleneklerimiz, şifresel faaliyetlerimiz çöküyor. Bu gidişle başka mezuniyetleri alacağız dinden. İmanın ezan olmayacağını bile bile, ah vah diye diye dönülmez noktaya gelir bu tip protiplik. Propaganda yüzünden memleket bir şeye odaklanınca bir propagandist edasıyla ekoller karıncalanır. Okulların bilimsel kurgusu paylanır. Dokusunda az ulaşıldı çok uzun aşıldı konumu kullanılır. Ve her şeyin sonuna gelinir. Ama millete rağmen hiçbir şey olmaz.
Nedir bu programı asıl etkileyen. Etkisi fazla olmayacak, uzun sürmeyecek sanılır işte böyle sanılır ve yanılgı trenine binilir. Aslında çok büyük bir yanılgıdır bu bindirme kıtalık. Ve yakın zamanda bin yıldır bu din gitti gidecek gidiyor tohumu saçanlar karşı ihtilalin taşlarını da döşeyecektir. Belirtilerini gizlemeyecek duruma geleceklerdir. güce kavuşacaklardır. Nihai son ise güce tapınmayla gelecektir.
Öyle ki her ciddi bozuk ve bozguncu hamleyi gör, bir kulağına daya, olmayacak bir sebebe dayandır tavrı ekolleşir ise durum vahimdir. Oysa insanın varoluş sürecinde hiç de gizem yoktur. Okulu da bellidir. Yolu da. İstem dışı her okumada kendini bulur yaratı. Ve hiçbir şey mucizeye dayanmaz. Her şey birbiriyle denk ölçüde bağlantılıdır. Ve dahi ilimdir, bilimdir ve bilimseldir.
Klasik bilim, her kusurlu kusursuz kuşku, tüm cilalı serüven, girilen türlü okullar, izi sürülen tam ekol, tek bir kelime de gizlidir; oku…
Klasik bir yorumla alaycı bir serüven başlar hayat boyu. Okulda ve ekol de; oku diye…
Varlık mistik bir alışkanlıktır. Akla emanet sevinçlerle de bulaşır. Ve zihin bulanıklaşır. Mektepleşilir, miskinleşilir. Başa gelen her şey, her şey bu berhavaya sallantıda okumayı sevmeyen insanların bilmeden dünyayı içselleştirme ve edebiyat korkusundandır. Aslında varlığı yok satar göreceklerin veya kör cahillerin, cehalet cesaretidir.
Hiç okumazlar hiç de karşı konulamayan bir korkudan beslenirler. Özünde kör umutlara kapılış veya yaratıcı varlıktan kuşkulu olma durumudur. Kolaycılığa kaçılır. Çünkü ekol savaşı gerektirir. Bilgi de ister; “Paganları Yahova engelledi. Yahudileri ise İsa dağıttı. Hristiyanları Yahudiler alçalttı. Müslümanları Servet Tanrısı mammon ayarttı…”
Peki, gereği var mıydı bunca pişkinliğe. Kararlı kararsız avuntuya. Sere serpe sevmelere. Muştulananların ölümsüzlüğe ve kışkırtılmış kahramanlar karanlığına hapsine. Hayaller üzerine kurulanlar bu insanlar üzerinden krallık sürenlere kapı kulluğudur. Bu insanlar ki hem hayran hem de ayran delisi yaşarlar. Yaşatırlar. Yani varlık hem tanrılı hem dilsiz hemde dinsiz olabilir. Uyumsuz bir yanıttır bu dünyaya da, dünyalığa da.
Oysa kitap hayattır. Kutsaldır. Şairin hayatı ise şiiridir. Hayat hiçbir yere ait değildir. Kayıp şehirdedir. Yapıt değil varoluş yalancılığıdır okullar da, ekoller de. Adamak ve adanmak armağandır. Yarınsızlığa hediyedir suskunluk.
Yaratılanın izdüşümü ile bombardıman altına alınan sıcak saatlerdir kararlı ve kesintisiz irade ölçüsünde kamplaşılan. Belli ölçüde akılda kalıcı çelişkiler de gizlidir bilinçte. Akıl da bilinç de öyledir tutuşturulur. Bin yıldır din elden gitti gidiyor heyecanıyla tutuşur. Hala hayatımız yıkılıyor masalı. Oysa geleneklerimiz, şifresel faaliyetlerimiz çöküyor. Bu gidişle başka mezuniyetleri alacağız dinden. İmanın ezan olmayacağını bile bile, ah vah diye diye dönülmez noktaya gelir bu tip protiplik. Propaganda yüzünden memleket bir şeye odaklanınca bir propagandist edasıyla ekoller karıncalanır. Okulların bilimsel kurgusu paylanır. Dokusunda az ulaşıldı çok uzun aşıldı konumu kullanılır. Ve her şeyin sonuna gelinir. Ama millete rağmen hiçbir şey olmaz.
Nedir bu programı asıl etkileyen. Etkisi fazla olmayacak, uzun sürmeyecek sanılır işte böyle sanılır ve yanılgı trenine binilir. Aslında çok büyük bir yanılgıdır bu bindirme kıtalık. Ve yakın zamanda bin yıldır bu din gitti gidecek gidiyor tohumu saçanlar karşı ihtilalin taşlarını da döşeyecektir. Belirtilerini gizlemeyecek duruma geleceklerdir. güce kavuşacaklardır. Nihai son ise güce tapınmayla gelecektir.
Öyle ki her ciddi bozuk ve bozguncu hamleyi gör, bir kulağına daya, olmayacak bir sebebe dayandır tavrı ekolleşir ise durum vahimdir. Oysa insanın varoluş sürecinde hiç de gizem yoktur. Okulu da bellidir. Yolu da. İstem dışı her okumada kendini bulur yaratı. Ve hiçbir şey mucizeye dayanmaz. Her şey birbiriyle denk ölçüde bağlantılıdır. Ve dahi ilimdir, bilimdir ve bilimseldir.
Klasik bilim, her kusurlu kusursuz kuşku, tüm cilalı serüven, girilen türlü okullar, izi sürülen tam ekol, tek bir kelime de gizlidir; oku…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)