11 Mart 2018 Pazar

DENİZ BEREKETİ

DENİZ BEREKETİ
 
Bilemezsin güneşi ne denli özlediğimi
adaçayı kokulu rıhtımları da.
Erken geliversin bu yıl bahar
çok özledim
bereketini.
Yaralasın yüreğimi anılar
güneş ağlasın
ben yanayım
somun sıcağında.
Yeşili bol diyarlarda
çoluk çocuk bolluğu
yaylalara dağılsın.
Dağlar toplasın
bereketini.
Suskun yaz evleri açılsın
tahtadan pencere kapaklarında
anam eliyle
en bereketli.
Üç karış toprağa çiçekler dikilsin.
Güneşten kavrulsun mevsim başı
nane çayı kokulu.
Kekik buğusu yalnızlıklar
tırmansın sevgi duvarına
karnımda anlamsız duygular tortusu
aklımda üşümeler
dirilsin.
Pardesümün eteğine yapışsın gelincikler
nar kokulu.
Bilemezsin sakallı dedemi ne denli özlediğimi
karanfil kokulu.
Erken geliversin bu yıl deniz mevsimi
ve hiç bitmesin
dağlasın yarelerimi tuz buz
dalgalandıkça dalgalansın.
Çocuk belleği işte
durgun yaz evleri şenlensin
çam ağaçlarının gölgesinde anam diliyle.
Denizden kopuversin yetişsin
mevsim bereketi
Ana sütü kokulu bembeyaz
Bilemezsin okyanusu ne denli özlediğimi
büyüklere masallar dünyasında
karşı yaka buğulu.
 

Ebu-Zer…

Ebu-Zer… 
 
Dinin getirip götürdükleri sınıfsal bağlamda ele almadıkça, dinin gücünü siyasal güce buladıkça, bulaştırdıkça din gerçekliği yakalanamaz. Din, din olmaktan çıkar. Din ilim bilim dışı yalan yanlışları aklayan ve duraklayan bir işleyişe payanda olur. Bu yeni durum da geniş kitlelerce din sayılır.
 
En öncesin de en sonrasın da bu kurgu dine hizmet kör dinciliktir. İşin aslı böyledir. Gün olur toprak fethi önce okla mızrakla, sonra topla tüfekle sağlanır. Sonra bilinir yöntem. Hiç fark etmez her zaman kazanımlar baş ve toprak vergisini bağlanır. Ama toprak haracı ile yetinilmez. Dinen maldan mülkten sayılan topraklar feodal hazirun ve hazırdaki dini ruhbanlar arasında pay edilir.
 
İşte bu paylaşım sürecinde bazı kavramların içini doğru doldurmak gerçekçi sonuca ulaşmanın önceliğidir; İstila ve feth. Haraç ve cizye. Zekât ve ganimet. Köle ve cariye. Beytül mal. Hazine dairesi. Eyalet ve halife. Uç ve burç. Emir ve devlet hazinesi. Zimmet ve servet. Dinar ve dirhem. Yığınla sikke ve altın kâse. Varidat ve dünyalık…
 
Hele de din adına yayılmacılık mirasıyla talan ve mağlubu tebaadan sayma. Bu yeni sömürgeci ilerleyişinin aşırı zenginleşmeyi ortaya çıkarmasını hak görme. Zenginliğin belli başlı ellerde toplanması ve tekelleşme. Adaletli üleşmenin olmayışı ve böylece hortlayan toprak ağalığı. Ve de dinsel felaketin belirleycisi ihtişamlı din bezirganlarının ortaya çıkışı. Yani dört elden din yaydığını söyleyen ve sanan bir sınıf yaratılması…
 
Demek ki din denilince bir de bu perspektiften bakmak gerek. Asla kötüye yormadan, yorulmadan, makul ve mantıklı yorumlamak gerek.
 
Ve Ebu-Zer…
 
Din deyince din klasmanında ilk ona giren, künyesinde nebiye dostluk yazan Ebu-Zer’i de tanımak lazım. Hem sahici sahabi. Hem de Ali can. Meclisi kırklardan er kişi. Bu günlere dek yaslanan din azgınlaşmasının ilk farkına varmışlarından bir fani. Gelişen dinci iktidar erkine ilk isyancı. Din kapitalizmine karşı çıkan ilk sosyalist, belki de komünist öncü. Dava adamı. Temelinde binlerce işçi kanı gömülü yeşil sarayın keskin muhalifi. Yılmaz kul hakkı savunucusu…
 
Günü gelince de zenginlik biriktirilmesine, aşırıya kaçmaya, lükse, savrukluğa, emeksiz geçinmeye, sınıf atlamaya karşı duruş gösteren bir idealist yolcu. Öyle ki kendi çalışmadan işçi ve köle çalıştıran, her türlü hizmetinde cariye kullanan bir üst sınıf karşıtı. Ve bu üst sınıf yararına yeniden dizayn edilen ahlak ve ahlakın dine uydurulmasına asi. Genel yaşamdaki din ahlak çelişkisini hisseden. Manzarayı görüp anlatan çıplak uyarıcı. Onca çelişkiye eleştiriler dizen bozulan sisteme başkaldıran bir devrimci.
 
Ebu-Zer…
 
Zenginliğin doymamacasına biriktirilmesinden başlayarak dinle bağdaşmayan her türlü düzmeceye eylem koyan bir radikalist. Şer sistemine direnişin ateşini yakan bir kale. Kemer-best. Düşünce ve fikir varlığı, Kur'an işletmecisi, dayatılan din dışı mirasa protestocu.
 
Zorunlu gereksinimler haricindeki bütün varlığın komünal bir dağıtıma tabi tutulmasını öngören bir efsane. Din ilminin biliminin güçten, erkten ve haksız zenginleşmeden yana olmayan ilk neferi. Kutsal isyanda baskıya, şiddete ve takibe hiç aldırmadan doğru bildiği yoldan şaşmayan, dinde sosyalizmin ilk savunucusu.
 
Ebu-Zer…
 
Onu Gugul hazretlerinde yazanlara aldanmadan öğrenmek lazım…

9 Mart 2018 Cuma

LAKAP

LAKAP
 
Geçmişteki lakaplar topçu, popçu, disko ve benzerleri derken hayra alamet önce ortacı olundu. Ortada duruldu. Orta karar epey beklendikten sonra da her ne hikmet hidayete erildi. On yıllardır var olan o üstün vasıflar aniden fark edildi. Veya egemen sermaye tarafından fark ettirildi. Popülist bir dini kültür kısa sürede yeniden egemen kılındı. Örtülü Müslümanlık sokağa indi. Safiyane inanç terkedildi. Süslümanlık modalaştırıldı.  Avluculuk prim yaptı. Ve mübarek memleket azgelişmişliğin en ileri derecedeki bozukluğunu bağrına bastı. Ilımlı alımlı Müslümanlığa yelken açtı.
 
O din menşeili bu karakteristik sağduyuyla hayat tarzları anında değişti. Yaşama dair içgüdüler ve binlerce yıllık kültürel izlenimler an ve an bozuldu. Anlık yaşayanlar ile dünyalık geçinenler bir anda kandırıldı. Toplum kalıplarıyla oynadıkça, uygarlığa gidiş bozuldukça naif farklılıklar bile suçtan sayılır hale geldi. Öyle ki eklenti yakıştırmalar ile o eski lakapların hiçbir özelliği kalmadı.
 
Bilirsiniz veya bilmelisiniz lafı gereksiz sayıldı. İsteriz veya istemelisiniz lafı suçtan sayıldı. Her şey üst akla emanet edildi. Lakaplar bile…
 
Ve toplum analizi zor bir dramatik sürece hapsoldu. O yüzden özgün hikâyesi olanlar mutlu ve mesut dünyanın dışına itildi. Böylece milletin dağarcığı kurcalandı. Ve gündem akışkanlığı ve ucuz senaryolar ile şekillenen bir memleket profiline kayıldı. Özgürlük toplumu kapsama alanından çıkarıldı.
 
Hangi konumda olursa olsun kontrol her kimdeyse kanun dışı maksatların tatbiki lakaplar türetirken türlü anlam da kazandı…
 
Yani önce lakaplar değişti. Sonra sıkıntı eza ceza mührünü bastı. Alabora olan memleket ve üzeri insanlar feci fırtınalara yakalandı. Kurtuluş manevralarında hayata dair olanlar bir bir yasaklandı. Yeni bir emperyalizm türüne bu yataklık ve yatkınlık memleket için maliyeti de artırdı. Maliyet arttıkça yeni anlamsız lakaplar doğdu.
 
Memleket meseleleriyle asla direkt ilgilenmeyen bu güruh resmen engizisyon yansıması karakterleri de buldu ortaya çıkardı. Gözden geçirilmesi gereken nice alamet nice felaket örnekleri varken, yığınla varken gidişat avlucu zihniyete teslim edildi. Düzelt denildi. Bunlarda düzeltti. Sonra bu kayıtsız şartsız teslimiyet ilahi vaz edildi. Bu berbat süreç hepten uyduruk senaryo sağanağına tutuldu. Bombardıman direnci yok etti. Karşı duruş en uç noktaya evrilmiş gibi bir durum oluşturuldu. Oysa hiç de öyle değildi. Saltanatın devamı maksatlı öyle gösterildi.
 
Zaten bilinen bütün evrensel kavramlar unutuldukça memleket bir karnaval havasına büründü. Topçu, popçu, disko, şu bu derken ortanın sağına soluna serpilen ortacılar hurafeci lafazan bir dünyanın önce taşeronları oldu. Bu oluşum bu günün uydurma ve kurgusal karakterlerini yarattı. Ne var ki bu uydurma değişiklikler ve kurgusal karakterler yeni varyasyonlarla tümden karakter erozyonuna uğradı. Balık baştan koktu.
 
Ve geçmişe dönük yaşamlar ve lakapların yerine ağza yakışmayan yenileri eklendi. Ekli büklü bir dünyanın ortada kalan lakapsızları da memleket yönetir hale geldi.
 
Yönetemeyenlere de lakap takarak geliştirilen bu dönem, geçer mi geçer…

KÖLE

KÖLE 
 
Tarihin yazdığına göre gün gelir en umulmadık anda karşı devrim olur. Ve böylesi her kalkışma sonrası sınırsız güçlenenler olur. Güce tapmalar başlar. Hiç akla gelmezken devrin yükselen değerleri haline gelinir. Ve efendi pozu takınanlar ile köleliği temsil edenler buluşur. Erk tamamlanır. Oluşturulan erk köleci kehanetleriyle demokrasiyi oburca tüketir. Yutar. Özgürlük kan tortulu içilir. Peşine tarihe tanıklık eden nice tarihçi kul köle edebiyatından dem vurur. Ancak nedenselliği ile hiç ilgilenmezler. Kusursuz görünen bir saray ve saray erbabı icat ederler. İlk safha tamamlanır.
 
Artık kadın erkek ayrımsız insan ve özgür olmak, zengin olmakla güçle orantılıdır. Gerisi tutsaklaşır. O yüzden sarı dananın peşine düşülür. Sanki vahşi önyargıların bile kımıldatamadığı bir şaşkınlık bulaşır her yere. Kallavi kumpaslanan sistem körleştirir yozlaştırır yeryüzünü. Benzer teorileri vardır ama öyle bir uygulanır ki kadın erkek insanlar iyice ayrışır, birbirinden uzaklaştırılır. Öz değerlerinden koparlar veya koparılırlar. Akıllı cihazlarla en katı inançla kamplaşılır. Kutuplaşılır. Orman gibi sessizlik sunulur ve tarlalar sürülür. Sonra sınırlandırılır özgürlük. Özgürleşmeye ket vurulur. Yani yeni kölelik ve kölecilik düzeni dayatılır.
 
Saliselik anlar dışında hiçbir şeyi hatırlamayış, balık hafızalık atom zerresine dek nükseder. Haliyle geçiş sancısı az hissedilir. Her defasında bir avuç rantiyeye aldananlar ve tarihçiler zamanla suçu atom zerresinden alıp atom bombasına bağlar. Ama iyi yüzlülük yerini ikiyüzlülüğe bırakır. Yön kayyumlara ve kıyımlara döndürülür. Haramilerce insanlık tarihi her seferinde bozulur, bozgun yeniden yazılır. Yeni tarih oluşturulur. Envaı çeşit ayrıntılarla karıştırılır kafalar. Birlikteliğin dokusu ile oynanır, beraberlik başka hallere mayalanır. Hileler ve hokkabazlıklar en hassas dengeleri bile bozar. Hal ve gidiş umurunda olmayanlar öyle çoğalır ki kölelik tohumu rahatça düşer kara toprağa. Yeryüzüne tüccarlık bulaşır. Kölecilik baş döndüren bir engelli iş,  özgürlüğü engelleyiştir ama alıcısı bulunur. Satıcısını da memnun eyler. Top yekûn tutkuyla yerleşir yerleştirilir köleci zihniyet.
 
Açıkça herkesin bildiği ama görmediği, görmek istemediği en büyük derttir kölelik. Sınıfları bitirir. Her şeye her kapıya uyar. Ama hiçbir kapıyı açmaz. Cennetin bile. Zamanla yön ve yörünge değiştirir ama tükenmez. Daima vardır. Kadın erkek, tüm insanlığın bir nevi en büyük sırra erişme vazifesini engellemek için uydurulmuştur. Paraya pula uydu olmayı sağlamıştır.
 
Tarih sayfalarına bakıldığında kölelik ve kölecilik en kötüsü olsa da medeniyet öncesi ve sonrasında hatta bu çağda, bugün de yerleşik yanaşık düzendir. Hedeflenen yaşamın bambaşka bir kimliğe dönüşmesidir. Toplumu yok sayan bir toplumsal düzenektir. Tutsaklığı alt etmeyi başaran özgürlüğün yırtıcı gölgesidir. Ve özgürlüğe aykırıdır ama sürekli özgürlüğe de acıkır. Acıktırır. Tüm köleci dönemler özünde yankısını bulan başka sancılı sürecin ilkidir. Başlangıcıdır.
 
Yani yerli yersiz zamanlarda aniden bu kölecilik anlayışı hortlatılınca vahşi dürtüleri tetikler. Geniş coğrafyalarda yeniden başlangıcı aramak özgürlüğün kölesi olmaktır. Seviyle olunur. Böyle köleliğe can kurban diye dizeler dizelendirilir. Dönemler karakter bozukluğuna karşı hüzün yüklü isyanları sıralar. Bu dönemsellik tarihe damga vurur. Ve bu sefer haklı kavgalardan beslenir durur gerçek tarihçiler. Özgürlüğün ve özgürleşmenin değeri herkes tarafından bilinir bu sayede. Kazananlar yazılır kaybedenler unutulur.
 
Unutmadan unutturmadan inceden inceye izi sürülen özgürlük yolunda korkularla yüzleşmek, dayanmaktır asıl olan. Özgürlüğün hikmetini öğrenmektir. Korkmamayı da. Geç de olsa öğrenilir.
 
Evrensel ölçülere uymayan bir düzende bugün on yıllardan beri tohumu saçılan köleci zihniyet meyvelerini topluyor, ürünü kaldırıyor. Sanki hasat zamanı. Dine, imana, mezhebe ve mucize görülen kutsallara tapınma kadınlı erkekli yeni köleci bir toplum oluşturmuş. Ve insanlar iki uygarlık arası kölelik yaşanıyor.
 
Bu yeni yüzyılın işgal serüveni, yakında tarihçiler bunu da yazar…

7 Mart 2018 Çarşamba

ALTI BİN YIL

ALTI BİN YIL
 
Kadın, evveli de vardır belki ama altı bin yıldan sonra bu yüzyıl başlarında cidden ayaklanmaya başlıyor. Eril güçler egemenliğine bu dişil isyanlar neticesinde kadınlar bazı haklar elde ediyorlar. Belki de bu eşitlik mücadelesi siyasal ve sosyal açıdan demokratik değişimin de kıvılcımı oluyor. Demokrasiler dahi kadınlar sayesinde gelişiyor.  Sosyal demokrasiler ve sosyalizm de…
 
Ancak gün geliyor altı milyar insan, kadınlı erkekli vahşi kapitalizmin çemberine takılı ve tıkılı kalınca küreselleşme dünyanın yeni yüzü oluyor. Olunca da elde edilen tüm haklar bir bir tırpanlanmaya başlanıyor. Yani eşitsizlikler üzerine kurulan ve olgunlaştırılan bir tüketim dünyasında yıkılan sistemler ile beraber kadına dönük rahatlama da yıkılıyor.
 
Bloklar çatlayıp sistemler yıkıldığında, demir perdeler devrildiğinde kıtalar arasındaki geçirgenlik statükonun devamı noktasında aşırı muhafazakârlaşmayı hayata monte ediyor. İlerlemeyi ve gelişimi örgütleyen tüm unsurlar ile kadınlar bu dayatılan yeni muhafazakâr modellerle sindiriliyor.
 
Öte yandan emperyalizmin kucağındaki postmodern dünya, ekonomi ile birlikte ahlaksal yapıyı da içten içe çökerten ve istediğine erişmek için en uygun olan bu muhafazakâr sistemleri güçlendiriyor. Bahar, dem havarisi hamleleriyle kısa sürede entegre olunabilecek bir seviyede ılımlı veya radikal tutuculuk modelleri yaratılıyor. Sözde yıllarca küllenen geleneksel değerler yükseltiliyor. Gerçekte ise binlerce yıllık birikimler, yer altı yer üstü zenginlikleri iç ediliyor.
 
Öyle böyle, yüceden de yüce gösterilerek ne varsa tırpanlanıyor, özellikle kadınlar resmi devlet politikasından uzak tutuluyor. Emeksel değil ama yönetsel rolleri azaltılıyor. Böylece kadın altı bin yıldan sonra uzun mücadeleler sonucu elde ettiği temel haklarını yitirmeye başlıyor. Dinsel kaynağı ortaçağ ve öncesine dayandırılan ortodoks anlayışla kazanımlarını hiç hissetmeden kaybediyor. Bu yeni fundamentalist akımlar elbette önce kadınları kuşatacaktı. Kuşatıyor. Baskın yönlendirici konumunda özellikle yeşile boyalı coğrafyalarda kadın özgürlüğünü elbette kuşa çevirecekti, çeviriyor. Göz göre göre özgürlükler elden kayıp gidiyor.
 
Deyim yerindeyse büyük sermaye eliyle palazlanan sistemler kadını, kadınlara bile hiç çaktırmadan metalaştırıyor. Mental anlamda sıfırlıyor. Yeni yüklemelerle din içinde varsayılan bu dinler ötesi miras ve evangelist propaganda kapış kapış gidiyor. Meti methiyesi bol yapıldığından bu özden kapanış yeni yönetenler kuşağını hemen cezbediyor. Öyle ki bulamadığı toplumsal gücü bile satın alabilecek varlığa erişmiş yeni muhafazakâr kuşak kadına iyice kaybettiren, erkeğe alabildiğine kazandıran bir ütopyayı dinden imandan kılıyor. Hatta ahlaktan saydırıyor. Yani kadın altı bin yıldan sonra modern dünyada inanılmaz boyutta zarar gördüğü ve göreceği dinler ötesi yasakçı karanlık döneme döndürülüyor. Labirentlere hapsediliyor.
 
Şimdi düz mantıkla bunca değer erozyonuna uğratma, eşitsizlik içgüdüsünün içselleştirilmesi, eşitlik güdüsünün dışlanması kadınlarca da makul karşılanıyorsa kim kadın tarafı değilse onlar doğru yolda sayılır. Hele akıllara şırıngalanan, zihne yerleştirilen türün soyun devamı ve çoğalmak üzerine metalaşma küresel zeminde tek çare tek çıkar yol diye görülüyorsa erkek egemen irade baştan kazanmış sayılır.
 
Hele bu çağda kadınlarca, top yekûn dayatılan kimlik zaafından kurtulmanın geçerli akçesi gittikçe aktifleşen erkek olarak görülüyorsa, kadının binlerce yıllık kendi başına ayakta kalma meselesi erkeğe dayalı çıkarcı tek tipleşmeye bağlanabiliyorsa, kadının idealini yakalama ve dünyasal estetik kaygısı yeni muhafazakâr dünyanın muhafızlarına itaat ve hizmet noktasında pasifleşebiliyorsa aşı tuttu demektir.
 
Pişmiş aşa su katmak gibi olmasın ama altı bin yıldan sonra çıkan sonuç erkek egemen aşırı muhafazakâr düşüncenin kadınlara zaferidir.
 
Bu victoria ne kadar sürecek, vektörü nereyi çizecek bilmek için devir dönem atlamadan tarihe bir kez daha bakmak lazım…

VENÜS KADINI

VENÜS KADINI 
 
Kadın,  insanlık tarihi boyunca kendini erkek egemen toplum pratiğinin boyunduruğundan bir türlü kurtaramamıştır. Sadece sıkışmış seçeneklerle binlerce yıl zehir zıkkım yaşamlar sürmüştür…
 
Ta ki yirminci yüzyılın başlarına dek. Bir anda altı bin yıllık suskunluk bozulmuş hak arama ve çatışma merkezli başkaldırılar güncellenmiştir. O günden bugüne ise bilinç oluşturucu ve dünyayı kapsayıcı bir aktif ilerleme kaydedilememiştir. Varsa bile tüm kazanımlar, formalite bazında yenilemeler ile hafif esnetilen normlardır. Bu doz ayarları bile normal karşılanmamıştır.
 
Demek oluyor ki sömürüsüz bir dünya düzeni kurulmadıkça daha çok kadın kurban verilir, kurban edilir. Kadının tarihsel ezilmişliği, mevcut hiçbir devlet mekanizması ile giderilemez. Hatta ağır ve baskı dayatmalarla ikincil insan olma vasfı devam eder. Kadına uygulanan şiddet ise sürer gider.
 
Bu altı bin yıllık bilindik serüvenin nedeni sosyal hayata ve politikaya kundaklanmış bir avuç erkeğin dünyayı yönetmesidir. Bin yılların eşitliksiz sisteminin korunmasıdır. Koyulan hukuk kuralları ile mülkiyetin tekelleştirildiği bir dünyanın sahiplenilmesidir. Kadını bile mülkiyetleştirmiş bu dünyada kadınlar elbette ezilir ve dışlanırlar.
 
Bin yıllardır aynı, alışılagelmiş şekilde dönen bir dünya. Ve dünya o denli erkeksi ki, iktidarların baş simgesi hep ezilen kadın. Erkekler dünya üzerindeki her şeye hâkim. Tanrı da erkeksi, Tanrıların yeryüzü temsilcileri de. Erkek egemen dünya kadınlar üzerindeki hâkimiyetini hala daim kılmak arzusunda. Bu arzu öyle keskin ki, ahlak çökse bile din değişse bile fark etmez. Durum bu.
 
Zaten ahlak eylemsellikten çok cinsiyet odaklı bir armoni haline getirilmiş. Din ile de harmanlanmış. Koşulsuz egemenlik sürenler için her yol mubah. Uzak ara önderlik var, koşulsuz egemenliğin kadınlarına bile kısmen o kapılar açık. Kalanı için ise mal mülk denetimi gibi din ve ahlak bahaneli baskılama. Yani şu çağdaş dünyada insanlık köle ve kadın kategorisine evrilmiş.
 
Ayrıca emek köleci anlayışın kurumsallaşması ile özellikle geri kalmış ülkelerde ucuzluyor, neredeyse bedavalaşıyor. İnsanlık onuru egemen güçler vasıtası ile yok ediliyor. Kadınlık ise köleleşen kadınlar ve kötü gözlerden saklanan kadın bedeni sayesinde antik ötesi çağlara savruluyor.
 
Yani kadın en büyük ve en yoğun köle sömürüsü ile karşı karşıya. Sadece izin verildiği oranda hayatı renklendiriyor. Egemen güç için köle ya da kadın fark etmiyor. İktidarın kadınları olmayı yeğleyen bir siyasal düşe uyanıyorlar. Veya derin uykuya gark oluyorlar.
 
İşin doğrusu kadınlar kırk bin yıl öncesinin bereket Venüs’ü iken bu gün hareketsiz, susmuş. Toprağa bağlanma ve üretimle değişen on bin yıl öncesi kısa süreliğine Tanrıçalaşmışken bugün gerisingeri hangi bin yıllara farklılaşmış belli değil. O Tanrıçalaşmanın hemen peşine erkek egemen bir dünyaya doğru yığılan sistemlerin kadını olmak yeğleniyor sanki.  
 
Bu öylesine bir pey ki inanılmaz. Kadınlara karşı mülkiyetçi ve denetimci tavır iyice abartılıyor. Dinsel tasvirlerle de desteklenen bu yeni sistemler imgesel düşlerle kadını karanlık bir dünyada yaşamaya mahkûm ediyor. Ayrıca devlet otoritesi iki bin yıldır sürdürülenden daha katı ve daha erkeksi.
 
Hal böyle olunca kadın Venüs yıldızındanmış hiç önemsenmiyor. Kadının hamuru ateş ve sıcakla yoğurulmuş hiç dertlenilmiyor. Venüs budanıyor. Çünkü son yıllarda iktidar uçurumu gösterip sürekli üstün erkek ve üst erkeğin kadınları sarmalında ahlak dışı bir evrensel pratik örgütlüyor. Kim ne derse desin gelinen nokta ve durum işte budur. Patlayacak bomba kıvamında erkeğe sınırsız iktidar kudreti, kadına ise sınırsız sadakat.
 
Bu dünyada Venüs kadını olmak çok zor…

5 Mart 2018 Pazartesi

BENİM PİRİM KADINDIR

BENİM PİRİM KADINDIR
 
Ortodoks yaklaşımlar toplumsal hayata dinleri kadın karşıtı hiyerarşi ile monte eder…
 
Oysa Tanrı kadın erkek ayırmaksın, cinsiyet kayırmaksızın herkese eşit mesafededir. İnanç tek Tanrılı ise kadın ve erkek için de Tanrı aynıdır. Tüm tek tanrılı dinlerde bu durum benzerdir. Ancak Tanrıya ulaşma yöntemi ve ibadetler de başlar kırılmalar. Yani Tanrı katına durulduğunda kadın ve erkek hiç de eşit değildir. Cins faktörü öne çıkarılır. Ayrıca tüm dinlerde cinsiyete göre uygulamalar ve cezalar da söz konusudur.
 
Sağlıkta dış görüntü kadın ve erkek izlenimi verse de içteki tanrısal ruh özelliği ve taşıyıcılığı önemsenmelidir. Ama önemsenmez. Ölüm sonrasına bırakılır bu durum. Meleğin cinsiyetini tartışan koca âlimler ruhun cinsiyeti üzerinde yeterince durmazlar. Çıtayı kadın ve erkek diye yükseltirler.
 
Oysa elçi sözüdür ‘Avret Allah yolunda erdir. Ona avret demek reva değildir…’
 
Aslı mesele ruh da değildir. Kalpteki niyettir. Asilliktir. Zaten büyük hesap günü herkesin niyetlerine göre değerlendirileceği bir arenadır. Yani Tanrı yolunda ilerlemenin kadını erkeği olmaz. Mesele erlik, ermek ve emek meselesidir. Yani ‘Din edepten ibarettir…’
 
Kim bu ödev aşkıyla edebe uyarsa erlik mertebesine ulaşmış demektir. Öyle ki ortodoks yaklaşımlı din birikimi bir yana koyulduğunda gerçek dinlerde ‘Er diye zikredilen zevattan bazıları da kadındır…’ Yani dinsel erginlik ve erlik kadınları da kapsar. Bu yüksek makamın erkeklik ve dişilik ile hiçbir alakası yoktur.
 
Ayrıca tüm makamlarda, çeşitli hal ve durumlarda, kemale ermede, kamilliğe erişimde, imancıl yerleşmede kadın ve erkek ortaktır. Birinin diğerine bir üstünlüğü yoktur. Kim bu makamlardan birini elde ederse kadın olsun erkek olsun o erdir ve hayırlıdır.
 
Hele hele hiç çekinmeden ‘Benim Pirim Kadındır...’ diyebilmek dinin özüne kırk kapıdan giriştir. Hiç zorlanmadan kurtuluştur. Çünkü hiçbir din manevi terbiyenin uzağında kalarak erkek olma şartı ile mevkilenmeyi savunmaz. Tam tersine kadın olduğu için yok sayılmayı ve dışlanmayı da getirmez. Hayat doğumdan ölüme kadar kadınlardan feyz almak üzerinde seyrederken dünya böyle kurulmuşken kadınları dini dirilişten uzaklaştırmak, manevi önder saymamak hiçbir dinin kuralları ile bağdaşmaz.
 
Bütün her şey aslında ortodoks yaklaşımlarla çeşitlendirilen dinlerin dinsel pratik meselesidir. Bu mesele azgınlaştırılarak,  dinler teorisinin eksik aksak yorumlarıyla palazlandırılarak, kadın erkek birbirine düşmanlaştırılarak binlerce yıllık hiyerarşinin sürmesi sağlanır. Yol yordam bunun için dizayn edilir. Bu yolla dini özgürlükler ve dinsel mekânlar karşıtlı kısıtlanarak yeni din kimlikleri ve kurumlarının doğması da hesaplanır. Akla zarar bu dinsel donanım bir gün gelir elde patlar.
 
Çünkü Balkanlar'dan uzak Asya’ya, kuzey Afrika’dan dört bir tarafa türbe, tekke edebiyatına, dinlerin kalıntı ve mirasına bakıldığında kadına karşı ortodoksçu anlayışın uzun yıllar evvelinden battığı anlaşılır…

KADIN DİNİ

KADIN DİNİ
 
Kadına dönük baskı ve şiddetin arttığı modern dönemler dinci ve yasakçı zihniyetin iktidar erkini eline geçirdiği ve işi sıkı tuttuğu dönemlerdir. Ve orta çağın vahşiliğini hiç aratmaz. Çünkü tüm dinler teorik açıdan eşitlikçi olsa da, öyle görünse de pratiğinde çoğu zaman kadın geri plandadır. Din diye tanımlananların tamamı altı çizilecek denli kadına karşıdır. Öyle ki keskin ve kesin direktifler ile kadına dönük darbeler gizlidir her referans sayılan rivayetinde.
 
Dinsel rivayetler eyalet eyalet değişkenlik gösterse de, bazı ayetler tebliğ faaliyetlerinde saklansa da kadına dinin yakıştırdığı bellidir. Fetvaya göre hayat. Belirlenen o hayatı iyi kötü demeden yaşamaktır kadına kalan. Tarihsel gerçeklik budur.
 
Dinlerin bütününde kasıtlı fıkıh ve maksatlı tefsirler ile kurumsallaşan yeni dini modeller kadına hiç acımaz. Artan acımasızlıkla hem siyasal hem sosyal açıdan kadın hakları daima gasp edilir. İktidarın belirleyici tavrı yeni tezler üreterek din içerisinde saygın yeri olan kadınları fiili saldırılarla hep sindirir.
 
Hatta bizzat dini kuranlar, kural dışı davranarak kadını kızı, çoluk çocuğu kurulan erkeksi iktidara meşruluk sağlamak için öldürürler. Yani kadını küçük düşürmeler ve her fırsatta aşağılama ile yetinilmemiş, kadınlar resmen öldürülmüştür. İnsan görünüşlü huri görünseler de çoğunlukla katli vaciplerdendirler. Dinlerde kadının muhalif olma lüksü yoktur, kitabında asla bu tip kıssalar yer almaz. Alırsa da az buçuk. Kadın dinen kutsal ve insanüstü sayfalarda yer alsa da verilen mesaj bir yere kadardır.
 
Modern dönemlerde kadının baskı ve şiddet görmesi ve kıyımın artması büyük ve baskın dinlerle direkt bağlantılıdır. Babalık yasası ile biçimlenmiş dinler ve dinci iktidarları zamanla Tanrıdan uzaklaşma dönemleri yaşarlar. İktidar hırsına kapılanlar keskin yorumlar ve parlatıcı detaylardan beslenerek ne hikmetse kadına düşmanlığı güncellerler.
 
Bunca dini zorlamaya karşın tekrar cahiliye dönemlerine dönülmemiş ise kadınların ve analık makamının sağlam durmasıdır nedeni.  Bu bilinçle dinler pratiği zamana uygun sürekli şekillendirilir. O yüzden dinlerde teori ve pratik asla birbirine uymaz. Modern zamanlarda bile uymaz. Zamana ve mekâna göre değişkenlikler arz eder. Hatta model sayılan modern zamanlarda makul değişiklikler ve iktidar kavgasında en çok zararı yine kadınlar çeker.  
 
Hele iktidar kavgasına yoğun dinci inancın yön verdiği düşünülüp irdelendiğinde hâkim dinlerin kadını hep dışladığı da açıkça görülür.
 
Bu elbette normal karşılanır. Çünkü dinler tarihinde bir kadın dini, bir din öncüsü kadın, bir kadın peygamber yoktur ve yer almaz. Nebisi kadın bir dinin olmayışı yüzünden tarih erkeğe dönük baskı ve şiddetin arttığı antik ve modern dönemleri  hiç yazmaz. Dinci ve yasakçı zihniyet bu yüzden erkekleri hiç aşağılamaz. Sere serpe yüceltir.
 
Dinler içinde teorisi kadınsı, pratiği kadını öne çıkaran bir din olmadığındandır bu milyon yıllık eşitsizlik. Bir Meryem vardır o da yarım peygamberdir, dini de yoktur…

KOSMOS KADINI

KOSMOS KADINI
 

Kozmosun da üzerinde yer alan, var olan ve var eden güç egemenliğini kadınlara bahşetmiştir. Yaratma niteliğini doğurganlıkla örtüştürerek kadını kutsamıştır. Aslında kadının insanın prestijlisi konumuna evrimlenmiştir. Kozmos kadına kozmik bir rol yüklemiştir.
 
İşte binlerce yıldır kadına reva görülen her şeyin tarihsel arka planında kadına sunulan bu kutsiyetin reddi de vardır.
 
Yani gökte aranıp durulan baba ile yerdeki toprak ananın beyinlerdeki harbidir meselenin özü. Ve bedenlerin tatmini. İnsan beyninin gelişmesi ve aklın öne çıktığı elli bin yıl öncesinden bugüne aklı kurcalayan temel mesele de işte budur.
 
Kadının doğurganlık dışında olağanüstü sayılabilecek güçlerle donanmışlığı her devirde baskı ve şiddete maruz kalışına temel etkendir. Geçmişten bugüne dini ve sosyal yaşamda kadını dışlayan bir öngörü her zaman vardır. Var olacaktır. Ancak bugünkü kadar sistemli ve uygulanabilir düzeyde hiç değildi. Olamazdı. Medeniyetin tersine ağır yaptırımların bu denli kötüleştiği ve ceza kesmelerin yerleştiği bir dönem neredeyse hiç yaşanmamıştı. Bu kadınların ve insanlığın geleceği açısından büyük bir tehlikedir. Yani kadının hem dini hem toplumsal açıdan ikinci planda tutulduğu kutsal metinlerle çözümlenir hale gelinmişlik büyük cinsiyet karmaşasıdır.
 
Kadının bu ikincil hatta üçüncül seviyede görülmeyi doğal sayan bir zihniyete hapis edilmişliği ise kadınlığın en büyük yarasıdır. Hatta kadın kadınlığının ve bedeninin erkek egemen her şey tarafından denetlenmesini bile meşru gören bir aşamaya gelmiş ise kurtuluşu da yoktur. Hal böyle olunca tek tanrılı dinlerin topraklarında kadın için koşullar kademeli olarak ağırlaşmıştır. Bu kademeli gerilemede kadın kıyametin habercisi konumunda sadece çelişkiler üreten ve tüketen bir mizaca evrilmiştir.
 
Oysa kozmosu da belirleyen gücün en özel tasarımı olan kadın Gök tanrının yeryüzündeki uzantısıdır. İnsanlığın rehberidir. Yani Tanrı bile kadın tarafında yer alan bir tavra hükmederken dinler ayrımcı bir tavır takınmış, ayrımcı bir tavır sürdürmüşlerdir. Dinler kurumlaştıkça ve iktidar erki dincileştikçe de kadına yönelik tavır katılaşmış, ketumlaşmış baskı kendiliğinden artmıştır.
 
Kadına ve kadına yasaklar din içi programları güncellemiştir. Zamanla kadın kendini hepten yok sayan hiç eden bin yıllar yaşamıştır. Ve kadın radikal kısıtlamaların keskin yasaklamaların ve küçük büyük tüm günahların ana malzemesi yapılmıştır.
 
Kozmosu kuşatan egemen gücün veya en büyük ve en etkin enerjinin bir parçasının emanet edildiği kadın bugün hala en arka saftadır.
 
Müsaade edildiği nispettedir hayatı…

KADIN KİTABI

KADIN KİTABI

Homo Eractus’tan bu yana tam iki milyon yıldır kadının toplumsal alandaki statüsü hep aynı kalmıştır. Kitabın ana fikri kadının hepten dışlanması ve eşit birey olma çabası arasındaki gelgitlerdir ve insanlık tarihi ile aynı yaştadır. Yaklaşık yüz bin yıldır süren Homo Sapiens dönemi de evreni var eden kadını, toplumdan topluma ufak nüanslar gösterse de erkek kalıplarında değerlendirmiş. Yani kadın insanlığın yerleşik hayata geçtiğinden bugüne otuz bin yıldır dünyanın bir ucundan öteki ucuna ve de merkezine hep aynı acıları yaşamış, en yaşanmazları da uygarlık tarihi ile paylaşmıştır.

Kadın Kitabında yazdığına göre, uygarlık tarihine kadının perçinlendiği on bin yıldır, özellikle ilahi sayılan dinler yörüngesinde kadın iyice hırpalanmıştır. Yani tüm dinler insan hakları temelinde kadına hak ettiği değeri bir türlü sunamamıştır. Hatta evren ve dünyanın oluşumu bir yanda, bir yandan da yaratılış teorisi ile kadının toplumdaki yerini ikinci sınıf insan statüsüne çekmiştir. Dinsel armonide kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldı hurafesi binlerce yıldır akıllara nakşedilmiş. Cennetten kovulma yalanı kadın üzerine inşa edilmiş. Ve yaklaşık altı bin yıldır dinler sayesinde kadının toplumsal alandaki yeri eskiye göre daha da gerilemiş, geriletilmiştir.  

Ezelden beri yapıldığı gibi kutsal sayılan kitaplara ve semavi görülen dinlere uyan veya uydurulmaya çalışılan bir rol modelin kadına yüklenmesi insanlığın ilerlemesi ve gerilemesi ikilemidir. İklim değişikleridir. Kim nasıl açıklarsa açıklasın her dinsel inanç formatı kendine özgü ve sadece kendine ait kadın tipini yaratmıştır. Her din ve dini hiyerarşi de toplumsal hayatı kurup organize ederken aşırı cinsiyetçi davranmıştır. Yani bu günün deyimi ile cinsiyet ayrımcılığı hat safhada yapılmıştır.

Mitolojik öyküler de içeren dinler cinsiyetsiz tek tanrıya rağmen hangi efsaneye dayandırılırsa dayansın hep kadını dışlayan ve ezen bir fiziksel yapıyı öğütlemiştir, örgütlemiştir. İnsanın kadın veya erkek Tanrı suretinde yatıldığına inanılsa da yeryüzüne daima erkekler hükmetmiştir. Hatta kadına sahip olma bile kutsal bir armağanmışçasına erkeğe tanınmıştır.

Öyle veya böyle dört bin yıl öncesine dek varlığını sürdürebilen Ana tanrıça mitosu da tek Tanrının doğup büyümesi ile egemenliğini yavaş yavaş yitirmiştir. Garip bir tezat tır ki kadının sosyal yaşamda işleri ve rolü arttıkça saygınlığına el birliğince hep gölge düşürülmüştür. Bu binlerce yıllık dinler ve gelenekler kültürü ile dayatılan biyolojik ayrım son dinde de alabildiğine vardır. İşin doğrusu değişmesi gerekirken bin beş yüz yıldır kadın yine aynı rolü oynuyor, ayni acıları hissediyor.

Öncesi sonrası bir yana bugün aynı din özelinde de genel bir yargı oluşmuş, oluşturulmuştur. Kadın kitabında yazdığına göre bu yargı, öyle kolayca kabullenilesi yazgı değildir…

SPARTAKÜS

SPARTAKÜS
 
İsa'dan önce yetmiş üç ila yetmiş bir yıllarında İtalya'nın güneyinde büyük isyanın devrimci ateşini bir köle gladyatör yaktı...

İki yıl süren tarihin bu ilk büyük isyanını sürükleyen özgür doğmuş bir trak idi. Şimdiki Napoli kırsalında, bataklık ve şehir anlamı taşıyan Capua şehri arenasında çarpıştırılan Trakyalı bir gladyatör. İmparatorluğa karşı en kalabalık orduyu kuran, Roma lejyonerlerine en büyük yenilgileri tattıran, en geniş toprakları ele geçiren bir köle ordusu başkomutanı; Spartaküs.
 
Devir öyle bir devir. Köleleştirilmiş ve özel eğitilmiş gladyatörlerin zevk için amfi tiyatrolarda, kendinden geçen kalabalık seyirci kitlesi önünde ölümüne kapıştırıldığı acımasız bir antik dönem. Gladyatörlerin akıllarında ise zincirleri kırma ve kurtuluş planları. Bu tutkulu ideali başaran Spartaküs ve bir avuç arkadaşı. Yüz kadar yoldaş yola koyuluyorlar. Kafileye yolda katılanlarla yükleniyorlar Vezüv’ün zirvesine. Oraya üsleniyorlar.
 
Spartaküs günden güne bir yılda, efendilerinden kaçan köleler, eski askerler ve köylerden katılan güçlü dinamik gençlerden düzenli bir ordu kuruyor. Yüz kişi ile başlanılan isyan yüz binlere ulaşıyor. Bu ordu Romalı komutanları ağır yenilgilere uğratıyor. Her kazanılan savaş ve şehir Spartaküs’e yeni asker, bol ganimet ve yeterli cephane sağlıyor. O yüzden karşılarına kim çıkarsa çıksın sürekli yere yıkıyorlar, ezip geçiyorlar. Ancak ihtişam ve kazanımlar Spartaküs'ün ordusunu ikiye parçalıyor. Galya lideri Crixus, o kıvırcık saçlı isyancı alıp başını kuzeye gidiyor. Daha Maceracı ve daha saldırgan bir politika izliyor.
 
Spartaküs ise sakin ve daha komplekssiz temkinli bir yol izliyor. Kendine inanan ve güvenenlerle güneye akıyor. Proto-komünist bir yaklaşımla birliği zayıflasa bile yağma ve talana hiç yanaşmıyor. Bükülüp eğilmiyor. Barbarsı hiç bir eylemin içinde olmuyor. Yeniden büyüyor. İşte Roma asıl bu tavırdan korkuyor. Bin yıllık egemenlik sarsılıyor. Köleler yığın yoğun Spartaküs’e bağlanıyorlar.
 
Ekonomiyi ayakta tutan efendiler namı hesabına karın tokluğuna çalışan ve üreten köleler uyanıyor. Beyaz efendiler kölelerinin bu isyana katılmasından endişe duyuyorlar. Koskoca imparatorluk tarihinde egemenleri hiçbir ayaklanma ve isyan girişimi bu denli korkutan aşamaya ulaşmıyor. O yüzden Spartaküs’ü önemsiyor ve yenilmesi için her türlü fedakârlığı yapıyorlar.
 
Ayrıca bu tarihi köle isyanı Spartaküs'ü daha iyi komutan, büyük lider, beklenen peygamber ve büyük devrimci konumlarına getiriyor. Efsaneleştiriyor…
 
Elde kesin bilgiler olmamasına karşın Spartaküs'ün kökeni Trakya'ya dayanıyor. Varsayılan o ki Spartaküs Trakya'dan kaçırılan sonra da köle pazarlarında satılan bir genç. Geçmişinin bu olduğu doğrultusunda genel bir kanı var. Belki de bir Kırklareli’li. Gladyatör okulu veya askeri eğitim aldığı da yaygın düşünceler arasında. Ama tarihe damga vuran, tarihin yörüngesini değiştiren Spartaküs’ün kölelerin özgürlük mücadelesinde rol tip olduğu, savaşın öncüsü ve önderi olduğu yadsınamaz bir gerçeklik. Bu kutsal yürüyüşün ve özgürlüğe yolculuğun en başında olduğu da sol literatüre geçmiş bir değerlilik.
 
Roma'ya yürüyüş aslında imparatorluğun dört bir yanında kurulan köle pazarlarına, arenalarda ve amfi tiyatrolarda birbirlerini ölümüne hırpalamalarına göz yumulan, pazarlanan gladyatörler panayırına ve şiddetli sömürüye karşı duruştur. Cesaretli bir karşı çıkış, bin yıllık kurulu sisteme baş kaldırıştır.
 
O yüzden Spartaküs asla yerleşik düzene, toprağa bağlı yaşama geçmemiş iki yıl boyunca hep ilerlemeyi yeğlemiş. Sanki ilerledikçe güzergâh boyunca kölelerin kurtulmasına kurtarılmasına yol açacakmış gibi. Hürriyete sebep olacakmış gibi. Kendini bu iddiaya adamışçasına ölümüne dek yılmadan ilerliyor.
 
Spartaküs’ü yolundan şaşırtacak binlerce bahane olmasına karşın durmuyor. Sapmıyor. Bilinen ve denilen o ki hep medeni bir rota izledi. Daima mantıklı davrandı. Şiddeti bile belli seviyede tuttu. Gerektiği şekilde düzene direndi. Toplumsal bir eylemcilik ortaya koydu. Ama korkulan isyancı devrimci olarak kalmayı da becerdi. Binlerce yıl sonra bile unutulmadı.
 
Sözde Medeni Roma ise onu otuz sekiz yaşında en kanlı ve vahşi biçimde ortadan kaldırdı. Spartaküs ve binlerce askeri Apulia yolunda çarmıha gerildi. Yani tarihin bu ilk muhteşem devrimcilerine ilk kitlesel infaz uygulandı. Ama yok edilemediler.
 
Medeniyetler çatışması ve çarpışması İsa'dan iki bin yıl sonra yine ayni rotayı izliyor…

2 Mart 2018 Cuma

ŞEKER ŞEKER AMERİKANLAŞMAK…

ŞEKER ŞEKER AMERİKANLAŞMAK…
 
Sirenli, sistemli, istemli Amerikanlaşmak üzerine tezler; filmsel darbeler, cinsel normlar, dinsel motif ve şaplı şeker…
 
Şeker şeker amerikancılaşmanın realitesi budur. Ezelden ebede Amerika'ya ve amerikanlaşmaya, son günlerde Kargillerin raporsu dayatmasına dur denilmedikçe neyin eksik neyin fazla olduğunu anlamak iyice zorlaşır. Ne Biçim Şeyse şirazeyi kaydıracak o şeker şurubu yutulur. İnsanın özünü yitirten bir anarşizme kayar nişasta özlü yaşamlar. Akıllar tutulur. Tüketim anarşizmi ahlaksızlığıdır kapıya dayanan. Çanlar şeker için çalar.
 
Amerikanlaşmanın ölçütü; çarşı pazar tuz, gaz yağı ve şekerden bu günlere tüketim çılgınlığıdır. Emperyalizm şeker tozunda basar ortalığı. Kesme şeker biçiminde de kapitalizm. Yetmez din elden gidiyor ayaklanmalarını canlandıran nefis bastırma sürecidir yalılara yaslanan. Bu sancılı süreçler bile Amerikasal desteklidir. Amerikacılıktır resmen, yıllardır din elden gidiyor diye diye bağırtı çağırtı ahlaksızlığı. Bu yüzdendir ahlağın akıl hastalığı olarak görüldüğü bir çağa devrilmek. Zamanla dogmatizmden beslenen bir ormantizmin memleketi kuşatması. Her son yeni bir başlangıç aldatmacası ile yupisel romantizm geliştirilmesi. Oryantalizmin dayattığı feodal kalıntılar üzerinden din devşirilme meselesi. Din toptan değiştirilmese de Amerika’nın kurmaca dinine benzeştirmektir tapınılan kutsiyeti. Emperyalizmin güdümünde yeni ahlak dirileştirmektir.  Hâkimiyet cihetinde görkemli hamlelerle tüm katmanlara yeni ahlak ambalajındaki ahlaksızlığı bal şeker yerleştirmektir. İşte amerikanlaşmanın yüzü,  özü, gözü budur.
 
Şarampole yuvarlanırken her dayatıyı şeker şeker kabullenmeden, kabullenmesen de önemsemeden olmaz misalidir mideye indirilen. Zaten Amerika ile kültürler kapışmasıdır dünyaya hükmeden. Aslında tüm kapışma gizliden gizliye bir hesaplaşmadır alt kültürleri de tetikleyen. Benmerkezci bir belleğin haritasının çizilmesidir mesele. Diğer taraftan yanlı bir yerlere yaslı akılları karıştıran da budur.  
 
Akıl karışmalarına yönelik her döneme ait ılımlı yumuşak ve sadık işbirlikçilerini kotarma zenginliğidir amerikangillerin aktardığı. Din, iman, mezhep içine sokulan resmen pentagonvari aşırı militanlaşmadır. Gerçek dinden uzaklaşmadır. Milli, millet gizli anlaşmaları ile türetilen çekim merkezidir şeker gibi görülen, şeker gibi gösterilen.  Şeker diye zehre bulaşmadır. Şeker fabrikaları yerine de devasa kuleler yaratılır ve çağdaşlığın merkezi olunur yalanıdır kanılan. Son sallanan nara da zarar bunun neresinde nakaratıdır.
 
Aklın evrensel duruş üzerine kafa yormaması yüzünden lafta radikal değişimler ve demokratizmi çağa uyduramayış şeker kapsülü gibi yutturulur. Önlenemez yükseliş indirilir raftan. İşte içilen o şeker şurubu amerikanlaşmadır.
 
Küresel dünyaya da, azınlığın hâkimiyetine de karşı koyamayışın karamelidir ağızları tatlandıran.  Kâinatı fizik ötesi bir ruha veya ruhsuzluğa,  Atlantik ötesi bir hocaya veya aldanmışlarına teslim etme teslimiyetidir şekercil operasyon. Teslimiyetçilik ria riya ve rüya dua ruhsuzluğunda gelişir. Aslında Amerikancılığı kutsamaktır bu sunum. Amerikanlaşmışları sunma programıdır yaslanan. Toplu ama toplumsuz, sorunlu ama sorgusuz bir itaat platformunda pembe desenli forma giymektir.
 
Oysa Amerikacılık cıvık, amerikanlaşmak ise kan revan kabileci bir dünyayı egemen kılmaya yöneliktir. Buna çalışılırken benmerkezcilik dışında dinin dilin imanın hiç önemi yoktur. Tek din, tek dil, iman mezhep tek ve sadece para merkezlidir. Dolar dolar boşalır mekanizmalıdır hayata geçirilen. Paradoksal bir normalleşmedir. Veya şeker kaymak anormalleşmedir. Nabza göre şerbet vermektir. Tüm idea ise büyük tek devlet olmaktır.
 
Bu egemen sermaye ürünü, lobici Amerikancı idealizmi de çatıştırılan bölgelere kaydırmaktır. Kaybın nereye vardığı veya varacağını düşünüp dert edinen yok zaten. Büyük zaferin eşiğinde olunduğu hissi verilerek hissizleştiren kolpacı bir halifelik tercihidir var edilen. İkiyüzlü toplumlar oluşması ve oluşturulması bağlamında, Amerika'ya bağlanmak ve Amerikanlaşmaktır kristalize edilen şekerin zerresine hapsedilen.
 
En göz alıcı zenginliğin nimetlerinden faydalanmak ve yalandan faydalandırma üzerinden kurgulanmış bir Amerikan rüyasıdır her şey. Akla sokulan Şamın şekeri, arabın yüzü, derken ‘ankıl Sam’ın şekerliğidir. Ne şeker şeysin sen Sam…
 
Bu kurgusal düzene isyanı ise Sam yeline kapılıp sirenli, sistemli ve istemli bastırmak resmen soysuzluktur. Kim ne derse der şeker şeker Amerikanlaşmaktır…