3 Temmuz 2017 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK VE MAVİ ORMAN YANGINLARI…

ÖZGÜRLÜK VE MAVİ ORMAN YANGINLARI… 
 
Bir denizkızı ile limon adı yakıştırılmış mini minnacık bir sarı muhabbet kuşunun öyküsüdür özgürlük. Denizkızı limonu çok sevse de, ona alışsa da kafese doğmuş limon daima özgürlüğe muhabbet besler. Fırsatı yakaladığında kuş aklıyla sonunu hiç düşünmeden, kaçışı küçük kıyameti olsa da heyecanla gökyüzüne kanatlanır. Geriye gözü yaşlı, gönlü pullu bir denizkızı ve limon tadında bir anı zerresi kalır… 
 
Zamanhızla değiştikçe kara karanlığın kıyılarında dolaşır zihin. Ve tüm dünya aslında kuş misali aklın öngördüğünü yaşar. Yani asıl tutsaklık kafanın içindedir.İçindekilerdir. Zaten herkes her canlı yeryüzü açık cezaevinde özgür olduğunu sanır. Oysa resmen hapistir. Sarı sıcak düşlerle maviye havalanmak bile bazen yetmez. Zaten hem suç hem de günahtır…
 
Sınırsız özgürlük olmasa da özgürlükte ısrar veinatçılık korkuların üzerine üzerine gitmek gerektirir. Simli tel kafeste limon adı yakıştırılmış sarı muhabbet kuşları beslense de, uçup gidince bir nebze sevinebilmektir insanlık. On yıllarca kafese mahkûm çırpınmaktansa bir anlıkta olsa semaya kanat çırpmak evladır düşüncesiyle kör sıcaklarda serinlemektir. Göklerinintizamını, ufkun kızardığını keşfe dair bir yolculuktur özgürlük. Özgürleşmeyi kafesleyen Adaletsiz hiyerarşiye de isyandır.İşte bunu anlamaktır tüm mesele.
 
Aslında özgürlükvar oluştan itibaren insana özgüdünyayı anlamaya yönelik bir tanımlamadır.Yanitanınmaz ve tanımlanamaz ne varsa özgürlük kapsamındadır. Bazen denizkızlarının bile limon adı verilmiş minnacık bir sarı muhabbet kuşundan alacağı dersler vardır. Duvarlar kalından kalın örülüp yıkıldıkça, kafesin kapıları yanlışlıkla da olsa kuş gücüyle açılabilecek denli açık bırakıldığında anlaşılır özgürlüğün önemi. Yıllarca ne denli beklendiği. O yüzden teslim bayrağını çekmek yerine,kavgacı ve mücadeleci mizacı asla törpülememek gerekir.Bir kafese sahip olmaktır aslında özgürleşmek. Bir anlamda bilmezden, bilinmezdenkurtulmayıolağan hikâyelerle perçinlemektir özgürlük.Olağanüstü uydurmalaratapmak değil…
 
Birmemleketin kaderi coğrafyası ile doğru orantılıdır.Veözgür düşünce ile şekillenirmelekeler. En felsefik açıdan bakılsa dahi, her çağa özgü değişen özgürlük baremlerine bağlıdır eksen. Enlem boylam. Önemliolan hayattan kaçmak, hayatın kaçıklarından olmakdeğildir.Sonon yıllarda böylesi kalıtsal bir gelenek oluşmuş olsa da dönemin dışlanmış düzenlere veya düzensizliklere de gereksinimi vardır. Tarihinakışına onlar yön verecektir.Enbüyük mücadele özgürlük ve özgürleşme doğrultusunda verilen veya verilmeyenmücadeledir. Öyle ki limon adı yakıştırılmış sarı minik muhabbet kuşunun, denizkızının yakın ilgisine karşın özgürlüğe kanatlanış direncine sahip olmak gerektiğini her an hissetmektir.
 
Tarihte peşisıra cereyan eden darbelerle öldürülen, yoz yobaz isyanlarla önlenmesi planlanan özgürlük mücadelesi gün gelir tavan yapar.  Bazen devasa ihanetleriletam bağımsızlığın önü kesilebilirancak özgürleşme talebi daha da keskinleşir. Kristalleşir.Çünküözgürleşmenin her evresi diğer evrelerekıyaslamalı bir isyanı ve idealizmi de taşır. Öyle bir taşkınlıktır ki bu tüm idare etmelere, kafeslemelererağmen meydanlar dolar taşar. Özgürleşme hevesi geniş yığınları da kuşatır. Ve huzurla maviye kanatlanılır. Meşhuremperyalgüçlerin hiç istemediği şeydir işte bu direnç. Yeri gelir denizkızı denizden koparılır ve özgürlük savaşçısı limon adı yakıştırılmış mini minnacık sarı muhabbet kuşundan bile ürkülür. 
 
O hallerde özgürleşme iradesi olgunlaşma ve sınırsız cesarete sahip olmakla biten bir durum görüldüğünden sağduyu kalkanı güncellenir.Bugün içeride ve dışarıda devreyegiren planlarişte budur.  Satılık veya sahibinden kiralık piyonlar devreye sokulmuştur. En ulu değerler alınır satılır meta sayılmaktadır.Böylece yeryüzünde yüzsüzlere gün doğar. Amadaima yanıltanlar da yanılır,yanıltılanlar da uyanır. İnce hesaplar tutmayıncagörülmez sanıp görülenişler görülür, düzen iyice bozulur.O bozgunda özgürlük yok denecek seviyeye çekilir. Adalet sıfır derecede kaynatılır.Ancak özgürleşme seli önüne çıkanı da önüne katar.Ama yeryüzü sofraları çalınamaz. Gökyüzünün çağıran sesi engellenemez. Kuşkusuzyaradılış gereği bir ölümlüölçüsüzlük veya özgünlüktür bu çağrıya yanıt vermek. Doğrusu özgürlük doğrultusunda güçlenme ile özgürkimlikkalıbına dökülür anlar anılar, yıllar ve yılların tüm hesabı. Zaten hesabınbozulduğu son ana kadar gül bahçesidir kafes.Unutulan ve unutturulmaya çalışılan, kelime anlamları bile karıştırılan özgürlük ve özgürlükyolculuğunun ne zaman başlayacağı ise tek bir açığa bağlıdır.
 
Bu beter bağımlılıkta özgürlüğünve demokrasinin kafeslenmesi Adaleti de bozar.Özgürlüğün temelderinliği insan karakterine bağlı bir irkiliştir.Her gözünü kapayan ile içindeki özgür kuşa her veda eden ile özgürlük daha da değerlenir. Adaletsizlik katmerlenir. Mücadele daha da renklenir.
 
Gecikse de günü gelir yeryüzü açık cezaevinden kaçış başlar.Kuş aklı kadar olsa bile rasyonel akıl dirilişi tesciller.İlanihaye özgürlük kuşatır zihinleri. Ve Adalet yeryüzü açık cezaevine hâkim olur.
 
Bir denizkızı ile limon adı yakıştırılmış minnacık bir sarı muhabbet kuşunun yaşanmış öyküsüdür özgürlük. Denizkızı limonu çok sevse de, limon gökyüzünün mavi ormanlarındaki özgürlüğü sim kafese yeğler.
 
Ve tez elden mavi orman yangınları tezgâhlanır…

1 Temmuz 2017 Cumartesi

ADALETSİZ TEMMUZ

ADALETSİZ TEMMUZ 
 
Vakti zamanında şu garip memlekette diri diri insan yakılarak insanlık suçu işlendi. Resmen cürümde bulunanlar ve iştirakçileri ilahi adaletten de hiç çekinmediler. Dava yıllar yılı sürüncemede bırakıldığından Adaleti olmayan yasalara göre zaman aşımından da paçayı kurtardılar. Ve bugün birçoğu namında adalet olan benzer zihniyetin şemsiyesi altında yakıcı güneşten korunuyorlar, serinliyorlar…
 
Bilinen o ki karanlıklar ile karanlığa karşı çıkanların binlerce, milyonlarca yıllık mücadelesi hep sürer sürecektir. Varoluşun temelinde hep bu kavga yatar. Bu yüzden insanlıktan çıkan insan yakmaktan hiç çekinmeyen güruh her devirde iş tutar, tutuyor.
 
İşte o tutu ve tutuculuk son yıllarda işbaşı yapınca 2 Temmuz 93 çoktan unutturuldu. Ciğer yakan yakınmalar, yakınlarını kaybedenlerin isyanı halen var. 2 Temmuz hala yanıyor. Madımak kokuyor yollar izler. Zihinler kanıyor. İbret alınası asla ibra edilemeyecek bir vahşet 93. Gökyüzü hala karanlık. Adımları maviye sürmek hala revaçta. Ve bir yan Deniz, bir yan toprak hala adalet yok. Tutkulu bir umursamazlık var, adap dışı. Adalete zerre inanmayan on milyonlar bir tarafta, adalet için çırpınan on milyonlar bertaraf. Her tarafta bir kalp yangını, kamp yangını. Bu resmen adaletsiz, adiletsiz bir düzene körlemesine çakılma sünepeliği. Sündükçe sündürülüyor.
 
Hala nice ocaklar sönüyor, söndürülüyor. Muhalifler süründürülüyor. Meğer geriye onmaz acılar bırakan ilk kıvılcım kaç yıl önce atılmış; Madımak 93. Bugünü geçmişte yarını bilinmezlikte kurulacak bir cennette yaşayan her devrin âdemleri, zevceleri, mahdumlar ve kerimeleri adalet bayramına sırt çevirmişler. Adamlaşmak yerine bile bile yüzsüzleşmişler. Hep ayni terane, ayni yüzey kirliliği.
 
Kör sıcaklar vurmuş Temmuz’u yakıyor, yanıyoruz, yakıyorlar. Şartlamışlar şurtlamışlar, toplanmışlar ehliyetsizliği semirtiyorlar. Sistematik biçimde 15 Temmuza erketelenmişler. Oysa kavurucu Temmuz sıcaklarında kâinatın adaletini bozanlara asla anlatılamaz, ders alınmamış nice durum yaşanmış, yaşanıyor bu memlekette; ‘Adalet yok, mülkün temeli sarsılmış, aklı sıra rüya tabirleri ile utanmazlıklar saklanıyor, namaz niyazla türlü şikayetler geliştiriliyor. Dünyadaşlar en aykırı özgürlükleri dahi Adalet çerçevesinde yaşarken bu necip millet en temel hak ve özgürlüklerini dahi sahiplenemiyor. Sahiplense adaletsiz uygulamalarla canından bezdiriliyor. Vesaire vesaire…’ Anlasalar da anlamazlar, anlatamazsın, anlayamazlar. Yanlı yorum ve yanıtları da hadiseler yaratacak cinste. Hadsiz hesapsız. Toptan bir cinsi felaket ve tarifsiz bir yabancılaşma girdabındalar. Talihsiz bir menzile memleketi tutsak eden zihniyete tapmışlar. Sözde Tanrıdan korkan ve medet uman bir çizgideler. Zaten hayata bu güdü ile yapışılıyorsa Allah muhafaza. Usul erkânı kaybetmişler. Düz yolda bocalıyorlar.
 
Allah muhafazanın canlı örneği Temmuz 93. Diz boyu insanlık dışı eğilimler dizgesi. Sağduyunun ateşe gömüldüğü bir gün 2 Temmuz. Hayret bu nasıl durdurulamaz bir fanteziymiş. Ki önlenemedi. Milyarlık yeryüzünde yer kaplayan hangi canlı türü böyle bir kalkışma da bulunabilir.  Böyle bir kalkışma da nasıl aktif rol alır, niye pasif kalıp destekler. Hangi canlı kafası kahrola, kahrolasıcalar der cana kast eder. Adalet,  adalette neymiş der ve kadife perdeleri tutuşturur. Allah muhafaza.
 
Muhatabı aleni bir olaydır Temmuz 93. Tecelli etmeyen bir adalet ayıbıdır 2 Temmuz. Müdafası müdanası olmaz. Müzesi füzesi de yapılsa ateşi sönmez. Kara 93 ten bu yana Adalet resmen yanmıştır. Şimdi de külleri savruluyor üç yanı denize, bu tavlı topraklara.
 
İşte yürüyüş o yürüyüştür. Küllerinden yeniden doğmak üzere  ta 2 Temmuz 93’ten bu yana gecikmiş olandır...

30 Haziran 2017 Cuma

BEYEFENDİNİN GAZELİ…

BEYEFENDİNİN GAZELİ…

Şiddet ve cebirde parametresi bozukluk çok bilinmeyenli denklere ve denklemlere hammaddedir. Nicelik ve nitelik böyle olunca hep bir başkaldırı beklenir. Baş göz üstüne ama isyan beklemek çoğunlukla boşadır. Doğan boşlukta beyefendinin gazeli ile tüm dertlerden kurtulunacağını beklemek ise başkaldırıya isyandır…

Hariçten gazel mevsiminde sıcak normallerin üzerinde seyrederken beyefendinin gazeli bir kara fanus içinde saklananlar ile buluşur. Pratiksel protestoların alasını prosedürümde yok babında Haliç’ten seyretmek ise başka manalar ifade eder. Seyre kayıtsız taze bilinçler işte bu manasız kötülükten zehirlenir. Bilinçdışı öykülerle de katı saflaşma başlar. Tepkisizlik ve topraktan tabuta mahkumiyet fanilikten sayılır. Çözülme ve çürüme tabanda kökleşir. Nasıl bir çözülme ve çürüme ise bu tüm beyinsel bedensel özellikleri de un ufak eder.

Ederi kederi bir kenara edilgenlik hep aileden biri gibi görünenlere milyonlarca yıl öncesinden genetiğe işlenmiş dürtülerle taviz demektir. Ödüllenme gayeli bunca ödün vermeler elbette çürümeyi tetikler. Çözülmeyi de taktikleştirir. Bu durum çok boyutlu çok efektli bir düzenlemedir aslında. Aslı astarı başa çakılan en ayrıntılı senaryolardır. Veya beyefendinin gazellemesine koşut güzellemelerdir.

Gazeller pek güzel ama her dirilişte beyefendinin gazeli yüksek adalet, asalet, kutsiyet ve külliyet içerdikçe çekinceler de artar. Bu çerçevede adı çıkmış adaletin topuzu kaçar ve damarlardan çekilir kan. Ve kandırmaca kanalında uzak geçmişin izleri sürülür. Kaldırımlara vuran ise bir iz sürme karşı karşıyalığıdır. Ömür törpüsü yakınmalar artınca gözden geçirmeye değmez denir ama beyefendinin siması görüldükçe gözler seğirir. Bir çırpıda sergilenen örneklerle gerçeği öğrenme yolculuğu daima ertelenir. Adaleti kayıp tamamı laboratuvar ürünü gözlemlere dayanan gazellere hariçten methiyeler düzülür.

Harç karıldıkça beyefendinin gazelleri hangi tür parçalanmışlıkları gizler zamanla güzel güzel anlaşılır. Hangi bakışa sahip olunduğu ile ilişkilidir bu güzellikler. Nedir bu güzellikler hiç sorgulanmaz. Soranlar bir güzel önce gözetlenir sonrası malum. Ve yetkin sosyal rehberler denetiminde fenomenleştirilir beyefendi. Ve beyefendinin gazelleri...

Yeni doğandan bir ayağı çukurda ya kadar cümle âlemi kuşatır beyefendi ve gazelleri. Bilim dünyası bazen envanterlerine de giren, kazılarda karşılaştığı koyu karanlığa lazer tutar. Ve o tutkuyla tematik bir atmosfer yaratılır. Sözde ilimcilere göre beyefendinin gazelidir tüm buyrukların özü. Buyurmaların görüntüsü ise, tekdüze olan her durumun onun dilinde maharetli elinde altın damlasına, altın yumurtaya çevrilmesidir. Artık kim kimden çıkarsa pozisyonu. Amaç beyefendiyi ve gazellerini eşsiz, erişilmez ve unutulmaz kılmaktır.

Kıldan ince kılıçtan keskin her tema, her temas karışık ışık, sis ve ses oyunları ile desteklenir. Diplomalandırılmaz belki ama beyefendinin gazelleriyle sertifikalandırılır. Serfler de bu temaşada zevkten bayılır. Zaten tüm tezgâh fildişi kulelerde kulluk etme yarışıdır. Dur duraksız gazelden beslenmektir. Beyefendiyi beytü imal gereğince beslemektir.  Beyefendiye beylenmektir. Taksimin takdimini hiç düşünmeden ağa düşün, adaya kaçın, modaya uyun saplantısıdır. En sağduyulu eğilim beyefendinin gazeli ile uyumak ve parmak şıklattığında uyanmak hevesidir.

İşte bu makamda tavan teras soluklanmaları da beyefendinin gazelleri ile kapalı alan korkusuna evrilir. Çünkü çağdaş alternatifleri bulmak ve aramak sadece beyefendinin uhdesinde kabul edilir. Bu yüzden gizemi keşfetmek tamamen yasaklanır. Kurşunlu gübre ile karşıtlık renklendirilir.

Bu renksel curcunada her türlü analiz boşunadır; geçmişten bu yana tüm aldatmacalar hangi ucuz roman konusudur. Hepsinin mi yoksa altın tepsinin midir hüküm. Hangi konseptle tasarlanmıştır sarı öküzün boynundaki dünya.  Zihnin derinliklerinde yepyeni bir dünya saklı mıdır, şavkı yasaklı mıdır? İşte beyefendinin gazeli buralarda, benzer durumlarda devreye girer. Ancak parametresi bozukluk siyasal sayacı tersine işlettiğinden çok bilinmeyenli denklemler eşittir başkaldırı sonucunu verir ve gecikmiş yürüyüş başlar.


Başlayınca da beyefendinin yapması acil uzun süreli bir yurtdışı ziyareti ve dönüşteki ağdalı gazeli beklenir. Beyefendinin fendine güvenenleri ve gazellerinden bereketlenenleri geren durum şimdilik budur…

29 Haziran 2017 Perşembe

KONSTANTİNİ MİNİ

KONSTANTİNİ MİNİ
 
 
Konstantiniye’de Pera’ya siniyor sünepe güneş
Pervasızca Sarayburnu’ndan rıhtımlara.
Palas ta ise parçalı güneş tutulması.
Işık kıran isli camın ardında tutuklandım
Güneş tutulmasının hemen ardından yolculandım.
Çarşamba pazarında öğleden sonra eğitsel kol çalışması
attığın al gülleler ellerimi yakıyor Aksaraylı
cam kavanozda gonca gül sanmıştım
pelesenk niyal güldüğünde pek yanıldım.
Hiçe inmiş farkında olmadım tüm kaygılar
yağmurlar gözden uzakları dövüyorken
sapı kırık şemsiyenin alında yeşilinde hasretle kavruldum.
Bir kez olsun gelmedin gelemezdin de
bile bile her avanak ıslatanda yolunu gözledim.
Korunmasız bir yol kenarı kuyusunda soluklandım
çıkrığa asılı kovasındaki yıldızları avuçladım
hangi ipe tutunduğumu bilmeden serinledim.
Serde varmış demek ki
çıktım doksan dokuz bela kapısına.
Güneşe bakarak yön tayin edip aranmadan
sağa sola sapmadan hiç şaşırmadan
tam da taş baskı e tipi manuel günleriydi.
Her yöneltide ayni yükselti aynalı pazar
Pera nın kıyıcığında gülşen, lalezar azar azar
ve en geniş bulvar toz duman yürüdüm.
Dere tepe bulutlarla oltasız baltasız ilahsız yarıştım.
Bananeciler ve bahanecilerle iliklerime kadar kapıştım.
Bulduklarımızla yetinirdik günleriydi ayrıca
plastik yuvarlağa tekmeyi bastım yumruğu çaktım.
Konstantiniye mini bir mezar
kardeşlerime vasiyetim var
başkasının ayıbına dönüp de bakmasınlar.
Bakmayın asla aslanlar.
Aykırı da bendim ayıp da, kayıp da.
İşte kitaplarım
zamanına göre cilalı afili kayıtlar
kayda değer bulduklarınızla topraklayın çıplak bedenimi.
Uzadıkça sivrilir silinir boş sözler yitikler değerlenir
kuşandığım hayatı düz sandım.
Çetrefilliymiş çetinmiş doğan belaymış çok yanıldım.
Ayrıca intikam ipine tutunacağınıza hemen kesin ilişkinizi
kestirin atın ana günahlarınızı
kapatın kara kaplıyı.
Ben Konstantiniye’nin albenisine kapıldım
Pera da yankılanan şuh kahkahalarına aldandım.
Pera’nın pervazına kimler dayanmış topunu bilirim
Palasına dadanmışları da pılısından pırtısından.
Vazgeçseydim hiç demedim güzün hüzün vurduğunda
avizeler sallandığında vız gelir hırs geçer sandım.
Meğer kendimi kaptırdığım eşsiz manzara hepten sahteymiş.
Ağzım kavruluyor gül rengi demir lokumlardan
tutuk güneşli bir alacada yakalandım.
Yakamda mini bir desen
garip bir yolcu olarak ismen
Pera da Konstantiniye’de
Ağır cezada yargılandım.
Aksaraylım şahsıma kesilen Konstantiniye’de mini müebbet
Pera da idam…

KÖRLÜK DE KESMEZ ADALET TOMURCUKLANIR…

KÖRLÜK DE KESMEZ ADALET TOMURCUKLANIR… 
 
Ne yapsanız, ne kadar Adalet memleketin temel taşıdır deseniz, Adalet için yürüseniz de olmuyor. Kör zihniyet duyarlığını yitirmiş. Duymuyor. Zira körleme umursamazlık metropollerden dışarı kaçmış köy kent yayılıyor. Bu yaygıda kapsama alanı geniş, algılama oranı düşük yerlerde katı bir umutsuzluk katmerleniyor. Baştan ayağa kaygı, utanç, körlük ve geçici körlük bulaşmış halde ama halden memnuniyet demlendiriliyor. Dört bir yanda susku tiyatrolanıyor. Ancak körlük de kesmez Adalet yeniden tomurcuklanır… 
 
Elbette bir yılgınlık ve yorgunluk baş gösteriyor.  Olsun varsın durmak yok yola devam. Yola devam çünkü büyük kentlerde artık körebe oynanacak bir körlük kalmadı. Büyük ama yıkıcı talanın sürdüğü tüm kentlerde körlük yok. Hatta halkta aylak ve arsız, bedavadan aylıkçı kesimler, maaşa bağlanmış şuuru şuruplanmışlar hariç toptan bir uyanış söz konusu. Çok geç kalınmış olsa da maddi manevi çöküş, soyup soğana çevrilmek körlüğü de terbiye etmiş gibi. Ne sunulsa artık kesmiyor. On milyonlarca öngörü sahibi bakar körlere rağmen insan onuruna yakışır ve Adalet ölçeğinde bir hayat sürme doğrultusunda gözlerini açmış görünüyor.  Ve sırasını bekliyor. Fırsatlar buldukça da direniyor. Direndikçe de yürüyor. 
 
Körlük bezirganları korkunç ve daha da ağırlaşan şartlarda alt nüfus katmanlarında diktasını hala dikte ediyor. Bir süre daha sabredilebilir bir körleşme dayatılıyor. Ancak iş metazori ve temel değerlerin iyice tıraşlanmasına dayanınca, işin hangi nihai noktaya evrileceği, nereye vardırılmak istendiği de açıkça görülüyor. Körü körüne körük çekmek, körüklemek de artık bu görüyü erteleyemez. Eğer yıkım açık seçik anlaşılırsa veya anlatılırsa vurulu zincirler de kırılır. Bu körlük elbette ebediyen sürecek değil. 
 
Öyle ki körlüğün hayli uzun sürdüğü bile düşünülebilir. Müzmin körlük mümin katmanı ve müzelik ideyle bir süre daha gider. Kendini kaybetme aşamasındaki körü körüne bağlılık, kös kös kabullenmek ve hiç yere adanmışlık da bir sona kadar. 
 
Toplumsal zaruretler açısından bakıldığında bu körlük ve körleşme geçicidir. Gelip geçicidir çünkü körü körüne itaat ve körü körüne feda olunan kör ve sahte inanç da geçerliliğini yitirmek üzeredir. Büyük kentlerde kıpraşan öfke ve gözlerin açılması kara bağlı kafaların bile dost düşman ayrımında zorlanacağının açık delilidir. Yani körleştirici şahsi beğeniler bir yana bırakıldığında, dili lal, aklı rehin, tavrı tutuk ve kör bakışlı vaziyetin yediden yetmişe eziyet getirdiği görülecektir. 
 
Üstelik zemin zümreye zerre Adalet olmadığı da aleni. Borç alacak hanesindeki rakamlar feci. Ferfecir okuyan gözlerdeki dışa vuran gerçekler acı. Veliler batağında kör velilerle yarenlik edilen yol zifiri karanlığa uzuyor ki çok fena. Adaletle hükmetmeyenler için de fena çünkü kör karanlığı en iyi körler bilir. Yani körlük de kesmez Adalet tomruk beyinlilere rağmen yeniden tomurcuklanır…
 
İşteo kör karanlıktır ki dayanılmaz boyutta ağırlığını koymuş güncelere. Etkisi tepkisi bir yana, körleşmeyi bile tedavi eder yakında. Kör kapılar açıldığında, kör kuyular tıkandığında, kör kurşunlar toprağa gömüldüğünde özellikle sahil boyu ve büyük kentlerde çehreler değişti, değişir. Değişiyor. Kör bakan gözlere, körümsülere el verildiğinde onlarda görür hale gelir. Bu gelişme bilgece memleketin her hücresine düzenli kortejlerin öncülüğünde ilerler. Küllerinden doğuş yeniden güncellenir.
 
On yıllarca bağlanan, dağlanan gözler, körleştirilen körler zamanla dağın ardını da görebilecek hisleri ve direnci geliştirirler. Değişerek içlerindeki köreltilen umudu hep büyütürler. İşte ondan sonrası umuda anıt, kara düzene yanıt, kör gözlerin yaşamın planlayıcısı olma rolüne uyanmasıdır.  Bu duyarsızlık ve umursamazlık da bir yere kadar. Uyartı ve uyanış başlamıştır. Sosyal körlük geçicidir. Sadece gelip geçici görme kaybıdır o kadar. Siyasi körlüktür canlar yakan.
 
Bel bağlanan körlük de kesmez Adalet yeniden tomurcuklanır ve kör siyasetçileri…

28 Haziran 2017 Çarşamba

KOLTUK MAKAMI, ÇAYLAR ŞİRKETTEN…

KOLTUK MAKAMI, ÇAYLAR ŞİRKETTEN…
 
Koltuk makamından asrın hikâyeleri her türlü siyasal, dinsel ve felsefi düşünceyi koflaştırır, koyulaştırır ve korlaştırır. Pek makbul görünmese de koltuk makamı buz gibi bir karşı koyulmazlığı sarkıtlar. Ama büyük denizlerde dolaşan aysbergin görünen yüzündeki karşıtlık dünden hazırdır. Bu sarkıt dikit kamplaşmasında kemre kafalılara kem görünen yürüyüş gecikmiş de olsa başlar, yarıyı geçer…
 
Birikimin başlangıcı ve sonunu deneyimlemeden, hakkınca bilmeden düşünmeden her bahar ertesi ansızın yaz ile tanışılınca kara kışın çektirdikleri hemen unutulur. Hele hele denk gelen bayram sonrası epey bocalanılır. Oysa kaba saba saplantılardan kurtulma inceliğidir yaz. İnceler giyinmek ve kefen rengi rahatlamak üzerine yobazlaşı da kamu yararı yalanı da abartılmamalıdır. Yani çiçeklerin tanrısıdır insanları her yaz başı yeniden kuran ve zembereği baştan çıkaran. Ve zemheriye yazdan hazırlayan. İşte bu doğasal ve doğrusal ahenk asla unutulmamalıdır. Zaten unutkanlıklar artınca koltuk derdiyle olmadığı açık girişilen her deniz manevrası balık hafızalı ve gübre beyinli koltuk kanepe müdavimlerini ürkütür. Korkutur. 
 
Bunca önemsenen koltuk modern dünyanın en harikulade buluşudur. Başka icat ve buluşlara hiç benzemez.  Elbette konforu foralar ama kanser mikrobu gibi en ücra hücrelere kadar da sinsice yayılır. Özellikle beyine. Ve kâinatı kanaat lidersiz anlayamayanların loblarını kemirir ve kemreleştirir. Koltuk kaç binlerce yıl evrilerek son şeklini almıştır. Koltuk aynı koltuk değildir ama her devirde oturan tipler ve koltuğa değen uzuv hep aynıdır. Haca olup hacca, şahsını raca sanıp hacete bile tahtırevanla gitmekle özdeşleşen bir mecraya akar koltuk macerası. 
 
Koltuğa kıyısından köşesinden oturulunca mecri mecrası değişmek ve değiştirmek maksatlı bir serüvene sürgünlük bariz biçimde belirginleşir. Koltuğa iyice yerleşmenin kaidesi budur. Ancak uzun veya kısa koltuğa her sabitlenme de bir mola gerekir. Eğer sabitlenme sahiplenmeye dönüşmediyse yapılan her mola anonsu, verilen her mola, mola yeri, mola taşı herkesi sevindirir. Ağır mollaları bile. Vallah mullah bir yana ihtiyaçtan denir geçilir ama özgür kalmaktır özünde, özlü sevincin kaynağı. Koltuğa mıhlanmanın esrarından bir nebze olsun kurtulmaktır mesele. Her mesele adalet ile çözülmedikçe kimselere yar olmaz koltuk. Moladan malum umu ilk akla gelen değil, bir an önce en ivedi gökyüzüne bakabilmektir. Kim bakmaz ki ayağı toprağa değende kafasını kaldırıp. Çünkü koltuk baki koltuklayanlar ve koltuklananlar fanidir. Yani asıl mesele dırıltılardan mütevellit daraltıdır. 
 
Koltuğa tapmak, makama kuruldukça kurulmak aslında harı narı bir kenara bırakıp narcist, anarchist bir mahkûmiyete tabi olmaktır. Envai çeşit mahlasla rekabete açık tüm makul yarışları da reddetmektir. Koltuğu en doğal kazanımlardan sayıp doğa dışı tüm güçlerin ve esirgeyen dostluğun sunduğu şansı sonuna dek kullanmak cesareti ise resmen cehalettir. Hem de bu koltuk dünyanın her kilidini çözen kral Solomon’a bile kalmamış ki ona buna kalsın celallenmesiyle. 
 
Koltuğa müdavimlik eni sonu en hazrete yaklaşık bin yıl, en baba saltanat erbabı özentilerine ise son dem. Yarın belki yarından da yakın. Zaten tüm çıplak uyarıların tersine son yüzyılın en makronükleus makam keşifçileri koltuktan aşırı keyiflendikçe, hassaten hisselendikçe sona doğru sürüklenmekte zevat. Evet, işte bu yüzden devlete millete daha fazla zeval gelmesin diye yola düşenleri aklamak, karalamak değil bihakkın anlamak gerekir.
 
Koltuğa aşk ve sevda beslemenin bedeli besbellidir aslında. Acı son makam aşkı ve koltuk sevdası yüzünden altın buzağı sendromuna tutulmakla tescillenir. Bulaştı mı bir kere per perişan düşürmeden bir türlü geçip gitmez. Yüz yıl önce Araba Sevdası nasıl ise bu gün de koltuk sevdası aynı. Aşırı gayretle yazılmasına çizilmesine hiç gerek yok. Dünden bu güne adalet penceresinden şöyle bir bakmak yeter. Kader ve keder duygusunun kurgulandığı hangi kurullarda, hangi saltanat direği sütunlarda vurgulanmaz ki bu sevi destabilizationu. Bilineni ta Bizantion dan beri. Hep böyle. Hangi tahtın baht metninde, hangi divanın eski dilden çevirisinde geçmez ki bu yılık aşk. Hangi dunkof manzumenin bir beytinde olmaz ki bu yılışık sevda. 
 
İlle de koltuk derdi. Hamdık, hazırlandık koltuğa oturduk. Hazlandık doğal hayattan olduk. Hızlandık eşten dosttan mahrumduk. Öyle işte. Ve böyle kısa itiraflarla tükenir her koltuk hikâyesi. Tükenmişlik tekkesinde takke giymektir bir punkte sonrası. Dert ağlatır aşk söyletir. İşte bu nedenledir; hıraman hırs, artık yeter babına dayanmış beter kızgınlık. 
 
Nice makam vardır insanı mest eder. Umutlandıran ve mutlandırandır. Sağdan soldan eser de eser meltem meskûn mahallere. Sadece sol anahtarında bir koltuk makamı eksiktir. Notalar bir o makamı çalamaz. Koltuk baldan tatlıdır. Ve koltuğa yapışanlar aynı makamda on yıllarca devam eder hiç tınmaz ve bırakmaz. İstisnalar dışında çok azdır adalet ve adaletlisi. Her hâlükârda kendi bıraksa herze yer kelti bıraktırmaz. Malum mabadlar yorulsa mamur madrabazlar bıraktırmaz. Çünkü yolsuz kalmak ve yol bulmak yüksünmesidir alışılan. Nereye kadar yükselmedir en yükselme hiç sorgulanmaz. Düsturu düzeyi nedir hiç düşünülmez. Oysa mabat kadar makamdır, koltuk kadar adamdır çıkarılan yaygaraların tümü, temeli. Ve bu temelde çürüktür. 
 
Klasik ve modern sayılabilecek dönemlerde dahi tek cümlelik tragedyadır; koltuk sevdası ve makam aşkı. İnsanın kendisini ve çevresini algıladığından beri böyle işler bu kanun. Ve cümlesini azametine ve ganimetine aldırmadan tarihe ve kutsal metinlere gömer. Hep azanları ve sazanları barındırır, kafası esenleri sevindirir koltuk makamı. Boşluğa övgü, özgürlüğe sövgü, adalete öyküdür aslında çimlenen. Çemenzarın hilesi hurdası da boldur ayrıca. Bundan ötürü mutlaka edebi bir bakış açısıyla irdelenmelidir tarih. Ve tarihe de dipnot düşülmelidir koltuk makamında. 
 
Her zaman çok da göz kamaştıran bir havalanmadır yaz kış koltuğa yapışmak. Baharlar da yazlarda makama sığmamak. Sıkışıldığında gemi azıya alıp yazıya ve yazgıya sığınmak. Tarihe yıllanmış şarap mahsulünde sunulmak. Umuma mahsus bir yere kök salamayışın, amansız bir gidişin uzantısıdır bu koltuk rahatlaması. Koltuğa yapışanlar ve koltuğa girenlerin rah atlaması, ruh sıçratması yaşayacağıdır etiketlenen. 
 
Yaşa başa düşen ama düşünülmeyen tek düşünce koltuğa gömülüp, makamı mekanlaştırdığında bir otoritenin güçlü veya özgün üslubunu yitireceği gerçeğidir.  Özgürlüğü ve adaleti en derine gömeceğidir. Makam üstüne makam açtırmak ve koltuklar dağıtmakla kaleler düşer belki. Ama kalender meşrep kaynaştırması ve de karakter aynalaşması gecikir. Ve gecikmiş olsa da aynılaştırma ve aynileştirme makamına karşı, koltuk sorgulaması başlatan yürüyüşler başlar.
 
Öyle görkemli saraylarda toplumun tamamına uyum sağlamışçasına kısır meşguliyet ve gündelik mutluluğu eza ceza yollu makamlaştırmak resmen koltuk mucizedir. Ama mucize bu kadarla sınırlıdır. Mucizi mucizesi gün olur devran döner koltuk ateşe döner gerçeğidir.
 
Geriye kalan ise kısa veya uzun bir yolculukta sıkışıp, yolcu sıfatında koltuğuna makamına saçarım deyip bekleyen derviş misali ilk molayı beklemektir. Akılda kalan ise sadece cızırtılı ve mekanik anonslardır.
 
Şimdilerde unutulmuş o repliği koltuk sevdalılarının topuna anımsatmaya gerek yok herhalde; “ Baylar bayanlar ihtiyaç molası; çaylar şirketten”…

24 Haziran 2017 Cumartesi

ADALET BAYRAMI GECİKİNCE…
 
Bu bayram sadece aç bilaçların ve zeytin gözlü rengârenk çocukların bayramı kutlu olsun…
 
Memleket öz, özgürlük, bağımsızlık, tam bağımsızlık yolunda tökezleyince Adalet de iç edilir, geciktirilir. Gecikmenin yanı sıra geleneksel resmigeçit yokluğundaadalet yolculuğu da bayrama denk düşer. Ve her bayram sanki hiç biçare atmosferde geçmemiş gibi havalanılır. Anlaşılanbu bayram da mutlaka beterin beteri geçer. Ve Adalet beklentisi ile yoğurulan bu bayram da nafile bayramlar noktasına evrilir… 
 
Zaten Adaleti olmayan birdünyada kafesteki kuşun hayatı aşkla söylenen bir özgürlük şarkısı kadardır. Yani ne kadar izin verildiğine bağlıdır nefes ve ritim. Onca örselenmeye karşın hayata dair ne varsa Adaletli bir şekilde daima özgürlük dürtüsünü tetikler.  Özgürlük hevesiyle adaletsizliğin kıyametine direnilir. Direnildikçe de özgürlük kıymetlenir. Gördükleri,yedikleri,içtikleri zehir mi zehirbir kıta. Katran zihinler kafesi yoklarlar korkmadan. Özgür kuşlar kafesten dünyayı ipe dizerler. Kafesin kapısı gün olur açılır imanıyla bol bol kanat çırparlar. Hazır olmak gerek gökyüzüne,maviye idesiyleçarpar minik kalpleri. 
 
Birmemlekette tam bağımsızlık, bağımsızlık, özgürlük, öz denilince suç sayılıyorsa ve adalet işlemiyorsa bayram gelmiş seyran gitmiş kime ne. Bayram dört duvar ve tel kafeslere de gelecek mi?İşler adaletle görülecek mi? Budur işte asıl bayram arifesi.
 
Akvaryumdaki süs balığının tüm dünyası kendisine şaşkın şaşkın bakan iki gözdür. Masum değilim mercekli cinali bakışları. Balığın iç dünyası bellidir dış dünyası ise işte o kadardır. İki göz bebeği ile sınırlı bir dünya. Ölü bir balığa dönüşmeden önceki an ise hep ertelenmiştir. Süs balığı olmanın süsü püsü, sus pus olmakla özdeşleştirilince akvaryumlardadar gelir. Darlanma memleketi kuşatır. Onca akvaryum balığına bayram varmış, seyran gelmiş. Helehele onca bunca harçlık dağıtılırmış güzelliğinden kim haberli. Kim kibirli ise onlar... 
 
Evet Adalet bayramı gecikmiştir. Peki,suçu günahı olmayan ses balıkları adaletsizce niçin üveyleştirilir. Neden güveyler beyleştirilir. Hiç sorgulanmaz. Öz bile üveyleşir çünkü onlar özgürlüğü arayan küçük kara bir balık olarak okyanusa ulaşmak gayesiyle ses verirler. Birleşirler irileşirler ve yunustan balinaya devrilip yutulmazlaşırlar. Hepsinin temel derdi Adalet okyanusuna varmaktır. Mesele adaletli dünyalara özgürce açılmaktır. Onların derdi geciken Adalet bayramıdır.  Verenkleri deniz mavisi,okyanus lacisidir.
 
İşteo kadar böbürlenildiği halde memlekette özgürlük, bağımsızlık, tam bağımsızlık olmayınca öz incinir. Herçocuk hiç de yaşamaması gerekenleri yaşar. Adaletsizliğin adası dolar ve her çocuk ruhu içlenir. İçdünyasında ne tutukluluklar ne tutkular yaşar en akıcıen acılı. Tutanaklara geçer özlemleri. Amaher devirde kuşun şarkısı ölü balığın hafızasıdır önlerine koyulan. Sabıların özüne özüne vuran ise incinmişliktir. Ve sabır. İncinir anasıbabası kafeslenmiş inci bebelerde. Çelinir ebeveynlerce kara akvaryumlara salınmış her çocuk aklı. Oysa her çocukana karnından çıkan da ilk nefeste özgürlüğüsavunmuştur.Ağlar güler arası haykırışla işte bu unutulmuştur.
 
Daha çok bayramlar gelir geçer. Ne yazık ki her bayram ömrü çökerten duygusallıkla yutkunulur. Ancak hiç bir çocuk ak kara mağaralarda mağ tabaka tutulduğunu hiç unutmaz. Öylebayramlar vardır ki aile hayallerini de derin karanlığa hapseder.  Tarihe gömer. Özgür, bağımsız, tam bağımsızlıkreklamlarıözü gözü aldar. Herkesiyani. Ancaktekli vagonda tuhaf maceraçılgınlığıgeç anlaşılır. Adalet bayramı da bu yüzden geciktikçe gecikir.
 
Bu arastadaözlenenhep oyun treni değil Adalet trenidir. Hasarlı hasarsız anlatılmayan anılar cehenneme dönüştürür tüm küçükdünyalarıda.Meteoryağmurları ileyıkanır saf düşler. Anlatılar ve anılar bolluğunda ne dalgalanmalar estirilir hoyratça. Ne rüzgârlar sallandırılır al bayraklarda.Ne zeytin dalları kesilir beton bayramlarında. Hepsigeçmişi perdeler, hepsi geleceği karartır.
 
Yarınkaranlıktan griye hafif aktarımlı günlerde tek bir anın veya anımsanması zor bir günün anısına hiç affedilmezdünya yükü adalet düşmanlaşması. Kafesçiler ve akvaryumcular affedilemez bayram seyran babında. Zaten dünyahep bayram değil midironlara. Bayramolmasınabayram ama affetmekkime mahsustur o da belli değil mi?Yani özgürlük,bağımsızlık,tam bağımsızlık engellileri ve durduk yerde adaleti buharlaştıranlar ile özgürleşmeyi engelleyenlerbilinmez de affedilecekmi ki? Bilinen bir şey varsa yarını iple çekenler takımı güçlendikçe adalet bayramı geciktirilir. 
 
Varlık darlık çakışmasında hele heleAdalet Bayramı gecikirse hiçbir bayram iflah etmez. Parçalanmışbir kafes veya tuzla buz olmuş bir akvaryum artığıdırgece ile gelen,gündüz ile giden. Ve hep gelenler gideni aratır. Gelen bayram da gideni.Böyle işler akortsuz kanun. Çal kanunum çal. Bayram seyran hiç farketmez, üç beş gün mola çabuk geçer.Adalet Bayramı da hiç gelmez. Gelmez ise eğer akvaryum varlığı kafes çarlığıherkeste nefes darlığı yaratır. Patlar ciğerler…
 
Peki, bayramlar niye ve kime var?  Garip gurabaya, aç bilaça ve çocuklara. O yüzden bu bayram sadece garip gurabanın, aç bilaçların ve zeytin gözlü rengârenk çocukların bayramı kutlu olsun…