22 Nisan 2013 Pazartesi

23 NİSAN VE GELECEĞİ GÖRMEK…

23 NİSAN VE  GELECEĞİ GÖRMEK…
Bu gün hecelemeye başlayıp okumayı söktüğümüz yaştayız ve “ Bu gün 23 Nisan, Neşe doluyor insan”…

Evet, 23 Nisan Türkiye'nin ilk ulusal bayramıdır.

1921'de çıkarılan bir kanun ile milli bayram olarak resmileştirilmiştir  “23 Nisan”. O yıldan günümüze değişik isimlerle ve farklı törenlerle kutlana gelmiştir. Bu gün için şenlikler düzenlenerek kutlanan ve şölenli-resmi tatil yapılan son milli bayram olarak kalmak üzere 23 Nisan.

Aslında 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın özünde üç ayrı bayram yatar.

Belki Tarihçilere bırakmak gerekir ama 23 Nisan ve Ulusal Egemenlik Bayramları aslında ayrı ayrı bayramlardı. Bu günle özdeşleşen Çocuk Bayramı ise tamamen ayrı bir kavram olarak gelişmiştir. Zamanla meclisin açıldığı gün olan ‘23 Nisan Millî Bayramı’ ile ‘Millî Hâkimiyet Bayramı’ birleştirilmiş ve en sonunda ‘Çocuk Bayramı’ da bu güne eklenerek bu günkü 23 Nisan doğmuştur.’

1979 yılında ise TRT düzenlemeye başladığı ‘Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği’ ile 23 Nisan'ı tüm dünya çocuklarının kutladığı bir bayram haline getirmeyi amaçlamıştır.

Bayram bu günkü biçimini ise 1981 yılında almıştır.

23 Nisan Türkiye'nin ilk ulusal bayramı iken; 12 Eylül darbesi sonrası Milli Güvenlik Konseyi tarafından bayramlar ve tatillerle ilgili kanunlarda yapılan değişikliklerle her şeyin içinin boşaltıldığı gibi 23 Nisan’ın da içi boşaltılmıştır.

Bu gün 23 Nisan, Neşe doluyor insan”…

Bu gün; "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"…

Ulusal egemenlik temeline dayalı halk hükümetinin kurulması ve cumhuriyetin ilanına giden yolun başıdır 23 Nisan, çocuklara armağan edilen bu gün.

Ancak samimi ve sarsıcı itiraflardan oluşan Söylev’den bu güne ilişkin kallavi cümleleri çoluk-çocuk, genç-yaşlı görmek, okumak, bilmek gerekir.

Unutulmamalı ki; 22 Nisan 1920’de Temsilciler kurulu adına Mustafa Kemal kısa bir tebliğ yayınlar. Sonra; bütün valiliklere, müstakil sancaklara, ordu ve kolordu komutanlarına, tümen komutanlıklarına “Dakika geciktirilmeyecektir” talimatıyla telgraf çektirir.

İşte O gün 22 Nisan’dı…

Ve telgrafta şunlar yazılıydı; “ Tanrı’nın lütfüyle Nisanın 23. Günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askeri ve sivil makamlarla, bütün ulusun tek merciinin ‘Büyük Millet Meclisi’ olacağı bilgilerinize sunulur.”

Ve bir 21 Nisanı da vardı, o günlerin…

21 Nisandan Okuyoruz geleceği;

“Büyük Millet Meclisi’nin toplanışını ve açılmasını sağlamaya çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran bazı bölgelerde başlayıp, bazı yerler üzerinden Ankara’ya yaklaşacak kadar genişleyen gericilik ve isyan dalgaları olmuştur.

Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken, bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamak ve böyle durumların ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini düşünüyordum.

Bunun için Meclis’in açılmasına acele ediyordum…”

Mutlu ve Kutlu günler yaşasın bu içli memleket. Ilık günlerin altın beşiğinde sallansın sonsuzluk, hürriyet ve tam bağımsızlık. Bereket üstüne bereket bu memleket.

Bayramlar geleceğe uzanan köprü yerine yerinde patinaj çekmeyi güncelleyince de maviye dalar yorgun gözler. Gözlerimizde gelecek ıslanır, matem denizinde.

Bu gün geleceği görmeye başlayıp, okumayı söktüğümüz yaştayız ve yine; “ Bu gün 23 Nisan, Neşe doluyor insan, demek istiyoruz…

KÜLTÜR EMEK, EMEK PASAJ…

KÜLTÜR EMEK, EMEK PASAJ…

Ülkede kültüre genel bütçeden ayrılan pay eğer yanlış anımsamıyorsak binde dört-beş civarında. Kökleri tarihin binlerce yıl derinliğinde, filizleri yetmiş yıllık bu ülkede kültürün, kültürlülüğün payına bu kadar düşüyor maalesef.

Genel bütçeden aldığı veya alamadığı, alması gereken para bir yana en azından çok yılların“emeği”, sanat ve sinema salonları iş hanlarına, kült-ürik pasajlara dönüştürülmese bari…

Ayrıca ülkenin kalıcı, gerçekçi, çağdaş ve devamlılığı olan bir kültür politikasının olmayışı da başka bir muamma. Ülkenin kültürel değerlerini ve zenginliklerini, çağdaş yöntemlerle kavrayıp içselleştirerek elde edilecek birikimleri, özelliği ve öznelliği geleceğe taşıyacak rolü üstlenen de yok ne yazık ki.

Bu temel görev değişen iktidarların inisiyatifinde ama toplumun gerisinde kalan kültürel hizmet süreçleri ile geçiştiriliyor yıllardır.
Maalesef bu ülke tarih ve kültür zenginliğini koruyamadığı gibi kültürel mirasın doğasını oluşturanları da yok sayıyor. Taşınır taşınmaz tüm kültürel değerlerine yeterince sahip çıkamıyor.

Aynen Emek sineması gibi…

Ve kültüre yıllardır yanlış ve korkuyla yaklaşılmaya bu gün de devam ediliyor. Kültüre, kültürel kimliklere, bilgi birikimine, dil, sanat ve yazına duyarlık ve sanatçıya destek penceresinden bakmaya bir yasak ve çekince var sanki.

Farklı kültür kümeleri yasalar, kurumlar ve devlet önünde nedendir bilinmez eşitlenmemiş bunca yıl. Bu gerçeğe paralel kültürün gelişmesi, geliştirilmesi, derinlik ve çeşitlik kazanması ve kazandırılması bir biçimiyle hep durdurulmuş. Hal böyle olunca da hoşgörü ve özgürlük ortamı yok edilmiş sanki. Merkezi idare kültür çeşitliliğini ayrımsız korumak geliştirmek ve saklamak, geleceğe taşıyacak mekanizmaları gerçekleştirmek yerine tek düze dayatmalara sığınarak acze düşüyor. Oysa nelere sahne oluyor arena, görmezden geliniyor.

Kültürün bütçeden alamadığı paya bağlanacak belki tüm olumsuzluklar. Sinemanın emeğini nereye bağlamak mümkün acaba…

Kültürel etkinlik alanlarında yönlendirici ve güdümleyici işlev üstlenmek, toplumsal kültür üretiminde temeli ve altyapıyı hazırlamak, kültürel etkinlikleri özendirici önlemler almak pek ala da devletin görevi aslında. Sanata sanatçıya, yazara çizere artan dozda müdahale etmeler değil. İdari ve sanatsal açıdan iktidarlara bağımlı kılmaya devam edilen sanat kurumları bir an evvel özerk sanat kurumlarına dönüştürülmelidir.

Belli belirsiz görülen ve sınırları kırmızı siyasi ve keyfi yasaklamalardan vazgeçilmedikçe kültürel zenginliklerin kamuoyuna duyurulması tanıtımı ve çabası boşa çıkar. Desteklenilmese dahi sansür ve ezici denetimler yerine kültürel mozayiği oluşturan değerlerin yaşanması, toplumsallaşması ve öğrenilmesi geciktirilmeyebilir.

Görsel ve yazılı kültürel gelişmelere ve çalışmalara destek sağlanmasa da kösteklenmeyerek toplumun hayat damarlarının tıkanması önlenebilir. Sonra sanatsal etkinlik ve duyarlığın uluslar arası kabul gören ölçütlere getirilip getirilmediği tartışılabilir. Yoksa evrensel kültür düzeyine ulaşmak hayal olur.

Kültüre para bu kadar olabilir. Ama para dışında kültüre verilen önem daha da içler acısı. Maddesel boyutuna bakılmaksızın, en azından bu ülkede gücünü halkından alan ve geçmişin imbiğinden süzülen yerel kültürel zenginlikler ve folklorik değerleri var.

İyi ki emek var.

16 Nisan 2013 Salı

KENTSEL DÖNÜŞTÜRECEĞİZ DİYEREK DÜĞMEYE BASANLAR…

KENTSEL DÖNÜŞTÜRECEĞİZ DİYEREK DÜĞMEYE BASANLAR…

Tarih yapraklarına göre yedi bin yaşı devirmiş şu cennet köşesi kentte bu âcizane makaleyi kaleme alırken İran’ın güneydoğusunda Pakistan sınırına yakın Sistan-Baluchestan bölgesinde 7,5 şiddetinde deprem meydana geldiğini öğrendik. Şimdi birileri çıkıp sadece depremden demlenip  asıl gerçekleri unutmasın-unutturmasın diye yinede tarihe notumuzu düşeceğiz.

Düşmez kalkmaz bir Allah…

Evet, son elli yılda arsızca tahrip ve talan edilmiş yedi bin yıllık bir kentte yaşıyoruz. Ve yaşadığımız bu kent; Siyasal ve rantsal doyumsuzluğun acımasızlığıyla yarıdan fazla binası kaçak, bir o kadarı da yasal olmayan yasa dışılığa itilmiş bir kent.

Aslında kentin göbeğinde yaşayanlar için de, kenar köşesinde yaşayanlar için de değişen fazla bir şey yok son yıllarda. Kentin sur içi merkezleri iş bilir yatırımcıların elinde, sur dışı kıyıcıkları ise görgüsüz yatırımcıların elinde keyfiyete göre biçimlenmiş, durmuş zaman içinde.

Özellikle civar semtler daha en başında yerleşke seçimleri açısından işe, aşa, şehre göçe ve akraba kayırmalarına göre önce bir gece de kondurulunca, sonra da yerel duyarsızlıkla çarpık betonlaştırılınca işin içinden çıkılmaz ve yaşanmaz hale geldi-getirilmiş bu güzelim kent.

Eski Beyoğlu masallarına inat, sosyal, siyasal ve ekonomik sorunların doğmasını kolaylaştıran, el birliği ile salt sömürü için bir zemin oluşturulduğu açık bir realite. Kent duyarsızlıktan yasa dışılığı marifetmiş gibi zırhlanınca ayrıca devlet kalıcı ve sağlıklı çözüm üretemediğinden geniş halk kesimleri son yirmi-yirmi beş yılda iyice şehir dışında şehir oluşturdu.

Vatandaşın kendi çözümünü kendisi üretmesiyle başlayan ve ilerleyen yıllarda masum barınma isteğinden baldan-çörekten paylanma hırsına dönüşen bu yaşam biçimi dayatması ekşimiş ve eskimiş bir kent yarattı.

Plansız, ruhsatsız, programsız bu tersine gelişme, başka bir deyişle gelişememe yerel yönetimlerin zaafları ve siyasi düzeneklerin oy kaybetme endişesiyle kendi ticari metasını da yarattı, çürük çarık. Ve bu kırık dökük kent niteliği mikro milliyetçi çehrede benzeşen ve dönüşen makro düzeye ulaşan nicelikte kendi insanını da şekillendirdi.

Sorunların üstesinden gelinmesi güç, işin içinden çıkması zor bu kent kaosunda mafyacıklar eliyle toprak değerlenirken, toprak ve hazine toprağı üzerine çok katlı beton yığanlar da katmerlendi. Alandan, zor bi hal alıp yaşayandan çok satana itibar kazandıran bu süreç şimdilik sonlanmış görünse de uygulanan kentsel dönüşüm projeleri ile devam edecek gibi.

Geniş halk yığınlarını yeni bir itibarsızlaştırma, onları bu statüde yaşamaya yıllarca mahkum eden siyasi realiteye ve uygulayıcılarına, inşaatçılarına ve sairlere kaybettikleri itibarlarını iade bekliyor bu dönüşümde.

Sosyal bir raporlama yapıldığında geçmişi ve gelinen durumu sıklıkla kınayanların, kentsel dönüştüreceğiz diyerek düğmeye basanlar ve mevcudun siyasi getirisinden alabildiğine faydalananlar,  tüm zenginlikleri paylaşanlar olduğu ayan beyan görülebilir.

Ne yazık ki seksen sonrası ve özellikle iki bin devamında yasal düzenlemeler ve binlik, beş binlik planlar-planlamalar dışında gelişmesine izin verilen bu kentte bu kentleşememe ve kentlileşememeye paralel yasadışı bir kültür de oluştu. Bu geçmişin değerleri ile gelenek görenekler ile pek örtüşmeyen ve devletten beslenmeyi, devletten yemeyi gayeleştiren yasadışı kültür hükümet eliyle kitaba uydurularak yasallaştırıldı.

Bu kendiliğinden oluşan-oluşturulan kültür yasa dışılığı yasallaştırılınca, zaman içinde demokrasiyi de bozulmanın ve yıkıcı yekpareliğin kıyısında dolaşmaya sevk etti. Ülke demokrasisinin bir arada derede kesintiye uğrayıştan yorulmuşluğu ve yıpranmışlığı bu savrukluk düzeniyle ila nihaye dengelenmeyeceğine göre yeni projeler devreye girdi. Kentsel dönüşüm, yık yap…

Oysa kentin yıllarca tahrip ve talan edilmişliği direkt veya endirekt demokrasinin tahribini de getirecek, rejimle yüzleşme fırsatı da gecikmeyecekti. Bu da oldu peşi sıra. Şimdilik tam yok olma noktasına taşınamaz gibi görünse de korkunç günler yaşanmayacağını iddia eden de pek yok.

Yani yıllarca yasadışı kentleşmeye göz yummanın ve kentleşememenin temsili demokrasiyi ezici çoğunlukla tahrip ve harap etme noktasına vardırdığı, taşıdığıdır. Bu kentsel travmanın sosyolojik gerçeklik sonucu yaşattığı siyasal travmayı görmezden gelmek ülke siyasetine varlığı ve bütünlüğüne zarar vereci bir boyuta sürüklenmektir.

Metrosuz metropol bu kentte, megalomanların elinde oyuncak bu mega kentte mucizeleri yaşamak ve yaşatmak asla evrensel bir olgu değildir. Kalkınmakta olan ülkelere has bir olgu demekte sorun çözmez. Üçüncü dünya ülkelerine özgü demek ise sorun ertelemektir özünde. Yeni bir siyaset yaklaşımına göre meseleyi tahlil etmek gerekir.

Mevcut İktidar şimdi yasa içine çekmeye çalıştığı bu yasadışı kentten alacağını yeterince aldı, yapacağını yaptı ve gerileme dönemine girdi. Zaten gelişmiş tüm ülkelerde büyük kentler nüfus kaybı yaşar. Uygulanacak kentsel dönüşüm bu kentte nüfus kaybı yaşatacak diyen varsa, gerçekten nüfus bu yolla düşecek ise ne ala.

O vakit tüm yazıp, çizip söylediklerimizi geri çekeriz.

Ancak kentsel dönüşüm ile nüfus artar ve dikine yapılaşma ve artan nüfusla, doğacak kentsel rant ülke ekonomisi ve siyasi yapısında ağırlığını tek yönlü hissettirecek gibiyse;

O vakit son vuruş gelmeden birileri de çıkıp bazı saptamalarda bulunabilmeli…


14 Nisan 2013 Pazar

KENTSEL DÖNÜŞÜME SAHTE İMAJ VE MONTAJ…


KENTSEL DÖNÜŞÜME SAHTE İMAJ VE MONTAJ…

Esenler’de ve civar ilçelerde Kentsel dönüşüm son sürat, toz duman devam ediyor. Amerika’da finans sektörünü yıkıp geçen, inşaat sektörünü batıran, evsiz barksız, işsiz aşsız, milyonlarca sokak insanları yaratan mort-geç kredileri-kredicileri de yakında kapısını çalacak garip Esenler halkının.

Esenler Belediyesi bir özel banka ile geçenlerde bu kontrata imzayı attı…

Devlet sözcüsü hükümet, hükümet sözcüsü belediyeler ve siyasi geleceklerini kentsel dönüşümde gören belediye başkanları; Kentsel çarpıklığa çözüm ürettiğini-ürettiklerini söyledikçe, vatandaş yeni bir kazanç kapısı aralandığı duygusuna kapılıp,  az çok ticari paydan nasıl nasiplenirim düşüncesiyle hiç ses çıkarmıyor, pusmuş bekliyor, şaşırmış benim evimi de yıkın diyor.

Bu suskunlukta ağzı laf yapan yetkililerce şişirilmiş rakamlar kentin içler acısı durumuna ve önerilen kentsel rehabiliteye delil olarak gösteriliyor.

Yani sadece Rakamsal bir senfoni kentsel dönüşüm uygulamalarının temel dayanağı. Tek bağlayıcı söz daireniz yenilenecek hem de acayip değer kazanacak deniliyor ve uçuk rakamlarla destekleniyor projeler. Ne çözüm önerileri alınıyor, ne de uygulamalar tartışılıyor veya tartıştırılıyor. Ortak akıl, ileri demokrasi bu konuda da işlemiyor.

Gecekondular, kaçak yapılar, mühendislik hizmetinden yoksun binalar elbette mevcut durumlarıyla bırakılmamalı, vatandaşlar da yaratan ile baş başa. Ancak yenileme ve dönüşüm, uygulanacak model, derinlemesine planlanıp programlanmadan, bölgesel, kentsel, kırsal ölçekte, nazım imar planları doğrultusunda ele alınmadan, gereğince değerlendirilmeden uzun yıllar sürecinde hayat bulacak ise bu kente yeniden yazık olur, yazık edilir gerçekten.

Kentsel dönüşüm bölgesel ve bölgeler arası farklılıkları, maddi kayıpları giderecek projelerin belirlenip uygulanması değil mi özünde. Kentsel dönüşümün mantığına ters yeni rant merkezleri oluşturuluyor maalesef. Bölgesel uçurumlar oluştu daha şimdiden.

Altyapı ve çevre şartlarını zorlayan, mevcudu geliştirmeyen artı yükler getiren, topraktan daha fazla fayda sağlayacak, ahaliyi rahatlatacak yeni yöntemler araştırıp geliştirmeden dikine-dikine büyüme başta sorun halletmiş gibi görünecek olsa da ileride başka sosyal, ekonomik ve siyasal sorunları da doğurabilir.

Düşük ve sabit gelirli vatandaşın mevcut konutlarının yıkılarak yenisiyle takası neticesinde şimdilik on yıla yayılan kredilendirme bu süreçte toprağın sahiplerini hiç de zorlamayacakmış gibi bir artı borçlanma yükü, yeni finans maliyeti getirmeyecekmiş gibi sahte bir imaj yayılıyor ortalığa.

Geçmiş yıllarda yerel yönetimler yoluyla, imar afları ile gecekondulaşmaya ve çarpık yapılaşmaya çanak tutan, tapu tahsisleri vererek vatandaşını kandıran, hazine mülklerini kullandırıp yüksek vergi çarpan, yasadışı oluşan kente ve kentsel rantları iç edenlere göz yuman otoriter siyasi yapı şimdi timsah göz yaşları döküyor, apaçık günah  çıkarıyor.

Kabuk değiştirdiği söylenip durulan bu siyasi otorite yer kabuğuna yapılan bu yanlışlarda hiç payı yokmuşçasına bu kentsel iyileştirme ve dönüştürme çabasını da siyasi malzemeye dönüştürüyor. Ama yine bu siyasi otorite çıkarcı ve köşe dönücü tekelleri kırmak yerine, onların yanında yer alıyorsa, onların peşinden adım atıyorsa ve önlem almıyor ise vatandaşın beli çok çabuk kırılır. Adaletli bir rantsal paylaşım ise toplumun her kesimini rahatlatır.

Ayrıca kentsel dönüşüm, kentleşme, kentlileşme, konut ve arsa planlamasında denge ve diğer yazılarımızda da değineceğimiz birçok etken yönünde ciddi ön çalışmalar yapılmadan adil olunduğunu söylemek ise lafta kalır.

Gözlemlenen bir başka gerçek de merkez siyasi erk ile yerel yönetimlerin kentsel dönüşüm konusunda birleştiği, uyumlu biçimde çalıştığı, birbirlerini desteklediği görüntüsü. Böyle bir görüntü verilmeye çalışılsa da zemin çok kaygan ve tarafkarlık çizgisi de dar ve ince. Ayaklar yakında kaymaya başlayınca halkın durumu ne olacak düşünen var mı acaba.

Yerinde yerleşmeyi, yeniden yerleşmeyi kentsel dönüşüm adıyla ülke çapında başlatan hükümet erki meseleyi, kentsel, kırsal, turistik ve rantsal açılardan ayrı ayrı değerlemeye tabi tutmuş ise ne ala. Yok değerlendirmeden bu kartonsu, protip projeleri ülke geneline yaygınlaştırıyorsa kısa zamanda temelinden çatlayan bir inşaat sektörü travması yaşanması kaçınılmaz olur. Finans kaosuyla da bereketlenir.

Ana fikir şudur aslında, bir biçimiyle sorunları yaratan ezelinde ebedinde resmi-siyasi makamlar ise, yeniden sil baştan yık baştan yine siyasi-resmi mercilerin çözüm üretiyor görülmesi yeni açmazlar ve hastalıklar üretmeyeceği anlamına gelmez. Bu ikilemin sorgulamasını yapmak ise geçmişin panaromasına bir bakmaktan geçer, biz bakacağız.

Medya da gerçekleri ortaya koyar biçimde, yansız bir tutum sergileyerek bu kentsel dönüşüm çalışmalarını üç maymun oynayarak tartışmaya açmaz ise eğer sonuçta doğabilecek olumsuzlukların tümünden mesul sayılır.

Akıl erdiğince, dil döndüğünce olabileceklere kafa yormak ise kentsel yenilenmeye karşı olmak değil, bu kentsel dönüşüm işini siyasi ve diplomatik başarı olarak görüp, gözü kapalı böbürlenenlere meselenin öbür tarafını anımsatmaktır…

KENTSEL DÖNÜŞEMEMEK VE DÜŞMEK...


KENTSEL DÖNÜŞEMEMEK VE DÜŞMEK...

Derinliğine kavranılmayan her sorun kısa sürede başa bela olduğu gibi çözümünde de çok zorlanılır. Belki zaman içinde çözümsüzlükle karşı karşıya dahi kalınabilir. Yani sorunların tahlili derinleştirilemeyince eldeki son fırsatlarda kaçar gider, hissettirmeden.

Kentsel dönüşüm sürecinde yaşanması olası böyle bir gerçeklik ileride çok canlar yakacak gibi…

Yeni bir bakış açısı sunmak çözüme kavuşma, çözüme kavuşturma anlamında olumlu bir sonuç doğurmayabilir her zaman. Bir nebze de olsa rahatlatabilir en başta ama en sonrasına bakmak gerekir reel bilimsel değerlemelerle.

Uygulamalar devam ederken, Sorunları halletmeye yönelik ortak bir mesaj üretilmediği her kafadan başka bir ses çıktığı düşünülürse, özgürce tartışılmış ve tüm halkı bağlayıcı nitelikte bir dengeleme sağlanmadıkça hangi değerlendirmeler yapılır ise yapılsın gerçekçi olmaz.

Plan ve projeler kimilerine inandırıcı gelir, kimilerine ise izafi ama herkes tepkilerden ve kayıplardan çekinerek inanmış görünür.

Sorunların odaklandığı merkezleri belirlemek açısından hem siyasi hem de sosyal kaygıları yönetmekle iş bitmez. Ayrıca uygulayıcıların ortaya koydukları şehir idesini de bilmek ve değerlendirmek lazım. Çünkü Ülkenin kentleşmesi nüfusça bir kentleşmedir. Bu bağlamda ülkeye yayılan tüm kentsel dönüşüm uygulamaları da bu görünüşte kentleşmeye nitelik ve nicelik olarak olanak sağlayacak konumda ilerliyor.

Bir türlü kentlileşemeyen insanların yaşadığı yarım kentler ülkesi olma yolunda hız ve ivme kazandırıyor bu kentsel dönüşüm projeleri. Belki de istenen böyle bir rota izlemektir…

Yasak kaçak, yığma saçak binalarla doluşan yasak kent yığınlarını yasal zeminde dönüştürelim derken, göçe dayalı kentleşme modeline yeni ve lüks mekanlar yaratılır bu sayede. Sorun biraz daha büyütülmüş olur sadece ve yeni çözümler beklemeye başlar yarı yasal kentler.

Tüm eksik binalar dönüştürülürken kentsel rantların tıkandığı noktalara, kentsel dönüşüm eliyle inşa edilecek yeni rant merkezlerinin ekonomiyi belirleyeceği bir cilalama yapılmış olur. Bu bilinçli dayatma piyasalara artı değer yüklemesi olarak yansır ve para babalarının yüzü güler sadece.

Ve haksız rekabet ortamında semirtilen bu piyasalar da ileride politikayı ve nihayetinde yerel ve genel iktidarı belirleyecek şekilde güçlenir. İktidar da neticede kentleri ve kentte yaşayacakların nerede, nasıl ve ne kadar yaşayacağını, yeni kent merkezlerinin neresi olacağını müjdeler büyük sermayeye.

Bir başka deyişle bölgeler arası dengeli gelişme ve büyüme planları yerine yeni sosyal ve ekonomik uçurumları olan yeni kentler hizmete sunulur.

Bu sorunların en canlı yaşandığı kent itibariyle kentsel dönüşümden dengeli ve hak ettiği payı alma sevdasındaki kentimiz yaşayanlarına bu ev sahiplikten ne düşeceği ise yakında belli olur.

Yıllarca itilmiş, ötelenmiş kentimiz açısından geniş manada incelemeden, irdelemeden, özelden genele doğru ve objektif bir bakış açısıyla fizibiliteleri yapılmadan harmanlanacak bu inşaat sektörü halkın elinde patlayacak saatli bir bomba gibi duruyor şimdilik.

Plansız, projesiz, denetimsiz ve yasadışı kurulmuş devletle bağı koparılmış denilen bu kenti karnını bölge bölge yararak kentsel dönüşüme tabi tutmak, en baştaki tahrip edici mantığı haklı saymaktan öte gitmeyecek bir çabadır.

Ciddi bir deprem kuşağı üzerine bilinçsizce oturtulmuş bir kentte bu biçim yeni bir yapı sektörü oluşturmak ise deprem korkusundan başka nedenleri ve sebep sonuç ilişkisini çağrıştırır. Bu talihsiz yaklaşımın resmen başka hastalıklar doğurması da kaçınılmaz olur sonra.

Tedavi etmek kangren olmuş başka bir uzvu kesip atarken yerine kanser mikrobu bulaştırabilecek olanını monte etmek olmamalıdır.

Bu makalenin Kentsel dönüşümü dillerinden düşürmeyenlere Kentsel dönüşememeyi ve tepeden düşmeyi de anımsatmanın dışında başkaca bir derdi yoktur.

İleride değineceğimiz gibi yedi bin yıl boyunca her fırsatta tahrip edilen bu şehrin hala ayakta kalışı ise hayret vericidir… 

9 Nisan 2013 Salı

İKİLEME


İKİLEME

ÜNİVERSİTE SINAVI İLK BASAMAĞINA RAKAMSAL BAKIŞ…

Rakamların dili olsa da hayat boyu girilen tüm sınavların ve özellikle de üniversite sınavlarının muhasebesini bir bir koysa insanlık sofrasına. Rakamların gücü olsa da Oniki-onüç yıl canhiraş hazırlığın sonunda öğrenciliğin bir üst boyutuna evrilişin veya devrilişin çok bilinmeyenli denklemlerinin çözümüne aracılık etse beş paraya.

Yıllar önce bizim de tecrübelerimizle sabit bu üniversite sınavı kaç saatti unuttuk gitti. Kaç puan alarak hasbel kader üniversiteli olduğumuz da çoktan tarih oldu. Nasıl zorluklarla okuduğumuz kaldı hafızalarımızda sadece. Gümüş yılını çoktan doldurduk mezuniyetin ve sertifikalandırıldık bedavaya.

Tahsile ve diplomalılığa verdiğimiz değer ve saygı dolayısıyla rakamlarla dönüştürelim dedik bu yazımızı. Rakamların dili ve gücü adına üniversite sınavlarına,  şu sıcak alın teri günlere bir yaren bakışı fırlatalım dedik acizane.

Evet, şimdiler de 160 dakikalık çok dizeli yapayalnızlık şiiri üniversiteye girişteki geçilen ilk basamak. Yüksek öğretime geçişte ilk adım olan o sınav kaç saate denk düşerse düşsün o soğuk soğuk terleyiş kazınır hafızalara. Gerisi rakamsal trajedinin mutlu sona ulaşmasıdır sadece.

Tüm sınav salonlarında 18.000 gizli dijital kamera ve el ayak kameralarıyla desteklenerek filme alınan film gibi bir sınavdır yaşanan. İlk resimsel fişlenişin toplu resmi gösterisi diye latifeler düzse film eleştirmenleri kim ne düşünür ise düşünsün haklılık payı var, bu sınavlara.

Bir sıcak Pazar günü sabahtan 167 sınav merkezinde yapıldı, gitti, bitti bu seneki de. Bitti öğrenciler ve velilerin kapısını çalan ilk kâbus. Diğer karabasanlar pusuya yatmış bekliyor. Öyle sıra dışı bir yarış ki şu ülkede yaşanan, en hakikisi o sınav. Tam 1.851.326 kayıtlı adayı var bu yarışın. 100.452 sınav salonunda 282.000 sınav görevlisi, gözlemcisi ve denetimcisinin huzurunda kişiye özel, vatana millete hayırlı evlat olma uğraşısının ilk hamlesi o sınav.

Türkçeden 40, matematik 32, geometri 8, fizik 14, kimya 13, tarih 15, coğrafya 12, felsefe 8, din 5, dinden muflara 5 felsefe sorusu yanıtlama barikatı sanki. Süre yettiğince dimağ yettiğince yedi düvele verilen savaşa denk bir başkaldırış. 144 kelimeyi hiçe sayan ve dört dakikaya yakın zamanda çözülebilinir paragraf soruları ikiye bölünmüş olsa da, Karadeniz bölünmüş sahil yolu misali dalgalar hırçın ve ıslatıcı ve en sahicisinden. Hazirana açık kapı arayan, kapı aralamaya çabalayan metne bağlı sorularla gelişen kelime fakiri bu rakamsal yazıya dönüşen bir sahipsiz çoğaltma aslında her şey.

Sınav sınavdır ve sorular kolaydır dese de uzmanlar, eğitimde fırsat eşitliği mağdurlarının sıfır çekeceği mutlaklığı da başka bir muammadır yürekleri yaralayan. Dualarla girilen bu sınavın sonuçları 3hafta içinde açıklandığında ise başka bir gürültü kopacak gibi ülkede. Eğer toplu sınav sahtekârlıkları bu sene gündeme gelmezse.

Ve YGS’de 6 puan türünden 140 puanı cebine koyanlar meslek yüksek okullarında ön lisans, 180’geçebilenler ise lisans yerleştirme sınavına hak kazanacaklar. İşte sınavın rakamsal ironisi böyle açıklanabilir kısaca.

Ancak hazırlığından, harcına, hükümetin kapatılacak demesine rağmen kapatamadığı dershanelere kurslara, kayıttan yurda, burstan üst başa kadar velilerin sırtında kambur olan lira bazında rakamsal yüke gelince. Aklımız ermediğinden değil ama bu eğitsel anarşinin, sınava gelene kadar ki lirasal rakamsal boyutunu bu yazımızda anmayıp daha iyi hesaplayacağına inandığımız hayat üniversitesi mezunlarına bırakıyoruz.

Bırakıyoruz çünkü; Değil mi ki yazı ekmek kadar, emek kadar kutsaldır. Eğer yazı âdemoğlunca bulunmasaydı ne kutsal kitaplar olurdu, ne de insanlığın tarihi. Yazı olmasaydı okuma da olmazdı, kültür de oluşmazdı, üniversiteler de olmazdı, sınavları da…

Rakamsal trampalarla hayat yaşanır giderdi bir güzel…

EMEK VE EKMEK SANKİ AYNİ SÖZCÜK…

EMEK VE EKMEK SANKİ AYNİ SÖZCÜK…

Bir an için tabakta bırakılıp yenmeyen yemeğin senelik maddi değeri 2 buçuk milyar, tüketilmeyip israf edilen ekmeğin ülkeye yıllık maliyeti 1 buçuk milyar lira. Kaç devlet bankasının özelleştirme parası acaba..

Ve toprak, emek, enerji ve ekmek, boşa harcanma ve çöp…

Dünyadaki tüm yaşam aslında ortalama 30 santimlik toprağa mahkûm. Bu toprak tabakası da tarım yüzünden devamlı kazılıp sürülerek aşırı derecede yıpranmış durumda. Ayrıca her yıl Erezyon dünya toprağından 24 milyon ton çalıyor, çölleşme ise 6 milyon hektarı kurutuyor.

İnsan duyarsızlığı, aşırı sulama, site-konut alanı ayırma, tarım ilaçları, kimyasal atıklar toprağın yok oluşunu ve kirlenmesini manasızca hızlandırıyor.

Dünya toprağının içinde bulunduğu çıkmaz bu kadar derinken, aç yatan milyarlarca, bir yılda açlıktan ölen yüz milyonlarca insanı ağırlamakta bu yaşlı dünya. Ve bu koca dünya Mutlu bir azınlığın istek ve talepleri doğrultusunda ağır ağır dönüyor yine de.

Ekmeğin beyazına siyah, buğdayına kepek çavdar karıştığı şu günlerde israfına da duyarlı bir pencere açmak doğru bir tutum işin gerçeği.

Uluslararası Hububat Konseyi raporuna göre dünya buğday ekimi alanı 222,1 milyon hektar. Dünya buğday üretimi ise 40 milyon ton düşerek 650 milyon ton seviyesinde. Dünyadaki tüketim ise 677 milyon tonu aşmış durumda.

Türkiye’de ise üretim 3,3 milyon ton düşerek 15,5 milyon ton seviyesinde gerçekleşmiştir. Ülke tüketimi ise 18,1 milyon tondan gerileyerek 17.5 milyon tona denk olmuştur.

Ülke bir yılda çöpe atılan ekmek ile 542 bin ton buğdayı israf ettiğine göre toplam rekoltedeki kayıp yüzde kaç orana vurur…

Nüfusunun dörtte üçü şehirlerde yaşamaya başlamış, günlük enerjisinin yüzde 45’i, proteinin yüzde 47’sini ekmekten alan bir millet olarak ekmeği çöpe atarken çok geniş kapsamlı düşünmeliyiz. Çünkü ülke büyük olunca israf da can yakıcı ve vebali ağır olur.

İsrafsız yiyip içmek Allah emri olduğuna göre, bazı rakamlara dikkat çekmek de çıplak uyarıcılığın gereği;

Kişi başına günlük ekmek israfı 19.9 gram, günlük 25.295 ton ekmek üretimi yapılıyor, günlük 6 milyon-yıllık 2,1 milyar adet ekmek çöpe veya hayvan yemine ayrılıyor, günlük 101 milyon ekmek üretiminin %3’ü tüketiciye ulaşmadan çöp oluyor…

İsmi cismi bizde saklı, sözcükleri peş peşe sıralamadan öte şiirciliği olmayan,  şairliği şaibeliden, ekmeğe dair çok evvelinden dökülmüş dizeleri ekmek var ya toprağa, israf olur…

"Ekmek, Tanrı kadar kutsal.
Elinden tutup kaldırılan, yerde konmayan alınan.
Baş üstünde yeri olan, piştikçe güzelleşen.
Sonrasında bölünüp paylaşılan.
Ekmek, tanrısal, biricik sevgili, yegane tek, yoldaş.
Emek ve ekmek.
Ekmek ve Emek, Sanki ayni sözcük.
Sanki ayni sözcük, ayni ezilmişlik…
Ekmek daha bebelikte belletilir, emek nedendir hiç öğretilmez.
Belki rahatça sömürülsün için…
Yazık, ikisine de çok yazık.
Günah ama çok günah…"

Ekmek israfına son verecek veya israfa karşı halkı bilinçlendirecek her kampanyayı yürekten destekliyoruz…

15 Mart 2013 Cuma

12 MART VE 18 MART'A DAİR...

12 MART VE 18 MART'A DAİR...

12 MART’IN UNUTULAN İSİMLERİ VE YARINLARI AYDINLATAN SİMLERİ…12 Mart 1971, roller ve isimler. Şimdi pek de anılmayan bazı isimler bir muhtıradan ötesini yarattılar.

12 Mart muhtırası bir muhtıradan öte, ilerici, devrimci, yurtsever ve aydınların üzerine karabasan gibi çöken, faşist bir darbeydi aslında. Ve o darbeciler o dönemki siyasileri, meclisi ve senatoyu çok iyi kullandılar, tüm faturayı 25 yaşında üç öğrenci lideri gence çıkarıp hesabı kapatana dek.

Ama gel gör ki hesap kapanmadı. 12 Mart’ı peydahlayanlar ilahi adalet gereği, ölümü en acısından tadarak, lokmaları boğazına takılarak cehenneme göçtüler. Jenerikte çok isim aktı ama Onlar, özellikle de o üç isim hiç unutulmadı ve unutulmayacak, anılarda daima yaşayacaklar.

Çünkü kazara solan o çiçekler ve her fidanlıkta gömülü-gizli, yasaklığı uydurma hakiki kitap sayfaları arasında yaşarlar…

O nedenle destansı ve dokunaklı bir 12 Mart yazısı kaleme almak değil derdimiz. Çünkü silindikçe isimler hafiften çıplak kalır yazı. Anımsandıkça isimler gün görmeyişin yazılara ektiği tohum yeşerir ve nesilden nesile uzanan bir başyapıta dönüşür acılar.

Derdimiz bu acıyı isimleştirmek sadece. Listeler dolusu isme, isimsize, saygıyı hak edenlere istimli-isimli bir esas duruş göstermektir gayemiz. Bu nedenle de yazıda tüm isimleri siyahlaştıracağız…

Kutsallara vahşetin kirinin bulaştığı o günden, 12 Mart 1971 saat 13.30 tarihinden itibaren isim isim başlayarak;

Emsali çürük tecelli Cuntanın başı Memduh Tağmaç ve Kuvvet Komutanları Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu, Muhsin Batur imzalı “12 Mart Muhtırası” nın radyoda okunmasıyla başlıyor, Ve her dünya darbesine özgü saçma sapan dönem vaatleri dökülüyor satırlardan.

Yorumsuz;

“ Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirmemiş olup TC’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

Türk milletinin sinesinden çıkan TSK’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek, mevcut anarşik durumu giderecek ve anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde TSK, kanunların kendisine vermiş olduğuTC’yi korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”

O günlere gerisingeri bakarkör gibi bakılmadıkça, bu tuhaf muhtıramsal hengâme herkese çok tanıdık gelebilir. Ama pus içinde yol aramayı bilmek ve gözyaşıyla barışık olma kaydıyla. Kavramsal ve kuramsal ayrıntıların cam kavanozda birlendiği, gizli celselere gereksiz ve insafsız soruşturmaların, saldırmaların sıkıştırıldığı, dirlik üstüne bol yalanlı seçkinlik dayatıldığı yılların başıdır 12 Mart 71…

Cumhurbaşkanı, Meclis ve Senato başkanlıklarına da gönderilen bu muhtırayla 10 Martta Yüksek Komuta Konseyi’nin ‘istifa et’ isteğini es geçen Başbakan Süleyman Demirel bu kez kayıtsız kalamadı. Hükümeti topladı, üç buçuk saat süren toplantı neticesinde istifayı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sundu.

S. Demirel istifa mektubunda sadece; “muhtırayla anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir” diyebildi…

TSKdemokratik kurallar çerçevesinde, yeni bir hükümet kurulmasını ve başbakan olarak da emekli orgeneral Fikret Esen’i istiyordu. Cevdet Sunay ise CHP’den istifa eden Prof. Nihat Erim’e hükümeti kurma yetkisini verdi. N. Erim kurduğu hükümeti 25 Martta açıkladı, C. Sunay 26 Martta onayladı.

İsim isim cuntanın bakanlarına girmeye gerek yok. Meraklıları bakar ajanların kırmızı kalemle üstünü çizdiği vatan evlatlarına kıyanlara ve analarını ağlatanlara. İsteyen araştırır üzeri çizilmişlerin akşamlardan sabahlara kovalanmasına seyirci kalanları.

CHP’nin kurulan bu hükümete bakan vermesine karşı çıkan Genel Sekreter Bülent Ecevit görevinden istifa etti, genel başkan ismet İnönü istifayı kabul etmedi. B. Ecevit ile beraber MYK da istifa edince işler değişti.

Bülent EcevitGenel Sekreterlikten ayrılırken şöyle diyor; “ Darbe ortanın solundaki CHP’ye yapılmıştır. Demokrasi ile önlenemeyen, seçimle engellenemeyeceği görülen bir hareket, bir darbeyle önlenmiştir.”


Ve mart ayı bitmeden ileri de bütün sorumluluk üzerine yıkılacak THKO Lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf aslan Sivas’ın Gemerek ilçesinde, daha sonra da Hüseyin inan Kayseri Pınarbaşı’nda Mehmet Nakipoğlu ile birlikte tutuklanıyor…

7 nisan 71’de güvenoyu alan N. Erim Hükümeti İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, adana, Hatay, Eskişehir, Kocaeli, Siirt, Sakarya ve Zonguldak illerinde bir ay sıkıyönetim ilan ederek cuntanın arzuladığı icraatlara başlıyor;

İstanbul sıkıyönetim komutanlığı bu ilanla derhal DEV-GENÇ, devrimci doğu kültür ocakları, Türkiye öğretmenler sendikası, işsizlik pahalılıkla mücadele derneği, mücadele birliği ve ülkü ocaklarının faaliyetlerini durdurdu. Cumhuriyet ve Akşam gazetelerini on günlüğüne, Bugün ve Sabah’ı süresiz kapattı.

“Size kesinlikle bildiriyorum ki devletin boynunu bunlara teslim etmeyeceğiz, alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir...” diyen N. Erim, yeni sıkıyönetim kanunu tasarısını meclise sevk etti.

Hükümetin aldığı bu faşist tedbirler üzerine Dev-Genç ve Sosyal Demokrasi Derneği; “Başbakan Nihat Erim demokratik hak ve hürriyetleri yok etmek için, anayasayı kuşa çevirmek için çalışıyor…” açıklamasını yaptı.

N. Erimyabancı gazetecilerle 1 Mayısta yaptığı basın toplantısında ise; “Bu günkü anayasa Türkiye için bir lükstür. Türkiye bu lüksü kaldıramaz. Anayasa da değişiklik yaparak temel hak ve hürriyetlerin, bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde su istimal edilmesini önleyici bir hüküm koyacağız…” dedi.

Bu arada ülkede; TİP kapatıldı. Milli Nizam kapatıldı. Bingöl depreminde 1000 kişi öldü. Ve 547 aydınla başlayan ve gözaltına alınan sayısı günden güne artan gözaltılar-tutuklamalar dönemi açıldı.

Yakın tarihe kara leke gibi düşen bu gözaltı-tutuklama döneminin mağdur isimlerinden birkaçı;

“TİP Genel Başkanı Behice Boran, TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, ODTÜ Dekanı Prof Yaşar Gürbüz, Prof Bahri Saraç, Prof Sadun Aren, Prof Mümtaz Soysal, Kemal Türkler, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Samim Kocagöz, İlhami Soysal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Muammer İrfan Derman, Prof Tarık Zafer Tunaya, Turhan Selçuk, Tilda Gökçeli, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Osman Saffet Erolat, Mehdi Zana, Mhri Belli, Yusuf Küpeli, Doğu Perinçek, Cenan Bıçak, Dr Hikmet Kıvılcımlı, Uluç Gürkan, Doğan Avcıoğlu… “

Bu aydın avı sürdürülürken bir yandan da THKO ve THKP-C üzerine operasyonlar yoğunlaştırıldı, lider gençler bir bir ölü veya yaralı tutuklandı...

Yaz başı ise Deniz Gezmiş ve 26 arkadaşı Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde; “TC anayasasını tağyir, tebdil ve ilgaya cebren teşebbüs etmekten…” yargılanmaya başlandı. Duruşmada savcı Keramettin Çelebi ve Yzb. Baki Tuğ 18’i hakkında idam talep etti.

Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki sıkıyönetim mahkemesi; “ Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Metin Yıldırımtürk, Ahmet Erdoğan, Recep Sakın, Mehmet Asal, Osman Arkuş, Ercan Öztürk, Semih Orcan, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Cengiz Baltacı,Metin Güngörmüş, Mete Ertekin, Mehmet Nakipoğlu, Mustafa Çubuk’a” idam verdi. Askeri Yargıtay Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf aslan hakkında verilen idam kararlarını onayladı, diğerlerini bozdu…

Yine idam talebiyle yargılanan THKP-C lideri Mahir Çayan ile arkadaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Ömer Ayna ve THKO İstanbul sorumlusu Cihan Alptekin Maltepe Cezaevi’nden tünel kazarak firar ettiler. Sonraki günlerde Ulaş Bardakçı istanbul’da öldürüldü, Ziya Yılmaz yaralı olarak tutuklandı.

Niksar’ın Kızıldere köyünde ise Onlar; “Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Sinan Özüdoğru, Ahmet Atasoy, Saffet Alp, Ertan Sarıhan, Nihat Yılmaz, Selahattin Kurt öldürüldü, Ertuğrul Kürkçü sağ olarak tutuklandı…”

10 Mart 1972’ de 53 ret, 6 çekimser ve 238 kabul oyu ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde, sonrasında Senatoda, 23 Martta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafında onaylanan infazı, 25 Martta CHP’nin son çare Anayasa Mahkemesine taşıması da engelleyemedi…

Ve 26 Mayıs 1972’de saat 01.25 ila 05.20 arası geleceği-yarınları aydınlatacak simler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında Askeri Yargıtay’ın onayladığı haksız ve yersiz karar uygulandı…

Darbeden bir buçuk yıl sonra tarih yapraklarında yerini alan üç beyanat aslında 12 Mart darbesini özetlediği gibi, hiç akıllanılmadığını ve inceden 12 Eylül darbesine hazırlanılacağını da ortaya koyuyordu…

Süleyman Demirel 72 yılı ortası Adalet Partisi Temsilciler Meclis Toplantısında; Türkiye’de bir sağ sol meselesi olmadığını, demokrasiye ve rejime karşı bir komünist saldırının mevcut olduğunu,1961 Anayasası’nda bu konuda bir boşluk olduğunu söylüyor ve hazırlanan bildiriye imzasını atıyor; “Komünizme kesinlikle karşı çıkılması zaruretine inanıyoruz…”

Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli; “Günahkarlar ittifakı her badirede dört ayak üstüne düşmek ustalığını gösterebiliyor. Demokrasinin tekerleğine çomak sokanlar şimdi yol göstericilik rolünde…”

Ve Celal Bayar; “Yollar yürümekle aşınmaz diyen ölçüsüz insanların tutumu bu memleketi bu hale getirmiştir. Aslında Türkiye yükselmeye layık bir ülkedir…”

Son söz yerine;

Rol hep ayni rol, başrol de geçmiştekilerin tipi tipi. İsimler değişik sadece. Tarihe ve memlekete ait isimler. Arada kaybolup gitmişler de var, takdire şayan olanlar da. Kökü çok derinde olan da var, en uzun soluklu yolculuklarda belleği cezbedenler de. İsimler var bir yaşamsal hesaplaşmanın tarafları olan.

Ve tarihler, tarihler de var bir devrin muhasebesini yaparken isimlerle birlikte unutulmaması gereken; 12 Mart 1971 gibi…

“18 MART” SİPERLERDE VE BARİKATLARDA VERİLEN O ALTIN YÜREKLİ DİRENİŞ…

98 yıl önce
, Tarihin en büyük siper savaşı başlarken 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal Mehmetçiğe süngü taktırıp; “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.” Dedi.  Ve Yaklaşık 250.000 şehit verildi, vatan toprağı verilmedi.

Birleşik emperyalist güçler daha fazla zayiat vererek, bozguna uğrayıp arkalarına bakmadan kaçıp, çekip gittiler. Çanakkale yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından biri olarak tarihe geçti. Emperyalist Avrupa’nın İstanbul’a ulaşma sevdasını geçici olarak önledi. “Çanakkale geçilmez” ana başlığında tarihe Şanlı bir destan sayfası eklendi.

“Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur”, düşüncesiyle emperyalist güç birliği donanmaları 3 Kasım 1914 yılında Çanakkale boğazı açıklarına demirlediler. Kıyasıya Deniz savaşı 18 Mart 1915’e kadar sürdü. Egemen güçler emellerine denizden ulaşamayacaklarını anlayınca Kara Savaşı başlatmak için 25 Nisan 1915’te alaca karanlıkta Gelibolu yarımadasına, “toplama askerlerini” çıkardılar. 9 Ocak 1916 yılına dek sürecek mesafesi dokuz on metre olan siper savaşları böylece başlamış oldu.  Vatan evladı, Kadını erkeği siperlerde yan yana işgal kuvvetleri ile çarpıştı, Sonu zafer olan…

“18 Mart Çanakkale Zaferi” Anadolu’ya “ Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir.” Diyen Büyük Kurtarıcıyı armağan etti. Emperyalist paylaşımcıların İzmir’de denize dökülmesiyle biten Kutsal savaşın, habercisidir “18 Mart Çanakkale zaferi”…

142 yıl önce, 18 Mart 1871’de “Yaşasın Komün” naralarıyla sabahın kör saatinde sallandı Paris. Bu kez geçmişte benzeri olmayan bir isyana, İşçi ve halk ayaklanmasına tanıklık edecekti. 18 Mart dünyanın ilk “İşçi Devleti’nin” meşalesinin yakıldığı gün olarak tarihe geçti. 72 gün sürdü “Paris komünü”, özgürlüğün kelepçelendiği,  kıyım ve katliamın kol gezdiği bir karşı devrimi yaratarak sona erdirildi.

Komün devrim konseyi Paris’te memurundan masasına her şeye el koyarken dünya hoş görmez endişesiyle Merkez Bankasına dokunmadı. Milyarlarca frank, komünü yıkacak ordunun kurulmasına harcandı. Versay’da toplanan burjuvaların bu paralarla hazırlattığı ordu, 130 binlik donanımlı askerle 21 Mayısta Paris’i kuşattı. Komüncüler askerlikten bir haber, silah ve cephanesi yetersiz, işçi ve sıradan halktan kırk binlik bir güce sahipti. Burjuvaların kiralık askerleri Paris’e girmeye başlayınca işçi sınıfı sokak sokak barikatlar kurarak direndi. Komünarlar olağanüstü bir cesaretle 28 Mayısa kadar çarpıştılar. Kurulan barikatların arkasında kadın, erkek, çoluk çocuk savaşarak “İşçi Paris’i” savundular. Son barikat sekizinci günün sonunda düştü ve bu muhteşem direniş tarihe” Kanlı Hafta” adıyla işlendi.

Barikatlarda binlerce insan can verdi. Ele geçirilen 17.000 direnişçi burjuvalar tarafından kurşuna dizdirildi. Öyle ki; tek tek idamlarla zaman kaybetmemek için mitralyözler kuruldu. Komüncüler gruplar halinde tarandı. Burjuva ordusu katliamın en inanılmazını yaparak, Paris meydanlarını, cadde ve sokaklarını cesetten örtüyle kapladı.  Paris’i ikiye bölen nehir kan kızıl aktı günlerce. 43.000 komünar esir teşhir edildikten sonra mahzenlere, zindanlara kapatıldı. Sözde yargılama ve infazlar 1874 yılına dek sürdürüldü.

“Paris komünü” sonuçta nüfusa kayıtlı 90.000 insanın yok olduğu, vatandaşların ve komünarların hunharca katledildiği, ortalıkta dur duraksız idamların yapıldığı bir dönem yaşattı Paris’e. 18 Mart’ta başlayıp, 27 Mayıs 1871’de direnen, komün destekçisi elli kadar rahibin öldürülmesiyle son barikatta düşünce, tarihte kurulan ilk işçi devleti “Paris Komünü” tarihe karıştı.

Tarih baba, Her 18 Mart geldiğinde siperlerde ve barikatlarda verilen o altın yürekli direnişi hatırlatır bize;  18 Mart’lardan biri, küllerinden doğacak bir devleti muştulamış, diğerinin ise üstü küllenmiş…

6 Mart 2013 Çarşamba

8 MART, DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ…

8 MART, DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ…

Bu ülke zor ülke. Bu ülkede kadın olmak ise daha zor. Deyim yerindeyse Ülke kadın hakları açısından uçurumun eşiğinde. Kara bulutlar dolaşıyor ileri demokrasimizin üzerinde ve en çok ezilen de kadınlarımız oluyor. Ortaçağ karasından beter kara pelerinler-peçeler biçiliyor her bir kadınımıza rengarenk.

Kadınlarımız; “Kırda çiçek, gergefte nakış olanlar. Dilde türkü, yarına umut olanlar. Tarlada çapa, fabrikada şalter olanlar. Halayda zılgıt, kavgada kıvılcım olanlar. Yolda yoldaş, evde ana olanlar kadınlar, kadınlarımız” değil mi?

Dünya erkek ise güneş olan kadınlarımız değil mi? Analarımız, bacılarımız, kızlarımız dünyamızı ışıtan, can veren hayat veren, el veren yön veren güneşlerimiz değiller mi?

Akla eserse 8 Martta öylesine, zoraki bir güncük anımsanan, Gelecek 8 Marta kadar unutulan can yoldaşlarımız, yıldızlarımız, değil mi kadınlar. Kadınlarımız…

Dünya yaşamla buluştuğundan beri süregelen ama Yaklaşık yüz elli yıldır var olan bir yanık türkü değil mi 8 Mart.

Doksan yıl önce kağnı arabalarında, sırtlarınızda var ettiğiniz, ölmüşken dirilttiğiniz, el bebek gül bebek ninnilediğiniz, üzerine titrediğiniz öz yavrunuz bu vatan da bu gün, albayrak dalgalanıyorsa en zirvede sizin eseriniz. En güzel sizin elinize yakışır o sancak.

Yüzelli yıl önce 8 Mart’ta korkmadan salladığınız gibi, şimdi de sallayın korkmadan, çekinmeden.

“8 Mart 1857 de Niyork’ta şanlı bir direniş başlattınız. Tutup o günü bu günlere günümüze taşıdınız. Kadın dokuma işçileri olarak eşit işe eşit ücret istediniz. 16 saatlik çalışma süresinin on saate indirilmesi için örgütlendiğiniz o eşsiz dayanışmada, O bitmeyen kavgada 115 ay yüzlü şehit verdiniz.

Haksızlığa, sömürüye, ezilmişliğe isyanı 8 Mart 1908’de yeniden ateşlediniz. Bu kez toprağa 129 gelincik çiçeği diktiniz. 1910 yılında Klara Zetkin önerince 2. Sosyalist enternasyonal hemen kabul etti.  Ve 8 Martı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlama hakkı kazandınız.

Elli yıllık mücadelenin sonunda Tırnaklarınızla elde ettiğiniz zaferinizi perçinlediniz.”

Yıllar boyunca emperyalizme, kapitalizme, savaşlara,  savaşların her türüne karşı koydunuz. Savaşlarda en çok ızdırabı yine siz kadınlar analar, çektiniz. Faşizme, cinsiyet ayrımcılığına, cinsel, sınıfsal, ırksal ulusal, töresel baskılara en ön saflarda direndiniz. Kadının köleliğine köleleştirilmesine,  erkek egemen topluma, erkeksi dünyaya ve ikinci sınıf insan dayatmalarına pamuk yumuşaklığında ama çelikten sert barikatlar kurdunuz.

1975 yılında BM kararıyla dünya emekçi kadınlarının bu günü “8 Mart Dünya Kadınlar Gününe” dönüştürülüp içi boşaltılınca bile gocunmadınız. Tek bir gün olsa da kadın olmak, kadın kalmak, kadınca haykırmak için rıza gösterdiniz.

Yılmadınız yorulmadınız, özünde kadının paralelinde toplumun kurtuluşunu, beyinlerdeki ve yüreklerdeki tutsaklık zincirinin kırılması gerektiğini hiç çekinmeden haykırdınız. Mutlu bir dünya kurulması özlemiyle verilen mücadelede” kadınlarda var, kadınlarda var olmalıdır” diye, her sekiz martta duymayan kulaklara görmeyen gözlere inat, coşkuyla birleştiniz, örgütlendiniz.

Şimdi bu ülkeye kadın elinin, Anadolu’ya ana elinin değmesi gerekiyor…

Bu ülke zor. Bu ülkede kadın olmak hepten zor.

Öyle bir ülke ki; Oldubittilerle özelleştirmeye, çetelerle susturmaya, sürgünlerle kadrolaşmaya, kapılar aralandı. Aralanan kapılardan hiç te adil olmayan bir anlayış süzülüyor içeri. Baskılara, sürgünlere, kıyımlara, yargısız infazlara, gözaltılara, sebepsiz tutuklanmalara duyarsız, sahte kalkınmaya tepkisiz, sessiz bir toplum biçimlendiriliyor ey kadınlar, analar.

Eğitimde yok denilip alınan katkı payı ile kara cahilliğe, insanca ve hakça bir yaşam yerine köleliğe, sendikasızlaştırarak sahipsizliğe, örgütsüzleştirerek yalnızlığa, anayasa ve yasalarla bilinçli oynamalarla sonsuzluğa, kurum ve kuruluşlarla çatışarak zayıflığa, olmayacak dualarla ebediyete sürükleniyor bu ülke ey bacılar, analar.

Ülke yeşillenmiş kartellere, öz kaynaklar küreselcilere, üretim alanları ve dağıtım kanalları tekellere, paylaşım işbirlikçilere ihale edilmiş. Devlet bütçesi rantiyeye, sınır ötesi yaşananlara, okyanus ötesi talimatlara ve güneydoğudaki oyunlara endekslenmiş.

Emekçilerin ücretleri, iş güvencesi, sağlıklı yaşam koşulları, çalışma şartları taşeronlara, Emeklilerin hali Allah’a emanet edilmiş. Para serbest piyasaya, ekonomi vahşi kapitalizme hediye edilmiş. Aydınlık Ülkenin geleceği çocuklarınız, gençler sokakta işsiz güçsüzlüğe terk edilmiş, bağımlılık batağındakiler çaresizliğe savrulmuş.

Kızlarımız töre cinayetlerine kurban verilmiş, intihara itilmiş. Dağdakine, bağdakine, yoldakine, sınırdakine, içerdekine dışarıdakine, gurbettekine sıladakine, yerdekine göktekine yüreğiniz yanarmış, ciğeriniz parelenirmiş, aklınız daralırmış kime ne, menzilde yeşil faşizmin cilalı ayak sesleri ey analar, bacılar.

Seçimler yaklaştıkça, partizanlar üslup değiştirmiş, fakir propaganda batağında boğulmuş, denetimin ucu kaçmış dengesizlik oluşmuş, yanaşmalar ve yandaşlar arsızca sosyal devlet olgusunu kemiriyormuş, kime ne.

“Gören yok, Dur diyen yok” analar, bacılar. Ey kadınlar, insan gibi insan, adam gibi adam bulmak zor.

Bu ülke her daim zordu. Bu ülkede kadın olmak da her daim zordu. Ancak zor oyunu bozar. Bu derin ve engin güç kadınlarımızda var. Elinin tersiyle itmeye görsün analar, bacılar, “8 Mart falan dinlemezler”, dünya yerle yeksan olur. İşte o vakit vay haline ülke düşmanlarının, vay haline kadın düşmanlarının…

"Şu değişen dünyada değişmem, Anamı, eşimi, bacımı ve canım kızımı dünyalara değişmem, dünyalar kadar severim onları, değişmem"…

PİLAVCI VE İSTİLACI İKLİMDE AYNİ GÜNEŞİN ATAŞINA YANMAK...

PİLAVCI VE İSTİLACI İKLİMDE AYNİ GÜNEŞİN ATAŞINA YANMAK...

Tüm dünyada, dünyanın tüm sorunlarına estetik düşüncenin sanatsal sihirli değneği dokunmadıkça acılar yaşanacak gidecek. Siyasa da bir sanat ise eğer, reel düşünce ve estetik olgusu ‘varlığı, gerekliliği ve zorunluluğu yadsınamayan iki temel ve önemli’ unsur olarak siyasetin harcında yer almadıkça, kötü icraya devam edilecek. Her düşünce ve her imgelem belki aranan güzeli yaratmaz, arzulanan güzele götürmez ama estetikle harmanlanınca, ‘acelemiz yok, gün olur bizim de dualarımız kabul edilir’ in ötesine varılır, bir kalemde...

Zaten var olan ve varoluş karşısındaki duyarlılık felsefenin güzellemelerle, güzellikle buluşan ince çizgisidir. İçten duymak, hakkıyla duyumsamak ve doğruya varan ilk duyumla gelenek ve anlayışları çözümleyebilmek aydın olmanın bir gereğidir. Her ne kadar aydınlar son yıllarda hor görülse de.

Hayata geçen, geçirilen ve aslına dönüşen her eylemde este­tik değerleme bir bütün olarak diğer değerlerin önüne geçer, geçmelidir de. Bu temel bir genel geçer gerekliliktir. Estetik değerler unutulduğunda ise insanlık yakıcı, yıkıcı, yok edici şüphelerin beşiğinde sallanır. Bu şaibeli sürdürüm çağın hastalığı olan makrodan mikroya, çatışma, bölünme, ötekileşme ve ötekileştirme bunalımlarını körükleyen, tetikleyen ve derinleştiren metamorfozu yaratır.

İnsanlık krizlerin eşiğinde barış, mutluluk, hoş görme ve huzur kapsamında arayışlar içindeyken, çözüm önerileri ve çareleri artan değişen bir dünya özlerken siyasi sanatkârlar ve siyasal sanatçılar toplumdan kopuyorlar. Duyulara dayalı bilgilerin mantığını çözemeden, hayatın gerçekliğine uyuyup, sistematik yalanlar eleştirisinden nasiplenerek ret ve inkârcı mantık modasına tarafgir oluyorlar.

Oysa estetizmle yoğrulmadan, estetiği öne çıkaramadan, felsefeden ve ideolojilerden esinlenmeden, evrensel ölçekte yenidünyalar tanımlamak ve planlamak fizik ötesidir. Gerçeği Kültür ve medeniyet denizinde yüzen genel-temel sorunları, farkı, faklılığı ve farkındalığı, özel ve genel beklentileri köleleştirmeden estetik kaygıyla çağın normalarına göre çözmek, çözümler önermek ve ilacı uygulayabilmek travmatik koloniler oluşmasının önünü şıp diye keser.

Öznel değerlerini ve varlık temellerini estetizme ne denli yakındır veya ne kadar yakın olabileceğini objektif biçimde analiz etmeden, irdelemeden sonuçlandırılan bütün düşünsel süreçler aykırı yön çırpınışıdır sadece. Hayal kürüyle beslenerek başlanan akıl yolculuğu hedefe varırken estetik biçim ve niteliklere sahip değilse hurda tutkulardır ve ayni evrensel güçten beslenmesi ve narinliği haricinde de koskocaman bir hiçtir.

Demek ki estetik kıstaslara hâkim her çeşit eksenli algı ve yöntemler en mutlak olanıdır ve insanlığı o güzele yaklaştırır. Her meselenin yaygın olan değer yargılarına, engellemeler ve engellere, toptancı genellemelerin tümüne bireysel başkaldırışla sosyal birikim ve toplumsal etiğe ters düşmeden estetik bir karışımla çözümlenmesi de modern çağa adilane hizmettir.

Bu çağda hala acınası ihanetler yaşanıyorsa altında ideolojilerin entelektüel birikimden koparıldığı gerçeği yatar. Kimi sözcüklerin anlamı göz alıcı olduğu gibi kör edici de olabilir. Deneyimlerini geleneklerle örtüştüremeyen nerden çıktığı muğlak ideolojisiz enteldantellerin ortalıkta cirit atması ve orada burada yaptıkları laf cambazlıkları ile klanlaştırılıyor en baba meseleler. Ve kör edilerek, klonlanıyor toplum…

Öz ifadeyle, çözümsüzlüğün ve çözüm önerilerinin eşyanın tabiatına aykırılığı, hakikati inkârı, inkarlar iflası, iflaslarda isyanı işliyor hayat ağacına.

Gerçek çözüm önerilerine karşı çıkmayı vazife edinmişlerin tavan yapması da toplumda plastik çözümsüzlüğe başlıca çareymiş gibi tapınmayı artırıyor. Bilinen, inanılan ve yaşananların reel doğrular olmayabileceğini estetik bir tutumla algılayabilmek, insanlığın yeryüzüne en gerçekçi doğruları ve güzellikleri sunabilmesini sağlayacaktır belki de. Boş hayaller, bol yalanlar ve kör inançlar estetik düşmanı siyaset sanatkârlarını primlendirir.  İlahi değerleri dengeleyerek, estetik fakiri kılcal müdahalelerle ise ancak zor atlatılacak travmalar oluşur, sorunsuz dünyalar değil.

Sorunları eksiltiyormuş gösterip çoğaltmak, sorunlar çoğaldıkça oluşan bunalımları yönetmek, yönetirken büyüme süreçlerini gözlemlemeden, sorgulamadan, bir yanılgı ve yanıltma hükümdarı ile hükümranlığı ve ucuz kahramanlar yaratmak estetizmden kopuşun yağlı boya resmidir duvarlara asılan.

Zaten amaçsız ve manasız referanslarla yılgın hayatlara rehberlik etmek bilinen hiçbir felsefi kavramla açıklanamaz. Koşulsuz kabulleniş nedense ‘İlmül cemal’den uzak bir dünya kurulurken, insanlık yararına tüm tezler hiçe sayılırken palazlanır. Ve yelpaze aidiyeti muamma her telden her kuştan cemaat, grup, kabile, mahalle, çevre tanımlamalarıyla klikleşen ruhsal maceralar başlar. Beyin arkası saklanan bilimsel kavramlardan yoksun amaç ve planlar, estetik bilince arkadan vuran zihinsel yolculuklara bilet keser boyuna. Bu estetikten bir haber keskin, arsız, yolsuz ve rotasız düzensizlikte iktidara tapanda, muhalefete batanda, bu pilavcı ve istilacı iklimde ayni güneşin ataşına yanar.

Ve evrensel ölçeğe ulaşamayan, estetikten uzak, sınırlı sayıda ve sesi kısık, her diriliş, uyanış, uyarılış, anlayış ve kavrayış topluma ayna tutamaz.
 
Oysa aynanın içinde gizlidir zaman; ‘Beşik kemerli kapıda bekler estetizmin gülü, ölümüne uçan göçmen kuşlar güpgüzel ve sakattır, ama estetiktirler…’

17 Şubat 2013 Pazar

YEREL GAZETECİLİĞİN İPTİDAİ KENAR SÜSLERİNE, BEZEK…

YEREL GAZETECİLİĞİN İPTİDAİ KENAR SÜSLERİNE, BEZEK…

Hayata tutunmanın ve başkaldırmanın en iyi araçlarındanmış meğer yerel gazetecilik. Eğer fırsat üstü fırsat kollayıp atlama tahtası yapılmayacak ise ama. Zaten son yıllarda kalpleri ‘hutame’ sarmış olduğundan bir o kadar da zor, zorlaştı yerel gazetecilik. Ve her gece Yunuslar gibi bir gözü açık uyumak gerekse bile aşırılıklar yüreğe yük getirmiyor. Gün ağarınca, göz aydınlanınca ilmek ilmek işliyor tabiat ana panoyu. Bize de insana benzer zıpır maymınlıklar yapmadan izlemek kalıyor ateşine yanılan gerçekleri.

Dışarıdan bakıldığında albenili, keyifli, bol gelirli, istemediğince bol namlı isimli yar, misli misline kar, görünse de çok acımasızdır dokuz-beş bir işte çalışmayı erteleyen bu meslek. Şu gulyabani bataklığında mesleğin derinlikliğine ulaştıkça her olayda iyi düşünmek, her meseleye olumlu bakmak mahareti ve erdemliliği zamanla sizi de ister istemez acımasız yapıyor. Yinede bu yerel uğraşı kişiliği her daim öne çıkaran, azami çalışkanlık gerektiren, evrensel rutini, gelecek dizaynını, emperyal iş kalıplarını hiçe sayan bir ruh üflüyor bedeninize.

Yani bu meslek su üstünde yürüyen ve kalan değerlere özendirir insanı, kirpilere öykünerek. Çünkü çok söz hatalara, hatalar çok yalana, yalanlar ise maazallah Allah korusun’a veya ikiyüzlüce maşallahlara devrilir timsali görülmemiş biçimde. Ve siz, maksat hesaplar açık kalmasın dilersiniz, istersiniz.

Bu sektör master-tezlerde referans olarak kullanılabilecek, yetileri ve hırsları gücü görünce sinen, inen, dinen ve dahi acayip bukalemunvari değişkenlik gösteren bireyleri de uhdesinde barındırır. Bu renksiz, denksiz ve dengesiz bireyciliği içine çeken iktidar erki-saltanatı genişler. İktidar erki-saltanatı girdabına genleşen yerel gazetecilik de kapılır. Oluşan kapı kulluğu birilerinin sebepsiz yere bombardımanlara maruz kalmasını kolaylaştırır ve kurtulmak da iyice zorlaşır.

Tiraj derdi ve aşırı denetlenme gerilimi olmasa da ‘Yerel gazeteci yerel gazetecinin kurdudur’ bu âlemde. Nedense düşman kardeşleri oynarlar meydanlara kurulan uydurma tiyatro sahnesinde. Böylece kilidin göbeğinde yalama boşluğu oluşunca işlevsizleşen anahtar delikte kırılmaktan beter olur. Öyle bir ağdır ki çelik tellerle örülen, işaretli boş sayfaları hakkınca doldurmak derya deniz bilgi, sevgi, sezgi, inat, özgürlük ve cesaret gerektirir.

Öyle bir beladır ki yerel gazetecilik bir bulaşır pir bulaşır akla ve hedefte kalırsınız. Zamanla gizlere ve gizemlere kulak misafiri olundukça, davetsiz konuk olunduğunda müsamerelere ‘kapılar taş duvar’ kesildikçe, kollukçu neferler koltukçu efelerin direktiflerine uyduklarında sizden defalarca özür dileyince kahredersiniz bu güne. Ve haber yedeklemeksizin yarınların neler getirip getirmeyeceğine özgü fikirler, beyninizi kemirir durur.

Reklam marketi, eylemsizlik maketi tavrıyla bu işin yürütülemeyeceği de apaçık bellidir. Hızlı devinen haber merkezlerinin şişik, şekilli, tarafgil haber ve yayınlarına orijinal kaynak atıfında bulunmak kolaycılığı da üretkenliği üter durur. Oysa yerel gazetecilik en hassas ve gizli konularda bile olsa tipik fakat modern haber yapma tarzıyla bütünleşmiş ve protest idelerden esinlenerek doğruları kovalamaktır, yanlışların takibidir. Makale ile bayat ürün satmak değildir yerellik. Yele göre yelken açmak, sele göre sepken aramak hiç değildir.

Dedikodulaştırmadan yazmak, istismarsız haber eylemek, pot kırmadan, gaf yapmadan, kalp kırmadan, hayatın içinden gerçekçi hikayeler derlemektir yerel gazetecilik. Tanıklık ettiğiniz gizli kapaklı krizler arttıkça sizi sevmeyenler olur belki ama çok arkadaşınız olur yine de. İki kısa cümlecik resim altı yazısı yazamayan zürafa dilli uyanıklar alaycı yorumlarla sizden laflarlar orda burada. Bezmeldek kırıntılı, kurum kurum kurumlanmanın mızırtısı deyip geçmek en iyisidir bu gibi hallerde.

Mayışmanın siluetimsi afişlerinde geçiştirilen tüm gerçeklere tıkanma, tüm geciktirilen çapsızlıklara tapınma ise haliyle devam eder. Maskaralığı mahmuzlayan, çok yüzlü ve asla gülmez üçüncü şahıslarca zevkle izlenir bu izmsizlik.

Elbette tipik bir yerel gazete ve yerel gazeteci şüpheli olayların, şüpheci çağrıların, kirli pis ve dağınık planlamaların, hileli ve dramatik ayırmaların kayırmaların, travmatik kentleşmelerin dönüşümlerin, peşine takılır düşer. Takıldıkça da manşeti ilgi uyandıracak, dikkat çekecek, haberdarı etkileyecek, tesir bırakacak, biçimde düşer.

Çok fazla kişiyi, kurum ve kuruluşu, grup veya gururu hatırı sayılır şekilde etkileyen bir iş bu yerel gazetecilik. Bize gelince; Aksi ve kavgacı bir yerel gazeteci görüntüsü veriyorsak, kim ne düşünürse düşünsün sebat etmek ve kendini bu işe adamışlığın bir göstergesidir.  Başka hiç bir kaygı ve kargı gizlemesi yok feveranımızda, isyanlarımızda. Hoşgörüyü, esnekliği ve estetiği asla elden bırakmadan, çok geniş bir yelpazenin esintisi, halkın tetiği, zaman elçisi ve zemin uyarıcısı olmaktır tek gayemiz.

En radikal siyasi, en heybetli diplomasi, en nezaketli medeni, en nüktedan mizahçı anlayışı ile yani en rastgeleniyle her işi bozanlara, her işe burnunu sokanlara ve her işe tav olanlara kibarca cevap da yetiştiririz, gerçekleri kavlince şamar gibi yapıştırırız da suratlarına. Neden niçini nasılı rmanlayarak, nerede olurlarsa olsunlar paha biçilmez taklitçilere, beş para etmez taktikçilere, imaj çıkarcılarına, kariyer yalancılarına, kamu talancılarına basarız damgayı, gerek duyarsak da çakarız tokadı mecazen sesiz çoğunluk adına.

Hantal bir kurnazlıkla, hiç de makul olmayan makaralarla, edebi yetenek kırıntılarıyla beslenmeden, tekniksiz ve sırıtkan yalnızlıkla, deyim ve yazım üsluplarını teyipten çekerek, yandan ve yandaş yaslanmalarla, küçülen kasaba konseylerinde yer kapma hevesiyle yapılıyorsa bu iş, biz bu iş bilenlikte de yoğuz. Bizimkisi tahıl ambarında dürüst muhacir gayretidir.

Bir yerel gazete ve Bir yerel gazeteci kimleri neyin kızdırıp azdırdığını anlayıp bilir ve o ayrıcalıkların izini sürer. Kızdırmaktan korkmaz ve çekinmez asla. Biz, mevcut ısrarcılığın teslimiyeti ve esareti alevlendirdiğinden hareketle susmayız. Devamlı değişen ve değişken ısrarcılıkla daha da özgürlüşen gelişen bir kod ile yolculuğumuza devam ederiz.

Biliriz ki; “Ele toprak bulaşınca duygulara tahliye vurur”…

BASIN DİVANI” DA ZOR İŞ AMA “KENTSEL DÖNÜŞÜM” BU İLÇEDE EN ZOR İŞ…”

“BASIN DİVANI” DA ZOR İŞ AMA  “KENTSEL DÖNÜŞÜM” BU İLÇEDE EN ZOR İŞ…”

En kıymetli lokasyonda yer alan bir ilçenin pek kaaleye alınmayan kıymetlileri olarak divana durduk geçenlerde. Biz kendimizi boş kaleye, özellikle halkın kalesine gol atanlar olarak ima edilenlerden biri olarak asla algılamadığımızdan, kapsamlı her çalışmaya entelektüel katkı koymak için oradaydık.  Şahsa münhasır vizyoner insanların idari aktör olduğu varsayılan bir yerleşkede, her fırsatta yerleşik algıyı yıktığını iddia ve ifade eden bir vizyoneri senede bir gün olsa da dinlemek için oradaydık.

Muayyen zamanlarda dost, hatlar karışınca da iflah olmaz düşman kesilmemek adına; ilçede her bir insanın cebine 30-40 milyar koydunuz diye dua edilen, burası altın değerinde bir ilçedir ve bu değer anlaşılacak diyen, başlayan biten irili ufaklı 355 projesinden bazıları değişik yerlerde, üniversitelerde hatta ülkelerde araştırma konusu olduğu belirtilen, uzun konuşup felsefi temeli ve karakteri öne çıkardığı hissi yayan, çok ciddi mesafe kaydettik ve vaadlerimizin yüzde yüz ilerisindeyiz savını savunarak vip tarzı sergileyen davet sahibine basına hitabından sonra hiçbir soru yöneltmedik…

Yöneltmedik çünkü biz de sorular kervanına katılsaydık bu tele-vizyonvari farklılık ve farkındalıktan payımıza düşeni alamayacaktık. Şimdilik yerel basın sütunlarına düşen haber ve yazı başlıklarına baktığımızda haklılığımızı gördük.

Sosyolojik anlamda bir laboratuar olan bu şehrin bireyi olarak,  bu şehrin içinde yaşayan ve şehrin hukukuna riayet etmeyi vazife sayan, şehrin sosyolojisi gereği planlanmış sosyal projelere kayıtsız kalmayan aktörlerden biri olarak divanı seyrettik sadece.

Yer kabuğu çatlayınca, fay tabakası belinden kırılınca, hava kesesi zamansız patlayınca, koridorlarda bekleşmenin,  kasım kasım kasılmaların, zihnen kibirlenişlerin, gönül incitmelerin hiçbir işe yaramayacağını, gerçeğin örekesinin  o zaman ortaya çıkacağını bilerek sustuk. Ve isyancı bir kopuş yaşadık resmen…

Sustuk çünkü figürler şevke gelince önce figüranlar güler, alışkanlıktan alkışlar, tam destekler ama sonrasında vizyoner aktörler ağlar. Adiletsiz mülkün temellerindeki çürüme de önce çekirdeğinden başlar. Sonra gökdelenleri bile kurutur. Ve varoluş değerlerini inkâr parazit adam sakıncalılığını besler ve servet yitirme endişesi sarar hücreleri. İşte vakit o vakittir ki tarihle derin bağlar kurma maneviyatı yerini gelip geçici düzen merakı maddiyatına, maddiyat bağımlılığına bırakır.

Sustuk çünkü biz bu uzun yolculukta her cenahtan dünya malına kapılıp ne küllü külsüz sallamalar, ani sallanmalar ve ne hacıyemez, külyutmazlar gördük.

Algı yönetmek de işte böyle olur bazen, susarak. Sol gösterip sağ vuranların algı yönetmekte zorlandıklarını görmek ve algıyı yönetemezler ise geri mesafe kaydedecekleri itirafına tanıklık etmek onları o övündükleri dünyaları ile baş başa bırakmakla olur bazen.

Aslında divandaki suskunluğumuzu anlayanlar çok iyi anladı; sosyal talep yükseltildi, zenginleştik, değerlendik denilmesine karşın, belediye reisinin itirafıyla 'ilçedeki çocukların fazlalılığından küçük bir hediye dağıtarak onları sevindiremeyişi sosyal gerçeğine' bir vurgu, pasif bir direnişti gayemiz.

Ancak sanılmasın ki bu tavrımız ilelebet. Sosyal yarılma olmasın diye, sosyal bütünleşme sağlanmalı yönlendirmelerine kapılmadan şehrin adaletsiz paylaşılmasına, şehrin rantsal değişim ve dönüşümüne, ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına sözde hizmet yarışı’na her zaman karşı duracağız. Tek kişi kalsak bile “rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’üne”,direneceğiz.

‘Boş arsaya kentsel dönüşümü ebemde yapar’ mantık yanlışına, halkın yüzde seksenbeşi kentsel dönüşüm istiyor mantık doğrulamasına ek olarak, kentsel dönüşüm bu ilçede en zor iş çınlaması belleklerde asılı duracak daima…

Ve susmayacağız, konuşacağız ve yazacağız...

“KENTSEL DÖNÜŞÜM” NE MANA İFADE EDER, NEDİR, NE DEĞİLDİR…

“KENTSEL DÖNÜŞÜM” NE MANA İFADE EDER, NEDİR, NE DEĞİLDİR…

Hayat lafa dönüştükçe büyük laflar ve büyük gaflar kendi mağdurlarını yaratır. Zaten uygarlık tarihi her daim ezilenlerin tarihinden beslenir. Ayrıca acı bir gerçektir ki deprem her şeyi anında yıkar geçer.

Özellikle koskoca ülkenin tamamına yakını değişik boyutlarda deprem riski taşıyor ise ve ülke nüfusunun tamamına yakını bu riskli bölgelerde yaşıyor ise orta büyüklükte bir deprem bile ciddi can ve mal kayıplarını beraberinde getirir.

Hal böyle olunca ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına hizmet yarışı’ seferberliği başlar, başlatılır…

Ancak kimse “kentsel dönüşüm” ne mana ifade eder, nedir ne değildir pek kafa yormaz. Sadece deprem odaklı siyasi ve ekonomik manevralara meşruiyet kazandırmaya mükellef bir anlayış hâkim kılınmaya çalışılır. Oysa kentsel dönüşümün bilimsel gerçeklikle örtüşen bir tanımı, biçimselliği ve katlanılması zorunlu sonuçları vardır. Bu konuda bir irdeleme yapılacak ise ‘geçmiş şimdinin içinde yaşar ve ağır ağır geleceğe akar’ gerçeği göz ardı edilmemelidir…

Aslında; “Kentsel dönüşüm, ilk uygulamaları 19. yüzyılda batıda başlayan ve günümüze dek ulaşmış, ülkelere özgü değişkenlikleri de bünyesinde barındıran kentsel yenileme, soylulaştırma maksatlı bir projedir. Zaman içinde sanayinin şehir merkezleri dışına taşınmasıyla geride kalan, oluşan harabe alanların, izbe görüntülerin iyileştirilmesi kentsel dönüşümün doğumuna başlıca nedendir. Yani kentsel dönüşüm özünde sosyo-ekonomik ve fiziki yeni çevreler, yeni şehirler oluşturma gayretidir. Bir başka deyişle sanayi artığı atıl bölgeleri yeniden canlandırma ve hareketlendirme yöntemidir.”

Mesele ekonomik açıdan ele alındığında ise; “ Kentsel dönüşüm kapitalizmin bizzat kendisinin sorumlu olduğu bunalım ve krizlerden kurtulmak için yeni rantlar oluşturarak inşaat sektörünü kullanarak kendini düze çıkarma hamlesidir. Yani kentsel dönüşüm ile doğacak sermaye birikimi ve artı değerin emilmesidir hedeflenen. Ekonomik krizden çıkmaya alternatif bir model, kaynak aktarımı can çekişen sisteme son bir hayat öpücüğüdür kentsel dönüşüm.

Kentsel dönüşüme sosyal gerçeklik açısından bakıldığında ise çok daha karmaşık değerleme ve değerlendirmeler vücut bulur; “ Kentsel dönüşüm uygulamaları yeterince denetlenmezse üst gelir grupları için bulunmaz nimet, orta ve alt gelir grupları için ise en başta barınma hakkı olmak üzere bir dizi hak ihlalleriyle önlenemeyecek mağduriyet olur. Özellikle kapitalizmi revize etmeye yönelik uygulandığında, kent yoksullarını daha da yoksullaştırma, mülksüzleştirme insanı yerinden yurdundan etme durumuna dönüşür.

Kaynak aktarımı içgüdüsüyle yapıldığında ise; “ Kentsel dönüşüm alt gelir gruplarının zor bela edindikleri yaşam alanlarından tasfiyesiyle yaratılan arsa ve arazilerin üzeri pahalı projelerle desteklenerek üst gelir gruplarının beğenisine sunulmasına devşirilir. Bu sistemde insan odaklı kent dönüşümü de yerini rant odaklı kent girişimciliğine bırakır.  Böylece mekânsal ve toplumsal ayrıştırma güncellenir ve adaletsiz bir neo kentsel düzen ortaya çıkar.”

Daha açık bir genellemeyle; “kentsel dönüşüm, yoksulların evlerinden barklarından mahallelerinden, semtlerinden vilayetlerinden gönüllü, yarı gönüllü veya metezori tahliyeleriyle oluşturulan alanlar halk ve kamu yararı gözetilmeden değerlendirilirse işin içinden çıkılamaz. Alanların akıl ötesi rant projelerine, yüksek gelirlilere arzı muhtemel lüks konutlara, beş yıldızlı yaldızlı kulelere tahsisi ile sonuçlanır kentsel dönüşüm. Alt gelirliler yine en başa döner ve yeni oluşturulan kentin çevresinde, kenarında köşesinde yaşamaya yollanır, mahkûm edilir. Çağdaş, yaşanabilir, sürdürülebilir bir kent ve çevre yaratma anlayışından böylesi bir uzaklaşma tarihi bir fırsatı tepme anlamına gelir."

Bu değerlendirmelerin ışığında; “ Ülkedeki kentsel dönüşüm uygulamalarının olayın ekonomik ve sosyal boyutunu iyi irdelemiş, katılımcı, paylaşımcı, mekân müdahaleleri barındırmayan, mülksüzleştirme gayesi gütmeyen, asla mağdur etmeyen bir çizgide olduğuna ve yoksullaştırıcı, yoksunlaştırıcı, büyük sermayeye kaynak aktarıcı bir işlevselliği olmadığına inanmak ve inandırılmak her yurttaşın en temel hakkıdır.

Son söz yerine; “ Deprem odaklı yenilenme, kentsel dönüşüm denilerek alanlar hesapsız kitapsız arsızca metalaştırılarak, hazine arazileri bir çırpıda özelleştirilerek rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’,   bu kırık düzende mevcut kentleri ve yaşam alanlarını artırımlarla yeniden ultra betonlaştırmak ‘depreme önlem’ olur mu yaşayıp göreceğiz…

14 Ocak 2013 Pazartesi

ENERJİ TASARRUFU VE AMPULDE DIŞA BAĞIMLILIK…

ENERJİ TASARRUFU VE AMPULDE DIŞA BAĞIMLILIK…

Enerjide israfın önüne geçme zorunluluğu, tasarruf gerekliliği yılda bir kez de olsa bir panel, duyuru, ilan ve bir reklam ile anımsatıldıkça insanın bastırılmış o tam bağımsızlıkçı yanı ortaya çıkıveriyor anında.

Enerjiye bir haftalık bu vurgu, ülkenin dışa bağımlı sanayiisinin sorgulanmasını sağlıyor satır aralarında olsa bile. Tam bağımsız ülke özlemi beliriveriyor gönüllerde. Çünkü enerji ihtiyacı ve kullanımı uygarlaşmanın gereği günden güne artıyor. Enerji kullanımındaki bu yoğun artış ise dışa bağımlılığı önlenemez biçimde körüklüyor.

Eğer, yeterli enerji kaynakların var ise siyasi ve ekonomik bağımsızlıktan söz edilebilir. Günümüzde Enerji her bir ülkenin yumuşak karnı ve can damarıdır. Enerjin yoksa canın çıkar, elin darlanır, enerjin çoksa ölmekten beter edilirsin. Yapılan tüm bölgesel dizaynlar Üretim araçlarının el değiştirmesi korkusu biteli beri, enerji kaynaklarının el değiştirmesi üzerine planlanıyor artık. Karakaş karagöz sevgisinden değil büyük sermayenin lider ve ülke kayırmaları, enerji zengini ülkelerde iç meseleleri halletme yolundaki demokrasi havarisi kesilmeler, halkları diktatörlerden kurtarma canbazlıkları.

Bize gelince; Enerjide dışa bağımlı, göbekten bağımlı bir ülkeyiz maalesef. Özellikle petrol ve son yıllarda doğal gaza ödenen para ithalatın lokomotifi, motoru. Son dönemlerde uygulanan enerji politikalarının eksikliği ve aynen uygulanmaya devamı ileride birincil enerjide yüzde yetmişlere varan dışa bağımlılığı dayatıyor ülkeye. Enerjisinin yarıdan fazlasını kendisi karşılayan konumdan, yıllar içinde özellikle son yıllarda dörtte birini karşılar seviyeye gerileyiş de başka bir sorun yumağı ülke için.

Evet, enerji yoksulu bir ülkedir Türkiye. Enerji üretiminde bile tam bağımlıyız. Enerji üretiyoruz lakin üretim araç gereç ve ekipmanlarını dışarıdan tedarik ediyoruz. Santraller kuruyoruz ama yakıtını dahi dışarıdan temin ediyoruz. Her enerji hamlesiyle dışarıya bağımlılığımızı pekiştiriyoruz. Diğer emperyalist enstrümanlar güncelliğini yitirmek üzere. Enerji emperyalizmi artık ülkelerin kaderini belirleyen ve tayin eden unsur.

Elektrik Mühendisleri Odası'na göre, 36 milyondan fazla insanımız enerji yoksulluğu içinde yaşıyor. Yani ülkenin yarısı tüm fakirliğin yanı sıra enerji fakiri.

Bir de özelleştirme riski altında enerji ve enerji üretimimiz…

Yıllar önceden bu güne enerji yolculuğumuzda enerji denilince; petrol yani benzin, taş ve ağaç kömürü, kok kömürü, pil, tüpgaz, havagazı, gazyağı, kuyruklar, elektrik, ampul, floresant ampul ve ampul ampul sakinleştirici gerektiren yüklü faturalar gelir orta yaş aklımıza.

Gerçekten enerji tasarrufu denilince ilk akla gelen elektriktir ve ampuldür. Boşa yanan ampullerin söndürülmesidir tasarrufun başlangıç noktası, anaokullarından itibaren öğretilen. Çünkü ‘gelişmiş toplumlarda elektrik en vazgeçilmez temel insan hakkıdır. Ve gelişmiş toplumlarda elektrik ucuz, sürekli, kaliteli, herkesin kolayca ulaşabileceği koşullarda ve güvenilir biçimde sağlanması gereken bir kamu hizmeti’ olarak adlandırılır. Kişi başına enerji kullanımları gelişmişliğin ölçüsü olarak gösterilir. Ayrıca bizdeki gibi ‘enerji’ özelleştirme kavramı içine alınmaz, dışında tutulmaya gayret gösterilir.

Öz olarak bu yazının elektrik ve elektriğe bağlı bir ampul yazısı olmasını elden geldiğince önlemeye çalışsak da gerçeğin gözü orada parlıyor veya bir tüketici olarak biz O kadarını biliyoruz acizane.

Artık saraylarında, evlerinde, meclislerinde, odalarındaki boş duylara takılacak ampulleri bile üretemeyen bir ülke Türkiye. Zaman içinde Ülkenin ampul fabrikaları bir bir kapandı. Elli yıl kendi ampulünü üreten bir ülkeden ampulde bile dışa bağımlı bir ülkeye devşirildik. Yani kökten dışa bağımlı bir ampul gerçeğimiz de var göze pek batmasa da. Ülkenin ampul üreticiliği, fason üretim fabrikaları olarak orta Avrupa ülkelerine kaydı birçok üründe olduğu gibi.

Ampul üreten tek fabrikası var koskoca ülkenin o da otomotiv sektörüne hitap ediyor. Alt tarafı bir ampul canım deyip geçilmez bir durum işin gerçeği.

Çünkü elektrik enerjisi tasarrufunda ampulün rolü çok önemli diyor enerji uzmanları. ‘ akkor lambalardan LED ampule yolculuk derinliğine izlendiğinde’ ampulün önemi iyice ortaya çıkar. Enerji tasarruflu ampul, enerjiyi tasarruf eden ampullerin insan sağlığına etkisi, yasak ve zararlı ampuller, en avantajlı ampulü kullanma ve seçimi, ışık yayan diyodlular en iyisi kapsamında gelişe duran ampul teknolojisi ve üretiminden uzaklaşıldıkça enerji tasarrufunda da dışa bağımlı hale gelinir.

Uzmanlar; Sadece ampul değişiklikleri ile aydınlanmada enerji tasarrufu yapmanın dünyadaki enerji tüketimini yüzde kırk oranında azalttığını söylüyor. İki yüz milyar euroluk bir kazanç söz konusu. Kaç ülke kurtulur, kaç aç insan doyar bu tasarrufla, kaç ülke yeniden kurulur bu parayla. Atmosfere atılan milyon tonluk karbon dioksit belasından kurtuluş da çabası.

Oysa tüm bu kazanımlar eskiyen tek bir ampulün değiştirilmesinden geçiyor. Ancak ampul sektörü de dışa bağımlı ve ithalatçı. Çağımız insanı bir ampul olsa bile ne yazık ki israfı önlemek adına tasarrufu da satın almak zorunda. Her şey parayla..

Ceryan çarpması bu olsa gerek…

ESENLER’DE “ESENLER TİME” KERVANI BİR YILDIR İLERLİYOR…

ESENLER’DE “ESENLER TİME” KERVANI BİR YILDIR İLERLİYOR…

Yaklaşık bir yıl önce; “Bağımsız Ve Doğru Haber” alt başlığı ile alışılagelmiş hayat kurgusunu preslemek için “ESENLER TİME” olarak yayın hayatına başladık.

Bu sayede Esenler’de ezilmişlik perdesi artık bir nebze de olsa aralanacak demiştik. Bundan böyle Esenler Time kelime oyunlarına asla girmeden tarihe tanıklık edecek diye de eklemiştik. Şark kurnazı çığırtkanlığına, hurafe melanetine ve söylencelere hiç kapılmadan yoluna devam edecek sözü vermiştik.

Bir yıl geçti ve giden 2012’nin muhasebesi; Sözümüzde durduk ve duracağız…

Bu yalancı pehlivan peşrevli gidişata mim koymak, şerh düşmek için dil vadisinde haber vahası olacak korkmadan, çekinmeden, yılmadan demiş ve;

“Doğaçlama türetilen veya gerçeği yansıtan her cümlede, mısrada, paragrafta bile nakkaş, hattat dönemi dirilecek Esenler Time sütunlarında. O diriliş ofset baskılı itirazlara, karşıtlığa direnç katacak her harfiyle. Onun için; “Yalansızlığın ve yalınlığın yeni ve dürüst sesi” olacak Esenler Time. Aklın kapısını daima açık bırakacak modüllerinde.” Diye de eklemiştik.

Bu yoldan sapmamaya çalıştık ve çalışacağız…

Çağ ızdırabı yaşamamak için; “Esenler Time; Küçük çaplı çatışmalar yazıyı düzenler, haberi doğru rayına çeker bilinciyle Karagöz ve Hacivat perdesi kurmadan, intikamcı bir teknikten uzak, asla boşa niyaz etmeden, pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda daima bağımsızlığını koruyacak” dedik ve koruduk…

Dibe vuran ülkenin her küçük fırsatta ihtilalleştiğini bilerek ama içindeki bağlık-dağlık araziyi terk eylemeyerek, Esenler Time;  “nerede durduğunu ve kim olduğunu asla saklamayacak.  Dâhilde ve hariçte herkes bilecek onun rengini.  Gizli saklı sığınakları, karşılık ödeyeceği korunakları bulunmayacak hiç. “Bir damlacık akıl göğü deler ve oradan bir ışık süzülür yeryüzüne, güneşi bile solda sıfır bırakan” inancıyla daime halkın içinde halkın yararına görevler üstlenecek” dedik.

Esenler Time hala tüm dediklerinde diretiyor diretecek de…

Esenler Time; “Dört kapıyı da geçtik, kırklara vardık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda dert çile yeşerdi topraktan her bahar. Toprağa, havaya, suya ve ateşe yazdık gerçekleri, fildişi kulelerde hiç okunmadı” serzenişiyle, Yanlış kurgulanan yarınların nice ayrıntısını görmezden gelenlere, aymazlık aynasındaki silik yüzlerin anlamsız beyanlarına,  düz yanıtlarına ve boş temennilerine hiç aldanmayacak, usta ellerde mevcut lisanı değiştirecek dedik.

Ve Esenler Time Türkiye’deki değişimin-dönüşümün habercisi, her yenilik hareketinin gözlemcisi olmaya devam edecek…

Yani en başta söylediğimiz gibi; "Değişimin sözcüsü, cam kenarı tembelliğinin çift sütuna manşet gözcüsü ve Esenler’in suskunluğunun düş gücü zorlaması, haykırışı olacak" Esenler Time.

Esenler Time; teşbihte hata olmaz bu günden yarına “ Yedi tepelinin bir tanesi, asi ve hırçın dalgaların can köpüğü, yalın ama doğru kavgaların kınalısı, ekim devrimlerinin sevdalısı, yıkıcı bozgunların yakıcı darbelerin yaralısı, dürüstlüğün marka kalesi, yıkılmaz kalenin en yüksek burcu, sonsuzluğun eğrilmez bükülmez kulesi, gerçekçi iddiaların yılmaz savunucusu ibrası, yiğitliğin eksilmez narası, garibi gurabanın nidası,  hayatın doğrucu Davut manası, zamanın kudretli asası, çotanağın inci tanesi, atomun parçalanamaz çekirdeği, azınlığın da çoğunluğun da güvencesi, ideal kent profilinin en prestijli rehberi, haraç mezatçılara yedi düveli düz tepsiye dizecek sur’un korkusu, çekinilesi güçlere asla uzlaşma önerisi yapmayacak ve en özel” olacak demiştik; hala sözlerimizin arkasındayız...

Esenler Time; Esenlerin Esenlerlinin umutları başka baharlara kalmasın diye, İleride sözle değil özle anılmak için var. Filikalarla umman aşmak için değil. Çünkü; "Denizde damlayız" hepimiz…