22 Ekim 2020 Perşembe

KİM?

 KİM?


Kara kaplı lugatta kim, hangi kişi demek. Kim bilir kim, hangi kim? diye başlanır ve kimin kim olduğu çok çabuk anlaşılır. Gecikmişlik varsa da kim bulduysa onundur anlam ve mana. Kim kimdir? bir başka muamma. Ama kimsesizlerin kimi olmaktır gerçek. Kim sesini kesmezse karşısında beni bulur hali ise sahtecilik. Yani kimlik veya kimliksizlik, işte bütün mesele budur...


Mesela sahte mutluluğa mutilik, kim olduğunu unutturur, ortamı cennet sananlara. Orda burda sürüklenmeyi, ürkütücü şartlarda sürünmeyi bile ülkü sayarlara. Sağlık olsun diye geçiştirenlere. Saygın kişilikten kopanlara. Kim bilir ne kimliklere aktarım sağlamayı sağ kalmaya bağlayanlara. İşte bu geçimsiz hal doğru seçimsiz numaracılıktır. Ve asla yeni bir kimlik kazandırmaz. Bir karış boy, kaybedilen soy dışında.


Kim hangi oyunları neden oynadığını açıkça ortaya koyamazsa kimsesizler diyarına yolculuk başlar. Hatta kapalı gişe oyunda figüranlık dahi bulunamaz. Kime ne kibri ve kim olduğuna ihanet pulsuz bir zarf gibi çöpe atılmayı bekler. Gerçekten kim kime bir hayatın, ben kimim mahallinde kime ne gaflet uykusuna yatanlar, boşa yaşarlar. Aslı ne yaşarlar ne yaşamazlar...


Boş umuda tutunma acı gerçekleri bir bir tattıran ve kimlik bunalımına iten bir örgüdür. Temel öğütler dışına taşıyanların hayatları bu yüzden bir anda altüst olur. Kim yüzünden, değer mi? sorgulaması paha biçilmez değerde değerlerin kaybedildiğini bir güzel tesciller. Boş umuda kapılıp, sahte mutluluk  uğruna hayatı yarıda kesmek ve ne idüğü belirsiz düşlerle sözde eksikliği tamlamaya çalışmak resmen kim olduğunu bir kenara koymaktır. Artısı koyulan olmaktır. Sonra minnet beklemekte çare olmaz. Artık kim himmet gösterir, kim özel testten alnıaçık çıkar bir diğer meseledir.


Meselenin özü hayallerde bile candandırılamayan bir kimliksizliği, kimlik edinmektir. Sorgulamaksızın sahiplenmektir. İşte bütün mesele budur...


Bu sorumsuzluğun mükafatı tüm yaşam boyunca, boynunda kim olduğunu unutanlar listesiyle dolaşmaktır. Ayrıca kim okur kim yazar endişesiyle, uyarı programına dahil olmaktır...


Kim son uyarı işaretini aldığı halde işi şirretliğe dökerse, kimse gözünün yaşına bakmaz. Devam eden olağanüstü ilgi ve alaka kesinlikle kesilir. Kim bilir acayip bir gümbürtü bile kopar. Ve tüm kendini bilmezler, kim olduğuna bakılmaksızın mutlaka hak ettiğini bulur.


Hele kim olduğunu asla umursamayanlarla, sahte benlik taslayanlarla kimlik alışverişi çok daha fazla can yakar. Bu kimliksiz iman veya kimlikli imansızlık dikkatle izlendiğinde sahte mutluluğu mutluluk sananlara eninde sonunda gerçek mutluluğun da ucu değer gerçekliğidir. İşte o vakit her ortamı cennet sananlar, bir anda cehennem kaygısıyla kararırlar. 


Kim kimdir, kim kime nedir, kime ne? hoyratlığıyla esrikçe alınan kararlar ise ilahi sürgünün sürgüsüdür, ezrailin süngüsüdür...


İçi zehirli mantar, dışı cilalı ambalaj sahte mutluluğa arsız hayranlık, hangi kişilikte olunması gerektiğini de dayatır. Dahası artık kim olunduğunun da pek önemi yoktur. Şu bu o kadar. Bu gruptalık kim bilir yeni kimliğe özgü itibarsızlıkla, resmen kimliksizliktir. Hangi kim bu seyrü sefere razıdır, zaten kim olduğunu çoktan unutmuştur.


Unutkanlık Doğanın dirençli ve tertemiz yüzünde kimler geldi kimler geçti parlaklığıyla sonlanır. Paklayan parıltı hiç sönmez. Tarihin sarı yapraklarında yakınlaşılacak kimler kimler varsa da hiç gerekmez. Çünkü Kim kime ihanet eder, kim kutsal emanete hıyanet içindedir beş cent etmez. Kim bilir beş sente muhtaçlık günleri de hiç umulmadık anda kapıya dayanır. 


Çünkü Doğanın değdiği dokunduğu her şey, asla kim olduğunu unutmaz. Her kaostan sonra da bu sayede yepyeni doğrucu kimlik kazanılır. Keşke daha çok değse ve dokunsa dedirten cinsten bir kimlik...


Kim kimin tezgahına gelir ve kim kin girdabına takılır, kim olsa böyle yapardı girizgahına sarılır. Hatta başka kim var ki numaracılığına. Fakat pansuman yetmez... 


Elbette Denize düşen...

BASIN BASKIN

GÜNEŞ VE KARANLIK

 GÜNEŞ VE KARANLIK...


Kendince güneş ve karanlık dileyenlerin, karanlık dileyişi güneşin değerini anlamak ve denizlerin üzerine her doğduğunda geleceği kucaklamak içindir. Çünkü yaşama sevdalanmanın, küçük zevklerin peşine arsızca takılanları açık seçik ayıklamanın tek yolu budur. Ayrıca ardında güzellikler bırakmadan elveda dememek içindir tek gaye. Tüm dualar. Bu dilek...


Şahsına güneş ve karanlık dileyenler, bütün dinlerin uzağında, kendi dininde aklını diri tutacak ölçüde, dengeli şahlananlardır. Şaşalı, açgözlü ve bencil bir dünyanın metafiziksel getirilerini reddederek. Mevcut sistemin, mevcutla mutlu olma dürtüsüne isyanla. Elbette bu dileğin ve diyalektiğinin mutlaka bir karşılığı ve ödenecek bir bedeli olacağının bilinciyle...


Bilerek karanlık ve güneş isteyenler asla aklını satmazlar. Satanlar ve kutsal saydıklarını çiğneyenlerin çılgın rekabetini gördükçe, daha başka ne isteyebilirler ki? Çünkü benlik tatmini aymazlığını ve  azgın kitlesel bombardımanları durdurmak içindir bu dilek. Karanlık ve güneş talebi...


Karanlık ve güneş, medeni toplum gerçeğini, gözlere çekilen kalın perdeleri aralayacak mekanizmadır. Sahtekarları dize getirecek dönemsel direncin merkezi. Geçmişin kara izlerini silecek denli karanlık, karanlığı giderecek olgunlukta Güneş dilemek işte o yüzdendir... 


Belki de ilk gençliğinden bu yana Güneşe akın hevesiyle hayat sürüşün sonucudur bu arzu. Başa gelenlere ve geleceklerin sırrına her an hazırlıklı olma içgüdüsünün gücüdür bu şevk. Gündüz hafiften esen yelle el değiştiren doymazlığa, yeltenilen yellozluğa karşı duruş eylemidir... 


Durduk yere dipsiz bunalımlara sebep pervasızlığın çözümü içindir belki de güneş ve karanlık istemi...


Güneş ve karanlık dileyenlerin bu dileği, kendini ve ayrılmaz parçası saydığı insanlığını ebediyen kaybetmemek içindir. Uzun zamandır can çekişen dünyada, kendiyle bir daha küsmemek üzere barışmak içindir. İçine kök salan acı deneyimlerle hayata tekrar tekrar tutunmak içindir. Yegane enerji kaynağıyla güçlenip, karanlığı boğacak Güneş olmak içindir bu istek...


Kendine ben, kendine kendi olamayanları, kenar köşe sağa sola savrulanları toplamak içindir Güneş. Denizleri kucaklamak, ocaktaki ateşi söndürmek içindir güneşi kulaçlamak. 


Karanlık dilemek ise tüm dünyayı kapsayacak dualarla, güneşi kutsamak ve zaptedebilmek içindir...


Zaptı yakın...

KUTSAL KURUM

 KUTSAL KURUM A...


Kutsal Kurum A, aile varlıksal bütünleşme aktidir. Kutlu hücre, fırtınalı günlerde dünyaya karşı koyma özgürlüğüdür. Yani toplumsal direncin çekirdeği. Asla ve kata maddi çıkarlara dayandırılmayan manevi direniş...


İşte bu kemiksi özellik kırıldığında, öznel değerleri paylaşmaktan uzaklaşıldığında içten dışa köken öklenir. Kutsallık çöker. Hep daha fazlası beklentisiyle sürüklenilen hileli yarışta doğan, mutlaka doğacak olan ise hezimettir. 


Zimmet kafalarda patlayan hırs ve  kutlu insan tipinin çok uzağına terkediliş kutsal kurum ailenin bozulmasını tetikler. Bozgun bağnaz bencilliği kamçılar. Açılıp saçılan yalnızlık ve geleceğin kirlenmesiyle, kişilik vergisi yarınların satılması güncellenir. İşte bu aymazlık bütünüyle çöküşe hizmettir...


Kutsal kurum, salt A planıyla işler ve B planı olmaz çoğu zaman. Öylece otomatik bağlarla devam edip gider. Kıble endişe, korku, öğrenme ve sevinç birikimlidir. Ve güven, huzur doğrultusunda seyreder zaman. Seyredenlerin imrendiği bu imgesel imaj, kör benlikle çökertilince kurum yaralanır. Kurumsallıktan sapış aslında evcilik oyununda çok basit bir figüran olunduğu anlaşısıdır. Başrol olunduğu zannının sistemsel yanılgısının hissedilmesi. Aşırıya kaçıldığı an, tatmini zor egoizm olgusu. Obursu mükellefiyet ve onursu çözülmeyle, çözümsüzlüğe pik...


Aile, sıcak ve içtenlik desenli bir kutsal kurumdur. Yaşamın, yaşanılanın, yaşanmaza katlanmanın mutlu ve barış yüklü üstün kabiliyeti. İnsan olmanın ve insan kalmanın mahareti. Yürek bağı. Hayatı öğrenme kulvarı. Kusursuzluk frekansı. Feleğin sırtına firketelerle tutturulmuş sonsuzluk... 


Kutsal kurum yeryüzü sallandığında, B planı olmadığından direkt C'ye ulaşır. Utku yılışıklığıyla saklı ve gizli, özel ama zul oyunlar dilli dilekçelere bulaşır. Şer fezlekeleri fertleri esir alınca da, farkedilmez zannedilenler canlanır kanlanır. Ve aldanılan sahte zenginlik buharlaşır. Buğuzluk derecesinde aldatı kolaylaşır. İnsani öz, kurumsal özellik yitirilir... 


Ve kutsal kurum tek taraflı aldatmacadan ibaret çizgiye çekilir. Saygı ve sevgi gereği ne varsa çek edilir. Temize çekilemeyenler yüzünden derin uykudan uyanılır ve büyük fırtınalar kopar...


Fırtınalı günlerin getirisi ise aileden kopanın başta geçici mevzi kazandığı yanılgısıdır. Bu süslü püslü ısınma hareketleri asla kalıcı olmaz. Kesinkes özgürlük kazandırmaz. Sadece mevcut kutsal kurum ve toplumsal sistemin dışında egemenlerce hazırlanmış tezgahta plastik oyuncağa dönüşmektir elde edilen kar. Karşılıksız nimet olmadığından, sarhoşluk biter bitmez topluma direniş de zorlanır. Kalıtsal iradeye ters kopuş, en başta iki kere mağdur olmak, sonrasıyla hezimettir. Gezmek tozmak da bir yere kadar. Mağrur tozutması çok şeylere mal olur. Kutsuz iflas...


Aile adlı kutsal kurum, tüm varlığını celladına aşık olmak yerine D planına bağlar. Düşkünlüğün ifadesini yansıtmaktan ise aile bağlarını güçlendiren dirilişe bel bağlar. Direnişin ifadesi kurumsal aslı denizdir, deryadır. Yerli yerinde kalarak kurumsal kopya çiğ süt emmişlere dayanmaktır. D planı birkaç günlük heves değil, binlerce yıllık toplumsal birikimdir. İnsanlıktan istifa değil insani her şeydir. 


Doğanın kanunu çerçevesinde biraz öfke biraz daha özveri ve daha görecek öğrenecek çok şeyler var bilincidir...


Kutsal kurum aile, D planı ile işler ve kutsiyetini E planı ile korur. Gerisi gandırmaca, boşa gailedir...

19 Ekim 2020 Pazartesi

BEYİN ÇIKMAZI

 

BEYİN ÇIKMAZI

 

Beynine söz geçiremeyenler diyarında, kıyı köşe gözetildiğini bilerek esrik rüyalanma beyinsizliğine tapanlar, ilkel ve yarı hayvani duygularla, hayatın doğal akışını allak bullak edenler, asla kabustan kurtulamaz. Karabasandan kurtulmanın tek yolu, bu alıkları hayatla yüzleştirmek, yüzsüzlüklerini terk-i diyar etmeden önce ezber bozarcasına katlayıp, zulalarına koymaktır...

 

Beyin çıkmazında bocalamanın sahte gülücüklü pervasızlığı, kör pencere pervazlarına kazındıkça hayata hepten geç kalınır. Hatta hayata gecikmiş olunduğu sanılanlara ulaşma derdiyle, ciddiyetten uzak cıvık rollere yoğunlaşılır. Ve çakma fabrikasyon zırvalığı yaşanır. Böylece bir anda kaybolur insanlık. Yer değiştirir, ikircikli motiflerle bezeli aile fotoğrafları. Ve kuşku artar, kuşku yüklü bulutlar sarar beynin çeperini.

 

Ateş çemberi gittikçe daralır. Hayat hakkında söylenenler ve beklentiler tam zıttına evrilir. Evden dışarı, her gün yüreği cız eden insan müsveddesine dönüşülür…

 

Beyne söz geçiremeyenler diyarında, terki diyar zamanı geldiğinde ise yüce varlık insandır gerçeği aklı kurcalar. Ancak çoğu kez iş işten geçmiştir, insanlıktan çıkılmıştır. Keşkeler öyle iç içe geçmiştir ki, hayattan varoluş nedeni yeni dersler çıkarılması güçleşir. Tarih izin vermez. Çünkü zaman kalmamıştır…

 

Ayrıca sonsuza dek yaşama ve yaşatmaya dönük yeminden kopuş, gezegene ihanetin ağababasıdır. Ve zehirli çiçek bahçesinde nesli tükenenleri acımasızca sırtından vurma girişimi de cabası. Bu denksiz, dengesiz kirlenmeyle ayakta kalma çabası da olanaksızlaşır. Çat kapı çatma makinalarla bütünleşmenin eğlencelik bir yanı da kalmaz…

 

Beyne söz geçiremeyenler diyarında, mutasyona uğramış virüslerin dilinde dininde tapınmak, bu uğurda soyu sopu bir yana koymak, beyni boşaltmak tapganları büyük felaketlere sürükler. Sürüklenmenin sürmanşeti de kolay atılır. Hele üstünkörü umursamazlık, tüm umutları tüketince düşler hepten azgınlaşır. Aşırıya kaçan paralel çılgınlık kültürü üzerinde elbise de tutamaz. Yerleşen hakim mantık sahip olunan değerleri haraç mezat elden çıkarmaktır. Bu çıkarcı zihniyet, beyne söz geçiremeyenler çıkmazında tıpkı model kuryeliktir…

 

Bu diyarın avantacı avamları, avantajın kendilerine geçtiğini zannederler. Oysa bu amipleri sıkı gözlemleyerek, çıngıraklı yalanlarıyla yüzleştirmek insanlık gereğidir. Ancak bellek gözünü kör eden, bilinçaltının derinliklerini kuşatan bu kötücül kuşatma zerre zahmete bile değmez. Çünkü kutsalın yağmalanmasına yandaşlık, kurgunun talanına yarenlik anca terk-i diyar hareketidir, mutlaka hakkettiği sonu yaşar…

 

Beyin çıkmazında, çehresiz çıtkırıldım hamlelerle, kısa dönem rastlantılarını rastgele kabullenmek ise boş istasyon robotluğudur. Geride bırakılanlara aldırmama hali yaşatan beyin tutulmasıdır. Beyne söz geçiremeyenler diyarının ritmik jimnastiği işte böyle bir penceresizliktir…

 

Değişen tek şey ise beyine söz geçiremeyenlerin, beyne söz geçiremeyenler diyarında sinsi yöntemler arayışına yöneliştir. Pusula kaybetme ve yön şaşırmadır.

 

Terki diyar öncesi, beyne söz geçiremeyenler diyarında tek açık pencere, zumlananlara ve zuladan çıkarılacaklara razı olma penceresidir…

KÜRESEL SARMAL VE KRİZLER

 KÜRESEL SARMAL VE KRİZLER…

Kar ve çıkar odaklı küreselleşme, evrensel hakları kökten kazır, irili ufaklı toplumsal ayaklanmaları da bastırır. Dip dalgalarını dahi inisiyatifinde tutmaya yeltenir. Peydahladığı yerel ve küresel ekonomik krizlerle payını artırma gayesi güler. Bu tür güdüleme ve güdülenme operasyonlarıyla kuşatıcı tavrı geneller...
Yani küresel krizler asla sahipsiz değildir. Mutlaka bir nedeni ve planlı bir yanı vardır. Durduk yerde patlamayan, büyük bir organizasyonun parçasıdırlar. Özellikle yerel tehditleri çoğaltan küresel bir oyundur. Yaygın bilincin aksine, coğrafi dağınıklar yaratacak biçimde, çöküşü terörize eden bir rotası vardır, küresel krizlerin.
Tek amaç küresel kriz üst başlığında, bölgesel ve devletsel finansal zayıflık yaratmaktır. Örtülü ve açık savaşlar, sembolik felaketlerle amaçlara uygun halin hazırlanmasıdır. Yani küresel krizler, yerel bölgesel siyasi krizlerle desteklenir. Küresel sarmal ayrıca organizasyonel bağlantılarla güncellenen, çeşitli roller üstlenecek işbirlikçileri devamlı ileri sürer…
Küreselleşme, müdahaleler ve çatışma ortamı yaratan akımları bizzat kullanarak alt sınıf insanlarının çoğalmasını sağlar. Bu çoğunluk tek kapıya bağlanır. İmajların zedelenmesiyle birlikte demokratik haklar iyice tırpanlanır. İnsanlığın ölümle dansı başlatılır. Yıllardır alışılagelmiş kriz sarmalı budur ve psikolojik bunalıma yatkın insanlar yaratır.
Kar ve çıkar odaklı küreselleşme, başta şirin bir model gösterilip, küçülmekte olan dünyanın vazgeçilmezi olarak dayatılır. Oysa katıksız aldatmaca, dayanaksız kandırmaca, sınırsız sömürüdür. Küresel sarmal sardıkça krizden beslenmek gerekliliğinden, kriz üstüne kriz yaratılır. Muazzam para akışı sağlanacak, zenginlikler sergilenecek yalanlarıyla, uçuk iddialarla servetler iç edilir.
Altüst edilen değerler, çarçur edilen kaynaklarla birlikte güçlü devletçi yapılar kuşa çevrilir. Yıllarca yeterli olan her şey zamanla yetersizleşir. Yaşam tutkusu tutuklaşır. Muhalifler sudan sebeplerle tutuklanır. Hayat çekilmez hale gelir. Tek gaye küresel patronların kazancı azalmasın diyedir. Dünya kendi seyrinde mutluyken, sömürüleceklere peş peşe ekonomik krizler pompalanır. Sıkıntı büyür, kuşatıcı tavır envaı çeşit operasyonlarla tam gerçekleşir. Tam bağımsızlık hayal olur. Tüm gerçekler de el birliğiyle saklanır.
Bu arada bölgesel ve devletsel yıkımların içine çekilen siyasi otoriteler de kuklalaştırılır. Kukla devletler kurulur…
Kar ve çıkar odaklı küreselleşmenin uyguladığı güzellik kürü, işte budur…
Küresel sarmala karşı koyulamaz ve krizlerle baş edilemez ise mutlak zayıflamaya da engel olunamaz. Hele de asla toz kondurulmayan iktidar portreleri inisiyatifi hepten kaybeder, ipler küresel gücün eline geçer. Böylece ekonomik krizlerin şiddeti yakıcı yıkıcı olur. Bir tür gerileme ve gericileşme yaşanır. Batışa ışık yakılır. En çok zarar görenler ise her türlü sosyal ve demokratik hakları tırpanlanan alt sınıf insanları olur.
Öyle ki, kar ve çıkar odaklı küresel sarmal, yepyeni ekonomik krizlerle payını artırmasına engel olacaklara dünyayı dar eder. Hatta övgülediği payitahtı bile an gelir yerle bir eder…

17 Ekim 2020 Cumartesi

KANARYA SARISI

 KANARYA SARISI

Süper lig tarihinde 'Sarı Kanarya' ilk defa böylesine lider transfer potasına hapsoldu. İki hatta üç takım çıkaracak bir kadro oluşturdu. Kadro genişliği ve yenilenen isimlere bakıldığında şimdilik lig sonunda liderliğe en yakın takım Kanarya görünüyor. Şampiyonluğa tek aday. Peki, ip birinci olarak göğüslenebilir mi? Belirsiz elbette. Çünkü maç sahada kazanılır ve maraton her şeye gebedir...
Evet, yeni bir hoca, birçok transfer ve şampiyonluğa endekslenmiş bir vizyon. Korona gölgesinde lig sürerken bir yandan da adaptasyon ve toparlanma süreci. Yani Kanarya bir kaç sezondur yaşadığı girdaptan mutlaka kurtulma peşinde.
Farklı kurgulamalara ve iş olsun yorumlara hiç gerek yok. Bu sezon şampiyonluk şart. Yoksa facianın sorumluları arenayı bir daha dönmemek üzere terk ederler. Goygoyculuk yapanlar da...
Zaten Sarı Kanarya ve diğer üç büyük, ülke futbolunu madden ve mânen taşıyan camialar. Futbol pazarının rakamsal değerinin üçte ikisine yakınını kotaran dördü. Birinden biri ezeli yarışta olmaz ise durum vahim...
Rekabet açısından 'Kanarya ile Aslan' kapışmadan, 'Kartal' ile 'Piranha' yarışmadan ülke futbolu renklenmez. Asla gelişmez. Futbol kalkınmaz. Hele de futbol şehirleri futbol endüstrisi içine çekilmezlerse, taraftarsız proje takımlarla hiç bir yere varılmaz...
Diğer yandan memleket darboğazda, futbol da. Taraftarlar da. Takımlar da. Transfer yapanlar, yapamayanlar, ekiplerin topu borç batağında. Hepsi de zararın neresinden dönüleceğini kovalıyor. O yüzden, epey gecikmiş 'Sarı Kanarya' kesinkes şampiyon olmak zorunda...
Hem de daha ilk devre bitmeden şampiyonlukta yarı yolu almak zorunda. Zaten ikinci devre başında sonuç belli olur. Artık düğmeye basılması da sonucu değiştirmez. Geçen sezon istenen tablonun gerçekleşmesi için gizliden ilan seferberlik tuttu. Büyükler tek tek ayıklandı. Ülke futbolu aklandı. Bu kez planlanan tüm oyunları, 'Sarı Kanarya' futbolun geleceği ve kendi yarınları için bozmak zorunda. Yoksa kafadan kramponlarına dek kendi ayarı bozulur.
Yani futbol içinde kalarak takımı diriltecek, performansı artıracak, şampiyonluğa taşıyacak enstrumanlar bir bir devreye sokulmalı. Düzelme ikinci devreye kalırsa, bu sezonda hezimet olur. Hele sıfırdan kurulmuş takımdan sürekli cesur yürek beklemek yetmez. Her koşula uyan yeni yol haritaları, b-c planları belirlenmeli. Tersine tutum, koordineli çalışma yapılmadan, dar alanda kısa paslaşmalar bertaraf edilmeyi kolaylaştırır. Zoru kolay eylemektir büyüklük...
Şüphesiz tüm futbolseverler, taraftarlar Sarı Kanarya'dan diriliş bekliyor. Efsanenin geri dönüşünü arzuluyor...
Evet, geçmiş sezonlarda bir türlü tutmayan hedefler doğrultusunda köklü kadrosal değişim gerekiyordu. Bu sportif direktörlük bağlamında gerçekleştirildi. Şimdi sportif başarının kazanılması süreci. Vites yükseltme zamanı...
Çünkü yıllardır üzülen 'Sarı Kanarya' taraftarları, sempatizanları artık sevinmek istiyor. Kanaryanın Sarısı, gitti şampiyonluğun yarısı bir sezonu yaşamak istemiyor...
Şerefli şampiyonluk istiyor..

YÜKSELEN YILDIZ

 YÜKSELEN YÜZYIL

Yüzyılları kendine benzetecek sıradışı bir sıçrayışla, bıçak sırtı bir anlayışla yükselen yüzyıl hikayesi yazılır. Ve sona gelinir. Sanki bazıları salt oynak becerileri doğrultusunda oynamak için dünyaya gelirler. Kulak zarlarını patlatan numaralarla, satışa sunum yaparlar. Karaborsa çılgınlık tezgahında...
Canlanma arzusu ile kutuplaştıran, tarihten sarı yapraklar, harap ve köhne çatılara uçuşurlar. Yüzyılların alışkanlığıyla kireç badanalı duvarlarda yiter giderler. Etrafta salınan bohçası elinde oyunbozanlar. Tek doz istikamet, ikamet izni ile ıslak mühürlü bir referans. Garantisi yüzyılların aktuğralı makul anlaşması. Tanrı misafiri ve dava yolculuğu...
Sanki birileri bu refakat sürecini, itaatsizlik olarak algılayınca her türlü diyalog aniden kopar. İkinci tur turnaların kanadında, geçmişten geleceğe asma köprü. Gönül köpürür, ışıklar söner. Kutsal sayılan ne varsa bir bir kutulanır ve kutuplaşma netleşir...
Yüzyıllardır kocaman kitaplar tek bir makaleye indirgenince, tümü okunmuş varsayılır. Eşi benzeri az bulunur kültürel yoğunluk, oynak akıllara hiç bulaşmayınca ara tatil başlar. Kendine benzetme çabası da boşa çıkar. Kökleri derinlere salınmış yüzyılın hikayesi de son bulur. Çağ çöker...
Sanki birileri karanlığa uzanan yolun tehlikelerini görmezden gelmiştir. Eldeki kırpık ışık demetine güvenirler. Göğüs ağrılarını gazdan sayarlar. Ancak üst üste yığılan keskin rutubet kokusu, yüzyılın ilginçliğinin çıplak uyarıcısıdır. Sahte kopyaların yaptığı planlar ise hemen dikkat çeker. Çekim biter..
Ve tam tepe noktasında hayatın özeti, yüz yılın birikimini duraksatır. Kırk katır kırk satır bağlamında kuryeliğin içsel hareketliliği de donuklaştırır. Alışılmış konu, kime benzenileceğine dair partnerlik, kutsal salonlarda hızarlanır. Azap azarlanır...
Yüzyılların aksine yer ve çevre değiştirme, hızlı ve oynakların, arsız beceriye sahip oyun bozanların bildiği tek iştir. Ve başlarına çok iş, olmadık işler açılır.
Ve yüzyılın yükselen değerleri teneke fiyatına gider

BÜSBÜTÜN

BÜTÜNE EK...
Dünyada her şeyleri gördüm ve yaşadım, ölsem gam yemem savı tama varmadan büyüklük taslama. Oysa daha görecek ve yaşanacak nice nice bütüne ekler var sırada. Hem de çok sıradan ve bayağı, akla zarar sırasıyla...
Çünkü dağa taşa rengini veren, ağaca kuşa sözünü dinleten, kara toprağın şeklini değiştiren, bütün her şeyin tamamlayanı Büsbütün. Canlanan Doğanın ateşleyicisi, her uzun yarışın tedarikçisi. Büsbütün bütünleyen. Eksik çok...
Bütünü algılayamayanların yarım aklında her zaman biraz pişmanlık konaklar. Ağır hissedilir hayal kırıklığı yaşatanların yalvarışlarına asla aldanılmaz. Zaman budalası kuryelerin, ata saya bata çıka sallanan paylaşımları kaydedilmiş ve yersiz parçalanmışlığa öncelik verdiklerinin tespiti bütünlenmiştir. Bir daha büsbütün geriye döndürülemeyecek bir hayat. Hayata aklı sunan da Bütün...
Toprak ve bozuk tohum. Tam volkanik toprağa verimliliğini veren, doğurucu vasfıyla zenginleştiren de Bütün. Bütün her özelliği, ekimden buğday başaklarına dek programlayan da. Büsbütün, gözün gördüğü görmediğince araziyi, evreni tanımlayan, bütünleyen de, Büsbütün...
Dağlar, Denizler ovalar. Dağların sırtlarını süsleyen, göklerin varlığını güçlendiren, Denizlerin şarkısını besteleyen de bütün. Büsbütün Doğanın tamlayanı, tek nefesle canlandıranı. Büsbütün bulanmış suların aklayanı...
Akarken yıllar her zaman biraz anlayış lazım olacak, slov melodiyi canlandıracak, notasız ezgiyi rahatlatacak. Ve de dinlemeye. Solo koro, yalnız veya yorgun ama umutla. Söyleyecek ses gerekecek. Israrla ve hep beraber. Yoksa her zaman bir pişmanlık hissi, çürüyen toprakla birlikte eriyen bedenleri büsbütün kavrayan...
Dağınık ayrıntılarla bütüne varmak, inanması zor boyutu ve düzeni algılamak, sonsuza dek kalmayı güncellemek, gelecek nesillerce de hatırlanmayı sağlamak davasıdır. Büsbütüne ulaşmak...
On yıllarca yollarda olmanın, gizli sırlarla ve gerisingeri akan gerçeklerle yüzleşmenin, taşa toprağa ayarlanıp ayaklanmanın getirisi ise Büsbütün sonsuzluk...
Dünyada her şeyi gördüm, ölsem gam yemem savı bütün her şey bir yana Büsbütüne saygıyla, cömertliğinden yararlanmak, karşılıksız bırakmayacak varlığına bağlanmak, Bütüne ulaşmanın, bütünün parçası olmanın güzelliğini yaşamak olmalı. Asla pişmanlık hissettirmeyen çılgınlık işte bu çılgınlıktır. Bütüne Aşk, büsbütün insan olmak...
Hayata özgü tarihsel dersler içeren, zorlu seansların yaydığı ahenge aldırmadan, insani düzeni paralamak, insanlığı parçalamak büyük pişmancalığın tek nedeni. Hem de en üst perdeden, mazgallı pencereden.
Bütünden kopuk hissedilen, geçici bir gelgit için, için için kıvranarak pişman olunacak kapıya kapılanmak, baştan sona Büsbütüne ihanet. Som altından koltuk kapma girişimiyle büsbütün küçülme fayı. Minyatür türlere giriş faslı. Affedilemez eklenti...
Hasıla, ağır bedelli büyük yenilgiyi marifetmiş gibi kutlayan pişmancalar safında birleşme, Bütüne rağmen tekleme, Büsbütüne diklenmedir...
Bütüne ek daha neler görecek, gören gözler büsbütün gözdelere pinekleyen ne pikler..

15 Ekim 2020 Perşembe

SAMAN ALEVİ

SAMAN ALEVİ
Gel zaman git zaman sapla samanı karıştırıp kendi portresini kendisi boyayanlar, hayat boyunca uçurumlara devrilmenin endişesini taşırlar. Ve insan trafiğini sürekli kontrol etmek zorunda kalırlar. Kalburüstü arzulayıp, saman yığını içinde hayatta kalırlar...
Kendini yıldızlar yıldızı sanan veya öyle sanılanın sergilediği basit oyunlar, oldukça sıradan hayata yepyeni anlamlar yükler. Anı yüküyle kelebek kanatlarında yükselen rengarenk uyum da bozulur. Yakadan yakaya, yalı köy, kent kasaba tekleyen yürekle kargaşaya karışır. Vakaya katkı havası ve bozulan havanın çalkantısı düşüncelerin renkli posterisine post olur. Posta oturan saman alevi gibi yanar...
Çünkü sıradışı devrik günlerin tesellisi zordur. Benzersiz nostalji yakınlaşması da deneyimlenen düşmüş günlerin telafisi olamaz. Ve olaylar hızla yayıldığından, kolaylaştırılması zor hayat saman alevi gibi tutuşur...
Tutuklu zaman, kuru çamur rengi portreye egemen olur. Kendi portresini kendisi çizenler, dostdoğru çizgiden sapınca, zikzaklı tek renkli mahkumiyet başlar.
Hayat mahkumlarından portreyi duvara çivilemeden önce, haşmetli görüntünün buharlaştığını görebilenler derhal en aşağılayıcı tavrı takınırlar. Tam takım oynansa da, maç kaybedilir...
Ve geleneksel kıyafetin düğmelerinin çözüldüğü yerlerde, ten rengi saman rengi, yüze vuran saman alevi olur. Alevler sapla saman karıştığından yükselir, yükselir ve külleri denize toprağa savrulur...
Güvenilir olma hali tersine mesafe kat ettiğinden bir yan hep boş kalır. Öyle ki portre kırsal alanlara boş boş bakar. Portresini kendisi dolduranlar bile o boşluğu asla dolduramaz. Bütün övünmeler boşa çıkar..
Hatta kendi portresini kendisi asanlar salt sonuca odaklanırlar. Ama hep hata üstüne hata yaparlar. Ve her halden, hane hane uzaklaşılır. Tatlı trafikten iyice kopulur. Yine de yollar kontrol edilemez, başa gelen kazalar artar. Kazaların portresi olmaktan kurtulmak gün geçtikçe zorlaşır.
Çünkü ten beden cilalanmasıyla parlayan portre, kilden kimlere bulaşmış, kendi portresini kendisi boyayanların ruhu da çalınmıştır. Kendini bir kez kaybedenlerin aklı da kararır. Yüzü de...
Böylece kutupları kesişen, kuyrukta kesişilen, uzak yakın sınırda, sınır tanımazlığın semeresi sırnaşık ve ruhsuz bir duvar resmine dönüşmek olur.
Ucuz boyalı bir renksizlik, hayat boyu bir densizlik asılır han, hane duvarlarına...
İster istemez iç ve dış duvarlar saman alevi rengiyle kirlenir. Kendi portresini kendisi boyayanlar da keskin uçurumlara devrilir.
Değersizleşen devrik portreler, saman yığınının içinde paketlenir...

BRONZ HEYKEL

 BRONZ HEYKEL

Bronz leğenlerde yıkanır malum mahrem günler. Liğme liğme gök, kan kırmızı. Bronz dolar ikiz kaplara. Düpedüz bir şeylere kızgın deli rüzgar, ahşap pencere kapaklarını döver sessiz ve suskun. Bronz heykeller fırın bakışlı yakar. Fırınlanmış bedenlerinden sızan mahsurlu bronz eriyiği, mahremiyeti eritir...
Yalan ve talan, mükemmel havanın keyfini hasarlı hasarsız sürerken, başta bronz heykelleri vuran, demiri bile eriten büyük felaket ferlenir. Sonra fezlekeli ağır trafik suçları, ihanet, nihayet feci sonlar getiren muamma...
Binbir zahmetle kurulan hayat, çeliğin keskin yüzüyle yüzleşince de toplumlardan, topluluklardan çekilme, geri çekilme güncesi...
Olmaz ondurmaz bir olay ansızın patlak verince, elbette tek seferde iğneye iplik geçirilir ve yırtıklar, sökükler dikilir...
Kan ter içinde, dünyalar sarsan ucuz gösterinin altı üstüne getirilir. Göz açıp kapayıncaya kargo kamyonu uzaklaşır. Sanki kuryelere kanlı kanyon yolculuğudur aldanılan.
Fıskiyeler fıslayınca fasılasız kuyruklu yıldız fırtınası. Doğa kanunları da utanmazlıkla çiğnenince, artık doğal hayatı kim üzmeye cesaret ettiyse, mutlaka bir gün bronzdan heykelleri varsa kırılır, yıkılır...
Çünkü gönüllü hiç bir teşebbüs engellenemez. Engellenirse yalan yanlış çizilen hatta, hatalar zinciri sürer. Yetişkin katmanları, kör karanlıkta mehtap içildikten sonra buz parçasına dönüşür. Zaten çok sonra fark edilecek küçülmedir tüm aykırı teşebbüsler...
Dolayısıyla buzdan devken minyatürleşen bronz heykeller, boyunlarında bronz madalya yerlerde sürüklenir...
Hangi benzersiz etkileşime bel bağlamaktır bu, mahrem Dünyayı kirleten. Hangi kirli organizasyondur bu iç yüzü er geç anlaşılan?
Her şey ince detaylarına dek anlaşılır anlaşılmasına da, yine takvim dinlerini ve sağır dilsiz gösterileri ciddiye almayanlar merkezin takdirine kalır. Kovuşturma koşuşturma başlar. Oysa iki kara karanlık çukurdur mai denize akan gözler. Esen meltemle bunlar da kara kara kapanır. Bronz heykeller pamuksu karla kaplanır...
Çivi yatakta genleşmek, çelik plakalarla eğleşmek boşlukta sallanmayı, kızıl alevlere tapınmayı, yuvarlak bir delikten eritilmiş bronzla beslenmeyi getirir. Artık üzerine hangi boya dökülürse o renk ve tek tip...
Yani bir kalıpsız basmakalıp şekillenir, ortalığa kalıbı bozuk, kılıksız bronz heykeller diklenir...
Her açıdan mutlak zaafiyet. Baskın baston tıklaması, asa asılmasıyla hassas denge bozulması. Bitmez tükenmez endişe ve kostümlü prova. Menüde ekstra canlanan akıl ve kanlanan bronz heykelcikler...
Bronz heykeller zifiri karanlığa gömülmüş başlarıyla, mahrem günlerin yıkıcısı. Zahmetli yarınların suçlusu...
Her şeyleri bozanlar, yıkanlar ve yakanlar bronz kaidelere dek sulanır. Böylece yıkılır Dünya, bronz heykeller bronz leğene dökülür hürya...
Atam çok yaşa...

13 Ekim 2020 Salı

TİYATRAL YELPAZE

 TİYATRAL YELPAZE


Sessiz salonu ansızın alkışlara boğacak nitelikte bir seyirlik. Kan donduran sefaletin seyri. Piyes koca salonu şaşırtan performansla sürerken, sahneye doğru eğilmiş izleyenlerin ağzı bir karış açık. Açıkta kalmış replikler alkışlık...


İllaki irade dışı birden alkışı başlatır bir garip. Usulca beklenir kurban. Tabanca gibi patlayan sesin şiddetiyle afallayan, renkten renge giren yüzler seçimde zorlanır...


Tiyatral yelpazede başka seçenek kalmayınca, orta üstü seyirciler çakan işareti alır ve salon dalga dalga akan mutluluğu bir yudumda yutar. Yelpaze kepazeliği engeller. En öndekiler kösnül dağılmayı önler. Sonra sahne, sahne önü ve sahne arkası albenili alkış peşine tekrar ciddiyete bürünür. Çünkü sahnelenen beter sonlu Dünya temsilidir. Tetikte olma şarttır, ölüm her planda kol gezer...


Sahnedeki derin sessizlik herkesle beraber büyür büyür, koca dünyaya yetecek süre kabarır. Sınırlı sorumluluk ve sınırsız suçlamalar derya deniz, hep başkalarına aktarılır. Akış sırasında sahne kostümleri yama yama dökülür. Üstünden dökülenler biçare ölünce, dönence fırsat kollayıp loş sahneye kilitlenir. 


Asma kilitler tek tek kırılır ve dar kapılar açılır. Ve her dökülen yamalık parçasıyla çıplaklaşır salon. Salondakiler...


Tiyatral gösteri bittiğinde temsilen de olsa görecek, gösterecek hiç bir şey kalmaz. Yelpaze, salt anadan üryan. Ve çılgınca alkışlar...


Fahiş fiyata tiyatral yelpaze, sahnede ölmeyi göze alanlar sayesinde umut aşılar. Kurulu tiyatral tezgah, yası matemi sahnenin hemen başında yerli yerine bırakır. Performansa odaklanan yarı çıplak gölgelerin belden aşağısını felç çarpar. Ve tiyatral yelpazeye çarpılan faniler ölümlü dünyayı içerler kılavuzsuz. Ödünsüz ölümsüzlüğe doğarlar. Kılavuzu önüne ardına hiç bakmayanlardan seçenlere ödül ise tek solukluk derinlik. Pişmaniye  akıllılar, pişmanlık Denizinde dibi boylarlar...


Oysa sahne ışıkları ölümlü hayattan feragatı ışıtır. Ölümcül dünyanın sıska sakinlerine kısa temsillerle felakete direnmeyi öğretir. Sıkı sahneler, sessiz meydanın popüler yüzünü gösterir. Sayısı sonsuz toz zerreciği yutturan atmosfer aşka dair minnettarlığı tattırır. Ve alkışlarla yüceltilen enerji merkezi, yeryüzünün ve üstündekilerin nefesini düzenler...


Düztaban efelenmesi ise, salonda üçüncü ara zili çaldığında, kısa mesafeyi koşana kadardır...


Kuşkusuz loş salonlar, konukevi ile tapınak arası toplanma mekanlarıdır. Tam dağılmışken toparlanmayı sağlayan ise sahne bütünleşmesidir. Özel tiyatral becerilerin sunumuyla, perde perde dünyanın göğü delen şanlı uyumu ise sonsuzluk. Sahnede saf karanlığın katmerli karantinaya özgü delinmesiyse tiyatral sermaye...


Tiyatral yelpaze, yaz kış alkış tutanların, türkü tutturanların tutkularına, saf kusursuzluk takviyesidir. Sahne ışığı, sahne tozu ve sahne performansı ise saf kırmızı yalnızlığa gölge gövdelerle karşılıksız destektir. 


Tiyatral yelpaze yekten, girip yerden içeri sanrı selamıdır, alınan, verilen. Çılgınca alkışlanan...


Çünkü sam yeli duvara toslayınca küçük kıyametler kopar. Kızılca kıyamet. Sahneden inip, salondan çıkıp gecenin koynuna dağılanlar, ayın köredici yansı pırıltısına asla aldanmazlar. Duvara vuran gölgelerle oynaşan kor parlaklığı da es geçerler. Tiyatral yelpaze aklıyla kör cepheleri,  dikenli telli duvarları yıkarlar.


Ve şişedeki ayak izleri, puslu kentlerin tüm tiyatrolarına dek ustaca yayılır... 


Alkış, alkışlar, alkışlarla...

Toplu Göç

 TOPLU GÖÇ


Toplu göçün gözalıcı diyarlara sevki, dillere destan şaibelerle donanır ve şevki kırar. Standart seciye, seviye kaybeder. Çünkü zevk budalalığıyla, katranlı tutkuya boyun eğmek huzurdan dışarı, huzursuzluğu tetikler. Tedbirsizlikten Doğan husumet en keyifli anlarda çöl fırtınası çağrıştırır. Çağlar boyu, kendi halinde çağlayan efsane canlanır, civar kanlanır ve hülleci hükümdarlık ölür...


Ek olarak asla zaptedilemez kıvılcımlar da zorunlu iskan yağmasını alevlendirir. Her şafak vakti yağmadan sıyrılan kafile, yeniden yola koyulur. Molalarda göç ile göçten sorumlular defaatle sorgulanır. Sonuçta hiç cömert olmayan dinbozlar ile arsız anlamsız dilencilik dilbazları toplu göçe asla dayanamayacaklarını anlar...


Öyle ki melunlara diz çöktürme yarışı, kafileden ayrılmayla birlikte bir anda taban değiştirir. İlençlerle beraber mendirekle irtibat hepten kopar. Yine de büyük yürüyüş, kutlu yolculuk seyrinde sürer. İşte o vakitsizlikte hayatta kalmayı başarabilmek epey maharet ister. Çünkü ilkyaz, kara kışa dönmüştür...


Mütemadiyen manzara değiştiren toplu göç, bunaltıcı mevsim sıcağına ve dondurucu buz pratiğine direnerek çatallaşan patikalar boyunca salınır. Zirveye uzayan patikalardan, parlak kırmızı renkte patiska nehirler kuşbakışı takip edilir. Buğday tenli ve çekici doğa, bazen hayal kırıklığı yaratsa da, asil ve otoriter tavrıyla toplu göçe daima kucak açar...


Toplu göç ileriye ileriye kaydıkça, gök yarılır yer kaynar, kök çürür soğuk ölümler, kumlu toprağa gömülür. Lahitlerle kahırlanan kör ve dilsiz kafile, kamer ayında ıslak bir vadiye savrulur...


Savruk kuracı kafalardaki cafcaflı hayat beklentisi ve kızaran mucizevi yalnızlık boş arazilere ekilir. Ekin biçme zamanı, doğal afetler def edilemediğinden hasat zayıf düşünce, toplu göç hiç beklemeden seriye bağlar. Çünkü ağlak ağalar kesiye kurulmuş, acı kahve hatrından geçmiş,  tahtını kasnaklamıştır. Bu yeknesak atmosferde, topla tüfekle göçmek en doğal gerçekliktir...


Haliyle hayatta kalmayı başarmışlar, tekrar toplu göçe koyulur. Hayata tutunanlar, viran asma köprüleri, tiran beyleri zar zor geçer. Kafile lafta mutludur hatta çoğu kafadar göz aldatıcı diyarların aşkıyla makam kaybetmeyi dahi göze almıştır. Değmez belki ama hayat, toplu göçte lafta dert paylaşanlara kumpaslı karantina benzeri rota değiştirtir. Ve nereye gideceği, sonu nereye varacağı belirsiz bu keyif cambazlığı her fanatik fırtınaya göğüs germek zorunda kalır. Ve kirli eller, suyun nemine hasretle, balçık çamuru yüze göze bulaştırır, hayat kirlenir. Gelecek kararır...


Karanlığı yaran toplu göç aslı hu nesli hu, güneşin uğramadığı rutubet havalı diyarlara, ölümcül tutkuyla zaptı zor yolculuktur...


Durmak yok yolcu...

SUNİ GÜBRE

 SUNİ GÜBRE...


Suni platodan kopan kırık dökük hayaller, harikalar diyarını zamanla çölleştirir. Balta girmemiş anılar, keskin çağlayan misali doğranır. Doğanın rengi sararır, sağa sola avuç avuç saçılan suni gübre savaşı kazanır...


Ve tabancalar patlar, bulutlar çöker ve güneş vurulur...


Tahtırevana kurulmuş zor zanaat taşınanlar, ipeği delen bir titreşimle kalıntılarında boğulurlar. Aksi istikamete yönlenen adımlar, ad nam kaymasını da kayda geçirir. Ve birdenbire kristal tabut resmi öne çıkar.


Nihayet, endişeleri gideren beyaz kıyafet giyilir. Dev aynasında silik cüceler belirir. Cenaze alayı, mehtap giyinmiş geceler boyu darlanır. Tertemiz tenler bile kirlenir. Zembereğinden boşanan koketlik serin öpücüklerle geceyi sarınca eşik dışarı hayata terfi edilir. Gerginliğin keyfini sürmek mertebesine erişilir. Bu öldükten sonrayı hiç umursamayanların mükafatı...


İşte o yüzden tabancalar patlar, sis vurur ve yıldızlar kayar...


Kafadan kavrulurken donmak, korunaklı pencereleri döverken, suni platodan fışkıran sinsi planlar çöl fırtınasına karışır. Ve hızla kaybolur yeşil zümrüt, kararır altın sarısı diyar. Civar ellerde doğal afetin yankısı, felaket yılının habercisi...


Tumturaklı teşkilat ve teşkilat kapatmaları acilen kuyu dibi tarayan cüretle, iç duvarları kaldıran eksik cibilliyetle havalanırlar. Topu delik deşik olmayı hak eder. Aynı kaseden beslenmişliği unutanlar ve uğursuzluğu yeğleyenler, sanki cinnet geçiren suni gübre yeltenmesidir. Koltuk değneği etkinliğiyle yitirilen ise yeşil cennet. Hemen hepsi ise suni gübre yüzsüzlüğü...


Suni platodan parlayan yalancı ve sahte ışıkla, gelenek çiğneyen safarilik ise mahva sebeptir. Saplanılan ise suni gübre festivali. Suni gübre gübür günlerin gümbürtüsünü yakınlaştıran, kahrı canlandıran kibirli örtü. Toprağa karışan kötülüğün kıpırtısı tahta bacaklı maymun sağır ve dilsizliği. Çift çubuk bambu kamışından, göz kamaştıran seyyar anılar yalanlara kanıştan. Ağır işleyen akılda doğranır doğanın nesli ve toprağın nefesi tükenir.


Ve silahlar patlar, duman boğar, gökyüzü yere iner. Suni plato kefenlenir...