DEVRİMCİLER DE ÖLÜR; DEVRİMCİ GİBİ, DENİZ GİBİ…
Serçe yavruları bile ağlaşır, yüreğindeki kanayan yaraya tuz ve deniz suyu basmış analara, bacılara ve ayakta ölen babalara. Günahlar ve sevaplar dibe vurunca, tüm yollar denizlere çıkınca ağrır durur boyuna ve acıdan tekler kalpler. Ve vasiyetler. Vasiyetler tek sayfalık aceleye gelmiş mektuplar olsa da, o anda akla gelenler alabildiğine özlüdür, rotası bellidir ve en küçük kardeşe emanetler tarihe yolculuğun en ciddi tanıklığı ve yol haritası olur geleceğe. 'Mektup elinize geçtiğinde ben...'
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi…
Yiğitler yiğidi, devrim inancının dev adamı Rodrigo’nun gitar konçertosu aşığı demli çaya katık eder bütün sevdalarını. Ama geleceği göremeyecek olsa da, bilse de hasretini ve prangaları umutla nakleder not defterine. Dudağında ilk ve son kırmızı uçlu sigara, kulağa çalınan o ünlü konçerto ile sanki mutluluk giderayak gelmiş kapıya dayanmıştır. Bir mısra boyudur o ve onlar için hayat macerası.
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi ama…
Ellerinde hiç doğmayacak, doğmasına doğurmasına izin verilmemiş bebeksi kalp atışları. İpeksi bir sıcaklık. İşte yalanlar cehenneminde yanmak, yakılmak budur. Cennete yazılmak ise hilali çıplak görmekle orantılıdır. Yıldızları kral görmek, kralları yıldızlaştırmak devrimcilerin insan yanına sığmaz. Devrimcilik kralı çıplak görmektir ve alemlerin yılanına zehirlenmemektir. Ve denizler yalanlar korusunda korumasız dolaşır yiğitçe ve dürüstçe. Devrimciler de.
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi ama ebediyen…
Düşlere dolanan denizin en karasını boylamaktır bazen hayatın realitesi. Yol belli yolcular belli iken o fena gidişe dur diyebilmektir yılmadan ve korkmadan. Dostdoğru ve yalansız, talanlar cennetinde darlanmaktır yiğitçe. Dolanlar değirmeninde öğütülmekten ise hilafsız alemlerin kralına yeri geldiğinde kafa tutmaktır, Karşıyakalılıktır devrimcilik. Hilali çırçıplak yıldızları devrim görmektir ipek yumuşaklığında. İşte dilimi yutarım ama dilsizliğimi bile haykırırım yürekliliğidir devrimcilik ve Deniz gibi olmasa da devrimci olmak da vardır hayatta. En zalim baskılara asilce başkaldırıp, her şey ayni torbada büzülü bilmektir devrimcilik. Mecliste her çekilen kurayı Kuran sayıp, tarihte ilk ve son yıkılış ve yakılış olmayacaktır devrimcilik deyip yürümektir denizin en dayanılmaz sıcağına, tek tabanca.
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi ama ebediyen yaşarlar…
Suçludur devrimciler ve devrim. Evet suçludurlar. Falan filanlarla geçen ömürlerin törpüsü olmaktır tek suç. Yangından mal kaçırırcasına karar verip yağlı ilmeğe sığınanlara, Suçsuzluğa ve ara deyişlere ket vuranlara devrimci bir nazar, kaş göz karartmaktır büyük suç. Oysa yakasından tutulan hayata tutunmaktır, en derin uykulardan kalkıp uyanıp öğrenilendir devrim ve tek ve en büyük suç budur. Bildiğimi bilirim, bilmediğimi bilmek isterim ve öğrendikçe hesap sorarım yalnızlığıdır devrim suçu ve devrimcilerin suçu.
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi ama ebediyen yaşarlar tümü…
Denizin kara sıcak, sırsıcak dalgalarında ninnilenmek veya cahilim öğret bana demeden pişkinlikle öğrenip, yağmalanmak da var hayatta. Hayatını Denizin en derin mavisinde geçirmek de var hayatta. Pirini, birimini, himmetini, methiyeler düzmeden nursuz nimetsiz sabahlara, ak sulara devrim adına haykırmak da var hayatta. Denizin en derin karasında ay gibi güneş gibi parlamak da var hayatta, Deniz gibi.
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi ama ebediyen yaşarlar tümü tüm…
En derin mavilerde en kör kuyularda kalıp bir deli bir kuyuya bir taş atar bin akıllı vesaire vecizine inanmamaktır işin aslı. Bir ölüp bin, bin ölüp sonsuza doğmaktır işin özü. Ulaş’ılan menzilde aslan’ca davranıp, naçarlığa direnmektir inan’çla işin gerçeği. Kütüphaneler dolusu öğüdü bir sayfa mektuba, bir gitar konçertosundaki o küçücük ama eşsiz tınıya, uzun ince bir yolu yüz metrelik sonsuz bir maratona mahirce sığdırabilmektir işin değeri. Selam olsun Karadeniz’in soldan dalgalanışına, o ve onlara, o en değerlilere.
Devrimciler de ölür; devrimci gibi, Deniz gibi ama ebediyen yaşarlar tümü, tüm devrimlerde…
13 Kasım 2014 Perşembe
11 Kasım 2014 Salı
SİHİRLİ SİNİRLENMELER VE CUMUHURUN BAŞI…
SİHİRLİ SİNİRLENMELER VE CUMUHURUN BAŞI…
Şu garip ülkede, siyaset Cumuhurun başından ayağına öyle gizemli tekrarlar içeriyor ki, öyle böyle değil. Siyasi aktörler ne değişkenlik taşır ve ne taşkınlık gösterirler ki, gizli ya da açık sihirli sinirlenmeler ile anında gündeme oturulur. Sudan sebeplerle cumhurla cumuhurun başının mülahaza çatışmaları tefrika edilir. Her sıkışıklık ve yaratılan fırsatta özü bedenden sakınmazlık afra tafrası maalesef bir kısım cenahta taçlanırken bir kısım kanatta huylanılır.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından inciler…
Yar ve yardımcı sayılanlardan dar ve sihirli bir dünya kurulduğu görüldükçe ve acı gerçekler bizzat tıklım tıkış yaşandıkça gerçekten insanın sinirlenesi geliyor. Saçma sapan hayaller ve olur olmaz söylenceler tesbih gibi çekilirken, inanılmaz bir derinlik hissi veren sığ çakışmalara şapşalca şak şak tufanı türdeş bir acayipleşmenin dikalasıdır. Akıl erdiğince, ettiğince güç yettiğince yetkinlik budur ancak cehennemi avuçlarında tutanların cennet masalları anlatması beyhudedir. O yüzden kısır günler, hep ayni tavır, ama farklı şekil ve yapay gerçeklikte güncellenir ve sihire ve sinire başvurulur. Böylece o sihir ve sinirle gündeme oturulur sudan sebeplerle.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler…
Zamanla en beklenmedik bir anda gerçek hayata dönmek ve sağanaktan ıslanmadan kurtulmak olasıyken, mümkünken sihir devam etsin diye nonstop yalandan ıslanılır. Sonra beraber ıslandık biz bu yağmurlarda naziresi. Ayrıca ürünlerin hasat sonrasına kalmadan tarlada, bahçede, ocakta, ağaçta çürümesi, çürüttürülmesi, hasat erteletmesi ve meyve veren ağaçların oldubittiyle katledilmesine gelince o işler yağmalanan hukuk devletinde ve cumuhurun başının inisiyatifinde şans talih işidir. Ve o işlerde halbaşlıkla özelleştirilir, eşi leşi bir kapta paylaşılır. Farklı bakış açılarının siyasal ürünü sahte gerçeklik birliği bütünlüğü zedelenmeye, bir parçalanmaya çeviriyorsa ne idüğü belirsiz rehberlikten artık gına gelmiştir ve artık böyle yaşamama isteği doğar. Bu doğrulamada, sağlamada çok etkileyici karakter olarak görülenlerin, yakından annaklandığında ezberci sunumcudan başka marifeti olmadığı da anlaşılır ve kel görülür. Zaten sırf bu görüntü sarfı ve sarraflığı yapanların foyasını ortaya çıkarmanın cihan severlik boyutunda fayda, yurtseverlik paralelinde marjinal fayda vardır.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında…
An ve an ağırbaşlılık çıkışı beklendikçe ve vakurluk geciktikçe baş cumuhurun ve uhurlarının şenlikli gösterileri de zamanla gözden düşme sebebine dönüşür. Zaten her büyülü anlar ve adamsılar birdenbire farkındalıklar oluşunca bozulur yüzde sahte gülücükler fulelenir ve flulaştırmak da zorlaşır. Dost düşman görür azarlanmayı ve beş paraya bazarlanmayı. Tam bu aşamada dehşete düşerek, korkulara kapılarak üslup değiştirmeler ise çaresizliğe övgüdür. Ve mesele doğan bir boşlukta fırsat yakalanıp yergiye dönüşür ve dönüştürülür. Ön yargılar kesin yargılara terfi eder. Aslında büsbütün gerçeküstü suni gerçekliğe doğru başlayan metezori yolculuğun önlenmesidir mesele. İster istemez ama bilinçli polemikler yaratılarak suyun akarını başka mecralara kaydırmalar ve yönlendirilmeler, mekanı ve zamanı iyi değerlendirmek algı yanılgısını peydahlar. Böylece alıp çalıp, satıp savmak budur işte demek bu platformda an ve an suç olur.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında bile okunmaz…
Yetenekleri yüksek albenisi de var ama sahte diyenlerin aklına hayaline getiremeyeceği cinsten cinastır bu etrafa salgılanma. İnatla el birliğiyle el üstünde tutmaların ve ayakları yerden kesmenin ve kesilmenin elbette bir günahı vardır ve günü gelir cezası ödenir, ödetilir.Gözde canlanan kırgınlıklar yürekte horlanan korlar bütün kurguları, kurgulamayı kurana saygıdan boşa çıkarır, çıkarmalıdır. Nesnel gerçeklikler sıklıkla aklı zorlasa da kuruluş film şeridi gibi gözlerin önünden geçerken tüm kuramlar mühürlenir. Cumuhurun başının mührü her daim başka başka hürriyetlere mani mührünü bassa da manidar olan sihirli sinirlenmelerdir.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında bile okunmaz bu mektup, name…
En baba tutkular ve duygular dahi cılız korkulardan etkilenir. Korku teslim alır en baş mertebede hatip mekteplileri. Ayrıca boşluktan ve yokluktan doğan karakterler, bir kerteden sonra her şeyden aşırı etkilenir ve o etkileniş erişilen mertebede, nihai başarılar ve kazanımların tümünün merak ve şüpheyle karşılanmasını getirir. Bir de kararlılık, gözü karalık ve yararlı görünümler ahlak kuralları dışına taşar veya taşma eğilimleri gösterirse sıklıkla mani olunamayacak bir süreç başlar. Faşizm çizgisinde sarhoş yürümesidir birçok ayrıntıya hükmeden ve gündeme hüllelenen. Bu hükümranlık ve hükümlülük zebanileri bile şaşırtacak bir ağlama modunda günü kurtarmadır sadece. Bu müebbetlik cinsleşmenin karşılığı ise ruhlar arındırılmadan putlaştırmak ve putlaşmaktır. İsyan derecesine vardırmadan direnişlere katılmalar ise vardır bir bildiği çapında çaplanmadır.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında, okunmaz bu mektup, name ve…
Elinde mavi kurşun kalem, kırmızı elbiseli örük saçlı deniz kızgınlığı dalgalanmaları, insan olanı çekiverir içine. Ve anlatımları cilalılar duyarsızlıklar sergiledikçe, duygular derinleştikçe dünya adeta yeniden şekilleniyor izlenimi verir. İz sürdükçe ise hangi mevsim olursa olsun iç dünyalarda boşluklar kaybolmadıkça, boşlukta kaybolmuşlar bir anda dar ve sihirli dünyanın sinirli şahbazları oluverirler. Cümbüş dere boyu aktıkça ilhamlar, ikramlar, ihramlar hangi keyifleri gıdıklar hepten pusula şaşar. Hakka şikâyetin adı ise hep boşa sinirlenmek olur. İşin doğrusu, kazalar en, en beklenmedik anda başa gelir. Oluverir bir anda her şey ve hipotezlerin doğruluğu öyle çarçabuk kanıtlanamaz ama yanıtlanamaz da.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında bile okunmaz bu mektup, name ve harname…
Şu garip ülkede, siyaset Cumuhurun başından ayağına öyle gizemli tekrarlar içeriyor ki, öyle böyle değil. Siyasi aktörler ne değişkenlik taşır ve ne taşkınlık gösterirler ki, gizli ya da açık sihirli sinirlenmeler ile anında gündeme oturulur. Sudan sebeplerle cumhurla cumuhurun başının mülahaza çatışmaları tefrika edilir. Her sıkışıklık ve yaratılan fırsatta özü bedenden sakınmazlık afra tafrası maalesef bir kısım cenahta taçlanırken bir kısım kanatta huylanılır.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından inciler…
Yar ve yardımcı sayılanlardan dar ve sihirli bir dünya kurulduğu görüldükçe ve acı gerçekler bizzat tıklım tıkış yaşandıkça gerçekten insanın sinirlenesi geliyor. Saçma sapan hayaller ve olur olmaz söylenceler tesbih gibi çekilirken, inanılmaz bir derinlik hissi veren sığ çakışmalara şapşalca şak şak tufanı türdeş bir acayipleşmenin dikalasıdır. Akıl erdiğince, ettiğince güç yettiğince yetkinlik budur ancak cehennemi avuçlarında tutanların cennet masalları anlatması beyhudedir. O yüzden kısır günler, hep ayni tavır, ama farklı şekil ve yapay gerçeklikte güncellenir ve sihire ve sinire başvurulur. Böylece o sihir ve sinirle gündeme oturulur sudan sebeplerle.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler…
Zamanla en beklenmedik bir anda gerçek hayata dönmek ve sağanaktan ıslanmadan kurtulmak olasıyken, mümkünken sihir devam etsin diye nonstop yalandan ıslanılır. Sonra beraber ıslandık biz bu yağmurlarda naziresi. Ayrıca ürünlerin hasat sonrasına kalmadan tarlada, bahçede, ocakta, ağaçta çürümesi, çürüttürülmesi, hasat erteletmesi ve meyve veren ağaçların oldubittiyle katledilmesine gelince o işler yağmalanan hukuk devletinde ve cumuhurun başının inisiyatifinde şans talih işidir. Ve o işlerde halbaşlıkla özelleştirilir, eşi leşi bir kapta paylaşılır. Farklı bakış açılarının siyasal ürünü sahte gerçeklik birliği bütünlüğü zedelenmeye, bir parçalanmaya çeviriyorsa ne idüğü belirsiz rehberlikten artık gına gelmiştir ve artık böyle yaşamama isteği doğar. Bu doğrulamada, sağlamada çok etkileyici karakter olarak görülenlerin, yakından annaklandığında ezberci sunumcudan başka marifeti olmadığı da anlaşılır ve kel görülür. Zaten sırf bu görüntü sarfı ve sarraflığı yapanların foyasını ortaya çıkarmanın cihan severlik boyutunda fayda, yurtseverlik paralelinde marjinal fayda vardır.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında…
An ve an ağırbaşlılık çıkışı beklendikçe ve vakurluk geciktikçe baş cumuhurun ve uhurlarının şenlikli gösterileri de zamanla gözden düşme sebebine dönüşür. Zaten her büyülü anlar ve adamsılar birdenbire farkındalıklar oluşunca bozulur yüzde sahte gülücükler fulelenir ve flulaştırmak da zorlaşır. Dost düşman görür azarlanmayı ve beş paraya bazarlanmayı. Tam bu aşamada dehşete düşerek, korkulara kapılarak üslup değiştirmeler ise çaresizliğe övgüdür. Ve mesele doğan bir boşlukta fırsat yakalanıp yergiye dönüşür ve dönüştürülür. Ön yargılar kesin yargılara terfi eder. Aslında büsbütün gerçeküstü suni gerçekliğe doğru başlayan metezori yolculuğun önlenmesidir mesele. İster istemez ama bilinçli polemikler yaratılarak suyun akarını başka mecralara kaydırmalar ve yönlendirilmeler, mekanı ve zamanı iyi değerlendirmek algı yanılgısını peydahlar. Böylece alıp çalıp, satıp savmak budur işte demek bu platformda an ve an suç olur.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında bile okunmaz…
Yetenekleri yüksek albenisi de var ama sahte diyenlerin aklına hayaline getiremeyeceği cinsten cinastır bu etrafa salgılanma. İnatla el birliğiyle el üstünde tutmaların ve ayakları yerden kesmenin ve kesilmenin elbette bir günahı vardır ve günü gelir cezası ödenir, ödetilir.Gözde canlanan kırgınlıklar yürekte horlanan korlar bütün kurguları, kurgulamayı kurana saygıdan boşa çıkarır, çıkarmalıdır. Nesnel gerçeklikler sıklıkla aklı zorlasa da kuruluş film şeridi gibi gözlerin önünden geçerken tüm kuramlar mühürlenir. Cumuhurun başının mührü her daim başka başka hürriyetlere mani mührünü bassa da manidar olan sihirli sinirlenmelerdir.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında bile okunmaz bu mektup, name…
En baba tutkular ve duygular dahi cılız korkulardan etkilenir. Korku teslim alır en baş mertebede hatip mekteplileri. Ayrıca boşluktan ve yokluktan doğan karakterler, bir kerteden sonra her şeyden aşırı etkilenir ve o etkileniş erişilen mertebede, nihai başarılar ve kazanımların tümünün merak ve şüpheyle karşılanmasını getirir. Bir de kararlılık, gözü karalık ve yararlı görünümler ahlak kuralları dışına taşar veya taşma eğilimleri gösterirse sıklıkla mani olunamayacak bir süreç başlar. Faşizm çizgisinde sarhoş yürümesidir birçok ayrıntıya hükmeden ve gündeme hüllelenen. Bu hükümranlık ve hükümlülük zebanileri bile şaşırtacak bir ağlama modunda günü kurtarmadır sadece. Bu müebbetlik cinsleşmenin karşılığı ise ruhlar arındırılmadan putlaştırmak ve putlaşmaktır. İsyan derecesine vardırmadan direnişlere katılmalar ise vardır bir bildiği çapında çaplanmadır.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında, okunmaz bu mektup, name ve…
Elinde mavi kurşun kalem, kırmızı elbiseli örük saçlı deniz kızgınlığı dalgalanmaları, insan olanı çekiverir içine. Ve anlatımları cilalılar duyarsızlıklar sergiledikçe, duygular derinleştikçe dünya adeta yeniden şekilleniyor izlenimi verir. İz sürdükçe ise hangi mevsim olursa olsun iç dünyalarda boşluklar kaybolmadıkça, boşlukta kaybolmuşlar bir anda dar ve sihirli dünyanın sinirli şahbazları oluverirler. Cümbüş dere boyu aktıkça ilhamlar, ikramlar, ihramlar hangi keyifleri gıdıklar hepten pusula şaşar. Hakka şikâyetin adı ise hep boşa sinirlenmek olur. İşin doğrusu, kazalar en, en beklenmedik anda başa gelir. Oluverir bir anda her şey ve hipotezlerin doğruluğu öyle çarçabuk kanıtlanamaz ama yanıtlanamaz da.
Sihirli sinirlenmeler ve cumuhurun başından basına yansıyan inciler, alt alta ve üst üste yazıldığında bile okunmaz bu mektup, name ve harname…
10 Kasım 2014 Pazartesi
EĞİTİM ÜRETİM İÇİNDİR, PEKİ ÜRETİM?
EĞİTİM ÜRETİM İÇİNDİR, PEKİ ÜRETİM?
“ Eğitimin amacı, kim için ve ne için üretim yaptığını bilerek üretim yapan insanlar yetiştirmek olmalıdır…”
Ülkenin eğitim politikasında, siyasal beklentiler gözetilerek yıllar içinde yapılan yerli yersiz oynamalarla bozulan dengenin, tedavisi de gecikince hastalık toplumu felç eder. Millet o eğitsel uyuşukluk neticesinde belli bir kulvara hapsolur ve birilerinin ekmeğine mütemadiyen tereyağı sürülür. Eksik ve gedik hikâyeleri tamamlamaya çalışma hırsı ile sırlar sırım gibi işlenir, millet serin uyuşukluğun ve derin uykunun sığ kıvrımlarında kıskıvrak dolaştırılır. Bu girdap baştan sona karanlık iradenin planlı bir oyunudur. O oyun ki ayni günler, ayni yolda ayni saatlik heveslerle ve dakik planlamalarla işler. Hakim irade o kıskaçta bazen paydosları anımsatır, teneffüsleri hissettirir ama sakinler uykudan bir türlü uyanamaz ve dahi uyandırılmaz, gaflet sürer gider.
Ömürler çok kısa olsa bile tek güdülen amaç o kısacık hayatta aksaklıkları, çözümsüzlükleri gidermek ve tüm her şeyi kuşkuyla didiklemek olmalıdır. Var oluşa hizmet ve var oluş amacı asla unutulmamalıdır. Karadeniz’in erginliğinden, enginliğinden esinlenerek karun gibi gelip Harun gibi eğilmeden gitmektir eğitimlilik ve eğitimciye saygı. Eğitimli eğitimsiz kavun gelip karun gibi gelişmek ve gelişmek için el etek öpmek değildir hayatın cilvesi. Bir an olur, zaman durur iner ense köküne feleğin sillesi. Teşhir etmekle yetinilmeyecek saptamalar, çözümler ve ipuçları sunarak yaşamaktır hayatın ve eğitimin ve eğitimliliğin gerçeği. Ve ebediyen var oluşun kodlarını eğitim içine çekmektir olay.
Yani; “ Soyut ahlak, din eğitimi mistifikasyonlarıyla toplum düzenleyicisi ve düzen önericilerine…” binlerce yıllık dik duruşun son öncülerinden olabilmektir meselenin özü.
Ve bozuklukların mevcut düzen içerisinde çözülemeyeceğinin gerekçelendirilmesidir asıl olan. Ve her konuda öne çıkan metodik yaşam süreçleri, gerekçelendirmeye yazı tahtasıdır. İşin, gelişimin ve değişimin alfabesini öğretenler de yazı kalemidir. İyi okumak gerek tabloyu.
“ Eğitim üretim içindir…”
Yıllardan beri gelişen ve alışılagelmiş pozitif anlayışlara manevi bir bakış açısıyla yapılan değerlendirmeler ile durmaksızın kıyılır eğitime. Materyalizme yapılan yapısal eleştiri bütünlemeleri ile kıyılan tüm biçare hayatlar ise manen ayni kayığa bindirilir. Oysa tüm belli belirsizlikler mahiyeti ne olursa olsun her iyi niyetli çalışmanın ve direncin temelini çürütür. Çürüme temelden başladığında ise eğitim üretim ikilemi tek bir amaca hizmet eder. Oysa başta abartılan veya abartıldığı sanılan her yürekli ve gönüllü direnç ile eylemsel çalışmalar veri düzeyinde kalır belki ama asla değişikliklere uğramaz, kesinlikle değiştirilemez. Öyleyse dipnotsuz, saf, katkısız ve katıksız bilgiye ve üretken bilgiç yaşamlara saygıdandır, hızla dönen dünyada tersine dönüşen eğitim fotoğrafının çekilmesi.
“ Yaşamak içindir üretim…”
Yaşananlar ve yaşanmazı yaşayanlar bütün içinler ve niçinlere referanstır. Olaylı yıllar ve o yılların gençliği yani kapitalsiz kapitalistler her kim ise, hızla devinen evren içinde hızla dönen ve değişen dünyanın asla dönekleşmeyen, değişmez yolcularıdır. Bilinç geliştikçe üretimde artık değer her kimindir çok iyi bilinir ve hatmedilir. O yüzden yalansı hürmet asla makineleşmez, hikmet hiç mekanikleşmez. Ve yaşlı dünya ile yetinmeyip, diğer gezegenlere yolu görünen yolculardır o ve onlar. Onlar, o hayatları referans sayılanlar sürekli arayışın yolcularıdırlar ve yaşamak için üretmek sarmalında sallanmazlar hiç.
“ Üretim için bilgi, bilgi için eğitim…”
İlk çağlardan bu güne ağır tartışmalarla sürmüş ve geniş tartışmalarla büyümüştür bilgi. Bilen ile bilinenler arası ilişkiler ve ilintiler incelendikçe dallanıp budaklanır tüm teoriler. Teoriler bir yana pratikte unutma ve hatırlama üzerine şartlanmalarla, şartlandırmalarla gelişir eğitim süreci. Bilgi ve bilgilendirme en geniş anlamıyla çevre ve ortam ürünü kopukluklardır. Eğitim unutma ama hatırlamama üzerine kurgulandıkça, ezberler bozulmadıkça kopuş hızlanır. Böylece birileri yarıştan iyice koparken, birileri korkusuzca zıvanadan çıkar.
“ Eğitimin amacı, üretimdir…”
Eğitimin temel hataları giderilmedikçe, taraflı bilgi kirlenmesi yanlış ürünlerin pazarlanmasına yol açar. Eğitimdeki bu açmaz ve aymazlık, sermayenin ülke koşullarına uygun üretime yüzünü dönmemesini günceller. Üretim yerine tüketimi körükleyen bu eğitsel tutum sadece tüketen bir topluma devrilişi şirinleştirir. Zaten bu aksak güncellemelerle üretime dönük eğitim modelleri tamamen yıkılır. Çünkü giderek bağımlılaşmanın sonu baskıya tabilik ve gelişen çağa zihinsel kapatılmadır.
“ Eğitim reformu olamaz…”
Ülkede sosyo ekonomik ve siyasal değişiklikler reformist olmaktan uzaklaşırsa yekpare eğitim reformundan söz etmek de hayal olur. Çünkü eğitim toplumsal yaşamın en ayrılmaz parçasıdır. Eğitimin yeniden sil baştan düzenlenmesi demek toplumun yeniden nitel ve nicel dizaynı demektir. Bu tuhaf dizayn giderek olası tüm reformlara ilahisel ve ilahsal bir form yükler. Böylece sözde reformlar, reform olmaktan çıkar, forma aşkına dönüşür.
“ Eğitim kalkınmanın temelidir…”
Planlı programlı gelişmek esastır ve emek değerler yaratır, emek başlı başına en yüce değerdir ama milletin değer yargıları, dünyayı algılayışı, üretime bakışı, tüketim anlayışı ve davranış kalıpları çağa uygun değişmeler içermedikçe toplumsal ve kuramsal yapının dönüşümü de yeni tehlikelere yol açar. Kalkınma için üretim, üretim için bilgi, bilgi için eğitim kalkınmış ülke olmanın temel direkleridir. Tehlikeye çağrı yapan tersinelik tarih boyunca insanın robotlaşmasını getirmiştir ve bugün yaşanan da aynen odur. Yine yeni dünya, yeni ülke, yeni insan, bağlamında eskinazileşmek insanlığın onurunu çiğnetmiş, insanların insanlığını götürmüştür. İşte yaşanan aynıyla beyan budur. Ve tüm eksik kalkışmalar önce soru sormayı unutturur, unutturmuştur. Sonra, sonrası yok, o gün bu gündür.
“ Eğitim üretim içindir, peki üretim kimin içindir?”
Fazla söze hiç gerek yoktur, Meselenin özü işte bu sorudur…
“ Eğitimin amacı, kim için ve ne için üretim yaptığını bilerek üretim yapan insanlar yetiştirmek olmalıdır…”
Ülkenin eğitim politikasında, siyasal beklentiler gözetilerek yıllar içinde yapılan yerli yersiz oynamalarla bozulan dengenin, tedavisi de gecikince hastalık toplumu felç eder. Millet o eğitsel uyuşukluk neticesinde belli bir kulvara hapsolur ve birilerinin ekmeğine mütemadiyen tereyağı sürülür. Eksik ve gedik hikâyeleri tamamlamaya çalışma hırsı ile sırlar sırım gibi işlenir, millet serin uyuşukluğun ve derin uykunun sığ kıvrımlarında kıskıvrak dolaştırılır. Bu girdap baştan sona karanlık iradenin planlı bir oyunudur. O oyun ki ayni günler, ayni yolda ayni saatlik heveslerle ve dakik planlamalarla işler. Hakim irade o kıskaçta bazen paydosları anımsatır, teneffüsleri hissettirir ama sakinler uykudan bir türlü uyanamaz ve dahi uyandırılmaz, gaflet sürer gider.
Ömürler çok kısa olsa bile tek güdülen amaç o kısacık hayatta aksaklıkları, çözümsüzlükleri gidermek ve tüm her şeyi kuşkuyla didiklemek olmalıdır. Var oluşa hizmet ve var oluş amacı asla unutulmamalıdır. Karadeniz’in erginliğinden, enginliğinden esinlenerek karun gibi gelip Harun gibi eğilmeden gitmektir eğitimlilik ve eğitimciye saygı. Eğitimli eğitimsiz kavun gelip karun gibi gelişmek ve gelişmek için el etek öpmek değildir hayatın cilvesi. Bir an olur, zaman durur iner ense köküne feleğin sillesi. Teşhir etmekle yetinilmeyecek saptamalar, çözümler ve ipuçları sunarak yaşamaktır hayatın ve eğitimin ve eğitimliliğin gerçeği. Ve ebediyen var oluşun kodlarını eğitim içine çekmektir olay.
Yani; “ Soyut ahlak, din eğitimi mistifikasyonlarıyla toplum düzenleyicisi ve düzen önericilerine…” binlerce yıllık dik duruşun son öncülerinden olabilmektir meselenin özü.
Ve bozuklukların mevcut düzen içerisinde çözülemeyeceğinin gerekçelendirilmesidir asıl olan. Ve her konuda öne çıkan metodik yaşam süreçleri, gerekçelendirmeye yazı tahtasıdır. İşin, gelişimin ve değişimin alfabesini öğretenler de yazı kalemidir. İyi okumak gerek tabloyu.
“ Eğitim üretim içindir…”
Yıllardan beri gelişen ve alışılagelmiş pozitif anlayışlara manevi bir bakış açısıyla yapılan değerlendirmeler ile durmaksızın kıyılır eğitime. Materyalizme yapılan yapısal eleştiri bütünlemeleri ile kıyılan tüm biçare hayatlar ise manen ayni kayığa bindirilir. Oysa tüm belli belirsizlikler mahiyeti ne olursa olsun her iyi niyetli çalışmanın ve direncin temelini çürütür. Çürüme temelden başladığında ise eğitim üretim ikilemi tek bir amaca hizmet eder. Oysa başta abartılan veya abartıldığı sanılan her yürekli ve gönüllü direnç ile eylemsel çalışmalar veri düzeyinde kalır belki ama asla değişikliklere uğramaz, kesinlikle değiştirilemez. Öyleyse dipnotsuz, saf, katkısız ve katıksız bilgiye ve üretken bilgiç yaşamlara saygıdandır, hızla dönen dünyada tersine dönüşen eğitim fotoğrafının çekilmesi.
“ Yaşamak içindir üretim…”
Yaşananlar ve yaşanmazı yaşayanlar bütün içinler ve niçinlere referanstır. Olaylı yıllar ve o yılların gençliği yani kapitalsiz kapitalistler her kim ise, hızla devinen evren içinde hızla dönen ve değişen dünyanın asla dönekleşmeyen, değişmez yolcularıdır. Bilinç geliştikçe üretimde artık değer her kimindir çok iyi bilinir ve hatmedilir. O yüzden yalansı hürmet asla makineleşmez, hikmet hiç mekanikleşmez. Ve yaşlı dünya ile yetinmeyip, diğer gezegenlere yolu görünen yolculardır o ve onlar. Onlar, o hayatları referans sayılanlar sürekli arayışın yolcularıdırlar ve yaşamak için üretmek sarmalında sallanmazlar hiç.
“ Üretim için bilgi, bilgi için eğitim…”
İlk çağlardan bu güne ağır tartışmalarla sürmüş ve geniş tartışmalarla büyümüştür bilgi. Bilen ile bilinenler arası ilişkiler ve ilintiler incelendikçe dallanıp budaklanır tüm teoriler. Teoriler bir yana pratikte unutma ve hatırlama üzerine şartlanmalarla, şartlandırmalarla gelişir eğitim süreci. Bilgi ve bilgilendirme en geniş anlamıyla çevre ve ortam ürünü kopukluklardır. Eğitim unutma ama hatırlamama üzerine kurgulandıkça, ezberler bozulmadıkça kopuş hızlanır. Böylece birileri yarıştan iyice koparken, birileri korkusuzca zıvanadan çıkar.
“ Eğitimin amacı, üretimdir…”
Eğitimin temel hataları giderilmedikçe, taraflı bilgi kirlenmesi yanlış ürünlerin pazarlanmasına yol açar. Eğitimdeki bu açmaz ve aymazlık, sermayenin ülke koşullarına uygun üretime yüzünü dönmemesini günceller. Üretim yerine tüketimi körükleyen bu eğitsel tutum sadece tüketen bir topluma devrilişi şirinleştirir. Zaten bu aksak güncellemelerle üretime dönük eğitim modelleri tamamen yıkılır. Çünkü giderek bağımlılaşmanın sonu baskıya tabilik ve gelişen çağa zihinsel kapatılmadır.
“ Eğitim reformu olamaz…”
Ülkede sosyo ekonomik ve siyasal değişiklikler reformist olmaktan uzaklaşırsa yekpare eğitim reformundan söz etmek de hayal olur. Çünkü eğitim toplumsal yaşamın en ayrılmaz parçasıdır. Eğitimin yeniden sil baştan düzenlenmesi demek toplumun yeniden nitel ve nicel dizaynı demektir. Bu tuhaf dizayn giderek olası tüm reformlara ilahisel ve ilahsal bir form yükler. Böylece sözde reformlar, reform olmaktan çıkar, forma aşkına dönüşür.
“ Eğitim kalkınmanın temelidir…”
Planlı programlı gelişmek esastır ve emek değerler yaratır, emek başlı başına en yüce değerdir ama milletin değer yargıları, dünyayı algılayışı, üretime bakışı, tüketim anlayışı ve davranış kalıpları çağa uygun değişmeler içermedikçe toplumsal ve kuramsal yapının dönüşümü de yeni tehlikelere yol açar. Kalkınma için üretim, üretim için bilgi, bilgi için eğitim kalkınmış ülke olmanın temel direkleridir. Tehlikeye çağrı yapan tersinelik tarih boyunca insanın robotlaşmasını getirmiştir ve bugün yaşanan da aynen odur. Yine yeni dünya, yeni ülke, yeni insan, bağlamında eskinazileşmek insanlığın onurunu çiğnetmiş, insanların insanlığını götürmüştür. İşte yaşanan aynıyla beyan budur. Ve tüm eksik kalkışmalar önce soru sormayı unutturur, unutturmuştur. Sonra, sonrası yok, o gün bu gündür.
“ Eğitim üretim içindir, peki üretim kimin içindir?”
Fazla söze hiç gerek yoktur, Meselenin özü işte bu sorudur…
ZEYTİN YIRI VE YIRCA…
Yırca’lıların yırı dünyanın dört bir yanında duyuldu…
Zeytini dededen, inciri babadan miras, bağı bahçeyi kendi yetiştiren Yırca’lı zeytinci dedeler nineler, analar babalar bacılar, yerlerde süründürüldüler reddi miras yapmadıkları için. Mirası hak saydıkları için. Tel örgüler arkasındaki Tapulu tarlalarında zeytinliklerine hasat için bile sokulmadılar. Ve bu yasa dışı keyfiyetle yetinilmedi ve kara karaktersizlikle hanelerin yüzyıllık zeytinsel bereketleri kökten budandı. Velev ki yasa içi olsun, hiç mi yürekler sızlamaz şu daltabanlarda, hiç mi? Hiç mi bunlar? Hiçler…
Her sıkıştıklarında Allah, kitap, din mezhep diye atan o, şu bu meymenetsizler, kutsalı sadece kendi uhdelerinde sanan bu madrabazlar konu akçalı işler olunca o yüce buyruklara neden gözlerini kaparlar acaba. Üçten beşe şart olsun ki o Üç maymuncuklara çok yakında her kapı kapanacak ezelden ebede. Çünkü bir değil, bin değil, her gün yığınla ibretlik ve muamma.
“ O gökten su indirdi. O suyla her çeşit bitkiyi çıkardık. Bir yeşillik çıkardık. Ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler, hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, birbirine benzeyen ve ayrı olan zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Şüphesiz iman eden bir topluluk için bunda gerçek ibretler vardır.”
Karaya vurmuş her kötü yolculuktan sonra hep yüce öğretilere ters, o eski masallara ve yepyeni hurafelere inanma inandırma makamı oldu devlet makamları. Hangi makamdan çaldıkları olayın nevine göre hesaplanıp kitaplanıyor. Net değil ama sanki parayı veren düdüğü öttürür, düttürü dünyası ve dütleme devri hakim mevki ve makamlarda. Karada, denizde ve havada, yer altından tarlalara hep ayni terane. Zeytinden yağ çıkarmayı maharet, posayı millet sayan bu köhne anlayış bu kez gözünü kırpmadan altı binden fazla bilet kesti cehenneme ve yine ah aldı.
Odası bol sarayda ve manzarası bol balkonda, ışığı sonbaharlara emanet edenlerin posta güvercinlerini tanık göstermesi gibi bir şey şu zeytin ağaçlarının katli, katliamı. Yürütmeyi durdurma ise yürütenlerin, hükümranlarla yağ bal olan tiranların, yağcılığı görev sayıp malı götürenlerin, yağlı kapılara yağcı kuyrukçuluk edenlerin, yağlı kaplara yancılık yapanların, haramı helalı tanımaz yağ tulumlarının kesilecek ağaç bırakmadıkları gün, zeytinsi kara bir akşam üzer ancak yetişti, yetiştirildi. Şimdi hangi yakalara, hangi yağlı yakalara yapışacak karşı yakalılar. Resmen kitapsızdır bu kıyımı yapan, yaptıran, izin veren göz yuman ve içine hazmedenler. Arsız kitapsızlar, yüce kitap şöyle diyor;
“ Andolsun incire zeytine, and olsun Sına’ya ve Mekke’ye andolsun ki; biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip, Salih amel işleyenler hariçtir. Onlar için ebedi mükâfat vardır…”
Kusur kime aitse, kim kabahatli ise kim en en ise, zatın ve zevatın tüm zatı sıfatları, meziyetleri zeytuni akşamlarda meze oldu şeytana. Zeytincilerin bedduaları göğe savrulurken, zeytin dalı uzatılmasına yine geç kalındı ne hikmetse. Şikâyetler edildi, yazıldı, çizildi, direnildi, yağma yok denildi ama yine yağmalandı şu garip milletin ortak değerlerinden altı bin adeti daha. Adet yerini bulsun hesabı oradaydı devlet ama engel olmadı hıyanete. Ve emanete hıyanetlik zirve yaptı yine. Şimdi küçücük bir zeytin çekirdeğinin firavunlaşanların boğazına takılıp tıkaması yönünde temenniler dolaşıyor semalarda.
Her olayda zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkanlar bu sefer de çıkacaklar mı suyun yüzüne Allah bilir ama zıvanadan iyice çıktıkları besbelli. Kıllar kıpırdamadı zeytinlikler katledilirken. Kuş beyni kadar beyinleri olanlar, kuş kadar bile canları olmayabileceğini düşünmeden altı bin kere altı bin günaha bulandılar bu kez. Daha ne olsun, daha ne yapsınlar ibretlik. Daha neler yaşasın şu dini bütün garip millet, bu aldatmaca daha nereye kadar mezhepsizler, nereye kadar bu aldatmaca.
“O, Su ile sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. Bunlarda düşünmeyen toplum için büyük ibret vardır.”
Şimdi emeğine, zeytinine, ağacına, atadan babadan miras mülküne, emanetine sahip çıkanlar bir holding özel güvenlikçilerince azarlanıyor, dövülüyor, tartaklanıyor, yerlerde süründürülüyor ve ve de garip Yırca’lıların elleri arkadan kelepçeleniyor bu kasaplarca. Bu nasıl bir devlet olmaktır. Amerika mı burası, kim verebilir bu yetkiyi onlara ve bu emri kim vermiştir, nasıl özel mülk olur köye tapulu zeytinlikler. Özel mülke girdi vur alnının çatından oh ne ala, akla zarar bir küçük Amerikanlaşmadır yaşanan, yaşatılan. Nerede devlet nerede millet. Bu illet paçasına yapışırsa bu milletin nasıl bir özel kolluk gücü faşist devleti olma yolunu girmişliktir bu. Artı resmisi de var yandı bu millet mazallah. Dost uyur, düşman uyur büyük sermaye uyumaz, keser zeytin ağaçlarını, keser canları. O zeytin ki yüce mesajda;
“ …Ayrıca su ile Tur-i Sina’da yetişen bir zeytin ağacı yarattık ki, meyvesi yağlıdır, yiyenlere katıktır.”
Kestirme yoldan giden çok dolanır, çarşafa dolanır. Estim gürledim duyulur, kestim yok ettim olur, mantıksızlığı gelir o Yırca’lı köylülerin duvarına vurur. O garip ninelerin, anaların, ailelerin mütevazi sofrasındaki zeytin tanesini, katıklarını resmen çaldı bu Allahsızlar. Özel mözel anlaşmalarla bir güzel oturdular âlemin tapulu malına. Ama kanun dışı veya içi kesilen baş yerine konamayacağı için o altı bin kesik başın hesabını zor verir bu zebaniler. O insafsız dinsizler bir gün olur mutlaka hesaba çekilir, çekilecek iki cihanda da. Öyle tek dünyalık ampula, mampula güvenmesin hiç kimse, çünkü yüce nur ışıdığında yüzsüzlerin bin bir yüzü kararır kalır.
“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. Kandil cam içerisindedir. Cam da sanki parlayan bir yıldızdır. Doğuya ve batıya mensup olmayan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Neredeyse ateş değmeden de ışık verecek gibidir. Bu nur üstüne bir nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir, her şeyi bilir.”
Yırca’lıların yırı dünyanın dört bir yanında duyuldu. Dünya alem, yer gök artık biliyor bu bir ilk olmayan katliamın boyutunu.
“ Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerinide bilir, açığa vurduklarını da.”…
Zeytini dededen, inciri babadan miras, bağı bahçeyi kendi yetiştiren Yırca’lı zeytinci dedeler nineler, analar babalar bacılar, yerlerde süründürüldüler reddi miras yapmadıkları için. Mirası hak saydıkları için. Tel örgüler arkasındaki Tapulu tarlalarında zeytinliklerine hasat için bile sokulmadılar. Ve bu yasa dışı keyfiyetle yetinilmedi ve kara karaktersizlikle hanelerin yüzyıllık zeytinsel bereketleri kökten budandı. Velev ki yasa içi olsun, hiç mi yürekler sızlamaz şu daltabanlarda, hiç mi? Hiç mi bunlar? Hiçler…
Her sıkıştıklarında Allah, kitap, din mezhep diye atan o, şu bu meymenetsizler, kutsalı sadece kendi uhdelerinde sanan bu madrabazlar konu akçalı işler olunca o yüce buyruklara neden gözlerini kaparlar acaba. Üçten beşe şart olsun ki o Üç maymuncuklara çok yakında her kapı kapanacak ezelden ebede. Çünkü bir değil, bin değil, her gün yığınla ibretlik ve muamma.
“ O gökten su indirdi. O suyla her çeşit bitkiyi çıkardık. Bir yeşillik çıkardık. Ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler, hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, birbirine benzeyen ve ayrı olan zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Şüphesiz iman eden bir topluluk için bunda gerçek ibretler vardır.”
Karaya vurmuş her kötü yolculuktan sonra hep yüce öğretilere ters, o eski masallara ve yepyeni hurafelere inanma inandırma makamı oldu devlet makamları. Hangi makamdan çaldıkları olayın nevine göre hesaplanıp kitaplanıyor. Net değil ama sanki parayı veren düdüğü öttürür, düttürü dünyası ve dütleme devri hakim mevki ve makamlarda. Karada, denizde ve havada, yer altından tarlalara hep ayni terane. Zeytinden yağ çıkarmayı maharet, posayı millet sayan bu köhne anlayış bu kez gözünü kırpmadan altı binden fazla bilet kesti cehenneme ve yine ah aldı.
Odası bol sarayda ve manzarası bol balkonda, ışığı sonbaharlara emanet edenlerin posta güvercinlerini tanık göstermesi gibi bir şey şu zeytin ağaçlarının katli, katliamı. Yürütmeyi durdurma ise yürütenlerin, hükümranlarla yağ bal olan tiranların, yağcılığı görev sayıp malı götürenlerin, yağlı kapılara yağcı kuyrukçuluk edenlerin, yağlı kaplara yancılık yapanların, haramı helalı tanımaz yağ tulumlarının kesilecek ağaç bırakmadıkları gün, zeytinsi kara bir akşam üzer ancak yetişti, yetiştirildi. Şimdi hangi yakalara, hangi yağlı yakalara yapışacak karşı yakalılar. Resmen kitapsızdır bu kıyımı yapan, yaptıran, izin veren göz yuman ve içine hazmedenler. Arsız kitapsızlar, yüce kitap şöyle diyor;
“ Andolsun incire zeytine, and olsun Sına’ya ve Mekke’ye andolsun ki; biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip, Salih amel işleyenler hariçtir. Onlar için ebedi mükâfat vardır…”
Kusur kime aitse, kim kabahatli ise kim en en ise, zatın ve zevatın tüm zatı sıfatları, meziyetleri zeytuni akşamlarda meze oldu şeytana. Zeytincilerin bedduaları göğe savrulurken, zeytin dalı uzatılmasına yine geç kalındı ne hikmetse. Şikâyetler edildi, yazıldı, çizildi, direnildi, yağma yok denildi ama yine yağmalandı şu garip milletin ortak değerlerinden altı bin adeti daha. Adet yerini bulsun hesabı oradaydı devlet ama engel olmadı hıyanete. Ve emanete hıyanetlik zirve yaptı yine. Şimdi küçücük bir zeytin çekirdeğinin firavunlaşanların boğazına takılıp tıkaması yönünde temenniler dolaşıyor semalarda.
Her olayda zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkanlar bu sefer de çıkacaklar mı suyun yüzüne Allah bilir ama zıvanadan iyice çıktıkları besbelli. Kıllar kıpırdamadı zeytinlikler katledilirken. Kuş beyni kadar beyinleri olanlar, kuş kadar bile canları olmayabileceğini düşünmeden altı bin kere altı bin günaha bulandılar bu kez. Daha ne olsun, daha ne yapsınlar ibretlik. Daha neler yaşasın şu dini bütün garip millet, bu aldatmaca daha nereye kadar mezhepsizler, nereye kadar bu aldatmaca.
“O, Su ile sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. Bunlarda düşünmeyen toplum için büyük ibret vardır.”
Şimdi emeğine, zeytinine, ağacına, atadan babadan miras mülküne, emanetine sahip çıkanlar bir holding özel güvenlikçilerince azarlanıyor, dövülüyor, tartaklanıyor, yerlerde süründürülüyor ve ve de garip Yırca’lıların elleri arkadan kelepçeleniyor bu kasaplarca. Bu nasıl bir devlet olmaktır. Amerika mı burası, kim verebilir bu yetkiyi onlara ve bu emri kim vermiştir, nasıl özel mülk olur köye tapulu zeytinlikler. Özel mülke girdi vur alnının çatından oh ne ala, akla zarar bir küçük Amerikanlaşmadır yaşanan, yaşatılan. Nerede devlet nerede millet. Bu illet paçasına yapışırsa bu milletin nasıl bir özel kolluk gücü faşist devleti olma yolunu girmişliktir bu. Artı resmisi de var yandı bu millet mazallah. Dost uyur, düşman uyur büyük sermaye uyumaz, keser zeytin ağaçlarını, keser canları. O zeytin ki yüce mesajda;
“ …Ayrıca su ile Tur-i Sina’da yetişen bir zeytin ağacı yarattık ki, meyvesi yağlıdır, yiyenlere katıktır.”
Kestirme yoldan giden çok dolanır, çarşafa dolanır. Estim gürledim duyulur, kestim yok ettim olur, mantıksızlığı gelir o Yırca’lı köylülerin duvarına vurur. O garip ninelerin, anaların, ailelerin mütevazi sofrasındaki zeytin tanesini, katıklarını resmen çaldı bu Allahsızlar. Özel mözel anlaşmalarla bir güzel oturdular âlemin tapulu malına. Ama kanun dışı veya içi kesilen baş yerine konamayacağı için o altı bin kesik başın hesabını zor verir bu zebaniler. O insafsız dinsizler bir gün olur mutlaka hesaba çekilir, çekilecek iki cihanda da. Öyle tek dünyalık ampula, mampula güvenmesin hiç kimse, çünkü yüce nur ışıdığında yüzsüzlerin bin bir yüzü kararır kalır.
“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. Kandil cam içerisindedir. Cam da sanki parlayan bir yıldızdır. Doğuya ve batıya mensup olmayan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Neredeyse ateş değmeden de ışık verecek gibidir. Bu nur üstüne bir nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir, her şeyi bilir.”
Yırca’lıların yırı dünyanın dört bir yanında duyuldu. Dünya alem, yer gök artık biliyor bu bir ilk olmayan katliamın boyutunu.
“ Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerinide bilir, açığa vurduklarını da.”…
8 Kasım 2014 Cumartesi
GÖÇ ÜÇLEMESİ, ‘BİNLERCE YILDAN SÜZÜLEN YÜZYILLIK DİRENİŞİN DEV ADAMI OLMAK’…
GÖÇ ÜÇLEMESİ, ‘BİNLERCE YILDAN SÜZÜLEN YÜZYILLIK DİRENİŞİN DEV ADAMI OLMAK’…
Göç; yaşanan toplumsal heyelanları unutarak veya asla unutmayarak, yerli yersiz veya tam odağında heyecanlarla yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır, yağmur çamur, kar tipi demeden alaca karanlıkta çıkılan yollarda. Ve bir tutukluk yaşar yolcular ve bir tutukluluk yaşatır bal can doğa. Ve o doğanın insan müsveddelerine geceden gün doğar…
Etnik yağmalama mekanikleşince, göçe, yağmura ve seline irkilerek selam durur al yeşile boyalı bereketli topraklar. Topağında, toprağında nice selam salâvat saklıdır bal ormanlarının unutulur. Arı kuşları cennetinde karınca kararınca yüzyıllar boyunca kadere küsmeden yaşanmışlıklar vardır korkusuzca unutturulur. Derinliğine engin, siyaha çalan denizlere dökülen nice akarsularda abdest almışlıklar saklıdır solan anılarda uyutulur. Aleyhine Aleykum selamdır bu kez gönül camına, gözlük camına vuran, emanet çamlara selam duran, gözyaşı damlalarına, danelerine ismini cismini veren. Ancak nutku donduran uğrulara, uğruların uğursuz utkularına sahne olur tarihin kara yaprakları.
Oysa nice fetihler yaşadı bu coğrafya, cennetsel doğa. Birinci dünya savaşının başladığı güne dek binlerce yıl ve sonrasında tam yüz yıl nice acılara göğüs gerdi bu millet, memleket memleket. Her güneşsiz gününe denk hüzün yüklü yıl dönümleri yaşadığında yaralı yürekler bir kez daha hazanı yaşar ve yasa bağlanır göç yolları. Hiç durmaksızın hala ayni yıkım, kırım politikaları ve haki ceketlileri dolaşır bu eşsiz patikaları. Tahta kimin çıktığı, tahttan kimin indirileceği, tahtın değersizleşip tahtalaştığı bu göç sağanağında hiçte önemli değildir. Göçmen bulutlar arası bir aydınlanma yeter sarı dosyaların içindeki zarfların açıklanmasına, yürek dayanmaz fotoğrafların algılanmasına.
Dere, tepe, düz, deniz demeden yağmura çamura bulanan, cılız şimşekler ve galiz gök gürültüleri ile balyalanan bu tarifi zor tüm yolculuklar ballı canlı natürelliğe elvedadır aslında, sadece göçmek değil. Oysa İsevilerin seferberlik ilanlarına karşı teskerelendirme günlerinde gönüllü askerlik tercihi yapan kayıpların emanetidir bu doğa. Hala oralarda doğanlara ve hala direnenlere emanettir har. Ve nice yolcular gelip geçmiştir, nice göçler akmıştır zaman köprüsünün altından. Görülecek günler diri diri gömülür toprağa ve gösterilecek hünerler varsa da sahte dünyada darlanır. Ve dahası sönmeye yüz tuttukça harlanır mikro-makro faşistlik yüzsüzlerce.
Harmanlar nice mübarek fetihler ve nice solak fatihler gördüğünü asla unutmaz. Ve yeniden canlanır doğa dere tepe düz deniz demeden. Omuzlara bir yük değil, yağmurda sağanakta, güneşte ayazda parlayan ve omuzdaşlara yakışan kızıl dominodur hürriyet. Asker ağalarından armağandır bu sancak göğüste taşınan, canı teslim etmeden esir verilmeyen. İhatanın desteklenmesidir aslında işte bulandırılan derelerden ak sularıyla kuzey doğudan en batıya ve en doğuya, Karadenizden Egeye akan ve inançla karşı durulan.
Sinesinde göç, sürgün, vurgun ama ata paşa olgunluğunda bir duruşun durusu ve kıyıma, yıkıma uğratılan bir neslin nesi, binlerce yıldan süzülen yüzyıllık direnişin devamı olmaktır muhacirlik. Her göçer, göçmen, gurbetçi haneye düşen, uğrayan ve hanlaşan ise vatan hasretliğidir…
Meydan meydan gözler önünde göç yağmuruna, sürgün seline kapılanlar, sakin bir hırs ile soylu soplu küheylanın yolunu beklerler hala. Ve bekleyiş uzar uzadıkça da, kapılanmalar yerine nice kahramanlıklar, destan destelemişlikler kazınır maziye. Hey gülüm Bal can coğrafya, hey gidi Karadeniz Ege, Duna Dobruca, farzından falezine, çalı dikeninden semaya yükselen ipek yapraklarına hasretlik, yarenlik, darendelik hala orayadır. Kaldır başını, dik dur hey aslan evladı fısıltıları dolaşır hala yüreklerde, sakın yılma insan evladı parlar ılım ışık düşen yıldırımlarda. Bir şimşektir çakar alınların çatında ve kurban olmalar başlar. Tül perdeler arkasında ana baba duası almışlık yatar. Ve kör topal hemşeriliği vardır ezelden ebede abideleşen. Hey gurur sen ne beter bir sağanaksın, yılmak uğramaz asla bu öksüz kalan topraklara. Ellerde, dillerde, tellerde barış güvercini ve özgürlük türküsü hala direnilir, direnilir.
Tüm göç yağmurlarına ve sürgün sellerine karşın, hala dayanan ve dayandıkça güçlenen bu bağlarda, bal canlarda nice sefer görev emirleri asılıdır kireç boyalı duvarlarda. Astı üstü budur, emirler direkt gönüldedir rütbelerde ve dillerde değil. Hala kayıp dünyalar bileklerdeki nabızda atar. O vakit ki yerinmeden haki ceketleri çıkartma anıdır çıkarılır, çıkarılmıştır. Ama sonrasında anılarda bulanıklaşan silik görüntülerdir yürek yakan. Haki ceketler tahta serildiğinde bunca savaşların başlatıldığı o ilk günlere lanet okunur her dilden. Her definde tüm etnik savaşlar def edilir tezelden, tek elden. O mezar taşsız garipler ki nice fetihlerin fatihidirler erinde geçinde, bal canlar geçidinde, dost eller gecikince.
Gün güne tadı kaçan biçimde yaşamaktır ve adaletten şikâyet edilen günlerin yağmurlarından arınmakla başlar sürgünlük. Tapusal kayıt hatalarıyla uzar cennet vatanın iç yangınları. Nice haksız eleştiriler yapılsa da, hakkıyla elde edilmiş tüm kazanımlardır aslolan ve tarih onları efsaneleştirir. Benlik, bencillik bir yana ortam en doğalından yaratıldıkça her gidilen fethedilen, yüzyıllarca direnip en sonunda apar topar gelinen o doğa, o topraklar derinliğine derin yaradır hala gamlı yüreklerde. Muhacirlikten bir türlü kurtulamayanlara, mutlak bir muhaliflik yağdırır yetim bulutlar. Ve geç, göç derken yağmur önü ve ertesi ve kertesi sığınılan yine o doğadır, cana bal, bal candır.
Er veya geç doğanın dikkatini çeken her mukayese sonrası varılan sonuç bellidir;
Yağmura, sele ve yele takılan göçlere ve sinesinde göç, sürgün, vurgun taşıyanlara, ata paşa olgunluğunda duruşunu hiç bozmayanlara ve kıyıma, yıkıma uğratılan bir neslin nesli hanlarına, binlerce yıldan süzülen yüzyıllık direnişin devamı, dev adamı olan muhacirlere, her göçer, göçmen, gurbetçi haneye düşen, uğrayan ve hanlaşan vatan hasretliğine içten ve inceden bir selam duruş. Varılan sonuç yürekten bir selam duruştur.
O duruş ki alla yeşile boyalı bu topraklarda ve bal can o topraklarda varoluşun temelidir…
Göç; yaşanan toplumsal heyelanları unutarak veya asla unutmayarak, yerli yersiz veya tam odağında heyecanlarla yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır, yağmur çamur, kar tipi demeden alaca karanlıkta çıkılan yollarda. Ve bir tutukluk yaşar yolcular ve bir tutukluluk yaşatır bal can doğa. Ve o doğanın insan müsveddelerine geceden gün doğar…
Etnik yağmalama mekanikleşince, göçe, yağmura ve seline irkilerek selam durur al yeşile boyalı bereketli topraklar. Topağında, toprağında nice selam salâvat saklıdır bal ormanlarının unutulur. Arı kuşları cennetinde karınca kararınca yüzyıllar boyunca kadere küsmeden yaşanmışlıklar vardır korkusuzca unutturulur. Derinliğine engin, siyaha çalan denizlere dökülen nice akarsularda abdest almışlıklar saklıdır solan anılarda uyutulur. Aleyhine Aleykum selamdır bu kez gönül camına, gözlük camına vuran, emanet çamlara selam duran, gözyaşı damlalarına, danelerine ismini cismini veren. Ancak nutku donduran uğrulara, uğruların uğursuz utkularına sahne olur tarihin kara yaprakları.
Oysa nice fetihler yaşadı bu coğrafya, cennetsel doğa. Birinci dünya savaşının başladığı güne dek binlerce yıl ve sonrasında tam yüz yıl nice acılara göğüs gerdi bu millet, memleket memleket. Her güneşsiz gününe denk hüzün yüklü yıl dönümleri yaşadığında yaralı yürekler bir kez daha hazanı yaşar ve yasa bağlanır göç yolları. Hiç durmaksızın hala ayni yıkım, kırım politikaları ve haki ceketlileri dolaşır bu eşsiz patikaları. Tahta kimin çıktığı, tahttan kimin indirileceği, tahtın değersizleşip tahtalaştığı bu göç sağanağında hiçte önemli değildir. Göçmen bulutlar arası bir aydınlanma yeter sarı dosyaların içindeki zarfların açıklanmasına, yürek dayanmaz fotoğrafların algılanmasına.
Dere, tepe, düz, deniz demeden yağmura çamura bulanan, cılız şimşekler ve galiz gök gürültüleri ile balyalanan bu tarifi zor tüm yolculuklar ballı canlı natürelliğe elvedadır aslında, sadece göçmek değil. Oysa İsevilerin seferberlik ilanlarına karşı teskerelendirme günlerinde gönüllü askerlik tercihi yapan kayıpların emanetidir bu doğa. Hala oralarda doğanlara ve hala direnenlere emanettir har. Ve nice yolcular gelip geçmiştir, nice göçler akmıştır zaman köprüsünün altından. Görülecek günler diri diri gömülür toprağa ve gösterilecek hünerler varsa da sahte dünyada darlanır. Ve dahası sönmeye yüz tuttukça harlanır mikro-makro faşistlik yüzsüzlerce.
Harmanlar nice mübarek fetihler ve nice solak fatihler gördüğünü asla unutmaz. Ve yeniden canlanır doğa dere tepe düz deniz demeden. Omuzlara bir yük değil, yağmurda sağanakta, güneşte ayazda parlayan ve omuzdaşlara yakışan kızıl dominodur hürriyet. Asker ağalarından armağandır bu sancak göğüste taşınan, canı teslim etmeden esir verilmeyen. İhatanın desteklenmesidir aslında işte bulandırılan derelerden ak sularıyla kuzey doğudan en batıya ve en doğuya, Karadenizden Egeye akan ve inançla karşı durulan.
Sinesinde göç, sürgün, vurgun ama ata paşa olgunluğunda bir duruşun durusu ve kıyıma, yıkıma uğratılan bir neslin nesi, binlerce yıldan süzülen yüzyıllık direnişin devamı olmaktır muhacirlik. Her göçer, göçmen, gurbetçi haneye düşen, uğrayan ve hanlaşan ise vatan hasretliğidir…
Meydan meydan gözler önünde göç yağmuruna, sürgün seline kapılanlar, sakin bir hırs ile soylu soplu küheylanın yolunu beklerler hala. Ve bekleyiş uzar uzadıkça da, kapılanmalar yerine nice kahramanlıklar, destan destelemişlikler kazınır maziye. Hey gülüm Bal can coğrafya, hey gidi Karadeniz Ege, Duna Dobruca, farzından falezine, çalı dikeninden semaya yükselen ipek yapraklarına hasretlik, yarenlik, darendelik hala orayadır. Kaldır başını, dik dur hey aslan evladı fısıltıları dolaşır hala yüreklerde, sakın yılma insan evladı parlar ılım ışık düşen yıldırımlarda. Bir şimşektir çakar alınların çatında ve kurban olmalar başlar. Tül perdeler arkasında ana baba duası almışlık yatar. Ve kör topal hemşeriliği vardır ezelden ebede abideleşen. Hey gurur sen ne beter bir sağanaksın, yılmak uğramaz asla bu öksüz kalan topraklara. Ellerde, dillerde, tellerde barış güvercini ve özgürlük türküsü hala direnilir, direnilir.
Tüm göç yağmurlarına ve sürgün sellerine karşın, hala dayanan ve dayandıkça güçlenen bu bağlarda, bal canlarda nice sefer görev emirleri asılıdır kireç boyalı duvarlarda. Astı üstü budur, emirler direkt gönüldedir rütbelerde ve dillerde değil. Hala kayıp dünyalar bileklerdeki nabızda atar. O vakit ki yerinmeden haki ceketleri çıkartma anıdır çıkarılır, çıkarılmıştır. Ama sonrasında anılarda bulanıklaşan silik görüntülerdir yürek yakan. Haki ceketler tahta serildiğinde bunca savaşların başlatıldığı o ilk günlere lanet okunur her dilden. Her definde tüm etnik savaşlar def edilir tezelden, tek elden. O mezar taşsız garipler ki nice fetihlerin fatihidirler erinde geçinde, bal canlar geçidinde, dost eller gecikince.
Gün güne tadı kaçan biçimde yaşamaktır ve adaletten şikâyet edilen günlerin yağmurlarından arınmakla başlar sürgünlük. Tapusal kayıt hatalarıyla uzar cennet vatanın iç yangınları. Nice haksız eleştiriler yapılsa da, hakkıyla elde edilmiş tüm kazanımlardır aslolan ve tarih onları efsaneleştirir. Benlik, bencillik bir yana ortam en doğalından yaratıldıkça her gidilen fethedilen, yüzyıllarca direnip en sonunda apar topar gelinen o doğa, o topraklar derinliğine derin yaradır hala gamlı yüreklerde. Muhacirlikten bir türlü kurtulamayanlara, mutlak bir muhaliflik yağdırır yetim bulutlar. Ve geç, göç derken yağmur önü ve ertesi ve kertesi sığınılan yine o doğadır, cana bal, bal candır.
Er veya geç doğanın dikkatini çeken her mukayese sonrası varılan sonuç bellidir;
Yağmura, sele ve yele takılan göçlere ve sinesinde göç, sürgün, vurgun taşıyanlara, ata paşa olgunluğunda duruşunu hiç bozmayanlara ve kıyıma, yıkıma uğratılan bir neslin nesli hanlarına, binlerce yıldan süzülen yüzyıllık direnişin devamı, dev adamı olan muhacirlere, her göçer, göçmen, gurbetçi haneye düşen, uğrayan ve hanlaşan vatan hasretliğine içten ve inceden bir selam duruş. Varılan sonuç yürekten bir selam duruştur.
O duruş ki alla yeşile boyalı bu topraklarda ve bal can o topraklarda varoluşun temelidir…
7 Kasım 2014 Cuma
BİR YAZ MAVİSİ YOLCULUĞUDUR’ GÖÇ …
BİR YAZ MAVİSİ YOLCULUĞUDUR’ GÖÇ …
On yıllar sonra bir göç konferansına konudur, referanstır, yazılan veya yazılmayan kısmıyla, usulca söylenen, kulaklara fısıldanan, akılda kalan ve anımsanan kadarıyla kar kış kıyamet ansızın başlayan ‘bir yaz mavisi yolculuk’ları…
Mikro faşist çığırtkanlar ve hayınlar hala delirtiyor suya hasret susamışlığın rengini balcanlarda, balkonlarda. Ve sırıtıyor en aykırı zamanda yarım kalmış sevdalar o susamışlık ve suskunlukta kuruyan topraklara. Limansızlığın o derin boyutunda, gözyaşları bezeli nem savrulur tüm yolculuklara ve göğün yüzü kızarır arından.
Bir yaz mavisi yolculuğudur göç, karda kışta, çayda çamurda başlayan ve zoraki hayat gemisine yüklenen. Ellerde seyri zor keyfi isyanlar ve yürek yangınları, dillerde kıvrak ve narin ağıtlar ve nice ayrılıklar. Yaşanır tüm yaşanmaz bilinen ve görünenler bir kalemde. Asla unutulmaz ama unutulmuş sayılır binbir türlü nedenlerle. Fırtına gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu…
Kutlu olsun tüm kayıplar, tüm ayrılıklar ve o en aykırı serüvenler. Her ne kadar kutlulansa da avaz avaz alazlanan, kırılgan yüreklerde inanmayışı perçinleyen dualarla bile evvel zaman içindeyi anlatan o insanlık ötesi masallardan ve masal canavarlarından hiç kurtulamaz yaz mavisi yolcuları. Vedalar ve vedialar ise akarsuları, denizleri, denizler ötesi okyanusları taşıran bir damla gözyaşı zerresinde gizlidir. Rengârenk çiçek saksıları dizili pencerelere vuran yaz güneşinden içeriye, kar kış kıyamet yarınlara sürülüş ve dökülmeler, defteri dürülmüşlükler süzülür. Ve eksik korunmuşlukların yer sergisinde ruhun en renkli alacasına o ısrarcı kırılganlık ve kahramanlıklar yön verir.
Öyleki, tüyler ürperten ıslak saatlerde başörtüsünden gözbağından damlar vicdan sızlatan emir ve demir yüklü yolculuklar. Göğsünde ismi yazılı makro faşist sorguçların mekanik bir gıcırtıyı andıran sesleri çalınır kulaklara. Ve her dem bir türlü yetişmeyen, yettik seslerine kabartılır yaralı yürekler. Sürüklenilen uzaklaşmalar yaşanırken tüm insanlık sırları en yakına vurur harabatını ve garabetini. Ve bir garip iskelelere düşer gölgeler ve ana kucağına sığınır solan güller. Acımasızca gülleyi savuran, silleyi indirenlerin rahatlığı ve pervasızlığı yaralar gönülleri. Yüreğe korkular musallat olsa da korkulmaz asla kefereden. Sonuçta oltaya takılır cesaret ve yiğitlik dışında her şeyden çoktan vazgeçmişlik vurur dalga dalga kıyılara. Sefereler açıkça yazmasa da seferi ve seferileri, taşınır on yıllar sonrasına kurgusuz, kuşkusuz alenen göç olgusu.
Karda kışta, çayda çamurda, karada denizde başlanan ve hayat gemisine yüklenen ‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç. Nice yanıtsız haykırışlar saklıdır heybelerde. Saklanılır mavinin en karanlığında anıların sıcağına. Denizin ay yüzlü sıkılganlığında ise en keskin acılar yaşanır. Karabasan gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu…
‘Bir yaz mavisi yolculuğu’ yazılsa da alınlara, ağırdır ve ağrıtır bedenleri yolculuklar ve yolculukta başa gelenler. Sanki gün ağartan dönencelere döner yüzünü insanlık ve görmez hiçbir şeyi. Oysa ekmek arası akıl yemek gibi bir şeydir tarihin yapraklarından al renkte süzülenler. Bu saf ve Kafdağı ötesi bitkinliği ve bitmişliği haykırsa da gözler, sözde kendi kendine süren normal bir muhaceret ve ağır safariliktir kayda geçenler. Tüm gecelere sızar yürek sızlatan arsızlıklar, ayarsızlıklar ve bir gün mutlaka, beklenen yolculuklar bir yaz mavisi ertesine ertelenemez hiç. Er geç çıkılacak sayılır yola ve vira bismillah çekilir.
Deniz püskülü gökyüzünde mavi bulutların korumasında kaç çeşit yalancı şahitlik yüzer. Yüzer yüzmesine de yüzsüzlüğün yüksünmesidir arkada bırakılanlar. Semtlerin adlarına yansıyan ışıklar, eşikler ve de beşikler bırakılır mezalimcinin merhametine. Ve gökyüzünde sahipsiz gemiler yüzer anayurda doğru. Yükleri ağlamaklı düşünceler ve masumiyetin suskunluğudur sadece. Tepeden tırnağa arınmışlık kanatlanınca semaya satılmış rüzgârlar ve paranın neferi kefereler işbaşı yaparlar. Ve çaresiz kuşların kanatlarına fırtınalı isyanlar yapışır. İşte tam o anda başlar bir yaz mavisi yolculuğu ve şarkılar vurur elleri, telleri ve tenleri gurbet gurbet.
‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç, çayda çırada, karda kışta, çamurda başlayan ve bitişi olmayan. Çağa ne ayıplar, ne kayıplar çağlar ve çığ gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu, yolcuları hala ağlar…
Kutlu olsun tüm terk edişler, özlü sözlü, yazılı ser verilen serüvenler. Serüvenlerdeki kahraman yolcular, nutku dolduran utkular, kutlu olsun. Hayat salıncağında hep tek kişilik monologlar sallanıp durur ama tutkusu milyonları vurur. O durulukta ve durgunlukta tahterevallinin bir ucunda kan donduran terk edişler diğer ucunda durduk yerde topraktan taşan ve haykıran ayrılıklar terler. Ve tam ortaya oturur bitmeyen kavgaların romansı, savaşların romanı ve koskoca hasret. Bozar tüm dengeleri hicret ve başlar esaret. Birlikte sallandıkça salda anılar, allanır yüzler ve yolcunun yüreği döner, başı düşer. O döngüde aşkla özlem dolaplarındaki tüm raflar sarsılır. Camdan kalpler kırılır ve yalancı bir dünyada yaşanmış öykülere savrulur tüm ‘bir yaz mavisi yolculukları’.
‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç…
On yıllar sonra bir göç konferansına konudur, referanstır, yazılan veya yazılmayan kısmıyla, usulca söylenen, kulaklara fısıldanan, akılda kalan ve anımsanan kadarıyla kar kış kıyamet ansızın başlayan ‘bir yaz mavisi yolculuk’ları…
Mikro faşist çığırtkanlar ve hayınlar hala delirtiyor suya hasret susamışlığın rengini balcanlarda, balkonlarda. Ve sırıtıyor en aykırı zamanda yarım kalmış sevdalar o susamışlık ve suskunlukta kuruyan topraklara. Limansızlığın o derin boyutunda, gözyaşları bezeli nem savrulur tüm yolculuklara ve göğün yüzü kızarır arından.
Bir yaz mavisi yolculuğudur göç, karda kışta, çayda çamurda başlayan ve zoraki hayat gemisine yüklenen. Ellerde seyri zor keyfi isyanlar ve yürek yangınları, dillerde kıvrak ve narin ağıtlar ve nice ayrılıklar. Yaşanır tüm yaşanmaz bilinen ve görünenler bir kalemde. Asla unutulmaz ama unutulmuş sayılır binbir türlü nedenlerle. Fırtına gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu…
Kutlu olsun tüm kayıplar, tüm ayrılıklar ve o en aykırı serüvenler. Her ne kadar kutlulansa da avaz avaz alazlanan, kırılgan yüreklerde inanmayışı perçinleyen dualarla bile evvel zaman içindeyi anlatan o insanlık ötesi masallardan ve masal canavarlarından hiç kurtulamaz yaz mavisi yolcuları. Vedalar ve vedialar ise akarsuları, denizleri, denizler ötesi okyanusları taşıran bir damla gözyaşı zerresinde gizlidir. Rengârenk çiçek saksıları dizili pencerelere vuran yaz güneşinden içeriye, kar kış kıyamet yarınlara sürülüş ve dökülmeler, defteri dürülmüşlükler süzülür. Ve eksik korunmuşlukların yer sergisinde ruhun en renkli alacasına o ısrarcı kırılganlık ve kahramanlıklar yön verir.
Öyleki, tüyler ürperten ıslak saatlerde başörtüsünden gözbağından damlar vicdan sızlatan emir ve demir yüklü yolculuklar. Göğsünde ismi yazılı makro faşist sorguçların mekanik bir gıcırtıyı andıran sesleri çalınır kulaklara. Ve her dem bir türlü yetişmeyen, yettik seslerine kabartılır yaralı yürekler. Sürüklenilen uzaklaşmalar yaşanırken tüm insanlık sırları en yakına vurur harabatını ve garabetini. Ve bir garip iskelelere düşer gölgeler ve ana kucağına sığınır solan güller. Acımasızca gülleyi savuran, silleyi indirenlerin rahatlığı ve pervasızlığı yaralar gönülleri. Yüreğe korkular musallat olsa da korkulmaz asla kefereden. Sonuçta oltaya takılır cesaret ve yiğitlik dışında her şeyden çoktan vazgeçmişlik vurur dalga dalga kıyılara. Sefereler açıkça yazmasa da seferi ve seferileri, taşınır on yıllar sonrasına kurgusuz, kuşkusuz alenen göç olgusu.
Karda kışta, çayda çamurda, karada denizde başlanan ve hayat gemisine yüklenen ‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç. Nice yanıtsız haykırışlar saklıdır heybelerde. Saklanılır mavinin en karanlığında anıların sıcağına. Denizin ay yüzlü sıkılganlığında ise en keskin acılar yaşanır. Karabasan gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu…
‘Bir yaz mavisi yolculuğu’ yazılsa da alınlara, ağırdır ve ağrıtır bedenleri yolculuklar ve yolculukta başa gelenler. Sanki gün ağartan dönencelere döner yüzünü insanlık ve görmez hiçbir şeyi. Oysa ekmek arası akıl yemek gibi bir şeydir tarihin yapraklarından al renkte süzülenler. Bu saf ve Kafdağı ötesi bitkinliği ve bitmişliği haykırsa da gözler, sözde kendi kendine süren normal bir muhaceret ve ağır safariliktir kayda geçenler. Tüm gecelere sızar yürek sızlatan arsızlıklar, ayarsızlıklar ve bir gün mutlaka, beklenen yolculuklar bir yaz mavisi ertesine ertelenemez hiç. Er geç çıkılacak sayılır yola ve vira bismillah çekilir.
Deniz püskülü gökyüzünde mavi bulutların korumasında kaç çeşit yalancı şahitlik yüzer. Yüzer yüzmesine de yüzsüzlüğün yüksünmesidir arkada bırakılanlar. Semtlerin adlarına yansıyan ışıklar, eşikler ve de beşikler bırakılır mezalimcinin merhametine. Ve gökyüzünde sahipsiz gemiler yüzer anayurda doğru. Yükleri ağlamaklı düşünceler ve masumiyetin suskunluğudur sadece. Tepeden tırnağa arınmışlık kanatlanınca semaya satılmış rüzgârlar ve paranın neferi kefereler işbaşı yaparlar. Ve çaresiz kuşların kanatlarına fırtınalı isyanlar yapışır. İşte tam o anda başlar bir yaz mavisi yolculuğu ve şarkılar vurur elleri, telleri ve tenleri gurbet gurbet.
‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç, çayda çırada, karda kışta, çamurda başlayan ve bitişi olmayan. Çağa ne ayıplar, ne kayıplar çağlar ve çığ gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu, yolcuları hala ağlar…
Kutlu olsun tüm terk edişler, özlü sözlü, yazılı ser verilen serüvenler. Serüvenlerdeki kahraman yolcular, nutku dolduran utkular, kutlu olsun. Hayat salıncağında hep tek kişilik monologlar sallanıp durur ama tutkusu milyonları vurur. O durulukta ve durgunlukta tahterevallinin bir ucunda kan donduran terk edişler diğer ucunda durduk yerde topraktan taşan ve haykıran ayrılıklar terler. Ve tam ortaya oturur bitmeyen kavgaların romansı, savaşların romanı ve koskoca hasret. Bozar tüm dengeleri hicret ve başlar esaret. Birlikte sallandıkça salda anılar, allanır yüzler ve yolcunun yüreği döner, başı düşer. O döngüde aşkla özlem dolaplarındaki tüm raflar sarsılır. Camdan kalpler kırılır ve yalancı bir dünyada yaşanmış öykülere savrulur tüm ‘bir yaz mavisi yolculukları’.
‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç…
3 Kasım 2014 Pazartesi
GÖÇ; HAYATLAR DEĞİŞİR VE DÜZEN BOZULUR…
GÖÇ; HAYATLAR DEĞİŞİR VE DÜZEN BOZULUR…
Yüzyıllarca emek verip, kan ter çalışıp el yurdunu vatan, vatanı cennet eyleyip, o güller şehrinden, güller adasından, güller ülkesinden ağlaya ağlaya vazgeçmenin ve umuda yolculuğun, hayatı bütün acılara karşın yüreklice kucaklayabilmenin ve kötü tüm anıları yaşanmamış ve yok sayabilmenin ve öz yurdunda el sanılmanın adıdır göç, muhacirlik soyadıdır.
Düzen bozulur ve hayatlar değişir…
Göç öyle bir kör olası olgudur ki; bir solukta yaşanır varsıllıktan yoksulluğa geçiş. Belgelere geçer nitelikte bir savruluştur sonsuzluğa yürüyüş, köşe bucak saklansa da acı anıları ve silinmez izleri. O sürülüşte acıyı en şiddetli dozda yaşamak, yine de yaşama dört elle sarılmaktır hayata geçirilen. Muhtelif dönemlerde anayurda göç eden ve göçle yepyeni hayatlara yelken açan herkesin hayat hikâyeleri yazılmamış koca koca kitaplardır tarihe hak ettiği notu düşmeyen. Hangi yılmaz dil anlatabilir, hangi keskin kalem yazabilir, hangi can dayanır bu sürgünlere.
Hayatlar değişir ve düzen bozulur…
Bir kahrolası savaştır, savaşılır, savaş kazanılır veya kaybedilir. Ama her durumda olan suçsuz insanlara özellikle kadınlara ve çocuklara olur. Onlar çekerler en ağır biçimde ezayı, cefayı, ıstırabı. Ve nice düşülmez görülen hallere düşülür yekten ve toptan. Yüreklerin dayanmayacağı, açlıktan kıtlıktan kırılma yeğlenecek nice kötülükleri sıralar tüm savaşlar ve savaş bitimleri. Ve çekilen azap ve yıkımlar ve yıkıntılar geçmişle uzlaşmayı gelecekle kucaklaşmayı kapkara sulara gömer. Derme çatma limanlara, her türlü delik deşik deniz vasıtasıyla zor atarlar kendilerini. Bu sonu asla gelmeyecek göç yürüyüşüne çıkanların binlerce yıllık kederidir, kaderidir. Göç, telefattır, kaybolan insanlar demektir, gereğince tefrikalanmamış kaybeden insanlık öyküsüdür. Ve göçenler de etten kemiktendi öykünmesiyle hatırlanır insan olmak.
Hayatlar tümden değişir ve bozulur düzen…
Çoğu göç uluslararası bir yolculuktur, bütün sevdiklerini ya gerisinde bırakan ya da kavuşamamak üzere kaybedenlerin anılarında hala capcanlı yaşayan. Kaçınılmaz akıbet geleceğe benzersiz zirveler ekledikçe yeni ve yenilenen kimliklerle soysal hayaller paylaşmak da zorlaşır. Ve sosyal hayatta göçün ardındaki sırlara yabancılaşma başlar ister istemez. Öyle ki hiçbir şey artık eskisi gibi asla olmaz ve kalmaz. Dünyanın en vahşi dönemlerine has bu sarsıntı, hangi coğrafya olursa olsun tüm göçerlere karanlık zindanlara müebbetliği başlatır. Yaranamaz iki dünyaya da muhacir, kabullendiremez kendini kimseye ve yürekteki hasret büyür de büyür ana yurtta yaşansa da. Gerçekler buharlaşır her lodosta sızlatır burunları, ıtır ıtır kokar güller ve yürekler her hatırlayışta tekrardan yanar. Göçerlerin gönüllerinde yalancı sıcak eğlenişler, en inanılmaz düşler, cevabı bulunamaz sorular yatar. Ve onlara çare arar, sakat yüzyılın yangınında yanan hasta adam. Ve küllenir o günlerin asarı, hasarı. Nice devran hüküm sürer, geçer, sürer ama hayatın mucizelerine inanmayan sürgünlük bitmez hiç, yüreklerden taşar, akıllarda yaşar.
Değiştikçe değişir hayatlar ve düzen bozulur…
Medet umulan her parıltının içi boş, dışı fiyakalıdır ama kanmaz, aldanmaz geçmişinde göçerlik yatanlar. İnlemelerini hiç kimse duymadan, naralarını kimselere duyuramadan bu yalan alemden göçer giderler. Hüzün çoktan unutulmuş, gurur kara dağlara emanettir artık. Ve arkalarında yüzyıllardır değişmeyen değiştirilemeyecek bir ürküntü ve sessizlik bırakırlar sadece. İnsanına kol kanat geremeyen bir sultanın acizliğidir başa gelenlerin tümüne asıl neden. Ve tarihin altın sarısı yaprakları asker çizmeleri altında ezilir, çamurlaşır. Çok yönlü bir arayış, diline, dinine ve milletine çok katmanlı bir yabancılaşmadır her göç.
Değişir hayatlar ve değiştikçe bozulur düzen…
Kılavuzu duygu olan hiçbir kavramı bilimsel veya değil hiçbir sorgulama açıklayamaz net biçimde. İşte göç odur ve içinde sürgünü barındıran ve çağrıştıran her yolculuktaki kara yazgı ve ağır zarar veren yaşanmışlıklar dünya malıyla onarılamaz. Saflığını ve coşkusunu asla kaybetmeyenler her adımda yeniden yaşar o serüveni. Ve en yakınlarına bile bahis etmezler, mezara götürürler mezalimi. Ve ışıklar berraklaşır, düşünceler dile gelir, davası görülmemiş belgelere yansır, siyah beyaz fotoğraflara sızar acılar ve canlar bir kez daha, bir kez daha yanar. O belgelerde ne isimler vardır isimsiz, zihni allak bullak eden ne tipik göç hikâyeleri vardır kahramanları isimsiz. Ama imkânsızı imkânsız olmaktan çıkaran, inançlı mı inançlı, and içmişlerin ters yüz olan hayatları saklıdır zaman tarlasına avuç avuç ekilen.
Hayatlar değiştikçe değişir ve düzen bozulur…
Her türlü bireysel dürtüden yoksun sosyal bir yok oluş, sebepsiz bir soykırımdır göç. Ve her türlü muhaceretin ve tehcirin tesiri sonsuza dek sürer. Belleği zayıflattıkça zayıflatan bir yalnızlık ve yalnızlaşmadır insan pınarında yaşanan. Tüm tehlikeleri ber taraf edip, en uç noktalara korkusuzca taşınan hayatlardır mükafatı. Acı deneyimlerdir mal mülk ve elde kalanlar. Açılan kara delikten geçip, kapanış kapıları delip, yepyeni bir dünyanın yorgun savaşçısı olarak kalmaktır göçerlik. Ergeç lirik göçer öykülerinin kollarına bırakmaktır güllerden demeti, gül şehirleri, gülden adaları, gül kokan ülkeleri. Ve gönülden gelerek gül koklamamaktır,koklayamamaktır bir daha.
Düzen bozulur ve hayatlar değiştikçe değişir…
Ve o vakit koskoca bir dünya küçücük yıpranmış bir gemiye biner ve diyet ödenir. Milyonlarcasıyla tarihi yaprak yaprak o can alıcı keskin düşlere nakşetmektir, silik anılara hapsetmektir göçün hikmeti. Anıların gölgesinde göçen benliği yeniden keşfe mürettebatlıktır tüm hizmetler. Gerçekler irdelendikçe, örselenen cam fanus çatlar ve faniler rahat yatarlar güller bezeli kabirlerde. Kaç çılgın gün, hafta, ay, sene ve dahi asır yaşanmışlıklar sonrası bitecek sanılır, bitti zannedilir ama gittikçe gider, sürdükçe sürer göç. Acı tatlı binlerce anı yazılsa roman olur beylik lafında gizlidir ve gül tadındadır muhacirlik. Dikeni yüreğe batar ve kanadıkça kanar evladiyelik yara. Yaşayanlar yazamaz, yazmak istemez kendi romanlarını ama hiç yaşanmaması gerekeni yaşamış olmaktır adamlık ve yazarlık. Zaten her ne kadar yazılsa çizilse de bir şeyler yine de eksik kalır.
Hayatlar değişir, düzen bozulur ve güller solar…
Yüzyıllarca emek verip, kan ter çalışıp el yurdunu vatan, vatanı cennet eyleyip, o güller şehrinden, güller adasından, güller ülkesinden ağlaya ağlaya vazgeçmenin ve umuda yolculuğun, hayatı bütün acılara karşın yüreklice kucaklayabilmenin ve kötü tüm anıları yaşanmamış ve yok sayabilmenin ve öz yurdunda el sanılmanın adıdır göç, muhacirlik soyadıdır.
Düzen bozulur ve hayatlar değişir…
Göç öyle bir kör olası olgudur ki; bir solukta yaşanır varsıllıktan yoksulluğa geçiş. Belgelere geçer nitelikte bir savruluştur sonsuzluğa yürüyüş, köşe bucak saklansa da acı anıları ve silinmez izleri. O sürülüşte acıyı en şiddetli dozda yaşamak, yine de yaşama dört elle sarılmaktır hayata geçirilen. Muhtelif dönemlerde anayurda göç eden ve göçle yepyeni hayatlara yelken açan herkesin hayat hikâyeleri yazılmamış koca koca kitaplardır tarihe hak ettiği notu düşmeyen. Hangi yılmaz dil anlatabilir, hangi keskin kalem yazabilir, hangi can dayanır bu sürgünlere.
Hayatlar değişir ve düzen bozulur…
Bir kahrolası savaştır, savaşılır, savaş kazanılır veya kaybedilir. Ama her durumda olan suçsuz insanlara özellikle kadınlara ve çocuklara olur. Onlar çekerler en ağır biçimde ezayı, cefayı, ıstırabı. Ve nice düşülmez görülen hallere düşülür yekten ve toptan. Yüreklerin dayanmayacağı, açlıktan kıtlıktan kırılma yeğlenecek nice kötülükleri sıralar tüm savaşlar ve savaş bitimleri. Ve çekilen azap ve yıkımlar ve yıkıntılar geçmişle uzlaşmayı gelecekle kucaklaşmayı kapkara sulara gömer. Derme çatma limanlara, her türlü delik deşik deniz vasıtasıyla zor atarlar kendilerini. Bu sonu asla gelmeyecek göç yürüyüşüne çıkanların binlerce yıllık kederidir, kaderidir. Göç, telefattır, kaybolan insanlar demektir, gereğince tefrikalanmamış kaybeden insanlık öyküsüdür. Ve göçenler de etten kemiktendi öykünmesiyle hatırlanır insan olmak.
Hayatlar tümden değişir ve bozulur düzen…
Çoğu göç uluslararası bir yolculuktur, bütün sevdiklerini ya gerisinde bırakan ya da kavuşamamak üzere kaybedenlerin anılarında hala capcanlı yaşayan. Kaçınılmaz akıbet geleceğe benzersiz zirveler ekledikçe yeni ve yenilenen kimliklerle soysal hayaller paylaşmak da zorlaşır. Ve sosyal hayatta göçün ardındaki sırlara yabancılaşma başlar ister istemez. Öyle ki hiçbir şey artık eskisi gibi asla olmaz ve kalmaz. Dünyanın en vahşi dönemlerine has bu sarsıntı, hangi coğrafya olursa olsun tüm göçerlere karanlık zindanlara müebbetliği başlatır. Yaranamaz iki dünyaya da muhacir, kabullendiremez kendini kimseye ve yürekteki hasret büyür de büyür ana yurtta yaşansa da. Gerçekler buharlaşır her lodosta sızlatır burunları, ıtır ıtır kokar güller ve yürekler her hatırlayışta tekrardan yanar. Göçerlerin gönüllerinde yalancı sıcak eğlenişler, en inanılmaz düşler, cevabı bulunamaz sorular yatar. Ve onlara çare arar, sakat yüzyılın yangınında yanan hasta adam. Ve küllenir o günlerin asarı, hasarı. Nice devran hüküm sürer, geçer, sürer ama hayatın mucizelerine inanmayan sürgünlük bitmez hiç, yüreklerden taşar, akıllarda yaşar.
Değiştikçe değişir hayatlar ve düzen bozulur…
Medet umulan her parıltının içi boş, dışı fiyakalıdır ama kanmaz, aldanmaz geçmişinde göçerlik yatanlar. İnlemelerini hiç kimse duymadan, naralarını kimselere duyuramadan bu yalan alemden göçer giderler. Hüzün çoktan unutulmuş, gurur kara dağlara emanettir artık. Ve arkalarında yüzyıllardır değişmeyen değiştirilemeyecek bir ürküntü ve sessizlik bırakırlar sadece. İnsanına kol kanat geremeyen bir sultanın acizliğidir başa gelenlerin tümüne asıl neden. Ve tarihin altın sarısı yaprakları asker çizmeleri altında ezilir, çamurlaşır. Çok yönlü bir arayış, diline, dinine ve milletine çok katmanlı bir yabancılaşmadır her göç.
Değişir hayatlar ve değiştikçe bozulur düzen…
Kılavuzu duygu olan hiçbir kavramı bilimsel veya değil hiçbir sorgulama açıklayamaz net biçimde. İşte göç odur ve içinde sürgünü barındıran ve çağrıştıran her yolculuktaki kara yazgı ve ağır zarar veren yaşanmışlıklar dünya malıyla onarılamaz. Saflığını ve coşkusunu asla kaybetmeyenler her adımda yeniden yaşar o serüveni. Ve en yakınlarına bile bahis etmezler, mezara götürürler mezalimi. Ve ışıklar berraklaşır, düşünceler dile gelir, davası görülmemiş belgelere yansır, siyah beyaz fotoğraflara sızar acılar ve canlar bir kez daha, bir kez daha yanar. O belgelerde ne isimler vardır isimsiz, zihni allak bullak eden ne tipik göç hikâyeleri vardır kahramanları isimsiz. Ama imkânsızı imkânsız olmaktan çıkaran, inançlı mı inançlı, and içmişlerin ters yüz olan hayatları saklıdır zaman tarlasına avuç avuç ekilen.
Hayatlar değiştikçe değişir ve düzen bozulur…
Her türlü bireysel dürtüden yoksun sosyal bir yok oluş, sebepsiz bir soykırımdır göç. Ve her türlü muhaceretin ve tehcirin tesiri sonsuza dek sürer. Belleği zayıflattıkça zayıflatan bir yalnızlık ve yalnızlaşmadır insan pınarında yaşanan. Tüm tehlikeleri ber taraf edip, en uç noktalara korkusuzca taşınan hayatlardır mükafatı. Acı deneyimlerdir mal mülk ve elde kalanlar. Açılan kara delikten geçip, kapanış kapıları delip, yepyeni bir dünyanın yorgun savaşçısı olarak kalmaktır göçerlik. Ergeç lirik göçer öykülerinin kollarına bırakmaktır güllerden demeti, gül şehirleri, gülden adaları, gül kokan ülkeleri. Ve gönülden gelerek gül koklamamaktır,koklayamamaktır bir daha.
Düzen bozulur ve hayatlar değiştikçe değişir…
Ve o vakit koskoca bir dünya küçücük yıpranmış bir gemiye biner ve diyet ödenir. Milyonlarcasıyla tarihi yaprak yaprak o can alıcı keskin düşlere nakşetmektir, silik anılara hapsetmektir göçün hikmeti. Anıların gölgesinde göçen benliği yeniden keşfe mürettebatlıktır tüm hizmetler. Gerçekler irdelendikçe, örselenen cam fanus çatlar ve faniler rahat yatarlar güller bezeli kabirlerde. Kaç çılgın gün, hafta, ay, sene ve dahi asır yaşanmışlıklar sonrası bitecek sanılır, bitti zannedilir ama gittikçe gider, sürdükçe sürer göç. Acı tatlı binlerce anı yazılsa roman olur beylik lafında gizlidir ve gül tadındadır muhacirlik. Dikeni yüreğe batar ve kanadıkça kanar evladiyelik yara. Yaşayanlar yazamaz, yazmak istemez kendi romanlarını ama hiç yaşanmaması gerekeni yaşamış olmaktır adamlık ve yazarlık. Zaten her ne kadar yazılsa çizilse de bir şeyler yine de eksik kalır.
Hayatlar değişir, düzen bozulur ve güller solar…
29 Ekim 2014 Çarşamba
‘KÖMÜRCÜ’ KALIRLAR VE KENDİLERİ GİBİLERE DAĞITILAN ‘KÖMÜR’ OLURLAR
KÖMÜRLÜKLER YIKILSA DA ‘KÖMÜRCÜ’ KALIRLAR VE KENDİLERİ GİBİLERE DAĞITILAN ‘KÖMÜR’ OLURLAR SUDAN SEBEPLERLE…
Toprağın altı ocağın içi, yanmış, sönmüş, patlamış, parçalanmış canlarla dolu, yer üstü ise içi, yüreği yanmış, kırık gönüllerle. Nasıl yaşarsan öyle ölürsün misali, ateşe, suya sele kapılır, toprak olur gidersin, bir lokma bir hırka uğruna, ocaklar dolusu…
İnsan mevkii ne olursa olsun, gördükçe akıllanır ama akıllandıkça bakar da görmez maalesef. Haritada bile yeri olmayan kazma vurulan yerlerde yaşayanlara, yaşananlara, yaşanmazlara tümden duyarsızlaşır his, heves ve nefis tutsağı olanlar.
Bu sonradan görmeler ve görgüsüzlükten olmalar çoğaldıkça sade hayatlara tabiler, kömürlükler yıkılsa da kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hemde sudan sebeplerle.
Bu gün değil yarın, yarın değil bugün ikilemi ile ertelenen ve geciktirilen önlemler sakatlık, yarım kalma ve en kötüsü ölüm kuşu olarak yağar maden çukurlarına. Madeni para biçiminde sayılsa değmez gündeliğe yiter, biter ömürler. Vesveseler arttıkça rasyonel düşünce her adımda, her derinlikte tekler, tekler dünyalar, çöker dünyalıklar. Her maden çatlağı gelip çattığında gündem hemen değişir, bir anda madencilik adı namına her şey hayat memat meselesi sayılır. Fakat kısa zamanda unutulur, unutturulur yıkım. Yüreklere abandıkça karanlık, abandıkça abanan korku ve yaşanan karabasan sadece madenci ve madenci çoluk çocuğuna kalır. Oysa sık aralıklarla yaşanan kara kömürsü karabasanlar her ihtimali yakınlaştırır ve tüm algıları bozar ilk dakikadan itibaren.
Yaslar ilan etmekle başlar, ilerisi gerisini hale yola koymakla geçer ilk saatler ve ilk günler. Sonrası koca bir hiç, hiçlik. Sade hayatlar süren tüm madenciler, kömürlükler yıkılsa da kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar sudan Selden sebeplerle…
Son perdede madenci için çaresiz ve perişan olmak ve böyle kalmak ve her daim sahipsiz arkasız yarım yamalak yaşamak o ilk vurgun sonrasında iyice belirginleşir. Ödenecek denen ve sözü verilen maaşlar aylar geçer ödenmez. Nafakasını isteyenlere memurlar meydanlarda cop vurur. Daha copun değdiği yerdeki kılcal iç kanama ve kızarıklıkları geçmeden, yüreklere başka bir yerdeki madenci kayıpları pranga vurur. Böyledir işte ayaklardaki paslı zincir çözülmedikçe ve kırılmadıkça prangalar o kara çamurlu çizmeleri ayaktan çıkarmak da mümkün değildir, çıkarılsa da asla işe yaramaz.
Akpak, esen memleket deyip aklına esenleri yapanların ihmalleri yepyeni ana, baba mahrumiyetleri yaşatır ekmeğini yerin altından çıkaranlara ve ekmeğini yerin altında yemeye mahkum edilmişlere. Çekirdeklerine iliklerine kadar çürümek, çürütülmektir zincirleme devam eden sömürünün madenciye bırakılmış kar payı. Yersiz celevatlar ve âdemoğluna reva görülen hayatları değiştirmeyenler ve sağır sultanın duyduğu güvenliksiz maden dışı içi iş ortamları düzeltmeyenler, her ağızda mimledikleri din kardeşleri madencilere bu bir nevi cinayete, tırnak içinde faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri hazırlar.
İç dünyada nice inkılaplar devrimler olurken dış dünya hala köhne muhtariyetle yönetilince daha çok hutbeli hutbesiz, al bayraklı bayraksız vedalar görür bu alem, el alem. Hayatın gerçeklerini erteledikçe kaybetmek işte budur. Keşkeleri yaşayarak sona yaklaşmak, sınıra ulaşmak ama son güne çıkamamaktır başa gelen, başa geçen. Bu durumda hayat kısa masalına ve işin fıtratına bağlanır devlet destekli derdest edilen bu mesele. Yani zikirle, şükürle, çarpık ama çarpan fikirle bağlanmış yollar ve dehlizler. Ve yıkılan hayatlar da birbirine bağlanır tünellerde.
Tatbikatı eksik bilgi, pratiği eksik nazariye, yapılabilirliği yetersiz, iyileştirilmez imkansızlık, yetkin olmayan istek ve motivasyon, tecrübeyle sabit taşkınlıklar ve su istimaller, her şeyi izole etmek üzerine planlanmış ölçüsüz ve ölçüsü asla tutmaz muhabbetler ile küllenir, su basılır, sellenir her madensel mesele ve yaraya tuz basılır yeniden.
Tek dertleri sadece hayatlarını sürdürmek olan tüm madenciler, kömürlükler yıkılsa da yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de selden, sudan sebeplerle…
Sürekli tekrarlanan bu kara kömür esintileriyle akıl bozulması yaşanır, akıl tutulması yasalaşır ama yürek yarası her devasında yine dağlanır. Ağlanır, sızlanır hikâyeden. En dayanılmaz, geçmez, olmaz acılar ve şıp diye biten aşklar, sevdalar ve sevgiler gözyaşlarıyla yaratana bağlanır. Suçu başka yerlerde aramaya, suçu başkalarına yıkmaya hiç gerek yoktur aslında her şey, tüm gerçekler ayan beyan ortadayken.
Zaten amirin, emirin en kötüsü halkını kötülüğe sevk edenlerdir. Kötü ve taklit yaşantılar zalime ve zorbalığa yakınlaşmayı, akrabalığı artırır. Dostça, iyi, güzel ve aklı başında yönlendirmeler ise ahmakla, alıkla dostluğu önler ve engeller. Kim dost kim düşman birbirine karışınca, milletin yer altında ve yer üstünde ayağına dolanır, illet ve musibetler. Bak, ara yüz elli beşi hallolur tüm meseleler demekle de olmaz, iyiden iyiye irdelemek gerek hayatın realitesini, okumak lazım kara kaplı kitabını.
“Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri.” İyi okuyup anlamak gerek bir tutam huzur ve mutluluk için, insanca yaşamak için ve sabretmek. Ama sabır taşı da çatlamak üzere, artık sığınılacak limanlar da azalıyor, kömür madeni el yakıyor, can alıyor, yürek yakıyor.
Madenin içi yanmış, su basmış, gaz patlamış içeride kömürleşmiş bedenler, donmuş damarlar, dışarıda duygusal heyelan. Altında kalmış madenci kara kömür düşlerinin. Duygu selinde boğulmuş insanlık, kömürcü aklanmış, kömür kanlanmış. Erezyona uğramış hayatlar canlar yandıkça ısınmış zevat. Öyle bir isyan ki yaşanan yaşadığına lanet okunur türden. Ve anahtarı dil olunca insanlara kilit, asma kilit filan da dayanmaz.
Sade hayatlar sürdüren tüm madenciler, tek anahtarlarının dilleri olduğunu anlayınca kömürlükler yıkılsa da yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de sudan sebeplerle, ama kalanlara kilit milit, asma kilit dayanmaz…
Her vesileyle gerginliği artıranlar, peşpergellere merkez olanlar daire çizdirenler, yer yuvarlağında son fırsatlarını kullandıkları bilinciyle limitli limitsiz tavırla ak pakız diyerek ortalığı kömür tozuna, barut kokusuna bularlar. Bulaşıcı hastalık gibi sarar aklı hırs, kabarır savaşçı gönüller. Limitleri aşan kayıtsızlıkla gerekenleri yapıldığından dem vurularak yapılmaması gerekenler unutturulur. Onca azaba, gazaba karşın birileri yüzlerine bulaşan kömür isinden aklanma paklanma derdine düşerler her maden faciasında.
Süzme dertler ince derde koyar insanı, insan olanı. Bu akla kara meselesidir. Kömür karasının açtığı yarayı bunlar öyle kolay kolay iyileştiremez ve merhamet göstermeyene de merhamet edilmez. Kereste keresteciler orman yağmalamayı bırakmaz, madenciler kara elmas uğruna yer küreyi didikler dururlar, onların da yakalarını ölüm bırakmaz.
Tek gayeleri sadece sade hayatlar sürdürmek olan tüm madenciler, ölüm meleğinin nefesi enselerinde, patronların pençesi yakalarında dalarlar loş galerilere. Kömürlükler yıkılsa da onlar yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de havadan sudan, selden sebeplerle…
Toprağın altı ocağın içi, yanmış, sönmüş, patlamış, parçalanmış canlarla dolu, yer üstü ise içi, yüreği yanmış, kırık gönüllerle. Nasıl yaşarsan öyle ölürsün misali, ateşe, suya sele kapılır, toprak olur gidersin, bir lokma bir hırka uğruna, ocaklar dolusu…
İnsan mevkii ne olursa olsun, gördükçe akıllanır ama akıllandıkça bakar da görmez maalesef. Haritada bile yeri olmayan kazma vurulan yerlerde yaşayanlara, yaşananlara, yaşanmazlara tümden duyarsızlaşır his, heves ve nefis tutsağı olanlar.
Bu sonradan görmeler ve görgüsüzlükten olmalar çoğaldıkça sade hayatlara tabiler, kömürlükler yıkılsa da kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hemde sudan sebeplerle.
Bu gün değil yarın, yarın değil bugün ikilemi ile ertelenen ve geciktirilen önlemler sakatlık, yarım kalma ve en kötüsü ölüm kuşu olarak yağar maden çukurlarına. Madeni para biçiminde sayılsa değmez gündeliğe yiter, biter ömürler. Vesveseler arttıkça rasyonel düşünce her adımda, her derinlikte tekler, tekler dünyalar, çöker dünyalıklar. Her maden çatlağı gelip çattığında gündem hemen değişir, bir anda madencilik adı namına her şey hayat memat meselesi sayılır. Fakat kısa zamanda unutulur, unutturulur yıkım. Yüreklere abandıkça karanlık, abandıkça abanan korku ve yaşanan karabasan sadece madenci ve madenci çoluk çocuğuna kalır. Oysa sık aralıklarla yaşanan kara kömürsü karabasanlar her ihtimali yakınlaştırır ve tüm algıları bozar ilk dakikadan itibaren.
Yaslar ilan etmekle başlar, ilerisi gerisini hale yola koymakla geçer ilk saatler ve ilk günler. Sonrası koca bir hiç, hiçlik. Sade hayatlar süren tüm madenciler, kömürlükler yıkılsa da kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar sudan Selden sebeplerle…
Son perdede madenci için çaresiz ve perişan olmak ve böyle kalmak ve her daim sahipsiz arkasız yarım yamalak yaşamak o ilk vurgun sonrasında iyice belirginleşir. Ödenecek denen ve sözü verilen maaşlar aylar geçer ödenmez. Nafakasını isteyenlere memurlar meydanlarda cop vurur. Daha copun değdiği yerdeki kılcal iç kanama ve kızarıklıkları geçmeden, yüreklere başka bir yerdeki madenci kayıpları pranga vurur. Böyledir işte ayaklardaki paslı zincir çözülmedikçe ve kırılmadıkça prangalar o kara çamurlu çizmeleri ayaktan çıkarmak da mümkün değildir, çıkarılsa da asla işe yaramaz.
Akpak, esen memleket deyip aklına esenleri yapanların ihmalleri yepyeni ana, baba mahrumiyetleri yaşatır ekmeğini yerin altından çıkaranlara ve ekmeğini yerin altında yemeye mahkum edilmişlere. Çekirdeklerine iliklerine kadar çürümek, çürütülmektir zincirleme devam eden sömürünün madenciye bırakılmış kar payı. Yersiz celevatlar ve âdemoğluna reva görülen hayatları değiştirmeyenler ve sağır sultanın duyduğu güvenliksiz maden dışı içi iş ortamları düzeltmeyenler, her ağızda mimledikleri din kardeşleri madencilere bu bir nevi cinayete, tırnak içinde faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri hazırlar.
İç dünyada nice inkılaplar devrimler olurken dış dünya hala köhne muhtariyetle yönetilince daha çok hutbeli hutbesiz, al bayraklı bayraksız vedalar görür bu alem, el alem. Hayatın gerçeklerini erteledikçe kaybetmek işte budur. Keşkeleri yaşayarak sona yaklaşmak, sınıra ulaşmak ama son güne çıkamamaktır başa gelen, başa geçen. Bu durumda hayat kısa masalına ve işin fıtratına bağlanır devlet destekli derdest edilen bu mesele. Yani zikirle, şükürle, çarpık ama çarpan fikirle bağlanmış yollar ve dehlizler. Ve yıkılan hayatlar da birbirine bağlanır tünellerde.
Tatbikatı eksik bilgi, pratiği eksik nazariye, yapılabilirliği yetersiz, iyileştirilmez imkansızlık, yetkin olmayan istek ve motivasyon, tecrübeyle sabit taşkınlıklar ve su istimaller, her şeyi izole etmek üzerine planlanmış ölçüsüz ve ölçüsü asla tutmaz muhabbetler ile küllenir, su basılır, sellenir her madensel mesele ve yaraya tuz basılır yeniden.
Tek dertleri sadece hayatlarını sürdürmek olan tüm madenciler, kömürlükler yıkılsa da yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de selden, sudan sebeplerle…
Sürekli tekrarlanan bu kara kömür esintileriyle akıl bozulması yaşanır, akıl tutulması yasalaşır ama yürek yarası her devasında yine dağlanır. Ağlanır, sızlanır hikâyeden. En dayanılmaz, geçmez, olmaz acılar ve şıp diye biten aşklar, sevdalar ve sevgiler gözyaşlarıyla yaratana bağlanır. Suçu başka yerlerde aramaya, suçu başkalarına yıkmaya hiç gerek yoktur aslında her şey, tüm gerçekler ayan beyan ortadayken.
Zaten amirin, emirin en kötüsü halkını kötülüğe sevk edenlerdir. Kötü ve taklit yaşantılar zalime ve zorbalığa yakınlaşmayı, akrabalığı artırır. Dostça, iyi, güzel ve aklı başında yönlendirmeler ise ahmakla, alıkla dostluğu önler ve engeller. Kim dost kim düşman birbirine karışınca, milletin yer altında ve yer üstünde ayağına dolanır, illet ve musibetler. Bak, ara yüz elli beşi hallolur tüm meseleler demekle de olmaz, iyiden iyiye irdelemek gerek hayatın realitesini, okumak lazım kara kaplı kitabını.
“Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri.” İyi okuyup anlamak gerek bir tutam huzur ve mutluluk için, insanca yaşamak için ve sabretmek. Ama sabır taşı da çatlamak üzere, artık sığınılacak limanlar da azalıyor, kömür madeni el yakıyor, can alıyor, yürek yakıyor.
Madenin içi yanmış, su basmış, gaz patlamış içeride kömürleşmiş bedenler, donmuş damarlar, dışarıda duygusal heyelan. Altında kalmış madenci kara kömür düşlerinin. Duygu selinde boğulmuş insanlık, kömürcü aklanmış, kömür kanlanmış. Erezyona uğramış hayatlar canlar yandıkça ısınmış zevat. Öyle bir isyan ki yaşanan yaşadığına lanet okunur türden. Ve anahtarı dil olunca insanlara kilit, asma kilit filan da dayanmaz.
Sade hayatlar sürdüren tüm madenciler, tek anahtarlarının dilleri olduğunu anlayınca kömürlükler yıkılsa da yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de sudan sebeplerle, ama kalanlara kilit milit, asma kilit dayanmaz…
Her vesileyle gerginliği artıranlar, peşpergellere merkez olanlar daire çizdirenler, yer yuvarlağında son fırsatlarını kullandıkları bilinciyle limitli limitsiz tavırla ak pakız diyerek ortalığı kömür tozuna, barut kokusuna bularlar. Bulaşıcı hastalık gibi sarar aklı hırs, kabarır savaşçı gönüller. Limitleri aşan kayıtsızlıkla gerekenleri yapıldığından dem vurularak yapılmaması gerekenler unutturulur. Onca azaba, gazaba karşın birileri yüzlerine bulaşan kömür isinden aklanma paklanma derdine düşerler her maden faciasında.
Süzme dertler ince derde koyar insanı, insan olanı. Bu akla kara meselesidir. Kömür karasının açtığı yarayı bunlar öyle kolay kolay iyileştiremez ve merhamet göstermeyene de merhamet edilmez. Kereste keresteciler orman yağmalamayı bırakmaz, madenciler kara elmas uğruna yer küreyi didikler dururlar, onların da yakalarını ölüm bırakmaz.
Tek gayeleri sadece sade hayatlar sürdürmek olan tüm madenciler, ölüm meleğinin nefesi enselerinde, patronların pençesi yakalarında dalarlar loş galerilere. Kömürlükler yıkılsa da onlar yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de havadan sudan, selden sebeplerle…
27 Ekim 2014 Pazartesi
KİTLE İLETİŞİMİ VE İLİNTİLER…
KİTLE İLETİŞİMİ VE İLİNTİLER…
Kitle iletişim araçlarına sahip olanlar veya üzerinde söz sahibi bulunanlar toplumu gizli maksatlarla bilgilendirmelerde yanıltabilir, yönlendirilebilir, aldatabilir veya şartlandırabilirler...
İşlerine gelmeyen, dişlerine dişlilerine uymayan her olay ve her konuda ise Kaptan Kusto’yu mezarından kaldıracak uyduruk belgesellere saplanırlar ya da eskiden kalma kakma saplı ibrikleri ekranda donuklaştırırlar.
Ve minyatür işlemali bakır ibrikler, ibriklerin göbeğinde sarı kelebekler, benek bezek, kanat kanat ve ibrikten dökülen koruyucu melekler araya girerek televizyonun tarihi boyunca karikatürlük malzeme olur...
Çocukluk algılarından süzülüp gelen bilgilerin yanı sıra yıllarca verilen çarpık eğitimin ve farklı çevre mahalle etkileşimlerinin öğretileri doğrultusunda tırnak içinde gelişir ve güzelleşir o özel boyalı dünyalar. Dünya yükü doğru bilgilenme çabalamasının sonucunda ise tümden o renkli kutulara teslim olunur. Her neden ise esaret günden güne yıldan yıla sürer ve artar. Hangi yarışma benim, hangi dizi senin, hangi maç kimin, hangi siyasi sağın solun ortanın devam eder temaşa. Sonuç tarihin iki binlik ilk çağlarından bu yana bir arpa boyu yol yolsuzluğu.
Her yeni anlayış, yapı ve düzen bilumum ekranlardan bin bir türlü metotlar kullanılarak zerk edilir. İyidir kötüdür vesair, aç bilaç bakan gözlere kalır reyting tahlilleri. Arz edilen ürünler silsilesi çoğaldıkça anlamsızlaşır ama paralanır pullanır sahte dünyalar. Çeşit çeşit ar-gesi yapılmış gerisingeri üretimlerle eksik yaratımlar içindir her şey, saltanat sürsün içindir. Ekran sever yine aç tok izler ve över çok açık bir kara gerçeklik taşımasına karşın tüm numaraları, kırk numara kırkayakları. Ve inanır inandırılır gözden öze, özelce.
Hep kazanmaya ve kazlamaya dönüktür ekranın yüzü…
Kitle iletişim araçlarının her nevine sahip olanlar veya üzerinde söz hakkı bulunanlar hak etse de hak etmese de daima kazanır, toplum ise gizli maksatların pençesine düşer ve ila nihaye daima kaybeder. Doğru ve dürüst bir genel yargının kazanımı yerine, yerinden doğrulmadan, yan yatarak kazananlara genel geçer piyasada faydacı zihniyet ilkesizliği pastalanır, cilalanır.
Ve adam yetiştirme yerine, adama yetiştirme ilintisi iletişim ağlarının tümüne egemen olur. Millet, memleket bekası ve memleket kalkınması kalıp sözleriyle, tek doğru karşılığı bulunmayan yanardöner bir aldatı aracına dönüşür sihir alemi.
Üzerine minyatürler işlenmiş ibrikler ve de sürahiler göbeklerinde kırmızı kelebekler, benek denek, sanal banal araya karışır. Ve ibriklerden sürahilerden dökülüverir yeşil koruyucu melekler. İşlerine gelmeyen her konuda ve her konumda ucuz, uyduruk ve kuduruk belgesellere saplanırlar ya da çakma saplı ibrikleri ekranda dolaştırırlar.
İsteğe ve talebe göre arzuhalci mantığıyla kotarılmış total bilgiler görüntülü ve sesli karadan, uydudan, kablodan, sanal, yanal ve masal yollarla sağlamlaştırılarak ortalığa yayıldıkça, uygulanan siyasal modelin doğruluğunu düşünmeler ve onaylar da tartışma götürür. Ulusal, bölgesel ve yerel çapta sürdürülen ve pazara sürülen görsel ve işitsel argümanlar alabildiğine durağan bir demokrasi çarpıtması yaşatır ve aç ve taze beyinler geleceğe dönük bir demokratik yanılgı yaşarlar.
Öyle ki; sözde çığır açan, lafta sınır aşan ve de haddini aşan konseptler televizyonlu on sekiz milyon haneye girer, çıkar, girer. Bile bile ladestir akıl ve hatıra kıyımından sızan. Frekans frekans yayılır siyasal frikikler ve sosyo-ekonomik ofsayta düşmeler. Ama bakan gözler görmez, gören gözler bakmaz olmuştur can-cin-con kutusuna, top her sıkışmada taca atılır.
Hep reklama rakkama dönüktür ekranın yüzü…
Yüz güldürmez platformların ve bin beş yüz kuruluşun kurumlandırılmasıyla kurulmalar kurumlanmalar, hiç hak edilmeyen sosyo-siyasal ve ekonomik medyasal bilgi kirliliğine yol açar. Antenler uydulaşıp yuvarlaklaşınca bir şeyler yumuşar ve tek bir anten ile çalar saatler ve saat başı ajanslar.
Ve bakır ibriklerden, uydurma kaydırma belgesellere kayar keskin muhalifliğin muhafazakarca terbiyelendirilmesi. İhlaller ve cezalandırmalar büyük ihtimalle faşist ihtilallerin yerini tutar eylülde meylülde, enlemde boylamda, eylemde tekdirde on iki dakikalığına. Takdir tekbir ise ağlara takılanlara kalır.
Aldatı dünyasına aldanmalar ve göz bantları reklam bandlarına dönüşür, olduk olmadık yerde ve egemen emperyal ellerde. Millet çoluk çocuk yok denilen illet bir zihin kurmacasına taptırılır. Eskidendi farz ettirilen ve sırası geldiğince feyz alınan verilen devlet tekeli sarmalına savrulur tüm esnalar yesmanlar, esmeler gürlemeler. Bu salınış ve savruluş teknolojik gelişmeler ile de desteklenince üst kurul filan da küçüklere ve büyüklere hikâye olur. Üstten aşağıya, tepeden tırnağa gücü yetenin üyesi bol derin olanın borusu öter. Bağımsızlık otoritesi, belgeli otoritelik nasıl bir olguysa artık yine iktidarın dediği olur, tam yerinde rest gelir, tam yerine belgeseller koyulur. Denetimlerin görsel ve işitsel boyutu ise racon kesmelerle, esrimelerle, besmelelerle kesinleşir ve müzminleşir.
Bu müzmün müzaferede keskin muhaliflik de hepten dinden imandan, meselden meshepten çıkar, günahları vebali olanların ve günah keçilerinin boynuna...
Kitle iletişim araçlarına sahip olanların ve üzerinde söz sahibi olanların, işbaz şahbaz emperyalların hep tip, her tip, tipitip gizli maksadına açıktır ekranların yüzü. İster parasına, ister gazozuna ister ise paparaya oynanır galibi mağlubü baştan belli, keli felli, beyli paşalı, eli maşalı maçlar…
Yüz görümlüğü peçe hak getire, habire kamusal hizmet habire tamusal hezimet. Kamu yayıncılığı denilip, durulup özerkliği her kıskaçta, belli kıstasta özelleştirmek demokratik açıdan asla savunulamayacak negatif bir durumdur. Bu sınır içi, sınır dışı eğreti durumda İnternet üzerinden doğrudan denetimi zor bağımsız iddialı kurumsallaşmalar da olmasa, direkt direktifsiz çıkışlarda yapılmasa ses seda çıkmayacak, şu;
Kitle iletişim araçlarına sahip olanlar veya üzerinde söz sahibi bulunanların toplumu izli ve gizli maksatlarla bilgilendirmelerle yanıltma, yönlendirme, aldatma veya şartlandırmalarına.
İletişimsel ilintilere bakıldığında uşağı kuşağı, yavşağı kavşağı bol reklam kuşağı, yeni yeniyetme reklam kuşaklarını doğurdukça kim kazanır, kim kaybeder belli; uyutulan ve uyuşturulan halk…
Kitle iletişim araçlarına sahip olanlar veya üzerinde söz sahibi bulunanlar toplumu gizli maksatlarla bilgilendirmelerde yanıltabilir, yönlendirilebilir, aldatabilir veya şartlandırabilirler...
İşlerine gelmeyen, dişlerine dişlilerine uymayan her olay ve her konuda ise Kaptan Kusto’yu mezarından kaldıracak uyduruk belgesellere saplanırlar ya da eskiden kalma kakma saplı ibrikleri ekranda donuklaştırırlar.
Ve minyatür işlemali bakır ibrikler, ibriklerin göbeğinde sarı kelebekler, benek bezek, kanat kanat ve ibrikten dökülen koruyucu melekler araya girerek televizyonun tarihi boyunca karikatürlük malzeme olur...
Çocukluk algılarından süzülüp gelen bilgilerin yanı sıra yıllarca verilen çarpık eğitimin ve farklı çevre mahalle etkileşimlerinin öğretileri doğrultusunda tırnak içinde gelişir ve güzelleşir o özel boyalı dünyalar. Dünya yükü doğru bilgilenme çabalamasının sonucunda ise tümden o renkli kutulara teslim olunur. Her neden ise esaret günden güne yıldan yıla sürer ve artar. Hangi yarışma benim, hangi dizi senin, hangi maç kimin, hangi siyasi sağın solun ortanın devam eder temaşa. Sonuç tarihin iki binlik ilk çağlarından bu yana bir arpa boyu yol yolsuzluğu.
Her yeni anlayış, yapı ve düzen bilumum ekranlardan bin bir türlü metotlar kullanılarak zerk edilir. İyidir kötüdür vesair, aç bilaç bakan gözlere kalır reyting tahlilleri. Arz edilen ürünler silsilesi çoğaldıkça anlamsızlaşır ama paralanır pullanır sahte dünyalar. Çeşit çeşit ar-gesi yapılmış gerisingeri üretimlerle eksik yaratımlar içindir her şey, saltanat sürsün içindir. Ekran sever yine aç tok izler ve över çok açık bir kara gerçeklik taşımasına karşın tüm numaraları, kırk numara kırkayakları. Ve inanır inandırılır gözden öze, özelce.
Hep kazanmaya ve kazlamaya dönüktür ekranın yüzü…
Kitle iletişim araçlarının her nevine sahip olanlar veya üzerinde söz hakkı bulunanlar hak etse de hak etmese de daima kazanır, toplum ise gizli maksatların pençesine düşer ve ila nihaye daima kaybeder. Doğru ve dürüst bir genel yargının kazanımı yerine, yerinden doğrulmadan, yan yatarak kazananlara genel geçer piyasada faydacı zihniyet ilkesizliği pastalanır, cilalanır.
Ve adam yetiştirme yerine, adama yetiştirme ilintisi iletişim ağlarının tümüne egemen olur. Millet, memleket bekası ve memleket kalkınması kalıp sözleriyle, tek doğru karşılığı bulunmayan yanardöner bir aldatı aracına dönüşür sihir alemi.
Üzerine minyatürler işlenmiş ibrikler ve de sürahiler göbeklerinde kırmızı kelebekler, benek denek, sanal banal araya karışır. Ve ibriklerden sürahilerden dökülüverir yeşil koruyucu melekler. İşlerine gelmeyen her konuda ve her konumda ucuz, uyduruk ve kuduruk belgesellere saplanırlar ya da çakma saplı ibrikleri ekranda dolaştırırlar.
İsteğe ve talebe göre arzuhalci mantığıyla kotarılmış total bilgiler görüntülü ve sesli karadan, uydudan, kablodan, sanal, yanal ve masal yollarla sağlamlaştırılarak ortalığa yayıldıkça, uygulanan siyasal modelin doğruluğunu düşünmeler ve onaylar da tartışma götürür. Ulusal, bölgesel ve yerel çapta sürdürülen ve pazara sürülen görsel ve işitsel argümanlar alabildiğine durağan bir demokrasi çarpıtması yaşatır ve aç ve taze beyinler geleceğe dönük bir demokratik yanılgı yaşarlar.
Öyle ki; sözde çığır açan, lafta sınır aşan ve de haddini aşan konseptler televizyonlu on sekiz milyon haneye girer, çıkar, girer. Bile bile ladestir akıl ve hatıra kıyımından sızan. Frekans frekans yayılır siyasal frikikler ve sosyo-ekonomik ofsayta düşmeler. Ama bakan gözler görmez, gören gözler bakmaz olmuştur can-cin-con kutusuna, top her sıkışmada taca atılır.
Hep reklama rakkama dönüktür ekranın yüzü…
Yüz güldürmez platformların ve bin beş yüz kuruluşun kurumlandırılmasıyla kurulmalar kurumlanmalar, hiç hak edilmeyen sosyo-siyasal ve ekonomik medyasal bilgi kirliliğine yol açar. Antenler uydulaşıp yuvarlaklaşınca bir şeyler yumuşar ve tek bir anten ile çalar saatler ve saat başı ajanslar.
Ve bakır ibriklerden, uydurma kaydırma belgesellere kayar keskin muhalifliğin muhafazakarca terbiyelendirilmesi. İhlaller ve cezalandırmalar büyük ihtimalle faşist ihtilallerin yerini tutar eylülde meylülde, enlemde boylamda, eylemde tekdirde on iki dakikalığına. Takdir tekbir ise ağlara takılanlara kalır.
Aldatı dünyasına aldanmalar ve göz bantları reklam bandlarına dönüşür, olduk olmadık yerde ve egemen emperyal ellerde. Millet çoluk çocuk yok denilen illet bir zihin kurmacasına taptırılır. Eskidendi farz ettirilen ve sırası geldiğince feyz alınan verilen devlet tekeli sarmalına savrulur tüm esnalar yesmanlar, esmeler gürlemeler. Bu salınış ve savruluş teknolojik gelişmeler ile de desteklenince üst kurul filan da küçüklere ve büyüklere hikâye olur. Üstten aşağıya, tepeden tırnağa gücü yetenin üyesi bol derin olanın borusu öter. Bağımsızlık otoritesi, belgeli otoritelik nasıl bir olguysa artık yine iktidarın dediği olur, tam yerinde rest gelir, tam yerine belgeseller koyulur. Denetimlerin görsel ve işitsel boyutu ise racon kesmelerle, esrimelerle, besmelelerle kesinleşir ve müzminleşir.
Bu müzmün müzaferede keskin muhaliflik de hepten dinden imandan, meselden meshepten çıkar, günahları vebali olanların ve günah keçilerinin boynuna...
Kitle iletişim araçlarına sahip olanların ve üzerinde söz sahibi olanların, işbaz şahbaz emperyalların hep tip, her tip, tipitip gizli maksadına açıktır ekranların yüzü. İster parasına, ister gazozuna ister ise paparaya oynanır galibi mağlubü baştan belli, keli felli, beyli paşalı, eli maşalı maçlar…
Yüz görümlüğü peçe hak getire, habire kamusal hizmet habire tamusal hezimet. Kamu yayıncılığı denilip, durulup özerkliği her kıskaçta, belli kıstasta özelleştirmek demokratik açıdan asla savunulamayacak negatif bir durumdur. Bu sınır içi, sınır dışı eğreti durumda İnternet üzerinden doğrudan denetimi zor bağımsız iddialı kurumsallaşmalar da olmasa, direkt direktifsiz çıkışlarda yapılmasa ses seda çıkmayacak, şu;
Kitle iletişim araçlarına sahip olanlar veya üzerinde söz sahibi bulunanların toplumu izli ve gizli maksatlarla bilgilendirmelerle yanıltma, yönlendirme, aldatma veya şartlandırmalarına.
İletişimsel ilintilere bakıldığında uşağı kuşağı, yavşağı kavşağı bol reklam kuşağı, yeni yeniyetme reklam kuşaklarını doğurdukça kim kazanır, kim kaybeder belli; uyutulan ve uyuşturulan halk…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

