ENERJİ TASARRUFU VE AMPULDE DIŞA BAĞIMLILIK…
Enerjide israfın önüne geçme zorunluluğu, tasarruf gerekliliği yılda bir kez de olsa bir panel, duyuru, ilan ve bir reklam ile anımsatıldıkça insanın bastırılmış o tam bağımsızlıkçı yanı ortaya çıkıveriyor anında.
Enerjiye bir haftalık bu vurgu, ülkenin dışa bağımlı sanayiisinin sorgulanmasını sağlıyor satır aralarında olsa bile. Tam bağımsız ülke özlemi beliriveriyor gönüllerde. Çünkü enerji ihtiyacı ve kullanımı uygarlaşmanın gereği günden güne artıyor. Enerji kullanımındaki bu yoğun artış ise dışa bağımlılığı önlenemez biçimde körüklüyor.
Eğer, yeterli enerji kaynakların var ise siyasi ve ekonomik bağımsızlıktan söz edilebilir. Günümüzde Enerji her bir ülkenin yumuşak karnı ve can damarıdır. Enerjin yoksa canın çıkar, elin darlanır, enerjin çoksa ölmekten beter edilirsin. Yapılan tüm bölgesel dizaynlar Üretim araçlarının el değiştirmesi korkusu biteli beri, enerji kaynaklarının el değiştirmesi üzerine planlanıyor artık. Karakaş karagöz sevgisinden değil büyük sermayenin lider ve ülke kayırmaları, enerji zengini ülkelerde iç meseleleri halletme yolundaki demokrasi havarisi kesilmeler, halkları diktatörlerden kurtarma canbazlıkları.
Bize gelince; Enerjide dışa bağımlı, göbekten bağımlı bir ülkeyiz maalesef. Özellikle petrol ve son yıllarda doğal gaza ödenen para ithalatın lokomotifi, motoru. Son dönemlerde uygulanan enerji politikalarının eksikliği ve aynen uygulanmaya devamı ileride birincil enerjide yüzde yetmişlere varan dışa bağımlılığı dayatıyor ülkeye. Enerjisinin yarıdan fazlasını kendisi karşılayan konumdan, yıllar içinde özellikle son yıllarda dörtte birini karşılar seviyeye gerileyiş de başka bir sorun yumağı ülke için.
Evet, enerji yoksulu bir ülkedir Türkiye. Enerji üretiminde bile tam bağımlıyız. Enerji üretiyoruz lakin üretim araç gereç ve ekipmanlarını dışarıdan tedarik ediyoruz. Santraller kuruyoruz ama yakıtını dahi dışarıdan temin ediyoruz. Her enerji hamlesiyle dışarıya bağımlılığımızı pekiştiriyoruz. Diğer emperyalist enstrümanlar güncelliğini yitirmek üzere. Enerji emperyalizmi artık ülkelerin kaderini belirleyen ve tayin eden unsur.
Elektrik Mühendisleri Odası'na göre, 36 milyondan fazla insanımız enerji yoksulluğu içinde yaşıyor. Yani ülkenin yarısı tüm fakirliğin yanı sıra enerji fakiri.
Bir de özelleştirme riski altında enerji ve enerji üretimimiz…
Yıllar önceden bu güne enerji yolculuğumuzda enerji denilince; petrol yani benzin, taş ve ağaç kömürü, kok kömürü, pil, tüpgaz, havagazı, gazyağı, kuyruklar, elektrik, ampul, floresant ampul ve ampul ampul sakinleştirici gerektiren yüklü faturalar gelir orta yaş aklımıza.
Gerçekten enerji tasarrufu denilince ilk akla gelen elektriktir ve ampuldür. Boşa yanan ampullerin söndürülmesidir tasarrufun başlangıç noktası, anaokullarından itibaren öğretilen. Çünkü ‘gelişmiş toplumlarda elektrik en vazgeçilmez temel insan hakkıdır. Ve gelişmiş toplumlarda elektrik ucuz, sürekli, kaliteli, herkesin kolayca ulaşabileceği koşullarda ve güvenilir biçimde sağlanması gereken bir kamu hizmeti’ olarak adlandırılır. Kişi başına enerji kullanımları gelişmişliğin ölçüsü olarak gösterilir. Ayrıca bizdeki gibi ‘enerji’ özelleştirme kavramı içine alınmaz, dışında tutulmaya gayret gösterilir.
Öz olarak bu yazının elektrik ve elektriğe bağlı bir ampul yazısı olmasını elden geldiğince önlemeye çalışsak da gerçeğin gözü orada parlıyor veya bir tüketici olarak biz O kadarını biliyoruz acizane.
Artık saraylarında, evlerinde, meclislerinde, odalarındaki boş duylara takılacak ampulleri bile üretemeyen bir ülke Türkiye. Zaman içinde Ülkenin ampul fabrikaları bir bir kapandı. Elli yıl kendi ampulünü üreten bir ülkeden ampulde bile dışa bağımlı bir ülkeye devşirildik. Yani kökten dışa bağımlı bir ampul gerçeğimiz de var göze pek batmasa da. Ülkenin ampul üreticiliği, fason üretim fabrikaları olarak orta Avrupa ülkelerine kaydı birçok üründe olduğu gibi.
Ampul üreten tek fabrikası var koskoca ülkenin o da otomotiv sektörüne hitap ediyor. Alt tarafı bir ampul canım deyip geçilmez bir durum işin gerçeği.
Çünkü elektrik enerjisi tasarrufunda ampulün rolü çok önemli diyor enerji uzmanları. ‘ akkor lambalardan LED ampule yolculuk derinliğine izlendiğinde’ ampulün önemi iyice ortaya çıkar. Enerji tasarruflu ampul, enerjiyi tasarruf eden ampullerin insan sağlığına etkisi, yasak ve zararlı ampuller, en avantajlı ampulü kullanma ve seçimi, ışık yayan diyodlular en iyisi kapsamında gelişe duran ampul teknolojisi ve üretiminden uzaklaşıldıkça enerji tasarrufunda da dışa bağımlı hale gelinir.
Uzmanlar; Sadece ampul değişiklikleri ile aydınlanmada enerji tasarrufu yapmanın dünyadaki enerji tüketimini yüzde kırk oranında azalttığını söylüyor. İki yüz milyar euroluk bir kazanç söz konusu. Kaç ülke kurtulur, kaç aç insan doyar bu tasarrufla, kaç ülke yeniden kurulur bu parayla. Atmosfere atılan milyon tonluk karbon dioksit belasından kurtuluş da çabası.
Oysa tüm bu kazanımlar eskiyen tek bir ampulün değiştirilmesinden geçiyor. Ancak ampul sektörü de dışa bağımlı ve ithalatçı. Çağımız insanı bir ampul olsa bile ne yazık ki israfı önlemek adına tasarrufu da satın almak zorunda. Her şey parayla..
Ceryan çarpması bu olsa gerek…
14 Ocak 2013 Pazartesi
ESENLER’DE “ESENLER TİME” KERVANI BİR YILDIR İLERLİYOR…
ESENLER’DE “ESENLER TİME” KERVANI BİR YILDIR İLERLİYOR…
Yaklaşık bir yıl önce; “Bağımsız Ve Doğru Haber” alt başlığı ile alışılagelmiş hayat kurgusunu preslemek için “ESENLER TİME” olarak yayın hayatına başladık.
Bu sayede Esenler’de ezilmişlik perdesi artık bir nebze de olsa aralanacak demiştik. Bundan böyle Esenler Time kelime oyunlarına asla girmeden tarihe tanıklık edecek diye de eklemiştik. Şark kurnazı çığırtkanlığına, hurafe melanetine ve söylencelere hiç kapılmadan yoluna devam edecek sözü vermiştik.
Bir yıl geçti ve giden 2012’nin muhasebesi; Sözümüzde durduk ve duracağız…
Bu yalancı pehlivan peşrevli gidişata mim koymak, şerh düşmek için dil vadisinde haber vahası olacak korkmadan, çekinmeden, yılmadan demiş ve;
“Doğaçlama türetilen veya gerçeği yansıtan her cümlede, mısrada, paragrafta bile nakkaş, hattat dönemi dirilecek Esenler Time sütunlarında. O diriliş ofset baskılı itirazlara, karşıtlığa direnç katacak her harfiyle. Onun için; “Yalansızlığın ve yalınlığın yeni ve dürüst sesi” olacak Esenler Time. Aklın kapısını daima açık bırakacak modüllerinde.” Diye de eklemiştik.
Bu yoldan sapmamaya çalıştık ve çalışacağız…
Çağ ızdırabı yaşamamak için; “Esenler Time; Küçük çaplı çatışmalar yazıyı düzenler, haberi doğru rayına çeker bilinciyle Karagöz ve Hacivat perdesi kurmadan, intikamcı bir teknikten uzak, asla boşa niyaz etmeden, pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda daima bağımsızlığını koruyacak” dedik ve koruduk…
Dibe vuran ülkenin her küçük fırsatta ihtilalleştiğini bilerek ama içindeki bağlık-dağlık araziyi terk eylemeyerek, Esenler Time; “nerede durduğunu ve kim olduğunu asla saklamayacak. Dâhilde ve hariçte herkes bilecek onun rengini. Gizli saklı sığınakları, karşılık ödeyeceği korunakları bulunmayacak hiç. “Bir damlacık akıl göğü deler ve oradan bir ışık süzülür yeryüzüne, güneşi bile solda sıfır bırakan” inancıyla daime halkın içinde halkın yararına görevler üstlenecek” dedik.
Esenler Time hala tüm dediklerinde diretiyor diretecek de…
Esenler Time; “Dört kapıyı da geçtik, kırklara vardık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda dert çile yeşerdi topraktan her bahar. Toprağa, havaya, suya ve ateşe yazdık gerçekleri, fildişi kulelerde hiç okunmadı” serzenişiyle, Yanlış kurgulanan yarınların nice ayrıntısını görmezden gelenlere, aymazlık aynasındaki silik yüzlerin anlamsız beyanlarına, düz yanıtlarına ve boş temennilerine hiç aldanmayacak, usta ellerde mevcut lisanı değiştirecek dedik.
Ve Esenler Time Türkiye’deki değişimin-dönüşümün habercisi, her yenilik hareketinin gözlemcisi olmaya devam edecek…
Yani en başta söylediğimiz gibi; "Değişimin sözcüsü, cam kenarı tembelliğinin çift sütuna manşet gözcüsü ve Esenler’in suskunluğunun düş gücü zorlaması, haykırışı olacak" Esenler Time.
Esenler Time; teşbihte hata olmaz bu günden yarına “ Yedi tepelinin bir tanesi, asi ve hırçın dalgaların can köpüğü, yalın ama doğru kavgaların kınalısı, ekim devrimlerinin sevdalısı, yıkıcı bozgunların yakıcı darbelerin yaralısı, dürüstlüğün marka kalesi, yıkılmaz kalenin en yüksek burcu, sonsuzluğun eğrilmez bükülmez kulesi, gerçekçi iddiaların yılmaz savunucusu ibrası, yiğitliğin eksilmez narası, garibi gurabanın nidası, hayatın doğrucu Davut manası, zamanın kudretli asası, çotanağın inci tanesi, atomun parçalanamaz çekirdeği, azınlığın da çoğunluğun da güvencesi, ideal kent profilinin en prestijli rehberi, haraç mezatçılara yedi düveli düz tepsiye dizecek sur’un korkusu, çekinilesi güçlere asla uzlaşma önerisi yapmayacak ve en özel” olacak demiştik; hala sözlerimizin arkasındayız...
Esenler Time; Esenlerin Esenlerlinin umutları başka baharlara kalmasın diye, İleride sözle değil özle anılmak için var. Filikalarla umman aşmak için değil. Çünkü; "Denizde damlayız" hepimiz…
Yaklaşık bir yıl önce; “Bağımsız Ve Doğru Haber” alt başlığı ile alışılagelmiş hayat kurgusunu preslemek için “ESENLER TİME” olarak yayın hayatına başladık.
Bu sayede Esenler’de ezilmişlik perdesi artık bir nebze de olsa aralanacak demiştik. Bundan böyle Esenler Time kelime oyunlarına asla girmeden tarihe tanıklık edecek diye de eklemiştik. Şark kurnazı çığırtkanlığına, hurafe melanetine ve söylencelere hiç kapılmadan yoluna devam edecek sözü vermiştik.
Bir yıl geçti ve giden 2012’nin muhasebesi; Sözümüzde durduk ve duracağız…
Bu yalancı pehlivan peşrevli gidişata mim koymak, şerh düşmek için dil vadisinde haber vahası olacak korkmadan, çekinmeden, yılmadan demiş ve;
“Doğaçlama türetilen veya gerçeği yansıtan her cümlede, mısrada, paragrafta bile nakkaş, hattat dönemi dirilecek Esenler Time sütunlarında. O diriliş ofset baskılı itirazlara, karşıtlığa direnç katacak her harfiyle. Onun için; “Yalansızlığın ve yalınlığın yeni ve dürüst sesi” olacak Esenler Time. Aklın kapısını daima açık bırakacak modüllerinde.” Diye de eklemiştik.
Bu yoldan sapmamaya çalıştık ve çalışacağız…
Çağ ızdırabı yaşamamak için; “Esenler Time; Küçük çaplı çatışmalar yazıyı düzenler, haberi doğru rayına çeker bilinciyle Karagöz ve Hacivat perdesi kurmadan, intikamcı bir teknikten uzak, asla boşa niyaz etmeden, pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda daima bağımsızlığını koruyacak” dedik ve koruduk…
Dibe vuran ülkenin her küçük fırsatta ihtilalleştiğini bilerek ama içindeki bağlık-dağlık araziyi terk eylemeyerek, Esenler Time; “nerede durduğunu ve kim olduğunu asla saklamayacak. Dâhilde ve hariçte herkes bilecek onun rengini. Gizli saklı sığınakları, karşılık ödeyeceği korunakları bulunmayacak hiç. “Bir damlacık akıl göğü deler ve oradan bir ışık süzülür yeryüzüne, güneşi bile solda sıfır bırakan” inancıyla daime halkın içinde halkın yararına görevler üstlenecek” dedik.
Esenler Time hala tüm dediklerinde diretiyor diretecek de…
Esenler Time; “Dört kapıyı da geçtik, kırklara vardık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda dert çile yeşerdi topraktan her bahar. Toprağa, havaya, suya ve ateşe yazdık gerçekleri, fildişi kulelerde hiç okunmadı” serzenişiyle, Yanlış kurgulanan yarınların nice ayrıntısını görmezden gelenlere, aymazlık aynasındaki silik yüzlerin anlamsız beyanlarına, düz yanıtlarına ve boş temennilerine hiç aldanmayacak, usta ellerde mevcut lisanı değiştirecek dedik.
Ve Esenler Time Türkiye’deki değişimin-dönüşümün habercisi, her yenilik hareketinin gözlemcisi olmaya devam edecek…
Yani en başta söylediğimiz gibi; "Değişimin sözcüsü, cam kenarı tembelliğinin çift sütuna manşet gözcüsü ve Esenler’in suskunluğunun düş gücü zorlaması, haykırışı olacak" Esenler Time.
Esenler Time; teşbihte hata olmaz bu günden yarına “ Yedi tepelinin bir tanesi, asi ve hırçın dalgaların can köpüğü, yalın ama doğru kavgaların kınalısı, ekim devrimlerinin sevdalısı, yıkıcı bozgunların yakıcı darbelerin yaralısı, dürüstlüğün marka kalesi, yıkılmaz kalenin en yüksek burcu, sonsuzluğun eğrilmez bükülmez kulesi, gerçekçi iddiaların yılmaz savunucusu ibrası, yiğitliğin eksilmez narası, garibi gurabanın nidası, hayatın doğrucu Davut manası, zamanın kudretli asası, çotanağın inci tanesi, atomun parçalanamaz çekirdeği, azınlığın da çoğunluğun da güvencesi, ideal kent profilinin en prestijli rehberi, haraç mezatçılara yedi düveli düz tepsiye dizecek sur’un korkusu, çekinilesi güçlere asla uzlaşma önerisi yapmayacak ve en özel” olacak demiştik; hala sözlerimizin arkasındayız...
Esenler Time; Esenlerin Esenlerlinin umutları başka baharlara kalmasın diye, İleride sözle değil özle anılmak için var. Filikalarla umman aşmak için değil. Çünkü; "Denizde damlayız" hepimiz…
31 Aralık 2012 Pazartesi
"HOŞ GELDİN 2013, MUTLU YILLAR İNSANLIK…"
"HOŞ GELDİN 2013, MUTLU YILLAR İNSANLIK…"
Korkular ve zaafların inşa ettiği koskoca bir yıl daha geçti. Sönmemeye yalpalayan sarı ışığa akıl yatırmanın ifşa ettiği 2012 de geçti gidiyor ve 2013 kapı arasından bakıyor.
Yoğun ve yorucu bir yılı daha eskittik ve yenisini bekliyoruz. Dördüncü evresindeyiz yolsuzluğun bu günden şeytanı taşlasan ne fayda, taşlamasan ne zarar ayrıca ne yazar…
Yılın son yazısını yazmaya beynimiz elveriyor da elimiz varmıyor bir türlü. Zaten yazmak uzunca bir süredir bizce anlamını yitirdi.Yaz yaz nereye kadar sürecek bu işkence. Ancak yazı kendiliğinden iz sürmeye başlayınca ve kelimeler birbirine zamklanınca durmak yok diyoruz, direnmeye devam.
Gölgeye evrilmeden soylu sufi yarenliğini yaşamak bizimkisi kendi çapında. Soysuz, çapsızların topuna da ağlama efekti ayarlamak…
Yepyeni umutlarla, kapkara göğü yırtan fişeklerle, yaratılan renk cümbüşüyle, eksiksiz şölenlerle, karşıladığımız 2012’yi yine ayni şekilde uğurlayıp 2013’e yelken açacağız ve yeni yılı ağırlayacağız tam 365 gün süresince...
İnsanlık tarihini kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yönlendirdiğini çok iyi bilmemize karşın entrikacı niyetlere inat, umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2012 gelirken.
Hayatlara eşlik eden kişisel vaatlere aldırmadan, ülke için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiştik âcizane. Türküler, şarkılar, halaylar, horonlar eşliğinde hoş geldin demiştik yeni yıla. 2012’nin 365 günü, harala gürele ne çabuk geçti. “Göğe direk denize kapak olmaz” misali sırlar, serler, savlar yerlerde süründü yine. Her aklı başında bireyi dellendirecek, çıldırtacak, yığınla kötü olay yaşandı yine.
Kıyamet de kopmadı ayrıca…
Gündem oluşturmak için değil bu sözler gerçeğin kendisi; İnsanlık onuru yine hiçe sayıldı. Silivri ülkede en tanınan kaza oldu. Bir adımda gözaltılar la, baskı ve sömürü eksilmek bir yana arttıkça arttı. Hayıflandık, incindik, üzüldük, yerindik yine. Aslında klasik sayılabilecek tek bir cümle yeter dünyayı anlatmaya;
Eğer yaşamak denirse adına, yaşadık, bitti gitti...
Çalınan hayatları görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, palazlandırıldığı ve dahi ilahlaştırıldığı kuru gürültü harmanlaması bir yıl geçti kısacası. Yaşayıp görmek de yine bizim payımıza düştü.
Madrabazlıklar çelik kasalarda, ağır ahşap dolaplarda saklandıkça ve tüm gizli saklılar en umulmadık anlarda savruldukça, saçıldıkça, yaşam zembereği boşanır saray yavrularının da. Ebabil kuşlarının kanat çırpması da çare olmaz o vakit sultan saltanatına.
Sürgünler yaşanır, yaşatılır öz memlekette...
Enikonu özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar tebaalar yaratılmaya çalışılan günümüzde, kumpaslara gelmeden eski ve yeni yıl adına, özgürleşecek toplum adına, yaşayıp yaşatabilme niyetliliğiyle doğruları haykırmaktan, nefes aldığımız sürece asla çekinmeyeceğiz.
Çekinmeyiz kimseden, çekinmeyiz sonsuzluk cetvelinden…
Yeni yılda da envanterini bilançosunu tutacağız hayatın. Çok olan şeyin değeri azdır bilinciyle, ne birilerinin borazancılığını yaparız ne de birilerinin kıyamet sur’unu üfleriz. Açıkçası, çözüm odaklı rekabet, dengesizleştirilemeyecek bir muhalefet ve düşmeyecek bir değer peşindeyiz.
Sözün bittiği yerde ise kurtarıcı, kahraman, can simidi aramamak içindir tüm çabamız.
Zaten tutkularımızı yıllar var ki babamız adındaki bir şehirde bıraktık ve umutlarımızı kara toprağa gömdük filiz filiz.Şimdi ise beş deste hayat gülü elimizde ve dikenleri avucumuzu kanatıyor sevdayla.
Uzak ve erişilmez değil hiçbir şey. Boş saatler muskacısının boş vaatlerine kanmadan, inanmadan Ülkemiz güzelliklerle dolsun, Engeller ve ayrımcılık ortadan kalksın,barış özlemiyle yanıp tutuşmalar son bulsun istiyoruz sadece.
2013 sonunda böylesi karamsar bir yazı kaleme almamak dileğiyle, karşıladığımız gibi uğurlayabileceğimiz bir yeni yıldır bütün arzumuz…
Korkular ve zaafların inşa ettiği koskoca bir yıl daha geçti. Sönmemeye yalpalayan sarı ışığa akıl yatırmanın ifşa ettiği 2012 de geçti gidiyor ve 2013 kapı arasından bakıyor.
Yoğun ve yorucu bir yılı daha eskittik ve yenisini bekliyoruz. Dördüncü evresindeyiz yolsuzluğun bu günden şeytanı taşlasan ne fayda, taşlamasan ne zarar ayrıca ne yazar…
Yılın son yazısını yazmaya beynimiz elveriyor da elimiz varmıyor bir türlü. Zaten yazmak uzunca bir süredir bizce anlamını yitirdi.Yaz yaz nereye kadar sürecek bu işkence. Ancak yazı kendiliğinden iz sürmeye başlayınca ve kelimeler birbirine zamklanınca durmak yok diyoruz, direnmeye devam.
Gölgeye evrilmeden soylu sufi yarenliğini yaşamak bizimkisi kendi çapında. Soysuz, çapsızların topuna da ağlama efekti ayarlamak…
Yepyeni umutlarla, kapkara göğü yırtan fişeklerle, yaratılan renk cümbüşüyle, eksiksiz şölenlerle, karşıladığımız 2012’yi yine ayni şekilde uğurlayıp 2013’e yelken açacağız ve yeni yılı ağırlayacağız tam 365 gün süresince...
İnsanlık tarihini kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yönlendirdiğini çok iyi bilmemize karşın entrikacı niyetlere inat, umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2012 gelirken.
Hayatlara eşlik eden kişisel vaatlere aldırmadan, ülke için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiştik âcizane. Türküler, şarkılar, halaylar, horonlar eşliğinde hoş geldin demiştik yeni yıla. 2012’nin 365 günü, harala gürele ne çabuk geçti. “Göğe direk denize kapak olmaz” misali sırlar, serler, savlar yerlerde süründü yine. Her aklı başında bireyi dellendirecek, çıldırtacak, yığınla kötü olay yaşandı yine.
Kıyamet de kopmadı ayrıca…
Gündem oluşturmak için değil bu sözler gerçeğin kendisi; İnsanlık onuru yine hiçe sayıldı. Silivri ülkede en tanınan kaza oldu. Bir adımda gözaltılar la, baskı ve sömürü eksilmek bir yana arttıkça arttı. Hayıflandık, incindik, üzüldük, yerindik yine. Aslında klasik sayılabilecek tek bir cümle yeter dünyayı anlatmaya;
Eğer yaşamak denirse adına, yaşadık, bitti gitti...
Çalınan hayatları görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, palazlandırıldığı ve dahi ilahlaştırıldığı kuru gürültü harmanlaması bir yıl geçti kısacası. Yaşayıp görmek de yine bizim payımıza düştü.
Madrabazlıklar çelik kasalarda, ağır ahşap dolaplarda saklandıkça ve tüm gizli saklılar en umulmadık anlarda savruldukça, saçıldıkça, yaşam zembereği boşanır saray yavrularının da. Ebabil kuşlarının kanat çırpması da çare olmaz o vakit sultan saltanatına.
Sürgünler yaşanır, yaşatılır öz memlekette...
Enikonu özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar tebaalar yaratılmaya çalışılan günümüzde, kumpaslara gelmeden eski ve yeni yıl adına, özgürleşecek toplum adına, yaşayıp yaşatabilme niyetliliğiyle doğruları haykırmaktan, nefes aldığımız sürece asla çekinmeyeceğiz.
Çekinmeyiz kimseden, çekinmeyiz sonsuzluk cetvelinden…
Yeni yılda da envanterini bilançosunu tutacağız hayatın. Çok olan şeyin değeri azdır bilinciyle, ne birilerinin borazancılığını yaparız ne de birilerinin kıyamet sur’unu üfleriz. Açıkçası, çözüm odaklı rekabet, dengesizleştirilemeyecek bir muhalefet ve düşmeyecek bir değer peşindeyiz.
Sözün bittiği yerde ise kurtarıcı, kahraman, can simidi aramamak içindir tüm çabamız.
Zaten tutkularımızı yıllar var ki babamız adındaki bir şehirde bıraktık ve umutlarımızı kara toprağa gömdük filiz filiz.Şimdi ise beş deste hayat gülü elimizde ve dikenleri avucumuzu kanatıyor sevdayla.
Uzak ve erişilmez değil hiçbir şey. Boş saatler muskacısının boş vaatlerine kanmadan, inanmadan Ülkemiz güzelliklerle dolsun, Engeller ve ayrımcılık ortadan kalksın,barış özlemiyle yanıp tutuşmalar son bulsun istiyoruz sadece.
2013 sonunda böylesi karamsar bir yazı kaleme almamak dileğiyle, karşıladığımız gibi uğurlayabileceğimiz bir yeni yıldır bütün arzumuz…
KENTSEL DÖNÜŞÜM MACERASI; “SOL GÖSTERİP SAĞ VURMAK”…
KENTSEL DÖNÜŞÜM MACERASI; “SOL GÖSTERİP SAĞ VURMAK”…
Şu sıralar İstanbul’da kentsel dönüşüm üzerine bir panel, konferans, sempozyum, furyası var. İktidarı muhalefeti bu bilgi şölenlerinde vatandaşları kendi bakış açısıyla nasiplendiriyorlar. Yani rüzgâr ekiliyor vilayet vilayet, ilçe ilçe yakında vira fırtına biçilir mahalle mahalle…
Dağ fare doğurunca…
Esenler’de en son yapılan; en özel anların resmi mekânında, en ana muhalefet partisinin düzenlediği, en kentsel dönüşüm ve yenileme bizim işimiz paneline dinleyici-konuk olunca, iktidarın “en sol gösterilip sağ vurduğunu” iyice anlamış olduk galiba.
Evet, panelden geçtik, sanki kongre kuruldu Esenler’de; insanları deprem değil binalar öldürür…
Bizce de; Aşırı göç alan kentlerde zamanla oluşan gecekondulaşma ve çarpık yapılaşmanın en doğal sonucudur kentsel dönüşüm. Ayrıca insanları afet güvenli yapılara kavuşturmak, gecekondu bölgelerini çağdaş yaşam alanlarına çevirmek başta devletin sonra belediyelerin temel görevidir. Anayasada layığını ve karşılığını bulan insan hakları, mülkiyet hakları, barınma hakkı ve eşitlik ilkesi uyarınca şekillendirilmiş kentsel dönüşüme de aklı başında hiç kimse özellikle siyasi emeller uğruna hayır demez, boşuna direnmez, karşı da durmaz.
Billboardlara asılmış rengârenk fotoğraflara bakıldığında en cennet ilçe görünen, aslı potemkin zıhlısı Esenler’de; en muhalefet parti panelinde, en yerli 90 yıllık Esenlerli bir tanıdığın atış alanına girmesinden, kentsel dönüşüme Dim-Dik duruşunu gözlemleyince;
Ortada “ Ortada vatandaşı hissettirmeden ve kamuoyuna çaktırmadan inceden mağdur eden veya edecek izlenimi veren, nedense hangi beklentileri karşılamak için mağduriyet riskini en aza indirgeyememiş, afet riskini de azaltmaktan oldukça uzak, riskli alan-riskli yapı ilanı papyonvari, planı projesi, yedeği olmayan, parçalı-parçacı anlayışla ve bohçacı hızıyla dizayn edilmiş” en azı iki sene hakikateni ömür boyu sürecek, gelecek kuşaklara da sirayet edecek en kentsel dönüşümle karşı karşıya kalınacağını ve saflaşılacağını bir güzel anladık…
Ve anlamayanlar, anlaşılamayanlar ve anlaşmayanlar için, bilip duyup görüp üç maymunu oynayan sahte aktörler için de bazı saptamalarda bulunmayı bir borç bildik; 50 yıllık bir Esenlerli olarak…
Atadan babadan kalmış arsa, arazi, bina ve toprağa bile hâkim olunamayacak bir düzen dayatmasına evrilecek gibi kentsel dönüşüm adına yaşananlar veya yaşanacaklar. Hani miras helal’di…
Niyetimiz halisanedir denilerek, vatandaşları hayırsız evlat konumuna düşürüveren, göçe zorlayan veya alışmışlığının dışında “yanaşık düzen konserve dairelerde yaşamaya” mecbur ve mahkum eden, 100 yıl sonra dahi acısı sancısı halen süren göçleri ve nüfus mübadelelerini anımsatan ve dayatan, depremle gündeme sokulan ama depremsel odaklılıktan kaydırılan bu kentsel dönüşüm; maalesef rantsal paylaşımın ıtırlı kokularını duyumsatıyor orta sınıf vatandaşlarına…
Ülkeyi inşaat sektörü ile büyütelim, ekonomiyi hareketlendirelim hevesiyle, iki günde alelacele görüşülen 16 Mayıs 2012 de mecliste onanan 6306 sayılı yasayla;
“Afette en hasar görecekler diye 6,5 milyon binanın yıkılmasıyla büyük sermayeye arsa üretmek ve peydahlanan arsalara devlet eliyle taşaron ortaklar marifetiyle “en akıllı rezidanslar” ve en ananeye uzak karakterli avm-ler perdahlamak ve en son boş kalmış alanlara da afetengiz mantıkla hükmederek gökdelenler koymak, kentsel dönüşüm” ise eğer sözleşmelere parmak basacak ahalinin vay haline…
Oysa ki; Katılımcı, eşitlikçi, ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen, tarihsel dokuyu koruyan, çevreyi bozmayan, kirlenmeyi azaltan, istihdam yaratıcı ve doğal afetlere karşı güvenlik için binaları yenileme, iyileştirme, dirençlendirme veya yeni mimari anlayışlarla en yeniyi yerinde uygulama işiyse kentsel dönüşüm kapsam içindekiler yasada açıkça belirtilmeyen her türlü sözleşmeye dahi gönül rahatlığı ile basar imzaları.
Ancak civardaki örneklerle sabit; konutların satın alınabilirliğin kaymak tabakaya kayması, malın asıl sahibi yoksulu hiç gözetmeyen, yoksulu dezavantajlı varsılı avantajlı kılan, her açık alana ultra katlı ucubeler konduran, yapılaşma oranını artıran, nüfus yoğunluğu ve denetimini hırpalayan, yaşayanların sosyal dengesindeki uçurumu artıran, kimliği sorgulayan kimlikleri korumayan, planlama ve şehir planlamacılığından ırak, pazarlık pazarlama ve alışveriş kolaylığı zengine paslanmış bir soylulaştırma ve soygunlaştırma yaşatıyorsa kentsel dönüşüm evi barkı güme gidecekler gelecek kaygısıyla basmaz imzayı.
Aslan fareye boğdurulur…
Esenler özeline gelince; bir yanı tem otoyolu bir yanı e5 olunca, orta kısımdaki üstünde bina olsun olmasın o toprak parçası en bulunmaz hint kumaşı olunca, mevkisel açıdan diğer ilçeleri yakalayınca en “asla doymayan açlar ve her gördüğüne iştahı kabaranların” en gözüne battı Esenler.
Ülkenin Kentsel dönüşüm startı Esenler’den verilmek suretiyle önemsendiği en açık bu topraklarda, en hazır görülen üç beş mahallede en enteresan uygulamalar harfiyen başlatıldı. Öyle ki aklıselimlere “iyi uçuşlar” dedirten bazda ve dozda.
Umarız; kentsel dönüşüm yoluyla “Esenler Esenleri yaşayan orta sınıfın elinden alınıp üst sınıfların eline bırakılmaz. Bu mahallelerde yükselecek bloklar yüksek kesim insanların rantiyesi olmaz. Dileriz, böyle bir paylaşım ve paylaştırım peşine düşmezler ve yalancı dünyaya aldanmaz ağır yöneticiler.”
Bu hafiflik akılları çelerse eğer yapı stoğu on yılda onbeşbine vurmuş Esenler’de bir deli rüzgar eser ki birilerinin en baba vurgunu yemesi de o vakit kaçınılmaz olur.
Ayrıca ” kentsel dönüşüm imar planları ile uygulanmalıdır. Plan yoksa ve küçük göze batmayan plan tadilleri ile hırsızlık yapılıyorsa, acayip anlaşmalar dayatılarak değerlenmiş yerler ucuz pazarlıklarla halkın elinden alınıyorsa, toki-kiptaş eliyle deprem korkutulmasıyla rantın yüksek olduğu yer ve araziler dönüşüme tabi tutuluyorsa, otopark hesabından belediye başkanlarının posterleri bastırılıyorsa, reklam harcamalarına aktarımlar vatandaşın otoparkından geçiyorsa, kamunun görevi plan yapmak” der birileri.
Vatandaşın yolunu açmak yerine kapatan, açıkça inşaat müteahhitliğine ve emlakçiliğe soyunan belediyelerle, hazine arazilerine ticaret merkezi yapmaktan ve atıp tutmaktan başka proje üretemeyen belediye başkanları ile, toplumu aydınlatmaktan uzak siyasiler ve stkcılarla, gerçeği dillendirmeyen medyasıyla “binmişiz kentsel dönüşüm alametine gidiyoruz kıyamete” demek de caiz olur…
Mayaların takviminin kıyamet mayası tutmadı ama biz göle maya çalanlardan geliyoruz. Tutsa da tutmasa da mayalarız. Deprem riski bulunsa da bulunmasa da Kentsel dönüşürüz. Yıkmazsan yıkarız. Yapmazsan elinden alırız. Verirsek biz istediğimiz kadar istediğimize veririz. Mahallende kalmayı isteyemezsin. Komşun hemşerin gökkubbede bir hayal olur. Yeşil alan ve park isteyemezsin. Yeni yapılacak konut için mutlaka borçlanacaksın. Projedeki payın ve yerin alımgücü zayıf müşteriden öte gitmeyecek. Al sana küçük kıyamet…
Bilmeden anlamadan imza koydun ise eğer yandın söylentileri egemen şu kentsel dönüşüm süzgecine. İtiraz hakkı var kullanabilirsin ama gidişatı engelleyemezsin. Bireysel takılsan sesin çıkmaz, çoğulculuğa aldansan sesin kesilir. Ne tür bir konuta ışınlandığını soramazsın, araştıramazsın. Barınmak hakkı anayasal ve en kutsal haktır ve güvenmek istersin fakat güvenemezsin. Oysa karşıda devlet bu yakada millet.
Üsküdar'da sabah olunca...
İllet olursun velakin ikiden biri olmanın bu en doğal tek kutuplu kentsel sonuçlarına boyun eğersin ve dönüşürsün. Allah devletimize zarar vermesin…
Kadersizlik; Maket projesi bile maketlendirilmeden paketlenen kentsel dönüşüm sahası ve alanları içinde kalmak…
Bu kadersizlik muammasında bu kısmetsiz yazıyı kaleme almak da bize düştü. Bu işin asıl suçlusu leyhte ve alyhte tebliğleyen tüm panelistler. Yasayı çıkaran ve yasaya takılan tüm yönetimler. Bizim kimseye bir garezimiz yok böyle biline ama hesabımız var…
Şu sıralar İstanbul’da kentsel dönüşüm üzerine bir panel, konferans, sempozyum, furyası var. İktidarı muhalefeti bu bilgi şölenlerinde vatandaşları kendi bakış açısıyla nasiplendiriyorlar. Yani rüzgâr ekiliyor vilayet vilayet, ilçe ilçe yakında vira fırtına biçilir mahalle mahalle…
Dağ fare doğurunca…
Esenler’de en son yapılan; en özel anların resmi mekânında, en ana muhalefet partisinin düzenlediği, en kentsel dönüşüm ve yenileme bizim işimiz paneline dinleyici-konuk olunca, iktidarın “en sol gösterilip sağ vurduğunu” iyice anlamış olduk galiba.
Evet, panelden geçtik, sanki kongre kuruldu Esenler’de; insanları deprem değil binalar öldürür…
Bizce de; Aşırı göç alan kentlerde zamanla oluşan gecekondulaşma ve çarpık yapılaşmanın en doğal sonucudur kentsel dönüşüm. Ayrıca insanları afet güvenli yapılara kavuşturmak, gecekondu bölgelerini çağdaş yaşam alanlarına çevirmek başta devletin sonra belediyelerin temel görevidir. Anayasada layığını ve karşılığını bulan insan hakları, mülkiyet hakları, barınma hakkı ve eşitlik ilkesi uyarınca şekillendirilmiş kentsel dönüşüme de aklı başında hiç kimse özellikle siyasi emeller uğruna hayır demez, boşuna direnmez, karşı da durmaz.
Billboardlara asılmış rengârenk fotoğraflara bakıldığında en cennet ilçe görünen, aslı potemkin zıhlısı Esenler’de; en muhalefet parti panelinde, en yerli 90 yıllık Esenlerli bir tanıdığın atış alanına girmesinden, kentsel dönüşüme Dim-Dik duruşunu gözlemleyince;
Ortada “ Ortada vatandaşı hissettirmeden ve kamuoyuna çaktırmadan inceden mağdur eden veya edecek izlenimi veren, nedense hangi beklentileri karşılamak için mağduriyet riskini en aza indirgeyememiş, afet riskini de azaltmaktan oldukça uzak, riskli alan-riskli yapı ilanı papyonvari, planı projesi, yedeği olmayan, parçalı-parçacı anlayışla ve bohçacı hızıyla dizayn edilmiş” en azı iki sene hakikateni ömür boyu sürecek, gelecek kuşaklara da sirayet edecek en kentsel dönüşümle karşı karşıya kalınacağını ve saflaşılacağını bir güzel anladık…
Ve anlamayanlar, anlaşılamayanlar ve anlaşmayanlar için, bilip duyup görüp üç maymunu oynayan sahte aktörler için de bazı saptamalarda bulunmayı bir borç bildik; 50 yıllık bir Esenlerli olarak…
Atadan babadan kalmış arsa, arazi, bina ve toprağa bile hâkim olunamayacak bir düzen dayatmasına evrilecek gibi kentsel dönüşüm adına yaşananlar veya yaşanacaklar. Hani miras helal’di…
Niyetimiz halisanedir denilerek, vatandaşları hayırsız evlat konumuna düşürüveren, göçe zorlayan veya alışmışlığının dışında “yanaşık düzen konserve dairelerde yaşamaya” mecbur ve mahkum eden, 100 yıl sonra dahi acısı sancısı halen süren göçleri ve nüfus mübadelelerini anımsatan ve dayatan, depremle gündeme sokulan ama depremsel odaklılıktan kaydırılan bu kentsel dönüşüm; maalesef rantsal paylaşımın ıtırlı kokularını duyumsatıyor orta sınıf vatandaşlarına…
Ülkeyi inşaat sektörü ile büyütelim, ekonomiyi hareketlendirelim hevesiyle, iki günde alelacele görüşülen 16 Mayıs 2012 de mecliste onanan 6306 sayılı yasayla;
“Afette en hasar görecekler diye 6,5 milyon binanın yıkılmasıyla büyük sermayeye arsa üretmek ve peydahlanan arsalara devlet eliyle taşaron ortaklar marifetiyle “en akıllı rezidanslar” ve en ananeye uzak karakterli avm-ler perdahlamak ve en son boş kalmış alanlara da afetengiz mantıkla hükmederek gökdelenler koymak, kentsel dönüşüm” ise eğer sözleşmelere parmak basacak ahalinin vay haline…
Oysa ki; Katılımcı, eşitlikçi, ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen, tarihsel dokuyu koruyan, çevreyi bozmayan, kirlenmeyi azaltan, istihdam yaratıcı ve doğal afetlere karşı güvenlik için binaları yenileme, iyileştirme, dirençlendirme veya yeni mimari anlayışlarla en yeniyi yerinde uygulama işiyse kentsel dönüşüm kapsam içindekiler yasada açıkça belirtilmeyen her türlü sözleşmeye dahi gönül rahatlığı ile basar imzaları.
Ancak civardaki örneklerle sabit; konutların satın alınabilirliğin kaymak tabakaya kayması, malın asıl sahibi yoksulu hiç gözetmeyen, yoksulu dezavantajlı varsılı avantajlı kılan, her açık alana ultra katlı ucubeler konduran, yapılaşma oranını artıran, nüfus yoğunluğu ve denetimini hırpalayan, yaşayanların sosyal dengesindeki uçurumu artıran, kimliği sorgulayan kimlikleri korumayan, planlama ve şehir planlamacılığından ırak, pazarlık pazarlama ve alışveriş kolaylığı zengine paslanmış bir soylulaştırma ve soygunlaştırma yaşatıyorsa kentsel dönüşüm evi barkı güme gidecekler gelecek kaygısıyla basmaz imzayı.
Aslan fareye boğdurulur…
Esenler özeline gelince; bir yanı tem otoyolu bir yanı e5 olunca, orta kısımdaki üstünde bina olsun olmasın o toprak parçası en bulunmaz hint kumaşı olunca, mevkisel açıdan diğer ilçeleri yakalayınca en “asla doymayan açlar ve her gördüğüne iştahı kabaranların” en gözüne battı Esenler.
Ülkenin Kentsel dönüşüm startı Esenler’den verilmek suretiyle önemsendiği en açık bu topraklarda, en hazır görülen üç beş mahallede en enteresan uygulamalar harfiyen başlatıldı. Öyle ki aklıselimlere “iyi uçuşlar” dedirten bazda ve dozda.
Umarız; kentsel dönüşüm yoluyla “Esenler Esenleri yaşayan orta sınıfın elinden alınıp üst sınıfların eline bırakılmaz. Bu mahallelerde yükselecek bloklar yüksek kesim insanların rantiyesi olmaz. Dileriz, böyle bir paylaşım ve paylaştırım peşine düşmezler ve yalancı dünyaya aldanmaz ağır yöneticiler.”
Bu hafiflik akılları çelerse eğer yapı stoğu on yılda onbeşbine vurmuş Esenler’de bir deli rüzgar eser ki birilerinin en baba vurgunu yemesi de o vakit kaçınılmaz olur.
Ayrıca ” kentsel dönüşüm imar planları ile uygulanmalıdır. Plan yoksa ve küçük göze batmayan plan tadilleri ile hırsızlık yapılıyorsa, acayip anlaşmalar dayatılarak değerlenmiş yerler ucuz pazarlıklarla halkın elinden alınıyorsa, toki-kiptaş eliyle deprem korkutulmasıyla rantın yüksek olduğu yer ve araziler dönüşüme tabi tutuluyorsa, otopark hesabından belediye başkanlarının posterleri bastırılıyorsa, reklam harcamalarına aktarımlar vatandaşın otoparkından geçiyorsa, kamunun görevi plan yapmak” der birileri.
Vatandaşın yolunu açmak yerine kapatan, açıkça inşaat müteahhitliğine ve emlakçiliğe soyunan belediyelerle, hazine arazilerine ticaret merkezi yapmaktan ve atıp tutmaktan başka proje üretemeyen belediye başkanları ile, toplumu aydınlatmaktan uzak siyasiler ve stkcılarla, gerçeği dillendirmeyen medyasıyla “binmişiz kentsel dönüşüm alametine gidiyoruz kıyamete” demek de caiz olur…
Mayaların takviminin kıyamet mayası tutmadı ama biz göle maya çalanlardan geliyoruz. Tutsa da tutmasa da mayalarız. Deprem riski bulunsa da bulunmasa da Kentsel dönüşürüz. Yıkmazsan yıkarız. Yapmazsan elinden alırız. Verirsek biz istediğimiz kadar istediğimize veririz. Mahallende kalmayı isteyemezsin. Komşun hemşerin gökkubbede bir hayal olur. Yeşil alan ve park isteyemezsin. Yeni yapılacak konut için mutlaka borçlanacaksın. Projedeki payın ve yerin alımgücü zayıf müşteriden öte gitmeyecek. Al sana küçük kıyamet…
Bilmeden anlamadan imza koydun ise eğer yandın söylentileri egemen şu kentsel dönüşüm süzgecine. İtiraz hakkı var kullanabilirsin ama gidişatı engelleyemezsin. Bireysel takılsan sesin çıkmaz, çoğulculuğa aldansan sesin kesilir. Ne tür bir konuta ışınlandığını soramazsın, araştıramazsın. Barınmak hakkı anayasal ve en kutsal haktır ve güvenmek istersin fakat güvenemezsin. Oysa karşıda devlet bu yakada millet.
Üsküdar'da sabah olunca...
İllet olursun velakin ikiden biri olmanın bu en doğal tek kutuplu kentsel sonuçlarına boyun eğersin ve dönüşürsün. Allah devletimize zarar vermesin…
Kadersizlik; Maket projesi bile maketlendirilmeden paketlenen kentsel dönüşüm sahası ve alanları içinde kalmak…
Bu kadersizlik muammasında bu kısmetsiz yazıyı kaleme almak da bize düştü. Bu işin asıl suçlusu leyhte ve alyhte tebliğleyen tüm panelistler. Yasayı çıkaran ve yasaya takılan tüm yönetimler. Bizim kimseye bir garezimiz yok böyle biline ama hesabımız var…
17 Aralık 2012 Pazartesi
“MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS” VE
“MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS” VE
TİCARET…
Mevlana Celalettin-i Rumi’nin hayatı ve şahsiyeti, maddiyatı ve maneviyatı üzerine ne inceleme kitapları, ne bilimsel tezler ne romanlar yazıldı…
Yaşamak için kayda çekilmesi gerekenleri biz de bulup çıkarıyoruz ama asıl gerçeklik yazmak, güzel yazmak. Hele şöyle bir beyiti bildikten sonra yazamamaktır mesele;
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.”
Tıpkı sonsuz aşk ve gönüller sultanı Mevlana’dan ve temeli dinsel, kaynağı kurallı kaideli bir ritüel olan Şeb-i Arus’dan dem vurabilmek gibi.
Zor zanaat yazmak; kelime bir yana bir hecede, bir harfte yanmak gibi. Şu garip bencileyin yazıdaki başlık gibi, “Mevlana ve Şeb-i Arus ve ticareti”…
30 Eylül 1207 ile 17 Aralık 1273 arası yaşamış Mevlana.
“Ayet ayet Kur’an ın bütün manası edepten ibarettir.” Düsturuyla ilahi aşk ateşine ömrünü adamıştır Mevlana. İsminde gizli Rumi’yi yaşamıştır yıllarca. Yani Mevlana Anadolu’dur, Anadolu o’dur…
Mevlana Celaletin-i Rumi Anadolu’dur dolu dolu.
“Ümitsizlik semtine gitme ümitler vardır, Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır.”
Ölçütünde aşka bitmeyen bir yürüyüş, büyük bir göçtür Mevlana. Mevlana tasavvufunda gaye kulluk ve yokluktur. Daima sönmez bir aşktan beslenir yaratılış ve hayatın anlamı. Mevlana tasavvufunun asıl esası gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır, olunabilir ise.
Mevlana; “ Alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllülük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemal, kemalde hiçlik” tir…
Gerçek varlık kapısına ulaşmak, varlık makamına erişmektir tüm hedef;
“Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri başköşe sanırsın ama kapıda kalakalmışsın.”
Mevlana bir 17 Aralık gecesi Mevla’ya erişme çaba ve çilesini tamamlamış ve ebediyete doğmuştur aşkla. İşte “Şeb-i Arus” da budur…
La makamında dolaşıp durmak gereksiz; Mesnevisini pek okuyup, anlayan, dersler çıkaran yok ama Şeb-i Arus’u görmeyen de yok gibi.
Post, posta tutkulu saygı, ağırdan hafiften en ağıra selamlaşma, semazenler ve müzik eşliğinde, içten dışa, yerden göğe devinen görsel bir şölendir Mevlevi semaı. Semaı ile tanınan ve anımsanan Şeb-i Arus törenleri de bir hittir dosta düşmana sergilenen.
İlk izlenişte pür dikkat heyecan, sonrasında göstermelik aşk, sonrası…
“ Mevlana bir gün kuyumcular çarşısında bir dükkânın önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için altın dövmektedir usta ve çırakları. Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyar Mevlana. Melodik tınıdan cezbelenir ve vecd ile sema etmeye başlar…”
Semazen döndükçe dünyanın başı döner. Dünya döndükçe de kadınlı erkekli semazenler döner.
İslamik kapitalizm asırlar sonra aklı nefse esir kılan dayatırlarına devam eder ve işi ticarileştirir. Bilmem kaçıncı geleneksel fonda gelsin anma törenleri, gelsin zamanlı zamansız şebi aruzlar, gitsin tasavvufi şarkı konserleri. Ve yetmiş iki buçuk millet dönsün bu dönencede. Dönenleri izlesinler, Mevlana ve semazen kolyeli küpeli bayanlar, semazen yüzüklü beyler; şebi aruz kardeşliğini yaşasınlar yeter ki Devlet erkanıyla...
Oysa Mevlana bir yolcudur, yol göstericidir. Gönül çeperlerine ışıltısı vuran bir güneştir Mevlana. Dünya döndükçe binlerce yıla doğuştur Şeb-i arus;
“Ben yetmiş iki milletle beraberim”…
Ve bir cümledir insanlığa emaneti;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir”…
TİCARET…
Mevlana Celalettin-i Rumi’nin hayatı ve şahsiyeti, maddiyatı ve maneviyatı üzerine ne inceleme kitapları, ne bilimsel tezler ne romanlar yazıldı…
Yaşamak için kayda çekilmesi gerekenleri biz de bulup çıkarıyoruz ama asıl gerçeklik yazmak, güzel yazmak. Hele şöyle bir beyiti bildikten sonra yazamamaktır mesele;
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.”
Tıpkı sonsuz aşk ve gönüller sultanı Mevlana’dan ve temeli dinsel, kaynağı kurallı kaideli bir ritüel olan Şeb-i Arus’dan dem vurabilmek gibi.
Zor zanaat yazmak; kelime bir yana bir hecede, bir harfte yanmak gibi. Şu garip bencileyin yazıdaki başlık gibi, “Mevlana ve Şeb-i Arus ve ticareti”…
30 Eylül 1207 ile 17 Aralık 1273 arası yaşamış Mevlana.
“Ayet ayet Kur’an ın bütün manası edepten ibarettir.” Düsturuyla ilahi aşk ateşine ömrünü adamıştır Mevlana. İsminde gizli Rumi’yi yaşamıştır yıllarca. Yani Mevlana Anadolu’dur, Anadolu o’dur…
Mevlana Celaletin-i Rumi Anadolu’dur dolu dolu.
“Ümitsizlik semtine gitme ümitler vardır, Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır.”
Ölçütünde aşka bitmeyen bir yürüyüş, büyük bir göçtür Mevlana. Mevlana tasavvufunda gaye kulluk ve yokluktur. Daima sönmez bir aşktan beslenir yaratılış ve hayatın anlamı. Mevlana tasavvufunun asıl esası gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır, olunabilir ise.
Mevlana; “ Alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllülük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemal, kemalde hiçlik” tir…
Gerçek varlık kapısına ulaşmak, varlık makamına erişmektir tüm hedef;
“Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri başköşe sanırsın ama kapıda kalakalmışsın.”
Mevlana bir 17 Aralık gecesi Mevla’ya erişme çaba ve çilesini tamamlamış ve ebediyete doğmuştur aşkla. İşte “Şeb-i Arus” da budur…
La makamında dolaşıp durmak gereksiz; Mesnevisini pek okuyup, anlayan, dersler çıkaran yok ama Şeb-i Arus’u görmeyen de yok gibi.
Post, posta tutkulu saygı, ağırdan hafiften en ağıra selamlaşma, semazenler ve müzik eşliğinde, içten dışa, yerden göğe devinen görsel bir şölendir Mevlevi semaı. Semaı ile tanınan ve anımsanan Şeb-i Arus törenleri de bir hittir dosta düşmana sergilenen.
İlk izlenişte pür dikkat heyecan, sonrasında göstermelik aşk, sonrası…
“ Mevlana bir gün kuyumcular çarşısında bir dükkânın önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için altın dövmektedir usta ve çırakları. Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyar Mevlana. Melodik tınıdan cezbelenir ve vecd ile sema etmeye başlar…”
Semazen döndükçe dünyanın başı döner. Dünya döndükçe de kadınlı erkekli semazenler döner.
İslamik kapitalizm asırlar sonra aklı nefse esir kılan dayatırlarına devam eder ve işi ticarileştirir. Bilmem kaçıncı geleneksel fonda gelsin anma törenleri, gelsin zamanlı zamansız şebi aruzlar, gitsin tasavvufi şarkı konserleri. Ve yetmiş iki buçuk millet dönsün bu dönencede. Dönenleri izlesinler, Mevlana ve semazen kolyeli küpeli bayanlar, semazen yüzüklü beyler; şebi aruz kardeşliğini yaşasınlar yeter ki Devlet erkanıyla...
Oysa Mevlana bir yolcudur, yol göstericidir. Gönül çeperlerine ışıltısı vuran bir güneştir Mevlana. Dünya döndükçe binlerce yıla doğuştur Şeb-i arus;
“Ben yetmiş iki milletle beraberim”…
Ve bir cümledir insanlığa emaneti;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir”…
13 Aralık 2012 Perşembe
"Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…
"Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…
Güzel Esenler Projesi geçen günlerde ulusal basına da yansıyan şekliyle ne potemkin mahallesi, ne potemkin panosu diye adlandırılmalıdır. Ülkede alay konusu edilen bu proje hiç şaşmamak gerek birilerinden, bir yerlerden ödül mödül bile alabilir. Alsın varsın. Ama adı “potemkin zırhlısı” diye anılmalı bu Güzel Esenler Projesi’nin. Oturup sessiz film izlemek yerine dayanılmaz hayat şartlarından bezmişliğe ayaklanma olacak ise eğer bu imkânsızlığın resmi panosu, kimsenin kuşkusu olmasın her zırh gün gelir delinir.
Peki, neydi bu Güzel Esenler Projesi adıyla müstesna“potemkin zırhlısı”…
Yaklaşık üç yıl önce iki gazeteci arkadaşımla başkanlık makamında başkanın bizzat kendisinden ‘alın size bir bomba haber’ başlığında dinlediğimiz ve resimlerini gördüğümüz proje idi güzel Esenler projesi.
O gün bu proje için Belediye Başkanı; ‘Belediye beş kuruş harcamayacak’ demişti. Resimlerin üzerinde projeye sponsor olan devlet kurumunun logoları da vardı. Başkan; ‘ %90 anlaştık ama şimdilik sponsorun adını vermeyin; Maliyetin %80’i sponsor kalanı ise evi boyananlardan kredilendirilerek karşılanacak’ diyerek projenin mali kısmını da özetlemişti.
Belki de basın olarak ilk bize açıklanmış bu proje zaman içinde maalesef “göstermelik dekor- şahane müdahale” veya atfedilen muhteşem ismiyle “Potemkin mahallesi”olarak değerlendirilip Rus Çarlığı’na göndermelerle anıldı. Ileride de daima bu biçimde anımsanacak belkide.
Ama bizim için bu proje “Potemkin zırhlısı”artık.
Çünkü başkan; TEM otoyolunun kenarındaki binalardan141 binaya kısmen mantolama yapılarak çirkin görüntülerin ortadan kaldırılması ve güzelleştirilmesine 1 milyon 900 bin lira harcandığı ortaya çıkınca;
"Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz" diyerek projesini savundu.
Ancak işin aslı şöyle;
“Güzel Esenler Projesi için Esenler Belediyesi 1 trilyon 290 milyar ödemiş-harcamış…”
Esenler Mali Hizmetler Müdürlüğü’nce açılan 18.05.2011 tarih, 2011/76277 sayı ile KİK Kayıtlarına giren ihalede;
“Güzel Esenler Projesi kapsamında Esenler ilçe sınırları dahilinde bulunan idarece belirlenen binaların dış cephe rehabilitasyonu yapılması işi” ikisi Mim-art ve birisi Özkan İ.’den teklif alınmak suretiyle 1.290.000 liraya Mim-art Ltd’ye verilmiş…”
Peki başkan ne diyor; “Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor, sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz.”
Şimdi bu sponsor firma Mim-art ltd. mi? Oluyor. Yoksa “potemkin zırhlısı” olarak özel kasalara koruyucu zırh mı örüyor. Laf uzar gider, havada asılı kalır ama bu yağlıboya lekesi asla çıkmaz. Ayın en parlak yüzünü utandıran kıvamda, öznesi değişen fiillere, olaylara bir yenisi daha eklenmiş olur sadece.
Ve “potemkin zırhlısı” nehrin doğduğu yerde resim donatılı paravanların arkasında tekziplenen yazıları bekler…
Güzel Esenler Projesi geçen günlerde ulusal basına da yansıyan şekliyle ne potemkin mahallesi, ne potemkin panosu diye adlandırılmalıdır. Ülkede alay konusu edilen bu proje hiç şaşmamak gerek birilerinden, bir yerlerden ödül mödül bile alabilir. Alsın varsın. Ama adı “potemkin zırhlısı” diye anılmalı bu Güzel Esenler Projesi’nin. Oturup sessiz film izlemek yerine dayanılmaz hayat şartlarından bezmişliğe ayaklanma olacak ise eğer bu imkânsızlığın resmi panosu, kimsenin kuşkusu olmasın her zırh gün gelir delinir.
Peki, neydi bu Güzel Esenler Projesi adıyla müstesna“potemkin zırhlısı”…
Yaklaşık üç yıl önce iki gazeteci arkadaşımla başkanlık makamında başkanın bizzat kendisinden ‘alın size bir bomba haber’ başlığında dinlediğimiz ve resimlerini gördüğümüz proje idi güzel Esenler projesi.
O gün bu proje için Belediye Başkanı; ‘Belediye beş kuruş harcamayacak’ demişti. Resimlerin üzerinde projeye sponsor olan devlet kurumunun logoları da vardı. Başkan; ‘ %90 anlaştık ama şimdilik sponsorun adını vermeyin; Maliyetin %80’i sponsor kalanı ise evi boyananlardan kredilendirilerek karşılanacak’ diyerek projenin mali kısmını da özetlemişti.
Belki de basın olarak ilk bize açıklanmış bu proje zaman içinde maalesef “göstermelik dekor- şahane müdahale” veya atfedilen muhteşem ismiyle “Potemkin mahallesi”olarak değerlendirilip Rus Çarlığı’na göndermelerle anıldı. Ileride de daima bu biçimde anımsanacak belkide.
Ama bizim için bu proje “Potemkin zırhlısı”artık.
Çünkü başkan; TEM otoyolunun kenarındaki binalardan141 binaya kısmen mantolama yapılarak çirkin görüntülerin ortadan kaldırılması ve güzelleştirilmesine 1 milyon 900 bin lira harcandığı ortaya çıkınca;
"Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz" diyerek projesini savundu.
Ancak işin aslı şöyle;
“Güzel Esenler Projesi için Esenler Belediyesi 1 trilyon 290 milyar ödemiş-harcamış…”
Esenler Mali Hizmetler Müdürlüğü’nce açılan 18.05.2011 tarih, 2011/76277 sayı ile KİK Kayıtlarına giren ihalede;
“Güzel Esenler Projesi kapsamında Esenler ilçe sınırları dahilinde bulunan idarece belirlenen binaların dış cephe rehabilitasyonu yapılması işi” ikisi Mim-art ve birisi Özkan İ.’den teklif alınmak suretiyle 1.290.000 liraya Mim-art Ltd’ye verilmiş…”
Peki başkan ne diyor; “Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor, sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz.”
Şimdi bu sponsor firma Mim-art ltd. mi? Oluyor. Yoksa “potemkin zırhlısı” olarak özel kasalara koruyucu zırh mı örüyor. Laf uzar gider, havada asılı kalır ama bu yağlıboya lekesi asla çıkmaz. Ayın en parlak yüzünü utandıran kıvamda, öznesi değişen fiillere, olaylara bir yenisi daha eklenmiş olur sadece.
Ve “potemkin zırhlısı” nehrin doğduğu yerde resim donatılı paravanların arkasında tekziplenen yazıları bekler…
9 Aralık 2012 Pazar
CADDELERE “TRİLYONLUK” PRESTİJ KAZANDIRMALAR
CADDELERE “TRİLYONLUK” PRESTİJ KAZANDIRMALAR FOS ÇIKINCA…
Şu prestij cadde izlenimleri üzerine tarihe kısa bir not düşmek belki gereksiz ama hüneri konuşturan bu kentsel panoramada bir dipnot bulunsun istedik. Çünkü Belediyeciliğin miladı gösterilen prestij cadde projelerinin hayret edilesi yanının ortaya çıkması toplum yararına. Bilinmeli ki Prestij cadde uygulaması ile fors atalım derken, halk forsa, övünç kaynağı proje de fos çıktı fiskosları dolaşıyor caddelerde. Yani ‘itibari’ bir gerçek-gerçeklik var yol ortası… Gerçek bir Esenlerli olarak kim istemez; şöyle halı gibi bir prestij caddede çocukluğun ve yetişkinliğin tadına varmayı. Dünyaya, dünya nimetlerine bu kadar gömülmek, taşla toprakla betonla bu kadar meşgul olmak hizmetinden faydalanmayı. Ancak görünen o ki belli bir ortaklığa hizmet, tüm prestij cadde hizmet alışverişi ve başlangıçları. Şu güzelim Esenler’de binaların arasına sıkışmış dört bir yandan içine sel gibi akan sokaklarıyla adı cadde kendi pejmurde anayollar var. Mevcuda bile yanıt vermeyen bu anayollara bir akıllı eli değsin diye yıllarca beklendi. Değdi değmesine de prestijlenmeyle iş iyice çığırından çıktı, çıkarıldı… Kim ne söyler neye inanır serbest ama; Belediye başkanı ve meclis üyelerinin yüzde sekseni ithal-misafir olunca bu caddesel sonuç gayet normal. Sebep sonuç ilişkisi bir yana haddinden fazla prestij kazandı Esenler’in caddeleri. Saygınlık ve itibar kazandırılmayı bekleyen sırasını bekleyen çok cadde var daha. Denizi ilk gördük diye bu ayni kumaş ve ayni renkten projeleri anlamayacak değiliz. Bütün bu projeler başta değişikmiş görünse de kısa zamanda pek de muteber olmadıkları ortaya çıkıyor bir bir. Kaldırımı devasa genişletmek zaten sabah öğle akşam çaresizlikten inleyen caddeleri sadece gidiş geliş şeritliliğine hapsetmek-mahkum etmek prestij oluyorsa, yandı Esenler. İstanbul’un orta yerinde kent kalabalığında trafik arapsaçı, insanlar kördüğüm, ahali perişan, araçlar konvoy ve bunca çilenin çilekeşliğin adı da prestij cadde. Ayrıca saygınlık ve itibar kazanalım diye bedava versen alıcısı çıkmaz bu proje sarmalına, tutsaklık girdabına dökülen paraya ne demeli… Örneğin; Namıkkemal Caddesi’ne yapılan çalışma. Namıkkemal mahallesi Namıkkemal caddesi prestij yol uygulaması işi, 2011/114021 kamu ihale kurumu kaydıyla alınan dört tekliften birine verilmiş. Ser-gün adlı firma iki, Tunay E. Ve Öner İ. Birer teklif vermişler. İhale Ser-gün’e kalmış. Tutarı 1 trilyon 381 milyar lira. Yani Prestij caddelere harcanan onlarca trilyon… İhlaller denetimsiz, ihaleler yerli yersiz olunca hatırı sayılır bütçeler de böylece akar gider müteahhit kasalarına. Durduk yerde eleştiri ve tespitlere hiç gerek yok denilebilir. Gözlem gücüne dayalı durum testi de belli. Ancak testilerin sessizliği yırtan fısıltılar gölgesinde dolması-doldurulması ilgiye mazhar bir durum olsa gerek… Büyük şehir hayatı gerçekten sıktı. Şahsiyet kazandırmak böyle ise eğer, kentsel dönüm noktasıysa üç beş taş döşemek işi, bu parlak dönemlerde gelir geçer, gerilim tırmanır tavan yapar denilebilir rahatlıkla. Tüm yapılanların en sarsıcı yanları da birilerinin rahatını kaçırır… |
TEKRAR TEKRAR “KUMA KADIN GÖMMEK”…
TEKRAR TEKRAR “KUMA KADIN GÖMMEK”…
Bu asırda hala ne yazık ki kadına şiddet var. Milletvekili, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı olsan da, kadın isen eğer dayaktan, her nevi şiddetten kurtuluş yok…
Kuma kadın-kız gömme günlerinden bu güne değişmeyen tek acı gerçek bu maalesef…
“KUMA KADIN GÖMMEK...
Ülkede kadınından razı olmama, razı olup da memnun olmama gibi haller var. Hem ülke hem de birey iktidarındaki bu sapma, koyulan hedeflere de ulaşılamayınca erdemli ve temiz kalmayı zorlaştırıyor. Kuşkulu akçeli işlerle çarşıdaki hesap eve uydurulamayınca olan kadına oluyor. Yol ışığı, hayat arkadaşı, döl yatağı çekiyor ızdırabı, yer misin yemez misin, Ölür müsün ölmez misin hesabıyla…
Zenginlerde tevazuunun fakirlerde tokgözlülüğün tükendiği bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Üstelik ramazan ve orucun ilk günleri. Yine de hız kesmiyor kadın avı, kadına yönelik şiddet. Evrene yayılan pozitif ışıltılar sadece iftar ve sahur sofralarını aydınlatmıyor ki. Mahyalardan süzülen mutlu toplum mesajları da güme gidiyor böylece. Yürek sızlatan gerçekler de iftariyeliği oluyor düşünen insanın.
Kadına yönelik şiddet iftar sofrasının başköşesinde maalesef, yanında african açlığı. İkisi de teröre dönüşmüş boyutta kan-can almaya devam ediyor. Köhnemiş ideolojilerin tutsağı olundukça zorbalık işte böyle sokağa taşar. Dört duvar arasından sıvışır namahrem iktidarın sertliğine düz orantılı alır başını gider, ta ki ölümlere kadar. Kadına şiddet uygulamaları, göstermelik erkeksi tavır olarak literatürdeki yerini alır almasına da giden can geri gelmez. Cinayet olur canilik olur filmin adı.
Hayat felsefesinde geriye dönüş, tam dönüş değilse de ufaktan çark ediş, geriye özlem dolu bir bakış egemenleştikçe, erkek egemen toplumun kadına bakışı ve tavrı da taşlaşır. Katılaşır elbet ve sonuç hüsran olur.
Bir iki tokadın yerini acımasız dayaklar, dayağın yerini sakat bırakmalar, sakat bırakmanın yerini de zamanla şu günlerde yaşadığımız cana kast etmeler, öldürmeler alır. Kadın cinayetleri böylece son yıllarda yüzdesel zirve yapar. Cinsel saldırı suçları devasa artar. Elde son beş altı yılda dört beş bin kadın öldürülmüşlüğü kalır. Geriye kalan sudan sebeplerle bile, kadın canının hiçe sayılmasıdır. Üçüncü sayfa haberi olarak görülüp, gereğince hakkınca üstüne gidilmeyişidir kadın ölümlerinden iz bırakan.
Kendi kendine zulmeden başkalarına adalet dağıtamaz, adil davranamaz ki. Kadın erkek eşitliği halen görmezden gelinirse, kocaya kayıtsız şartsız itaat öğütlenirse, üç çocuktan aşağısı olmaz bir marifetmiş gibi dillendirilirse, kadın çocuk bakıcısı ev hizmetçisi, seks kölesi olarak görülüp sınıflandırılırsa ne kadar koruma altına alınsa da erkek her fırsatta çalar kapısını, kırar kafasını.
Çünkü kadın dayak yese de evinde oturacak, yeri kocasının yanıdır, tüm sosyal dengesizliklere geçim derdine sesini çıkartmayacak, boyun eğecek düsturu egemen. Ayrıca kadın boşansa, baba evine dönse de kurtaramıyor yakasını erkek illetinden-milletinden.
Hayatta hep kız çocuğu sahibi olmayı istemiş, anası, bacısı, karısı ve kız çocuğu olan birisi olarak utanarak yazıyorum bu yazıyı. Kızını dövmeyen dizini döver, kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider sözlerine rağmen, zenginleyen erkek ilk iş arabasını sonra eşini değiştirir safsatalarına rağmen kadın tarafında olmak günü şimdi.
Kesenin ağzını kapatma ayı olmayan şu ayda, açlığa ve kadına dayağa karşı maddi ve manevi ciddi duruş göstermek gerek. Kadınlar ölüyor, bebeler ölüyor, analar öldürülüyor her gün. Bacılara kıyılıyor öre töre hesabıyla, kuma gömüldüğü günlerden beter.
Utanıp da tavşan uykusundan uyanmak bu kadar mı zor…”
Milletvekilleri de koca dayağı yedikten sonra...
Bu asırda hala ne yazık ki kadına şiddet var. Milletvekili, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı olsan da, kadın isen eğer dayaktan, her nevi şiddetten kurtuluş yok…
Kuma kadın-kız gömme günlerinden bu güne değişmeyen tek acı gerçek bu maalesef…
“KUMA KADIN GÖMMEK...
Ülkede kadınından razı olmama, razı olup da memnun olmama gibi haller var. Hem ülke hem de birey iktidarındaki bu sapma, koyulan hedeflere de ulaşılamayınca erdemli ve temiz kalmayı zorlaştırıyor. Kuşkulu akçeli işlerle çarşıdaki hesap eve uydurulamayınca olan kadına oluyor. Yol ışığı, hayat arkadaşı, döl yatağı çekiyor ızdırabı, yer misin yemez misin, Ölür müsün ölmez misin hesabıyla…
Zenginlerde tevazuunun fakirlerde tokgözlülüğün tükendiği bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Üstelik ramazan ve orucun ilk günleri. Yine de hız kesmiyor kadın avı, kadına yönelik şiddet. Evrene yayılan pozitif ışıltılar sadece iftar ve sahur sofralarını aydınlatmıyor ki. Mahyalardan süzülen mutlu toplum mesajları da güme gidiyor böylece. Yürek sızlatan gerçekler de iftariyeliği oluyor düşünen insanın.
Kadına yönelik şiddet iftar sofrasının başköşesinde maalesef, yanında african açlığı. İkisi de teröre dönüşmüş boyutta kan-can almaya devam ediyor. Köhnemiş ideolojilerin tutsağı olundukça zorbalık işte böyle sokağa taşar. Dört duvar arasından sıvışır namahrem iktidarın sertliğine düz orantılı alır başını gider, ta ki ölümlere kadar. Kadına şiddet uygulamaları, göstermelik erkeksi tavır olarak literatürdeki yerini alır almasına da giden can geri gelmez. Cinayet olur canilik olur filmin adı.
Hayat felsefesinde geriye dönüş, tam dönüş değilse de ufaktan çark ediş, geriye özlem dolu bir bakış egemenleştikçe, erkek egemen toplumun kadına bakışı ve tavrı da taşlaşır. Katılaşır elbet ve sonuç hüsran olur.
Bir iki tokadın yerini acımasız dayaklar, dayağın yerini sakat bırakmalar, sakat bırakmanın yerini de zamanla şu günlerde yaşadığımız cana kast etmeler, öldürmeler alır. Kadın cinayetleri böylece son yıllarda yüzdesel zirve yapar. Cinsel saldırı suçları devasa artar. Elde son beş altı yılda dört beş bin kadın öldürülmüşlüğü kalır. Geriye kalan sudan sebeplerle bile, kadın canının hiçe sayılmasıdır. Üçüncü sayfa haberi olarak görülüp, gereğince hakkınca üstüne gidilmeyişidir kadın ölümlerinden iz bırakan.
Kendi kendine zulmeden başkalarına adalet dağıtamaz, adil davranamaz ki. Kadın erkek eşitliği halen görmezden gelinirse, kocaya kayıtsız şartsız itaat öğütlenirse, üç çocuktan aşağısı olmaz bir marifetmiş gibi dillendirilirse, kadın çocuk bakıcısı ev hizmetçisi, seks kölesi olarak görülüp sınıflandırılırsa ne kadar koruma altına alınsa da erkek her fırsatta çalar kapısını, kırar kafasını.
Çünkü kadın dayak yese de evinde oturacak, yeri kocasının yanıdır, tüm sosyal dengesizliklere geçim derdine sesini çıkartmayacak, boyun eğecek düsturu egemen. Ayrıca kadın boşansa, baba evine dönse de kurtaramıyor yakasını erkek illetinden-milletinden.
Hayatta hep kız çocuğu sahibi olmayı istemiş, anası, bacısı, karısı ve kız çocuğu olan birisi olarak utanarak yazıyorum bu yazıyı. Kızını dövmeyen dizini döver, kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider sözlerine rağmen, zenginleyen erkek ilk iş arabasını sonra eşini değiştirir safsatalarına rağmen kadın tarafında olmak günü şimdi.
Kesenin ağzını kapatma ayı olmayan şu ayda, açlığa ve kadına dayağa karşı maddi ve manevi ciddi duruş göstermek gerek. Kadınlar ölüyor, bebeler ölüyor, analar öldürülüyor her gün. Bacılara kıyılıyor öre töre hesabıyla, kuma gömüldüğü günlerden beter.
Utanıp da tavşan uykusundan uyanmak bu kadar mı zor…”
Milletvekilleri de koca dayağı yedikten sonra...
30 Kasım 2012 Cuma
DAVUTPAŞA CADDESİ'NDEKİ “ACEMİ-RÖTUŞA” 831 MİLYARLIK FATURA YETMEZ, AZ GELİR…
DAVUTPAŞA CADDESİ'NDEKİ “ACEMİ-RÖTUŞA” 831 MİLYARLIK FATURA YETMEZ, AZ GELİR…
Belediyenin meşhur projelerinden “Güzel-im Esenler, Prestij Cadde” ve temizlik işi ihalelerinin, topluma yansımayan-yansıtılmayan yüzü ile ilgili sırasıyla bir üçleme yazacakken kışın yaklaşması ve gereğinden fazla yavaş ve acemice ilerleyen başka bir meseleye öncelik verdik.
Evet, Davutpaşa kapalı caddenin başından sonuna orta bölümdeki taş sökme ve yenisini döşeme işi “bakım ve onarım çalışmaları” adıyla Kurban Bayramı’nın çok öncesinde başlatılmıştı.
Belediyece 6 ay süreceği ilan edilen rötuş çalışmaları Kurban Bayramı arifesinde bir ara hız kazanmıştı ama Esenlerliler o günden bu güne maalesef bir aheste ile karşı karşıya.
Ayrıca, Belediyenin Davutpaşa caddesindeki bu gerekli veya gereksiz görülebilecek rötuş işi için Esenlerlilere fatura edeceği rakam ise tam 831 milyar idi.
Buraya kadar her şeye tamam denilebilir. Bütün olanlar hesap kitap dâhilinde olabilir.
Ancak ihale 6 Ay önce kurulmuş ve 100 Bin lira sermayesi olan bir firmaya verilince hemde ayni firmanın verdiği üç teklif neticesinde verilince işler arap saçına döner, döndü de.
O günden bu güne firmanın yetersizliği ve acemiliğinden olsa gerek bir arpa boyu yol alınamadığı herkesin dilinde. Bir gün yaptıkları yeri diğer gün söküyorlar, bir diğer gün söktükleri taşlardan harç temizliyorlar ve bir bir diğer gün harcını çimentosunu temizledikleri taşları yeniden orta yere diziyorlar. Taşlar döşeniyor, çimento şerbeti aralara dökülüyor, iş bitti sanılıyor, işgüzar elemanlar yolu teraziye alıyorlar. Terazi şaşıyor haydi sil baştan en başa. Yağmur yağıyor yenilenen kısımlar göl gölet haline geliyor. Su giderlerini dikkate almak yok tabii ki, o bölümler eskisinden beter, eskisinden harabe. Tak sök, sök tak taşra şehir ikilemini yaşat dur şu garip yolculara. Suçlusu kim belli değil. Faturayı kim ödeyecek belli değil. Sağırlaştıran söylentilere bir vurdumduymazlık var ki hak getire.
Kapalı yollar. Kapalı-açık tüm yollar asma kütüğü gibi akıllara emanet sanki. Bu harcı alem akıllarla olan iş de kimse darılıp gücenmesin ama bu kadar olur. Belediye de Firma da aradan sıyrılır gider. Kış mevsiminin etkisiyle zaafa ve zarara uğrayacak ise yine halk olur.
Oysa ne istekli ve iştahlı başlanmıştı aylar önce. Bütün dertleri bitecek bitirilecekti kentin. Sükseye dalıştaki hızla bu koca geminin ilerlemeyeceği çok çabuk anlaşıldı. Anlaşıldı ama şimdilik beyan eden yok. Bırakınca ipin ucunu ustalık makamına kaçar gider hazineler.
Ve Gül bahçesine dönsün diye ortalık, Adaletin kılıcını sallamaya da başlar birileri inceden ve derinden. Sanılmasın ki kimi kimsesi yok garibi gurabanın.
Daha 6 Ay önce kurulmuş ve 100 Bin lira sermayeli bir firmaya çapının sekiz katı bir iş verilirse açıktan açığa herkese yazık olur. Göz kamaştıran ve tesadüfen yükselinen bu mertebe hangi saçma-sapınç bağlantıların meyvesidir ancak yiyenler bilir. Bilir ama bu kadar ucuz tarifeli işte bile yere çakılmak biraz acayip gelir aklı bütünlere. Ustalığın böyle bir acemiliğe kanması da kapanmaz bir azap defterini açar gönüllerde.
Uzun sözün kısası; ortak kaptan fazla götürmüşlüğün ıstırabından sök tak, tak sök ile kurtulunamaz. Kaptan meseleye bir el koyarsa, maneviyatı düşük bu ve benzeri her işe acemilik falan da çare olmaz.
Şimdi işin gerçeği bu 6 aylık firmaya da yazık. Ellerinden geleni yapıyorlar, kapasite bu. Üç taş döşe beş taş sök. Söktüklerinle beraber sekiz taş tak bekle. Davutpaşa iki adımlık yol, “bakım ve onarım çalışmaları” daha yarısına ulaşamadı, bu şekilde ulaşamazda.
Son söz yerine; böyle giderse, bu firmanın yüklendiği “Acemi-Rötuşa” 831 Milyarlık Fatura yetmez, Az gelir.
Minaresi fabrika bacası şehirler görmüşlüğümüz var acizane, ama dünyada böylesi bir acizlik görmedik vesselam…
Belediyenin meşhur projelerinden “Güzel-im Esenler, Prestij Cadde” ve temizlik işi ihalelerinin, topluma yansımayan-yansıtılmayan yüzü ile ilgili sırasıyla bir üçleme yazacakken kışın yaklaşması ve gereğinden fazla yavaş ve acemice ilerleyen başka bir meseleye öncelik verdik.
Evet, Davutpaşa kapalı caddenin başından sonuna orta bölümdeki taş sökme ve yenisini döşeme işi “bakım ve onarım çalışmaları” adıyla Kurban Bayramı’nın çok öncesinde başlatılmıştı.
Belediyece 6 ay süreceği ilan edilen rötuş çalışmaları Kurban Bayramı arifesinde bir ara hız kazanmıştı ama Esenlerliler o günden bu güne maalesef bir aheste ile karşı karşıya.
Ayrıca, Belediyenin Davutpaşa caddesindeki bu gerekli veya gereksiz görülebilecek rötuş işi için Esenlerlilere fatura edeceği rakam ise tam 831 milyar idi.
Buraya kadar her şeye tamam denilebilir. Bütün olanlar hesap kitap dâhilinde olabilir.
Ancak ihale 6 Ay önce kurulmuş ve 100 Bin lira sermayesi olan bir firmaya verilince hemde ayni firmanın verdiği üç teklif neticesinde verilince işler arap saçına döner, döndü de.
O günden bu güne firmanın yetersizliği ve acemiliğinden olsa gerek bir arpa boyu yol alınamadığı herkesin dilinde. Bir gün yaptıkları yeri diğer gün söküyorlar, bir diğer gün söktükleri taşlardan harç temizliyorlar ve bir bir diğer gün harcını çimentosunu temizledikleri taşları yeniden orta yere diziyorlar. Taşlar döşeniyor, çimento şerbeti aralara dökülüyor, iş bitti sanılıyor, işgüzar elemanlar yolu teraziye alıyorlar. Terazi şaşıyor haydi sil baştan en başa. Yağmur yağıyor yenilenen kısımlar göl gölet haline geliyor. Su giderlerini dikkate almak yok tabii ki, o bölümler eskisinden beter, eskisinden harabe. Tak sök, sök tak taşra şehir ikilemini yaşat dur şu garip yolculara. Suçlusu kim belli değil. Faturayı kim ödeyecek belli değil. Sağırlaştıran söylentilere bir vurdumduymazlık var ki hak getire.
Kapalı yollar. Kapalı-açık tüm yollar asma kütüğü gibi akıllara emanet sanki. Bu harcı alem akıllarla olan iş de kimse darılıp gücenmesin ama bu kadar olur. Belediye de Firma da aradan sıyrılır gider. Kış mevsiminin etkisiyle zaafa ve zarara uğrayacak ise yine halk olur.
Oysa ne istekli ve iştahlı başlanmıştı aylar önce. Bütün dertleri bitecek bitirilecekti kentin. Sükseye dalıştaki hızla bu koca geminin ilerlemeyeceği çok çabuk anlaşıldı. Anlaşıldı ama şimdilik beyan eden yok. Bırakınca ipin ucunu ustalık makamına kaçar gider hazineler.
Ve Gül bahçesine dönsün diye ortalık, Adaletin kılıcını sallamaya da başlar birileri inceden ve derinden. Sanılmasın ki kimi kimsesi yok garibi gurabanın.
Daha 6 Ay önce kurulmuş ve 100 Bin lira sermayeli bir firmaya çapının sekiz katı bir iş verilirse açıktan açığa herkese yazık olur. Göz kamaştıran ve tesadüfen yükselinen bu mertebe hangi saçma-sapınç bağlantıların meyvesidir ancak yiyenler bilir. Bilir ama bu kadar ucuz tarifeli işte bile yere çakılmak biraz acayip gelir aklı bütünlere. Ustalığın böyle bir acemiliğe kanması da kapanmaz bir azap defterini açar gönüllerde.
Uzun sözün kısası; ortak kaptan fazla götürmüşlüğün ıstırabından sök tak, tak sök ile kurtulunamaz. Kaptan meseleye bir el koyarsa, maneviyatı düşük bu ve benzeri her işe acemilik falan da çare olmaz.
Şimdi işin gerçeği bu 6 aylık firmaya da yazık. Ellerinden geleni yapıyorlar, kapasite bu. Üç taş döşe beş taş sök. Söktüklerinle beraber sekiz taş tak bekle. Davutpaşa iki adımlık yol, “bakım ve onarım çalışmaları” daha yarısına ulaşamadı, bu şekilde ulaşamazda.
Son söz yerine; böyle giderse, bu firmanın yüklendiği “Acemi-Rötuşa” 831 Milyarlık Fatura yetmez, Az gelir.
Minaresi fabrika bacası şehirler görmüşlüğümüz var acizane, ama dünyada böylesi bir acizlik görmedik vesselam…
27 Kasım 2012 Salı
ENGEL MENGEL TANIMADAN YOLA DEVAM EDENLERE…
ENGEL MENGEL TANIMADAN YOLA DEVAM EDENLERE…
İstanbul’da Engelliler haftası dün itibariyle başladı ve 06-09 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek Engelsiz Yaşam Fuarı ile sona erecek…
Engelliler haftasında, Tarih sayfalarında da hak ettiği yeri alan; haftanın anlam ve önemine dair bir cümle düştü tozlu raflardan.
“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım. Müteahhitlerin yanında çalışmaya devam…”
Karından konuşmak denen muamma bu olsa gerek. Bazen bir söz görmeyen gözlere göz olur, bu cümle de o hesap. Görünüre bakıp da irdelemeden, incelemeden değerinden fazla kıymet biçenlere söz-göz-gözlük nafile ama toplum bilimciler için çözülesi bir soru işareti bu cümle.
Kalp gözü açık olanların hayatını kucaklayan kapkara boşluğa kırmızı kalemle yazılmış bir ironi veya alaysı bir yaklaşım bu cümle. Çehresi insan olanlara sınır boyu aldanmanın, kanmanın acı neticesi, sızlanmakla yazıklanmakla işlerin düzelmeyeceğinin de açık bir göstergesi bu cümle.
Başta engelliler olmak kaydıyla, cemil cümlemizi, sınırda yaşamları, pamuk ipliğine bağlı hayatları görmezden gelme bu dile vuran traji-komik yaklaşım. Görenlerle görmeyenlerin Türkiye coğrafyasındaki düellosunun başlama fişeği bu kelimeler aslında. Açıkgözlerin sınırsız serüvenlerinin görmeyen gözlere kıssadan hisse yapıştırılması bu ; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz” lafazanlığı.
Dünya tarlasına ekilen genetiği bozulmuş fikirlerin Türkiye’de de yeşertilmesi çabasının ürünüdür bu tek cümle. Her şeyi, koca dokuz yılı şıp diye özetleyen bir çıkış bu serenat. Hiçbir engel tanımadan halkla sıkı bağlar kurmanın, engelsiz koşmanın dışa vurumu bu; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım” zılgıtı…
Akıl sağlığını zorlayan bir kelimeler dizini, ülkenin akıl sağlığını pek rahatsız etmemişti zamanında.
Her bireyin potansiyel engelli riski ile yaşadığının hayatın gerçeği olduğunu unutmak bize yakışmazdı. Jurnalciliğin habercilik olduğu şu devirde bu cümle o günden bu güne yüreğimizi yaktı her nedense, üstümüze vazife olmasa da.
İş göremez durumuna düşmekten ise asgari ücrete talim edilmesinin terbiyeden olduğu hatırlatıldı o gönül gözüyle gören garibe. Kibir taşını sırtlarında taşıyanlar elbette anlamazlar bizim gibi gariplerin feryadını. Oysa altını sarraf cimriyi fakir-yoksul çok iyi bilir. Gün olur devran döner canı sıkılır bunların diye düşünen yok.
Bulmuşlar meydanı boş, sallıyorlar elalemin beşiğini. Halkın inancı bir yıpranırsa üstü kapatılarak geçiştirilen benzeri vakalar ve devasa gerçekler seçim vaadi falan da dinlemez.
İşte o zaman kısa mesaj eleştirileri ile nam salan saman kağıdı karalayıcıları da kurtaramaz zevatı ve zevata destek olan hazirunu. Çözülemez şifreler kervanına zor erişir ve yetişir alimi ulemalar. Hiçbir ciddi mana taşımayan azarlamalar da yolculuk erzakları olur verilen molalarda, bakıp ta göremeyenlere.
Gören göz kılavuz istemez ama o sarfedilen sözler gözümüzü çıkardı, yüreğimizi sızlattı;
“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım, müteahhitlere hizmete devam…”
Bu yetenek körelten baskılardan moral değerler sıfırlandı. Yine de engel mengel tanımadan yola devam.
03 Aralık "Dünya Engelliler Günü" kutlu olsun…
İstanbul’da Engelliler haftası dün itibariyle başladı ve 06-09 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek Engelsiz Yaşam Fuarı ile sona erecek…
Engelliler haftasında, Tarih sayfalarında da hak ettiği yeri alan; haftanın anlam ve önemine dair bir cümle düştü tozlu raflardan.
“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım. Müteahhitlerin yanında çalışmaya devam…”
Karından konuşmak denen muamma bu olsa gerek. Bazen bir söz görmeyen gözlere göz olur, bu cümle de o hesap. Görünüre bakıp da irdelemeden, incelemeden değerinden fazla kıymet biçenlere söz-göz-gözlük nafile ama toplum bilimciler için çözülesi bir soru işareti bu cümle.
Kalp gözü açık olanların hayatını kucaklayan kapkara boşluğa kırmızı kalemle yazılmış bir ironi veya alaysı bir yaklaşım bu cümle. Çehresi insan olanlara sınır boyu aldanmanın, kanmanın acı neticesi, sızlanmakla yazıklanmakla işlerin düzelmeyeceğinin de açık bir göstergesi bu cümle.
Başta engelliler olmak kaydıyla, cemil cümlemizi, sınırda yaşamları, pamuk ipliğine bağlı hayatları görmezden gelme bu dile vuran traji-komik yaklaşım. Görenlerle görmeyenlerin Türkiye coğrafyasındaki düellosunun başlama fişeği bu kelimeler aslında. Açıkgözlerin sınırsız serüvenlerinin görmeyen gözlere kıssadan hisse yapıştırılması bu ; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz” lafazanlığı.
Dünya tarlasına ekilen genetiği bozulmuş fikirlerin Türkiye’de de yeşertilmesi çabasının ürünüdür bu tek cümle. Her şeyi, koca dokuz yılı şıp diye özetleyen bir çıkış bu serenat. Hiçbir engel tanımadan halkla sıkı bağlar kurmanın, engelsiz koşmanın dışa vurumu bu; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım” zılgıtı…
Akıl sağlığını zorlayan bir kelimeler dizini, ülkenin akıl sağlığını pek rahatsız etmemişti zamanında.
Her bireyin potansiyel engelli riski ile yaşadığının hayatın gerçeği olduğunu unutmak bize yakışmazdı. Jurnalciliğin habercilik olduğu şu devirde bu cümle o günden bu güne yüreğimizi yaktı her nedense, üstümüze vazife olmasa da.
İş göremez durumuna düşmekten ise asgari ücrete talim edilmesinin terbiyeden olduğu hatırlatıldı o gönül gözüyle gören garibe. Kibir taşını sırtlarında taşıyanlar elbette anlamazlar bizim gibi gariplerin feryadını. Oysa altını sarraf cimriyi fakir-yoksul çok iyi bilir. Gün olur devran döner canı sıkılır bunların diye düşünen yok.
Bulmuşlar meydanı boş, sallıyorlar elalemin beşiğini. Halkın inancı bir yıpranırsa üstü kapatılarak geçiştirilen benzeri vakalar ve devasa gerçekler seçim vaadi falan da dinlemez.
İşte o zaman kısa mesaj eleştirileri ile nam salan saman kağıdı karalayıcıları da kurtaramaz zevatı ve zevata destek olan hazirunu. Çözülemez şifreler kervanına zor erişir ve yetişir alimi ulemalar. Hiçbir ciddi mana taşımayan azarlamalar da yolculuk erzakları olur verilen molalarda, bakıp ta göremeyenlere.
Gören göz kılavuz istemez ama o sarfedilen sözler gözümüzü çıkardı, yüreğimizi sızlattı;
“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım, müteahhitlere hizmete devam…”
Bu yetenek körelten baskılardan moral değerler sıfırlandı. Yine de engel mengel tanımadan yola devam.
03 Aralık "Dünya Engelliler Günü" kutlu olsun…
ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE GEVHER HOCAM, KUTLU OLSUNLAR...
ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE GEVHER HOCAM, KUTLU OLSUNLAR...
24 Kasım ülkemizde “Öğretmenler Günü”…
Gazi’nin 24 Kasım 1928’de “Başöğretmen” olarak kara tahtanın önünde yerini aldığı gün 24 Kasım ve “Öğretmenler Günü”.
Bu yazımızı hoşgörüsüne sığınarak Pertevniyal’deki edebiyat öğretmenimiz Gevher Hanım’a ithaf ediyoruz ve tüm öğretmenlerimiz, Ülkedeki bütün öğretmenler adına saygıyla, ellerinden öpüyoruz.
Öğretilen odur ki; İnsanın tarihsel süreçte var oluşu daima öğrenerek olmuştur. İnsan öğrendikçe maddi ve manevi gereksinimlerini karşılamış, işlevsellik kazanmış, evrilmiş, rahata ve huzura veya huzursuzluğa erişmiştir. İşin özü daha mutlu, olabildiğine özgür ve çağdaş yaşam düzeyine ulaşmak ise eğitim ve öğretim sayesinde zirve yapmıştır.
Bilinen odur ki; Çağdaş, özgür, modern, kalkınmış toplum olmak elbette eğitimle olur. Ülkelerin dünyadaki yeri eğitime ve öğrenime verdikleri değerle belirlenir. Varılan noktayı eğitime aktarılan kaynakla ölçmek ve değerlendirmek ise en doğru kıstastır.
Ayrıca öğretmenine, eğitimcisine ve eğitim kurumlarına verdiği değerdir asıl olan, ülkeyi ülke yapan. Yani “Eğitimdir bir ulusu şanlı, hür ve bağımsız kılan”.
Çünkü ” Eğitim ve eğitimciden yoksun bir ulus henüz ulus olma kimliğini kazanamamıştır” der Ata`lar. 24 Kasımdan 24 Kasıma anımsamayla kazanamaz da…
Görünen odur ki; Bizim yitik kuşak, tahsilinin her aşamasında öğretmenlerine hayran olmuş, gıpta ile bakmış, saygıda kusur etmemiş ve daima onlara özenmiş bir kuşaktır. Durmaksızın değişen ve gelişen dünyada, bilimsel ve teknolojik her yeniliğe, yenileşmeye ayak uydurmada hala onların rehberliği değişmeyen ve değiştirmeye kıyamadığımız tek olgudur, tek yoldur.
Neden derseniz kalpten inanarak; “Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” Deriz…
Yaşanan odur ki; Yitik kuşağın bireylerinden biri olarak Atışalanı ilk okulu’nun baraka sınıfı bahçesine babamız tarafından bırakıldığımız ilk günden, üniversite kepini havaya fırlatışımıza kadar ki her öğretmenimizi ayrı ayrı sevgi ve saygıyla hatırlarız.
Her fırsatta, her uygun ortamda duygulanarak içlenerek anarız onları. Hepsinin üzerimizde asla ödenemez emeği, alınteri ve yok sayılamaz izleri, asla ve asla unutulmaz unutulamaz anıları vardır. Yetişmemizde ve yetişkin olmamızda hafifsenemez ağırlıkları vardır, zevkle ve muhabbetle taşınan.
Çünkü onlar; “Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır.”
Vecizinin yılmaz öncüleridir. Biz yitik kuşak bireyleri de onların uslanmaz takipçileri.
Gerçek odur ki; Bugün kendimizi, devrimci, ilerici, vatansever, demokrat diye adlandırıp namlandırıyorsak, dil, din, ırk, cinsiyet, renk ve mezhep ayrımı yapmıyorsak, insan haklarına, düşünce ve inançlara saygı gösteriyorsak Atışalanındaki Okul-barakadan bu güne bize notun yanında beynini veren, aklını açarak emek veren öğretmenlerimizindir, o duyulası gurur.
Doğrusu odur ki; Yeri gelip kendisiyle ve toplumla barışıksak, yeri geldiğinde de gözümüzü karartıp atılıyorsak bitmeyen kavgaya bu delikanlı ruh halimizde onların eseri. Övündüğümüz ve övünmekten kaçınmayacağımız bir haleti ruhiye ye sahipsek en radikalinden yine onların marifeti.
Emeği en yüce değer görüyorsak, özgür ve bilimsel düşünceye sırtımızı kesinlikle dönmüyorsak, asla kırılmayan, bükülmeyen şimdiki dünya görüşümüze sahipsek, iktidarlara nispet garibi gurabayı koruyor ve kolluyorsak hala, özetle helali haramı biliyorsak en harbisinden yine onların sayesinde.
Boşuna denmemiş olsa gerek “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Sözü…
Öğrenilen odur ki; Hala öğrenmeye açsak, doymamışsak, öğrenmeye hayat boyu devam edeceksek, hayat boyu öğrencilikten ve öğrenmekten gocunmuyorsak, başucumuzda daima okunulası bir kitap duruyorsa ve her daim duracaksa;
” Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.”Sözüne gönülden inanıyoruz demektir…
Ders odur ki; Geçmişi bilip dersler çıkarmak ve geleceği kurmak adına hala bin bir suratlı hokkabazlara rağmen, korkmadan mücadele edebiliyorsak, öğretmenlerimizin onurlu mücadelesinin eseri olduğumuzdandır.
Çünkü” Dünyada her şeye kıymet biçilebilir. Ama öğretmenin eserine asla kıymet biçilemez.” Gevherine ulaşmışız…
Son söz odur ki; âcizane, akilane, adilane ” Toplumların uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür” diyoruz ..
Sevgili Gevher hocam; Bu yaşımıza öğrettiklerinizden sapma göstermedik çok şükür, bilgilerinize sunarız. Siz çok yaşayın, çok…
24 Kasım ülkemizde “Öğretmenler Günü”…
Gazi’nin 24 Kasım 1928’de “Başöğretmen” olarak kara tahtanın önünde yerini aldığı gün 24 Kasım ve “Öğretmenler Günü”.
Bu yazımızı hoşgörüsüne sığınarak Pertevniyal’deki edebiyat öğretmenimiz Gevher Hanım’a ithaf ediyoruz ve tüm öğretmenlerimiz, Ülkedeki bütün öğretmenler adına saygıyla, ellerinden öpüyoruz.
Öğretilen odur ki; İnsanın tarihsel süreçte var oluşu daima öğrenerek olmuştur. İnsan öğrendikçe maddi ve manevi gereksinimlerini karşılamış, işlevsellik kazanmış, evrilmiş, rahata ve huzura veya huzursuzluğa erişmiştir. İşin özü daha mutlu, olabildiğine özgür ve çağdaş yaşam düzeyine ulaşmak ise eğitim ve öğretim sayesinde zirve yapmıştır.
Bilinen odur ki; Çağdaş, özgür, modern, kalkınmış toplum olmak elbette eğitimle olur. Ülkelerin dünyadaki yeri eğitime ve öğrenime verdikleri değerle belirlenir. Varılan noktayı eğitime aktarılan kaynakla ölçmek ve değerlendirmek ise en doğru kıstastır.
Ayrıca öğretmenine, eğitimcisine ve eğitim kurumlarına verdiği değerdir asıl olan, ülkeyi ülke yapan. Yani “Eğitimdir bir ulusu şanlı, hür ve bağımsız kılan”.
Çünkü ” Eğitim ve eğitimciden yoksun bir ulus henüz ulus olma kimliğini kazanamamıştır” der Ata`lar. 24 Kasımdan 24 Kasıma anımsamayla kazanamaz da…
Görünen odur ki; Bizim yitik kuşak, tahsilinin her aşamasında öğretmenlerine hayran olmuş, gıpta ile bakmış, saygıda kusur etmemiş ve daima onlara özenmiş bir kuşaktır. Durmaksızın değişen ve gelişen dünyada, bilimsel ve teknolojik her yeniliğe, yenileşmeye ayak uydurmada hala onların rehberliği değişmeyen ve değiştirmeye kıyamadığımız tek olgudur, tek yoldur.
Neden derseniz kalpten inanarak; “Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” Deriz…
Yaşanan odur ki; Yitik kuşağın bireylerinden biri olarak Atışalanı ilk okulu’nun baraka sınıfı bahçesine babamız tarafından bırakıldığımız ilk günden, üniversite kepini havaya fırlatışımıza kadar ki her öğretmenimizi ayrı ayrı sevgi ve saygıyla hatırlarız.
Her fırsatta, her uygun ortamda duygulanarak içlenerek anarız onları. Hepsinin üzerimizde asla ödenemez emeği, alınteri ve yok sayılamaz izleri, asla ve asla unutulmaz unutulamaz anıları vardır. Yetişmemizde ve yetişkin olmamızda hafifsenemez ağırlıkları vardır, zevkle ve muhabbetle taşınan.
Çünkü onlar; “Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır.”
Vecizinin yılmaz öncüleridir. Biz yitik kuşak bireyleri de onların uslanmaz takipçileri.
Gerçek odur ki; Bugün kendimizi, devrimci, ilerici, vatansever, demokrat diye adlandırıp namlandırıyorsak, dil, din, ırk, cinsiyet, renk ve mezhep ayrımı yapmıyorsak, insan haklarına, düşünce ve inançlara saygı gösteriyorsak Atışalanındaki Okul-barakadan bu güne bize notun yanında beynini veren, aklını açarak emek veren öğretmenlerimizindir, o duyulası gurur.
Doğrusu odur ki; Yeri gelip kendisiyle ve toplumla barışıksak, yeri geldiğinde de gözümüzü karartıp atılıyorsak bitmeyen kavgaya bu delikanlı ruh halimizde onların eseri. Övündüğümüz ve övünmekten kaçınmayacağımız bir haleti ruhiye ye sahipsek en radikalinden yine onların marifeti.
Emeği en yüce değer görüyorsak, özgür ve bilimsel düşünceye sırtımızı kesinlikle dönmüyorsak, asla kırılmayan, bükülmeyen şimdiki dünya görüşümüze sahipsek, iktidarlara nispet garibi gurabayı koruyor ve kolluyorsak hala, özetle helali haramı biliyorsak en harbisinden yine onların sayesinde.
Boşuna denmemiş olsa gerek “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Sözü…
Öğrenilen odur ki; Hala öğrenmeye açsak, doymamışsak, öğrenmeye hayat boyu devam edeceksek, hayat boyu öğrencilikten ve öğrenmekten gocunmuyorsak, başucumuzda daima okunulası bir kitap duruyorsa ve her daim duracaksa;
” Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.”Sözüne gönülden inanıyoruz demektir…
Ders odur ki; Geçmişi bilip dersler çıkarmak ve geleceği kurmak adına hala bin bir suratlı hokkabazlara rağmen, korkmadan mücadele edebiliyorsak, öğretmenlerimizin onurlu mücadelesinin eseri olduğumuzdandır.
Çünkü” Dünyada her şeye kıymet biçilebilir. Ama öğretmenin eserine asla kıymet biçilemez.” Gevherine ulaşmışız…
Son söz odur ki; âcizane, akilane, adilane ” Toplumların uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür” diyoruz ..
Sevgili Gevher hocam; Bu yaşımıza öğrettiklerinizden sapma göstermedik çok şükür, bilgilerinize sunarız. Siz çok yaşayın, çok…
19 Kasım 2012 Pazartesi
BALKAN SAVAŞLARININ 100. YILINDA "BÜYÜK BULUŞMA"…
BALKAN SAVAŞLARININ 100. YILINDA "BÜYÜK BULUŞMA"…
Garp ordusunun ve Evlad-ı Fatihan torunlarının Balkanlardaki evlerini yurtlarını terk ederek Anadolu topraklarına geri çekilişinin 100. yılı bu yıl. Beş yüz yıl ilerleyen bir vizyonun, Viyana kapılarına kadar dayanmış bir gidişin acıklı dönüş hikâyesinin yüzüncü yılıdır 2012. Dönüş yollarında hastalık ve açlıktan, düşman tarafından kıyımın, tarihin en geniş ve en çaplı soykırımının, yüzüncü yılıdır bu yıl. Arkada bırakılan 500 yıllık Osmanlı-Türk anılarının ve yıllarca özlemi çekilen akraba, konu komşunun, kokusu burunlarda tüten topraktan koparılışın yüzüncü yılıdır bu yıl.
En verimli toprakların ve en eğitimli insanların kaybedilmesine sebep Balkan Savaşları’nın 100. yılıdır 2012…
Evet, tam 100 yıl önceydi ve fitil Balkanlarda ateşlendi…
Dinlerin, dillerin, milletlerin ve kavimlerin sentezi, yüzyılların ihtişamlı imparatorluğu artık yorulmuştu. İslam’ın, adaletin ve zenginliğin timsali görülen yaşlı imparatorluk için dört kıtada geniş coğrafyaya yayılmış toprakları koruyup elde tutabilmek de iyice zorlaşmıştı.
Dünyaya hâkim olmaya hevesli Avrupalı emperyalist ülkeler için yeni yeni petrol fışkıran topraklara ve petrole gidiş yollarına sahip Ottomanlar’ı ortadan kaldırmak gerekliydi. Öncelikle Balkanlar, özellikle Kuzey Afrika, Arabistan Yarımadası ve Kafkaslar’dan sürülmeliydi bu kocamış imparatorluk. Zaten Osmanlı gelişen dünyayı bir türlü takip edemiyor, yakalama çaba ve girişimleri de nedense sonuçsuz kalıyordu. Yani gerileme başlamış ve ne çare ki düşüş durdurulamıyordu..
Ve tam 100 yıl önce Balkanlardan fitil ateşlendi…
Hasta adam Romen, Arnavut, Makedon, Sırp, Hırvat, Bulgar ve Yunan ayrılıkçı-milliyetçi çetelere gereğince direnemeyince ilk kopmalar başladı ve Balkanlar ateş topuna dönüştü. O ateş topu İstanbul’a, Anadolu’ya, hâkimiyet altındaki topraklara ve petrol hazinesi gizli Arap topraklarına yuvarlanıverdi sırayla. Aniden ateş dört bir yana sıçradı. Bir anda afeti fırsat görenlerce her yer kuşatıldı. Hâkimiyetler sırayla el değiştirdi, kısa zamanda koskoca imparatorluk parçalandı, paylaşıldı.
İşte adım adım cihan imparatorluğunun yıkılışına giden süreci başlatan Balkan Savaşları tam 100 yıl önce 1912 Ekiminde Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş açması ile başladı. Trablusgarp savaşını da fırsat bilen Yunan, Bulgar ve Sırpların da bu savaş ilanına katılmasıyla cephe genişledi. Yıllarca birbirlerine karşı olan, kavgaya sudan sebepler arayan Balkan milletleri tarihte ilk defa top yekûn birleştiler.
Emperyalistler Osmanlıyı Avrupa’dan, Balkanlardan ve Rumeli’nden atmak için bu hürriyet arayışlarını ve ilerde dağılması kesin yapay birlikteliği tüm olanakları ile desteklediler. O topraklarda imparatorluğun denetiminin iyice zayıflaması ve kontrolünü kaybetmesi için tüm imkânlarını seferber ettiler.
Ve tam 100 yıl önce 8 Ekim 1912’de başlayan 1. Balkan Savaşı’nda siyasetle içli dışlı olmuş, için için kendi kendisiyle harbeden Osmanlı ordusu tüm dünyayı şaşırtan biçimde peş peşe bozguna uğradı. Garp ordusu 24 Ekimde Sırplara yenildi ve Manastır’a çekildi. 8 Kasımda Yunanlılar Selanik’e girdi. Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerledi. Karadan bağı kalmayan Arnavutluk’un da bağımsızlığını ilan etmesiyle imparatorluğun %25 toprak mahsulünü sağlayan Balkan topraklarından tamamen kopuldu…
Silah cephane ve asker bakımından iyi ve daha güçlü durumdaki imparatorluk ordularının Balkanlardaki bu yenilgisi pahalıya maloldu. Bu yenilgiyle Balkanlar ile Ege denizi ve 12 adaları da kapsayan 100.000 metrekarelik toprak, beş milyondan fazla insan bir anda kaybedilmiş oldu.
Anadolu’ya sivil asker göçü sırasında 1.000.000’ dan fazla insan canından oldu, yollarda öldü, öldürüldü. Yetmedi yüz yıla dağılmış pek çok defa nüfus mübadeleleri yapıldı…
Tam 100 Yıl önce başta imparatorluğu yönetenler, Balkanlı galipler, onları destekleyen emperyalistler ve tüm dünya savaşın başlangıcında asla tahmin edilemeyen bu sonucuna, Osmanlının bu kadar kolay bozguna uğrayışına şaşırıp kaldılar.
Sonrasında bin yılda bir gelen o dahi çıkmasaydı eğer çok kolaydı işleri, ama hesapları tutmadı…
Balkan savaşlarından tam 100 yıl sonra küllerinden doğan bu ülkede, Balkan ve Rumeli muhacirleri; Rumeli ve Balkan kültürünü yaşamak ve yaşatmak, birlik ve beraberliği pekiştirmek amacıyla Elveda değil Merhaba diyerek “3. Büyük Rumeli-Balkan Buluşması”nı gerçekleştiriyorlar.
Tam 100 yıl önce ve sonra; zaman çok çabuk geçiyor belki ama acı asla…
Garp ordusunun ve Evlad-ı Fatihan torunlarının Balkanlardaki evlerini yurtlarını terk ederek Anadolu topraklarına geri çekilişinin 100. yılı bu yıl. Beş yüz yıl ilerleyen bir vizyonun, Viyana kapılarına kadar dayanmış bir gidişin acıklı dönüş hikâyesinin yüzüncü yılıdır 2012. Dönüş yollarında hastalık ve açlıktan, düşman tarafından kıyımın, tarihin en geniş ve en çaplı soykırımının, yüzüncü yılıdır bu yıl. Arkada bırakılan 500 yıllık Osmanlı-Türk anılarının ve yıllarca özlemi çekilen akraba, konu komşunun, kokusu burunlarda tüten topraktan koparılışın yüzüncü yılıdır bu yıl.
En verimli toprakların ve en eğitimli insanların kaybedilmesine sebep Balkan Savaşları’nın 100. yılıdır 2012…
Evet, tam 100 yıl önceydi ve fitil Balkanlarda ateşlendi…
Dinlerin, dillerin, milletlerin ve kavimlerin sentezi, yüzyılların ihtişamlı imparatorluğu artık yorulmuştu. İslam’ın, adaletin ve zenginliğin timsali görülen yaşlı imparatorluk için dört kıtada geniş coğrafyaya yayılmış toprakları koruyup elde tutabilmek de iyice zorlaşmıştı.
Dünyaya hâkim olmaya hevesli Avrupalı emperyalist ülkeler için yeni yeni petrol fışkıran topraklara ve petrole gidiş yollarına sahip Ottomanlar’ı ortadan kaldırmak gerekliydi. Öncelikle Balkanlar, özellikle Kuzey Afrika, Arabistan Yarımadası ve Kafkaslar’dan sürülmeliydi bu kocamış imparatorluk. Zaten Osmanlı gelişen dünyayı bir türlü takip edemiyor, yakalama çaba ve girişimleri de nedense sonuçsuz kalıyordu. Yani gerileme başlamış ve ne çare ki düşüş durdurulamıyordu..
Ve tam 100 yıl önce Balkanlardan fitil ateşlendi…
Hasta adam Romen, Arnavut, Makedon, Sırp, Hırvat, Bulgar ve Yunan ayrılıkçı-milliyetçi çetelere gereğince direnemeyince ilk kopmalar başladı ve Balkanlar ateş topuna dönüştü. O ateş topu İstanbul’a, Anadolu’ya, hâkimiyet altındaki topraklara ve petrol hazinesi gizli Arap topraklarına yuvarlanıverdi sırayla. Aniden ateş dört bir yana sıçradı. Bir anda afeti fırsat görenlerce her yer kuşatıldı. Hâkimiyetler sırayla el değiştirdi, kısa zamanda koskoca imparatorluk parçalandı, paylaşıldı.
İşte adım adım cihan imparatorluğunun yıkılışına giden süreci başlatan Balkan Savaşları tam 100 yıl önce 1912 Ekiminde Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş açması ile başladı. Trablusgarp savaşını da fırsat bilen Yunan, Bulgar ve Sırpların da bu savaş ilanına katılmasıyla cephe genişledi. Yıllarca birbirlerine karşı olan, kavgaya sudan sebepler arayan Balkan milletleri tarihte ilk defa top yekûn birleştiler.
Emperyalistler Osmanlıyı Avrupa’dan, Balkanlardan ve Rumeli’nden atmak için bu hürriyet arayışlarını ve ilerde dağılması kesin yapay birlikteliği tüm olanakları ile desteklediler. O topraklarda imparatorluğun denetiminin iyice zayıflaması ve kontrolünü kaybetmesi için tüm imkânlarını seferber ettiler.
Ve tam 100 yıl önce 8 Ekim 1912’de başlayan 1. Balkan Savaşı’nda siyasetle içli dışlı olmuş, için için kendi kendisiyle harbeden Osmanlı ordusu tüm dünyayı şaşırtan biçimde peş peşe bozguna uğradı. Garp ordusu 24 Ekimde Sırplara yenildi ve Manastır’a çekildi. 8 Kasımda Yunanlılar Selanik’e girdi. Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerledi. Karadan bağı kalmayan Arnavutluk’un da bağımsızlığını ilan etmesiyle imparatorluğun %25 toprak mahsulünü sağlayan Balkan topraklarından tamamen kopuldu…
Silah cephane ve asker bakımından iyi ve daha güçlü durumdaki imparatorluk ordularının Balkanlardaki bu yenilgisi pahalıya maloldu. Bu yenilgiyle Balkanlar ile Ege denizi ve 12 adaları da kapsayan 100.000 metrekarelik toprak, beş milyondan fazla insan bir anda kaybedilmiş oldu.
Anadolu’ya sivil asker göçü sırasında 1.000.000’ dan fazla insan canından oldu, yollarda öldü, öldürüldü. Yetmedi yüz yıla dağılmış pek çok defa nüfus mübadeleleri yapıldı…
Tam 100 Yıl önce başta imparatorluğu yönetenler, Balkanlı galipler, onları destekleyen emperyalistler ve tüm dünya savaşın başlangıcında asla tahmin edilemeyen bu sonucuna, Osmanlının bu kadar kolay bozguna uğrayışına şaşırıp kaldılar.
Sonrasında bin yılda bir gelen o dahi çıkmasaydı eğer çok kolaydı işleri, ama hesapları tutmadı…
Balkan savaşlarından tam 100 yıl sonra küllerinden doğan bu ülkede, Balkan ve Rumeli muhacirleri; Rumeli ve Balkan kültürünü yaşamak ve yaşatmak, birlik ve beraberliği pekiştirmek amacıyla Elveda değil Merhaba diyerek “3. Büyük Rumeli-Balkan Buluşması”nı gerçekleştiriyorlar.
Tam 100 yıl önce ve sonra; zaman çok çabuk geçiyor belki ama acı asla…
8 Kasım 2012 Perşembe
ANITKABİRLİ-ATATÜRK ANITI İLE 10 KASIM’A DOĞRU...
ANITKABİRLİ-ATATÜRK ANITI İLE 10 KASIM’A DOĞRU...
Bakalım yapımına başlanan Esenler Cumhuriyet meydanındaki Anıtkabirli Atatürk anıtı 10 Kasım’a yetişecek mi, yetiştirilecek mi?
Esenler Cumhuriyet Meydanı düzenlemesi ve alt geçit projesi yüzünden yaklaşık 2,5 yıl önce Nene Hatun Parkı’na taşınan Atatürk Anıtı’nın yeni yeri Alt geçidin İstanbul Caddesi çıkışı üzeri oldu.
Anıtkabir görüntülü beyaz mermerden yapılacağı konuşulan Atatürk Anıtı’nın 10 Kasım Atatürk’ü anma gününe kadar yeni kaidesine taşınması bu minvaldeki tartışmaları şimdilik biraz olsun azaltacak.
Azaltacak belki ama hararetli atışmalar devam edebilir de…
Çünkü Belediye Başkanı Anıtın meydanın tam ortasına konulacağını söylemişti. Atatürk Anıtı çalışmaları ise alt geçidin çıkışında başladı. Hiç de uygun olmayan bu yere bu güne kadar kimseden tepki gelmedi.
İlk protokol merasiminden sonra tepkiler başlar…
Kabirli- Anıtın meydanın alt tarafında kalan yere geçici de olsa yerleştirilecek olması yarınlarda çelenk sunma yarışına ve krizine girecekleri nedense pek rahatsız etmemiş görünüyor. Muteber günler varsın geçsinde bakarız bir hal çaresine deniliyor sanki.
Veya Meydanda olsun da nerede olursa olsun, ileride yeri değiştirilebilir düşüncesi hâkim olabilir eşrafta. Ama onca masraftan sonra anıt yer değiştirirken bir masraf daha eklenecek deftere. Misli misline, böylesi oldubittiye getirilerek desinler diye yapılan işlerden bakalım ne vakit vazgeçeceğiz. Simsar tavrıyla susmak ise işin başka boyutu…
Önemlidir elbette asla unutmamak Ata’yı. Ve tarihe yön vermiş, hasta adamın geleceğini aydınlatan ulu öndere Esenler Dörtyol meydanında saygı ve sevgi sunabilecek olmak önemlidir…
Önemlidir elbette başka çeşit anıtlar inşa etmek hatırasına.
Bizce önemli olan Gazi Mustafa Kemal’in her 10 Kasım da tüm yurtta törenlerle anıldığı gibi Esenler’de de anılmasıdır. Zaten zor işleyen veya her daim tıkanan Esenler trafiğinde saat dokuzu beş geçe sirenler çalınması ve saygı duruşuna geçilmesidir.
Denizde Kara da bütün araçların durup düdük ve korna çalışına Esenler’den de katkı sağlanmasıdır.
Ata’yıanarken asıl olanın onu anlamaya çalışmak olduğunun yine yeniden anımsanmasıdır. Akıl beyinin dehşet pompalamasına fırsat tanımadan.
Önemli olan Ulusun kurtarıcısı, laik, demokratik ve çağdaş Türkiye’nin ve Cumhuriyetin kurucusu olduğuna yürekten inanılmasıdır. Sonsuz bilinç baskısından yılmadan. Eşsiz bir devlet adamı oluşunun, ilke ve devrimlerinin yaşaması yaşatılması gerekliliğinin içselleştirilmesidir önemli olan. Düşünce ötesi formatta bile.
Kutsal isyanın, Bağımsızlık savaşının önderi, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’in 10 Kasım 1938 yılında hayata veda ettiğinde 57 yaşında olduğunun anımsanmasıdır önemli olan. Çoğu sıkıntı ve savaşlarla geçen, bu gün için kısa sayılabilecek ömrüne neler sığdırdığının görülmesidir önemli olan. Skandal kartuşunda saklı fantastik savları sallamadan.
Hayatını Türkiye’nin tam bağımsızlığına adamışların ilki ve sonrakilerin eşsiz benzersiz lideri olduğunun geç de olsa öğrenilmesidir önemli olan. Akranlarla kaçamak zamanı otantik hayatlar üstüne düş kurarken.
Yüzyıllarca dokunmaya cesaret edilemeyen değişim-dönüşümleri gerçekleştirerek dünyayı hala etkileyen, insanlık tarihine mal olmuş bir kimlik olmasıyla övünç duymaktır önemli olan. Düzenbaz davalarda sakıncalı potansiyelliğe aldırmadan.
Yaşadığı çağn çok ötesinde öngörüleri ve uygulamaları ile geleceğe ışık tutan, yüzyıllara ve bin yıla damgasını vurmuş antiemperyalist-antikapitalist bir lider oluşunun altını çizmektir önemli olan. İhanetin grup resminde eski bir gölge olarak yer almaktansa.
Katışıksız bir sevgidir ona duyulan ve hışırdayan kâğıda sarılı anıları yaşamaktır yaşamak. Tıpkı Mustafa Kemal’i Kemal’den dinlemek gibi;
“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal.. İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum.. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz... Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
Milletim beni nereye isterse oraya gömsün. Yeter ki beni unutmasın…”
Üç gün kaldı nerdeyse, göreceğiz yapımına başlanan Esenler Cumhuriyet meydanındaki Anıtkabirli Atatürk anıtı 10 Kasım’a yetişecek mi, yetiştirilecek mi?
Anıtkabirli Atatürk Anıtı Cumhuriyet Meydanı’nın tam orta yerinde yükseliverseydi çok da güzel olurdu ve 10 Kasım’a yetişmese de affolunurdu ama…
Bakalım yapımına başlanan Esenler Cumhuriyet meydanındaki Anıtkabirli Atatürk anıtı 10 Kasım’a yetişecek mi, yetiştirilecek mi?
Esenler Cumhuriyet Meydanı düzenlemesi ve alt geçit projesi yüzünden yaklaşık 2,5 yıl önce Nene Hatun Parkı’na taşınan Atatürk Anıtı’nın yeni yeri Alt geçidin İstanbul Caddesi çıkışı üzeri oldu.
Anıtkabir görüntülü beyaz mermerden yapılacağı konuşulan Atatürk Anıtı’nın 10 Kasım Atatürk’ü anma gününe kadar yeni kaidesine taşınması bu minvaldeki tartışmaları şimdilik biraz olsun azaltacak.
Azaltacak belki ama hararetli atışmalar devam edebilir de…
Çünkü Belediye Başkanı Anıtın meydanın tam ortasına konulacağını söylemişti. Atatürk Anıtı çalışmaları ise alt geçidin çıkışında başladı. Hiç de uygun olmayan bu yere bu güne kadar kimseden tepki gelmedi.
İlk protokol merasiminden sonra tepkiler başlar…
Kabirli- Anıtın meydanın alt tarafında kalan yere geçici de olsa yerleştirilecek olması yarınlarda çelenk sunma yarışına ve krizine girecekleri nedense pek rahatsız etmemiş görünüyor. Muteber günler varsın geçsinde bakarız bir hal çaresine deniliyor sanki.
Veya Meydanda olsun da nerede olursa olsun, ileride yeri değiştirilebilir düşüncesi hâkim olabilir eşrafta. Ama onca masraftan sonra anıt yer değiştirirken bir masraf daha eklenecek deftere. Misli misline, böylesi oldubittiye getirilerek desinler diye yapılan işlerden bakalım ne vakit vazgeçeceğiz. Simsar tavrıyla susmak ise işin başka boyutu…
Önemlidir elbette asla unutmamak Ata’yı. Ve tarihe yön vermiş, hasta adamın geleceğini aydınlatan ulu öndere Esenler Dörtyol meydanında saygı ve sevgi sunabilecek olmak önemlidir…
Önemlidir elbette başka çeşit anıtlar inşa etmek hatırasına.
Bizce önemli olan Gazi Mustafa Kemal’in her 10 Kasım da tüm yurtta törenlerle anıldığı gibi Esenler’de de anılmasıdır. Zaten zor işleyen veya her daim tıkanan Esenler trafiğinde saat dokuzu beş geçe sirenler çalınması ve saygı duruşuna geçilmesidir.
Denizde Kara da bütün araçların durup düdük ve korna çalışına Esenler’den de katkı sağlanmasıdır.
Ata’yıanarken asıl olanın onu anlamaya çalışmak olduğunun yine yeniden anımsanmasıdır. Akıl beyinin dehşet pompalamasına fırsat tanımadan.
Önemli olan Ulusun kurtarıcısı, laik, demokratik ve çağdaş Türkiye’nin ve Cumhuriyetin kurucusu olduğuna yürekten inanılmasıdır. Sonsuz bilinç baskısından yılmadan. Eşsiz bir devlet adamı oluşunun, ilke ve devrimlerinin yaşaması yaşatılması gerekliliğinin içselleştirilmesidir önemli olan. Düşünce ötesi formatta bile.
Kutsal isyanın, Bağımsızlık savaşının önderi, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’in 10 Kasım 1938 yılında hayata veda ettiğinde 57 yaşında olduğunun anımsanmasıdır önemli olan. Çoğu sıkıntı ve savaşlarla geçen, bu gün için kısa sayılabilecek ömrüne neler sığdırdığının görülmesidir önemli olan. Skandal kartuşunda saklı fantastik savları sallamadan.
Hayatını Türkiye’nin tam bağımsızlığına adamışların ilki ve sonrakilerin eşsiz benzersiz lideri olduğunun geç de olsa öğrenilmesidir önemli olan. Akranlarla kaçamak zamanı otantik hayatlar üstüne düş kurarken.
Yüzyıllarca dokunmaya cesaret edilemeyen değişim-dönüşümleri gerçekleştirerek dünyayı hala etkileyen, insanlık tarihine mal olmuş bir kimlik olmasıyla övünç duymaktır önemli olan. Düzenbaz davalarda sakıncalı potansiyelliğe aldırmadan.
Yaşadığı çağn çok ötesinde öngörüleri ve uygulamaları ile geleceğe ışık tutan, yüzyıllara ve bin yıla damgasını vurmuş antiemperyalist-antikapitalist bir lider oluşunun altını çizmektir önemli olan. İhanetin grup resminde eski bir gölge olarak yer almaktansa.
Katışıksız bir sevgidir ona duyulan ve hışırdayan kâğıda sarılı anıları yaşamaktır yaşamak. Tıpkı Mustafa Kemal’i Kemal’den dinlemek gibi;
“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal.. İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum.. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz... Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
Milletim beni nereye isterse oraya gömsün. Yeter ki beni unutmasın…”
Üç gün kaldı nerdeyse, göreceğiz yapımına başlanan Esenler Cumhuriyet meydanındaki Anıtkabirli Atatürk anıtı 10 Kasım’a yetişecek mi, yetiştirilecek mi?
Anıtkabirli Atatürk Anıtı Cumhuriyet Meydanı’nın tam orta yerinde yükseliverseydi çok da güzel olurdu ve 10 Kasım’a yetişmese de affolunurdu ama…
BAYRAM TEBRİKLERİNE SONSUZ TEŞEKKÜRLER
BAYRAM TEBRİKLERİNE SONSUZ TEŞEKKÜRLER
İçi boş fikirlerin küreselleştiği, küreselleştirdiği tekleme günleri zorlarken zaman iki bayramı daha arkamızda bıraktık. Uyku tulumu içindekiler gibi yalnızlığı yaşarken eğri büğrü hayatın tek doğrusuna yelken açtık bayramlarla. Pas renkli binaları harap şehirde bekledik dinisini millisini.
Bu bayramlarda da bacası tütmeyen bir şehirdi İstanbul yine. Ankara’da attı nabzı halkın dini bayram sonrası cumhuriyet sevdasıyla. Demir köprüler altından yirmi tonluk ışık ve enerji denize aktı ama ayyaş zifirilik damgasını vurdu yine aydınlığı fısıldayan öykülere.
Sanki kısa devre yaptı akıllar, olağanüstü hal görüntülerinden bir demet izlendikçe Ulus’ta. Ulusça tutulduk, akıl tutulması denen şeye. O kayıp yıllar yeniden başlarsa insan hayatında bayram seyran nafile olur. Onca hasret de birkaç saate sığmaz sonra.
Sonrası pişmanlık, melek yumuşaklığında sertlik ve grup salvoları…
Sevgisizliğin kara yüzünü hiçe sayan bayram tebriği mesajları birbiri ardına düşünce cebimize ölümcül kayıplar limanında vurgun yediğimizi de unutuverdik bir an. Sırtımızda güneş oyalandı sanki ve ısındık yeniden delik deşik paşa sokaklara. Onca iyi niyetin birkaç satıra sığdırılması, ömür dediğin bir sıkımlık macunduru anımsattı bize. Ölümlü canla sarıldığımız ölümsüzlüğü.
Gaz, göz, arpacığı birazcık olsa da unutturdu…
Her iki bayram da, Tebrik mesajları ile umulmadık anda sözün belini kıran yarenlere selam olsun bu sütunlardan.
Ve onlardan birkaçına; Bekir Bayram, Hakan Aksoy, Muharrem Erol, Cumhur Renk, Mustafa Saray, Mustafa Usta, Mustafa Kemal Erdemol, Ayşe Görgülü, Şuayip Vardar, Fuat Saka, Muzaffer Tunç, Fettah Dindar, Garip Fatih Aksu, Nurdan Zeybek, Güray Yazgan, Rıdvan Eriş, Cengiz Boztepe, Rahmi Yılmaz, Salih Kayıcı, Aysel Yıldız, Serkan Basut, Oğuzhan Akyıldız, Ahmet Kemal Ravalı, İbrahim İlter, Mehmet Keçeci, Eren Akalın, Serhat Malik, Mustafa Fidan, Oğuz Kaan Salıcı, Cahit Çelebi, Mehmet T. Göksu, Özay Salı, Mustafa Yılmaz, Gülben Beyhan Resuloğlu,Yakup Yeşiltaş, Mehmet Sirkeci, Haydar Güneysel, Haluk Eyidoğan, Yunus Türkölmez, Fahri Durdu, Bünyamin Solmaz, Nevres Taştan, Orhan Ayla Erdim ve Haluk Koç’a teşekkür olsun bu yazı…
Belki sus vaktidir çatısız evin salonundaki hareketli duvar saatinden dökülen. Ama elimizde buzdan kalem, beynimizde buzdan bıçak, göğsümüzde ateş kuşu susmayacağız. Karavan karavan uzaklaşacak geceler ve biz başka bayramlarda yeniden buluşacağız, bayramlaşacağız.
Değil mi ki aktıkça hatıralar, aklımız kanar…
İçi boş fikirlerin küreselleştiği, küreselleştirdiği tekleme günleri zorlarken zaman iki bayramı daha arkamızda bıraktık. Uyku tulumu içindekiler gibi yalnızlığı yaşarken eğri büğrü hayatın tek doğrusuna yelken açtık bayramlarla. Pas renkli binaları harap şehirde bekledik dinisini millisini.
Bu bayramlarda da bacası tütmeyen bir şehirdi İstanbul yine. Ankara’da attı nabzı halkın dini bayram sonrası cumhuriyet sevdasıyla. Demir köprüler altından yirmi tonluk ışık ve enerji denize aktı ama ayyaş zifirilik damgasını vurdu yine aydınlığı fısıldayan öykülere.
Sanki kısa devre yaptı akıllar, olağanüstü hal görüntülerinden bir demet izlendikçe Ulus’ta. Ulusça tutulduk, akıl tutulması denen şeye. O kayıp yıllar yeniden başlarsa insan hayatında bayram seyran nafile olur. Onca hasret de birkaç saate sığmaz sonra.
Sonrası pişmanlık, melek yumuşaklığında sertlik ve grup salvoları…
Sevgisizliğin kara yüzünü hiçe sayan bayram tebriği mesajları birbiri ardına düşünce cebimize ölümcül kayıplar limanında vurgun yediğimizi de unutuverdik bir an. Sırtımızda güneş oyalandı sanki ve ısındık yeniden delik deşik paşa sokaklara. Onca iyi niyetin birkaç satıra sığdırılması, ömür dediğin bir sıkımlık macunduru anımsattı bize. Ölümlü canla sarıldığımız ölümsüzlüğü.
Gaz, göz, arpacığı birazcık olsa da unutturdu…
Her iki bayram da, Tebrik mesajları ile umulmadık anda sözün belini kıran yarenlere selam olsun bu sütunlardan.
Ve onlardan birkaçına; Bekir Bayram, Hakan Aksoy, Muharrem Erol, Cumhur Renk, Mustafa Saray, Mustafa Usta, Mustafa Kemal Erdemol, Ayşe Görgülü, Şuayip Vardar, Fuat Saka, Muzaffer Tunç, Fettah Dindar, Garip Fatih Aksu, Nurdan Zeybek, Güray Yazgan, Rıdvan Eriş, Cengiz Boztepe, Rahmi Yılmaz, Salih Kayıcı, Aysel Yıldız, Serkan Basut, Oğuzhan Akyıldız, Ahmet Kemal Ravalı, İbrahim İlter, Mehmet Keçeci, Eren Akalın, Serhat Malik, Mustafa Fidan, Oğuz Kaan Salıcı, Cahit Çelebi, Mehmet T. Göksu, Özay Salı, Mustafa Yılmaz, Gülben Beyhan Resuloğlu,Yakup Yeşiltaş, Mehmet Sirkeci, Haydar Güneysel, Haluk Eyidoğan, Yunus Türkölmez, Fahri Durdu, Bünyamin Solmaz, Nevres Taştan, Orhan Ayla Erdim ve Haluk Koç’a teşekkür olsun bu yazı…
Belki sus vaktidir çatısız evin salonundaki hareketli duvar saatinden dökülen. Ama elimizde buzdan kalem, beynimizde buzdan bıçak, göğsümüzde ateş kuşu susmayacağız. Karavan karavan uzaklaşacak geceler ve biz başka bayramlarda yeniden buluşacağız, bayramlaşacağız.
Değil mi ki aktıkça hatıralar, aklımız kanar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
