11 Mayıs 2021 Salı

“...ANALARDIR ADAM EDEN ADAMI…”

 “...ANALARDIR ADAM EDEN ADAMI…”


Adam gibi adam olmak ve erişilmeze adanmaktır mesele. Meselenin özü "Analardır adam eden adamı… Analara kıymayın efendiler..." Ana kuzularına da...


Emanete hıyanet devrinde şu hain salgın, şu katmerli kıyım atmosferinde, zebanilere inat ayak bastığın her yer cennet köşesi anam. Ayağının altı cennet.  O yüzden şu devrilesi boynum devrilmeden, mühürlenesi dudaklarım mühürlenmeden, son bir kez Cennetinden öpmektir arzum. Sonrasına eyvallah, öleceksem öleyim. Sayende şahlar şahına yolculanayım. 


Anam yoldaşım yazgı kaygı, sevgi saygı piramidinin baş mimarısın, mihmandarımsın. Validem, velinimetim mihrimahım, meğer ne zormuş anaya methiyeler dermek. Ne güzelmiş Ana varlığıyla kuşatılmışlığın ıssızlığında sevgi seline boğulmak. Hakkındır yerden göğe dualardan dua beğen, yarım imanla da olsa ebediyen duacınım...


Baba emanetim, bakıyorum da birlikte büyürken ne çok anı saklamışız. Evlere şenlik. Tam evladiyelik. Hatıramdır, çelik grisi zırhlının güvertesinde uçuşan saçlarının ipeksi telleri. Deniz mavisi gökyüzünü ısıtan birkaç damla gözyaşın. Umarım beraber süzülürüz gözyaşından dalgalarla sonsuzluğa. Kucağında lacivert mavi Denizle yıkadığın, Atlas göğe belediğin bebekliğim. Yıldızlar örter üstümüzü, beşiğimi bağladığın rüzgârlar uçurur anılarımızı. Hatıram olsun sırıdığın düşler, sıcak nefesin kulağıma kulağıma... 


Çağ yangınlarında, sırçasaray felaketlerinde, kırklar sofrasındaki kırk pareliğime en lezzetli lokmadır, güzelden güzel nice söz birikintin. Onlarla avunurum. Avuçlarımda Anaların pirine tek cümle; “Hayatta bir melek tuttu elimden, anamdı”...


Anam, naçizane sürdürdüğüm şu yolculukta, su ve ekmek uğrundaki ağır yorgunlukta, şehirlerin şeyhine isyanda, göğe kuru yaprak misali savrulan yalnızlıkta, tek bir kadın tutar elimden; sen...


Anam gül buğulu safi melek anam, en zor anlardaki Hızırım, en hınzır zamanlarda yine sen tutarsın elimden. Yalan yok, salt o nedenle assalar da, kesseler de ölmezliğe mahkûmdur bedenim...


Anam yıllar yılı dünya döndü, ben durdum, dünya başımı döndürdü. Direndim. İçimde ne kaleler yıkıldı, dışımda nice kuleler çöktü. Sendeleten fırtınalar, yürek kopartan acılar, facialarda boğulmalar asla dönmedim yolumdan. Delikanlıya yakışan biçimde daima öğrettiğin gibi dostdoğru yoldan hiç sapmadım.  Ömürlük değil sonsuzluk için, Denizin bittiği kıyıya ulaşmak için ne kavgalar bıraktım ardımda. Asla gözümü kırpmadım ise iki gözüm sayendedir...


Anam gönlümün solmaz gülü, aklımın yaralı bülbülü yer gök bir olsa, bilirim vira bir kır çiçeği tutar elimden, sen. Elimde memleket kokulu üç kırmızı karanfil   armağanımdır. Hatıram olsun...


Anam doğacaksam bir daha, beni yine sen doğur. Doğaya doğanda beni yine sen dirilt. İçir çiğ sütünü büyüt. Adamlığımı tükürüğünle ıslattığın baldan tatlı lokmayla doyur. Helalinden helal besle. Bereketine dolayım iki cihanda. Başka ana istemem…


Anam ilkim, ilkem, secdem, kıblemsin. Kimbilir seni de belki ben indireceğim ebedi istirahatgahına. Veya ayağının altı cennetten köşe, başım vurulsun boynum devrilsin yeter ki son kez Cennetinden öpeyim. Sonra evelallah gidersem gideyim cehenneme, binbir zahmet yetiştirdiğin adam gibi…


“… Analardır adam eden adamı, Analara kıymayın efendiler..." Ana kuzularına da...

6 Mayıs 2021 Perşembe

4-6 MAYIS…

 4-6 MAYIS…

Her yıl Mayıs dördü ila altısı arası nar gözlü hüzün yüreğimi kanatır. Bir kez daha ölümsüzlüğe uğurlarım, dost bağına gömülü sönmez fikri, asla solmaz üç kırmızı karanfil Denizler ve pederi şahım Çavusoluyu. Canbabam bende, Denizler Denizkızımda, Terzi içimizde süreriz sürprizlere gebe acı hayatı. Dahili sürgünüz gelincik tarlası dağlara, pupa yelken. Süreç güneşin zaptına yakın olsun olmasın son nefesime onları kesinlikle unutamam. Devrimcilik biraz da unutulmaz yolcuları hilafsız dirençle anmak ve yaşamaktır…
Unutulamazlar çünkü onlar darağacında sehpaya veya mermerden musallaya dikbaşlarına yürümekten asla çekinmediler. Daima deniz cesaretleri ve derya umutları vardı. Yığılmadılar üç beş paraya, yığınlara yoldaş oldular. Yıldızlara arkadaş. Ve hala mavi gökyüzünde turlayan doğanlarda atar nabızları…
Her yıl mayısın ilk haftası dünya yıkılsa solmaz güllerin dikeni yüreğimizi kanatır. Duygu fırtınasında tam boğulacakken babamın beynelmilelliği kuşatır hayatın gerçekliğini. Bir demet soluklanışla Denizlerle buluşuruz. Babam da atlas maviye kanatlandığı, o sınırsız boyuta uçtuğu günden beri eminim onlarla. Baba ve oğulları misali. Şimdilik emanetiniz bende. Bizden sonrasında da emanet, yakın uzak, hırlı hırsız tüm hıyanetçilere inat, Denizkızıma emanet…
Yarenliğimiz yalansız günahsız topun ağzındaydık günlerinden şu yalan dolan yüklü hiç çekilmez günlere. Yirmidört yaşındayken, ‘kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum’ diyebilme zenginliğinden. İşte o uzun yolculuğa dayanır bizim yoldaşlığımız. Atambabamla da öyle...
Öyle bir tarih örgüsü ki bizi kavuşturan, Mayıs akşamları kızaran ufuklara vurduğunda, en baba gülümü de “Gülünün Solduğu Akşam” toprağa verdiğimdendir. Bu karanfil kokulu yasa bu nedenle alnımıza zindan karası sürülsede asla unutkanlık ve acizlik gösteremeyiz. Hiçbir zaman. Unutmak yakışmaz. Ayrıca arzdan arşa mayıs gülleri öper aklımızdan. Yüreğimizde hasret, zihnimizde öyle biyografiler ki hasleti hamide. Hemde bir yanda “yüz metreyi en hızlı koşan çocuklar” terzi ile babam diğer yanda. Yersiz zamansız ölüme mahkûmiyet. O yüzden yaşanmazı yaşamak incitir ve tekletir yüreklerimizi...
Her mayısın ilk haftası iskele, sahil, meydan, memleket esenliği için turlayanlara babam da katılır. Bende eklenirim kıyıdan. Babam, övülmeye layık yoldaşlar, dostlar, ben ve Denizkızım. İzlenecek en devrimci yolların yolcusu olarak vururuz adımlarımızı mayısın ilk haftasına. Mayıs akşamlarında kızgın güneş renklendirir yeşilden kırmızıya yarım kalmış sevdaları. Babam bende, Deniz Denizkızımda sürgün, güller tomurcuklanır, sararan yapraklar canlanır ve lacivert taş üzerine kazınacak bilgelik şekillenir...
Çağlayanlar çağlar, çetin ceviz rüzgârlar vurur iskelelere. Atlas yelkenleri şişirir zamansız ölümler. Anılar rengârenk gökkuşağı ve yeniden demlenir ömür. Çünkü ölümsüzlüğe doğmaktır gaye...
Dört bir yanda ölüm meleği, havada karada melanet, kıyı bucak hıyanet, kenar köşe ihanet, yıldıramaz hiçbirimizi. Her seneyi devriyesinde “Gülünün Solduğu Akşam” çöktüğünde, size özlemle yanarım...
Uğurlar olsun dost bağına gömülü sönmez Fikri, solmaz üç kırmızı karanfil Denizler ve sarsılmaz pederim şahım Çavusolu. Zihnim kara toprağı öpene dek sürecek bu sonsuzluğa erişen hüzün. Sonrası ibrişim kuşaklar sarılacak, imgeler yeşerecek ve dostlarla buluşulacak.
Hararetle sıramızı bekliyoruz…
Demir Orhan ve Ayhan Arıkan

HIZIR-ELLEZ, HIDIR-ELLEZ

 

HIZIR-ELLEZ, HIDIR-ELLEZ

 

May mey ney derken, Mayıs’ta maya tutar yeryüzü. Yazı büyüten ayda baş döndüren bahar, en ücralara ulaşır ve umutla kutlanır. Dünyanın kışı biter, mevsim döner yaz sıcağına. Çünkü her sarısıcakta Hızır ile Ellez buluşur...

 

Şenliklerle kutlanan ve kutsanan efsane Hızır ile İlyas, Hıdır ile Ellez’dir. Yani dargın, küs kardeşlerin barış günü, barışmasıdır. Kara ile denizin birleşmesi, sağlık, huzur ve berekete kavuşmadır. Kısmet kargaşasının yıllık dizaynı, kaidesi ve kuralına göre istek, dilek ve destek meyillenmesidir. Bolluk ve bereket pınarından faydalanmak amaçlı ritüeller ranzasıdır hıdırellez…

 

Arzu odaklanmasına od üzerinden geçişle başlanır. Kıvılcımlar okşar paçaları. Arzuhaller bağlanır, çizilir, yazılır ve sallanır suya. Yargılar netleşir, yazgı sunulur derya denize, Mevla Rahime, kadere kedere. Özgüvenli özgürleşmedir her bir eylemle. Birebir taksimdir, doğayla uyumun, doğanla ölümün, varla yokun doğanın takdirine bırakılışıdır. Ve tarihsel döngü çerçevesinde kutlu ve kutsal şahlanma şakülüdür Hıdırellez. Baskülü asla yanlış tartmaz...

 

Hızır ile Ellez kucaklaşınca kuru ağaçlar yeşillenir, su kenarları bereketlenir, karda çiçek çölde vaha tomurcuklanır ve yüreklerde bir sönmez ateş yanar. Öyle bir yanar ki alevlerin üzerinden atlamak, kızıl yalımların içinde sıyrılmak sevinç nidalarıyla mucizeyi çağırmaktır. Tek çare şahlar Şahı ile buluşmaktır. Şahın katafalklandığı Kerbela’dır mayası tutan tek gelenek. Çok önceden çarpan vurgundur, gölgesi yara değen görenek.

 

Öyle duru bir isyandır ki hissedilen hemen uslanılır. Hızır'ın bastığı yer, Ellez’in yüz sürdüğü derinliktir, arzulanan serinlik. Aşırılıklara isyan aşk tadında kızıl gelinciktir. Aşure aşıdır yası ve hazzı bütünleyen. Bir kez daha şans dilemedir affediliş tahtından. İmdada yetiş ya Hızır sinyalidir içe sinen. Sirenler çalmaktır doğanın duyabileceği formlarda Ellez için. Çizilen resimler, vurulan aşılar, bağlanan çaputlar. Saman kağıdına çizili dilekler, Deniz kıyısı gül ağacına yakıştırmalar, kutlu kutsallığa nişandır. Çömlek ağzında iğne oyalı tülbent, maviye ve manilere özgü tüm manileri defetmek için yöre bazlı mitolojiye yönelmelidir Hıdırellez…

 

Her Hıdırellez günü sonsuzluğa kenetlenmedir içi ısıtan. İnsanlığı içen kara anafora hiç kapılmadan, kutsala erişimdir foralanan. Doğa canlanırken canlanmaya forsalanmadır gönülden. Gönülde canan gölgesi göğe kanatlanmadır. Yürekler yansa da gönülde ne varsa bin katı duygusallığıdır formatlanan.

 

Hıdırellez demek günlerin en güzelinde, sevgiyi büyüten ayın altında aşktan sarhoşlamış anı yakalamadır. Anılar çemberinde ibrişim dolaşımdır, artısı geleceğe yazılan. Altından oklava, gümüşten baklava, yakut pırlanta bir havadır zenginlik. Asıl zenginlik abıhayattan içmektir. Yok yere darda kalanlara, hazıra nazır Hıdır-Ellez desteği istemektir, Hıdırellez. El vermektir özü…

 

Günsüzlere ünsüzlere, aşkı sevdayı yar göğsünde sunum günüdür Hıdırellez. Binlerce yılın birikimiyle bolluk ve berekete maya tutturma sevdasıdır. Oya soya gönül günüdür. Kırık gönüllere dergahtır Hızır-Ellez.

 

Ama amaç araç arafında meşk edenlere hiç uğramaz Hızır-Ellez. Her bulduğunu hızar gibi biçenlere Hızır ne yapsın, Ellez ne desin?

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Mazeret mezatı

 MAZERET MEZATI...


Siyaset ve toplumsal hayat resmen mazeret mezatı. Çünkü her zorlanılan meseleye, mazeret bulmak en kolayı. Bahane çok. Hele her şey sıradanlaştıkça bir kuru özür dilemeye gereksinim duymak bile yok. Kuryelik tiryakiliğiyle kabahat üstüne kabahat. Tek maharet yüksek maliyetle kalabalıklardan uzak durmak veya içten pazarlıklı zihniyetle mahiyete girmek...


Bu Truvavari girdapta gerçeklerle yüzleşmek ise vicdanen en acıtan, hasarı en ağır tokat. Felek çarptı mı bir kere maziyi temizleyecek, kirlenmeyi silecek güç takat kalmaz. Mazi paspas. Asparagas bahaneler, asortik mazeretler üretildikçe hayatın simetrisi bozulur. Herşey hepten sıradanlaşır. Sırlarla dolar her an, her anı. Sıkıştıkça mazeretlere başvurmak yerden göğe haksızken, haklı çıkma çabası yersiz kabalaşmayı günceller...


Kaba saba tavırla salt günü kurtarmak maksatlı, günden güne artan mazeretler, alacakaranlığı köpürten, Doğan ışığı karartan, maziyi  körelten, körpe fidanları gücendiren mertebeye evrilir. Yinelenen tamamen yolunu yitirmişliktir. Yapılan edilenin topu yokoluş yolunda arsızca kabarmak ve kabalaşmaktır...


Ve böylesine banal kabına sığmazlıktan ve pandemik bulaşıdan  temizlenmek ise çok uzun yıllar alır. Bir yandan içten içe kirlenme sürer. Diğer yandan bu katmerli sürgüye sürmanşet mızmızlanmalar da yetmez. Sırf mazeret üretme peşine düşme düşkünlüğü, gün olur kendi peşine düşülmeyeceğini de getirmez. Yani bin yılların emeğini hiçe sayarak, her şeyi pervasızca geride bırakış, hiç beklenmedik biçimde tenha patikalara sapış, yıllar yılı yenilen içilen kaba aldırmazlıktır. Atlanamaz ayıptır. Standardı olmayan sapmadır. Büyük günahtır. Yüksek beklentileri, bekle gör haline indirgemedir. Yani çelbeşik akılla kör kuyunun dibine çöreklenmedir.


Zaten dibe vurunca çanak çömlek çatlar, temel ihtiyaçlar da birden artar. Hayatın yaralayıcı ve yıkıcı yönü iyice keskinleşir. Mazeret ve mezat tezgahında fason işlenenler, işbilmezlere nasıl empoze edilirse edilsin başta edebi zorlar, edibi sonsuz rahatlatır. Haraç mezat işler, içler açısı boyutta ve açıkça siyasete işler. Ve kaçınılmaz son üç aşağı beş yukarı besbellidir..


Aslı astarı, genel rahatlık için her taşı ayrı tekmelemek gerekir. Her kara taşa  ayrı muamele. Planlananlar dışında gelişen, yürek çarpıntısıyla çelişen ve ardında hiçbir iz bırakmayacak görülen plastik hayat, sıralı geçişleri hazırlar. Ve esnasında yakaya evrensel korku yapışır. Ve çirkin süprüntüleri, kolayca süpürmek için ana arterler umuma açılır. Hatta zaman ve mekan ayıracında en maraza korkağı bile asla korkmayacak hale getiren bir kızgınlık yaratılır. Çünkü belli mevzuların maruzatı, mazereti olmaz. Ve bu aşkın mazeret mezatı, siyaset ve toplumsal hayat etiğini de yer bitirir.


Ayrıca epey zorlanılacağı bilinen her vakaya, hayalen mazeretler sıralamak, tırmanan depresyonu daha da derinleştirir. Heyelanı ve hezeyanı tetikler ve hayat idare edilemez, çoğalan zorluklarla baş edilemez noktaya sabitlenir. Bu resmen ruhsuzca kayboluş ve fütursuzca kaybediş durumudur...


Durumdan vazife çıkaramayan suratsız veya ifadesiz suratlarla kayba dönük çözülmeler, yüreği ağıza getiren her çatışma ve gereksiz çarpışmalar belki çapsız kazanımları getirebilir. Ancak bu zararı epey ileride anlaşılacak çaplı kaybediştir aslında. Çünkü mazeret tüccarlığı da iflasa tabidir. Tabiyatıyla meziyetmiş gibi saplanılan hantal tutkuların mazeret gösterildiği her edepsizlik, toplumsal edebi de zorlar. Ve daima edibin hiç kıyıdan bakmadığı ama apaçık gördüğü ıssız limandır manzarayı bozan. Denizi karartan. Ve lisanı harbi ile harp başlatan...


Siyaseten kepazelik ve pespayelik pimini hiç çekinmeden çekenler, sığ siyasette bile kolayı zor edenler, elbette her doğrucu eylemi ve doğrultucu eylemciyi düşman görürler. Onları yaptıklarına mazeret, sarp uçuruma bahane gösterirler...


Oysa mazeretli veya mazeretsiz, bahaneli veya bahanesiz, bayağı imkansız görünen halleri tek alternatif saymak resmen ateş hattına savrulma ve kaynayan politika kazanında  kavrulmadır. Meselenin özü her vakaya bir sürü hercai sebep sıralamak değil, doğru seçime, doğruyu seçmeye odaklanmaktadır. Çünkü seçimsel etiketlenmelere ve tecimsel vesikalara bahane ve mazeret üretmek, bananeci tavır sergilemek asla avantaj sağlamaz. Kayıp giden hayatların bedeli hiç bir şekilde ödenemez. Mazallah neyin mazereti neyin mezatı birbirine karışır. Kısasa kısas kutusu aklı karıştırır...


Kıssadan hisse, kara çalılar çatkapı çalımla hışırdayınca sinsi pikin ördeğinin titremesi haşmetlenir. Aşırı güvenilen kanatlara inme iner. Ve yamaçtan aşağı diplenmemeye, diplomatik paraşüt gerekir. Çünkü hep işin kolayına kaçarak meseleyi zorlaştırmak, mazeretlere sığınmak, katıksız kahırlı ve sığıntı bir hayata yakınlaşmadır.


İşte zaman boşinançla yakınsama yüzeyine yapışan yüzsüzlerin, zor da olsa toplumsal hayat gereği edeble, edeplice edipten uzak durma zamanıdır. 


Hiç değilse siyaset ve toplumsal hayat mezatında meze olmamak için...

TANI SONRASI

 

TANI SONRASI

 

Tanınmayan gevşek adımlar kısa bir süre takip edildiğinde, hiçbir şifreyle tanımlanamaz itiraflara ulaşılır. Sanki yıllar öncesinin kurgusudur itinayla yaklaşılan güncel ittifak. Tüm yeni tanışmalar aslında iz bırakmış eski tanışıklıklardır. Geç kalınır ve vahşi yaratıklar tuzağında kobaylık başlar. Ve kıskanılacak değerler üzerinden fırtınalara bulaşı da. Kolay yoldan hain virüs dünyası…

 

Virüs deryasında öyle bir bulgudur ki yakalanan, her adımda ödünç yaşamlar, sağlık olsun tarzında hafifletilemez küçükten büyüğe takıntılar ve gevrek savrulmalar sarar aklın çeperini. Yaşananlar baştan sona yadırganır. Yatırkandıkça risklenen, bariz riziko barındıran bağışıklığa tanıklık doğar. Yadırganan tanıklıklar da tüm tanıdıkların hayatını ilelebet karabasana dönüştürür.

 

Tablo kısır döngü, tabular ve palavralarla desteklense de hiç kimse masum değildir. Bu bağlamda tüm bağlar bir bir kopar. Uzaktan tanımlanamayan adımların ritmik sesi, yakına düşse de tanımlanamayan yolculuğun sinsi ayak sesleridir. Hissedilince anında dünyaya farklı baktırır. Tanısı tınısı aleni ve kim ne zaman hoşgörü sınırlarını zorlarsa ötekilere Enelhak, hak doğar. Doğan ilahi adalet anlayışı, ruha zerkedilen anlayışsızlığı, ayıp kayıp denilmeyen bütün aykırılıkları vesaire yani insani boyutta bağışlanamaz her fenalığı eninde sonunda hesaba çeker. İllaki her şey tanığımdır mantığı ile yaklaşılır lafta tanımlanamazlığa…

 

Ta ki tanış adlar ve tanıdık adımlar gök çatı altında farklı ama dosdoğru tanımlamalarla irtibatlandırılıncaya dek. Bir nevi fedakârlık ile başlayan istihbarı güncelleme uyum çağını bayağı baltalar. Kör testere usturupsuzluğu iyice usa yerleştirir. Ve yalnızca belasını bulanlar değil arayan da kırık çizgili resimde yer bulur. Resmi olmayan tarihte indirilen resimler, taş duvarlara tebeşirlenir...

 

Teneşir üstü konumlanmalar da resmin arabını unutturamaz. Asla aklanma paklanma getirmez. Haliyle tanıkların ada nama yazılı asılsız şikayetleri ve itirafları temizlenmeyi değil daha da kirlenmeyi günceller. Bu yüzden hafiften denge kaybı ve ağır ağır dibe takılma, asla engellenemez. Virüscül düzenekte, pik akılla sürünme ve sessiz adımlarla gömülme takip eder yıllar sonrasının tanıdık masalını…

 

Ve lafta ucuzcu kahramanlara kalır, itiraflar döküldükçe ihanetin izini taşımak. Kara lekeyi boşuna arap sabunu ile yıkamak. Çünkü nihayetinde bırakıldığı yerden takip edilemez adımlarla asla taklit edilemez yıllanmış davete icabet gerçekleşir. İcabında üzerine ölü toprağı serpilmiş serinliğin pislik bir havada kaybedilmesi gibi kızgın demir tavında dövülür.

 

Ve tanı sonrası tedavi tam da en bilinen şekliyle iki doz…

 

LÜZUMSUZ YERE...

 LÜZUMSUZ YERE...

Lüzumsuz yere neredeyse boşa tapınılan, tipik tavırla tekrarlanan ve gittikçe lüzumsuzlaşan lüzucet durumu, lüzum üzerine zamanın akışına bırakılır. Çünkü lizuci hal umulmadık anda lumber eşyaya dönüştürür, ilgili ilgisiz tüm avaniyi. Ayrıca avamlığın devamı hiç lüzumsuz yerlere götürür yolcuyu...
Yol yordam arsızlığıyla havalanan lüzumsuzluk çıkışta inişte, kırtik sızıntılar neticesinde bir büyük çatlağa sebep olur. Hayatlar işgale uğrar. Hayatlar hiç lüzumsuz muammalarla yok yere harcanır. Çağdaşlık çentikli gericiliğin ablukasına girer hızla. Dahası mevzunun uzun hali, dört bir yanda lüzumsuz işlere teğetlenir. Yanar dönerlerin dört köşe çıkmazında, teyp kaseti cızırtılı sıkıntı ve takıntı tuzağında, sıralı günler heba edilir.
Pek çok kere, lüzumlu adledilen lüzumsuz şeylere uzantı fikri, kulağından tutulup niçin akıllardan uzağa ful atılmaz, fırlatılıp atılmaz da lüzumsuz işgale önayak olunur, daima zihni kurcalar. Ağır kusurla nihai hedeften sapılır ve ucuz bir kurguyla maddi manevi kötüleyen sonuca varır arka ayaklar. Huzursuzluğun son noktasına dek, lüzum üzerine rafa kaldırılanlar, vazgeçilmezler akıldadır oysa. Şiir gibiydi ile başlar tümceler ama zumlanınca kısa zamanda lüzumsuzlaşır herşey.
Aniden hiç akla mantığa yakınlığı olmayan şuursuzluk ve şuuraltı takıntılarla uzaklaşılır malumdan. Layığına lüzumsuzlaşılır. Eşyanın tabiatına aykırı fonda rotalanır hayat. Tüm yön çarpıtmalar ve çaktırmadan yapıldığı sanılan lüzumsuz sakınmalar büyük huzursuzluğu tesciller. Anılar kısadan hisse tırnaklanır veya hayat üç noktalanır...
İcazet ve lizucet cenderesinde kıvrananlar ile hayatta değmez denilenler paketlenip çöpe savrulur. Uzun uzak lüzumsuz ne varsa bir daha asla işe yaramaz babında topraklanır. Yinede kimsenin işi rast gitmez. İşte o yüzden lüzumsuz görülen düşünsel veya eylemsel sürece geçiş illaki lüzumlu olur. Derin serin düşünme kalesinde, yıllardır sürülen lüzumsuz tarlaların nadasa bırakılmasını sağlar lüzumsuz hallenmeler. Ve halden hale tertipler ve hain yerine geçmeler bir kalemde geçilir. Zaten seçeneklerin sığlaşması ve seçicilerin sağlaklaştırılması ile orantılıdır her lüzumsuz şey.
Hiç lüzumsuz, lüzumu yokken özyitimi ve cevher kıyımı bu ters orantısal erozyona tabidir. Tabii ki göze göz vaz geçilmez unsurdur. Hayatın içine içine oryantalist erezyondur tüm oryantalist huzursuzluklar. Koca kaba elleriyle, atlas örtüye göz dikenler kesinlikle ödenemez borca sürüklenir...
Lüzumsuz yere aynı patlak tekerler ve ucuz tekerlemelerle lizucet makamına lüzumsuz erişim uyuz eder tüm haber bültenlerini. Lüzumlu lüzumsuz lümpenler güler geçer ama saklı zaman kaydeder lüzumsuzlukları...
Çünkü lüzumsuz yere lizucet makamına yerleşen, lümpen lumberin iflahının kesilmesi lüzumuna dayanır hayat ve defter illaki dürülür...

4 Mayıs 2021 Salı

BABAM

 

BABAM...

 

Bir son fasıl daha babam. O yüzden kısa görünse de derinliğine sana uzayacak yüreğime kanaviçe gibi işlenen el yazması, göz nuru metinler. Gönlümün son haykırışı olacak bu belki de. Veya bir daha ne zaman, nasılı asla içermeyecek. Yaşarsak tek parça düşünülecek. Ancak mermer tabletlere ustalıkla kazınmış, kara iklimin sert insanı, adam gibi adam, baba gibi baba, Ata yolunda ata olarak adın daima yaşayacak. Biz de maalesef senin adından faydalanarak…

 

Bir kez daha vurgulamak isterim, yıllar yılı yanımdalığın, yarenliğin, yoldaşlığın için nurol, baba. Babam olduğun için, her şey için, her şeyin için sonsuz teşekkürler. Ya birimizden birimiz yaşamaz ise diye korktum durdum yıllar yılı. Sonsuza dek sürmeyeceğini bilsem de hep var olalım istedim. Birlikte yaşayalım istedim. Doğanın kanunu sen önden gittin. Meğer ne zormuş sensizlik. Uzaktasın diye doktora anlattım neler oldu bittiyse, her şeyi sorup öğrenirsin oralarda. Ama inan hiç orada değilim, iyi tanırsın beni. Zaten bu fasıl başka fasıl babam.

 

Hiç yere fasıla girdi aramıza. Oysa hayattan alacaklıydık daha. Birlikte yaşamak adına oldukça yüklü ödeyeceğimiz vardı kadere. Ama sen bizi sonsuzluğa uçarak alacaklandırdın, yine borçlandık sana. Yine isyankâr, yine sitemkâr, yine kalemkar olacağımız kesin çünkü keskin bir çentik attın aklımıza, bir yara açtın yüreğimizde, küçücük bir evrene hapsettin bizi, özgürlüğe uçtun. Sonrası bu, yok.

 

Kızma ama kızgınlığını özleyeceğim, babam. Hem sosyal hem demokrat kimliğini taşıyacağım göğsümde gururla. Aşıladığın kızgınlıkla hayatta kaldığım sürece yakama yapışan virüsleri canım pahasına silkeleyeceğim cehennem ateşine. Tavına tavrına kurban olduğum, tavla oynadığımızı farz edip, feverana başladığını düşleyeceğim her sinirlendiğimde. Kızıl kızmışlığım arasında sihrini. Zaten sen mars ettin bizi baba, iki mars bir ters. Başka terslikler vız gelir tırıs geçer…

 

Gelenek icabı göstermelik rahmetle anmasam da özenle sakladığın rozetini takacağım yakama, cebimde meyve soyduğun bizim ora çakın sevdiğin sokaklarda gezip dolaşacağım. Çınaraltı`nda bir susamlı simitle demli bir çay içeceğim. Sarıyer`de börek yiyip, kasımpaşa’da işkembe zerde veya kelle paça içip, Sarayburnu`nda denizi koklayacağım. Burnumda o çok sevdiğin yosun kokusu, o tuzlu ıslaklığı içime çekeceğim her daraldığımda. Öyle sıkı kucaklayacağım ki deli dalgaları, iliklerimde hissedeceğim seni babam.

 

Gözlerimi her kapadığımda, özüme yüzüme parlayan o keskin orağı göreceğim. Kızgın alevler arasında güneş rengi orak, karşımda parlayacak, tam burnumun ucunda. Ağır bir çekiç ağır ağır beynimi dövecek. Belim bükülecek, boğazım kuruyacak, yüreğim kanayacak, eriyeceğim yavaş yavaş, Babam silme kaybedeceğim belki de yarışı ama asla korkmayacağım sayende. Ata kaybetmek böyleymiş demek ki cevval cesaretlendiriyor...

 

Her ne gelse başıma, başım belalarda kalsa her seferinde arınacağım kısa sürede. Aranmayacağım başkasını. Direncim olacak sana diye içime akıttığım her sıcak gözyaşı damlası. Damlasına kıyamadan her zerresinde fırtınalar koparacağım. Ve o fırtınalar benden sana haber havadis ve sonunda mahsus selamlar taşıyacak yıllar boyunca.

 

Bana can veren, kan veren canım babam. Kanım, kandaşım, arkadaşım, yoldaşım… artık yoksun evet. Gün olur dahanın dahası çıkmaza girersem, dava niyetine rüzgarları dinleyeceğim. Rüzgâra kulak verip dikkat kesileceğim. İşte çok sıkıldığım o anlarda, beter bunalımlarda senden haberler ulaştıracak bana, kara yeller ve ılık ılık eserek okşayacaklar aklımı. Kara dalgalar mendireği dövecek mutlaka her ilk yazda ve ben babanın selamı var uğultusuyla serinleyeceğim. Ve iki elim kanda olsa da sırsıcak bir esinti olacaksın yüreğimde, şahım, pirim, azizim… hayır, daima varsın…

 

Her sarısıcak sonbaharda ilk düşecek yağmur zerrecikleri ile vuracaksın can kapaklarımız, kırık camlarımıza. Gönülden bir merhaba ile buluşacağız yine damlaların berraklığında. Safça, en temiz, en arı, bey gibi beynelmilel. Kıçı kırık kirleticilere inat saflıkla yaşayacağız, yaşatacağız hatıralarını. Sevgiyle yeşerteceğiz umudu, yeniden filizlendireceğiz üç fidanları, on yıllardır bizden hiç esirgemediğin desteğinle.

 

Yazın balormanı ballandıran emeğin terinde, alın terimizi ellerimizin tersiyle sildiğimiz ıslaklıkta, seni bulacağız. Tam tekmil, güneşin bize ulaşan yüzünde nefesini. Işık demetinde, rehavet veren sıcaklığında seni koklayacağız parça parça. Ellerimizde, gözlerimizde, yüzlerimizde kaçak bir öpüş olacaksın, bizi hasretle hararetle kucaklayan, yeryüzüne ulaşan tanrı parçacığı enerji, kışımıza yaz gülü olacaksın, ar damarlarımıza nar.

 

Kışın sepeleyen, yağan karda yüzünün akıyla tane tane düşeceksin üstümüze, başımızın üstüne. Tertemiz bir kâinat sunacaksın düşlerimize. Kirlenmişe inat, kirlenmişliğe düşman, aksularımızı donduracaksın. Emanete ihanet edenlere apak bir vaat, söz, yemin, and olacaksın aklımıza doluşan. Hayat tılsımı olacaksın yalnızlığa inat, garipliğimize gayret...

 

Babam ilk yağacak karla dışarı çıkacağım, el tutar ayak yürür her fırsatta. Önce bir topak yapacağım, sulu kardan. Sonra elden ele dolaşacak, ellerimizi yakan kar topu. O topak sen olacaksın gittikçe büyüyen. Sevdiklerinin elini sırayla sıkan. Yürek sıkıntılarından kurtaran. Kurtuluşa yakın en çok deniz özleyecek seni, sonra ben…

 

Hiç korkmayacağım ölürüm diye. Biliyorum ki bekleyeceksin bir yerlerde, koruyacaksın yine yeniden, daima. Hain pusuları kırdığımda başımı gök kubbeye kaldırdığımda, gözlerimi puslu maviye diktiğimde binmilyontrilyonca zerrecik olarak doğduğumuza ve pamuk pamuk süzülüp yaşamı kucakladığımıza dünya şahit olacak.

 

O şahit ki hayatta seni, en çok seni seviyorum, billahi seviyordum can yoldaşım. Kanatlandın atlas maviliğe, o sınırsız boyuta uçtun. Kahramanca, yiğitçe yükseldin ebedi mutluluğa. Denizi karartan heyecanla. Hırslarımı bir kenara koyup, ayak izlerini takip edeceğim mevsim mevsim hiç sıkılmadan, yıllar yılı hiç usanmadan. Ve vakti zamanı geldiğinde namı değer bir son fasıl daha.

Sen rahat uyu babam…

BÜYÜK TATİL KAPANMASI VE KAMPANYA...

 BÜYÜK TATİL KAPANMASI VE KAMPANYA...

Kampanyalar memleketine kamp kuran koronavirüs yüzünden, iki yıldır meydanlara çıkılamayan 1 Mayıs da sessiz sedasız geçti. Zaten tam kapatma idari tatil ile birleştirilip iki haftalık büyük tatil kapanmasına çevrilince bayram öncesi yollara düşülmüştü. Ve bu tam kapanmayla birlikte emeğin, emekçinin, alınterinin dayanışma bayramı usulca bahar bayramına dönüştü. Virüssüz ve güvenli bir gelecek için koyulan tam kapatma, 1 Mayıs İşçi ve Emekçi bayramını bu sene de böyle iç etti. Bu kez bayram başka bayram...
Kapalılık, bu tip kısmi veya tam kapanmalar Bir Mayıs gibi bayramları, özel ve resmi günleri vuruyor tam da on ikiden. Bıraktığı iz dolayısıyla kapalı olma hali en kötü ihtimalle bu kapanmalar. O kadar...
Sanki tüm sıkı önlemler yine bir anda hiç oldu, olacak. Çünkü tam kapanma adıyla lanse edilen ama ne olduğu sonradan belli olacak bu büyük tatil kapanması kampanyası öncesi millet, salgın, tehlike, kriz, kaos, bulaşı, entübe, ölüm demeden yollara döküldü. Büyük kentler özellikle İstanbul yine boşaldı, terkedildi resmen. Tam olmasa da yarı taşınıldı. İyice taşkınlaşan koronavirüs te tatilcilerle birlikte yola çıktı. Peki tam kapanma? Niyeydi niçini belirsiz, adı var kendi yok şimdilik. Büyük tatil kampanyacıları kendilerini aşkla vuracak doğaya. Sonra koronavirüs de hepsini bir güzel yutacak sanki...
Bu arada pandemi yüzünden çıkmazda gördüğü devletlere koltuk-destek çıkan asrın hükümeti, zor bi hal iki hafta tam kapanma ilan ettiği ülkesinde hiç bir bütçe ödeneği sunamadı. En kötü ihtimalle emeklilere bir yüzlük artırımla bayram harçlığı. Tam kapanma tamam da acı yaşamla yüzleşenlere, kıt kanaat yaşamı emekleyenlere en iyi ihtimalle kırtik yok. Ama yalandan kritik çok. Nereden baksan, atsan tutsan yoklar ülkesinde kapanma salt yoksullara gibi. Eve kapan, evden dışarı kapan. Az buçuk varsıllar, salgının memlekete yayılma riski bagajlarında kişisel, hemşerisel açılımlarda. Rahatça vurdular yollara. Evli evine, köylü köyüne hesabıyla, çarşıyı karıştırmak pahasına...
İşte koronavirüslü bu acayip dönemeçte, sorunların ve zamların pik yaptığı bu kritik süreçte sosyal destek çıkmayınca, başka çıkış yolu kalmadı tavrı ağır bastı. Bu nedenle baskıya gelemeyen yığınlar, yığınlar halinde büyük tatil kapanmasına sığındı. Hain koronavirüsün hepten azması nedeniyle kampanya gibi sunulan, metezori ilan edilen tam kapanmanın açık üstüne açık barındırdığı açıkken otogarlar doldu taştı, otoyollar tıkandı. Terminal terminal kampanyaya uzanıldı. Düz mantık artık tutulan, tutturulan kampanya nereye götürürse...
Yüreğin götürdüğü yere yolculuklar serbest ama ne akla hizmetse alkol resmen yasak edildi. Bir ara delindi delinecek gibi oldu. Şimdi alan satan razı, kime ne restiyle ticareti var gibi. Milyarlarca vergi kaybı engellendi. Yergi babında resmi makamlar veya promterlerden ise pek ses seda yok. Yakında nice bahaneler dökülür de dökülür. Tam tatil kapanması içinde olmaz belki ama hemen sonrası muhtemel ayar çekmeler başlar. Zaten zılgıtlara alıştırıldı millet. Arada bir çevir kazı yanmasın rahatlatması.
Rahat kaçtı bir kere artık beklenti yüksek. Şimdi bu kapanma, genelgedeki aksaklıklar yüzünden, program edildiği üzere yürümeyecek görünüyor. Virüs yine yakaladığına yürüyecek. Bu pandemik politikalardaki tutarsızlık sanki koronavirüsün elini rahatlatıyor. Milleti cendereye sokuyor. Peki bu nasıl adalet. Büyük tatil kampanası kampanyasıyla millet borç harç aç açık, kamp yerlerine, açık alanlara, denizlere, dağlara, yaylalara akın ettirildi ne hikmetse. Neyi götürdüler, kimleri getirecekler muamma. Zaten aşılar yarı yolda kayıp. Ayıp sayıp demeden dökülenler ve sallananlara en kötüsü ile cevap mutant virüs yakınlaşması. Üstelik yaklaşık üç ay sonra gündeme girecek virüse kurbanlık tatil kapanması kampanyası da uzaktan göz kırpıyor. Şimdiden ona hazırlanılıyor...
Hazıra dağlar dayanmaz ortamında bir virüs aldatmacası daha. Her gün bayram ilan edilse kampanalar daha kırmızıya çalacak. Tehlike o kadar aleni. Bu ekonomik buhran ve salgın israfıyla büyük tatil kapanmalarından kimler kazançlı çıkacak, kimler kaybedecek en güzel ihtimal erken veya geç tam belli olacak ama. Aması var.
Tam kapanma, tam tamına büyük tatil kapanması kampanyasına çevrilince işler karıştı. Sanki ebedi tatil yakınlaştı, yakınlaşıyor rahat durmayanlara. Tam tatilcilere ve kampanya tatil beldelerine gelince, beterin beteri var.
Bu kumpanyada kampanalar kimler için çalıyor besbelli...

BİR MASAL DÜNYASI...

 BİR MASAL DÜNYASI...

Bir masal ülkesinde, sürekli cadı kazanı yanıyorsa eğer yapılacak nice iş var demektir. O yüzden masal dünyasında yaşananlar her zaman her yerde çok değerlidir...
Bir varmış bir yokmuş, iki birmiş bir hiçmiş tümceleridir her şeyi çığırından çıkaran. Zaten her açılım, saçma sapan bir masalla başlar ve büyüklere masallar ülkesinde geçer. Özü küçükleri korumak olan duygu körelir, gözler asla durulmaz. Ve masallar ülkesinde yorgun düşünceli bezginler ve sıkkınlar özelleşir. Açık saçık durumlar ve açık kaçık genel işler gerçekten berbatlaşır. Kararsız abartılı ablak masal kahramanları işin içine girdikçe, peri masallarında geçen büyülü atmosferler de ıskartaya çıkar. Kim gerçek kim sahte hiç anlaşılamaz.
Ezelden beri ezberletilen ve yürek dağlayan masallarda cezası ağırların hesap günü ertelenir. Sahnelere sabır işlenir.
Masallar ülkesinde geniş kitlelere gündem yaratıcı, işbilir söylencelerle ulaşma gayreti masallara girer. Masal tipleri olduğu yere yığılma hadiseleriyle, çılgın betonlaşma denizinde sürat motorları sürer. Ve sahiden masal çöplüğüdür, dinleyenlerin aklına çöreklenen ...
Bir masal ülkesinde masalları batıran, servet gaspı, hasılayı kaptırmama hırsı, tülbende sarılı mevsimlerdir. Türler türlü art niyet taşır içten içe. Ve baş kaldırılanların sırtına başka bir kölelik anlayışı tüner. Ve ne masallar biter, nede saldırganlık tükenir.
Asık suratlı bir anlatıcı bir masal ülkesinde masallarla kılcal kanalları kandırır. Uyur uyumaz, uyar uymaz bilinmez ama varoluş nedeni daima bir ötekine bağlanır.
Masallar ülkesinde keşfe dair beklentiler tuzağında
bir masal da mutlaka diğerine takıntılıdır. Değerine değmezine satılıktır. Ama aynaya yüz düşürmektir asıl mesele...
Mesela bir masal ülkesinde kaynar cadı kazanınında peri masalı aranmaktır zamanı doğru değerlendirmek. Çok işler yapılabileceğini göstermektir masal dünyasına. Ve dayanılmaz hafiflik hissi tattırsa da masallara dönüşmemektir dünden yarına.
Meselenin özü masallara hasret bir masallar ülkesinde masalları sorgulamaktır yapılacak olan. İçinde çok işler barındıran basit ve bariz masallara aldırmadan zamanı doğru değerlendirmektir asıl olan. Yani masallara dönüşmemektir...

VİVA B1R MAYIS, KORONAVİRÜS FAŞİS…

 VİVA B1R MAYIS, KORONAVİRÜS FAŞİS…

B1r Mayıs emekçilerin günü, işçinin emekçinin bayramı. Devrimin şanlı yolunda yürüyen halkların bayramı. Yurtseverliğin zirvesi. Ancak bu kez zirveyi koronavirüs kaptı. Pik yaptı. Memleket yasaklı. Millet yasaklı. İşçiler yasaklı. Sokağa çıkış yasak. Covid-19 yüzünden tam kapanma ve 1 Mayıs yok. Bu kez proletarya değil, faşis pandemi kazandı. Oligarşi kazançlı çıktı...
Artık bu B1r Mayıs’ta hiddet ve şiddet galip gelemeyecek. Yersiz kavgayı sahneye koyanlar kimler ise bu kez mesai yok. İşbirlikçi planlar, pompa bahaneler ve kolpa programlar da iptal…
Viva B1r Mayıs, koronavirüs faşis…
Dünyada da karnaval yok gibi. Kolluk güçleri ile demir barikatlar izinli. Ya da başka işlere görevli. Bu kez önceden hazırlanan tüm senaryolar çöp. Hayaller tutmadı, balkonlar da ele geçirilemez artık...
On küsur yılların resmi irade karşıtlarına Allah yarattı demeyip, girişilen meydan savaşları da yok. Çünkü korona var. Kaypakça kamuoyuna şırıngalanan, sol düşmanlığı ve 1 Mayıs karşıtlığı martavalı artık seneye. Yani hevesle beklenen ve hazırlanılan tüm egelleme taktikleri hiç oldu. Faşis korona kapitalizme geri saydırdı...
Zaten yıllar yılı B1r Mayıs’lar da istenen daima kargaşaydı. Organize edilen hep kaos, hep kan ve gözyaşı. Dünyanın neresinde olursa olsun, en merkezinde dahi her dejenere yönetimin, uygulamaktan çekinmediği aynı usul ve yöntem. Oligarşik kumpas, kaotik manzara. Vatan hainleri ve düzene isyan feveranı. Fazlası var ama en az üç beş ay götürürdü, yazık oldu...
Zaten koronavirüs diğer krizler gibi teğet geçmedi. Doğru durum tespitleri yapıldığında dibe çakılmışlığı, resmen güncelledi. Gündelikçi, yevmiyeci, haftalıkçı, mevsimlikçi, maaşlı, ücretli, emek ve alın terine ihanetin ve işveren işgüzarlığının en babasını gördü.
Emperyalizm ve tekelci burjuvazinin, işçi sınıfının ve emeğin üzerine kurduğu sınırsız sömürü sisteminin diğer yüzü de görüldü. Beyaz yakalısı, mavi yakalısı, karşı yakalısı, beyaz önlüklüsü, kırmızı iş üniformalısı, yeşil işçi tulumlusu, metal şalteri açanlar, elektronik düğmeyi kapatanlar, alın terinin kurumadan ederinin ödenmesi gerekliliğine tapanlar ve nicesi bu fırsat anında eve kapandı. Kölelik devrinden beter memleketin dört bir yanına, işyerlerine, atölyelere, fabrikalara, kombinalara, tarlalara, bağlara, bostanlara faşis korona uğradı...
Viva B1r Mayıs, koronavirüs faşis...
Her halükarda tek ideal ekmek. İnsanca yaşamak ve onurlu kalmak. Çoluk çocuğa gelecek. Ve mutlu memleket…
Memleketi çepeçevre saran, etrafı kuşatan koronavirüs, akla karanın yanı sıra zehir zemberek bütün bulutların dağılabileceğini ve büyük yalnızlığın yenilebileceğini de gösterdi…
Bu koronavirüs yüzyıl başı imparatorluklardan bu güne olduğu gibi, faşist diktatörlüklerin ve yasakçı cumhuriyetlerin hak aranmasına ve halkların demokrasi arayışlarına anında sert tedbir, baskı, zulüm, maddi manevi işkence uygulandığını da gösterdi. Her koşulda, en ağır koşullarda dahi ciddi hak gasplarına devamı, çözüm arayanlara ayarlanan cehalet ve şiddeti, faşizan yaptırımlar ve dinsel temelli idare hevesinin tepe yaptığını da gösterdi…
Gösterdi göstermesine de inatla gören yok. Bakan çok. Anlayan az. Elden ne gelir havasında tam kapanma…
Ama faşis koronavirüs-covid 19, dünyayı 2019’dan sallamaya başladı. Sırasıyla kapitalizmin çıkmazlarını, emperyal istilacıların yediği herzeleri, tıbbi ve bilimsel eksikliği, endüstriyel ve sınai geriliği, doğaya düşmanlığı, ekonomik darboğazı, emeğe zulmü ve vahşi kapitalizmin acımasız sömürüsünü dikkatlere sundu. Kısa sürede iktidar erkini kullanma rahatlığı ve işbirlikçi tutumla ehli keyif yaşam sürülemeyeceğine dikkat çekti. Alternatifleri yok saymanın, karalamanın işi zorlaştıracağını vurguladı. Özellikle işçiden, emekten yana tavır ve dik duruşları ezmeye çalışmakla, bariz ve galiz saldırılarla mevcut iktidarların yol alamayacağını da açıkça belli etti...
Peki, belleğe kazınan ne? Hiç. Bu kadar hiçlikte koronavirüs korkusu elbette dağları bekleyecek...
Yine de B1r Mayıs’ta tek yürek tek yumruk ve B1r gün mutlaka B1r Mayıslar baharı getirecek umudu yeşerecek…
Viva B1r Mayıs, koronavirüs faşis. Faşis Covid-19…

NİSAN-SON

 

EN İYİ YAZI, SON YAZI...

En iyi yazı yoktur, son yazı vardır. Yaz ortası buzdan kılıç olarak kalmak ve elde kalem, akılda ütopist cennet gözüpek cehennem ateşine atılmak vardır. Varolmanın gereği de budur. Yok olma gerçeği de...

Yazmak, yaratıcılık ve artı değer üretimidir. Bakış açısı ve çözüm sunusuyla renklenen ve değerlenen zirveye tırmanıştır. Doğanın kalıplarını kırmaya pik yapıştır, kişiye yazılma özele ve genele yazma dipsizliğidir. O yüzden en iyi yazan yoktur, son yazısını yazmayan vardır. Çürük ruhları doğruluk ilkesiyle tımar etmek için, yok oluş pahasına direnen vardır...

Talimhane tımarhane estetizmine, estek kösteklerle hizmet ederleri düz duvara yapıştırmak amaçtır yazıda. Bu uğurda son ana dek yazıcılık üssünü siper edinenlerin edimidir her yazı. O nedenle yazarken yazgıyı bir kenara koymak edip ister, edibe ister...

En iyi yazıyı yazmak için kendiyle barışık, en kötü düşüşü ilerlemek olan büyük işgücüne eylemsel katkıdır yazarlık. Deneyimsel zihin aktarımcılığı üç beş tümceyle, tümüne tümden geliş tüme varış hassaslığıdır yazarlık. Tamirhane müdürlüğüdür.

En iyi yazı veya en iyi yazar yoktur. Sadece son yazısını yazmayan ama eli kulağında bir gün yazacak olan yazar vardır. Zaten yazı kışı beklemeden, en etkili metni sınayacak, muhteşem kurguyu fiyakalı canlandıracak, hayatta her an her şeyin olabileceğini kanıtlayacak bir yazarlık Akademisi aidiyetidir yazmak. Hiç beklentisi vardır ve o beklentinin temel kaidesi de son yazı en iyi yazıdır fikridir. Kim ne derse desin işte odur pişmek, olmak...

Son yazı da en iyi yazı değildir. En iyi yazı, en son yazıdır. Akıl kutusundan ne çıkacağına bağlıdır her şey. Ve özlemlenen her neyse ona göre tümlenir tümceler. Nice yazı yazılır ve peşine uçuşur yorumlar. O zaman oturulur yeniden yazılır. Kusursuz kurguya kilitlenir yaratıcı güç. Yeniden yeniden açılır sihirli kutu. Ve tekdüzeliği terkeden parçalar bir bir yerden toplanır. Tehlikeli yolculukta tekerrüre düşmeden yerli yerine bir güzel döşenir. Belki yine en iyi yazı olmayacaktır ama en son yazı, en iyisidir...

Gerçek bildirime alçakgönüllü son katkıdır bu katıksız gerçeklik. Belki suç ortaklığıdır en hayırlısına. En iyi yazıya son ilişme gayretidir. Öze katkısı ise ilelebet var olmaktır...

En iyi yazının ilki sonu  yoktur, sonun başlangıcı vardır. Her yeni başlangıç ise ustalığa ilk dokunuştur. Var olmanın gereği, aslolan kara yazgıda yok oluş, en iyi yazıda kurtuluştur...

 

MODEL ZİHNİYET VE MEMLEKETE ÖZGÜ TAM KAPANMA...

Pervasız pic virüse karşı koca dünyada, ilk başlarda cılkı çıkmış politikalar ileri sürüldü. Her yerde grafiklerle süslenmiş, hatır satır, kara vicdanlı gönül ilişkileriyle düzenlenmiş katran karası karartmalar, eti budu belli, edi büdü siyaseti güdüldü. Sonra bu  model zihniyet kıtalararası her yerde modalaştı.  Ve kopyacı ve çürük model zihniyetin esiri milyonlar, milyarlar virüs salgınına savruldu. Her açıdan ilgilenilmesi gereken virüs salgını dört bir yanda Mevlam kayıra bazlı salındı çayıra. Dalgaya kapılan figürler fişlendi o kadar.

İki arada bir derede çalındı milyarlar. Ve deniz bitti. En nihayet niçini nasılı muamma, malumu mutlaka memlekete özgü tam kapanma geldi. Mecburiyetten getirildi...

Çünkü uzun süredir yerli sermaye zaten zordaydı. Virüsle birlikte gayet güçlü görünen keskin iradeli varsayılan ve tüm dünyaya egemen çokuluslu sermaye de felce uğradı. Tüm olanlar karşısında iki yüzlü pompacılık, ikircikli yaklaşımlar, doğruyu söyleyenleri değersizleştirme çabasıyla geçiştirildi. Virüsle mücadelede en önemli günler hiç edildi. Tek dert iktidar kalma, zemin kaymasını önleme girişimleriydi. Değişmez tabiyet, tabela tuzağıyla çağın pandemisi de kullanıldı. Biriken tüm açık hesaplar vazifeden sayıldı, bir bir üstlenildi, beytülmaldan halledildi. İş tamama erdirilince de alan satan razı, elde sıfır tam karantinaya geçildi...

Oysa Dünyaya, günlük hayatlara, yüzyılın belası virüs düşünce, memlekette bu körlük ve sığlık versiyonu terk edilmeliydi. Yıllar dahilinde bir kez olsun sağlık tehlikedeymiş, merkezi çark durmuş, ekonomi çökmüş, milyarlar uçmuş önemsenmeliydi. Ancak vizyonda hep uyduruk kurgusal yanıltmalar. Bu halde bile çürük güce ve azgın hırsa aşkın güven. Bildik nunmaralar, pik-dip, dimdik maskaralık. Soytarıların marifetiyle felaketi hep bir yerlere yaslama dürtüsü. Tek dert beylik paşalık derdi. Gelinen nokta memlekete özgü, tam kapanma...

Peki virüsün sonunda mutlaka mecal bırakmayacağı dünya ölçeğinde örneklerle besbelliyken mecazi yakıştırmalarla niçin oyalanıldı. Olmadık pozda, virüsle dudak dudağa yakınlaşmalara neden gözler kakapatıldı. Mecburiyet başka, bambaşka iken gelecek kuşaklara miras kalacak denli ayarsızlık niçin baştan hesaplanmadı. Kutlu değerlerle büyük kapışma ve toptan parçalanma endeksine niye prim tanındı.

Aylarca klişe iddialar, inanılmaz iyimser rakamlar ortaya koyularak, gerçekleri gündelik perdeleme tavrı elde patladı. Sorumluların yarınlarda hesabını veremeyeceği facia bir durum oluştu. Yurtta ve dünyada birincilik ve uluslar birinci liginden düşüş. Ama jargon belli, hep aynı jargon. Kötünün iyisine tapınma veya en kötüye birinciliklerle bile milletle alay edercesine böbürlenme. Model zihniyetin modalaştırdığı tüm dünyada demode olmuş, demokrasiyi tüketme modunda devam. Mantıklı ve makul tepkileri bile tam karşıtlık çerçevesinde görme politikası. Meğer köken, sınıf ve toplum yapısı ayırmayan virüs picine karşı kafadan sıkma her şey buraya kadarmış. Aç açık, tam da memlekete özgü tam kapanma...

Açlık tokluk en can alıcı mesele elbette. Ama yıllar yılı yerli ve milli abartısıyla kapitalizme ve emperyalizme uzun ve eş zamanlı yataklık ve yatkınlığın maliyetinin çok ağır olacağı belliydi. Tüm söylenenlere kulaklar tıkandı. Ve bedel ağır olunca elde ne var ne yok, yedek akçası dahil direkt belli kesimlere aktarıldı.  Böylece felaket önleme taktikleri de karnaval havasında ve taşeron zihniyetiyle geçiştirildi. Geçim derdine düşmüş milyonlara ise zırnık destek yok, kırtik yardım yok, yok oğlu yok. Hatta milletin sırası gelen yaş odaklı kısmı için birinci veya ikinci aşılar bile yok. Hısımlara her bir şey var. Allah etmesin herkes virüsün eline kaldı...

Kalakalındı resmen, sınıfta kalındı. Model zihniyetin yeti, beti, keti, seti, meti, miti, biti, iti kafi derecedeyken  hiçbiri yetmedi. Topu, toptan itibar kaybetti. Devlet zedelendi. Denenen her türlü varyasyon tutmayınca,  dünyanın resmen ortada kaldığında uyguladığı son cepheye çekilmek zorunda kalındı. Memlekete özgü, milletin iflahını sökecek tam kapanma...

Varsıl model zihniyetler tüm dünyada virüs ile doğru orantılı çöküşten yırtmak üzre. Ancak kopyacıları bu geçici çöküş yüzünden virüsten kurtulmak adına tutarlı dengeli, merkezi adaptasyonlar da geciktirildi. Geciktikçe de kabile normlarındaki kurgu manevralarla hayatlara dokunulamadı. Maddiyat ve maneviyat ileri seviyede kan kaybetti. Emek ve ekmek derdinde hayatlar ve değişen hayata ilişkin otoriter tercihler tüm direnç pozisyonlarını da negatif etkiledi. Tek pozitif kalan kotona virüs pici oldu. Durumdan vazife çıkarmalar gündeme girdi. Evden de olsa vazife çıkarmaya hevesli model zihniyetin işbirlikçileri iş başına geçti. Fettan fırsatçılığa devam edildi. Gereksiz çıkarcılık, genetik inkarcılık virüsle birleşti, iş hepten çığırından çıktı. Peşine tam kapanma. Memlekete özgü karantina...

Dünya kafadan koptu ama virüs melanetini yakında def eder. Diğer dünyada, demoda model zihniyet hala despotik havalarla diriliş havasında. Bu çeşit havalanmalar nereye kadar, belli değil ama pervasız pic virüs, cılkı çıkmış politikalar yüzünden pikin pikini yaptı. Dünyanın cinsine cibiliyetine dek yürüdü ama kraldan çok kralcılar yüzünden sırf bu memlekette krallar gibi barındı.

Bakıldığında hayatta kalmak için evde kal modasıyla virüse karşı çıkılamadı. Model zihniyet yeni açılımlar da  güncelleyemedi. Dünya eve sığıyordu belki ama içerde geçirilen zamanla birlikte evler dünyaya çok fazla geldi. Yani model zihniyet yüzünden, geçim derdi kapıya dayandı. Parola patates soğan, memleket yokistan...

Şimdi millet bu tam karantina da neyin nesi diyecek denli zorda. Ama aç açık olunsa da tam kapanma akıllarda kalan tek çare. Bu program da tutmaz, soruna çözüm olmazsa eğer tek suçlu baştan beri belli. Besbelli.

Tek sorumlu CeHaPe zihniyeti...

VİRÜSLE DEĞİŞEN HAYAT TİPİ...

Binlerce yılın kazanımları, sosyal birikimi, hayat tarzları, virüs marifetiyle sanki değişti. Mevcut hayat tipi böyle giderse, virüse bağlı daha da değişecek gibi. Sanki hayat bambaşka tipe dönüşecek...

Zaten pandemiyle hayatın içine gizlenmiş makul sınırlar çoktan aşıldı. Daha da aşılacak gibi. Nice kapılar kapanacak, belki yeni kapılar açılacak. Ve Hayat yeniden kendi özel koşullarını oluşturacak. Tarih özeli geneli, etkileyen etkilenen her şeyi, geleceğe biriktirecek. Virüs sonrası sanki geçmişten çok geleceğe odaklanılacak. Virüs öncesi ve virüs sonrası tarihsel milad olacak...

Çok yakında yüzlerce yılın bütünlediği karakteristik öğelerden de kopulacak. Bir çoğu ötelenecek. Bu virüssel sıkışmayla renksizleşen hayat, hayatta kalmak koşuluyla yeniden renklenecek, biçimlenecek. İçgüdüsel izlenimler ve acı deneyimler bambaşka bir hayat tipini tetikleyecek. Hayat evrelenecek. Hayat insan onurunu koruyan konuma evrilecek...

Virüs yüzünden sosyal denge ve toplumsal uyum bir anda bozulduğundan, hayatın daha da bozulacağı iyice perçinlendi. O nedenle virüs def edildiğinde umulanın aksine bir dünya var edilecek. Enine boyuna egemen dünyanın ve eşsiz farz edilen karakterlerin zayıflığı ve gizemli hafifliği çokça tartışılacak...

Yüzyılın sınırlarını ve sınıflarını hiçe sayan virüs sonrası, büyük yürüyüş başlayacak. Katmanlarca kıymeti harbiyesi bilinmeyenlere kesin dönüş gerçekleşecek. Ve en başta hayatı düzenleyen tüm ilkeler, ögeler ve örgütlenmeler sil baştan değerlendirilecek...

Sol tahlilde kazanımlar ve kaybedilenler terazisinde tartılan mevcut hayat tarzları, usulünce kendi prototipini yaratacak. Belki de yüzlerce binlerce yılın birikimleri, bu yeni hayat tipinde yankı bulmayacak. Yer alamayacak...

Çünkü virüs tüm dünyada trajik ve dramatik ölçülerde bir kırılma yaşattığından bu kıyım daima baz alınacak. Kusuru bulunanlar asla affedilmeyecek. Umulan o ki bir daha böylesi acze düşülmemesi babında dönem ayrıntıları üzerinden ayrı bir hayat tipi tasarlanacak. Kıstaslar ayarlanacak. Kimlikler yenilenecek...

Sözde egemen sermaye, emperyal hakimiyet çerçevesindeki anlayışların anlayışsızlığı, etik eksikliği, duvar duyarsızlığı pandemi sürecinde test edildiğinden ilk fırsatta topu bırakılacak. Bir daha bu denli teste tabi tutulamaz düzeyde yeni bir hayat tipi formatlanacak...

Hayata dair soyut değerlemelerin tümünün hiçbir işe yaramadığı açıkça görüldüğünden yüzyılın, bin yılın tüm görgüleri somuta indirgenecek. İllaki indirgenemeyenler hayat rafından indirilecek...

Her türlü faciaya, türdeş felakete, özellikle korona virüse açık davetiye çıkaranlar ve hayat tarzları, yıkımın önceden kestirilemeyişi, bir şey olmaz boş verdimciliği ve self ısrarcılığının getirisi götürüsü bir bir yeniden hesaplanacak. Eksik kısmi kapanmalar sonrasında girilen tam karantinanın  neticesi de her şeyi belirleyecek. Ve nihayetinde yeni hayat tipinde tüm sorunlar bilimle, bilinçle, bilinçlenmeyle halledilecek...

Binlerce, on binlerce yılın birikimi hayat tarzları, çeşitlenen ve renklenen dünyayı tek renge zorladığında neler olacağı virüs salgınıyla görüldüğünden başka yol yok. Korona virüs saldırısında mevcut hayat tipleri, idare eder kurgunun bozulduğunu gördüğünden başka yol tutulacak.

Yaşananlar hiç

unutulmayacak ve hayat tiplerini değiştiren virüse, tersine akıntıya çare bulunamadığı her zaman öne çıkacak. Ayrıva virüsün önünün alınamadığı gerçeği asla yalanlanamayacak...

Diğer yandan kolay kolay değişmez denilen nüfuz ve nüfus bambaşka hayat tiplerine dönüşecek. Dört bir tarafı düşman çevrili yarımadada kısır dogmalar ve dost aldatmacasıyla biçimlenen hayat tarzları kendine gelecek. Veya kendini kaybedecek.

Haliyle hiç durmaksızın yeni doğal yaşam koşulları hazırlanarak, mevcut hayat başka bir tipe evrilecek.

İşte o günleri görebilmek için şimdilik evde kalmak ve tam karantinaya harfiyen uymak lazım. Aksi taktirde, zaman ve mekan ötesi hayata toplu yolculuklar devam eder...

CAN DÜŞÜNCE CANAN...

Cana can veren canan, daima düşüncedir. Aslı bu nesli hu, can düşünür canan düşünce. Çünkü bir gün mutlaka can düşünce, geride bırakılan cananın düşün kalitesi yaşatır her ölümlüyü. Canan, can vereni an ve an ölümsüzleştirir ve amaç hasıl olur...

Kısa veya uzun hiç değişmez, her dem ömrün ayrıştırıcı ve dönüştürücü gücüdür düşünce. Canlandırır ve yaratır. Zaten taçlanmak veya taşlanmak arası, düşünceyle iç içe geçmiş bir yaşamı yaşlanmaktır eğrisi doğrusu. Budur mesele. Meselenin özü düşünce. Ele avuca sığmaz, sınır mınır tanımaz canandır, düşünce. O yüzden her dem çok düşünmek gerekir...

Durduk yerde düşünce, en önce can yanar. Yangın vuran da dinlenip demlenip tekrardan dillenmek, dirilmek için uzun süre soluklanmak şarttır. Birinci şart ölümsüzlüğün nimetlerinden faydalanmak ve güç toplamaktır. Dillere destan bir efsane, gelecekte unutulması zor bir klasiktir cana can katan canan olan düşünce. Birincil şartın sonrası özgürlük. İkincil taht ise ölümsüzlüktür...

Canın cananı düşünce olunca tüm güzellikler bir bir ortaya serilir. Perde kapansa bile gösteri devam eder usulünce. Gaydesinde sürerken sürgün, çoğu kere öyküler düşer ama öykücüler düşmez asla. Her ölümlü, can düşmanlarından bir öykü sakladıkça yeter zaman...

Belki canlar sallanır ama cana can veren canan yine düşüncedir. Can düşer. Can düşünce, cananın bir parçası düşeni diriltir, ölümsüzlüğü sunar. İşte öylesi ölümler ilkbahar gibi güzeldir. Sonbahar ise başka bir canan faslı...

Cana can değende bile en büyülü canan yine düşüncedir. Çünkü düş gücü üretir kaliteyi ve düşünce canı var eder doğandan ölüme ve ötesine. Var mı? ötesine, demir atar binlerce karakter. Merhametini kaybeden karakterini kaybeder babında her karakterli adım ve kararlı duruş evrim geçirir. Her yeni durumda yine cana can olur düşünce. Devrimler cana canan. Böylece can sıkıntısı ve en karanlık düşler dağılır. Düşün ile donatılan muhabbet sofrası kurulur. Artık kaç kişilikse davet baş köşeye can ile canan, düş ile gerçek, düşün ile düşünce kurulur. Ve kalıpsızların halline divan kurulur...

Canan, cana can ekleyen düşüncedir. Kusursuzdur. Cana canan düşünce, en baştaki güvendir, düşünceliliktir. Zaten hayatın kalitesi düşünce anlaşılır. Canın önemi ise düşürülünce. Cananın doğru rengi ise güven yitirilince. Yitik kuşak yazgısıdır, sırf anılar biriktirdikçe yaşanır ve yaşatılır. Berrak birikintiler düşüncesizce veya her ne düşünceyle olursa olsun boşuboşuna harcanırsa, cana çamur bulaşır, süt bulanır ve boşa düşülür...

Elbette düşenin dostu kalmaz. Ve düşün diyarında can sıkan, can sıçratan günlere,  kızıl güller açar. Açılmaz olaydı denilen nice açılımlar, niyesi bol can kırıklıkları yaşanır. Yana yakıla can dengi canan aranır. Elbet zor bulunur...

Bu arada aşılması zor kısır döngü, sahte can eklentisi ve sığ canan algısıyla kurulur. Peşi sıra seyirtir sıkıntılar. Cana saplanan süngü baştan sona düşüncesizlik ürünüdür. Ve her türlü sürümü, kutlu doğan dahil herkese ölümü çabuklaştırır. Yani can düşünce, canan da düşer.

Ancak can paresi ölümlülere, canan eliyle ölümsüzlüğün ana gayesi mutlaka değer.

Değer ve can ile canan yüzleşmesinde yücelen daima düşünce olur. Düşünce önce tüm sahtekarları değersizleştirir. Sonra...