11 Ekim 2012 Perşembe

Sonsuzluk Kapusu'na Varış…


Sonsuzluk Kapusu'na Varış…
 
Her yakınımız öldükçe...

"Ateşin rengine içim cız etti. Ben o ateşe yandım. Bari bu günlere Ata’nın ilkeleri yanmasın. Anlıyorum duygusal bir gün ve ışık zerresine yazılı hakikat. Romantik eğilimli yoğunlaşmalar eşiğinde vakit. Ne engellemeler ne serbestiler önemsenir oldu güpegündüz. Kararsızlığı ise ancak tarih cezalandırabilir. Ceberut saltanatı sürenler değil. Kararlılığı ise tarih baba, altın yaldızlarla düşer altın yapraklarına.
   
Yağmur bulutları fişekleyince zaferi, tek vücut olundu, kortej halinde cephe önü ve gerisinde. Bu direnişi görmek lazım, yaşamak ve hep bir ağızdan haykırmak. Çok ama çok gecikmiş iyi niyetle tek yürek olmak gerek.

Bir tehlike başımızda, bin tehlike köşe başlarında. Bu ucu bucağı yok gidiş yolunda dönülecek yüzlerce köşe var. Unutmadan, tarih çeşmesinden bir avuç soğuk sudur; kutsal isyan. Uyku mahmurluğunu bir çırpıda yok eden. Ön bahçede ateşe kızan terk edilmişlik, arka bahçede bayram. Ne vecizler saçıldı toprağa zamanında, şimdi fidana durdu hayat. Ekin yanıyor baştanbaşa. Her yirmi dokuz ekimde her isyanda bir hikmet var. Ne yazıktır bu gün özgürlüğü taksitle ediniyoruz. Çünkü hayata bağlanmanın güneşi tutulmuş ay çaresiz. Nesepsiz gücenikliklerin tortusu dibe vurmuş ve sular bulanmış.

Geride açıklanamaz önsezi eksiklikleri. Kızıla boyalı gökte bir çift kırlangıç. Kanatlarında ümit; kavgası yıllar önce verilmiş. Yeryüzünde dillenir nazlı al çiçekler, yerle göğün birleştiği yerde. Şanlı uğurlanışlar emanet millete. Bilmek gerek.
 
Toprağın bağrında kurtarılamaz denilen rehin ülke. Uzun çileler tarlasında erken hasatla, çok geç kurtarıldı. Kol kola yürüyüşlerin sıcağında hep ayni nida; tek ses tek yürek. Yüreklerdeki lamba sönmüşse ve küstah karanlık, zeytin karalığında çökmüşse yağ gibi kayar zaman. Zeminsel travma hat boyunda. Sadece; yüreklerdeki deli ateş tekrarlar anıları, kol kanat gerer yaratılara. Eğer, çekirdeğinde asalet varsa ve kaldıysa.
 
Önsözü olmayan el yazması kitabın son sayfasında, Ata’nın ateş gibi gözleri. O gözler ki hüzne boyalı. Kucak dolusu alev yakışır elbette yiğit ellere. Ateşin rengine yürek mi dayanır. Ben o renge yandım. Bari Ata’mın devrimleri yanmasın.
        
Çileden başka mülkümüz de yok…"

Yüreğimiz yanar...

TARIM ÜLKESİ OLMAK VEYA OLMAMAK


TARIM ÜLKESİ OLMAK VEYA OLMAMAK
 
Türkiye nüfusuna her yıl bir milyon kişi ekleniyor. Bu gidişle otuz yıl sonra nüfusumuz yüz milyonu bulacak gibi. O nedenle bugünden, yüz milyona bakan bir tarım sektörünün şimdiden planlanması gerekir. Türkiye çölleşmeye karşı savaş açarak tarımda; gelecekte kıtlığını yaşayacağımız ürünlere öncelik vererek, ürün çeşitliliğine ciddiyetle önem vermelidir.
 
Türkiye cumhuriyet tarihi boyunca, 87 yılda sanayide 192 kat, hizmet sektöründe 70 kat büyümüş olmasına karşın, tarımda ancak 10 kat büyümüştür. Nüfusa oranlandığında büyümek bir yana, korkulası bir küçülme yaşanmıştır. 70’lerin ortalarına kadar kendi kendine yeten bir ülkeden, dışa bağımlı bir ülke konumuna terfi ettirilmiştir ülkemiz.
 
12 Eylül darbesinden sonra ise tamamen dışa bağımlı, çiftçiyi üreticiyi darmadağın eden politikalarla tarım dışlanmıştır. İthalata kolaylık sağlayan yasa ve kararnamelerle müstahsil, ürünlerini elinden çıkaramaz veya yok pahasına tüccara satar hale getirilmiştir. Akaryakıt ve tohum fiyatlarındaki artış doğru orantılı taban fiyatlara yansıtılmamış, tarım kooperatiflerinin ve birliklerin içi boşaltılmış, işleyişine ve işlerliğine müdahale edilmiş, tarımsal üretici sahipsiz bırakılmıştır.
 
2000’lere kadar varıyla yoğuyla direnen tarım sektörü, 2000 sonrasında özellikle 2001 kriziyle yerle bir olmuştur. Devletin zerrece desteklemediği sektör, Türkiye’nin lider olduğu ürünlerde bile çayda, tütünde, fındıkta, pamukta egemen dünyanın biçtiği role rıza göstermiştir.
 
Dolayısıyla tarım sektöründeki gerileyiş, hayvancılık sektörünü de birebir etkilemiştir. Türkiye bugün çayını, fındığını, tütününü gerektiğince değerlendiremeyen; buğdayını, şekerini, çayını, çorbasını dışarıdan temin eden, eti dünyada en pahalı yiyen Hint fakiri bir ülke konumuna gelmiştir.
 
Dünyadaki küreselleşmeye koşut, devletin gücünü azalta azalta, hatta devleti ve devletçiliği dışlayarak, küreselleşme karşıtlarını çağ dışı kalmakla suçlayarak bu günlere gelindiğini çocuklarımıza öğretmek zorundayız. Devletin ekonomiden, sanayiden, tarımdan çekilmesini isteyenler, liberal ekonomi dünyada batınca tutuştu tutuşmasına da, devletçiliğe dönme nazlanışındalar şimdilik.

Tarımda ve hayvancılıktaki bu bitiş 80’lerden sonra izlenen yolun yol olmadığını acı bir biçimde ortaya koymuştur.
 
Bugünden ileri, yarının Lider Türkiye’si için tarımsal desteklemeler ivedilikle hayata geçirilmelidir. Doğrudan gelir desteği adı altında gübre ve mazot desteği artırılmalıdır. Topraksa toprak, tohumsa tohum, krediyse kredi üst düzeyde elle tutulur teşviklerle tarım sektörü canlandırılmalıdır. Çünkü çiftçi üretecek, fabrika işleyecek, geniş halk yığınları yiyecek. Bu çark herkesin bildiği gibi kendini döndürür. Üretim, üretim daha fazla üretim, işin aslı budur.
 
Ayrıca dünyanın hiçbir ülkesinde, 3. dünya ülkelerinde bile bizdeki gibi üretimi azalt, üretim yapma diye teşvik verilmez, ödüllendirirken, aslında onların geleceğini yok ettiğimizin  ne zaman farkına varacağız. İnsanı toprağına tohum serpmediği için ödüllendirme olur mu hiç. Bu ödül aslında onların geleceğini ipotek altına alma, bir nevi cezalandırma değil de nedir. Çocuklarımızın gelecekte açlığa mahkumluğu değil de nedir.
 
Bir bakmışız yüz milyon olmuşuz, Unu, yağı, şekeri olmayan koskoca bir ülke. Tarımı bitik, hayvancılığı sıfır, ekonomisi hak getire, sanayisi ithal ikame, tekstili kotalı ve hala AB kapısında. Helvamızı kim kavuracak, biz görmeyiz belki o günleri ama ya çocuklarımız…

FINDIK KURDU ÜRETİCİYİ VURDU...


FINDIK KURDU ÜRETİCİYİ VURDU...
 
 
Bu yıl fındık 4,3 liradan piyasaya indi...

"Babam fındık ekmeğiyle büyümüş. Buğday kıtlığında fındık unundan ekmek yaptıkları da olmuş, kandile takıp ışığından faydalandıkları da. Senede bir ayı bekleyip fındıktan elde ettikleri gelirle koca yıl geçindikleri de. 500 yılı aşkın süredir Doğu Karadeniz de fındık üretiliyor. 400 bin aile, yaklaşık 10 milyon nüfus hala fındıktan geçiniyor. Ne yazık ki üretici beş yıldır fındığını aynı fiyattan satmak zorunda.
 
Devlet fındıktan zarar ediyorum, fındık üretim fazlası var diyerek kenara çekilmiş durumda. Fındık ocaklarının sökülmesi ve alternatif ürüne geçilmesi için üretici teşvik ediliyor. Fiskobirlik kooperatif yapısı, örselendiğinden, geçmiş yıllarda olduğu gibi ihracatı kendisi yapamadığından iflas etmiş durumda. Kooperatif ile üretici arasındaki bağ kopmuş, üretici devletten medet umuyor. Sonuç; fındık üreticisi kaderiyle baş başa…
 
Oysa gerçekler çok farklı ve can yakıcı. Fındığın Türkiye ihracatına çok ciddi katkısı var. Sürekli ekonomik anlamda fayda sağlamış. İhracat ürünlerimizin temel ürünlerinden. Hiçbir zaman fındık ürün bazında Türkiye ekonomisine yük olmamış. Çünkü dünya üretiminin % 75’ine sahip olduğumuz bir üründen söz ediyoruz. Ve dünyada 800 bin ton fındık işlem görüyor. Fındık kullanım alanı ise % 80 çikolata, %15 pasta, %5 çerez vb… Özellikle çikolata sektöründe 650 bin ton fındıkla, 6 milyon ton çikolata üretildiği göz önüne alındığında fındığın bir sanayi ürünü olduğu, “ orman meyvesi “ denilip küçümsenmemesi gerektiği açıkça görülür.
 
Karadeniz’deki tarım topraklarının engebeli ve çok parçalı olduğu ve böyle olunca da üreticinin küçük çiftçi konumunda yaşadığı ortada. Toplam rekoltenin %65’ini işte bunlar, birkaç dönümle bir ton dolayında fındık üreten çiftçiler gerçekleştiriyor. Gerek ekonomik, gerek sosyal, gerekse arazi yapısı nedeniyle yöre halkı fındık üretiminden vazgeçemez. Alternatif ürünlere geçemez. 5000 hektar alan sökümü gerçekleşti gerçekleşmesine de, çoğunluğuna yine fındık ocakları dikildi.
 
Ortalama 450-500 bin ton fındık üreten bir ülke olarak bu üründen yararlanmasını bileceğiz. Devletin asli görevi, çiftçisini mağdur etmeden dünyadaki lider konumunu korumak olmalıdır.
 
Dünyanın iki yıllık fındık ihtiyacı bir yılda üretiyor olunabilinir. Eskiden üç ilde yapılırken şimdi otuz dokuz ilde yapılıyor olabilir. Ekim alanı 220 bin hektardan 700 bin hektara çıkmış olabilir. Yıllık rekolte 80-90 bin tondan, 700-800 bin tona ulaşmış olabilir.
 
Böylesi bir gelişme diğer üretici ülkeleri rahatsız etmesi gerekirken, rahatsızlık içten içe bizi kemiriyor. Çiftçi mutsuz, umutsuz, devlet çaresiz. Fındığın kilosu beş yıldır 4-5 TL civarında, maliyetine fındık satmak zorunda fındık üreticisi. Bakalım nereye kadar.

İhracat sayısı 150’lerden 10’lara düşmüşse, üretici tüccarın vicdanına bırakılmışsa, Fiskobirlik yok edilmişse, suç üreticinin mi? Bir diyet ödetiliyor ödetilmesine de önümüz genel seçim. İktidara ret oyu Karadeniz’ dede yayılırsa şaşmamak gerek…"

Tüccarlara fırsat doğdu, üretici kendi haliyle başbaşa bırakıldı...

EKONOMİYE GİZLİCE AYAR, ÇOK CAN YAKACAK


EKONOMİYE GİZLİCE AYAR, ÇOK CAN YAKACAK
Seçim ekonomisi-savaş ekonomisi denilirken; ekonomiye gizlice ayardan sonra piyasaların durumu halkın canını daha da yakacak...

" Para odaklı yaşam taklit eksenli sürdürüldükçe, al gülüm ver gülümle açılıyor tüm kapılar. Ve hayat dayanılmaz hale geliyor ekonomik açıdan. Her ne kadar ekonomi rayında, serbest piyasa denetimimizde denilse de işin aslının öyle olmadığı görülüyor. Piyasalar son günlerde allak bullak, ABD parası gün güne değer kazanıyor ülkede. Rekor kırarak değerleniyor lira karşısında. Tahtakale’nin belirlediğine mahkûm sektörler.
“Sakın cahillerden olma” kesin emrine karşın bu durum ya önemsenmiyor ya da görmezden, bilinmezden geliniyor. Halk nasıl olsa anlamaz diye. Şüpheyi terk etmek adama yakışmaz oysa. Senaryolar gittikçe kötüleşen bir hal alacak yakın zamanda. Paranın satın alma gücünün azaldığını söylememek ve önlem almamak suç-günah olmasının yanında ülke ekonomisine de ihanettir. Bu nedenle Ekonomiye gizlice ayar çekiliyor.
Bir paranın satın alma değeri “para biriminin satın alacağı mal, hizmet ve döviz niteliğiyle ölçülür”. Dünden bu güne belli tutara ayni değerlerin, dövizin edinilemediği bir gerçek ise işler tıkırında değil demektir. Paranın satın alma değeri en önemli ekonomik göstergedir.
Paranın satın alma değeri azalıyorsa, paraya yeni bir değer kazandırabilmek için ulusal para değeri yabancı para değerinden düşürülür. Kur ayarlamasına gidilir. Bu gün için söylenmese de yapıla gelen budur. Yıllarca bu ülkeyi içten içe sömüren ve sömürttüren enflasyon ve devalüasyon yüzünü göstermeye başladı yine. Kimse başka konjoktürel nedenlere bağlamaya kalkışmasın. Eğer para değeri düşüyorsa, fiyatlar yükseliyorsa ekonomi bilimine göre enflasyondan söz edilebilir pekâlâ. Enflasyon var ise devalüasyon da vardır.
Evet, gizli enflasyon var bu memlekette. Aynen gizli işsizlik gibi, gizli savaş gibi, gizli zenginleşme gibi. Açıkça belirlenememiş gösterilen ama apaçık nedenlerle para değeri yavaş yavaş düşüyor, düşürülüyor. Fiyatlar ağırdan ağıra el yakıyor. ABD krizi, Arap baharı derken bu seviyeye gelindi ve önlem almakta da gecikiliyor maalesef.
Dış ekonomilere kapıların kapatıldığı ekonomik yeterlilik günleri tarih oldu. Yenidünya düzensizliğinde küresel ekonomi masalından herkes etkileniyor hiç istemese de. Küresel kürecik düşüp yuvarlanıyor ve az gelişmişliğin, gelişmekte olmanın kucağında patlıyor. Egemen güçler sömüreceği emperyalleşeceği yer altı yerüstü zenginlikler peşine düşmüş çıkar yol arıyor. Hal böyle olunca işlek yolların dışında işlerin iyi işlemediği de dillere düşer. Kurtuluşun faturası da geniş halk yığınlarına kesilir her dönemde olduğu gibi. Ekonomi bakanı pek yakında acı reçeteleri açıklamaya başlar nasılsa. Başkaları harcar millet öder hesabı.
Ekonomik veridir, ekonomik göstergedir, devletin para ihtiyacından para değeri düşer. Hazinenin tıka basa parayla dolu olmasının pek önemi yoktur. Para gereksinimi kısa sürede hasıl olunca para değerini düşürme yoluyla tüketimin kısılması yoluna gidilir bir süre. Serbest piyasadan döviz, devlet eliyle çekilir veya sürülür günü kurtarmak için. Kurlar istenen seviyede dengede tutulmaya çalışılır. Bankalar devreye girer ve krediler kesilir. İskonto faizleri yükseltilir sırasıyla. Tüm bunların kısmen yapılmış olması da ülke ekonomisinin nerede olduğunu gösteriyor.
Sonuçta fiyatlar ve ücretler düşebilir. Ancak bu yöntemle üretim azalır, işsizlik devasa artar. İçinden çıkılması daha zor bir ekonomik kaosa sürüklenilir. Kemer sıkma filan da işi çözmez uzun süre. Bu gidişle, Bedene göre kalp olmayacağına göre ülkeyi akla gelmeyecek, dilin söylemekten azap duyacağı tehlikeler bekler maalesef.
Bu ülkede “gizli devalüasyon” yapılıyor. Türkçesiyle kur ayarlaması değer düşürme yapılıyor gizli saklı. Lira yüzde yirmilik bir değer kaybına uğradı diyenler var. Devlet erkânının AB-ABD turları yakında gerçekleşir. Aklını başına devşirmesi gerekenler analizleri yaptıkça-yaptırdıkça ürperiyordur eminiz. Ama yeterince uyaramıyorlar. Yakında acayip ekonomik sıkıntılar var bizi bekleyen diyemiyorlar. Enflasyonu torbaya doldurulan eşyalarla endeksleyip küçük gösterenler, liranın ABD parası karşısında gizliden gizliye devalüe edilmesine bakalım ne diyecekler. aydan aya gizlenerek açıklanan enflasyon rakamları şişince ve bütçedeki açık öngörülenin üzerine çıkınca gelsin zamlar, gitsin vergi oranlarındaki artışlar...
Kurlar üzerinden, döviz ve altın üzerinden son vurgunlar yapılıyor şimdilik. Kasalar dolduktan sonra krizi halkın üzerine yıkmaya gelecek sıra. Sen yanmasan ben yanmasam hesabı işletilmeye başlanacak, açık hesaplar kapanacak…"

Halkın canı yandıkça da Savaştır, sayımdır, seçimdir dinlemeyecek...

15 MİLYONLUK BORÇLANMAYA EVET DİYEN MECLİS…

15 MİLYONLUK BORÇLANMAYA EVET DİYEN MECLİS…

Esenler Belediye Meclisi Ekim ayı ikinci oturumunda 11 rapor içine sıkıştırılmış ilçenin geleceğini çok yakından ilgilendiren “2013 tahmini bütçesi” ve yıllarca arap saçına dönen ve dört gözle beklenen “1/1000’lik imar planı” görüşmelerine sahne oldu.

İlk olarak performans kitapçığı, ikinci rapor olarak 15 milyonluk borçlanmayı öngören tahmini bütçe bombası meclis üyelerinin kucağında patladı. Bir başka deyişle 2013 bütçesinin %7’si açık. Daha oylarken delinmiş bir bütçeyi onayladı meclis.

Perfomans, bütçe ve 1/1000 imar planları üzerine yoğunlaşan iktidar muhalefet konuşmaları tatsız tuzsuz oldu. Bunda meclis başkanlığını vekaleten yürüten muhteremin “aman siyaset yapmayalım, burası meclis” telkinleri etkili oldu. Baştan yenilgiyi kabullenişin ötesine geçemedi hiçbir hatip.

Hal böyle olunca, borçlanmayla denkliği zar zor sağlanmış veya öne çekilen yerel seçimlere kalem oynatma marifetiyle 15 milyon siyasi probaganda akçesi aktaran bir bütçe oy çokluğu ile güle oynaya geçti gitti.

Bu süreç ilçeyi nereye taşır, borçlanma boyutu ne kadara uzar göreceğiz.

Belediyenin icraatleri için” maket olarak değil, fiziki olarak görür halse gelinmiştir” övünmesi deklere edilse de “1/1000’lik  Yeni örnek paftanın” basit izolitleri meclis salonu duvarına bantlanınca komik durdu biraz kibirlenmeler.

On beş milyonluk borçlanmaya evet oyu veren meclisle esenlik şehri Esenlere eyvallah…

Herşey bir yana 185.500.000 lira gelir edeceğiz ama 200.500.000 lira harcayacağız varsayımı özellikle iktidar üyelerini hiç mi hiç rahatsız etmedi. Demek ki önceden harcama kalemlerine bir göz attılar, irdelediler. Kalem kalem göz çıkaran 2013 yılı ihtiyaç tutarlarını incelediler ki; Komşuda pişer bize de düşer heveslenmesiyle okey deyiverdiler sorgu sualsiz. Veya muhalefet üyeleri gibi şipşak bakıp, bazı harcama kalemlerine takıldılar ama boş verdiler siyasi terbiyeleri gereği; Büyüklerimiz en doğrusunu bilir, en alasını yapar. Bize de el kaldırmak düşer.

Pigme insanlar ıssızlığı bu olsa gerek, ya bilimsel insan sessizliğine ne demeli. Geveze akortlu bir dünyada, onca niyet birkaç satıra sığar…

İlçeyi borç batağına sürükleyen bu meclisin performansına maşallah…

200.500.000 liranın bir kısmı performansla ayan tahmini bütçeyle beyan işte böyle harcanacak;

Donatı alanı kamulaştırması 10.000.000,
Haber bülten aboneliği iletişim 200.000,
Dört adet çocuk dergisi 50.000,
On bir sayı 880 bin adet kentim gazetesi rakam yok,
Kamuoyu araştırmaları 60.000,
Sosyal doku araştırmaları 60.000,
Asfalt kaplama 6.000.000,
Belediye hizmet binalarının küçük onarımı 390.000,
Belediye hizmet binalarının güvenliği 2.620.000,
Belediye hizmet binalarının temizliği 700.000,
Tretuvar yapımı 8.400.000,
Tretuvar tamiri 1.800.000,
Yağmur suyu şebeke yardımı 1.250.000,
Metruk kaçak yapıların yıkımı moloz kaldırılması 1.300.000,
Tasarruf bilinci eğitimi 550.000,
Yaz spor okulları-yarışmalar-izcilik 750.000,
Yeni park yapılması-revizyonu 3.850.000,
Fitnes spor alanları-çocuk oyun grupları 495.000,
Cadde-sokak ağaçlandırma 140.000,
Mevsimlik çiçek-lale soğanı alımı dikimi 570.000,
Dış mekan süs bitkileri alımı 145.000,
Okul-camii bahçeleri revizyonu 462.000,
Kapalı spor salonu işletilmesi 210.000,
İşportacıların kaldırılması 215.000 Türk Lirası…

Vaatkarlığın abartılısı ölü doğumlara neden olur. O nedenle marketsel vızıltılı hengamelere uyanmak gerek. Rakamdır denilip geçilirse zekayla işlenmiş satır aralarına dikkat edilmezse, hüzün basar haneleri, evsiz barksızlara özgü sıcak düşleri ve kayıp yıllar başlar insan hayatında.

Esenlerin kayıp yıllarına kayıp yıllar eklemek kimsenin haddine değil, olmamalı da. Çünkü bu dünya ilahi adalet ile döner, zulüm olduğu an ise adaletten hiç kimse söz edemez…

KAPİTALİST TRAVMA VE REÇETESİZLİK VE SAVAŞ KAPIDA


KAPİTALİST TRAVMA VE REÇETESİZLİK VE SAVAŞ KAPIDA

Savaşlardan medet ummak yerine...

"
 Ekonomi hayatı belirler “  tezi eskiden marksizmle özdeşleştirilirdi. Artık günümüzde bu tezi kabul etmeyen toplum kesimi kalmadı. İlişkilerimiz, siyaset, günle-gece, yarınlar, geleceğimiz, kısacası hayatlar, hayatımız ipotek altında. Hayal gücünden bile yoksun politikacılar, tatlı su ekonomistleri, briyantinli gazeteciler daha düne kadar “ Özelleştime-serbest piyasa “ karşısında esas duruştaydılar. Bir anda uzunca süredir beklenen krizler patladı ve bütçe delindi. Saf değiştirmeler de inceden başladı. Toptan, perakende “sözde sosyalist “ oldular.
Pastadan pay kapabilme içgüdüsüyle yıllarca övüp durmuşlardı oysaki. Kapitalist kriz dünyayı sarınca önce teğet geçer ipine sarıldılar. Bir süre sonra o sav da fos çıkınca maalesef orta yerde kaldılar. İnsanca yaşamaktan, özgürlükten, demokrasiden söz edenlere “ Alternatifin ne kardeşim, bak komünizm bile çöktü nihayetinde, çare kim, çözümün ne “ deyip paylayanlar şimdi acze düştüler. Yani düzenin nimetlerinden aç gözlüce biraz daha faydalanmak uğruna devamlı maske değiştirenler bu sefer çırçıplak kaldılar. Kral zaten çok uzun zamandır çıplaktı, onlar göremiyordu.
Bu dalkavuklara göre “ Ekonomi, kontrol edilebilecek, insani amaçlara yönlendirebileceğimiz bir faaliyet alanı  “ olmadı ki hiç. Ekonomi, hayatlarımızı ona göre düzenleyeceğimiz bir zorunluluktu, hep bunu savundular ve zor oyunu bozdu. Görüldü ki ne bu zorunluluk anlayışı ne serbest piyasa ekonomisi ne de komuta ekonomisi gibi kapitalist anlayışlar toplumları ve dünyayı düzlüğe çıkaramadı, uçuruma itti.
Doğu bloğunun çökmesinden sonra toplumların kurtuluşu olacağına inanılan bu garip ekonomik model iyice açmaza itti dünyayı. Bu çöküş öncesi katılımcı ekonomiden söz edilemez olmuştu zaten. Kolektivizm rafa kaldırılmıştı. Ekonominin genel esasları üzerinde kafa yormadan toplumların sosyo-kültürel yapısına uymayan bu ekonomik sistemde diretildikçe diretildi.

Ekonomik hayatı dayanışma, özgürlük, adalet ve yaratıcılık gibi temel insani değerler üzerine oturtmak en mantıklı yol iken yoldan çıkıldı. Artık bizi teğet geçti diye inanmaya zorlanıldığımız bu kapitalist model önlenemez bir çöküş içinde. Tüm dünya ne yapacağını şaşırmış bekliyor. Yerine neyi koyacaklarını bilemediklerinden veya yenilgiyi kabullenemediklerinden gittiği yere kadar gider anlayışı hakim şimdilik.
Üretimi sabit bir grubun değil çalışanlardan oluşan bir konseyin yönlendirmesinin temel olduğu günlerin kapımızda olduğunu onlar da biliyor artık. Günümüzden ileriye üretim tüketim arasındaki ilişki ve dengenin toplumun katılımıyla, esnek ve demokratik bir biçimde planlanması gerektiği koşulu en serbest piyasacı ekonomistleri bile zorluyor. Çünkü oldukça işlek ve yepyeni bir ekonomik mekanizma beklentisi içinde uluslararası sermaye.
Büyük sermaye istesin veya  istemesin bütün çalışanların üretimde belirleyici unsur olacağı, direkt katılım sağlayacağı, toplumun tüm kesimlerine yönelik üretimin amaçlanacağı bir sistem var olacaktır yakında.

Asıl olan planlı ve programlı, sürekliliği olan, katılımcı ekonomik sisteme ihtiyaç duyulmasıdır. Bugüne kadar başarılı görülen mevcut sistem deprem yaşamış, artçı şokları da sürmektedir.

Eskiden Marks’ı eleştirenler, küfür kafir olanlar bugün gizlice satır satır Kapital’i okuyorlar. Ne garip bir dünya bu dünya…"

Yurtta barış, chanda barış diyebilmek ve dediğini uygulamak...

2 Ekim 2012 Salı

KÜRESEL YAĞMA STRATEJİSİ

KÜRESEL YAĞMA STRATEJİSİ

“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş ulusların önce onurlarını sonra özgürlüklerini ve daha sonra geleceklerini kaybetmeleri kaçınılmazdır.” diyor Mustafa Kemal.

Evet, son yıllarda ülkemizde yaşananlar tam bu ahvalde. Yıllarca hemde küreselleşme küresi çatlayana dek devinip duruldu peşi sıra. Küreselleşen dünyada layık olduğumuz yeri alacağız masallarıyla avutulduk.

Küreselleşme iyidir, hoştur yalanları duvara tosladı. İsveçliye göre 115 misli kötü ortamda yaşıyoruz ve mutlu olmaya çalışıyoruz yinede. Kıt kanaat geçinip hamdolsun diyerek hayatımızı güzelleştirmeye çalışıyoruz. Küreselleşme küresi kucağımıza yuvarlanınca ilk başta kendi kendine yetemez olduk. Reklam, görsel basın ve medya ile tüketim alışkanlıklarımızı bir güzel değiştirdiler. Halkın etki altında tutulmasıyla beğenilerimiz de yön değiştirdi. Standart sapmaların enlerini yaşadık. Dünya markaları ön plana çıkarıldı. Ulusal markalar unutturuldu veya kötülendi. Dolayısıyla dışa bağımlılık arttıkça arttı. Toplumsal fayda değil kar önde tutulunca da, karı kimin götürdüğü veya kimin götüreceği hiç mi hiç önemsenmedi. Ve vahim sonuç.Borç denizinde yüzen bir ülke olduk.

Güncelleme, düzenleme, ayarlama oldu zamların adı ve ayar çekildi üç beş ayda bir...

Oysa küreselleşme, sermayenin örgütlenerek tek yürek olması ve aynı merkezde atması değil miydi? Kandırıldık acımasızca. Gerçek ise şuydu: sermayenin örgütlülüğü kapitalizmin özünde vardır. Emek örgütsüzleştirildikçe sermaye örgütlenecek ve dünya koskocaman bir pazar olacaktı. Küreselleşme işte budur, buydu. Pazarın örgütlü sermayenin eline geçmesi veya açıkça hizmetine sunulmasıydı vahşice.

Uluslararası örgütlü sermaye böylelikle ürettiği mal ve hizmeti kolayca satar. Almayana da zorla katakulli ile dayatır. Toplumları çılgınlığa varan bir tüketim toplumuna dönüştürür. Lükse ve hazır mala yönlendirir. Ülkeleri üretimden uzaklaştırır, soğutur. Toplumların gelişmişlik veya gelişmezlik düzeyini hep tüketimle belirler. Yani endeks hep tüketimdir. Ölçü hep tüketim endeksleridir. Üretim, üreticilik ve üretkenlik unutturulur.

Ve küresel yağmabaşlar, komşular birbirine düşman edilir...

Küreselleşmenin dayandırıldığı ana strateji yani amacı, daha çok üretim daha çok kardır. Vahşi kapitalizm ancak yeni ürünler üretip satarak yoluna devam edebilir. İç çelişkiler ve zorluk yaşamasına rağmen muhalefeti ve alternatif modelleri hiç çekinmeden yok eder. Sindirip siler atar. Yani örgütlü uluslararası sermaye bu mantıksızlık içinde pazar ülkelerde ve geri kalmış ülkelerde korkusuzca cirit atar. Toplumları kürenin peşinde koşmaya heveslendirecekleri ise bol bol besler. Baldan yenmez bir cennet meyvesi olur böylece küreselleşme.

Sağı bir kenara solu bile küreselleşme mantığına uygun olarak biçimlendirirler. Yani ülke çıkarları ve gerçeklerine göre şekillenen her ulusal hareketi tırpanlar veya tırpanlattırırlar. Küreselleşmeye bir kez teslim oldunuz ise ortaya ülke yararına emek ve yürek koymak da zorlaşır. Çünkü popülist yaklaşımlara izin vardır sadece.

Aykırılar ise o nedenle bu nedenle toplanır, yığınlar halinde mahkeme mahkeme dolaştırılır...

"Ekonomik boyutu kısaca böyle. Siyasi ve sosyal boyutunda ise ortalık karıştırılır. Dört bir yanda en yakınlar, en yakın dostlar, komşular birbirlerinin boğazını sıkarlar emir büyük yerden geldi diye". İyi ki küreselleşme can çekişiyor da ülkemiz siyaseti birazcık da olsa nefes alacak.

Umarız tüm insanlarımızın daha rahat nefesleneceği günler yakındır. Umarız çare vardır. Dileriz dur diyenler çıkar...

GECEKONDUDAN KENTE SANCILI GEÇİŞ

GECEKONDUDAN KENTE SANCILI GEÇİŞ

Akılları binlerce kuşku kurcalarken, kentlerde kentlileşememe kimsenin umrunda değil...

"Uygarlığın kaynağı olan kentlerin uygarlığı yok etmek üzere olduğunun farkında mıyız? “ Sadece kamu hizmeti ile çözülemeyecek sorunları olan bir muammadır kent. Herkese düşen bir görev ve sorumluluk vardır. Kentsel dönüşüm veya kentsel yenileme açısından dünya deneyimini gözlemlemek önemli bir noktadır. Uluslararası platformlarda daha önceden özgürce tartışılmış ve belli sonuçlara varılmış bir konudur kent ıslahı.

Kentsel dönüşüm doğrultusunda pilot bölge olarak belirlenmiş Esenler’de, Esenler’in kentleşme açısından durum tespiti yapılmalıdır öncelikle. Siyasi kaygılarla yıllarca yok sayılmış, görmezden gelinmiş sorunlu şehirleşme yapımız bir kalemde çözülemez. Çözüm önerileri üzerinde yeterince tartışma yapılmaksızın, ortak akıl üretilmeksizin, bizim çözümümüz budur deyip dayatılan her ne olursa olsun sonuçta yine çözümsüzlüktür. Çözümler üretmek için soruna kent bilimci gözüyle yaklaşılmalıdır.

Bölgesel planlamayla bölgeler arası farklılıkları giderecek projeler belirlenmelidir. Uygulanacak projeler planlanırken bölgesel, kentsel, çevre düzeni, nazım imar planları ve kırsal planlar ölçeğinde ele alınıp değerlendirilmelidir.

Gecekondular, kaçak yapılar mevcut durumlarında bırakılmamalıdır. Yenileştirme, bina destekleme ve güçlendirme, çevre düzenlemeleri ile birlikte altyapı çalışmalarına gidilmelidir.

Topraktan daha çok fayda sağlanacak biçimde yeni yöntemler kullanılmalı ve çağdaş projeler önemsenmelidir.
Konut kooperatifçiliği çıkmazdadır. Düşük gelirli insanların da konut edinebilmesi için ciddi dönüşümler sağlanmalıdır. Kiralık konut yararlandırmaları için planlamaya gidilmelidir.

Sık sık imar afları, gecekondu afları çıkarmak, tapu tahsis belgeleri dağıtmak yoluyla kentsel rantlara göz yuman siyasi yapı kabuk değiştirmelidir.

Çıkarcı, köşe dönücü düşüncenin ve öyle düşünenlerin devri kapatılmalıdır. İyileştirme ve dönüştürme çalışmalarında adaletli bir paylaşım sağlanmalıdır.
Sağlıklı kentleşme için  konut arsa planlaması konusunda gerekli çalışmalar yapılarak halk mağdur edilmemelidir. Yerleşmeyi kentsel, turistik ve kırsal açıdan ele alıp ayrı ayrı değerlendirerek doğru bir kentsel altyapı uygulanmalıdır.
Bir biçimi ile sorunları yaratan özel, siyasi ve resmi makam sorgulaması yapılmalıdır. Medya da gerçekleri ortaya koyar biçimde yansız bir tutumla çözüme yardımcı olmalıdır.
Bireyi hem kentler hem de kırlar mutlu eder. Her ikisini de insanlara bir arada sunacak seçenekler çoğaltılmalıdır.
Sağlıklı yerleşim alanları planlanmalı; yeşili bol, düzenli ve temiz uyum kentler kentlileşemeyenlere sunulmalıdır.
Kent endüstrisi ve sanayisi konut yerleşim alanlarından çok uzağa taşınmalıdır. Sanayi ve endüstrinin doğayı kirletici üretim biçimlerinden arındırılması yönünde yaptırımlar uygulanmalıdır. Gerekli teçhizat ve donanımı gerçekleştiremeyen kurumlar ise üretim yapmaktan alıkonulmalıdır. Devletin ve yerel yönetimlerin lojman ve misafirhane türünden sosyal yapıları oluşturma sorumluluklarını yerine getirmeleri takip edilmelidir. Bir yasal zorunluluk olarak bu husus yeniden düzenlenmelidir.
Uygulanacak projenin maliyetleri denetlenmeli projelere finansal kaynak yaratılırken halkın zararına olabilecek ödünler verilmemelidir."

Evet kentlerde kentlileşememe kimsenin umrunda değil, Varsa yoksa yıkalım yapalım...

KÖYDEN GECEKONDUYA GEÇİŞİN SANCILARI

KÖYDEN GECEKONDUYA GEÇİŞİN SANCILARI
Kentsel dönüşümün konuşulduğu şu günlerde, yarın yıkımların can yakacağı bu şehirde herşey üçten beşe iktidardan yana...

"
1950’lerden sonra dengeli kalkınma modelinden vazgeçilmesi ve şehrin özendirilmesiyle kentlere göç başladı.Yatırımcıların keyfiyete göre yer seçimleri de eklenince göçe dayalı yapılaşma hızlandı.Yıllara göre ortalama 70-80 bin göç alan bir İstanbul oluştu. İnsan yerleşimleri; toplumsal ilerleme ve ekonomik büyümenin en önemli girdisini sağlar. Öyleyse yaşanılan yeri sağlıklı, güvenli, adil ve sürdürülebilir kılmak devletin ve yerel yönetimlerin görevidir.

Özünde barınmaktan altyapıya, eğitimden trafiğe, sağlıktan kültüre, issizlikten yoksulluğa tüm sorunlarla birlikte çevre sorunlarının halledilmesine yönelik çözümler araştırılmalıdır. Yeni yöntemler bulunup uygulanmalıdır. Devlet organlarının ve yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarını kentlilerle paylaşması şarttır. Bir araya gelinerek uygulanabilir çözümlerin hayata geçirilmesi için ortaklıklar, işbirlikleri kurulmalıdır. Uygar kent yönetimi ve yöntemleri ortaya konmalıdır.

Yerleşmenin temelinde yaşanabilirlik, sürdürülebilirlik ve adalet vardır. Yerleşme problemlerinin oluşmasında yerel yönetimler,sivil toplum örgütleri, problem merkezleri ve siyasi otorite ortaktır. Çözümün sadece devletten beklenmesi ise çözümsüzlüğe davetiye çıkarmaktır.Devlet yöreler arası eşitliği sağlayamadıkça, sosyal mekanizmalar oluşturmadıkça sorun ortadan kalkmaz. Kollektif bir yapı ile sorunların üzerine gidilmedikçe yerleşim sorunlarını çözümlemek hayalcilik olur.

Yık-yap, al-sat mantığı devletin ve yerel yönetimlerin 7000 yıllık kent olan İstanbul’a en büyük ayıbıdır. Kentsel rantların ekonomiyi, politikayı belirlemesi ve nihayet kentleri belirlemesiyle dengeli gelişme ve büyüme olanakları tırpanlanmıştır.

Göçe dayalı kentleşme evrensel bir sorun değildir. Sadece kalkınmakta olan ülkelere has bir olgudur. Nüfusu 20 milyona dayanan şehirlere bakıldığında, çoğunluğun 3. dünya ülkelerinde olduğu görülür. Gelişmiş ülkelerde ise büyük kentler nüfus kaybına uğrar. Ülkemizde yaşanan süreçte gecekondulaşma kaçınılmaz bir sonuçtur. Gecekondu, barınmaya eş anlamlı bir değerlendirmedir. Belki de bir dönem çözüm yolu olarak görülüp bir anlamda desteklenmiştir.

Yani devlet çözüm üretemediği için vatandaş kendi çözümünü üretmiştir. Ama bu masum barınma isteği zamanla kaçak yapılaşmaya dönüşmüştür. Yıllar yılı imar afları ile gecekondulaşma kaçak göçek apartmanlaşmaya terfi etmiştir. Ruhsatsız, plansız, projesiz ve denetimsiz binalardan oluşan mahalleler türemiştir. Bırakın mahalleleri mikro milliyetçilik bünyesinde şekillenen gettolar ilçe olmuştur. Gecekondular ticari meta haline gelince toprak arazi mafyalarının eline geçmiş toprağın ticari paylaşımı geliştirilmiştir.Yeni bir yasadışı kazanç kapısı aralanmıştır.Gecekonduların %90’ ı hazine ve kamu arazisi üzerine kurulmuştur. Araziyi kendi eylemiyle işgal edenler bu oranın %20’sidir. Yani  %80’i bu arsaları başkasından satın almıştır ve barınağını yapmıştır.

Bugün içinden çıkılmaz bir kent kaosudur yaşadığımız.

İstanbul 50 yıllık süreçte yasadışı bir kent olmuştur. İlgililer ise bu yasadışı kentleşmeye yıllar yılı seyirci kalmışlardır. Ve bizler bu yasadışı şehirde, bu şehrin ilçesi Esenler’de yaşamaya mahkumuz..."

Şimdi yüzlüğü bulunana seksenlik vaadediyorlar, mükemmel akıllı şehirlerde, kredi vb. hizmetlerde var, hayırlısı bakalım...

27 Eylül 2012 Perşembe

ESENLER KENT KONSEYİ-MİLLİGÜVENLİK KONSEYİ

ESENLER KENT KONSEYİ-MİLLİGÜVENLİK KONSEYİ!

Esenler Kent Konseyi “Genel Kurulu” E. Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

08.10. 2006 tarih ve 26313 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren yönetmelik uyarınca 12.si yapıldı. “Eylül Genel Kurulu” yemekli-şenlikli bir ortamda hayat buldu. 2013 Ocak ayındaki Genel kurul bakalım nasıl geçiştirilecek.

Kent Konseyi, Belediye Fen İşleri Müdürü ve peşine İlçe Sağlık Müdürü’nün (Nihat Karakaş ve Doğan Uysal) gerçekten gereksiz olan, yönetmelik ve yönergedeki yeri muamma-belirsiz, sunumları ile başladı. Konsey üyelerini bir hayli sıkan ve depmece iktidar, buram buram siyaset kokan  bu zaman kaybının ardından E. Belediye Başkanı’nın upuzun süren kürsü hakimiyetiyle  konsey negatif zirve yaptı.

Konsey Başkanı da bildiğinden olsa gerek işi en başında sıkı tuttu. Burası siyaset meydanı değil deyip kestirip attı. Attı ama bu yersiz ve ucuz şovlara seyirci kaldı, uyuyarak da izledi. Meğer iktidara siyaset serbest-mübah, muhalefete ise yasak-günahmış diğer konuşmalarda anlaşıldı öteki yüzü. Konsey başkanı uyandı, bir uyandı pir uyandı ki evlere şenlik…

Bu genel kurulu güncele-kamuoyuna taşıyanları da biz takip edeceğiz. Bakalım bizimde en ince ayrıntısına not ettiğimiz Belediye Başkanı’nın tırnak içinde bilinen dipnotlarını mı yayınlayacaklar, taşıyacaklar. Yoksa…

Örneğin; 340 projelik kitabı, yeni belediye binası 1 ekim ihalesi, 11 yeni prestij cadde, 85 kodundan 95 koduna 2 girişli su sistemi, 1 katrilyonluk yatırım, 6 yerde kentsel dönüşüm, O. Reiste 17.000 metrekareye 9,3 trilyon ödeme, 100 metrekareye 80’lik daire bila bedel, 20 metre otopark, kira ve kredi desteği, T.Reiste 270 te 270 teslimat, H.Alanı’nda 1200 Tuna’da 350 yeni konut, 500 metre kare üstüne ilave imar, Ramazan etkinlikleri 750 milyon, Ramazan maliyeti 2 trilyon, 10 yere maç izlenebilecek dev-plazma, her mahalleye taksi durağı, engelliler festivali, belediye bütçesi 202 trilyon mu yazacaklar?

Yoksa ‘şehrin gelişimi için yeni şeyler söylenmeli’ diyerek, konseye eskimiş projelerin anlatılıp, foto-panoların gösterildiğini mi? Ya da ‘alel acele umutlar, korkular ve hayaller üstüne kurulmuş bir şehir’ edebi cümlesiyle Esenler ile alay edişleri mi yansıtacaklar merceklerinden. Bakacağız ‘şehrin bir yüzü vardır’a yanıt “şehrin yüzsüzleri” de vardır sosyolojik saptamasını mı betimleyecekler korkmadan.

Veya Konsey Başkanı muhteremin “uzlaşma kültürü” deyip durup taraflı ve asabi yönetim göstererek bu kültürü de sabote edişini mi yazacaklar.  Keyfe keder söz vermelerle, ardı ardına hatip sözü kesmelerle, duruş ve görüşünü beğenmediklerini-muhalifleri konseyin parçalaması arzusuyla arenaya iteklemelerini mi fotoğraflayacaklar. Veya yarım ağız  ‘ortak yaşamı geliştirmek, ortak akıl üretmek, kentte birlik, kenti yönetmeye katkı’ demekle adilane başkanlık icrası gerçekleştirilemez mi diyecekler.

Bir siyasi parti ilçe başkanına (Oktay Şahin), seversiniz-sevmezsiniz ama köy derneklerinden bile sonra kerhen söz hakkı verirseniz, Konsey Başkanı muhterem başta bu konseye, sonra önyargılı davrandığınız şahısa ayıp etmiş olursunuz diyebilecekler mi? Çekinmeden. Bakacağız…

Üstelik S demeden ‘siyaset yapmayın’, P demeden ‘ben burada başkan olduğum sürece politika yapılmasına izin vermem’ şahlanışıyla hatibi kesip doğrarsanız olmaz hocam diyen bakalım çıkacak mı? Göreceğiz bakalım bu -milli güvenlik konseyi- tavrını açıkça işleyebilen olacak mı? Muhalefeti ne dediğine bakmadan-aldırmadan bu denli hırs ve kızgınlıkla ötelemek, yanlı yaklaşmak, hatta ve hatta tersleyebilmek konseye, kent konseyi yönetmelik ve yönergesine ve de Esenler’in geleceğine alenen ihanettir deyip, direniş eylemliliği içinde var olunacak mı?

Konsey Yürütme Kurulu üyesini (Mustafa Kaplan) bile yeterince ve gereğince bilgilendirmeden, başkanlık makamına oturup bilgi ve öneri akışına yön vermek konsey amacına ters düşer Muhterem Başkan diyebilen çıkacak mı bakacağız.

Oysa ki; Kent konseyi yönetmeliğinin 1. maddesi konsey amacını şöyle açıklar; “Bu yönetmeliğin amacı; kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, SAYDAMLIK, HESAP SORMA VE HESAP VERME, KATILIM, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışan kent konseylerinin çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.”

Yönetmelik gereği de olsa şeffaflık isteyeceksen, hesap soracaksan, hesap verilmesini isteyeceksen ve tüm bunları kentin hak ve hukukunun korunması adına yapacak bile olsan asla izin yok konsey başkanından. Kurulmuş bir kere muhterem. Ayrıca “3 çarpı 80 kuvvetinde” açılabilecek davalara dayanamayacaksan eğer usluca dinlemeli, usulden alkış vurup susulmalı. İşte Kent Konseyi atmosferi bu şeklinde dillendirecek var mı acaba…

Bu genel kurulda oybirliğiyle kabul edilen ‘Esenler Belediyesi Kent Konseyi Yönergesi’nde konsey görevlerinin bir kısmını açıklayan 6. madde k fıkrasında “Kent yönetiminde saydamlık, katılım, hesap verebilirlik, öngörülebilirlik ilkelerinin uygulanmasına katkıda bulunulur” diyor.

Yönetmeliğin ve yönergenin bütünü bir yana konseyin işleyiş ve işletilişini sadece ayıklanmış bu iki madde bile tamamen ortaya koyuyor. O vakit tanık olunan bu kuşku, acizlik ve açmaz nedendir anlaşılır değil. Bakalım dostlarımız anlaşılır değil biçiminde başlayan bir paragrafa imza atabilecekler mi?

Biz de rahatlıkla yine olmadı Kent Konseycileri diyebiliriz. Çünkü “Öneri paketi ve proje hazırlanmadan gelinmiş. Belirli bir çalışma var ama yeterli değil. Önceden kent konseyine sunulmuş hiçbir çalışma yok. Ortaya somut şeyler konulamadı. Kent konseyi de şunları yaptık diyemedi. Daha çok dinleyici konumunda kalındı. Yapıcı ve yönlendirici çalışmalar yapılmalı.” Diyenler (...) var…

Ve ekliyoruz üstüne alınacak herkes için; “Söylediğiniz doğru olsa bile her doğruyu her yerde söylerseniz, uygun ortamda söylemek idealinden saparsanız, yanlış olur; ‘Varsayalım, Esenler adına çok şey yapsanız dahi bir kalemde rezil olursunuz’...” 

26 Eylül 2012 Çarşamba

ZAM DEĞİL AYARLAMA, ZUM DEĞİL GÜNCELLEME…

ZAM DEĞİL AYARLAMA, ZUM DEĞİL GÜNCELLEME…

Zam değil ayarlama, zam değil güncelleme belki ama işin aslı bütçe dengesinin tutturulamadığı. Yılsonunda beklenen bütçe açığı 35 milyar liraya vurdu. Şimdi hükümet Özel tüketim, katma değer vergi oranlarında oynamalarla, zam zumla 14 milyarın peşine düştü. Para denizinde batıkları oynayacağız bir süre yeniden.

Çünkü bu yıl için milli geliri 1426 milyar lira, bütçe açığını ise %1,5 tan 21,1 milyar lira öngörmüştü hükümet. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve oran %2,5-3’lere sıçradı. Bütçe açığı da 35 milyarla tavan yaptı. Modern çile, çok başlı canavar yine yüzünü gösterdi.

Ve açık olan 14 milyar halka fatura edildi bir gece yarısı…

Vergi oranları arttırılsa da, yeni uydurma vergiler icat edilse de, bir kerelik denip yıllarca başa bela vergiler konulsa da, mesele çözülmüyor çözülemez de. İşte böyle diyor aklı başında ekonomistler. Tuhaflık içeren denklemlerle, kör kütük zam ve melankoli denizine itiliyoruz sanki.

Ve ekliyorlar; özellikle özelleştirme masallarıyla milletin değerlerini yok pahasına elden çıkarmak sadece o yılın bütçesini dengelemekten öteye gitmeyen bir tutum ve anlayıştır. Kıyamet kapıda bekliyor.

Yani hükümet devlet harcamalarını kısacak, halkı köşeye kıstırmayacak her açmazda, her çıkmazda. Hükümet daima en kolayına geleni, bütçeye yeni ve dolaylı vergilerle ayar çekme işini bir kenara bırakacak ve faiz dışı harcamaları azaltma yoluna gidecek. Emperyalist bulamacı hastalıklarla boğuşacak yiğitçe.

Zaten 2013 ve 2014 yıllarının baştan sona seçim modunda geçeceğini göz önüne alarak harcamalarda tasarruf yerine faturayı halka çıkartmayacak. Bütçe ekonominin temeli olduğuna göre bu yıllarda denk bütçeler planlayacak. Yoksa işler arap saçına döner. Etenesi zamansız kesilince paranın sonucu bu olur.

Çünkü bütçe açıkları seçimlerle birlikte ürkütücü rakamlara ulaşır ve gelecek iktidarlar o meşhur enkaz edebiyatına derhal başlarlar. Ezayı cefayı da yine halk çeker. Birileri çıkar külliyen direktör yanlışları der seslice.

Ayrıca dünyadaki kriz hani uğramazdı bize teğet geçerdi. Kriz hani vurmazdı gelişmekte olan ülkeleri. Büyümesini de bütçesini de etkilemezdi hani. Tahmin edilenin dışında ve üstünde olmazdı hani bütçe açıkları. Hepsini de gördük maalesef düşman başına. Zulüm safhasında bir keyfe kederliktir almış başını gidiyor.

Ekonomiyi idare eden bakanlar sürücü ehliyetini aralarında tartışmaya başladılar bile. Milletin gözü önünde şimdiden göstermelik çıkışlar. Ekonomik büyümeyi aşağı çeken bir anlayışla bütçenin delinmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Günü kurtaran önlemlerin acı faturasının ileriki günlerde ağırlaşacağı-derinleşeceği ayan beyan oysa. Ülke olarak birçok üründe dolaylı ödenen vergiler açısından ilk beşe oynuyoruz maşallah.

Aylık enflasyonu aydan aya kalem oynatmalar ve kaydırmalarla ötelemekle olmuyor demek ki. Yapılan zamların reel etkisi ekimden sonra tamamen hissedilmeye başlar, kel gözükür. Zaten halk da o zaman anlayacak işin rengini. Tel tel sarılındı kapitalizmin ipine, alın terinde boğulmak unutuldu sonuç bu.

Peki bitecek mi ekonomik kaos, hayır. Hayır diyor aklı bütün ekonomistler. Bu dolaylı vergi artırımlarını bir başka deyimle enflasyon ayarlaması-güncellemesi diye geçiştirmek de yanlış. Bu ve benzer ileri geri düzenlemeler ekonomistlere göre resmen enflasyonu körüklüyor.

Daha şimdiden bu zamlar 2012 için 0,6 puan, 2013 için ise 0,4 puanlık bir yük getirdi. Yani iki yolun sonunda her şey doğal seyrinde gitse dahi enflasyon bu zamlar neticesinde yaklaşık 2 puan artacak. İktidar daha da kemer sıkan önlemler alarak bu yükü hafifletebiliriz diyebilir. Diyebilir ama bu hesap da tutmaz görünüyor. Çünkü önümüz seçimler ve ardımız da yeni yeni ekonomik önlem paketleri iki-üç yıl yaşanacak besbelli.

21 Eylül 2012 Cuma

BİR TATLI HUZUR ALMAYA GELDİK…



BİR TATLI HUZUR ALMAYA GELDİK…

Sıkı gevşek nice toplantılardan geçtik de geldik, çıktık huzura el etek öpmeden ve hazirunu dinledik bir köşeden. Gaziler gününe denk düşen bir atmosferde kent bilimi üzerine tam gaz gazlayanları görünce de çekinmeden çekince koyma, şerh hakkımız kendiliğinden doğdu. Velâkin meslek edinilmiş salamura alışkanlıklara takılmayacağız yine. Çünkü yılda bir seferlik de olsa huzurumuz bozulmasın istiyoruz.

İleri internet demokrasisi gereği işimiz sadece siyasilerle, poli-tıkacılarla. Devlet adamı pozunda ve havasında ama vasfıyla muamma babamız olsa affedemeyiz. Atanmışlara sözümüz yok, onlara bu cenderede şimdilik sadece başarılar dileyebiliyoruz.

Huzura konmuş bir kere zevat. Aynı yüzler, ayni şarkı ve ayni nakarat. Yorum muhasebesi negatif fazlalıklar ve aykırılıklar içerdikçe de huzur kaçıyor ister istemez. Maciskurlu laflarla gerçekler geçiştirilmeye çalışılınca da huzursuzluk kemiriyor beyni içten içe.

Oysa gürül gürül akıyor hayat. Biz ise kala kalmışız kentin göbeğinde, aynı yere demirlemişiz topyekun ve rüzgar bekliyoruz. İktidara, hükümete nispet sökük kispetle güreş tutmak akıl karı değil belki ama başkaca da çare yok.
Boy pos fos çıkınca işin aslı huzursuzluk gırla gider. Çünkü ‘kendisine çeki düzen veren çelebiler’ papatya falını açmaya başlarlar. Böylece huzur ve güvenin nereye kadar ve nasıl olduğunu da ahali görür ve dillendirmeye başlar. Kendilerini boy aynasında devasa hissedenler üç boyutlu gözlüğe rağmen göremezler ise adam olanlara 33 yerde çarpı dört mobese kamera ile gösterirler kentin öteki yüzünü. Yetmezse 67 yere daha dikilince bu kameralardan çorba akıtan siyaset çeşmesinin ayıpları göze batar bir bir. Maddi manevi hasarlı şehirliler de el sallar şehri demokrasi adına kuşatanlara. 120 kamera alıp yüz yirmisini de bu şehre apayrı yerlere taksan ne olacak sanki. Manzara mı değişecek, fırça fırça tılsımlı dokunuşlarla.

Bir çırpıda bir el şaklatırız bir buçuk trilyonu buluruz demekle “ adı ve şanı ile ismi gibi esenlik şehri Esenler” olarak anılmak kolaylaşacak sanki. Kaç trilyon gitti eski tas eski hamam. Kimse aşırı kötümser alınganlık göstermesin ama bir kentin toplumsal hafızasıyla bu denli oynamak, alaylayıp, kalaylayıp yok saymak yakışmaz hiçbir sosyal varlığa. Yediği kaba kirletiyorlar lafazanlığı da kırmızı ışığa takılır düz yolda. Geçip gitmek için yeşilin yanmasını bekleyen esenlik dolu ağızların da bir bakarsınız huzuru kaçar. Prototip dayatmamacılığındakilerin ‘ihbarda isim verme zorunluluğu olmadığından’ yersiz-yurtsuz sağlaması da eninde sonunda ilçenin sayısı sadece iki olan trafik ekiplerine takılır.

Algı yanlışlığı demek ki insanı bu bozuk davranış kalıplarına zorlarmış. Bir yılda dört bine yakın işe yaramaz sözde sanatsal sertifikalara bir trilyon yatırırsanız ve çay çorba, gündöndü çekirdek bahsiyle iddialaşırsanız huzur çıkmazına itersiniz hemşerilerinizi.

Her mübalalı söylemi kendimize öncelikli mesele edinmek istemezdik ama maalesef şehir hakkı ve şehir hukuku bilincimiz böyle emrediyor. Masal bunalımı, beyin içi dağınıklığı ve seçim-geçim kaygısı meğer en muhteremleri bile asıl gerçekleri gizleme, sahici görüntüleri silme, triyonları hor görme çabasına sürükleyebilirmiş.

Düşünce ötesi formatta asil sessizlik ve yerli yersiz eften püften sızlanmalar prim yaptığından meydan daima boş nasılsa. Ne belge ne bilgi var cenahlarda. Yani yeşil çuha bir kez daha yırtılıverdi. Çuha yırtılınca en değme ıstakanın bile ıskalaması çok normal. Böylesine huzurlu bir anormallikte ise “gülümseyin burası Esenler tabelasını dört bir yana asalım” cümlesi de, cümle alem bize gülecek olsa dahi gönlümüze tatlı bir huzur doldurur.

Zaten sarmalına girilen çaresizlik yürek yakıyor, yaprak yaprak döküldükçe ömürler ciğerlerimiz kanıyor, vatan vatan diyerek oturup ağlaşıyoruz her gün sektirmeden “bir tatlı huzur almaya geldik” ve aldık payımıza düşeni. Bundan böyle ne dilin kemiği kaldı ne de öğüt dinleyecek kulak. Böyle biline ve ona göre söz sarfedile..

Bu huzur toplantısı huzuru aradığımızı gösterdiği gibi, huzurun var olması gerektiğini ancak olmadığını da ayan beyan belgeledi. Var olasın ilçe emniyeti iyi bilgilendik sayenizde. Nasılsa her şey emniyet kameralarınca kayıt altında.

Evet, Esenler’de yaşıyoruz ve Esenlerin esenlik şehri huzur abidesi olduğuna inanmak istiyoruz gerçekten. Ya siz her mikrofon alanda hal ve gidişe not veren ama hal ve gidişi de yöneten poli-tıkacılar, siz nerede yaşıyorsunuz. Esenlik şehri Esenler sizlerin “bir tatlı huzur almanız için gelmenizi” yani burada ikametinizi bekliyor..

Ayrıca kara kaplı lugatta en zarif kelimedir ‘huzur’. Kimsenin ama kimsenin huzuru bozmaya da hakkı yoktur...

19 Eylül 2012 Çarşamba

Öylesine Giresiniz ki Düşlerime; Ey Kent Kalıntıları, Alt Kültür Parçacıkları...

Öylesine Giresiniz ki Düşlerime; Ey Kent Kalıntıları, Alt Kültür Parçacıkları...

Ben önce benim, sonra dört bin yıllık eski takvim uyarınca mayıs yedisinde kutlanan şenlik, peşinden İsa doğmadan sekiz yüzyıl önce Miletosluların kurduğu bir kentim.

İsa’yı Meryeme doğurtan ilahi güç adına o şehir benim işte. Şimdi kocaman bir yarımada olarak anılıyorsa bu cennet vatan, işte ben o ülkenin kuşkusuz küçük yarımada yavrusuyum. Yarımada ülkenin yarımadacık öz evladıyım.

Ben bu ülkenin bölünmez bir parçasıyım. Bu ülke de herkes kadar benim, benim kadar herkesin. Parsel parsel sahiplenilse de gözleri yaşlı koca vatan, inadımız inat ben yarımada o şehirim.

Hürriyetim elimde, tutsaklığım cebimde o şehir benim, ben o şehirim. Yârini lacivert-mavi şehla gözlerinden sımsıcak öpen gaziyim. Asla beni terk etmeyen, seven sevdiren kara sevda. İşte ben o tükenmez sevdayım, modern zamanlara inat.

Yüksek tepelere salınarak tırmanır, gül gibi biçimlenirim. Göğe doğru uzadıkça uzarım. Selvi boyum eski kale kalıntılarında son bulur, kör topal. Eski kent artığı çapkın ihtiyarla yasak aşkım o vakit başlar. Ve doğuya ve batıya yeşil yeşil yayılırım cömertçe.

Engebeli arazi yüzünden deniz kıyısına yalı boyu hapsedilsem de, yüz yirmi kilometre boyunca denizle kucaklaşarak avunurum. Hapisliğimin en güzel yanıdır bu. Ancak önemli köy ve kasabalarımın çoğunun kıyı boyunca kurulması bu yasak sevdanın ürünüdür. Yani aşka doymazlığa kesilen ödül-cezadır bire bir yalı boyu dağınıklığım. Acıklı bir kopuş yaşarım o yüzden denizden içeri köylerimle, kasabalarımla.

Onlar üvey evlatlarımdır. Mahpusluğumun meyveleridir ve benden utanırlar, uzaklaşır da uzaklaşırlar. Onlar kaçar ben kovalarım anlayacağınız. Küçük öbekleşmeler halinde, yalnızlığı ve yoksunluğu tadarlar her an. Atasız olmanın arkasız olmanın ezikliği içinde günden güne yoksullaşırlar.

Ve ben yavrularımı gereğince babaç-anaç kucaklayamam. Kanatlarımın altına alıp kollayamam, koruyamam, etrafımda toplayamam, içim ezilse de.

Güzel bir şehirim evet, iyi bir ana iyi bir baba mıyım bilemem. Sizi delicesine seviyorum demeye korkar, çekinirim. İşin aslı utanırım büyüklerden böyle gördüğümüzden. Kendimi onlara adamaktan ne hikmet ise sakınırım sanki. Büyüklüğümü gösteremem alenen, engin şefkatimi arada sırada göstersem de. Hep uzaktan severim onları, koklarım dokunamam, dokunurum kucaklayamam, çok arlanmaz uslanmazım.

Dar ve küçük körfezler yerine kıyı boyu göze çarpan kumsallarda denizle yarenlikten alıkoyamam kendimi. Geniş koylarda güneşlenir, denize açık yamaçlarda saçlarımı kuruturum. Tuzlu bedenimi sunarım sıkça karayelden esen rüzgârlara. Siyah denizin rengi hiddetinden ve kıskançlıktan bir kat daha koyulaşır bu nedenle. Aksular bile yumuşatamaz onun karalığını.

Ve bile isteye aldatırım onu, zevkle. Yaptıklarım ezelden beri töreye aykırı olsa da ettiklerim az bile derim ona. Çünkü bana kızdıkça kararır, kararır ve Karadeniz olur. Ve evlerimden, ocaklarımdan, obalarımdan, kızgın denizin derin lacivertimsi maviliği, deli dalgaları, korkunç fırtınaları seyredilir aylarca.

Karadeniz’in iyiden iyiye hırçınlığının artmasından, azdırılmasından korkularak gözler kaçırılır binlerce yıldır. Sadece gizliden gizliye kaçamak ve kuşkulu koyu lacivert bakışlar yeğlenir.

Deniz aşılması güç yalçın dağlarla birlikteliğime imrenerek, işin özü bozularak daha sinirli, kıskanç, hoyrat ve dayanılmaz ivmeyle vurur kıyılarıma. Un ufak olurum çılgın dalgalarla. Geçitsiz sıradağlar beni her dakika her an hırpalayan aşağılayan denize sitemler yağdırır. Birbirlerine husumet beslerler apaçık. Boğaz boğaza gelirler her fırsatta. Didişirler, yarışırlar, itişip kakışırlar. Ve inanılmaz güzellikte yeşil ile koyu mavi böylece harmanlanır. Böylece aradaki kinden habersizler denizle dağların kucaklaştığını sanır, aldanırlar, kanarlar.

O dağlar ki; var olduklarından bu güne yüz binlerce, milyonlarca yıldır hep bitki örtüsü kaplı ve nefti yeşildirler.

O deniz ki; su kürenin en koyu, en kara renklisidir. Ve dağlar denizin gözlerini yeşertir. Aradaki it dalaşı asla bitmez. Sürer gider, sürüp geldiği gibi ve itler susar…

İşte ben önce benim. Ya sonra? Sonra benden içeri başka bir ben. Sanki benlik bolluğunda, bensizlikle iç içeyim. Veya nice beni olan aktif bir yanardağ veya sönmüş volkanik bir dağım.

Her erken patlayışta başka bir yanım doğar-belirir, kızgın kor alevden lavlarımda. Sanki kızıl alev renginde arzın merkeziyim. Soğumaya yüz tutmuş yer tabakanın bilinmezliğinde acayip bir katmanım.

Yani bilinirliğim belirsizliğe tutsak, kabuk içinde en sert kabuğum. Kabuklarımı çatlatıp, tüllerini araladığım penceremden sesli sedalı, acımasız vahşi yaşamı izleyenim işin gerçeği.

Benim hepsi de hangi ben acaba. Bilmiyorum açıkçası benim işte. Meltemlerle şuh içinde uçuşan perdeler ardındaki ben. Ve demir mazgallı pencere sürgünü bende kayıtlı tüm sırlar.

Ey kent kalıntıları, alt kültür parçacıkları öylesine giresiniz ki düşlerime neyim, neydim? Kimim? Anlayıp öğrenelim…

17 Eylül 2012 Pazartesi

FINDIKSAL, SORUNSAL, YORUMSAL BAŞLANGIÇ

FINDIKSAL, SORUNSAL, YORUMSAL BAŞLANGIÇ

Orada bir köy var uzakta, adı memleket soyadı biz. Envai çeşit renkliliği ve doğa güzelliği insan şaşırtan, yol üstü-dere boyu tabiat kıpraşmaları göz kamaştıran, ak suları Karadeniz’e karışan bir coğrafya parçası. Ve başı dumanlı dağların, tozlu yolların tozutanı olduk canı gönülden. İşte orada rekoltesi aldatıcı rakam, tabansız piyasa fiyatı kilo maliyetinden düşük fındık topladık, harmanladık ve zarar ettik...

Güneşli bir avuç gökyüzünü özledik, kıskandık akşam ajanslarının hava raporlarını. İlkelliğin yeryüzüne indirilişinden beri süregeldiği üzere 'eşeğin gölgesinde kalkan yasaklara' öykündük. Güneş duasına çıkmadık ama güneş gölgesinde de kurutamadık çotanaklardan kurtulan taneleri yeterince. Sılayı rahim, vaziyete göre hicret, havaya göre hacet mantığıyla kabuk içini kıvamına getirmek için seferber olduk. Günün ham saatlerinde taşra aklıyla peçeli baykuş uğursuzluğunu ve atmaca arsızlığını yenmeye çabaladık. Toplu yaşamın ayrıksı konforunu aklımızın ucundan kapalı devre taarruzlarla defettik, savuşturduk.  Varsa yoksa tüm arzumuz alnımızın akıyla çıkmak kavgasıydı  bu cendereden. Yaranamadık yine de, velhasıl gurbetçi olduk baba ocağında…

Havasız akvaryumlarda bol kabarcık hesabıyla biraz ara verdik yazılarımıza da. Yaza yaza yabancılaşmaktan ise bir tatlı kaçamak ezgisi derledik kuzeyde bir yerlerde. Yaz sonu çatışmalarına mola verdik. Zaten rızık bilgiyle olsaydı tüm cahiller ebedi açlık çekerdi. Bir fındık tanesi içine hapsolmuş kavimler ötesi dayanışmadan esinlendik bir süreliğine.

Hava karmakarışık ve pusarıktı…

Toplu isyan vardı içimizde ya, imaj fukaralığında edebi ayrıcalığın lezzetini özledik sadece. Ama gündelik hayat meşgalesi tavlayınca aklımızı, harap yakarışlı cesaret pratiğini de uygulayamadık. Herşey teoride kaldı maalesef. Yazamadık yani, yazmak zor geldi biraz.

Karşıtlığın gelincik yüzünü molozlarla doldurulmuş yeni yetme sahil-yalı boyu kapatınca yazmak bedavaya çene çalmak oldu-gitti aklımızca. Oradan okur dilenmek gökkubbede kaç nida bırakırdı ki hesaplayamadık, topla çıkar uğraşmak istemedik aslında.

Ve saltanatın sarkacı vurdukça derinden, buhran finali, kader sapması,  coşkulu çeneleşmeler yaşadık baba ocağında, bal ormanına gizlenmiş ata evinde. Yığınla karikatür yüz eridi bu sarmalda. Söze söz geçmeyince de mum dilek tutmaz hesabıyla, eski hesapları kara kalpaklı şiir kitaplarına bıraktık. Özveri pazarlığı da beşparaya gitti yani. Çünkü biz insan, emek, doğa ve doğal kaynak talanına tanıklık ettik bir kez daha, burada.

Tenkitçinin tezi ufacık bir noktadan doğar diye 'fındıksal sorunsalın' otoparkına çektik emeğimizi ve harcadık bolca. Sayaçlar delice çalıştı ve korozyona uğradı fındık üzere fikirlerimiz. Ama uğura kadem katarsa mürekkep, vakalar silinmez, zıtlıkları boyar gün boyu kelimeler. Zaten ihtişam atomlarına ayırıldığında yine sömürü döner çekirdeğinde. Bu yüzden dolambaçlı yorumlar tuzağına düşmemek için terledik ve bekledik haftalarca.

Sanrısal, rüyasal ve tanrısal güzellikler diyarında üç boyutlu görmek için, bol renk gözlemledik. Köylü kıstırma çakallığındaki tüccarların ritmik akıl kurcalamalarına aldanmadık ama elden ne gelir. Aldanmadık ama ala kargalar üşüştüğünde ürüne hassasiyet sır olur yitermiş, onu anladık. Kısacası rakımı yüksek sızlanmaların bilinci ve bilinçaltını yutan sonsuz yolculuğunda bu senede yüksek rekolteye takıldık.

Selamsız, duasız, iddiasız olmaz ama bu kaçıncı ümit kırılması, umut kargaşası ve gerçeğin kesişmesi sayamadık. Ayrıca bu kıyasıya sahiplenmeyi de, bu serkeş tapınmasını da anlamak mümkün değil. Mızıka çalıyor fakirlik, ebem kuşağının renklerine heyulalar çökmüş biz yabanıl öfkeli kelimeleri harmanlayamıyoruz. Çarka direnmeyenin çarkına diye başlıyor bencileyin fındık rençberleri, akıl ‘kaşife inanç gerek, keşfe kaşif’ diye emrediyor.

Oysa kuzeyde yenilgidir hayat baştan başa, baştan sona. Diklenişimizde son dönem iyimserliğimizden. Çünkü dört mevsim kırk yıl arandığımızdı yazı. Artık yazı yazdıkça varız. Gerisi tayın faslında müsamere havası…