22 Ocak 2014 Çarşamba

FRANSIZ KALMAK VE KAZANMAK!


FRANSIZ KALMAK VE KAZANMAK!

Bir süredir sanki bol konuşuklu ve karmakarışık ama acayip VİP klâs bir Fransız filmi izliyoruz. Amiyane tabirle Fransız kalmak nedir  bu olsa gerek ve yeni yeni uyanıyoruz. Film başlarken dönen jenerikte adı geçen aktör ve figuranlara baktıkça eyvah diyesi geliyor insanın. Eyvah ki eyvah…

Dünyanın tüm dillerine çevrildiğinde nasıl bir sona devrileceği belirsiz senaryosu var bu filmin. Filmin finalini senarist henüz yazmamış veya yazmış da vazgeçmiş belki de izleyenlerin damak zevkine bırakmış olabilir. Ancak ana teması Fransız öpücüklü, arabik raksedişlerle süslenmiş, nutuğu eksik krizlerle tılsımlanmış hayatlara pencereler açıyor bu film. Topluma tutulu kameralarda ise temsili ağlayışlar fışkırıyor sahnelerden.

Zorlama kahramanlık destanları dinlemeye ve yaşamaya alıştırılmış seyirciler için mahdumları vakur ve Karun kadar zengin kılan bir film bu.

Katı kuralcılığa önce merhaba sonra elveda diyen bir senaryoya dış ortam koşulları sır gezici kameralarla çekilen ve oynanan bu filmi sevmek pek olası değil ama hepten Fransız kalmak da pek ayıp.

O nedenle eski alışkınlıklarla bıyıklar dişler arasında çiğnenerek, kaşları çatıp gözkapakları iyice kaldırılarak kara perdelere yansıyan bu tel cambazlığı filmini cümbür cemaat izliyoruz. Eylemsizlik hali ile izlemek çok zor ama şimdilik simgesel aşılama politikaları ile bağışıklığı artırılmışlar, film ortası yüzsüzlüğe bağlanan, bağımlılaştırılan yaşamlara öykünmeyi erteliyor.

Ertelemesinler de ne yapsınlar, kimin eli kimin cebinde belli değil…

Kara perdede dünyanın tüm dâhiliklerini ve tüm deliliklerini kutulara sığdırmış film makaraları üst üste dizili. Bu toptan çıldırış filmi alt yazısız bile seyredildiğinde dünyanın tüm dilleri biliniyormuşçasına anlaşılıyor. Makaralara sarılan sahneler alaylayıp, kalaylayıp, sövüp saymakla, niyeti bozuk repliklerle, akıl kelebeğini uçuracak dialoglarla bezendiğinden her ilde her dilde kolayca çözülüyor. Bu filmin lisanslı veya lisansız gösterimleri kime ne menfaat sağlayacak yakında çıkar ortaya.

Film bu; Çizgi dışı hitaplar önce aklı bitap düşürür, sonra ışık buketlerini cam küreye hapseder. Hücrelerden ateş ırmağı geçer, burçak tarlasında mor kapılı geceler açılır. Baştan doğrudan hiçbir şey anlaşılmaz ama darağacında tatlı sözler sarf edilmeye başlandığında film en normal bir refleks ile gençliği tüketen yollara düşer. Tutkulara karşı verilen savaş yitirilince örnek bir hayat yaşama erdemliliği sarf ve tasarruf boyutunda zaafa uğrar. Ertelenen hevesler bir anda vücutları esir alır ve akıl yeni mazeret beyanlarını sıraya koyar. Hal böyle olunca hangi filmin hangi karesi olur ise olsun tek bir amaca hizmet der. İtirafçı şairler, hangi şiirin aruzlu ve arazlı manzumesini yazarsa yazsın çürük parkurlar kitabına malzeme olunur. Filmin belli anlarında şiir okunuyor olması aslında filmin şiirselliğine de finaline de gölge düşürür. Kişisel ve toplumsal rollerde gülümseyen bir çehre ile arzı endam eyleyen figüranlar, baş aktris ve aktörler, yedi yüz misli sevap peşinde koşup günaha batanlar, bataklıkta sinek avlayanlar, yaltaklanmayı ikiyüzlülükten saymayanlar ve tüm gelişmeleri hayretle karşılayarak bakanlar bu adalet hükümlerini tez elden unutturan filmde buluşurlar.
Öyle bir buluşmadır ki bu buluşma film mi fransızdır ve frensizdir, yoksa izleyenler filme Fransız mı kalmışlardır birbirine karışır. Tam gaz ilerler karanlık sahneler…

Hala orada burada galası yapılan bu film elbette tüm sükunet düşüncelerini zamanla etkiler ve değiştiriverir. Çünkü sanrı tahtına kurulanlar, Tanrı’yı unutunca ve  taht çökünce silistre müdafaasından haşin, mermer sertliği uyarlamalar ile başka filmlere sponsor olurlar. Yüksek voltaja çarpılan yine masumane film izleyicileri olur. Dünyada tükenmez hazine yoktur ama insan unutan bir varlıktır ve filmler çoğunlukla unutulanları insanlığa anımsattırır.

Yani bol replikli ve verilmiş sırlar tutulur, tutulur ama sonunda ifşa ediliri anlatan, gösteren ve öğreten bu film değersizleştirilince, ahududu tadında ucundan yanmaya başlar. Yangını makinistin aile içi tavizler ve maddesel paylaşımlarından ibaret sayanlar ise maalesef sinemaya küser. Ve sonuçta en film severler en baba belgesellere konu mankeni olur.

Olur, ama belgesellere Fransız kalındığı da bir gerçektir ve o gerçeği birileri çok iyi bilir…

Ayrıca mektubun ucu da yanık ise söz sarayından dışlanmışlık yaşanır bir süre. Hatırı sayılır servete yeniden saz ve söz listelere girer dilbazlar. Böylece tam müfettişlik ortamında teftişe içtimaa durur yazılar ve yazgı. Halkın yazgısıdır ve de mükâfatıdır bu nevi Fransız kalınan filmler.

Ve son yazmaz filmin donan son karesinde şu cümle harf harf düşer ;

“Seni önce yok sayarlar, sonra seninle alay ederler, sonra seninle savaşırlar, sonra sen kazanırsın.”

Bakalım bu kez de halk mı kaybedecek, yoksa halk mı kazanacak…

Hiç yorum yok: