21, 22 VE "23 NİSAN, NEŞE DOLUYOR İNSAN”…
En azından 21 ve 22 Nisandan hazırlanılan, Çocukluğumuzun 23 Nisanlarıdır aslolan…
İnsan aklında ve yüreğinde hareketlenmeyi bekleyen anılar vardır, hayatın kıyıcığından çapraz ateşlerle güncellenen. İşte 23 Nisan o gündür. Tam da dünyadan soyutlanmış bir hal alacakken direnişler, idealizmin sınırlarını zorlayan türden bir diriliştir 23 Nisan. Her anıldığında, her ideolojiden insanı anında bir dizi gerçeğin içine yuvarlayıveren masumluktadır hem de...
23 Nisan, öyle bir gündür ki, her yaşta daha sabahında hecelemeye başlayıp okumayı söktüğümüz yaşta yapar hepimizi.
Ve dudaklar kımıldar ister istemez; “ Bu gün 23 Nisan, Neşe doluyor insan”.
Biz yaştaki çocuklar için hala 23 Nisan Türkiye'nin ilk ulusal bayramıdır.
Herkesin kendine göre bir dünyası ve bir bayramı var ama "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" hala dünyanın tek çocuk bayramı…
Çıkarılan bir kanun ile milli bayram olarak resmileştirildiği 1921'den günümüze değişik isimlerle ve farklı törenlerle kutlana gelmiştir ve kutlanacaktır da. Bu gün için şenlikler düzenlenerek kutlanan ve şölenli-resmi tatil yapılan son milli bayramdır 23 Nisan.
23 Nisan Türkiye'nin ilk ulusal bayramı iken; 12 Eylül faşist darbesi sonrası Milli Güvenlik Konseyi tarafından bayramlar ve tatillerle ilgili kanunlarda yapılan değişikliklerle çocuklaştırılmıştır. Her şeyin içinin boşaltıldığı gibi 23 Nisan’ın da içi boşaltılmıştır.
Son yirmi yılda ise yerelden genele farklı formatlarla bu içi boşaltılmışlığa yepyeni eklemlemeler yapılmıştır. Ulusal egemenlik temeline dayalı halk hükümetinin kurulması ve Cumhuriyetin ilanına giden yolun başı olması gerçeğine uymayan türde yakıştırmalarla panayırlaştırılmıştır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın özünde üç ayrı bayram yatar aslında…
Zamanla Büyük Meclisin açıldığı gün olan ‘23 Nisan Millî Bayramı’ ile ‘Millî Hâkimiyet Bayramı’ birleştirilmiş ve en sonunda ‘Çocuk Bayramı’ da bu güne eklenmiş ve ülkeyi kucaklaması sağlanmıştır.
Ancak yalnızca‘Ata’ tarafından çocuklara armağan edilen bir gün olması gerçeğine uyulur her 23 Nisan’da, o kadar…
Oysa o kadarla kalmayıp, Ülkenin nasıl kurulduğu gerçeğine ışık tutan ve gerçekten samimi ve sarsıcı itiraflardan oluşan Nutuk’tan-Söylev’den 23 Nisan’a ilişkin kallavi cümleleri görmek, okumak, bilmek gerekir.
O kallavi cümleleri çoluk-çocuk, genç-yaşlı görmek gerekir…
Seneyi devriyesi bu yıl, Senesi ise her yıl ve gelecek yıllar olan 21, 22, 23 Nisan günlerini iyi okumak gerekir yediden yetmişe, yetmiş küsur milyon…
21 Nisandan;
” Büyük Millet Meclisi’nin toplanışını ve açılmasını sağlamaya çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran bazı bölgelerde başlayıp, bazı yerler üzerinden Ankara’ya yaklaşacak kadar genişleyen gericilik ve isyan dalgaları olmuştur.
Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken, bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamak ve böyle durumların ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini düşünüyordum.
Bunun için Meclis’in açılmasına acele ediyordum…”
22 Nisandan;
22 Nisan 1920’de Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal kısa bir tebliğ yayınlar. Sonra; bütün valiliklere, müstakil sancaklara, ordu ve kolordu komutanlarına, tümen telgraf çektirir.
“Dakika geciktirilmeyecektir” talimatıyla çekilen telgrafta şunlar yazılıdır;
“ Tanrı’nın lütfüyle Nisanın 23. günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askeri ve sivil makamlarla, bütün ulusun tek merciinin ‘Büyük Millet Meclisi’ olacağı bilgilerinize sunulur.”
Ve 23 Nisan…
Bu gün doğduğumuz ve okumayı söktüğümüz yaştayız. Ve her şeye rağmen “Neşe doluyor insan”…
Bayramlar geçmişi geleceğe bağlayan köprülerdir. Ancak günler çile çekmeyi güncelleyince maviye, maviye dalar yorgun gözler.
Gözlerimizde gelecek ıslanır, matem denizinde boğulur koca memleket.
Kim istemez, hak ettiğinden daha çok Mutlu ve Kutlu günler yaşasın bu içli ve merhametli memleket. Şu bereketli topraklar. O Ilık ilk günlerin altın beşiğinde sallansın sonsuzluk, hürriyet ve tam bağımsızlık. Kim istemez…
Maalesef günümüz siyasetinde akıl fikir tutulması yaşanıyor. Bu tutukluk nedensiz tutukluluklar yaşatıyor akıllara ve gönüllere. Bambaşka tutkular serpiştiriyor kutsallara. Bayram seyran derken belli hassasiyetler mi değişiyor, değiştiriliyor, yoksa bir şeyler mi unutuluyor unutturuluyor, acaba...
Bayramlar da yerinde patinaj çekmeyi güncelleyince maviye maviye çalar günlerimiz. En azından 21 ve 22 Nisandan hazırlanılan, Çocukluğumuzun 23 Nisanlarıdır aslolan ve unutulmasın…
22 Nisan 2015 Çarşamba
21 Nisan 2015 Salı
AB, BOLLUK ÇIKMAZI…
Avrupa Birliği, ekonomik olduğu kadar bünyesinde siyasal unsurları da barındıran bir yapılanmadır ve üyelik ödenecek bir bedel karşılığıdır…
Yıllardan beri liboş-dinci-demokrat siyasilerin AB’ye giriş umudu ve inadı birçok sosyal ve siyasal yaptırımları da ülke gündemine getirmiştir. Yapılan başvuru yıllar evvelinden AT’yedir. Yani AT ile Gümrük Birliği kurulacak ve ancak dâhil olunmayacaktı. Bir başka deyişle tam üye olmaksızın kurulan birlik ile AT’ye platonik aşk sürdürülecekti.
Çünkü AT Roma anlaşmasının 238. maddesi “bir üye tam üye veya ortak üye olabilir” der. Ancak 1973 sonrası değişen durumlarla ilgili 237. madde uygulanmaya başlandı. Tam üyelik sonraki yıllarda nasıl ve hangi ülkeye göre işleyecek tam bir kargaşa egemen olmuştur. Bu kargaşa da ismi cismi olmayan, akla hayale getirilmeyen kimler kimler AB’ye girdi, Türkiye ise hala bekliyor.
Ayrıca Ankara anlaşmasının 28. maddesinde GB’ne dahil olmakla ve Türkiye’nin sorumluluklarını yerine getirmekle tam üyeliğinin kesinleşmeyeceği satır arası mevcuttur. Ancak yeniden görüşülüp değerlendirildikten sonra Türkiye’nin AT’ ye tam üyeliğine yeşil ışık yakılabilirdi. Yıllar geçti hep ayni terane işletiliyor, biteviye görüşmeler sürüyor, AB kapısı aşındırılıyor, sonuç belli.
İşin garibi geçiş süresi yaşatılan üç ülkeden biridir Türkiye. Bu geçiş döneminde GB salt ekonomik ilişkileri kapsar görüşünden öte, yapmacık bir tavırla karşılanmış ve Türkiye siyasal ilişkilerde de zorlanmış ve bocalatılmıştır. Yani GB ve sonrasındaki AB üyelik sürecinde ekonomi dışı siyasal ilişki ve sosyal yaptırımlarda tartışma kapsamına dâhil edilmiştir.
Son aşamaya gelindi denildikçe yol uzatılıyor ve Türkiye’den istenen bütün koşullar yerine getirilse de vaat edileni almak gerçekleşmeyebilir. İş gücü dolaşımı hakkından bahis bile yok satır aralarında. Demokratik değişim ve çoğulcu katılım başköşede yıllardır gözdağı maksatlı bekletiliyor. Demokrasinin yerleşip yerleşmediği, iç barışın sağlanıp sağlanmadığı, toplumsal hak ve özgürlükler meselesi maalesef ülke insanlarının tümünü gereğince ilgilendirmeyince, hayret verici biçimde Avrupa endişe duyuyor gidişattan. Ve bu durumdan vazife çıkarma AB sürecine yaslanıyor.
Durmaksızın belli dönem ve aralıklarla fasıl fasıl, fasıla fasıla dile getiriliyor her şey. Demek ki verilen açık gizli sözler dışında, süreçten taşan başka başka şeyler de söz konusu gibi. Aslında Türkiye’nin bu Birliğe giremeyeceği de aşikar. En büyük neden demokrasinin askeri-sivil darbelerle kesintiye uğramasının yanı sıra dile getirilmeyen başka nedenlerin de varlığı tetikleniyor her sıkışıklıkta.
Oysa 80 faşist darbesiyle bitiveren ilişkiler 85’te yeniden tartışmaya açıldığında süreç kısa sürecek sanıldı. Kabul görmeyeceği biline biline 86’da üyelik başvurusu yapıldı ve reddedildi. Gerekçe ne demokrasi ne ekonomi ne de sanayideki eksik gedikti. Veya öyle gerekçeler olmayacağı yönünde bir kanı mevcuttu, başvuru kabul görmedi, yine de reddedildi.
Unutulan ise Türkiye’nin zaten ithalata dayalı bir sanayisi vardı. GB ise sadece sanayi mallarının serbest dolaşımıyla ilgiliydi. Bu yakın ilişki ülkeye yarayan veya yaramayan sanayi malları üretimine yönelik hammadde girdisiyle sınırlı kalacaktı kaldı da. Bu darlandırıcı süreçten yara almadan, ayakta kalarak çıkmak ise bir mucizeydi. Ülkenin reel sanayisini küçük ve orta ölçekli işletmeler, istihdam yükünü de büyük ölçüde motor işletmeler taşıdığından sorun büyüdükçe büyüdü. Büyük firmalar ve holdingler çokuluslu şirketlerle evlenerek ortak üretimlerle düzlüğe çıkmayı öngördüler. Yan sanayi sektörü ise epeyce hasar gördü ve yıprandı. Orta direk denilen toplum kesimi ise bu sayede tarih oldu. Sanayi yabancı ortak bulmuşların dışında tepetakla gitti, battı. Ve üretmeyen, tüketim toplumuna dönüşen bir ülkenin ilk adımları atıldı.
Bu kaos ayırımında ve ileriki zamanlarda AB ile pazarlıklar çok ciddi yapılmalıydı. Siyasi ve ekonomik platformlarda gelecekle ilgili pembe tablolar çizilmeden önce herşey enikonu düşünülmeliydi. Ekonomikmiş görünen tüm yaptırımların arka planı bir bir incelenmeliydi. Zamanla özelleştirme ve GB nedeniyle sanayinin artık üretemez, üretse de pazar bulamaz duruma geleceği ve gelmişlik göz ardı edilmemeliydi. Resmen bu yanlışlar yapıldı ve tüm AB yaptırımlarının içten dıştan siyasi müdahalelere dönüşebileceği o günlerde görülmediği gibi, şimdi dahi görmezden geliniyor.
Tüm bunların yanı sıra, var denilen ve övünülen rekabet şansının hiç bulunmadığı, tekstilde bile olmayacağı açıkça ortaya çıktı. Üçüncü ülkelerle karşılaşılan sorunlar da arttıkça arttı. Ve her seferinde ülkenin karşısına halledilmeyen sorunlar olarak başta Kıbrıs ve Kürt meselesi çıkarıldı. Sermaye birikimi ve ileri teknoloji birlikte hayata geçirilemediğinden kar marjları da düştü. O düşkünlük sermayeyi vurdu, sanayiyi tıkadı. Vergi yoluyla bile kaynak aktarılamayınca reel sektör çöktü. Bu çöküntüde evden para kazanma modası ve borsada oynama hevesi hortladı. Zaten az olan ve gittikçe azalan tasarruflar ve tasarruf sahipleri üretimin içine çekilemedi. Tüm bu olumsuzluklar elbette sadece AB veya GB sürecine bağlanamaz. Ama ciddi bir payı olduğu da yadsınamaz.
Bu arada rekabet unsurları da değişti, değiştirildi. Ayrıca ucuz emeğin her derde deva olmayacağı da belirginleşti. Ürün çeşitlemesi ve kalitesi sınırlı kaldı. Teknoloji geriliği, teknoloji transferinin artı maliyet yüklemesi üretimin yükselmesini önledi. Bu darboğazda üretim maliyetlerini azaltacak arge harcamaları da lüks sayıldı.
Nihayete bir türlü erdirilemeyen AB macerasının sonucu ülkede işsizlik ve dış borç arttıkça arttı. Dış borçla yol alınamadığından bir o kadar da iç borç haneye yazıldı. Hükümet buhranları yaşatan düzeyde piyasada yaprak kıpırdamadı. Yoksul kitleler daha da yoksullaştı. İktidarlar çözüm üretmek yerine günü kurtaracak eğilimlere sarıldı. Ve istikrar da istikrar, aman istikrar elden gitmesin masallarıyla kötü giden ekonomi hepten sallandı ve gerçekler halktan saklandı.
Daha GB’ye girişte gerekli araştırmalar ve hazırlıklar usulünce yapılmadığından uluslar arası yarışta yokluğa davetiye çıkarılmış oldu. Hiçbir şey yapmaksızın mevcudu tüketen, GB sonrası tüm iktidarlar AB’yi yoksul çoğunluğa, çaresiz halk yığınlarına umut diye dayattı. Hiç kimse, bir Allah’ın kulu şu AB’yi istemezük diyemedi, karşı olduğunu söylemedi.
Ve yıllar yıllar sonra silah ters tepti ama hala ayni algı yönetimi, AB iyidir, bolluktur, girilmelidir. İyidir, güzeldir ama AB çıkmazda, batıyor…
20 Nisan 2015 Pazartesi
GÜMRÜK BİRLİĞİ KOMPLEKSİ…
GÜMRÜK BİRLİĞİ KOMPLEKSİ…
Gümrük Birliği macerası şu garip ülke için elli yılı aşan baş belası bir süreçtir…
Şimdi Avrupa Birliği ile iç içe geçmiş olmasına karşın öncelikle GB’yi iyi anlamak gerekir. Gümrük Birliğine imza koymak İsmet İnönü’den sonra bir başka Halk Partiliye nasip olmuştu yıllar önce. GB ve AT kararları çok yıllar evvel altmışlarda alınmış ve başvuruları da gecikmeden gerçekleştirilmişti. Ancak yıllar sonra hala süren sürdürülen hazırlık dönemlerini yaşıyoruz cümle alem. Böylesi bize reva görülen elli yıl süren hazırlığı hiçbir ülke yaşamadı, bunca çile çektirilmedi. Tek Türkiye.
Sondan bir evvel yıllar önce GB kapıları şöyle bir aralandığında olayın ülkede reklamvari bir çılgınlık düzeyine vardırıldığını çoğu vatandaş unutmuştur bugün. Vardırıldı ama hangi sonuçlarla yüzleşileceği ilerleyen yıllarda açıkça görülmeye başladı.
GB’ye ciddi hazırlıklar ta vakti zamanında 1963 yılından sonra hızlanmıştı. Geçiş dönemine tam on yıl sonra 1.1.73 yılında girilmişti. Aslında 12 yılda bitecek planlama sonradan uzatılmış listelerle 22 yılda bitebilecek bir programa dönüştürüldü. Gerçi kısmi uygulamalarla 71 yılından itibaren ülkeye sanayi ürünleri gümrüksüz girmeye başlamıştı. Ancak memnuniyet uzun sürmeyecekti. Bu yıllarda sıkı korunan piyasadan sadece sanayiciler hoşnuttu. Toplumun büyük kesimleri hiç düşünülmeden ülke karanlık bir yerlere doğru sürükleniyordu.
O dönemler itibariyle çok özel destekler ile ihracat bile yapılabiliyordu. Sanayiye yönelik gümrüksüz giren hammadde ve yarı mamuller işlenip mamule dönüştürülüyor ve iç piyasa da kolayca tüketiliyordu. Üretim artığı olmadığından ihracatı düşünen ve geleceği gören sanayici yoktu. Durumu kurtaran ve küpünü dolduran bir sanayici kesimi oluşmuştu. Devlet destekli ve bol teşvikli ihracat bağlantıları da hazırlıklı sanayiciler için bir başka kazanç kapısıydı. Ancak 80 sonrasında ülkede yaşanan faşist darbe ve Avrupa da, dünyada değişen siyasi ve ekonomik dengeler, iktisadi ve sosyal sarsıntılar her şeyi alt üst etti. Yeni gelişen dünyada yerini bulamayan ve gözden düşen ve ateşin içine itilen bir ülke oldu Türkiye. Faşist darbecilerin ipine sarılsa da, liboş yangın söndürücülerin kulpuna tutunsa da ülke her açıdan bir daha kendine gelemeyecek biçimde hasar gördü. Ve o çokbilmişlikle, ekonomiyi mahvedenlerce Gümrük Birliği yeniden başrole çıkarıldı.
GB o dönemlerde denildiğine göre yepyeni bir yaşam tarzı idi. Tüm beğenisi bol malların gümrüksüz girip çıkabileceği bir zenginlikti. Ülkenin garip insanları mutlu edilebilirdi bu çıkışla. Ama GB sürecinde sanayici verimi artırmak, ucuz ve kaliteli üretip sadece iç pazara değil dış pazara da asılmak zorunda kalacaktı. Faşist darbeyle planlar tersine tersine işletilince yerli sermaye ve dış sermayeye göbekten bağımlılar birkaç yıllığına nefeslendi.
Bir anlamıyla GB’nin en basitinden açıklaması, Birliğe dahil üyeler arasında sanayi ürünlerinin gümrüksüz kısıtlamasız dolaşması demektir. İrade koşulu da GB dışındaki ülkelere ortak gümrük tarifesi uygulamaktı. GB tarifesini bozan ise dış ticaret anlaşmalarıydı. Birliğe dâhil ülkelerin bu anlaşmaları yapma yetkisi de Avrupa Komisyonuna aitti. Yani anlaşmalar Brüksel’de yapılacaktı. Yanlı görüş, istek ve düşünceler doğrultusunda ülke ve topluluk yararına gerçekleşecek şekilde olan anlaşmalara imza koyulabilecekti. Bu durumda Avrupa Topluluğu aleyhine en hafifinden bir durum tecellisinde anlaşma filan yapmak mucizeydi.
Birlikte ürünler için tek, değişmez ve katı standart mevcuttu. Örneğin sağlık açısından tehlike arz eden ürünlerde uygulanan standart belliydi. Oyuncak, çocuk maması, kurşunkalem gibi ürünlerde de. Yani her üründe kamu yararı güdülen bir mantık işliyordu.
Türkiye Gümrük Birliğine attığı imzayla birlikte beş yılda istenen standartlara uyum sağlayacaktı. Bir an önce kendisine önerilenleri bir bir uygulamaya koyacaktı. Geçiş hızlandırılacaktı ama ülkede standartlara uygunluk takdir hakkı TSE’de idi. AT kurallarına göre standardı belirleyen kuruluşun niteliği çok önemliydi. Ayrıca bu standart belirleyici kurumun yeniden biçimlendirilmesi gerekiyordu. Yani TSE, AT kurallarına göre yeniden dizayn edilmeliydi. Asıl önemlisi AT’de, Türkiye standart kuruluşunun teknik açıdan uygun gördüğü ürünlerin kabulü de çok zordu.
GB sonrası eşit rekabet koşullarının oluşturulması ve yerleştirilmesi de şartlardandı. Bu şartın gereği geniş bir rekabet kanununa ve kurumuna gerek vardı. Devlet yardımı yasaklanarak, destekler asgariye çekilerek yeni bir oluşum ve anlayış egemen kılınmalıydı. Damping uygulamalarında iç ve dış fiyat arasında fazla farklar olmamalıydı. Şartlar peşi sıra dayatılm
GB, AT’ye tam üyeliğin kapısını açabilir mi? Sözde devrim! Gerçekleşebilir mi?
Bu soru hiç düşünülmedi maalesef. Birçok çelişkiler zaman içinde halledilemediğinden değişmez alışkanlıklar yarattı. Ayrıca Türkiye bu Ekonomik Topluluğa girecek en son ülke iken Doğu Bolku’nun dağılması Demirperdenin yıkılmasıyla lig sonunculuğuna düşürüldü. Orta Avrupa köylüleri kurtarıldı şu garip ülke resmen batırıldı.
Sonuç itibariyle bu günkü adı Avrupa Birliği o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na 1959’da başvurusunu yapmış bir ülke hala kapıda bekletiliyor. Şu anki başvuru kimine göre AT’ye kimine göre ise AB’ye dir ama fark etmez. Çünkü bu farklı algılayış ülke içinde bu girişe karşı olanların da içinden çıkamadığı bir çelişkidir.
Oysa AT’ye gidiş yolunda, GB amaç değil araç olmalıydı. Ve ülkedeki ekonomik bunalımın GB-AT ilişkisi ile çözülebilir olmaktan çıktığını görerek şunlar yapılabilirdi yıllar içinde;
Kalkınma politikalarının geliştirilmesi, üretim standartlarının değiştirilmesi gerekenlerinin değiştirilmesi, kendisinden isteneni veren bir ekonomik düzenin hayata geçirilmesi değil, olması gerekenin sağlanması ve benzerleri…
Ülke yıllar önce GB’ye sokularak elini kolunu bağlamış oldu aslında. Sonradan düşüneceğini baştan düşünerek elindeki kozları da kaybetti. Tabii ki ekonomi gelişecek, kar artacak, ürün maliyeti düşecek, rekabet çoğalacak, kalite artacak, yabancı sermaye girişi artarak reel sektör canlanacak, kim istemez böylesi gelişmeleri.
Ancak yıllar yıllar geçti olmadı, hiç biri gerçekleşmedi. GB ile geberdi gitti ülke ekonomisi de…
Gümrük Birliği macerası şu garip ülke için elli yılı aşan baş belası bir süreçtir…
Şimdi Avrupa Birliği ile iç içe geçmiş olmasına karşın öncelikle GB’yi iyi anlamak gerekir. Gümrük Birliğine imza koymak İsmet İnönü’den sonra bir başka Halk Partiliye nasip olmuştu yıllar önce. GB ve AT kararları çok yıllar evvel altmışlarda alınmış ve başvuruları da gecikmeden gerçekleştirilmişti. Ancak yıllar sonra hala süren sürdürülen hazırlık dönemlerini yaşıyoruz cümle alem. Böylesi bize reva görülen elli yıl süren hazırlığı hiçbir ülke yaşamadı, bunca çile çektirilmedi. Tek Türkiye.
Sondan bir evvel yıllar önce GB kapıları şöyle bir aralandığında olayın ülkede reklamvari bir çılgınlık düzeyine vardırıldığını çoğu vatandaş unutmuştur bugün. Vardırıldı ama hangi sonuçlarla yüzleşileceği ilerleyen yıllarda açıkça görülmeye başladı.
GB’ye ciddi hazırlıklar ta vakti zamanında 1963 yılından sonra hızlanmıştı. Geçiş dönemine tam on yıl sonra 1.1.73 yılında girilmişti. Aslında 12 yılda bitecek planlama sonradan uzatılmış listelerle 22 yılda bitebilecek bir programa dönüştürüldü. Gerçi kısmi uygulamalarla 71 yılından itibaren ülkeye sanayi ürünleri gümrüksüz girmeye başlamıştı. Ancak memnuniyet uzun sürmeyecekti. Bu yıllarda sıkı korunan piyasadan sadece sanayiciler hoşnuttu. Toplumun büyük kesimleri hiç düşünülmeden ülke karanlık bir yerlere doğru sürükleniyordu.
O dönemler itibariyle çok özel destekler ile ihracat bile yapılabiliyordu. Sanayiye yönelik gümrüksüz giren hammadde ve yarı mamuller işlenip mamule dönüştürülüyor ve iç piyasa da kolayca tüketiliyordu. Üretim artığı olmadığından ihracatı düşünen ve geleceği gören sanayici yoktu. Durumu kurtaran ve küpünü dolduran bir sanayici kesimi oluşmuştu. Devlet destekli ve bol teşvikli ihracat bağlantıları da hazırlıklı sanayiciler için bir başka kazanç kapısıydı. Ancak 80 sonrasında ülkede yaşanan faşist darbe ve Avrupa da, dünyada değişen siyasi ve ekonomik dengeler, iktisadi ve sosyal sarsıntılar her şeyi alt üst etti. Yeni gelişen dünyada yerini bulamayan ve gözden düşen ve ateşin içine itilen bir ülke oldu Türkiye. Faşist darbecilerin ipine sarılsa da, liboş yangın söndürücülerin kulpuna tutunsa da ülke her açıdan bir daha kendine gelemeyecek biçimde hasar gördü. Ve o çokbilmişlikle, ekonomiyi mahvedenlerce Gümrük Birliği yeniden başrole çıkarıldı.
GB o dönemlerde denildiğine göre yepyeni bir yaşam tarzı idi. Tüm beğenisi bol malların gümrüksüz girip çıkabileceği bir zenginlikti. Ülkenin garip insanları mutlu edilebilirdi bu çıkışla. Ama GB sürecinde sanayici verimi artırmak, ucuz ve kaliteli üretip sadece iç pazara değil dış pazara da asılmak zorunda kalacaktı. Faşist darbeyle planlar tersine tersine işletilince yerli sermaye ve dış sermayeye göbekten bağımlılar birkaç yıllığına nefeslendi.
Bir anlamıyla GB’nin en basitinden açıklaması, Birliğe dahil üyeler arasında sanayi ürünlerinin gümrüksüz kısıtlamasız dolaşması demektir. İrade koşulu da GB dışındaki ülkelere ortak gümrük tarifesi uygulamaktı. GB tarifesini bozan ise dış ticaret anlaşmalarıydı. Birliğe dâhil ülkelerin bu anlaşmaları yapma yetkisi de Avrupa Komisyonuna aitti. Yani anlaşmalar Brüksel’de yapılacaktı. Yanlı görüş, istek ve düşünceler doğrultusunda ülke ve topluluk yararına gerçekleşecek şekilde olan anlaşmalara imza koyulabilecekti. Bu durumda Avrupa Topluluğu aleyhine en hafifinden bir durum tecellisinde anlaşma filan yapmak mucizeydi.
Birlikte ürünler için tek, değişmez ve katı standart mevcuttu. Örneğin sağlık açısından tehlike arz eden ürünlerde uygulanan standart belliydi. Oyuncak, çocuk maması, kurşunkalem gibi ürünlerde de. Yani her üründe kamu yararı güdülen bir mantık işliyordu.
Türkiye Gümrük Birliğine attığı imzayla birlikte beş yılda istenen standartlara uyum sağlayacaktı. Bir an önce kendisine önerilenleri bir bir uygulamaya koyacaktı. Geçiş hızlandırılacaktı ama ülkede standartlara uygunluk takdir hakkı TSE’de idi. AT kurallarına göre standardı belirleyen kuruluşun niteliği çok önemliydi. Ayrıca bu standart belirleyici kurumun yeniden biçimlendirilmesi gerekiyordu. Yani TSE, AT kurallarına göre yeniden dizayn edilmeliydi. Asıl önemlisi AT’de, Türkiye standart kuruluşunun teknik açıdan uygun gördüğü ürünlerin kabulü de çok zordu.
GB sonrası eşit rekabet koşullarının oluşturulması ve yerleştirilmesi de şartlardandı. Bu şartın gereği geniş bir rekabet kanununa ve kurumuna gerek vardı. Devlet yardımı yasaklanarak, destekler asgariye çekilerek yeni bir oluşum ve anlayış egemen kılınmalıydı. Damping uygulamalarında iç ve dış fiyat arasında fazla farklar olmamalıydı. Şartlar peşi sıra dayatılm
GB, AT’ye tam üyeliğin kapısını açabilir mi? Sözde devrim! Gerçekleşebilir mi?
Bu soru hiç düşünülmedi maalesef. Birçok çelişkiler zaman içinde halledilemediğinden değişmez alışkanlıklar yarattı. Ayrıca Türkiye bu Ekonomik Topluluğa girecek en son ülke iken Doğu Bolku’nun dağılması Demirperdenin yıkılmasıyla lig sonunculuğuna düşürüldü. Orta Avrupa köylüleri kurtarıldı şu garip ülke resmen batırıldı.
Sonuç itibariyle bu günkü adı Avrupa Birliği o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na 1959’da başvurusunu yapmış bir ülke hala kapıda bekletiliyor. Şu anki başvuru kimine göre AT’ye kimine göre ise AB’ye dir ama fark etmez. Çünkü bu farklı algılayış ülke içinde bu girişe karşı olanların da içinden çıkamadığı bir çelişkidir.
Oysa AT’ye gidiş yolunda, GB amaç değil araç olmalıydı. Ve ülkedeki ekonomik bunalımın GB-AT ilişkisi ile çözülebilir olmaktan çıktığını görerek şunlar yapılabilirdi yıllar içinde;
Kalkınma politikalarının geliştirilmesi, üretim standartlarının değiştirilmesi gerekenlerinin değiştirilmesi, kendisinden isteneni veren bir ekonomik düzenin hayata geçirilmesi değil, olması gerekenin sağlanması ve benzerleri…
Ülke yıllar önce GB’ye sokularak elini kolunu bağlamış oldu aslında. Sonradan düşüneceğini baştan düşünerek elindeki kozları da kaybetti. Tabii ki ekonomi gelişecek, kar artacak, ürün maliyeti düşecek, rekabet çoğalacak, kalite artacak, yabancı sermaye girişi artarak reel sektör canlanacak, kim istemez böylesi gelişmeleri.
Ancak yıllar yıllar geçti olmadı, hiç biri gerçekleşmedi. GB ile geberdi gitti ülke ekonomisi de…
14 Nisan 2015 Salı
YEKPARE DÜŞLERE UZANIR MASALSILAR…
YEKPARE DÜŞLERE UZANIR MASALSILAR…
Güneşin bir mızrak boyu alçalacağı gün veya alçaldığı gün ortası tüm masallar o naif masalsılığını aniden yitirir. Ve gerçeğin karanlık yüzünü tesciller görgüsü kıtlıktan yeni çıkmışlara gülen ayva, ağlayan nar. Veya gerçekliğin en aydınlık yüzünü perçinler.
O perspektifte gümüş parlaklığında allı yeşilli bir masal diyarında yekpare düşlere uzanan, hiç de hayal gücü gerektirmeyecek hayatların yaşandığı düzlere yayılır akıl küpü. Dünyaya kendi çapında şekil vermelerin kulaklara çalındığı biçimsiz bir daralmadır zaman.
Zamansız mekansız denizaşırı püskürtülmek bir anlamda bundandır. Kim der, kim bilirdi ki tarihi kurgulayanların engin bilgisizliğinden ötürü belirsizlikler doğacak ve güneş batacak. Ve at izi it izine karışacak. Utanç yaftaları bir bir yazılırken günahlar bir bir üstlenilmeyecek. İnsanları ürperten tüm gölgelenmiş gerçekler de acilen alenileşir. Çil yavrusu gibi kaçışır, dağılır bu karışımda karmakarışık akıllılar.
O kaçkınlıkta insan daima ve her dönem kendisine aittir. Aittir ama bunu bilenler ve bilmeyenler vardır sadece. Kafası karışıklar bu nefti yeşile ve yeşille dağlanan diyara, kara toprağa bereketsizce yapışırlar. Sırtüstü kavramsızlıkta güneş yanığı, kızıl ötesi yoğunlukta ışığa doğru yansıyanlar un ufak olur bu koşuşturmaca da. İyimserliği belgeleyen, kötümserliği gölgeleyen, kuşkuların el yazması da, al yazması da yakılır, yutulur asit yağmurlarıyla.
Zaten kötülüğe sürüklenildiğinde tüm gerçekler bile bile aleyhte kullanılır. Tüm gerçek dışılıklar ise leyhte. Bu kullanım tarihi çoktan geçmiş kurumluluk ta gün olur devrilir çamlar, evrilmez can. Yani tüm iktidarları boğan çığlıklarda gizlidir tüm saklanan ve bastırılmış duygular.
Ayrıca önseziler kesinleşip keskinleşince sonuçlar oylumlu olumsuzlaşır. Yaş mı kuru mu ayırılmadan verilen tüm kararlar ise masal diyarını tersine efsaneleştirir.
Fersah fersah genleşen ve grileşen yeryüzünde umutsuzluk arttıkça pederşahi toplum önyargıları ile ümitlenmek, padişahvari tokmaklamalarla toplumlaşmak gittikçe güçleşir. Dostane bir şeyler yapmak yürek ister, bilek ister. Kolpa kalpazanlıklara dolaşmak ve komple cakalanmak yeşillenmiş masal diyarına özgüdür bir nebze.
Bu sahte özgünlük, özgürlükler engellendikçe iyice garipleşir ve içini ferah tutanlar dahi pusulayı şaşırır. Ve bal tatlısı kovansız ışıkları kara gölgeler yasaklar veya yasak savıcı tonda zehirler. Gölgeler uç bucak uzadıkça masal diyarına saplanan rengarenk isyandır artık.
Ve mutlu sonla bitmeyen masallara eklemlenir bir daha bir daha birileri. Bu baştankara belirsizlik isyanların kısıtlı ve şaşırtıcı kısırlığında ivme kazandırır belleklere. Ve bir anda değişir dünya. Med ile cezir derdin hal ve çaresine bakar. Coşkunun en yeşil pırıltısında saklanır kızaran masalsılar ve romanslar. Ve yıldırıcı bir durgunluk şeridine yıldırımlar düşer. Ve uçurumlara gelir tüm çalımlar, alımlar.
Gök yarıldığında dönem sınırlandırmalarından kurtulunmadıkça riskli ve değişken düşünceler yerleşimcilerin ruhuna yerleşir, tuzuna banar. Ama sonuç her halükarda hiç değişmez. Ayni kalır yoruma açık kalsa da. Aslında en mantıklı tavırlılık sonu zafer görünen masallara figüranlık, bedavaya rol çalımlısı düşkünlüğüne düşmemek, düşürülmemektir.
Ayrıca kulağa vuran seslerin, kulaktozuna bulanan sislerin derin melankolisi içine hapsolmak isyanların en babasına kapıların aralanmasıdır. Sansasyonların şaşırtıcı kısırlığında kıt kanaat servetlenmek masal diyarına üçüncü mevkide yolculanmaktır. Çepeçevre örülen duvarlar delinip geçildikçe her masal aynı fonda devam eder bir süre. Sonra ton farkı olmaksızın, fon farkı vurmaksızın deniz aşırı heveslenmeler serilir koridorlara.
Gün olup akıllar suyu bulandırınca rüzgarlı parketaşı sokaklar denize açılır can havliyle. Ve çakmak çakınca çıkmaz, dönülmez sokaklarda ne o bilindik masallar ne de o masalları dar uzun masalarda anlatanlar kalır. İn ve cin top oynar kaldırımlarda.
Kimsiz, kimliksiz kaldırımlarda gümüş parlaklığında allı yeşilli yekpare düşlere uzanan bir masaldır zaman. Masal diyarı ise hayal gücü gerektirmeyecek ağırlıkta hayatlara en hakikisinden saygı duruşudur.
Hafifleyen hayatlara şeffaf kumaştan elbiseler biçmek ise başka bir meseldir, masal ötesi yalınlıkta…
Güneşin bir mızrak boyu alçalacağı gün veya alçaldığı gün ortası tüm masallar o naif masalsılığını aniden yitirir. Ve gerçeğin karanlık yüzünü tesciller görgüsü kıtlıktan yeni çıkmışlara gülen ayva, ağlayan nar. Veya gerçekliğin en aydınlık yüzünü perçinler.
O perspektifte gümüş parlaklığında allı yeşilli bir masal diyarında yekpare düşlere uzanan, hiç de hayal gücü gerektirmeyecek hayatların yaşandığı düzlere yayılır akıl küpü. Dünyaya kendi çapında şekil vermelerin kulaklara çalındığı biçimsiz bir daralmadır zaman.
Zamansız mekansız denizaşırı püskürtülmek bir anlamda bundandır. Kim der, kim bilirdi ki tarihi kurgulayanların engin bilgisizliğinden ötürü belirsizlikler doğacak ve güneş batacak. Ve at izi it izine karışacak. Utanç yaftaları bir bir yazılırken günahlar bir bir üstlenilmeyecek. İnsanları ürperten tüm gölgelenmiş gerçekler de acilen alenileşir. Çil yavrusu gibi kaçışır, dağılır bu karışımda karmakarışık akıllılar.
O kaçkınlıkta insan daima ve her dönem kendisine aittir. Aittir ama bunu bilenler ve bilmeyenler vardır sadece. Kafası karışıklar bu nefti yeşile ve yeşille dağlanan diyara, kara toprağa bereketsizce yapışırlar. Sırtüstü kavramsızlıkta güneş yanığı, kızıl ötesi yoğunlukta ışığa doğru yansıyanlar un ufak olur bu koşuşturmaca da. İyimserliği belgeleyen, kötümserliği gölgeleyen, kuşkuların el yazması da, al yazması da yakılır, yutulur asit yağmurlarıyla.
Zaten kötülüğe sürüklenildiğinde tüm gerçekler bile bile aleyhte kullanılır. Tüm gerçek dışılıklar ise leyhte. Bu kullanım tarihi çoktan geçmiş kurumluluk ta gün olur devrilir çamlar, evrilmez can. Yani tüm iktidarları boğan çığlıklarda gizlidir tüm saklanan ve bastırılmış duygular.
Ayrıca önseziler kesinleşip keskinleşince sonuçlar oylumlu olumsuzlaşır. Yaş mı kuru mu ayırılmadan verilen tüm kararlar ise masal diyarını tersine efsaneleştirir.
Fersah fersah genleşen ve grileşen yeryüzünde umutsuzluk arttıkça pederşahi toplum önyargıları ile ümitlenmek, padişahvari tokmaklamalarla toplumlaşmak gittikçe güçleşir. Dostane bir şeyler yapmak yürek ister, bilek ister. Kolpa kalpazanlıklara dolaşmak ve komple cakalanmak yeşillenmiş masal diyarına özgüdür bir nebze.
Bu sahte özgünlük, özgürlükler engellendikçe iyice garipleşir ve içini ferah tutanlar dahi pusulayı şaşırır. Ve bal tatlısı kovansız ışıkları kara gölgeler yasaklar veya yasak savıcı tonda zehirler. Gölgeler uç bucak uzadıkça masal diyarına saplanan rengarenk isyandır artık.
Ve mutlu sonla bitmeyen masallara eklemlenir bir daha bir daha birileri. Bu baştankara belirsizlik isyanların kısıtlı ve şaşırtıcı kısırlığında ivme kazandırır belleklere. Ve bir anda değişir dünya. Med ile cezir derdin hal ve çaresine bakar. Coşkunun en yeşil pırıltısında saklanır kızaran masalsılar ve romanslar. Ve yıldırıcı bir durgunluk şeridine yıldırımlar düşer. Ve uçurumlara gelir tüm çalımlar, alımlar.
Gök yarıldığında dönem sınırlandırmalarından kurtulunmadıkça riskli ve değişken düşünceler yerleşimcilerin ruhuna yerleşir, tuzuna banar. Ama sonuç her halükarda hiç değişmez. Ayni kalır yoruma açık kalsa da. Aslında en mantıklı tavırlılık sonu zafer görünen masallara figüranlık, bedavaya rol çalımlısı düşkünlüğüne düşmemek, düşürülmemektir.
Ayrıca kulağa vuran seslerin, kulaktozuna bulanan sislerin derin melankolisi içine hapsolmak isyanların en babasına kapıların aralanmasıdır. Sansasyonların şaşırtıcı kısırlığında kıt kanaat servetlenmek masal diyarına üçüncü mevkide yolculanmaktır. Çepeçevre örülen duvarlar delinip geçildikçe her masal aynı fonda devam eder bir süre. Sonra ton farkı olmaksızın, fon farkı vurmaksızın deniz aşırı heveslenmeler serilir koridorlara.
Gün olup akıllar suyu bulandırınca rüzgarlı parketaşı sokaklar denize açılır can havliyle. Ve çakmak çakınca çıkmaz, dönülmez sokaklarda ne o bilindik masallar ne de o masalları dar uzun masalarda anlatanlar kalır. İn ve cin top oynar kaldırımlarda.
Kimsiz, kimliksiz kaldırımlarda gümüş parlaklığında allı yeşilli yekpare düşlere uzanan bir masaldır zaman. Masal diyarı ise hayal gücü gerektirmeyecek ağırlıkta hayatlara en hakikisinden saygı duruşudur.
Hafifleyen hayatlara şeffaf kumaştan elbiseler biçmek ise başka bir meseldir, masal ötesi yalınlıkta…
YAZAR, YAZAR, YAZAR…
YAZAR, YAZAR, YAZAR…
Yazar,
Yeryüzünün
okyanuslara döküldüğü derin sessizlikte yaşar.
Yazmak,
Bir
yaz mavisi yolculuğudur
Akıl
denizinde karakucak yüzmeyle başlayan…
Ve
dahi okunmayla biter mavinin en mai tonu
Denizler
okyanuslara döküldüğünde
Ok
yaydan çıkmıştır artık
Ve
yaz döner kara kışa
Baharlar
çatışamaz şenliklerle
Ancak
yazı dönmez asla
Dimdirek
direnir..
Yazmak,
İlikleri
donduran karakışa naziredir aslında
Zihin
denizinde zindansız boğulmayla yüzleşilen
Ve
dahi nice yüzler görünmezleşir mainin en mavi fonunda
Gece
mavisidir yakamozlarla savrulan
Okyanuslar
çöle döndürüldüğünde ise
Hayatın
içine içine en mükemmellikte yazılar üflenir
Zaten
kodlanmış tüm sözler usulca zaman ötesine yolculanır
Ve
dahi anlatmaktır mesele evrenin bütün dillerinde
Mavinin
en mai halini…
Yazmak,
Azar
azar yazmamaya mayalandığında ise
Ekşir
gider artık tüm ekmeklik hamurlar
Önce
bir yaz mavisi yolculuğu hayallenir
Sonra
var olmak ile yok olmak arasındaki o sihirli çizgide
Deniz
alabildiğine mavileşir…
Kara
yazgıdır o andan itibaren itibarsızlaşan
Ve
göğe merdiven dayamak bile çaresizleşir.
Yazmak,
Karadenizlerin
ardı arkası kesilmeyen fırtınalarında
Yürek
hoplatan hoyrat dalgalara dayanmaktır
Ve
dahi evrende bir yerlerde var olmaktır hiçten birlenip
Yazmak
odur işte.
Yazar,
Dünyanın
bittiği denizin başladığı yerde yaşar
Ve
dahi yaşadığınca ağır
Yazar…
8 Nisan 2015 Çarşamba
KIRIK DÖKÜK CÜMLELERLE…
KIRIK DÖKÜK CÜMLELERLE…
Elbette kırıp dökmekle imparatorluklar kurulmayacağı gibi, kırıp dökmekle imparatorluklar da yıkılmaz. Ancak zaruret tecelli ettiğinde dünya halidir hiç de belli olmaz, meselenin özü kayar gider kelime kelime...
Kırık dökük cümlelerle imparatorluklar yıkmak çok zor görünebilir. Ama vadesi dolduğunda tüm imparatorlukların bir gün çöktüğü de tarihsel bir gerçektir. Kim ne derse desin o beklenen süreci o kırık dökük sayılan cümleler de ağırdan hızlandırır. O halde kırık dökük cümlelerle şu sonuca varılabilir;
Bizi biz yapan kalbimizin derinliklerinde taşıdığımız ve ebediyen taşıyacak olduğumuz yara izlerinden esinlenerek mücadeleye devam…
Atalarımızdan bize kölelik içgüdüsü değil de kahramanlık içgüdüsü miras kaldığından bu tavrın en muteber olduğu da bir başka alt kültür gerçeğidir. Yani var olmak ve yok olmak arasındaki o sinir bozucu çizgiden ileri geri yürümek bize yakışmaz. Ata baba mirası mücadeleye devamdır ve çizgi dışı kalmayı göze almaktır mesele. O mirasa ihanet en kutsala aykırı harekettir. Doğruluğun dostdoğruluğuna selam duruş, inanılan çizgideki en çizgi dışı diriliş olduğu halde, yok sayılsa da bu uğurda yapılan yolculuk en babasından ibadettir.
Zaten radikal düşünceler veya işe öyle geldiğinden radikal sayılan düşünceler asla anlaşılmak istenmez nedense. O bilinçten yoksunluk kırık dökük de olsa kendiliğinden oluşa gelen cümleleri asla tersine yazdıramaz ve asla okutturamaz. Bilinçli külden cümleler o çokbilmişlerin bildiğinin aksine Yaradan dilerse kıyamete kadar göğe asılı kalır. İlahi adaletin mahkemeleri kurulduğunda ise o kırık dökük farz edilen ve dışlanan cümlelere bel bağlayışta çare etmez. O Kırık dökük cümleler bizim kurtuluşumuz birilerinin de hezimeti olur diye başlamıştır ezelinden ebede. O yüzden yeryüzünün her gün sessizce okyanuslara döküldüğü saatlerde elde kalem dilde kelam tek bir an mir kelam olmadan sınır ötesi yolculuklar yaparız.
Ve inanırız ki canı gönülden sözler ve sesler zaman mekân ötesine geçince ve göğe çivilenince dünyanın tüm dilleri de artık hiçbir işe yaramaz. İşte o vakit artık tek bir dil kalır geriye. Ve o dilde kırık dökük cümlelerin incelikli aritmetiği de kolayca çözülür…
Yani dürüstçe üste verecek bir şeyi olmayanların pazarlığı orada da burada da hiç tutmaz. O nedenle bu kırık dökük cümleleri ardı arkası kesilmeyen bombardımanlara rağmen sırlamak ve sıralamak daima son görevdir. Sırası geldiğinde dilden dökülür, sırası geldiğinde ise harf harf kağıdın ipine sarılır. Arı kovanına çomak sokmak biraz da yürek ve bilek işidir kıssadan hisse. Kelimeler piramidinde nice hayatlar paramparça olur da zayıf düşmez, düşkün düşmez. Yani para piramidindeki gibi işlemez hesap.
Kendi içinde tutarlı iddiaları yetenek ölçüsünde kırık döküklüğün içine içine saklamak mahirliktir. İyi olan her şey daha iyi olabilir mantığıdır dünyaya dünyalıklara tapmamak. Şanssızlıklar hayat boyu peşimizi bırakmıyor olsa da yürekten inanırız sarf ettiğimiz her kırık dökük cümlemize. Ve cümlesine dünyanın bittiği denizin başladığı yerde en harbisinden görüşeceğimizi bildiğimizi bildiririz her bildirimizde. Bütün son görüşmelerde bizim kırık dökük cümlelerimiz hesap sorarken yalancı imparatorluktan ve imparatoriçelerinden yanalar, saltanatın tüm nüveleri hangi kırık dökük cümlelerle kendilerini savunacaklar bekleriz.
Cümleler kırık dökük olsa da kırıp dökenlere iktidar hırsıyla yol yordam şaşıranlara dokundukça dokunur. Bir dokun bin ah işit faslına geçildiğinde ise akan sular durur, yanan ışıklar söner. Sanki deri değiştirenlerden değilmişçesine bir havayı estirmelerde kifayet etmez,
kıyafet yetmez. Havası civası bir yana anlamsızlıktan, başka başka anlamlar çıkartmayı becermekle olmaz hakikat yolculuğu.
İşin hakikati kırık dökük cümlelerle belirtildiği üzere hak tecelli ettiğinde, halk eceli gördüğünde kırık dökük bir son bekler cemi cümlesini…
Elbette kırıp dökmekle imparatorluklar kurulmayacağı gibi, kırıp dökmekle imparatorluklar da yıkılmaz. Ancak zaruret tecelli ettiğinde dünya halidir hiç de belli olmaz, meselenin özü kayar gider kelime kelime...
Kırık dökük cümlelerle imparatorluklar yıkmak çok zor görünebilir. Ama vadesi dolduğunda tüm imparatorlukların bir gün çöktüğü de tarihsel bir gerçektir. Kim ne derse desin o beklenen süreci o kırık dökük sayılan cümleler de ağırdan hızlandırır. O halde kırık dökük cümlelerle şu sonuca varılabilir;
Bizi biz yapan kalbimizin derinliklerinde taşıdığımız ve ebediyen taşıyacak olduğumuz yara izlerinden esinlenerek mücadeleye devam…
Atalarımızdan bize kölelik içgüdüsü değil de kahramanlık içgüdüsü miras kaldığından bu tavrın en muteber olduğu da bir başka alt kültür gerçeğidir. Yani var olmak ve yok olmak arasındaki o sinir bozucu çizgiden ileri geri yürümek bize yakışmaz. Ata baba mirası mücadeleye devamdır ve çizgi dışı kalmayı göze almaktır mesele. O mirasa ihanet en kutsala aykırı harekettir. Doğruluğun dostdoğruluğuna selam duruş, inanılan çizgideki en çizgi dışı diriliş olduğu halde, yok sayılsa da bu uğurda yapılan yolculuk en babasından ibadettir.
Zaten radikal düşünceler veya işe öyle geldiğinden radikal sayılan düşünceler asla anlaşılmak istenmez nedense. O bilinçten yoksunluk kırık dökük de olsa kendiliğinden oluşa gelen cümleleri asla tersine yazdıramaz ve asla okutturamaz. Bilinçli külden cümleler o çokbilmişlerin bildiğinin aksine Yaradan dilerse kıyamete kadar göğe asılı kalır. İlahi adaletin mahkemeleri kurulduğunda ise o kırık dökük farz edilen ve dışlanan cümlelere bel bağlayışta çare etmez. O Kırık dökük cümleler bizim kurtuluşumuz birilerinin de hezimeti olur diye başlamıştır ezelinden ebede. O yüzden yeryüzünün her gün sessizce okyanuslara döküldüğü saatlerde elde kalem dilde kelam tek bir an mir kelam olmadan sınır ötesi yolculuklar yaparız.
Ve inanırız ki canı gönülden sözler ve sesler zaman mekân ötesine geçince ve göğe çivilenince dünyanın tüm dilleri de artık hiçbir işe yaramaz. İşte o vakit artık tek bir dil kalır geriye. Ve o dilde kırık dökük cümlelerin incelikli aritmetiği de kolayca çözülür…
Yani dürüstçe üste verecek bir şeyi olmayanların pazarlığı orada da burada da hiç tutmaz. O nedenle bu kırık dökük cümleleri ardı arkası kesilmeyen bombardımanlara rağmen sırlamak ve sıralamak daima son görevdir. Sırası geldiğinde dilden dökülür, sırası geldiğinde ise harf harf kağıdın ipine sarılır. Arı kovanına çomak sokmak biraz da yürek ve bilek işidir kıssadan hisse. Kelimeler piramidinde nice hayatlar paramparça olur da zayıf düşmez, düşkün düşmez. Yani para piramidindeki gibi işlemez hesap.
Kendi içinde tutarlı iddiaları yetenek ölçüsünde kırık döküklüğün içine içine saklamak mahirliktir. İyi olan her şey daha iyi olabilir mantığıdır dünyaya dünyalıklara tapmamak. Şanssızlıklar hayat boyu peşimizi bırakmıyor olsa da yürekten inanırız sarf ettiğimiz her kırık dökük cümlemize. Ve cümlesine dünyanın bittiği denizin başladığı yerde en harbisinden görüşeceğimizi bildiğimizi bildiririz her bildirimizde. Bütün son görüşmelerde bizim kırık dökük cümlelerimiz hesap sorarken yalancı imparatorluktan ve imparatoriçelerinden yanalar, saltanatın tüm nüveleri hangi kırık dökük cümlelerle kendilerini savunacaklar bekleriz.
Cümleler kırık dökük olsa da kırıp dökenlere iktidar hırsıyla yol yordam şaşıranlara dokundukça dokunur. Bir dokun bin ah işit faslına geçildiğinde ise akan sular durur, yanan ışıklar söner. Sanki deri değiştirenlerden değilmişçesine bir havayı estirmelerde kifayet etmez,
kıyafet yetmez. Havası civası bir yana anlamsızlıktan, başka başka anlamlar çıkartmayı becermekle olmaz hakikat yolculuğu.
İşin hakikati kırık dökük cümlelerle belirtildiği üzere hak tecelli ettiğinde, halk eceli gördüğünde kırık dökük bir son bekler cemi cümlesini…
5 NİSAN, TÜM İKTİSADİ PAKETLER SAATLİ BOMBADIR…
5 NİSAN, TÜM İKTİSADİ PAKETLER SAATLİ BOMBADIR…
Tam tamına yirmi yıl geçmiş. Gençleşen Türkiye’de bu gün pek az kişi anımsar o yılları ama son on yıllarda moda deyimle tırnak içinde demodeleşen yeni Türkiye’nin temelleri o gün 5 Nisan günü atılmıştır denilebilir. Yakın tarihin meşhur 5 Nisan ekonomik kararları bir makalede anlatılamayacak denli girift ilişkileri barındırır. Üzerine hazırlanacak tezler, yazılacak kitapları hak eden yüzlerce yıllık bir gerileyişin ilk adımıdır 5 Nisan…
TC’nin 50. Hükümeti Başbakanı Hanımın ağzından 5 Nisan ekonomik önlemler paketi halka Ekonomik Kurtuluş Savaşı, 2. Kurtuluş Savaşı diye tanıtılır. Ve canlı cansız yayınlarda halktan her kesimden yediden yetmişe özveri istenir. Özveri süresi ilk etapta üç ay olarak belirlenmiştir. Sonrası ise belirsizdir. Yani üç ay sonraki hedefler ilk etap diliminde tutum ve tavrın uygulanırlığı ve geçirgenliğine bağlanmıştır. Hamfendi böyle söyler, bu günden kestirmek olası değil der.
Demesine der ama; zam, özelleştirme, devalüasyon, vergi gibi çeşitli yaptırımları kapsayan paket balonu üç ay içinde patlar. En az üç yıl sürecek, etkileri on yıllarca derinden hissedilecek bir yangına tutulur ülke ekonomisi ve ülke siyaseti. Yani tutmaz tedbirler ve beklentiler boşa çıkar. Kısa zamanda batan batar çıkan çıkar, bir gecede bitenler bir gecede bitlenenler olur. Bu sızlanmalar, arsızlanmalar ve yıkımlar sonrasında üç yıldan az sürede Ekonomik Kurtuluş Savaşı Başkomutanını değiştirir. Başkomutan yardımcısı ise koltuğundan olur.
Ve gayri safi hasıla açığı %22, yıllık enflasyon %125’i bulur. 10 Ocak ila 30 Nisan 94 arası işini kaybedenler kayıtlı rakamlara göre 144 bindir. Yılsonunda bu rakam 350 bini geçer.
İşin garip yanı 5 Nisan’ı başta çeşitli gazeteler, köşe palavracıları, televizyon kanalları, haykırmanları, iş dünyası, sanayiciler, siyasiler hemen herkes destekler ve seferberlik ilan ederler. Özveride öncülük etme işçi çıkarmak ve gazete sayfalarına reklamsal rakamsal desteklerden öteye geçmez. Beri yanda halk çıra gibi yanar.
Ve sonra her seferindeki gibi isyan başlar. 5 Nisan’a her telden, her renkten, her dilden gecikmiş isyan güncellenir…
Örneğin hükümete destek deklarasyonları yayınlayan Sanayi Odaları Kürsülerinden bile, ‘malımız mülkümüz ülkeye feda olsun’ diyenler kısa sürede saf değiştirirler. Ayni kürsüleri ‘hükümet sanayiyi yok etmek istiyorsa açık açık söylesin, kan değil can kaybediyoruz” feveranlarına dönüştürürler. Ülke feryadı figandan geçilmezken kıdemli işçiler kapı önüne konur. Büyük holdingler üretimlerini kısar. Çıkarılamayan kıdemli kıdemsiz işçiler ücretsiz izinlere çıkarılır. İlk ağızda ilk paylaşımda pakete tam destek veren medya bile sadece İstanbul’da 3 bine yakın basın-medya emekçisine kapıyı gösterir. Halkın alım gücü üst üste yapılan zamlarla yok seviyesine geriler, dibe vurur. Geçim sıkıntısı zirve yapar. Belli çevrelerde haki üniformalılara kırmızı ipli balmumlu davetiyeler çıkarılmaya başlanır.
Aslında 50. Hükümet ilk devalüasyon kararını gizlice 26 0cak 94’ta almıştı. Lira dolar karşısında %13.6 devalüe edilmişti. Gergin ekonomik ortam bir anlamda 5 Nisan’a hazırlanmıştı. Hal böyle olunca Merkez Bankası reeskont faizlerini artırır. Mevduat munzam karşılıkları düşürülür. Kamu Bankaları bile faiz oranını %88’e çıkarır. Ve hazine durmaksızın piyasadan para çekmeye devam eder.
Araya yerel seçimler girince bu hayati ve vazgeçilmez görünen kararlar kâğıt üzerinde kalır. Ağır sayılacak zamlar yapılmaz seçim sonrasına ötelenir. Güllük gülistanlık seçim propagandaları yapılır. Her şey toptan seçim sonrasına aktarılır. Tehlikeli gidişe siyasi ikballer uğruna dur denilemez. Ekonomik tehditler görmezden gelinir ve olanlar olur.
5 Nisan’ın özü üç beş maddede gizlidir aslında. Büyük sermaye tarafından dayatılan özelleştirme, memur zamları, tarım politikası ve iğneden ipliğe zamlar…
Bu kararlar doğrultusunda Erdemir, Tüpraş, Petrol Ofisi, THY, Petkim, Turban, Deniz Nakliyat, yılsonuna kadar, TEK, PTT, 95’te Sümerbank, Etibank en hızlı biçimde özelleştirme kapsamına alındı ve yok pahasına satıldı. Emlak Bankası’nın sözde halka açılması ile de 3-5 milyar dolar girdi sağlanacaktı…
Ayrıca sözleşmeli sözleşmesiz personelin ücretleri düşük tutuldu. Görüntüde personel alımları durduruldu. Geçişler yavaşlatıldı. Taşıt alımı ve kullanımı sınırlandı. Yurtdışı kadrolar azaltıldı…
Tarımda uygulanan destekleme daraltıldı. Fındık, tütün, çay, hububat, şekerpancarı ve birçok tarımsal üründe kotalar getirildi, taban fiyatlar tarih oldu, Birlikler çöktü…
Sözde üç ay ve sonrasında en az 38 trilyonluk getirisi olan bir ekonomik istikrar paketiydi 5 Nisan. Ama paketi getirenleri paketleyiverdi ve halkı canından bezdirdi. Olay paketin asıl ilginç yanı Merkez Solun TC tarihinde ilk defa böylesi uyduruk bir ekonomi paketine imza koymasıydı. Başka bir yönü ise ülke yönetiminin açıkça nerelere ve kimlere bağlı olduğunun bilinmesi ve görülmesini sağlaması veya sağlayamamasıdır.
Sağlıkları bozan 5 Nisan’dan iki hafta önce 18 Şubat 94’te Başbakan Hanım Brüksel’de kovboyların Başkanı Klinton ile görüşür. Bu görüşmenin peşine bir gizli mektup basına sızar veya sızdırılır. Mektupta Kovboy Klinton’dan Hamfendiye öğütler ve mesajlar yer alır. Dipnotunda ise ‘beklediğiniz kredi çıktı, bir an önce Dünya Bankası ile temasa geçin’ yazar.
Öğütlere hiç vakit kaybetmeden uyar çifte uyruklu Hamfendi. Önce uydurma ve uyutucu 5 Nisan paketi patlatılır. 14 Nisan’da Başbakan Hamfendi Amarika’ya uçar. IMF ve Dünya Bankası ile masaya oturur. Standbayı imzalar ve halka dayatılan zulmün karşılığı mükafat kredileri kapar. Yani halka baskı ve zulme karşılık hükümeti bir nebze rahatlatmak maksatlı faiziyle Amarika’ya borçlanır.
İşte böylesine basit yorumlanabilecek ama izleri derin ilişkiler ve kapalı kapı arkası anlaştmalar ve yeni siyasal süreçler içeren 5 Nisan kararları görünürde Kurtuluş Savaşı masalıyla bir güzel tezgâhlanır. İleride kimin ödeyeceği belli olmayan sadece üç beş kredi almayı öngören patlak bir pakettir 5 Nisan.
Yani her keresinde ülke ekonomisi radikal önlemler alınmasına karşılık yenilenmeden, mevcut yapılar korunarak, esaslı rötuşlarla rayına oturtulmadan günü kurtarmaya çalışılmıştır. Her ekonomik tedbir bir askeri darbeyi getirdiği halde bu kez sivil darbeler ile yetinildi ve bu günlere gelindi. Bu arada 5 Nisan ve devamındaki uygulamalarla borç ilk on yılda iki yüzlere, son on yılda ise iki yüzlerden beş altı yüzlere çıkarıldı…
Tüm iktisadi istikrar tedbirleri ve paketleri aslında bir saatli bombadır.
Tam tamına yirmi yıl geçmiş. Gençleşen Türkiye’de bu gün pek az kişi anımsar o yılları ama son on yıllarda moda deyimle tırnak içinde demodeleşen yeni Türkiye’nin temelleri o gün 5 Nisan günü atılmıştır denilebilir. Yakın tarihin meşhur 5 Nisan ekonomik kararları bir makalede anlatılamayacak denli girift ilişkileri barındırır. Üzerine hazırlanacak tezler, yazılacak kitapları hak eden yüzlerce yıllık bir gerileyişin ilk adımıdır 5 Nisan…
TC’nin 50. Hükümeti Başbakanı Hanımın ağzından 5 Nisan ekonomik önlemler paketi halka Ekonomik Kurtuluş Savaşı, 2. Kurtuluş Savaşı diye tanıtılır. Ve canlı cansız yayınlarda halktan her kesimden yediden yetmişe özveri istenir. Özveri süresi ilk etapta üç ay olarak belirlenmiştir. Sonrası ise belirsizdir. Yani üç ay sonraki hedefler ilk etap diliminde tutum ve tavrın uygulanırlığı ve geçirgenliğine bağlanmıştır. Hamfendi böyle söyler, bu günden kestirmek olası değil der.
Demesine der ama; zam, özelleştirme, devalüasyon, vergi gibi çeşitli yaptırımları kapsayan paket balonu üç ay içinde patlar. En az üç yıl sürecek, etkileri on yıllarca derinden hissedilecek bir yangına tutulur ülke ekonomisi ve ülke siyaseti. Yani tutmaz tedbirler ve beklentiler boşa çıkar. Kısa zamanda batan batar çıkan çıkar, bir gecede bitenler bir gecede bitlenenler olur. Bu sızlanmalar, arsızlanmalar ve yıkımlar sonrasında üç yıldan az sürede Ekonomik Kurtuluş Savaşı Başkomutanını değiştirir. Başkomutan yardımcısı ise koltuğundan olur.
Ve gayri safi hasıla açığı %22, yıllık enflasyon %125’i bulur. 10 Ocak ila 30 Nisan 94 arası işini kaybedenler kayıtlı rakamlara göre 144 bindir. Yılsonunda bu rakam 350 bini geçer.
İşin garip yanı 5 Nisan’ı başta çeşitli gazeteler, köşe palavracıları, televizyon kanalları, haykırmanları, iş dünyası, sanayiciler, siyasiler hemen herkes destekler ve seferberlik ilan ederler. Özveride öncülük etme işçi çıkarmak ve gazete sayfalarına reklamsal rakamsal desteklerden öteye geçmez. Beri yanda halk çıra gibi yanar.
Ve sonra her seferindeki gibi isyan başlar. 5 Nisan’a her telden, her renkten, her dilden gecikmiş isyan güncellenir…
Örneğin hükümete destek deklarasyonları yayınlayan Sanayi Odaları Kürsülerinden bile, ‘malımız mülkümüz ülkeye feda olsun’ diyenler kısa sürede saf değiştirirler. Ayni kürsüleri ‘hükümet sanayiyi yok etmek istiyorsa açık açık söylesin, kan değil can kaybediyoruz” feveranlarına dönüştürürler. Ülke feryadı figandan geçilmezken kıdemli işçiler kapı önüne konur. Büyük holdingler üretimlerini kısar. Çıkarılamayan kıdemli kıdemsiz işçiler ücretsiz izinlere çıkarılır. İlk ağızda ilk paylaşımda pakete tam destek veren medya bile sadece İstanbul’da 3 bine yakın basın-medya emekçisine kapıyı gösterir. Halkın alım gücü üst üste yapılan zamlarla yok seviyesine geriler, dibe vurur. Geçim sıkıntısı zirve yapar. Belli çevrelerde haki üniformalılara kırmızı ipli balmumlu davetiyeler çıkarılmaya başlanır.
Aslında 50. Hükümet ilk devalüasyon kararını gizlice 26 0cak 94’ta almıştı. Lira dolar karşısında %13.6 devalüe edilmişti. Gergin ekonomik ortam bir anlamda 5 Nisan’a hazırlanmıştı. Hal böyle olunca Merkez Bankası reeskont faizlerini artırır. Mevduat munzam karşılıkları düşürülür. Kamu Bankaları bile faiz oranını %88’e çıkarır. Ve hazine durmaksızın piyasadan para çekmeye devam eder.
Araya yerel seçimler girince bu hayati ve vazgeçilmez görünen kararlar kâğıt üzerinde kalır. Ağır sayılacak zamlar yapılmaz seçim sonrasına ötelenir. Güllük gülistanlık seçim propagandaları yapılır. Her şey toptan seçim sonrasına aktarılır. Tehlikeli gidişe siyasi ikballer uğruna dur denilemez. Ekonomik tehditler görmezden gelinir ve olanlar olur.
5 Nisan’ın özü üç beş maddede gizlidir aslında. Büyük sermaye tarafından dayatılan özelleştirme, memur zamları, tarım politikası ve iğneden ipliğe zamlar…
Bu kararlar doğrultusunda Erdemir, Tüpraş, Petrol Ofisi, THY, Petkim, Turban, Deniz Nakliyat, yılsonuna kadar, TEK, PTT, 95’te Sümerbank, Etibank en hızlı biçimde özelleştirme kapsamına alındı ve yok pahasına satıldı. Emlak Bankası’nın sözde halka açılması ile de 3-5 milyar dolar girdi sağlanacaktı…
Ayrıca sözleşmeli sözleşmesiz personelin ücretleri düşük tutuldu. Görüntüde personel alımları durduruldu. Geçişler yavaşlatıldı. Taşıt alımı ve kullanımı sınırlandı. Yurtdışı kadrolar azaltıldı…
Tarımda uygulanan destekleme daraltıldı. Fındık, tütün, çay, hububat, şekerpancarı ve birçok tarımsal üründe kotalar getirildi, taban fiyatlar tarih oldu, Birlikler çöktü…
Sözde üç ay ve sonrasında en az 38 trilyonluk getirisi olan bir ekonomik istikrar paketiydi 5 Nisan. Ama paketi getirenleri paketleyiverdi ve halkı canından bezdirdi. Olay paketin asıl ilginç yanı Merkez Solun TC tarihinde ilk defa böylesi uyduruk bir ekonomi paketine imza koymasıydı. Başka bir yönü ise ülke yönetiminin açıkça nerelere ve kimlere bağlı olduğunun bilinmesi ve görülmesini sağlaması veya sağlayamamasıdır.
Sağlıkları bozan 5 Nisan’dan iki hafta önce 18 Şubat 94’te Başbakan Hanım Brüksel’de kovboyların Başkanı Klinton ile görüşür. Bu görüşmenin peşine bir gizli mektup basına sızar veya sızdırılır. Mektupta Kovboy Klinton’dan Hamfendiye öğütler ve mesajlar yer alır. Dipnotunda ise ‘beklediğiniz kredi çıktı, bir an önce Dünya Bankası ile temasa geçin’ yazar.
Öğütlere hiç vakit kaybetmeden uyar çifte uyruklu Hamfendi. Önce uydurma ve uyutucu 5 Nisan paketi patlatılır. 14 Nisan’da Başbakan Hamfendi Amarika’ya uçar. IMF ve Dünya Bankası ile masaya oturur. Standbayı imzalar ve halka dayatılan zulmün karşılığı mükafat kredileri kapar. Yani halka baskı ve zulme karşılık hükümeti bir nebze rahatlatmak maksatlı faiziyle Amarika’ya borçlanır.
İşte böylesine basit yorumlanabilecek ama izleri derin ilişkiler ve kapalı kapı arkası anlaştmalar ve yeni siyasal süreçler içeren 5 Nisan kararları görünürde Kurtuluş Savaşı masalıyla bir güzel tezgâhlanır. İleride kimin ödeyeceği belli olmayan sadece üç beş kredi almayı öngören patlak bir pakettir 5 Nisan.
Yani her keresinde ülke ekonomisi radikal önlemler alınmasına karşılık yenilenmeden, mevcut yapılar korunarak, esaslı rötuşlarla rayına oturtulmadan günü kurtarmaya çalışılmıştır. Her ekonomik tedbir bir askeri darbeyi getirdiği halde bu kez sivil darbeler ile yetinildi ve bu günlere gelindi. Bu arada 5 Nisan ve devamındaki uygulamalarla borç ilk on yılda iki yüzlere, son on yılda ise iki yüzlerden beş altı yüzlere çıkarıldı…
Tüm iktisadi istikrar tedbirleri ve paketleri aslında bir saatli bombadır.
"MİLLET UĞRUNDA BİR BACAĞIMI ZİYAN ETTİM, İCABEDERSE…”
"MİLLET UĞRUNDA BİR BACAĞIMI ZİYAN ETTİM, İCABEDERSE…”
“ Karadenizli milli irade kuvvetlerinin başında Osman Ağa isminde bir kumandan bulunuyordu. Bunlar Karadeniz’den Giresun’dan gelmişlerdi. Bir askeri kuvvet olarak hemen bütün muharebelere sevk olundular. Muharebelere iştirak ettiler. Kahramanca cansiperane çarpıştılar. Muharebelerden sonra çok itibarlı ve çok fedakâr bir milis kuvveti oldular… İsmet İnönü.”
“ Ankara hükümeti, ne emir vermiş ise harfiyen yaptık… T.Osman Ağa”
Olayların asıl nedenleri anlaşılmadan, perde arkasında yatanlar ve sahne gerisinde yaşanlar ile süzme emperyalist oyunlar bilinmeden, yıllarca yok sayılan gerçeklerin özüne inilmeden, yüzeysel teranelerle Giresun uşakları ve Topal Osman Ağa’nın ülke için yaptıklarını anlamsızlaştırma ve hiçe sayma çabaları büyük bir tarihsel yanılgı, tarifsiz bir ön yargı ve Giresunluların yüreğinde hala sönmeyen yangındır…
“ Mütarekeden (Mondros) sonra husule gelen vaziyeti görünce, çıkabilecek bütün neticeleri tahmin ettim. Daha hiçbir şey olmadan 42 yere telgraf çekerek; Trabzon’da bir kongre yapalım, bizim imhamıza karar verilmiştir, savaşmaktan başka bir çare yoktur dedim… T.Osman Ağa”
Topal Osman Ağa mozaikçi değildir. Tüm Giresunlular gibi Oğuzların Üçoklar kolundan Gökhanoğlu bir Çepnidir. Çepnilerin kutsal simgesi ise sungur kuşudur. Bu simge çelik bakışları ve güçlü iradeyi temsil eder. Çepni boyundan her Giresunlunun babası veya atası, dedesi mutlaka Topal Osman Ağa’nın alaylarında onunla beraber milli mücadelenin değişik cephelerinde düşmanla savaşmış veya cephe gerisinden Osman Ağa milislerine lojistik destek sağlamıştır. Giresun uşakları ve Topal Osman Ağa, Kutsal isyanın öncü birlikleri olmuşlar, tüm Karadeniz’in ve ülkenin kurtuluşunda yüz yıllar öncesindeki gibi aktif rol oynamışlardır.
“Selçuklu ve Osmanlı kayıtlarında Vilayeti Çepni; başta Giresun merkez olmak üzere, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Gümüşhane illerinden oluşur.
Vilayetnameye göre, Anadolu’ya sonra da Suluca kara höyük köyüne gelen Hacı Bektaş Veli’nin ilk müritleri de Çepnilerdir. Çepnilerin önemli bir kısmı 1240’ta Baba İshak Türkmenlerinin isyanına da katılmıştır. Önemli sayılabilecek bir kısım klanlarının da Sinop’ta yerleştiği biliniyor. Çepniler Sinop şehrine saldıran, Trabzon Rum imparatorunu yenerek şehri layıkıyla korumuşlardır. Çepniler o tarihten itibaren de Samsun Canik’ten başlayarak Giresun’a kadar uzanan ormanlık bölgeyi ve devamında tüm Karadeniz sahilini yavaş yavaş fethetmişler…”
İlk ulusal kahraman ve istiklal isyancısı Gazi milis Yarbay Topal Osman Ağa Havza’da 29.05.1919 Perşembe günü Mustafa Kemal Paşa ile görüştüğünde Ermeni tehciri ile suçlanmışlıktan dolayı boynunda idam fermanı asılıydı. Bu ferman 7 Temmuz’da kaldırıldı, aklandı. Yeni görevi Karadeniz’de cirit atan, azgınlaşan Pontus Rum çetelerini çökertmek ve imha etmekti. Erzurum ve Sivas kongrelerinde Mustafa Kemal Paşa’ya kayıtsız şartsız bağlandı. Gönüllülerden oluşan milisleriyle doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm cephelerde düşman ile savaştı. Vatan ve istiklal uğruna ömrünü ve servetini harcadı.
Kuvvacıların en gözüpeklerinden, en çılgınlarından bir kumandan olarak tarih sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı. Mustafa Kemal Paşa’nın askeri olma ruhuyla 42. Ve 47. alaylara komuta etti. İstiklal harbinde Karadeniz sahillerinde gönüllü ittifakını oluşturduğunda, bütün Mustafa Kemal Paşa muhalifleri ‘ Topal Osman ağa ve ölüm korkusundan’ Karadenizi terk ettiler.
“ Arkada kalanı vururum, ben arkada kalırsam sizde beni vurun… T.Osman Ağa”
Doğu cephesinde Ermenilere karşı durulması, Kars’ta bin uşaklı gönüllü Giresun taburu ile iç güvenliğin sağlanması, Sivas Koçgiri aşiret isyanının önünün alınması, Merzifon misyoner okulları ve uzantılarının imhası, Sakarya meydan muharebesine katılım sağlanması, Polatlı bozkırlarında gönüllü Giresun uşaklarından teşkil iki alayını da şehit vermesi uğruna çatışma, Haymana güneyinde Mangaltepeye kadar uzanan satıhta mangal yüreklice direniş, Rusya’dan gelen cephanenin İnebolu ve Amasra üzerinden Anadolu’ya sevkiyatı Topal Osman Ağa’yı efsaneleştirmiştir.
Topal Osman Ağa 1912 yılında, 29 yaşında zıpkın gibi bir delikanlıyken, ailesince savaşa gitmeme bedeli ödendiği halde Balkan Savaşına katılıp aldığı yara neticesinde ileride lakabı olacak ‘topal’ kalışından 1922’de milis yarbay olana dek cepheden cepheye koşturdu.
Topal Osman Ağa 21.10.1920 günü Ankara’ya çağrıldı ve Mustafa Kemal Paşa’yı koruyacak ‘özel birliği’ kurdu. Ölümüne Mustafa Kemal Paşa’yı korumak üzere zıpkın gibi on iki gönüllü Giresun uşağından oluşan yakın koruma fedai mangası böylece görevine başladı. Ta ki...
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk siyasi faili meçhullerinden Ali Şükrü Bey’in telefon kablosu ile boğulması suçu üzerinde kalınca Topal Osman Ağa zor duruma düştü. O hiddetle Çankaya köşküne saldırdı karşısında kimseyi bulamadı. Ortalığı dağıtıp döktükten sonra gönüldaşı Giresun uşakları ile Ankara Seyranbağ’daki bağ evine çekildi. Kendisini teslim almaya gelen birliklerle on sekiz saat süresince çarpıştı. Cephanesi bitince yaralı olarak yakalandı, kafası kesildi. Topal Osman Ağa ve On iki Giresun uşağı olay yerinde açılan bir çukura hiç hak etmedikleri biçimde öylece birlikte gömüldüler.
“ Birinci Meclis muhaliflerinin, Mustafa Kemal Paşa karşıtlarının, her türden mandacıların, saltanatçılar, şeriatçılar ve hilafetçilerin T.B.M.M’ye yoğun baskıları sonucu; Mustafa Kemal Paşa’nın muhafız birliği kumandanı, öncü kuvvacı Gazi milis Yarbay Topal Osman Ağa’nın başsız naaşı gömüldüğü yerden çıkarılarak bir kağnıya yüklendi. Beyaz gömlek giydirilerek Ulus’ta Meclis binası önünde ayaklarından asıldı…”
Mayıs 1923’te naaşı Giresun’a getirildi. Silah arkadaşlarının cenazesine katılıp helallik vermesi ve alması için defni bir gece bekletildi. Ertesi gün Giresun kalesinde Kurbanlık mevkiinde toprağa verildi.
1925 yılında Topal Osman Ağa’nın naşı, Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Giresun Kalesi’ndeki bu günkü anıt mezarına nakledildi…
“…Ben bu millet uğrunda bir bacağımı ziyan ettim. Düşmanı denize dökünceye kadar icap ederse sedye üzerinde muharebe edeceğim..T.Osman Ağa”…
“ Karadenizli milli irade kuvvetlerinin başında Osman Ağa isminde bir kumandan bulunuyordu. Bunlar Karadeniz’den Giresun’dan gelmişlerdi. Bir askeri kuvvet olarak hemen bütün muharebelere sevk olundular. Muharebelere iştirak ettiler. Kahramanca cansiperane çarpıştılar. Muharebelerden sonra çok itibarlı ve çok fedakâr bir milis kuvveti oldular… İsmet İnönü.”
“ Ankara hükümeti, ne emir vermiş ise harfiyen yaptık… T.Osman Ağa”
Olayların asıl nedenleri anlaşılmadan, perde arkasında yatanlar ve sahne gerisinde yaşanlar ile süzme emperyalist oyunlar bilinmeden, yıllarca yok sayılan gerçeklerin özüne inilmeden, yüzeysel teranelerle Giresun uşakları ve Topal Osman Ağa’nın ülke için yaptıklarını anlamsızlaştırma ve hiçe sayma çabaları büyük bir tarihsel yanılgı, tarifsiz bir ön yargı ve Giresunluların yüreğinde hala sönmeyen yangındır…
“ Mütarekeden (Mondros) sonra husule gelen vaziyeti görünce, çıkabilecek bütün neticeleri tahmin ettim. Daha hiçbir şey olmadan 42 yere telgraf çekerek; Trabzon’da bir kongre yapalım, bizim imhamıza karar verilmiştir, savaşmaktan başka bir çare yoktur dedim… T.Osman Ağa”
Topal Osman Ağa mozaikçi değildir. Tüm Giresunlular gibi Oğuzların Üçoklar kolundan Gökhanoğlu bir Çepnidir. Çepnilerin kutsal simgesi ise sungur kuşudur. Bu simge çelik bakışları ve güçlü iradeyi temsil eder. Çepni boyundan her Giresunlunun babası veya atası, dedesi mutlaka Topal Osman Ağa’nın alaylarında onunla beraber milli mücadelenin değişik cephelerinde düşmanla savaşmış veya cephe gerisinden Osman Ağa milislerine lojistik destek sağlamıştır. Giresun uşakları ve Topal Osman Ağa, Kutsal isyanın öncü birlikleri olmuşlar, tüm Karadeniz’in ve ülkenin kurtuluşunda yüz yıllar öncesindeki gibi aktif rol oynamışlardır.
“Selçuklu ve Osmanlı kayıtlarında Vilayeti Çepni; başta Giresun merkez olmak üzere, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Gümüşhane illerinden oluşur.
Vilayetnameye göre, Anadolu’ya sonra da Suluca kara höyük köyüne gelen Hacı Bektaş Veli’nin ilk müritleri de Çepnilerdir. Çepnilerin önemli bir kısmı 1240’ta Baba İshak Türkmenlerinin isyanına da katılmıştır. Önemli sayılabilecek bir kısım klanlarının da Sinop’ta yerleştiği biliniyor. Çepniler Sinop şehrine saldıran, Trabzon Rum imparatorunu yenerek şehri layıkıyla korumuşlardır. Çepniler o tarihten itibaren de Samsun Canik’ten başlayarak Giresun’a kadar uzanan ormanlık bölgeyi ve devamında tüm Karadeniz sahilini yavaş yavaş fethetmişler…”
İlk ulusal kahraman ve istiklal isyancısı Gazi milis Yarbay Topal Osman Ağa Havza’da 29.05.1919 Perşembe günü Mustafa Kemal Paşa ile görüştüğünde Ermeni tehciri ile suçlanmışlıktan dolayı boynunda idam fermanı asılıydı. Bu ferman 7 Temmuz’da kaldırıldı, aklandı. Yeni görevi Karadeniz’de cirit atan, azgınlaşan Pontus Rum çetelerini çökertmek ve imha etmekti. Erzurum ve Sivas kongrelerinde Mustafa Kemal Paşa’ya kayıtsız şartsız bağlandı. Gönüllülerden oluşan milisleriyle doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm cephelerde düşman ile savaştı. Vatan ve istiklal uğruna ömrünü ve servetini harcadı.
Kuvvacıların en gözüpeklerinden, en çılgınlarından bir kumandan olarak tarih sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı. Mustafa Kemal Paşa’nın askeri olma ruhuyla 42. Ve 47. alaylara komuta etti. İstiklal harbinde Karadeniz sahillerinde gönüllü ittifakını oluşturduğunda, bütün Mustafa Kemal Paşa muhalifleri ‘ Topal Osman ağa ve ölüm korkusundan’ Karadenizi terk ettiler.
“ Arkada kalanı vururum, ben arkada kalırsam sizde beni vurun… T.Osman Ağa”
Doğu cephesinde Ermenilere karşı durulması, Kars’ta bin uşaklı gönüllü Giresun taburu ile iç güvenliğin sağlanması, Sivas Koçgiri aşiret isyanının önünün alınması, Merzifon misyoner okulları ve uzantılarının imhası, Sakarya meydan muharebesine katılım sağlanması, Polatlı bozkırlarında gönüllü Giresun uşaklarından teşkil iki alayını da şehit vermesi uğruna çatışma, Haymana güneyinde Mangaltepeye kadar uzanan satıhta mangal yüreklice direniş, Rusya’dan gelen cephanenin İnebolu ve Amasra üzerinden Anadolu’ya sevkiyatı Topal Osman Ağa’yı efsaneleştirmiştir.
Topal Osman Ağa 1912 yılında, 29 yaşında zıpkın gibi bir delikanlıyken, ailesince savaşa gitmeme bedeli ödendiği halde Balkan Savaşına katılıp aldığı yara neticesinde ileride lakabı olacak ‘topal’ kalışından 1922’de milis yarbay olana dek cepheden cepheye koşturdu.
Topal Osman Ağa 21.10.1920 günü Ankara’ya çağrıldı ve Mustafa Kemal Paşa’yı koruyacak ‘özel birliği’ kurdu. Ölümüne Mustafa Kemal Paşa’yı korumak üzere zıpkın gibi on iki gönüllü Giresun uşağından oluşan yakın koruma fedai mangası böylece görevine başladı. Ta ki...
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk siyasi faili meçhullerinden Ali Şükrü Bey’in telefon kablosu ile boğulması suçu üzerinde kalınca Topal Osman Ağa zor duruma düştü. O hiddetle Çankaya köşküne saldırdı karşısında kimseyi bulamadı. Ortalığı dağıtıp döktükten sonra gönüldaşı Giresun uşakları ile Ankara Seyranbağ’daki bağ evine çekildi. Kendisini teslim almaya gelen birliklerle on sekiz saat süresince çarpıştı. Cephanesi bitince yaralı olarak yakalandı, kafası kesildi. Topal Osman Ağa ve On iki Giresun uşağı olay yerinde açılan bir çukura hiç hak etmedikleri biçimde öylece birlikte gömüldüler.
“ Birinci Meclis muhaliflerinin, Mustafa Kemal Paşa karşıtlarının, her türden mandacıların, saltanatçılar, şeriatçılar ve hilafetçilerin T.B.M.M’ye yoğun baskıları sonucu; Mustafa Kemal Paşa’nın muhafız birliği kumandanı, öncü kuvvacı Gazi milis Yarbay Topal Osman Ağa’nın başsız naaşı gömüldüğü yerden çıkarılarak bir kağnıya yüklendi. Beyaz gömlek giydirilerek Ulus’ta Meclis binası önünde ayaklarından asıldı…”
Mayıs 1923’te naaşı Giresun’a getirildi. Silah arkadaşlarının cenazesine katılıp helallik vermesi ve alması için defni bir gece bekletildi. Ertesi gün Giresun kalesinde Kurbanlık mevkiinde toprağa verildi.
1925 yılında Topal Osman Ağa’nın naşı, Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Giresun Kalesi’ndeki bu günkü anıt mezarına nakledildi…
“…Ben bu millet uğrunda bir bacağımı ziyan ettim. Düşmanı denize dökünceye kadar icap ederse sedye üzerinde muharebe edeceğim..T.Osman Ağa”…
ÖNSEÇİM VE DEMOKRATIN KILICI…
ÖNSEÇİM VE DEMOKRATIN KILICI…
CHP’li üyeler doğum günü önseçimde parti içi emekten çok popülizme ve parti dışındaki yarım akademik kariyerlere prim tanıdı. Yani örgüt kendi popülizmini yarattı ve destekledi…
Bu yıllarca özlemle beklenen döneme ilişkin, “ CHP’de önseçim var ama sadece önseçim yetmez, işler iyi gitmez ise sadece afişe olmakla kalınır…” diyerek gerekçeler sıralamıştık. Öngörümüz doğru çıktı, büyük ölçüde. İstanbul'da üç Bölgede de parti emekçisi yerel adaylar kendi ilçelerinde ilk beşe girmekte bile zorlandı. Ve önseçimde aradan yine afişe olmuşlar, popüler adaylar sıyrıldı.
Yeniyetmelikten olgunluğa, olgunluktan durgunluğa, durgunluktan yorgunluğa devrilişte tek yıkılmazlık devrimcilik ve demokratlıktı ama kılıçtan listeler çekildi…
Sevilsin sevilmesin partiyi yıllarca sırtında taşımış parti emekçisi aday adaylarından yıllarca önseçimi savunanlar ve önseçim yapılmadığı için yıllar içinde adaylaşmayanlar on altı yıl aradan sonra yapılan önseçimde tüm beklentilerin ötesinde sandığa gömüldüler birer birer.
Zaten güneş ışıkları denizin otuz metre altına her ulaştığında buz kütlelerini devirdiğinde konsüller üşüşür sıcağa…
Seksen sonrasında on yıllardır tüm zorluklara karşın parti bayrağını taşıyan örgüt emekçisi adaylar, kendi ilçelerinde dahi hiçe sayıldı, taca atıldı. Hiçbir ilçede hak ettiğince ve gereğince desteklenmediler. Olmadı biraz ayıp kaçtı. Seçime kadar suskunlukla gidilir belki ama seçim sonrası bu önseçim kısa sürede üye sıfırlanmasından başlayarak yeni parti içi dizaynları da bu günden gündeme getirmiştir. Yıllardan sonra parti içi demokrasinin işleyişi ve işletilişi heyecan içinde gerçekleştirildi. gelecek günlerde parti içinde ciddi tartışma ve çatışmaları tetikleyeceği de daha ilk günden belli oldu. Şimdiden yeniden yapılanma gerekliliğini de gözler önün serdi.
Neden ise yakılış var sarılış yok, yıkılış var diriliş yok bu korku tünelinde. Son posta son istasyon nice nüktelerle nice veliahdı tahtından eder, etti de ama refikalara, tefrikacılara kapılar aralandı…
Birbirinden güzel vaatler verilse de nefisle baş başa kalmaktır aslında önseçim gerçeği. Kimilerine göre saltanatın gafletidir belki de. Hafifletilmiş dört duvar direnci, uyarılı veya uyarısız ahde vefa borçlanmasıdır veya alacaklanmadır. Orijini pir aziz de biten bir ayaklanmadır. Yaşanılan derin uykularda kısa bir rüyalanma hikayesidir, sultanlığı devretmeyle de kerevetine çıkar kerevitler. Demokratlık bizi ilgilendirmez bizim başka işlerimiz var, meşguliyetlerimiz var demekle olmaz. Bu tavır doğru sonuçlar çıkarmaz benzeri seçmeler ve seçilmeleri önceler. Ve bir bakarsınız güz kışa, kış kara kışa, gün geceye döner.
Pek usulüne uygun düşmeyen algı yönetimleri ile kara kömür duvarlara içi dışı bir olmayan demokrasi resmedilir ise demokratın kılıcı tersine hersine işler…
Köşe kapmak, köşeleri tutmak, köşe kapmaca oynamak iyi güzel de bir yerden sonra tutmaz aşı. O halde zamanı gelince geldiği hissedilince köşeye çekilmeyi de bilmek gerekir harbisinden. Kurağı görmek, yeşile hasretlik ayni şey gibi görülmese de mesafeler okyanusa açılınca benzeşir tüm dünyalıklar. Hiçbir sanatsal ve siyasal nüktedanlık kapatamaz bu kabaran açığı ve dindiremez yıllardır artan acıyı. Ancak İlim ve bilim kapatır açıktan açığa görülen ama yok sayılan bu yıkılışı.
Devrimci demokratlık sosyal platformların her türlüsünde tek başına kalınsa bile adaletten şaşmayış ile tescillenir…
Günlerdir “ CHP’de önseçim var ama sadece önseçim yetmez, işler iyi gitmez ise sadece afişe olmakla kalınır…” sözüne kitlenildi. Tüm aday adayları örgütün adaletine güvenerek asla tecillenemeyecek, tecelliler de aranmayacak bir sürece ayak sürüdü. Ama demokratın kılıcı nasipsizlik ifadesi ve rakipsizlik iradesiyle kendini kesmez, kendinden olanı biçmez kuralına inanış zedelendi. Her kesiliş aslında yazılı ve kayıtlı kuralı olmayan, kuralsız ve kuraldışı altın vuruşları netleştirdi. Ve cılız tartışmalar da şimdiden başladı. Seçim sonrası ve kurultay arifesi bu afişe çıkarılanların, popülerleştirilenlerin hangi rol modeller olduğu da ayan beyan görülecek.
On yıllardan sonra yakalanılan bir süreçte tam da yüzyıla uzayan köprüde tarihi bir karar verilecekken öfkelenmek üzerine modlanılan ve kodlanılan ve acemilik içeren bir önseçimdi önemsenen…
Devrimci demokrat kolayca hazmedilemeyen ne varsa o yoğun yığınların üzerine gider korkusuzca. Salar kendini eskiyen mitleşen değerlerin uzağına ve eksik nasihatlerden hiç mi hiç paylanmaz. Sollar her önüne çıkanı ve dağların yükselen görkemli görüntüsüne harmanlar tüm yönetsel yeteneklerini. Kusursuz bir ruh yapısına sahip olunsa da, öyle olunduğu söylense de aslında bir anda her şey tersine döner. Bir sıralama ve sınanma yanlışlığı sürecine açılır tüm sırlar. Sınırlar zorlanır ve ve asla eski ruh hali kazanılamaz bir daha, kayıplar arttıkça da kazanımlar unutulur.
Yeniyetmelikten olgunluğa, olgunluktan durgunluğa, durgunluktan yorgunluğa, yorgunluktan yoksunluğa ve yoksulluğa evrilişte tek yıkılmazlık veya önlenemez bir yıkılıştır aslında devrimcilik ve demokratlık, kılıçtan listeler çekilmesi hariç…
Emek vermeden, direnç göstermeden, göğüs germeden, kafa yormadan kazanılmış neler varsa bir bir elden yitip giderken korkup ürkmek dehşete düşmek de hiçbir şey ifade etmez. Önleyici etkiler uzun vadede, gürültücü öğeleri kısa sürede görülecek bir yıkım vakitli vakitsiz sürer. O sürgünde apar topar etrafa kanıp heveslenenlerden olmamaktır özünde demokratlık. Önünde arkasında, özünde sözünde devrimci demokratlık maske takmaktan yorulanlara aynalar tutmaktır. Kendisini dev aynasında, boy aynasında görenlere tutulmamaktır. Yeryüzü köşkünde güneşi avize sayıp, kara gözlükler takıp, renk cümbüşüyle dönen dünyayı karartmak değildir devrimci demokratın işi ve işlevi.
Yeniyetmelikten olgunluğa, olgunluktan durgunluğa, durgunluktan yorgunluğa, yorgunluktan yoksunluğa ve yoksulluğa evrilişte tek yıkılmazlık veya önlenemez bir yıkılıştır aslında devrimcilik ve demokratlık, kılıçtan listeler çekilse de. Örgüt doğum günü önseçimde parti içi emekten çok popülizme ve parti dışındaki yarım yamalak akademik kariyerlere prim tanısa da, yani örgüt kendi popülizmini yaratsa ve desteklese de,
“Neden usandık bu işlerden” cümlesine, cemil cümle boyun eğmemektir mesele…
CHP’li üyeler doğum günü önseçimde parti içi emekten çok popülizme ve parti dışındaki yarım akademik kariyerlere prim tanıdı. Yani örgüt kendi popülizmini yarattı ve destekledi…
Bu yıllarca özlemle beklenen döneme ilişkin, “ CHP’de önseçim var ama sadece önseçim yetmez, işler iyi gitmez ise sadece afişe olmakla kalınır…” diyerek gerekçeler sıralamıştık. Öngörümüz doğru çıktı, büyük ölçüde. İstanbul'da üç Bölgede de parti emekçisi yerel adaylar kendi ilçelerinde ilk beşe girmekte bile zorlandı. Ve önseçimde aradan yine afişe olmuşlar, popüler adaylar sıyrıldı.
Yeniyetmelikten olgunluğa, olgunluktan durgunluğa, durgunluktan yorgunluğa devrilişte tek yıkılmazlık devrimcilik ve demokratlıktı ama kılıçtan listeler çekildi…
Sevilsin sevilmesin partiyi yıllarca sırtında taşımış parti emekçisi aday adaylarından yıllarca önseçimi savunanlar ve önseçim yapılmadığı için yıllar içinde adaylaşmayanlar on altı yıl aradan sonra yapılan önseçimde tüm beklentilerin ötesinde sandığa gömüldüler birer birer.
Zaten güneş ışıkları denizin otuz metre altına her ulaştığında buz kütlelerini devirdiğinde konsüller üşüşür sıcağa…
Seksen sonrasında on yıllardır tüm zorluklara karşın parti bayrağını taşıyan örgüt emekçisi adaylar, kendi ilçelerinde dahi hiçe sayıldı, taca atıldı. Hiçbir ilçede hak ettiğince ve gereğince desteklenmediler. Olmadı biraz ayıp kaçtı. Seçime kadar suskunlukla gidilir belki ama seçim sonrası bu önseçim kısa sürede üye sıfırlanmasından başlayarak yeni parti içi dizaynları da bu günden gündeme getirmiştir. Yıllardan sonra parti içi demokrasinin işleyişi ve işletilişi heyecan içinde gerçekleştirildi. gelecek günlerde parti içinde ciddi tartışma ve çatışmaları tetikleyeceği de daha ilk günden belli oldu. Şimdiden yeniden yapılanma gerekliliğini de gözler önün serdi.
Neden ise yakılış var sarılış yok, yıkılış var diriliş yok bu korku tünelinde. Son posta son istasyon nice nüktelerle nice veliahdı tahtından eder, etti de ama refikalara, tefrikacılara kapılar aralandı…
Birbirinden güzel vaatler verilse de nefisle baş başa kalmaktır aslında önseçim gerçeği. Kimilerine göre saltanatın gafletidir belki de. Hafifletilmiş dört duvar direnci, uyarılı veya uyarısız ahde vefa borçlanmasıdır veya alacaklanmadır. Orijini pir aziz de biten bir ayaklanmadır. Yaşanılan derin uykularda kısa bir rüyalanma hikayesidir, sultanlığı devretmeyle de kerevetine çıkar kerevitler. Demokratlık bizi ilgilendirmez bizim başka işlerimiz var, meşguliyetlerimiz var demekle olmaz. Bu tavır doğru sonuçlar çıkarmaz benzeri seçmeler ve seçilmeleri önceler. Ve bir bakarsınız güz kışa, kış kara kışa, gün geceye döner.
Pek usulüne uygun düşmeyen algı yönetimleri ile kara kömür duvarlara içi dışı bir olmayan demokrasi resmedilir ise demokratın kılıcı tersine hersine işler…
Köşe kapmak, köşeleri tutmak, köşe kapmaca oynamak iyi güzel de bir yerden sonra tutmaz aşı. O halde zamanı gelince geldiği hissedilince köşeye çekilmeyi de bilmek gerekir harbisinden. Kurağı görmek, yeşile hasretlik ayni şey gibi görülmese de mesafeler okyanusa açılınca benzeşir tüm dünyalıklar. Hiçbir sanatsal ve siyasal nüktedanlık kapatamaz bu kabaran açığı ve dindiremez yıllardır artan acıyı. Ancak İlim ve bilim kapatır açıktan açığa görülen ama yok sayılan bu yıkılışı.
Devrimci demokratlık sosyal platformların her türlüsünde tek başına kalınsa bile adaletten şaşmayış ile tescillenir…
Günlerdir “ CHP’de önseçim var ama sadece önseçim yetmez, işler iyi gitmez ise sadece afişe olmakla kalınır…” sözüne kitlenildi. Tüm aday adayları örgütün adaletine güvenerek asla tecillenemeyecek, tecelliler de aranmayacak bir sürece ayak sürüdü. Ama demokratın kılıcı nasipsizlik ifadesi ve rakipsizlik iradesiyle kendini kesmez, kendinden olanı biçmez kuralına inanış zedelendi. Her kesiliş aslında yazılı ve kayıtlı kuralı olmayan, kuralsız ve kuraldışı altın vuruşları netleştirdi. Ve cılız tartışmalar da şimdiden başladı. Seçim sonrası ve kurultay arifesi bu afişe çıkarılanların, popülerleştirilenlerin hangi rol modeller olduğu da ayan beyan görülecek.
On yıllardan sonra yakalanılan bir süreçte tam da yüzyıla uzayan köprüde tarihi bir karar verilecekken öfkelenmek üzerine modlanılan ve kodlanılan ve acemilik içeren bir önseçimdi önemsenen…
Devrimci demokrat kolayca hazmedilemeyen ne varsa o yoğun yığınların üzerine gider korkusuzca. Salar kendini eskiyen mitleşen değerlerin uzağına ve eksik nasihatlerden hiç mi hiç paylanmaz. Sollar her önüne çıkanı ve dağların yükselen görkemli görüntüsüne harmanlar tüm yönetsel yeteneklerini. Kusursuz bir ruh yapısına sahip olunsa da, öyle olunduğu söylense de aslında bir anda her şey tersine döner. Bir sıralama ve sınanma yanlışlığı sürecine açılır tüm sırlar. Sınırlar zorlanır ve ve asla eski ruh hali kazanılamaz bir daha, kayıplar arttıkça da kazanımlar unutulur.
Yeniyetmelikten olgunluğa, olgunluktan durgunluğa, durgunluktan yorgunluğa, yorgunluktan yoksunluğa ve yoksulluğa evrilişte tek yıkılmazlık veya önlenemez bir yıkılıştır aslında devrimcilik ve demokratlık, kılıçtan listeler çekilmesi hariç…
Emek vermeden, direnç göstermeden, göğüs germeden, kafa yormadan kazanılmış neler varsa bir bir elden yitip giderken korkup ürkmek dehşete düşmek de hiçbir şey ifade etmez. Önleyici etkiler uzun vadede, gürültücü öğeleri kısa sürede görülecek bir yıkım vakitli vakitsiz sürer. O sürgünde apar topar etrafa kanıp heveslenenlerden olmamaktır özünde demokratlık. Önünde arkasında, özünde sözünde devrimci demokratlık maske takmaktan yorulanlara aynalar tutmaktır. Kendisini dev aynasında, boy aynasında görenlere tutulmamaktır. Yeryüzü köşkünde güneşi avize sayıp, kara gözlükler takıp, renk cümbüşüyle dönen dünyayı karartmak değildir devrimci demokratın işi ve işlevi.
Yeniyetmelikten olgunluğa, olgunluktan durgunluğa, durgunluktan yorgunluğa, yorgunluktan yoksunluğa ve yoksulluğa evrilişte tek yıkılmazlık veya önlenemez bir yıkılıştır aslında devrimcilik ve demokratlık, kılıçtan listeler çekilse de. Örgüt doğum günü önseçimde parti içi emekten çok popülizme ve parti dışındaki yarım yamalak akademik kariyerlere prim tanısa da, yani örgüt kendi popülizmini yaratsa ve desteklese de,
“Neden usandık bu işlerden” cümlesine, cemil cümle boyun eğmemektir mesele…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)