12 MART VE 18 MART'A DAİR...
12 MART’IN UNUTULAN İSİMLERİ VE YARINLARI AYDINLATAN SİMLERİ…12 Mart 1971, roller ve isimler. Şimdi pek de anılmayan bazı isimler bir muhtıradan ötesini yarattılar.
12 Mart muhtırası bir muhtıradan öte, ilerici, devrimci, yurtsever ve aydınların üzerine karabasan gibi çöken, faşist bir darbeydi aslında. Ve o darbeciler o dönemki siyasileri, meclisi ve senatoyu çok iyi kullandılar, tüm faturayı 25 yaşında üç öğrenci lideri gence çıkarıp hesabı kapatana dek.
Ama gel gör ki hesap kapanmadı. 12 Mart’ı peydahlayanlar ilahi adalet gereği, ölümü en acısından tadarak, lokmaları boğazına takılarak cehenneme göçtüler. Jenerikte çok isim aktı ama Onlar, özellikle de o üç isim hiç unutulmadı ve unutulmayacak, anılarda daima yaşayacaklar.
Çünkü kazara solan o çiçekler ve her fidanlıkta gömülü-gizli, yasaklığı uydurma hakiki kitap sayfaları arasında yaşarlar…
O nedenle destansı ve dokunaklı bir 12 Mart yazısı kaleme almak değil derdimiz. Çünkü silindikçe isimler hafiften çıplak kalır yazı. Anımsandıkça isimler gün görmeyişin yazılara ektiği tohum yeşerir ve nesilden nesile uzanan bir başyapıta dönüşür acılar.
Derdimiz bu acıyı isimleştirmek sadece. Listeler dolusu isme, isimsize, saygıyı hak edenlere istimli-isimli bir esas duruş göstermektir gayemiz. Bu nedenle de yazıda tüm isimleri siyahlaştıracağız…
Kutsallara vahşetin kirinin bulaştığı o günden, 12 Mart 1971 saat 13.30 tarihinden itibaren isim isim başlayarak;
Emsali çürük tecelli Cuntanın başı Memduh Tağmaç ve Kuvvet Komutanları Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu, Muhsin Batur imzalı “12 Mart Muhtırası” nın radyoda okunmasıyla başlıyor, Ve her dünya darbesine özgü saçma sapan dönem vaatleri dökülüyor satırlardan.
Yorumsuz;
“ Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirmemiş olup TC’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
Türk milletinin sinesinden çıkan TSK’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek, mevcut anarşik durumu giderecek ve anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde TSK, kanunların kendisine vermiş olduğuTC’yi korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”
O günlere gerisingeri bakarkör gibi bakılmadıkça, bu tuhaf muhtıramsal hengâme herkese çok tanıdık gelebilir. Ama pus içinde yol aramayı bilmek ve gözyaşıyla barışık olma kaydıyla. Kavramsal ve kuramsal ayrıntıların cam kavanozda birlendiği, gizli celselere gereksiz ve insafsız soruşturmaların, saldırmaların sıkıştırıldığı, dirlik üstüne bol yalanlı seçkinlik dayatıldığı yılların başıdır 12 Mart 71…
Cumhurbaşkanı, Meclis ve Senato başkanlıklarına da gönderilen bu muhtırayla 10 Martta Yüksek Komuta Konseyi’nin ‘istifa et’ isteğini es geçen Başbakan Süleyman Demirel bu kez kayıtsız kalamadı. Hükümeti topladı, üç buçuk saat süren toplantı neticesinde istifayı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sundu.
S. Demirel istifa mektubunda sadece; “muhtırayla anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir” diyebildi…
TSKdemokratik kurallar çerçevesinde, yeni bir hükümet kurulmasını ve başbakan olarak da emekli orgeneral Fikret Esen’i istiyordu. Cevdet Sunay ise CHP’den istifa eden Prof. Nihat Erim’e hükümeti kurma yetkisini verdi. N. Erim kurduğu hükümeti 25 Martta açıkladı, C. Sunay 26 Martta onayladı.
İsim isim cuntanın bakanlarına girmeye gerek yok. Meraklıları bakar ajanların kırmızı kalemle üstünü çizdiği vatan evlatlarına kıyanlara ve analarını ağlatanlara. İsteyen araştırır üzeri çizilmişlerin akşamlardan sabahlara kovalanmasına seyirci kalanları.
CHP’nin kurulan bu hükümete bakan vermesine karşı çıkan Genel Sekreter Bülent Ecevit görevinden istifa etti, genel başkan ismet İnönü istifayı kabul etmedi. B. Ecevit ile beraber MYK da istifa edince işler değişti.
Bülent EcevitGenel Sekreterlikten ayrılırken şöyle diyor; “ Darbe ortanın solundaki CHP’ye yapılmıştır. Demokrasi ile önlenemeyen, seçimle engellenemeyeceği görülen bir hareket, bir darbeyle önlenmiştir.”
Ve mart ayı bitmeden ileri de bütün sorumluluk üzerine yıkılacak THKO Lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf aslan Sivas’ın Gemerek ilçesinde, daha sonra da Hüseyin inan Kayseri Pınarbaşı’nda Mehmet Nakipoğlu ile birlikte tutuklanıyor…
7 nisan 71’de güvenoyu alan N. Erim Hükümeti İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, adana, Hatay, Eskişehir, Kocaeli, Siirt, Sakarya ve Zonguldak illerinde bir ay sıkıyönetim ilan ederek cuntanın arzuladığı icraatlara başlıyor;
İstanbul sıkıyönetim komutanlığı bu ilanla derhal DEV-GENÇ, devrimci doğu kültür ocakları, Türkiye öğretmenler sendikası, işsizlik pahalılıkla mücadele derneği, mücadele birliği ve ülkü ocaklarının faaliyetlerini durdurdu. Cumhuriyet ve Akşam gazetelerini on günlüğüne, Bugün ve Sabah’ı süresiz kapattı.
“Size kesinlikle bildiriyorum ki devletin boynunu bunlara teslim etmeyeceğiz, alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir...” diyen N. Erim, yeni sıkıyönetim kanunu tasarısını meclise sevk etti.
Hükümetin aldığı bu faşist tedbirler üzerine Dev-Genç ve Sosyal Demokrasi Derneği; “Başbakan Nihat Erim demokratik hak ve hürriyetleri yok etmek için, anayasayı kuşa çevirmek için çalışıyor…” açıklamasını yaptı.
N. Erimyabancı gazetecilerle 1 Mayısta yaptığı basın toplantısında ise; “Bu günkü anayasa Türkiye için bir lükstür. Türkiye bu lüksü kaldıramaz. Anayasa da değişiklik yaparak temel hak ve hürriyetlerin, bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde su istimal edilmesini önleyici bir hüküm koyacağız…” dedi.
Bu arada ülkede; TİP kapatıldı. Milli Nizam kapatıldı. Bingöl depreminde 1000 kişi öldü. Ve 547 aydınla başlayan ve gözaltına alınan sayısı günden güne artan gözaltılar-tutuklamalar dönemi açıldı.
Yakın tarihe kara leke gibi düşen bu gözaltı-tutuklama döneminin mağdur isimlerinden birkaçı;
“TİP Genel Başkanı Behice Boran, TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, ODTÜ Dekanı Prof Yaşar Gürbüz, Prof Bahri Saraç, Prof Sadun Aren, Prof Mümtaz Soysal, Kemal Türkler, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Samim Kocagöz, İlhami Soysal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Muammer İrfan Derman, Prof Tarık Zafer Tunaya, Turhan Selçuk, Tilda Gökçeli, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Osman Saffet Erolat, Mehdi Zana, Mhri Belli, Yusuf Küpeli, Doğu Perinçek, Cenan Bıçak, Dr Hikmet Kıvılcımlı, Uluç Gürkan, Doğan Avcıoğlu… “
Bu aydın avı sürdürülürken bir yandan da THKO ve THKP-C üzerine operasyonlar yoğunlaştırıldı, lider gençler bir bir ölü veya yaralı tutuklandı...
Yaz başı ise Deniz Gezmiş ve 26 arkadaşı Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde; “TC anayasasını tağyir, tebdil ve ilgaya cebren teşebbüs etmekten…” yargılanmaya başlandı. Duruşmada savcı Keramettin Çelebi ve Yzb. Baki Tuğ 18’i hakkında idam talep etti.
Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki sıkıyönetim mahkemesi; “ Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Metin Yıldırımtürk, Ahmet Erdoğan, Recep Sakın, Mehmet Asal, Osman Arkuş, Ercan Öztürk, Semih Orcan, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Cengiz Baltacı,Metin Güngörmüş, Mete Ertekin, Mehmet Nakipoğlu, Mustafa Çubuk’a” idam verdi. Askeri Yargıtay Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf aslan hakkında verilen idam kararlarını onayladı, diğerlerini bozdu…
Yine idam talebiyle yargılanan THKP-C lideri Mahir Çayan ile arkadaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Ömer Ayna ve THKO İstanbul sorumlusu Cihan Alptekin Maltepe Cezaevi’nden tünel kazarak firar ettiler. Sonraki günlerde Ulaş Bardakçı istanbul’da öldürüldü, Ziya Yılmaz yaralı olarak tutuklandı.
Niksar’ın Kızıldere köyünde ise Onlar; “Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Sinan Özüdoğru, Ahmet Atasoy, Saffet Alp, Ertan Sarıhan, Nihat Yılmaz, Selahattin Kurt öldürüldü, Ertuğrul Kürkçü sağ olarak tutuklandı…”
10 Mart 1972’ de 53 ret, 6 çekimser ve 238 kabul oyu ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde, sonrasında Senatoda, 23 Martta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafında onaylanan infazı, 25 Martta CHP’nin son çare Anayasa Mahkemesine taşıması da engelleyemedi…
Ve 26 Mayıs 1972’de saat 01.25 ila 05.20 arası geleceği-yarınları aydınlatacak simler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında Askeri Yargıtay’ın onayladığı haksız ve yersiz karar uygulandı…
Darbeden bir buçuk yıl sonra tarih yapraklarında yerini alan üç beyanat aslında 12 Mart darbesini özetlediği gibi, hiç akıllanılmadığını ve inceden 12 Eylül darbesine hazırlanılacağını da ortaya koyuyordu…
Süleyman Demirel 72 yılı ortası Adalet Partisi Temsilciler Meclis Toplantısında; Türkiye’de bir sağ sol meselesi olmadığını, demokrasiye ve rejime karşı bir komünist saldırının mevcut olduğunu,1961 Anayasası’nda bu konuda bir boşluk olduğunu söylüyor ve hazırlanan bildiriye imzasını atıyor; “Komünizme kesinlikle karşı çıkılması zaruretine inanıyoruz…”
Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli; “Günahkarlar ittifakı her badirede dört ayak üstüne düşmek ustalığını gösterebiliyor. Demokrasinin tekerleğine çomak sokanlar şimdi yol göstericilik rolünde…”
Ve Celal Bayar; “Yollar yürümekle aşınmaz diyen ölçüsüz insanların tutumu bu memleketi bu hale getirmiştir. Aslında Türkiye yükselmeye layık bir ülkedir…”
Son söz yerine;
Rol hep ayni rol, başrol de geçmiştekilerin tipi tipi. İsimler değişik sadece. Tarihe ve memlekete ait isimler. Arada kaybolup gitmişler de var, takdire şayan olanlar da. Kökü çok derinde olan da var, en uzun soluklu yolculuklarda belleği cezbedenler de. İsimler var bir yaşamsal hesaplaşmanın tarafları olan.
Ve tarihler, tarihler de var bir devrin muhasebesini yaparken isimlerle birlikte unutulmaması gereken; 12 Mart 1971 gibi…
“18 MART” SİPERLERDE VE BARİKATLARDA VERİLEN O ALTIN YÜREKLİ DİRENİŞ…
98 yıl önce, Tarihin en büyük siper savaşı başlarken 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal Mehmetçiğe süngü taktırıp; “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.” Dedi. Ve Yaklaşık 250.000 şehit verildi, vatan toprağı verilmedi.
Birleşik emperyalist güçler daha fazla zayiat vererek, bozguna uğrayıp arkalarına bakmadan kaçıp, çekip gittiler. Çanakkale yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından biri olarak tarihe geçti. Emperyalist Avrupa’nın İstanbul’a ulaşma sevdasını geçici olarak önledi. “Çanakkale geçilmez” ana başlığında tarihe Şanlı bir destan sayfası eklendi.
“Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur”, düşüncesiyle emperyalist güç birliği donanmaları 3 Kasım 1914 yılında Çanakkale boğazı açıklarına demirlediler. Kıyasıya Deniz savaşı 18 Mart 1915’e kadar sürdü. Egemen güçler emellerine denizden ulaşamayacaklarını anlayınca Kara Savaşı başlatmak için 25 Nisan 1915’te alaca karanlıkta Gelibolu yarımadasına, “toplama askerlerini” çıkardılar. 9 Ocak 1916 yılına dek sürecek mesafesi dokuz on metre olan siper savaşları böylece başlamış oldu. Vatan evladı, Kadını erkeği siperlerde yan yana işgal kuvvetleri ile çarpıştı, Sonu zafer olan…
“18 Mart Çanakkale Zaferi” Anadolu’ya “ Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir.” Diyen Büyük Kurtarıcıyı armağan etti. Emperyalist paylaşımcıların İzmir’de denize dökülmesiyle biten Kutsal savaşın, habercisidir “18 Mart Çanakkale zaferi”…
142 yıl önce, 18 Mart 1871’de “Yaşasın Komün” naralarıyla sabahın kör saatinde sallandı Paris. Bu kez geçmişte benzeri olmayan bir isyana, İşçi ve halk ayaklanmasına tanıklık edecekti. 18 Mart dünyanın ilk “İşçi Devleti’nin” meşalesinin yakıldığı gün olarak tarihe geçti. 72 gün sürdü “Paris komünü”, özgürlüğün kelepçelendiği, kıyım ve katliamın kol gezdiği bir karşı devrimi yaratarak sona erdirildi.
Komün devrim konseyi Paris’te memurundan masasına her şeye el koyarken dünya hoş görmez endişesiyle Merkez Bankasına dokunmadı. Milyarlarca frank, komünü yıkacak ordunun kurulmasına harcandı. Versay’da toplanan burjuvaların bu paralarla hazırlattığı ordu, 130 binlik donanımlı askerle 21 Mayısta Paris’i kuşattı. Komüncüler askerlikten bir haber, silah ve cephanesi yetersiz, işçi ve sıradan halktan kırk binlik bir güce sahipti. Burjuvaların kiralık askerleri Paris’e girmeye başlayınca işçi sınıfı sokak sokak barikatlar kurarak direndi. Komünarlar olağanüstü bir cesaretle 28 Mayısa kadar çarpıştılar. Kurulan barikatların arkasında kadın, erkek, çoluk çocuk savaşarak “İşçi Paris’i” savundular. Son barikat sekizinci günün sonunda düştü ve bu muhteşem direniş tarihe” Kanlı Hafta” adıyla işlendi.
Barikatlarda binlerce insan can verdi. Ele geçirilen 17.000 direnişçi burjuvalar tarafından kurşuna dizdirildi. Öyle ki; tek tek idamlarla zaman kaybetmemek için mitralyözler kuruldu. Komüncüler gruplar halinde tarandı. Burjuva ordusu katliamın en inanılmazını yaparak, Paris meydanlarını, cadde ve sokaklarını cesetten örtüyle kapladı. Paris’i ikiye bölen nehir kan kızıl aktı günlerce. 43.000 komünar esir teşhir edildikten sonra mahzenlere, zindanlara kapatıldı. Sözde yargılama ve infazlar 1874 yılına dek sürdürüldü.
“Paris komünü” sonuçta nüfusa kayıtlı 90.000 insanın yok olduğu, vatandaşların ve komünarların hunharca katledildiği, ortalıkta dur duraksız idamların yapıldığı bir dönem yaşattı Paris’e. 18 Mart’ta başlayıp, 27 Mayıs 1871’de direnen, komün destekçisi elli kadar rahibin öldürülmesiyle son barikatta düşünce, tarihte kurulan ilk işçi devleti “Paris Komünü” tarihe karıştı.
Tarih baba, Her 18 Mart geldiğinde siperlerde ve barikatlarda verilen o altın yürekli direnişi hatırlatır bize; 18 Mart’lardan biri, küllerinden doğacak bir devleti muştulamış, diğerinin ise üstü küllenmiş…
15 Mart 2013 Cuma
6 Mart 2013 Çarşamba
8 MART, DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ…
8 MART, DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ…
Bu ülke zor ülke. Bu ülkede kadın olmak ise daha zor. Deyim yerindeyse Ülke kadın hakları açısından uçurumun eşiğinde. Kara bulutlar dolaşıyor ileri demokrasimizin üzerinde ve en çok ezilen de kadınlarımız oluyor. Ortaçağ karasından beter kara pelerinler-peçeler biçiliyor her bir kadınımıza rengarenk.
Kadınlarımız; “Kırda çiçek, gergefte nakış olanlar. Dilde türkü, yarına umut olanlar. Tarlada çapa, fabrikada şalter olanlar. Halayda zılgıt, kavgada kıvılcım olanlar. Yolda yoldaş, evde ana olanlar kadınlar, kadınlarımız” değil mi?
Dünya erkek ise güneş olan kadınlarımız değil mi? Analarımız, bacılarımız, kızlarımız dünyamızı ışıtan, can veren hayat veren, el veren yön veren güneşlerimiz değiller mi?
Akla eserse 8 Martta öylesine, zoraki bir güncük anımsanan, Gelecek 8 Marta kadar unutulan can yoldaşlarımız, yıldızlarımız, değil mi kadınlar. Kadınlarımız…
Dünya yaşamla buluştuğundan beri süregelen ama Yaklaşık yüz elli yıldır var olan bir yanık türkü değil mi 8 Mart.
Doksan yıl önce kağnı arabalarında, sırtlarınızda var ettiğiniz, ölmüşken dirilttiğiniz, el bebek gül bebek ninnilediğiniz, üzerine titrediğiniz öz yavrunuz bu vatan da bu gün, albayrak dalgalanıyorsa en zirvede sizin eseriniz. En güzel sizin elinize yakışır o sancak.
Yüzelli yıl önce 8 Mart’ta korkmadan salladığınız gibi, şimdi de sallayın korkmadan, çekinmeden.
“8 Mart 1857 de Niyork’ta şanlı bir direniş başlattınız. Tutup o günü bu günlere günümüze taşıdınız. Kadın dokuma işçileri olarak eşit işe eşit ücret istediniz. 16 saatlik çalışma süresinin on saate indirilmesi için örgütlendiğiniz o eşsiz dayanışmada, O bitmeyen kavgada 115 ay yüzlü şehit verdiniz.
Haksızlığa, sömürüye, ezilmişliğe isyanı 8 Mart 1908’de yeniden ateşlediniz. Bu kez toprağa 129 gelincik çiçeği diktiniz. 1910 yılında Klara Zetkin önerince 2. Sosyalist enternasyonal hemen kabul etti. Ve 8 Martı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlama hakkı kazandınız.
Elli yıllık mücadelenin sonunda Tırnaklarınızla elde ettiğiniz zaferinizi perçinlediniz.”
Yıllar boyunca emperyalizme, kapitalizme, savaşlara, savaşların her türüne karşı koydunuz. Savaşlarda en çok ızdırabı yine siz kadınlar analar, çektiniz. Faşizme, cinsiyet ayrımcılığına, cinsel, sınıfsal, ırksal ulusal, töresel baskılara en ön saflarda direndiniz. Kadının köleliğine köleleştirilmesine, erkek egemen topluma, erkeksi dünyaya ve ikinci sınıf insan dayatmalarına pamuk yumuşaklığında ama çelikten sert barikatlar kurdunuz.
1975 yılında BM kararıyla dünya emekçi kadınlarının bu günü “8 Mart Dünya Kadınlar Gününe” dönüştürülüp içi boşaltılınca bile gocunmadınız. Tek bir gün olsa da kadın olmak, kadın kalmak, kadınca haykırmak için rıza gösterdiniz.
Yılmadınız yorulmadınız, özünde kadının paralelinde toplumun kurtuluşunu, beyinlerdeki ve yüreklerdeki tutsaklık zincirinin kırılması gerektiğini hiç çekinmeden haykırdınız. Mutlu bir dünya kurulması özlemiyle verilen mücadelede” kadınlarda var, kadınlarda var olmalıdır” diye, her sekiz martta duymayan kulaklara görmeyen gözlere inat, coşkuyla birleştiniz, örgütlendiniz.
Şimdi bu ülkeye kadın elinin, Anadolu’ya ana elinin değmesi gerekiyor…
Bu ülke zor. Bu ülkede kadın olmak hepten zor.
Öyle bir ülke ki; Oldubittilerle özelleştirmeye, çetelerle susturmaya, sürgünlerle kadrolaşmaya, kapılar aralandı. Aralanan kapılardan hiç te adil olmayan bir anlayış süzülüyor içeri. Baskılara, sürgünlere, kıyımlara, yargısız infazlara, gözaltılara, sebepsiz tutuklanmalara duyarsız, sahte kalkınmaya tepkisiz, sessiz bir toplum biçimlendiriliyor ey kadınlar, analar.
Eğitimde yok denilip alınan katkı payı ile kara cahilliğe, insanca ve hakça bir yaşam yerine köleliğe, sendikasızlaştırarak sahipsizliğe, örgütsüzleştirerek yalnızlığa, anayasa ve yasalarla bilinçli oynamalarla sonsuzluğa, kurum ve kuruluşlarla çatışarak zayıflığa, olmayacak dualarla ebediyete sürükleniyor bu ülke ey bacılar, analar.
Ülke yeşillenmiş kartellere, öz kaynaklar küreselcilere, üretim alanları ve dağıtım kanalları tekellere, paylaşım işbirlikçilere ihale edilmiş. Devlet bütçesi rantiyeye, sınır ötesi yaşananlara, okyanus ötesi talimatlara ve güneydoğudaki oyunlara endekslenmiş.
Emekçilerin ücretleri, iş güvencesi, sağlıklı yaşam koşulları, çalışma şartları taşeronlara, Emeklilerin hali Allah’a emanet edilmiş. Para serbest piyasaya, ekonomi vahşi kapitalizme hediye edilmiş. Aydınlık Ülkenin geleceği çocuklarınız, gençler sokakta işsiz güçsüzlüğe terk edilmiş, bağımlılık batağındakiler çaresizliğe savrulmuş.
Kızlarımız töre cinayetlerine kurban verilmiş, intihara itilmiş. Dağdakine, bağdakine, yoldakine, sınırdakine, içerdekine dışarıdakine, gurbettekine sıladakine, yerdekine göktekine yüreğiniz yanarmış, ciğeriniz parelenirmiş, aklınız daralırmış kime ne, menzilde yeşil faşizmin cilalı ayak sesleri ey analar, bacılar.
Seçimler yaklaştıkça, partizanlar üslup değiştirmiş, fakir propaganda batağında boğulmuş, denetimin ucu kaçmış dengesizlik oluşmuş, yanaşmalar ve yandaşlar arsızca sosyal devlet olgusunu kemiriyormuş, kime ne.
“Gören yok, Dur diyen yok” analar, bacılar. Ey kadınlar, insan gibi insan, adam gibi adam bulmak zor.
Bu ülke her daim zordu. Bu ülkede kadın olmak da her daim zordu. Ancak zor oyunu bozar. Bu derin ve engin güç kadınlarımızda var. Elinin tersiyle itmeye görsün analar, bacılar, “8 Mart falan dinlemezler”, dünya yerle yeksan olur. İşte o vakit vay haline ülke düşmanlarının, vay haline kadın düşmanlarının…
"Şu değişen dünyada değişmem, Anamı, eşimi, bacımı ve canım kızımı dünyalara değişmem, dünyalar kadar severim onları, değişmem"…
Bu ülke zor ülke. Bu ülkede kadın olmak ise daha zor. Deyim yerindeyse Ülke kadın hakları açısından uçurumun eşiğinde. Kara bulutlar dolaşıyor ileri demokrasimizin üzerinde ve en çok ezilen de kadınlarımız oluyor. Ortaçağ karasından beter kara pelerinler-peçeler biçiliyor her bir kadınımıza rengarenk.
Kadınlarımız; “Kırda çiçek, gergefte nakış olanlar. Dilde türkü, yarına umut olanlar. Tarlada çapa, fabrikada şalter olanlar. Halayda zılgıt, kavgada kıvılcım olanlar. Yolda yoldaş, evde ana olanlar kadınlar, kadınlarımız” değil mi?
Dünya erkek ise güneş olan kadınlarımız değil mi? Analarımız, bacılarımız, kızlarımız dünyamızı ışıtan, can veren hayat veren, el veren yön veren güneşlerimiz değiller mi?
Akla eserse 8 Martta öylesine, zoraki bir güncük anımsanan, Gelecek 8 Marta kadar unutulan can yoldaşlarımız, yıldızlarımız, değil mi kadınlar. Kadınlarımız…
Dünya yaşamla buluştuğundan beri süregelen ama Yaklaşık yüz elli yıldır var olan bir yanık türkü değil mi 8 Mart.
Doksan yıl önce kağnı arabalarında, sırtlarınızda var ettiğiniz, ölmüşken dirilttiğiniz, el bebek gül bebek ninnilediğiniz, üzerine titrediğiniz öz yavrunuz bu vatan da bu gün, albayrak dalgalanıyorsa en zirvede sizin eseriniz. En güzel sizin elinize yakışır o sancak.
Yüzelli yıl önce 8 Mart’ta korkmadan salladığınız gibi, şimdi de sallayın korkmadan, çekinmeden.
“8 Mart 1857 de Niyork’ta şanlı bir direniş başlattınız. Tutup o günü bu günlere günümüze taşıdınız. Kadın dokuma işçileri olarak eşit işe eşit ücret istediniz. 16 saatlik çalışma süresinin on saate indirilmesi için örgütlendiğiniz o eşsiz dayanışmada, O bitmeyen kavgada 115 ay yüzlü şehit verdiniz.
Haksızlığa, sömürüye, ezilmişliğe isyanı 8 Mart 1908’de yeniden ateşlediniz. Bu kez toprağa 129 gelincik çiçeği diktiniz. 1910 yılında Klara Zetkin önerince 2. Sosyalist enternasyonal hemen kabul etti. Ve 8 Martı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlama hakkı kazandınız.
Elli yıllık mücadelenin sonunda Tırnaklarınızla elde ettiğiniz zaferinizi perçinlediniz.”
Yıllar boyunca emperyalizme, kapitalizme, savaşlara, savaşların her türüne karşı koydunuz. Savaşlarda en çok ızdırabı yine siz kadınlar analar, çektiniz. Faşizme, cinsiyet ayrımcılığına, cinsel, sınıfsal, ırksal ulusal, töresel baskılara en ön saflarda direndiniz. Kadının köleliğine köleleştirilmesine, erkek egemen topluma, erkeksi dünyaya ve ikinci sınıf insan dayatmalarına pamuk yumuşaklığında ama çelikten sert barikatlar kurdunuz.
1975 yılında BM kararıyla dünya emekçi kadınlarının bu günü “8 Mart Dünya Kadınlar Gününe” dönüştürülüp içi boşaltılınca bile gocunmadınız. Tek bir gün olsa da kadın olmak, kadın kalmak, kadınca haykırmak için rıza gösterdiniz.
Yılmadınız yorulmadınız, özünde kadının paralelinde toplumun kurtuluşunu, beyinlerdeki ve yüreklerdeki tutsaklık zincirinin kırılması gerektiğini hiç çekinmeden haykırdınız. Mutlu bir dünya kurulması özlemiyle verilen mücadelede” kadınlarda var, kadınlarda var olmalıdır” diye, her sekiz martta duymayan kulaklara görmeyen gözlere inat, coşkuyla birleştiniz, örgütlendiniz.
Şimdi bu ülkeye kadın elinin, Anadolu’ya ana elinin değmesi gerekiyor…
Bu ülke zor. Bu ülkede kadın olmak hepten zor.
Öyle bir ülke ki; Oldubittilerle özelleştirmeye, çetelerle susturmaya, sürgünlerle kadrolaşmaya, kapılar aralandı. Aralanan kapılardan hiç te adil olmayan bir anlayış süzülüyor içeri. Baskılara, sürgünlere, kıyımlara, yargısız infazlara, gözaltılara, sebepsiz tutuklanmalara duyarsız, sahte kalkınmaya tepkisiz, sessiz bir toplum biçimlendiriliyor ey kadınlar, analar.
Eğitimde yok denilip alınan katkı payı ile kara cahilliğe, insanca ve hakça bir yaşam yerine köleliğe, sendikasızlaştırarak sahipsizliğe, örgütsüzleştirerek yalnızlığa, anayasa ve yasalarla bilinçli oynamalarla sonsuzluğa, kurum ve kuruluşlarla çatışarak zayıflığa, olmayacak dualarla ebediyete sürükleniyor bu ülke ey bacılar, analar.
Ülke yeşillenmiş kartellere, öz kaynaklar küreselcilere, üretim alanları ve dağıtım kanalları tekellere, paylaşım işbirlikçilere ihale edilmiş. Devlet bütçesi rantiyeye, sınır ötesi yaşananlara, okyanus ötesi talimatlara ve güneydoğudaki oyunlara endekslenmiş.
Emekçilerin ücretleri, iş güvencesi, sağlıklı yaşam koşulları, çalışma şartları taşeronlara, Emeklilerin hali Allah’a emanet edilmiş. Para serbest piyasaya, ekonomi vahşi kapitalizme hediye edilmiş. Aydınlık Ülkenin geleceği çocuklarınız, gençler sokakta işsiz güçsüzlüğe terk edilmiş, bağımlılık batağındakiler çaresizliğe savrulmuş.
Kızlarımız töre cinayetlerine kurban verilmiş, intihara itilmiş. Dağdakine, bağdakine, yoldakine, sınırdakine, içerdekine dışarıdakine, gurbettekine sıladakine, yerdekine göktekine yüreğiniz yanarmış, ciğeriniz parelenirmiş, aklınız daralırmış kime ne, menzilde yeşil faşizmin cilalı ayak sesleri ey analar, bacılar.
Seçimler yaklaştıkça, partizanlar üslup değiştirmiş, fakir propaganda batağında boğulmuş, denetimin ucu kaçmış dengesizlik oluşmuş, yanaşmalar ve yandaşlar arsızca sosyal devlet olgusunu kemiriyormuş, kime ne.
“Gören yok, Dur diyen yok” analar, bacılar. Ey kadınlar, insan gibi insan, adam gibi adam bulmak zor.
Bu ülke her daim zordu. Bu ülkede kadın olmak da her daim zordu. Ancak zor oyunu bozar. Bu derin ve engin güç kadınlarımızda var. Elinin tersiyle itmeye görsün analar, bacılar, “8 Mart falan dinlemezler”, dünya yerle yeksan olur. İşte o vakit vay haline ülke düşmanlarının, vay haline kadın düşmanlarının…
"Şu değişen dünyada değişmem, Anamı, eşimi, bacımı ve canım kızımı dünyalara değişmem, dünyalar kadar severim onları, değişmem"…
PİLAVCI VE İSTİLACI İKLİMDE AYNİ GÜNEŞİN ATAŞINA YANMAK...
PİLAVCI VE İSTİLACI İKLİMDE AYNİ GÜNEŞİN ATAŞINA YANMAK...
Tüm dünyada, dünyanın tüm sorunlarına estetik düşüncenin sanatsal sihirli değneği dokunmadıkça acılar yaşanacak gidecek. Siyasa da bir sanat ise eğer, reel düşünce ve estetik olgusu ‘varlığı, gerekliliği ve zorunluluğu yadsınamayan iki temel ve önemli’ unsur olarak siyasetin harcında yer almadıkça, kötü icraya devam edilecek. Her düşünce ve her imgelem belki aranan güzeli yaratmaz, arzulanan güzele götürmez ama estetikle harmanlanınca, ‘acelemiz yok, gün olur bizim de dualarımız kabul edilir’ in ötesine varılır, bir kalemde...
Zaten var olan ve varoluş karşısındaki duyarlılık felsefenin güzellemelerle, güzellikle buluşan ince çizgisidir. İçten duymak, hakkıyla duyumsamak ve doğruya varan ilk duyumla gelenek ve anlayışları çözümleyebilmek aydın olmanın bir gereğidir. Her ne kadar aydınlar son yıllarda hor görülse de.
Hayata geçen, geçirilen ve aslına dönüşen her eylemde estetik değerleme bir bütün olarak diğer değerlerin önüne geçer, geçmelidir de. Bu temel bir genel geçer gerekliliktir. Estetik değerler unutulduğunda ise insanlık yakıcı, yıkıcı, yok edici şüphelerin beşiğinde sallanır. Bu şaibeli sürdürüm çağın hastalığı olan makrodan mikroya, çatışma, bölünme, ötekileşme ve ötekileştirme bunalımlarını körükleyen, tetikleyen ve derinleştiren metamorfozu yaratır.
İnsanlık krizlerin eşiğinde barış, mutluluk, hoş görme ve huzur kapsamında arayışlar içindeyken, çözüm önerileri ve çareleri artan değişen bir dünya özlerken siyasi sanatkârlar ve siyasal sanatçılar toplumdan kopuyorlar. Duyulara dayalı bilgilerin mantığını çözemeden, hayatın gerçekliğine uyuyup, sistematik yalanlar eleştirisinden nasiplenerek ret ve inkârcı mantık modasına tarafgir oluyorlar.
Oysa estetizmle yoğrulmadan, estetiği öne çıkaramadan, felsefeden ve ideolojilerden esinlenmeden, evrensel ölçekte yenidünyalar tanımlamak ve planlamak fizik ötesidir. Gerçeği Kültür ve medeniyet denizinde yüzen genel-temel sorunları, farkı, faklılığı ve farkındalığı, özel ve genel beklentileri köleleştirmeden estetik kaygıyla çağın normalarına göre çözmek, çözümler önermek ve ilacı uygulayabilmek travmatik koloniler oluşmasının önünü şıp diye keser.
Öznel değerlerini ve varlık temellerini estetizme ne denli yakındır veya ne kadar yakın olabileceğini objektif biçimde analiz etmeden, irdelemeden sonuçlandırılan bütün düşünsel süreçler aykırı yön çırpınışıdır sadece. Hayal kürüyle beslenerek başlanan akıl yolculuğu hedefe varırken estetik biçim ve niteliklere sahip değilse hurda tutkulardır ve ayni evrensel güçten beslenmesi ve narinliği haricinde de koskocaman bir hiçtir.
Demek ki estetik kıstaslara hâkim her çeşit eksenli algı ve yöntemler en mutlak olanıdır ve insanlığı o güzele yaklaştırır. Her meselenin yaygın olan değer yargılarına, engellemeler ve engellere, toptancı genellemelerin tümüne bireysel başkaldırışla sosyal birikim ve toplumsal etiğe ters düşmeden estetik bir karışımla çözümlenmesi de modern çağa adilane hizmettir.
Bu çağda hala acınası ihanetler yaşanıyorsa altında ideolojilerin entelektüel birikimden koparıldığı gerçeği yatar. Kimi sözcüklerin anlamı göz alıcı olduğu gibi kör edici de olabilir. Deneyimlerini geleneklerle örtüştüremeyen nerden çıktığı muğlak ideolojisiz enteldantellerin ortalıkta cirit atması ve orada burada yaptıkları laf cambazlıkları ile klanlaştırılıyor en baba meseleler. Ve kör edilerek, klonlanıyor toplum…
Öz ifadeyle, çözümsüzlüğün ve çözüm önerilerinin eşyanın tabiatına aykırılığı, hakikati inkârı, inkarlar iflası, iflaslarda isyanı işliyor hayat ağacına.
Gerçek çözüm önerilerine karşı çıkmayı vazife edinmişlerin tavan yapması da toplumda plastik çözümsüzlüğe başlıca çareymiş gibi tapınmayı artırıyor. Bilinen, inanılan ve yaşananların reel doğrular olmayabileceğini estetik bir tutumla algılayabilmek, insanlığın yeryüzüne en gerçekçi doğruları ve güzellikleri sunabilmesini sağlayacaktır belki de. Boş hayaller, bol yalanlar ve kör inançlar estetik düşmanı siyaset sanatkârlarını primlendirir. İlahi değerleri dengeleyerek, estetik fakiri kılcal müdahalelerle ise ancak zor atlatılacak travmalar oluşur, sorunsuz dünyalar değil.
Sorunları eksiltiyormuş gösterip çoğaltmak, sorunlar çoğaldıkça oluşan bunalımları yönetmek, yönetirken büyüme süreçlerini gözlemlemeden, sorgulamadan, bir yanılgı ve yanıltma hükümdarı ile hükümranlığı ve ucuz kahramanlar yaratmak estetizmden kopuşun yağlı boya resmidir duvarlara asılan.
Zaten amaçsız ve manasız referanslarla yılgın hayatlara rehberlik etmek bilinen hiçbir felsefi kavramla açıklanamaz. Koşulsuz kabulleniş nedense ‘İlmül cemal’den uzak bir dünya kurulurken, insanlık yararına tüm tezler hiçe sayılırken palazlanır. Ve yelpaze aidiyeti muamma her telden her kuştan cemaat, grup, kabile, mahalle, çevre tanımlamalarıyla klikleşen ruhsal maceralar başlar. Beyin arkası saklanan bilimsel kavramlardan yoksun amaç ve planlar, estetik bilince arkadan vuran zihinsel yolculuklara bilet keser boyuna. Bu estetikten bir haber keskin, arsız, yolsuz ve rotasız düzensizlikte iktidara tapanda, muhalefete batanda, bu pilavcı ve istilacı iklimde ayni güneşin ataşına yanar.
Ve evrensel ölçeğe ulaşamayan, estetikten uzak, sınırlı sayıda ve sesi kısık, her diriliş, uyanış, uyarılış, anlayış ve kavrayış topluma ayna tutamaz.
Oysa aynanın içinde gizlidir zaman; ‘Beşik kemerli kapıda bekler estetizmin gülü, ölümüne uçan göçmen kuşlar güpgüzel ve sakattır, ama estetiktirler…’
Tüm dünyada, dünyanın tüm sorunlarına estetik düşüncenin sanatsal sihirli değneği dokunmadıkça acılar yaşanacak gidecek. Siyasa da bir sanat ise eğer, reel düşünce ve estetik olgusu ‘varlığı, gerekliliği ve zorunluluğu yadsınamayan iki temel ve önemli’ unsur olarak siyasetin harcında yer almadıkça, kötü icraya devam edilecek. Her düşünce ve her imgelem belki aranan güzeli yaratmaz, arzulanan güzele götürmez ama estetikle harmanlanınca, ‘acelemiz yok, gün olur bizim de dualarımız kabul edilir’ in ötesine varılır, bir kalemde...
Zaten var olan ve varoluş karşısındaki duyarlılık felsefenin güzellemelerle, güzellikle buluşan ince çizgisidir. İçten duymak, hakkıyla duyumsamak ve doğruya varan ilk duyumla gelenek ve anlayışları çözümleyebilmek aydın olmanın bir gereğidir. Her ne kadar aydınlar son yıllarda hor görülse de.
Hayata geçen, geçirilen ve aslına dönüşen her eylemde estetik değerleme bir bütün olarak diğer değerlerin önüne geçer, geçmelidir de. Bu temel bir genel geçer gerekliliktir. Estetik değerler unutulduğunda ise insanlık yakıcı, yıkıcı, yok edici şüphelerin beşiğinde sallanır. Bu şaibeli sürdürüm çağın hastalığı olan makrodan mikroya, çatışma, bölünme, ötekileşme ve ötekileştirme bunalımlarını körükleyen, tetikleyen ve derinleştiren metamorfozu yaratır.
İnsanlık krizlerin eşiğinde barış, mutluluk, hoş görme ve huzur kapsamında arayışlar içindeyken, çözüm önerileri ve çareleri artan değişen bir dünya özlerken siyasi sanatkârlar ve siyasal sanatçılar toplumdan kopuyorlar. Duyulara dayalı bilgilerin mantığını çözemeden, hayatın gerçekliğine uyuyup, sistematik yalanlar eleştirisinden nasiplenerek ret ve inkârcı mantık modasına tarafgir oluyorlar.
Oysa estetizmle yoğrulmadan, estetiği öne çıkaramadan, felsefeden ve ideolojilerden esinlenmeden, evrensel ölçekte yenidünyalar tanımlamak ve planlamak fizik ötesidir. Gerçeği Kültür ve medeniyet denizinde yüzen genel-temel sorunları, farkı, faklılığı ve farkındalığı, özel ve genel beklentileri köleleştirmeden estetik kaygıyla çağın normalarına göre çözmek, çözümler önermek ve ilacı uygulayabilmek travmatik koloniler oluşmasının önünü şıp diye keser.
Öznel değerlerini ve varlık temellerini estetizme ne denli yakındır veya ne kadar yakın olabileceğini objektif biçimde analiz etmeden, irdelemeden sonuçlandırılan bütün düşünsel süreçler aykırı yön çırpınışıdır sadece. Hayal kürüyle beslenerek başlanan akıl yolculuğu hedefe varırken estetik biçim ve niteliklere sahip değilse hurda tutkulardır ve ayni evrensel güçten beslenmesi ve narinliği haricinde de koskocaman bir hiçtir.
Demek ki estetik kıstaslara hâkim her çeşit eksenli algı ve yöntemler en mutlak olanıdır ve insanlığı o güzele yaklaştırır. Her meselenin yaygın olan değer yargılarına, engellemeler ve engellere, toptancı genellemelerin tümüne bireysel başkaldırışla sosyal birikim ve toplumsal etiğe ters düşmeden estetik bir karışımla çözümlenmesi de modern çağa adilane hizmettir.
Bu çağda hala acınası ihanetler yaşanıyorsa altında ideolojilerin entelektüel birikimden koparıldığı gerçeği yatar. Kimi sözcüklerin anlamı göz alıcı olduğu gibi kör edici de olabilir. Deneyimlerini geleneklerle örtüştüremeyen nerden çıktığı muğlak ideolojisiz enteldantellerin ortalıkta cirit atması ve orada burada yaptıkları laf cambazlıkları ile klanlaştırılıyor en baba meseleler. Ve kör edilerek, klonlanıyor toplum…
Öz ifadeyle, çözümsüzlüğün ve çözüm önerilerinin eşyanın tabiatına aykırılığı, hakikati inkârı, inkarlar iflası, iflaslarda isyanı işliyor hayat ağacına.
Gerçek çözüm önerilerine karşı çıkmayı vazife edinmişlerin tavan yapması da toplumda plastik çözümsüzlüğe başlıca çareymiş gibi tapınmayı artırıyor. Bilinen, inanılan ve yaşananların reel doğrular olmayabileceğini estetik bir tutumla algılayabilmek, insanlığın yeryüzüne en gerçekçi doğruları ve güzellikleri sunabilmesini sağlayacaktır belki de. Boş hayaller, bol yalanlar ve kör inançlar estetik düşmanı siyaset sanatkârlarını primlendirir. İlahi değerleri dengeleyerek, estetik fakiri kılcal müdahalelerle ise ancak zor atlatılacak travmalar oluşur, sorunsuz dünyalar değil.
Sorunları eksiltiyormuş gösterip çoğaltmak, sorunlar çoğaldıkça oluşan bunalımları yönetmek, yönetirken büyüme süreçlerini gözlemlemeden, sorgulamadan, bir yanılgı ve yanıltma hükümdarı ile hükümranlığı ve ucuz kahramanlar yaratmak estetizmden kopuşun yağlı boya resmidir duvarlara asılan.
Zaten amaçsız ve manasız referanslarla yılgın hayatlara rehberlik etmek bilinen hiçbir felsefi kavramla açıklanamaz. Koşulsuz kabulleniş nedense ‘İlmül cemal’den uzak bir dünya kurulurken, insanlık yararına tüm tezler hiçe sayılırken palazlanır. Ve yelpaze aidiyeti muamma her telden her kuştan cemaat, grup, kabile, mahalle, çevre tanımlamalarıyla klikleşen ruhsal maceralar başlar. Beyin arkası saklanan bilimsel kavramlardan yoksun amaç ve planlar, estetik bilince arkadan vuran zihinsel yolculuklara bilet keser boyuna. Bu estetikten bir haber keskin, arsız, yolsuz ve rotasız düzensizlikte iktidara tapanda, muhalefete batanda, bu pilavcı ve istilacı iklimde ayni güneşin ataşına yanar.
Ve evrensel ölçeğe ulaşamayan, estetikten uzak, sınırlı sayıda ve sesi kısık, her diriliş, uyanış, uyarılış, anlayış ve kavrayış topluma ayna tutamaz.
Oysa aynanın içinde gizlidir zaman; ‘Beşik kemerli kapıda bekler estetizmin gülü, ölümüne uçan göçmen kuşlar güpgüzel ve sakattır, ama estetiktirler…’
17 Şubat 2013 Pazar
YEREL GAZETECİLİĞİN İPTİDAİ KENAR SÜSLERİNE, BEZEK…
YEREL GAZETECİLİĞİN İPTİDAİ KENAR SÜSLERİNE, BEZEK…
Hayata tutunmanın ve başkaldırmanın en iyi araçlarındanmış meğer yerel gazetecilik. Eğer fırsat üstü fırsat kollayıp atlama tahtası yapılmayacak ise ama. Zaten son yıllarda kalpleri ‘hutame’ sarmış olduğundan bir o kadar da zor, zorlaştı yerel gazetecilik. Ve her gece Yunuslar gibi bir gözü açık uyumak gerekse bile aşırılıklar yüreğe yük getirmiyor. Gün ağarınca, göz aydınlanınca ilmek ilmek işliyor tabiat ana panoyu. Bize de insana benzer zıpır maymınlıklar yapmadan izlemek kalıyor ateşine yanılan gerçekleri.
Dışarıdan bakıldığında albenili, keyifli, bol gelirli, istemediğince bol namlı isimli yar, misli misline kar, görünse de çok acımasızdır dokuz-beş bir işte çalışmayı erteleyen bu meslek. Şu gulyabani bataklığında mesleğin derinlikliğine ulaştıkça her olayda iyi düşünmek, her meseleye olumlu bakmak mahareti ve erdemliliği zamanla sizi de ister istemez acımasız yapıyor. Yinede bu yerel uğraşı kişiliği her daim öne çıkaran, azami çalışkanlık gerektiren, evrensel rutini, gelecek dizaynını, emperyal iş kalıplarını hiçe sayan bir ruh üflüyor bedeninize.
Yani bu meslek su üstünde yürüyen ve kalan değerlere özendirir insanı, kirpilere öykünerek. Çünkü çok söz hatalara, hatalar çok yalana, yalanlar ise maazallah Allah korusun’a veya ikiyüzlüce maşallahlara devrilir timsali görülmemiş biçimde. Ve siz, maksat hesaplar açık kalmasın dilersiniz, istersiniz.
Bu sektör master-tezlerde referans olarak kullanılabilecek, yetileri ve hırsları gücü görünce sinen, inen, dinen ve dahi acayip bukalemunvari değişkenlik gösteren bireyleri de uhdesinde barındırır. Bu renksiz, denksiz ve dengesiz bireyciliği içine çeken iktidar erki-saltanatı genişler. İktidar erki-saltanatı girdabına genleşen yerel gazetecilik de kapılır. Oluşan kapı kulluğu birilerinin sebepsiz yere bombardımanlara maruz kalmasını kolaylaştırır ve kurtulmak da iyice zorlaşır.
Tiraj derdi ve aşırı denetlenme gerilimi olmasa da ‘Yerel gazeteci yerel gazetecinin kurdudur’ bu âlemde. Nedense düşman kardeşleri oynarlar meydanlara kurulan uydurma tiyatro sahnesinde. Böylece kilidin göbeğinde yalama boşluğu oluşunca işlevsizleşen anahtar delikte kırılmaktan beter olur. Öyle bir ağdır ki çelik tellerle örülen, işaretli boş sayfaları hakkınca doldurmak derya deniz bilgi, sevgi, sezgi, inat, özgürlük ve cesaret gerektirir.
Öyle bir beladır ki yerel gazetecilik bir bulaşır pir bulaşır akla ve hedefte kalırsınız. Zamanla gizlere ve gizemlere kulak misafiri olundukça, davetsiz konuk olunduğunda müsamerelere ‘kapılar taş duvar’ kesildikçe, kollukçu neferler koltukçu efelerin direktiflerine uyduklarında sizden defalarca özür dileyince kahredersiniz bu güne. Ve haber yedeklemeksizin yarınların neler getirip getirmeyeceğine özgü fikirler, beyninizi kemirir durur.
Reklam marketi, eylemsizlik maketi tavrıyla bu işin yürütülemeyeceği de apaçık bellidir. Hızlı devinen haber merkezlerinin şişik, şekilli, tarafgil haber ve yayınlarına orijinal kaynak atıfında bulunmak kolaycılığı da üretkenliği üter durur. Oysa yerel gazetecilik en hassas ve gizli konularda bile olsa tipik fakat modern haber yapma tarzıyla bütünleşmiş ve protest idelerden esinlenerek doğruları kovalamaktır, yanlışların takibidir. Makale ile bayat ürün satmak değildir yerellik. Yele göre yelken açmak, sele göre sepken aramak hiç değildir.
Dedikodulaştırmadan yazmak, istismarsız haber eylemek, pot kırmadan, gaf yapmadan, kalp kırmadan, hayatın içinden gerçekçi hikayeler derlemektir yerel gazetecilik. Tanıklık ettiğiniz gizli kapaklı krizler arttıkça sizi sevmeyenler olur belki ama çok arkadaşınız olur yine de. İki kısa cümlecik resim altı yazısı yazamayan zürafa dilli uyanıklar alaycı yorumlarla sizden laflarlar orda burada. Bezmeldek kırıntılı, kurum kurum kurumlanmanın mızırtısı deyip geçmek en iyisidir bu gibi hallerde.
Mayışmanın siluetimsi afişlerinde geçiştirilen tüm gerçeklere tıkanma, tüm geciktirilen çapsızlıklara tapınma ise haliyle devam eder. Maskaralığı mahmuzlayan, çok yüzlü ve asla gülmez üçüncü şahıslarca zevkle izlenir bu izmsizlik.
Elbette tipik bir yerel gazete ve yerel gazeteci şüpheli olayların, şüpheci çağrıların, kirli pis ve dağınık planlamaların, hileli ve dramatik ayırmaların kayırmaların, travmatik kentleşmelerin dönüşümlerin, peşine takılır düşer. Takıldıkça da manşeti ilgi uyandıracak, dikkat çekecek, haberdarı etkileyecek, tesir bırakacak, biçimde düşer.
Çok fazla kişiyi, kurum ve kuruluşu, grup veya gururu hatırı sayılır şekilde etkileyen bir iş bu yerel gazetecilik. Bize gelince; Aksi ve kavgacı bir yerel gazeteci görüntüsü veriyorsak, kim ne düşünürse düşünsün sebat etmek ve kendini bu işe adamışlığın bir göstergesidir. Başka hiç bir kaygı ve kargı gizlemesi yok feveranımızda, isyanlarımızda. Hoşgörüyü, esnekliği ve estetiği asla elden bırakmadan, çok geniş bir yelpazenin esintisi, halkın tetiği, zaman elçisi ve zemin uyarıcısı olmaktır tek gayemiz.
En radikal siyasi, en heybetli diplomasi, en nezaketli medeni, en nüktedan mizahçı anlayışı ile yani en rastgeleniyle her işi bozanlara, her işe burnunu sokanlara ve her işe tav olanlara kibarca cevap da yetiştiririz, gerçekleri kavlince şamar gibi yapıştırırız da suratlarına. Neden niçini nasılı rmanlayarak, nerede olurlarsa olsunlar paha biçilmez taklitçilere, beş para etmez taktikçilere, imaj çıkarcılarına, kariyer yalancılarına, kamu talancılarına basarız damgayı, gerek duyarsak da çakarız tokadı mecazen sesiz çoğunluk adına.
Hantal bir kurnazlıkla, hiç de makul olmayan makaralarla, edebi yetenek kırıntılarıyla beslenmeden, tekniksiz ve sırıtkan yalnızlıkla, deyim ve yazım üsluplarını teyipten çekerek, yandan ve yandaş yaslanmalarla, küçülen kasaba konseylerinde yer kapma hevesiyle yapılıyorsa bu iş, biz bu iş bilenlikte de yoğuz. Bizimkisi tahıl ambarında dürüst muhacir gayretidir.
Bir yerel gazete ve Bir yerel gazeteci kimleri neyin kızdırıp azdırdığını anlayıp bilir ve o ayrıcalıkların izini sürer. Kızdırmaktan korkmaz ve çekinmez asla. Biz, mevcut ısrarcılığın teslimiyeti ve esareti alevlendirdiğinden hareketle susmayız. Devamlı değişen ve değişken ısrarcılıkla daha da özgürlüşen gelişen bir kod ile yolculuğumuza devam ederiz.
Biliriz ki; “Ele toprak bulaşınca duygulara tahliye vurur”…
Hayata tutunmanın ve başkaldırmanın en iyi araçlarındanmış meğer yerel gazetecilik. Eğer fırsat üstü fırsat kollayıp atlama tahtası yapılmayacak ise ama. Zaten son yıllarda kalpleri ‘hutame’ sarmış olduğundan bir o kadar da zor, zorlaştı yerel gazetecilik. Ve her gece Yunuslar gibi bir gözü açık uyumak gerekse bile aşırılıklar yüreğe yük getirmiyor. Gün ağarınca, göz aydınlanınca ilmek ilmek işliyor tabiat ana panoyu. Bize de insana benzer zıpır maymınlıklar yapmadan izlemek kalıyor ateşine yanılan gerçekleri.
Dışarıdan bakıldığında albenili, keyifli, bol gelirli, istemediğince bol namlı isimli yar, misli misline kar, görünse de çok acımasızdır dokuz-beş bir işte çalışmayı erteleyen bu meslek. Şu gulyabani bataklığında mesleğin derinlikliğine ulaştıkça her olayda iyi düşünmek, her meseleye olumlu bakmak mahareti ve erdemliliği zamanla sizi de ister istemez acımasız yapıyor. Yinede bu yerel uğraşı kişiliği her daim öne çıkaran, azami çalışkanlık gerektiren, evrensel rutini, gelecek dizaynını, emperyal iş kalıplarını hiçe sayan bir ruh üflüyor bedeninize.
Yani bu meslek su üstünde yürüyen ve kalan değerlere özendirir insanı, kirpilere öykünerek. Çünkü çok söz hatalara, hatalar çok yalana, yalanlar ise maazallah Allah korusun’a veya ikiyüzlüce maşallahlara devrilir timsali görülmemiş biçimde. Ve siz, maksat hesaplar açık kalmasın dilersiniz, istersiniz.
Bu sektör master-tezlerde referans olarak kullanılabilecek, yetileri ve hırsları gücü görünce sinen, inen, dinen ve dahi acayip bukalemunvari değişkenlik gösteren bireyleri de uhdesinde barındırır. Bu renksiz, denksiz ve dengesiz bireyciliği içine çeken iktidar erki-saltanatı genişler. İktidar erki-saltanatı girdabına genleşen yerel gazetecilik de kapılır. Oluşan kapı kulluğu birilerinin sebepsiz yere bombardımanlara maruz kalmasını kolaylaştırır ve kurtulmak da iyice zorlaşır.
Tiraj derdi ve aşırı denetlenme gerilimi olmasa da ‘Yerel gazeteci yerel gazetecinin kurdudur’ bu âlemde. Nedense düşman kardeşleri oynarlar meydanlara kurulan uydurma tiyatro sahnesinde. Böylece kilidin göbeğinde yalama boşluğu oluşunca işlevsizleşen anahtar delikte kırılmaktan beter olur. Öyle bir ağdır ki çelik tellerle örülen, işaretli boş sayfaları hakkınca doldurmak derya deniz bilgi, sevgi, sezgi, inat, özgürlük ve cesaret gerektirir.
Öyle bir beladır ki yerel gazetecilik bir bulaşır pir bulaşır akla ve hedefte kalırsınız. Zamanla gizlere ve gizemlere kulak misafiri olundukça, davetsiz konuk olunduğunda müsamerelere ‘kapılar taş duvar’ kesildikçe, kollukçu neferler koltukçu efelerin direktiflerine uyduklarında sizden defalarca özür dileyince kahredersiniz bu güne. Ve haber yedeklemeksizin yarınların neler getirip getirmeyeceğine özgü fikirler, beyninizi kemirir durur.
Reklam marketi, eylemsizlik maketi tavrıyla bu işin yürütülemeyeceği de apaçık bellidir. Hızlı devinen haber merkezlerinin şişik, şekilli, tarafgil haber ve yayınlarına orijinal kaynak atıfında bulunmak kolaycılığı da üretkenliği üter durur. Oysa yerel gazetecilik en hassas ve gizli konularda bile olsa tipik fakat modern haber yapma tarzıyla bütünleşmiş ve protest idelerden esinlenerek doğruları kovalamaktır, yanlışların takibidir. Makale ile bayat ürün satmak değildir yerellik. Yele göre yelken açmak, sele göre sepken aramak hiç değildir.
Dedikodulaştırmadan yazmak, istismarsız haber eylemek, pot kırmadan, gaf yapmadan, kalp kırmadan, hayatın içinden gerçekçi hikayeler derlemektir yerel gazetecilik. Tanıklık ettiğiniz gizli kapaklı krizler arttıkça sizi sevmeyenler olur belki ama çok arkadaşınız olur yine de. İki kısa cümlecik resim altı yazısı yazamayan zürafa dilli uyanıklar alaycı yorumlarla sizden laflarlar orda burada. Bezmeldek kırıntılı, kurum kurum kurumlanmanın mızırtısı deyip geçmek en iyisidir bu gibi hallerde.
Mayışmanın siluetimsi afişlerinde geçiştirilen tüm gerçeklere tıkanma, tüm geciktirilen çapsızlıklara tapınma ise haliyle devam eder. Maskaralığı mahmuzlayan, çok yüzlü ve asla gülmez üçüncü şahıslarca zevkle izlenir bu izmsizlik.
Elbette tipik bir yerel gazete ve yerel gazeteci şüpheli olayların, şüpheci çağrıların, kirli pis ve dağınık planlamaların, hileli ve dramatik ayırmaların kayırmaların, travmatik kentleşmelerin dönüşümlerin, peşine takılır düşer. Takıldıkça da manşeti ilgi uyandıracak, dikkat çekecek, haberdarı etkileyecek, tesir bırakacak, biçimde düşer.
Çok fazla kişiyi, kurum ve kuruluşu, grup veya gururu hatırı sayılır şekilde etkileyen bir iş bu yerel gazetecilik. Bize gelince; Aksi ve kavgacı bir yerel gazeteci görüntüsü veriyorsak, kim ne düşünürse düşünsün sebat etmek ve kendini bu işe adamışlığın bir göstergesidir. Başka hiç bir kaygı ve kargı gizlemesi yok feveranımızda, isyanlarımızda. Hoşgörüyü, esnekliği ve estetiği asla elden bırakmadan, çok geniş bir yelpazenin esintisi, halkın tetiği, zaman elçisi ve zemin uyarıcısı olmaktır tek gayemiz.
En radikal siyasi, en heybetli diplomasi, en nezaketli medeni, en nüktedan mizahçı anlayışı ile yani en rastgeleniyle her işi bozanlara, her işe burnunu sokanlara ve her işe tav olanlara kibarca cevap da yetiştiririz, gerçekleri kavlince şamar gibi yapıştırırız da suratlarına. Neden niçini nasılı rmanlayarak, nerede olurlarsa olsunlar paha biçilmez taklitçilere, beş para etmez taktikçilere, imaj çıkarcılarına, kariyer yalancılarına, kamu talancılarına basarız damgayı, gerek duyarsak da çakarız tokadı mecazen sesiz çoğunluk adına.
Hantal bir kurnazlıkla, hiç de makul olmayan makaralarla, edebi yetenek kırıntılarıyla beslenmeden, tekniksiz ve sırıtkan yalnızlıkla, deyim ve yazım üsluplarını teyipten çekerek, yandan ve yandaş yaslanmalarla, küçülen kasaba konseylerinde yer kapma hevesiyle yapılıyorsa bu iş, biz bu iş bilenlikte de yoğuz. Bizimkisi tahıl ambarında dürüst muhacir gayretidir.
Bir yerel gazete ve Bir yerel gazeteci kimleri neyin kızdırıp azdırdığını anlayıp bilir ve o ayrıcalıkların izini sürer. Kızdırmaktan korkmaz ve çekinmez asla. Biz, mevcut ısrarcılığın teslimiyeti ve esareti alevlendirdiğinden hareketle susmayız. Devamlı değişen ve değişken ısrarcılıkla daha da özgürlüşen gelişen bir kod ile yolculuğumuza devam ederiz.
Biliriz ki; “Ele toprak bulaşınca duygulara tahliye vurur”…
BASIN DİVANI” DA ZOR İŞ AMA “KENTSEL DÖNÜŞÜM” BU İLÇEDE EN ZOR İŞ…”
“BASIN DİVANI” DA ZOR İŞ AMA “KENTSEL DÖNÜŞÜM” BU İLÇEDE EN ZOR İŞ…”
En kıymetli lokasyonda yer alan bir ilçenin pek kaaleye alınmayan kıymetlileri olarak divana durduk geçenlerde. Biz kendimizi boş kaleye, özellikle halkın kalesine gol atanlar olarak ima edilenlerden biri olarak asla algılamadığımızdan, kapsamlı her çalışmaya entelektüel katkı koymak için oradaydık. Şahsa münhasır vizyoner insanların idari aktör olduğu varsayılan bir yerleşkede, her fırsatta yerleşik algıyı yıktığını iddia ve ifade eden bir vizyoneri senede bir gün olsa da dinlemek için oradaydık.
Muayyen zamanlarda dost, hatlar karışınca da iflah olmaz düşman kesilmemek adına; ilçede her bir insanın cebine 30-40 milyar koydunuz diye dua edilen, burası altın değerinde bir ilçedir ve bu değer anlaşılacak diyen, başlayan biten irili ufaklı 355 projesinden bazıları değişik yerlerde, üniversitelerde hatta ülkelerde araştırma konusu olduğu belirtilen, uzun konuşup felsefi temeli ve karakteri öne çıkardığı hissi yayan, çok ciddi mesafe kaydettik ve vaadlerimizin yüzde yüz ilerisindeyiz savını savunarak vip tarzı sergileyen davet sahibine basına hitabından sonra hiçbir soru yöneltmedik…
Yöneltmedik çünkü biz de sorular kervanına katılsaydık bu tele-vizyonvari farklılık ve farkındalıktan payımıza düşeni alamayacaktık. Şimdilik yerel basın sütunlarına düşen haber ve yazı başlıklarına baktığımızda haklılığımızı gördük.
Sosyolojik anlamda bir laboratuar olan bu şehrin bireyi olarak, bu şehrin içinde yaşayan ve şehrin hukukuna riayet etmeyi vazife sayan, şehrin sosyolojisi gereği planlanmış sosyal projelere kayıtsız kalmayan aktörlerden biri olarak divanı seyrettik sadece.
Yer kabuğu çatlayınca, fay tabakası belinden kırılınca, hava kesesi zamansız patlayınca, koridorlarda bekleşmenin, kasım kasım kasılmaların, zihnen kibirlenişlerin, gönül incitmelerin hiçbir işe yaramayacağını, gerçeğin örekesinin o zaman ortaya çıkacağını bilerek sustuk. Ve isyancı bir kopuş yaşadık resmen…
Sustuk çünkü figürler şevke gelince önce figüranlar güler, alışkanlıktan alkışlar, tam destekler ama sonrasında vizyoner aktörler ağlar. Adiletsiz mülkün temellerindeki çürüme de önce çekirdeğinden başlar. Sonra gökdelenleri bile kurutur. Ve varoluş değerlerini inkâr parazit adam sakıncalılığını besler ve servet yitirme endişesi sarar hücreleri. İşte vakit o vakittir ki tarihle derin bağlar kurma maneviyatı yerini gelip geçici düzen merakı maddiyatına, maddiyat bağımlılığına bırakır.
Sustuk çünkü biz bu uzun yolculukta her cenahtan dünya malına kapılıp ne küllü külsüz sallamalar, ani sallanmalar ve ne hacıyemez, külyutmazlar gördük.
Algı yönetmek de işte böyle olur bazen, susarak. Sol gösterip sağ vuranların algı yönetmekte zorlandıklarını görmek ve algıyı yönetemezler ise geri mesafe kaydedecekleri itirafına tanıklık etmek onları o övündükleri dünyaları ile baş başa bırakmakla olur bazen.
Aslında divandaki suskunluğumuzu anlayanlar çok iyi anladı; sosyal talep yükseltildi, zenginleştik, değerlendik denilmesine karşın, belediye reisinin itirafıyla 'ilçedeki çocukların fazlalılığından küçük bir hediye dağıtarak onları sevindiremeyişi sosyal gerçeğine' bir vurgu, pasif bir direnişti gayemiz.
Ancak sanılmasın ki bu tavrımız ilelebet. Sosyal yarılma olmasın diye, sosyal bütünleşme sağlanmalı yönlendirmelerine kapılmadan şehrin adaletsiz paylaşılmasına, şehrin rantsal değişim ve dönüşümüne, ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına sözde hizmet yarışı’na her zaman karşı duracağız. Tek kişi kalsak bile “rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’üne”,direneceğiz.
‘Boş arsaya kentsel dönüşümü ebemde yapar’ mantık yanlışına, halkın yüzde seksenbeşi kentsel dönüşüm istiyor mantık doğrulamasına ek olarak, kentsel dönüşüm bu ilçede en zor iş çınlaması belleklerde asılı duracak daima…
Ve susmayacağız, konuşacağız ve yazacağız...
En kıymetli lokasyonda yer alan bir ilçenin pek kaaleye alınmayan kıymetlileri olarak divana durduk geçenlerde. Biz kendimizi boş kaleye, özellikle halkın kalesine gol atanlar olarak ima edilenlerden biri olarak asla algılamadığımızdan, kapsamlı her çalışmaya entelektüel katkı koymak için oradaydık. Şahsa münhasır vizyoner insanların idari aktör olduğu varsayılan bir yerleşkede, her fırsatta yerleşik algıyı yıktığını iddia ve ifade eden bir vizyoneri senede bir gün olsa da dinlemek için oradaydık.
Muayyen zamanlarda dost, hatlar karışınca da iflah olmaz düşman kesilmemek adına; ilçede her bir insanın cebine 30-40 milyar koydunuz diye dua edilen, burası altın değerinde bir ilçedir ve bu değer anlaşılacak diyen, başlayan biten irili ufaklı 355 projesinden bazıları değişik yerlerde, üniversitelerde hatta ülkelerde araştırma konusu olduğu belirtilen, uzun konuşup felsefi temeli ve karakteri öne çıkardığı hissi yayan, çok ciddi mesafe kaydettik ve vaadlerimizin yüzde yüz ilerisindeyiz savını savunarak vip tarzı sergileyen davet sahibine basına hitabından sonra hiçbir soru yöneltmedik…
Yöneltmedik çünkü biz de sorular kervanına katılsaydık bu tele-vizyonvari farklılık ve farkındalıktan payımıza düşeni alamayacaktık. Şimdilik yerel basın sütunlarına düşen haber ve yazı başlıklarına baktığımızda haklılığımızı gördük.
Sosyolojik anlamda bir laboratuar olan bu şehrin bireyi olarak, bu şehrin içinde yaşayan ve şehrin hukukuna riayet etmeyi vazife sayan, şehrin sosyolojisi gereği planlanmış sosyal projelere kayıtsız kalmayan aktörlerden biri olarak divanı seyrettik sadece.
Yer kabuğu çatlayınca, fay tabakası belinden kırılınca, hava kesesi zamansız patlayınca, koridorlarda bekleşmenin, kasım kasım kasılmaların, zihnen kibirlenişlerin, gönül incitmelerin hiçbir işe yaramayacağını, gerçeğin örekesinin o zaman ortaya çıkacağını bilerek sustuk. Ve isyancı bir kopuş yaşadık resmen…
Sustuk çünkü figürler şevke gelince önce figüranlar güler, alışkanlıktan alkışlar, tam destekler ama sonrasında vizyoner aktörler ağlar. Adiletsiz mülkün temellerindeki çürüme de önce çekirdeğinden başlar. Sonra gökdelenleri bile kurutur. Ve varoluş değerlerini inkâr parazit adam sakıncalılığını besler ve servet yitirme endişesi sarar hücreleri. İşte vakit o vakittir ki tarihle derin bağlar kurma maneviyatı yerini gelip geçici düzen merakı maddiyatına, maddiyat bağımlılığına bırakır.
Sustuk çünkü biz bu uzun yolculukta her cenahtan dünya malına kapılıp ne küllü külsüz sallamalar, ani sallanmalar ve ne hacıyemez, külyutmazlar gördük.
Algı yönetmek de işte böyle olur bazen, susarak. Sol gösterip sağ vuranların algı yönetmekte zorlandıklarını görmek ve algıyı yönetemezler ise geri mesafe kaydedecekleri itirafına tanıklık etmek onları o övündükleri dünyaları ile baş başa bırakmakla olur bazen.
Aslında divandaki suskunluğumuzu anlayanlar çok iyi anladı; sosyal talep yükseltildi, zenginleştik, değerlendik denilmesine karşın, belediye reisinin itirafıyla 'ilçedeki çocukların fazlalılığından küçük bir hediye dağıtarak onları sevindiremeyişi sosyal gerçeğine' bir vurgu, pasif bir direnişti gayemiz.
Ancak sanılmasın ki bu tavrımız ilelebet. Sosyal yarılma olmasın diye, sosyal bütünleşme sağlanmalı yönlendirmelerine kapılmadan şehrin adaletsiz paylaşılmasına, şehrin rantsal değişim ve dönüşümüne, ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına sözde hizmet yarışı’na her zaman karşı duracağız. Tek kişi kalsak bile “rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’üne”,direneceğiz.
‘Boş arsaya kentsel dönüşümü ebemde yapar’ mantık yanlışına, halkın yüzde seksenbeşi kentsel dönüşüm istiyor mantık doğrulamasına ek olarak, kentsel dönüşüm bu ilçede en zor iş çınlaması belleklerde asılı duracak daima…
Ve susmayacağız, konuşacağız ve yazacağız...
“KENTSEL DÖNÜŞÜM” NE MANA İFADE EDER, NEDİR, NE DEĞİLDİR…
“KENTSEL DÖNÜŞÜM” NE MANA İFADE EDER, NEDİR, NE DEĞİLDİR…
Hayat lafa dönüştükçe büyük laflar ve büyük gaflar kendi mağdurlarını yaratır. Zaten uygarlık tarihi her daim ezilenlerin tarihinden beslenir. Ayrıca acı bir gerçektir ki deprem her şeyi anında yıkar geçer.
Özellikle koskoca ülkenin tamamına yakını değişik boyutlarda deprem riski taşıyor ise ve ülke nüfusunun tamamına yakını bu riskli bölgelerde yaşıyor ise orta büyüklükte bir deprem bile ciddi can ve mal kayıplarını beraberinde getirir.
Hal böyle olunca ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına hizmet yarışı’ seferberliği başlar, başlatılır…
Ancak kimse “kentsel dönüşüm” ne mana ifade eder, nedir ne değildir pek kafa yormaz. Sadece deprem odaklı siyasi ve ekonomik manevralara meşruiyet kazandırmaya mükellef bir anlayış hâkim kılınmaya çalışılır. Oysa kentsel dönüşümün bilimsel gerçeklikle örtüşen bir tanımı, biçimselliği ve katlanılması zorunlu sonuçları vardır. Bu konuda bir irdeleme yapılacak ise ‘geçmiş şimdinin içinde yaşar ve ağır ağır geleceğe akar’ gerçeği göz ardı edilmemelidir…
Aslında; “Kentsel dönüşüm, ilk uygulamaları 19. yüzyılda batıda başlayan ve günümüze dek ulaşmış, ülkelere özgü değişkenlikleri de bünyesinde barındıran kentsel yenileme, soylulaştırma maksatlı bir projedir. Zaman içinde sanayinin şehir merkezleri dışına taşınmasıyla geride kalan, oluşan harabe alanların, izbe görüntülerin iyileştirilmesi kentsel dönüşümün doğumuna başlıca nedendir. Yani kentsel dönüşüm özünde sosyo-ekonomik ve fiziki yeni çevreler, yeni şehirler oluşturma gayretidir. Bir başka deyişle sanayi artığı atıl bölgeleri yeniden canlandırma ve hareketlendirme yöntemidir.”
Mesele ekonomik açıdan ele alındığında ise; “ Kentsel dönüşüm kapitalizmin bizzat kendisinin sorumlu olduğu bunalım ve krizlerden kurtulmak için yeni rantlar oluşturarak inşaat sektörünü kullanarak kendini düze çıkarma hamlesidir. Yani kentsel dönüşüm ile doğacak sermaye birikimi ve artı değerin emilmesidir hedeflenen. Ekonomik krizden çıkmaya alternatif bir model, kaynak aktarımı can çekişen sisteme son bir hayat öpücüğüdür kentsel dönüşüm.
Kentsel dönüşüme sosyal gerçeklik açısından bakıldığında ise çok daha karmaşık değerleme ve değerlendirmeler vücut bulur; “ Kentsel dönüşüm uygulamaları yeterince denetlenmezse üst gelir grupları için bulunmaz nimet, orta ve alt gelir grupları için ise en başta barınma hakkı olmak üzere bir dizi hak ihlalleriyle önlenemeyecek mağduriyet olur. Özellikle kapitalizmi revize etmeye yönelik uygulandığında, kent yoksullarını daha da yoksullaştırma, mülksüzleştirme insanı yerinden yurdundan etme durumuna dönüşür.
Kaynak aktarımı içgüdüsüyle yapıldığında ise; “ Kentsel dönüşüm alt gelir gruplarının zor bela edindikleri yaşam alanlarından tasfiyesiyle yaratılan arsa ve arazilerin üzeri pahalı projelerle desteklenerek üst gelir gruplarının beğenisine sunulmasına devşirilir. Bu sistemde insan odaklı kent dönüşümü de yerini rant odaklı kent girişimciliğine bırakır. Böylece mekânsal ve toplumsal ayrıştırma güncellenir ve adaletsiz bir neo kentsel düzen ortaya çıkar.”
Daha açık bir genellemeyle; “kentsel dönüşüm, yoksulların evlerinden barklarından mahallelerinden, semtlerinden vilayetlerinden gönüllü, yarı gönüllü veya metezori tahliyeleriyle oluşturulan alanlar halk ve kamu yararı gözetilmeden değerlendirilirse işin içinden çıkılamaz. Alanların akıl ötesi rant projelerine, yüksek gelirlilere arzı muhtemel lüks konutlara, beş yıldızlı yaldızlı kulelere tahsisi ile sonuçlanır kentsel dönüşüm. Alt gelirliler yine en başa döner ve yeni oluşturulan kentin çevresinde, kenarında köşesinde yaşamaya yollanır, mahkûm edilir. Çağdaş, yaşanabilir, sürdürülebilir bir kent ve çevre yaratma anlayışından böylesi bir uzaklaşma tarihi bir fırsatı tepme anlamına gelir."
Bu değerlendirmelerin ışığında; “ Ülkedeki kentsel dönüşüm uygulamalarının olayın ekonomik ve sosyal boyutunu iyi irdelemiş, katılımcı, paylaşımcı, mekân müdahaleleri barındırmayan, mülksüzleştirme gayesi gütmeyen, asla mağdur etmeyen bir çizgide olduğuna ve yoksullaştırıcı, yoksunlaştırıcı, büyük sermayeye kaynak aktarıcı bir işlevselliği olmadığına inanmak ve inandırılmak her yurttaşın en temel hakkıdır.
Son söz yerine; “ Deprem odaklı yenilenme, kentsel dönüşüm denilerek alanlar hesapsız kitapsız arsızca metalaştırılarak, hazine arazileri bir çırpıda özelleştirilerek rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’, bu kırık düzende mevcut kentleri ve yaşam alanlarını artırımlarla yeniden ultra betonlaştırmak ‘depreme önlem’ olur mu yaşayıp göreceğiz…
Hayat lafa dönüştükçe büyük laflar ve büyük gaflar kendi mağdurlarını yaratır. Zaten uygarlık tarihi her daim ezilenlerin tarihinden beslenir. Ayrıca acı bir gerçektir ki deprem her şeyi anında yıkar geçer.
Özellikle koskoca ülkenin tamamına yakını değişik boyutlarda deprem riski taşıyor ise ve ülke nüfusunun tamamına yakını bu riskli bölgelerde yaşıyor ise orta büyüklükte bir deprem bile ciddi can ve mal kayıplarını beraberinde getirir.
Hal böyle olunca ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına hizmet yarışı’ seferberliği başlar, başlatılır…
Ancak kimse “kentsel dönüşüm” ne mana ifade eder, nedir ne değildir pek kafa yormaz. Sadece deprem odaklı siyasi ve ekonomik manevralara meşruiyet kazandırmaya mükellef bir anlayış hâkim kılınmaya çalışılır. Oysa kentsel dönüşümün bilimsel gerçeklikle örtüşen bir tanımı, biçimselliği ve katlanılması zorunlu sonuçları vardır. Bu konuda bir irdeleme yapılacak ise ‘geçmiş şimdinin içinde yaşar ve ağır ağır geleceğe akar’ gerçeği göz ardı edilmemelidir…
Aslında; “Kentsel dönüşüm, ilk uygulamaları 19. yüzyılda batıda başlayan ve günümüze dek ulaşmış, ülkelere özgü değişkenlikleri de bünyesinde barındıran kentsel yenileme, soylulaştırma maksatlı bir projedir. Zaman içinde sanayinin şehir merkezleri dışına taşınmasıyla geride kalan, oluşan harabe alanların, izbe görüntülerin iyileştirilmesi kentsel dönüşümün doğumuna başlıca nedendir. Yani kentsel dönüşüm özünde sosyo-ekonomik ve fiziki yeni çevreler, yeni şehirler oluşturma gayretidir. Bir başka deyişle sanayi artığı atıl bölgeleri yeniden canlandırma ve hareketlendirme yöntemidir.”
Mesele ekonomik açıdan ele alındığında ise; “ Kentsel dönüşüm kapitalizmin bizzat kendisinin sorumlu olduğu bunalım ve krizlerden kurtulmak için yeni rantlar oluşturarak inşaat sektörünü kullanarak kendini düze çıkarma hamlesidir. Yani kentsel dönüşüm ile doğacak sermaye birikimi ve artı değerin emilmesidir hedeflenen. Ekonomik krizden çıkmaya alternatif bir model, kaynak aktarımı can çekişen sisteme son bir hayat öpücüğüdür kentsel dönüşüm.
Kentsel dönüşüme sosyal gerçeklik açısından bakıldığında ise çok daha karmaşık değerleme ve değerlendirmeler vücut bulur; “ Kentsel dönüşüm uygulamaları yeterince denetlenmezse üst gelir grupları için bulunmaz nimet, orta ve alt gelir grupları için ise en başta barınma hakkı olmak üzere bir dizi hak ihlalleriyle önlenemeyecek mağduriyet olur. Özellikle kapitalizmi revize etmeye yönelik uygulandığında, kent yoksullarını daha da yoksullaştırma, mülksüzleştirme insanı yerinden yurdundan etme durumuna dönüşür.
Kaynak aktarımı içgüdüsüyle yapıldığında ise; “ Kentsel dönüşüm alt gelir gruplarının zor bela edindikleri yaşam alanlarından tasfiyesiyle yaratılan arsa ve arazilerin üzeri pahalı projelerle desteklenerek üst gelir gruplarının beğenisine sunulmasına devşirilir. Bu sistemde insan odaklı kent dönüşümü de yerini rant odaklı kent girişimciliğine bırakır. Böylece mekânsal ve toplumsal ayrıştırma güncellenir ve adaletsiz bir neo kentsel düzen ortaya çıkar.”
Daha açık bir genellemeyle; “kentsel dönüşüm, yoksulların evlerinden barklarından mahallelerinden, semtlerinden vilayetlerinden gönüllü, yarı gönüllü veya metezori tahliyeleriyle oluşturulan alanlar halk ve kamu yararı gözetilmeden değerlendirilirse işin içinden çıkılamaz. Alanların akıl ötesi rant projelerine, yüksek gelirlilere arzı muhtemel lüks konutlara, beş yıldızlı yaldızlı kulelere tahsisi ile sonuçlanır kentsel dönüşüm. Alt gelirliler yine en başa döner ve yeni oluşturulan kentin çevresinde, kenarında köşesinde yaşamaya yollanır, mahkûm edilir. Çağdaş, yaşanabilir, sürdürülebilir bir kent ve çevre yaratma anlayışından böylesi bir uzaklaşma tarihi bir fırsatı tepme anlamına gelir."
Bu değerlendirmelerin ışığında; “ Ülkedeki kentsel dönüşüm uygulamalarının olayın ekonomik ve sosyal boyutunu iyi irdelemiş, katılımcı, paylaşımcı, mekân müdahaleleri barındırmayan, mülksüzleştirme gayesi gütmeyen, asla mağdur etmeyen bir çizgide olduğuna ve yoksullaştırıcı, yoksunlaştırıcı, büyük sermayeye kaynak aktarıcı bir işlevselliği olmadığına inanmak ve inandırılmak her yurttaşın en temel hakkıdır.
Son söz yerine; “ Deprem odaklı yenilenme, kentsel dönüşüm denilerek alanlar hesapsız kitapsız arsızca metalaştırılarak, hazine arazileri bir çırpıda özelleştirilerek rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’, bu kırık düzende mevcut kentleri ve yaşam alanlarını artırımlarla yeniden ultra betonlaştırmak ‘depreme önlem’ olur mu yaşayıp göreceğiz…
14 Ocak 2013 Pazartesi
ENERJİ TASARRUFU VE AMPULDE DIŞA BAĞIMLILIK…
ENERJİ TASARRUFU VE AMPULDE DIŞA BAĞIMLILIK…
Enerjide israfın önüne geçme zorunluluğu, tasarruf gerekliliği yılda bir kez de olsa bir panel, duyuru, ilan ve bir reklam ile anımsatıldıkça insanın bastırılmış o tam bağımsızlıkçı yanı ortaya çıkıveriyor anında.
Enerjiye bir haftalık bu vurgu, ülkenin dışa bağımlı sanayiisinin sorgulanmasını sağlıyor satır aralarında olsa bile. Tam bağımsız ülke özlemi beliriveriyor gönüllerde. Çünkü enerji ihtiyacı ve kullanımı uygarlaşmanın gereği günden güne artıyor. Enerji kullanımındaki bu yoğun artış ise dışa bağımlılığı önlenemez biçimde körüklüyor.
Eğer, yeterli enerji kaynakların var ise siyasi ve ekonomik bağımsızlıktan söz edilebilir. Günümüzde Enerji her bir ülkenin yumuşak karnı ve can damarıdır. Enerjin yoksa canın çıkar, elin darlanır, enerjin çoksa ölmekten beter edilirsin. Yapılan tüm bölgesel dizaynlar Üretim araçlarının el değiştirmesi korkusu biteli beri, enerji kaynaklarının el değiştirmesi üzerine planlanıyor artık. Karakaş karagöz sevgisinden değil büyük sermayenin lider ve ülke kayırmaları, enerji zengini ülkelerde iç meseleleri halletme yolundaki demokrasi havarisi kesilmeler, halkları diktatörlerden kurtarma canbazlıkları.
Bize gelince; Enerjide dışa bağımlı, göbekten bağımlı bir ülkeyiz maalesef. Özellikle petrol ve son yıllarda doğal gaza ödenen para ithalatın lokomotifi, motoru. Son dönemlerde uygulanan enerji politikalarının eksikliği ve aynen uygulanmaya devamı ileride birincil enerjide yüzde yetmişlere varan dışa bağımlılığı dayatıyor ülkeye. Enerjisinin yarıdan fazlasını kendisi karşılayan konumdan, yıllar içinde özellikle son yıllarda dörtte birini karşılar seviyeye gerileyiş de başka bir sorun yumağı ülke için.
Evet, enerji yoksulu bir ülkedir Türkiye. Enerji üretiminde bile tam bağımlıyız. Enerji üretiyoruz lakin üretim araç gereç ve ekipmanlarını dışarıdan tedarik ediyoruz. Santraller kuruyoruz ama yakıtını dahi dışarıdan temin ediyoruz. Her enerji hamlesiyle dışarıya bağımlılığımızı pekiştiriyoruz. Diğer emperyalist enstrümanlar güncelliğini yitirmek üzere. Enerji emperyalizmi artık ülkelerin kaderini belirleyen ve tayin eden unsur.
Elektrik Mühendisleri Odası'na göre, 36 milyondan fazla insanımız enerji yoksulluğu içinde yaşıyor. Yani ülkenin yarısı tüm fakirliğin yanı sıra enerji fakiri.
Bir de özelleştirme riski altında enerji ve enerji üretimimiz…
Yıllar önceden bu güne enerji yolculuğumuzda enerji denilince; petrol yani benzin, taş ve ağaç kömürü, kok kömürü, pil, tüpgaz, havagazı, gazyağı, kuyruklar, elektrik, ampul, floresant ampul ve ampul ampul sakinleştirici gerektiren yüklü faturalar gelir orta yaş aklımıza.
Gerçekten enerji tasarrufu denilince ilk akla gelen elektriktir ve ampuldür. Boşa yanan ampullerin söndürülmesidir tasarrufun başlangıç noktası, anaokullarından itibaren öğretilen. Çünkü ‘gelişmiş toplumlarda elektrik en vazgeçilmez temel insan hakkıdır. Ve gelişmiş toplumlarda elektrik ucuz, sürekli, kaliteli, herkesin kolayca ulaşabileceği koşullarda ve güvenilir biçimde sağlanması gereken bir kamu hizmeti’ olarak adlandırılır. Kişi başına enerji kullanımları gelişmişliğin ölçüsü olarak gösterilir. Ayrıca bizdeki gibi ‘enerji’ özelleştirme kavramı içine alınmaz, dışında tutulmaya gayret gösterilir.
Öz olarak bu yazının elektrik ve elektriğe bağlı bir ampul yazısı olmasını elden geldiğince önlemeye çalışsak da gerçeğin gözü orada parlıyor veya bir tüketici olarak biz O kadarını biliyoruz acizane.
Artık saraylarında, evlerinde, meclislerinde, odalarındaki boş duylara takılacak ampulleri bile üretemeyen bir ülke Türkiye. Zaman içinde Ülkenin ampul fabrikaları bir bir kapandı. Elli yıl kendi ampulünü üreten bir ülkeden ampulde bile dışa bağımlı bir ülkeye devşirildik. Yani kökten dışa bağımlı bir ampul gerçeğimiz de var göze pek batmasa da. Ülkenin ampul üreticiliği, fason üretim fabrikaları olarak orta Avrupa ülkelerine kaydı birçok üründe olduğu gibi.
Ampul üreten tek fabrikası var koskoca ülkenin o da otomotiv sektörüne hitap ediyor. Alt tarafı bir ampul canım deyip geçilmez bir durum işin gerçeği.
Çünkü elektrik enerjisi tasarrufunda ampulün rolü çok önemli diyor enerji uzmanları. ‘ akkor lambalardan LED ampule yolculuk derinliğine izlendiğinde’ ampulün önemi iyice ortaya çıkar. Enerji tasarruflu ampul, enerjiyi tasarruf eden ampullerin insan sağlığına etkisi, yasak ve zararlı ampuller, en avantajlı ampulü kullanma ve seçimi, ışık yayan diyodlular en iyisi kapsamında gelişe duran ampul teknolojisi ve üretiminden uzaklaşıldıkça enerji tasarrufunda da dışa bağımlı hale gelinir.
Uzmanlar; Sadece ampul değişiklikleri ile aydınlanmada enerji tasarrufu yapmanın dünyadaki enerji tüketimini yüzde kırk oranında azalttığını söylüyor. İki yüz milyar euroluk bir kazanç söz konusu. Kaç ülke kurtulur, kaç aç insan doyar bu tasarrufla, kaç ülke yeniden kurulur bu parayla. Atmosfere atılan milyon tonluk karbon dioksit belasından kurtuluş da çabası.
Oysa tüm bu kazanımlar eskiyen tek bir ampulün değiştirilmesinden geçiyor. Ancak ampul sektörü de dışa bağımlı ve ithalatçı. Çağımız insanı bir ampul olsa bile ne yazık ki israfı önlemek adına tasarrufu da satın almak zorunda. Her şey parayla..
Ceryan çarpması bu olsa gerek…
Enerjide israfın önüne geçme zorunluluğu, tasarruf gerekliliği yılda bir kez de olsa bir panel, duyuru, ilan ve bir reklam ile anımsatıldıkça insanın bastırılmış o tam bağımsızlıkçı yanı ortaya çıkıveriyor anında.
Enerjiye bir haftalık bu vurgu, ülkenin dışa bağımlı sanayiisinin sorgulanmasını sağlıyor satır aralarında olsa bile. Tam bağımsız ülke özlemi beliriveriyor gönüllerde. Çünkü enerji ihtiyacı ve kullanımı uygarlaşmanın gereği günden güne artıyor. Enerji kullanımındaki bu yoğun artış ise dışa bağımlılığı önlenemez biçimde körüklüyor.
Eğer, yeterli enerji kaynakların var ise siyasi ve ekonomik bağımsızlıktan söz edilebilir. Günümüzde Enerji her bir ülkenin yumuşak karnı ve can damarıdır. Enerjin yoksa canın çıkar, elin darlanır, enerjin çoksa ölmekten beter edilirsin. Yapılan tüm bölgesel dizaynlar Üretim araçlarının el değiştirmesi korkusu biteli beri, enerji kaynaklarının el değiştirmesi üzerine planlanıyor artık. Karakaş karagöz sevgisinden değil büyük sermayenin lider ve ülke kayırmaları, enerji zengini ülkelerde iç meseleleri halletme yolundaki demokrasi havarisi kesilmeler, halkları diktatörlerden kurtarma canbazlıkları.
Bize gelince; Enerjide dışa bağımlı, göbekten bağımlı bir ülkeyiz maalesef. Özellikle petrol ve son yıllarda doğal gaza ödenen para ithalatın lokomotifi, motoru. Son dönemlerde uygulanan enerji politikalarının eksikliği ve aynen uygulanmaya devamı ileride birincil enerjide yüzde yetmişlere varan dışa bağımlılığı dayatıyor ülkeye. Enerjisinin yarıdan fazlasını kendisi karşılayan konumdan, yıllar içinde özellikle son yıllarda dörtte birini karşılar seviyeye gerileyiş de başka bir sorun yumağı ülke için.
Evet, enerji yoksulu bir ülkedir Türkiye. Enerji üretiminde bile tam bağımlıyız. Enerji üretiyoruz lakin üretim araç gereç ve ekipmanlarını dışarıdan tedarik ediyoruz. Santraller kuruyoruz ama yakıtını dahi dışarıdan temin ediyoruz. Her enerji hamlesiyle dışarıya bağımlılığımızı pekiştiriyoruz. Diğer emperyalist enstrümanlar güncelliğini yitirmek üzere. Enerji emperyalizmi artık ülkelerin kaderini belirleyen ve tayin eden unsur.
Elektrik Mühendisleri Odası'na göre, 36 milyondan fazla insanımız enerji yoksulluğu içinde yaşıyor. Yani ülkenin yarısı tüm fakirliğin yanı sıra enerji fakiri.
Bir de özelleştirme riski altında enerji ve enerji üretimimiz…
Yıllar önceden bu güne enerji yolculuğumuzda enerji denilince; petrol yani benzin, taş ve ağaç kömürü, kok kömürü, pil, tüpgaz, havagazı, gazyağı, kuyruklar, elektrik, ampul, floresant ampul ve ampul ampul sakinleştirici gerektiren yüklü faturalar gelir orta yaş aklımıza.
Gerçekten enerji tasarrufu denilince ilk akla gelen elektriktir ve ampuldür. Boşa yanan ampullerin söndürülmesidir tasarrufun başlangıç noktası, anaokullarından itibaren öğretilen. Çünkü ‘gelişmiş toplumlarda elektrik en vazgeçilmez temel insan hakkıdır. Ve gelişmiş toplumlarda elektrik ucuz, sürekli, kaliteli, herkesin kolayca ulaşabileceği koşullarda ve güvenilir biçimde sağlanması gereken bir kamu hizmeti’ olarak adlandırılır. Kişi başına enerji kullanımları gelişmişliğin ölçüsü olarak gösterilir. Ayrıca bizdeki gibi ‘enerji’ özelleştirme kavramı içine alınmaz, dışında tutulmaya gayret gösterilir.
Öz olarak bu yazının elektrik ve elektriğe bağlı bir ampul yazısı olmasını elden geldiğince önlemeye çalışsak da gerçeğin gözü orada parlıyor veya bir tüketici olarak biz O kadarını biliyoruz acizane.
Artık saraylarında, evlerinde, meclislerinde, odalarındaki boş duylara takılacak ampulleri bile üretemeyen bir ülke Türkiye. Zaman içinde Ülkenin ampul fabrikaları bir bir kapandı. Elli yıl kendi ampulünü üreten bir ülkeden ampulde bile dışa bağımlı bir ülkeye devşirildik. Yani kökten dışa bağımlı bir ampul gerçeğimiz de var göze pek batmasa da. Ülkenin ampul üreticiliği, fason üretim fabrikaları olarak orta Avrupa ülkelerine kaydı birçok üründe olduğu gibi.
Ampul üreten tek fabrikası var koskoca ülkenin o da otomotiv sektörüne hitap ediyor. Alt tarafı bir ampul canım deyip geçilmez bir durum işin gerçeği.
Çünkü elektrik enerjisi tasarrufunda ampulün rolü çok önemli diyor enerji uzmanları. ‘ akkor lambalardan LED ampule yolculuk derinliğine izlendiğinde’ ampulün önemi iyice ortaya çıkar. Enerji tasarruflu ampul, enerjiyi tasarruf eden ampullerin insan sağlığına etkisi, yasak ve zararlı ampuller, en avantajlı ampulü kullanma ve seçimi, ışık yayan diyodlular en iyisi kapsamında gelişe duran ampul teknolojisi ve üretiminden uzaklaşıldıkça enerji tasarrufunda da dışa bağımlı hale gelinir.
Uzmanlar; Sadece ampul değişiklikleri ile aydınlanmada enerji tasarrufu yapmanın dünyadaki enerji tüketimini yüzde kırk oranında azalttığını söylüyor. İki yüz milyar euroluk bir kazanç söz konusu. Kaç ülke kurtulur, kaç aç insan doyar bu tasarrufla, kaç ülke yeniden kurulur bu parayla. Atmosfere atılan milyon tonluk karbon dioksit belasından kurtuluş da çabası.
Oysa tüm bu kazanımlar eskiyen tek bir ampulün değiştirilmesinden geçiyor. Ancak ampul sektörü de dışa bağımlı ve ithalatçı. Çağımız insanı bir ampul olsa bile ne yazık ki israfı önlemek adına tasarrufu da satın almak zorunda. Her şey parayla..
Ceryan çarpması bu olsa gerek…
ESENLER’DE “ESENLER TİME” KERVANI BİR YILDIR İLERLİYOR…
ESENLER’DE “ESENLER TİME” KERVANI BİR YILDIR İLERLİYOR…
Yaklaşık bir yıl önce; “Bağımsız Ve Doğru Haber” alt başlığı ile alışılagelmiş hayat kurgusunu preslemek için “ESENLER TİME” olarak yayın hayatına başladık.
Bu sayede Esenler’de ezilmişlik perdesi artık bir nebze de olsa aralanacak demiştik. Bundan böyle Esenler Time kelime oyunlarına asla girmeden tarihe tanıklık edecek diye de eklemiştik. Şark kurnazı çığırtkanlığına, hurafe melanetine ve söylencelere hiç kapılmadan yoluna devam edecek sözü vermiştik.
Bir yıl geçti ve giden 2012’nin muhasebesi; Sözümüzde durduk ve duracağız…
Bu yalancı pehlivan peşrevli gidişata mim koymak, şerh düşmek için dil vadisinde haber vahası olacak korkmadan, çekinmeden, yılmadan demiş ve;
“Doğaçlama türetilen veya gerçeği yansıtan her cümlede, mısrada, paragrafta bile nakkaş, hattat dönemi dirilecek Esenler Time sütunlarında. O diriliş ofset baskılı itirazlara, karşıtlığa direnç katacak her harfiyle. Onun için; “Yalansızlığın ve yalınlığın yeni ve dürüst sesi” olacak Esenler Time. Aklın kapısını daima açık bırakacak modüllerinde.” Diye de eklemiştik.
Bu yoldan sapmamaya çalıştık ve çalışacağız…
Çağ ızdırabı yaşamamak için; “Esenler Time; Küçük çaplı çatışmalar yazıyı düzenler, haberi doğru rayına çeker bilinciyle Karagöz ve Hacivat perdesi kurmadan, intikamcı bir teknikten uzak, asla boşa niyaz etmeden, pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda daima bağımsızlığını koruyacak” dedik ve koruduk…
Dibe vuran ülkenin her küçük fırsatta ihtilalleştiğini bilerek ama içindeki bağlık-dağlık araziyi terk eylemeyerek, Esenler Time; “nerede durduğunu ve kim olduğunu asla saklamayacak. Dâhilde ve hariçte herkes bilecek onun rengini. Gizli saklı sığınakları, karşılık ödeyeceği korunakları bulunmayacak hiç. “Bir damlacık akıl göğü deler ve oradan bir ışık süzülür yeryüzüne, güneşi bile solda sıfır bırakan” inancıyla daime halkın içinde halkın yararına görevler üstlenecek” dedik.
Esenler Time hala tüm dediklerinde diretiyor diretecek de…
Esenler Time; “Dört kapıyı da geçtik, kırklara vardık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda dert çile yeşerdi topraktan her bahar. Toprağa, havaya, suya ve ateşe yazdık gerçekleri, fildişi kulelerde hiç okunmadı” serzenişiyle, Yanlış kurgulanan yarınların nice ayrıntısını görmezden gelenlere, aymazlık aynasındaki silik yüzlerin anlamsız beyanlarına, düz yanıtlarına ve boş temennilerine hiç aldanmayacak, usta ellerde mevcut lisanı değiştirecek dedik.
Ve Esenler Time Türkiye’deki değişimin-dönüşümün habercisi, her yenilik hareketinin gözlemcisi olmaya devam edecek…
Yani en başta söylediğimiz gibi; "Değişimin sözcüsü, cam kenarı tembelliğinin çift sütuna manşet gözcüsü ve Esenler’in suskunluğunun düş gücü zorlaması, haykırışı olacak" Esenler Time.
Esenler Time; teşbihte hata olmaz bu günden yarına “ Yedi tepelinin bir tanesi, asi ve hırçın dalgaların can köpüğü, yalın ama doğru kavgaların kınalısı, ekim devrimlerinin sevdalısı, yıkıcı bozgunların yakıcı darbelerin yaralısı, dürüstlüğün marka kalesi, yıkılmaz kalenin en yüksek burcu, sonsuzluğun eğrilmez bükülmez kulesi, gerçekçi iddiaların yılmaz savunucusu ibrası, yiğitliğin eksilmez narası, garibi gurabanın nidası, hayatın doğrucu Davut manası, zamanın kudretli asası, çotanağın inci tanesi, atomun parçalanamaz çekirdeği, azınlığın da çoğunluğun da güvencesi, ideal kent profilinin en prestijli rehberi, haraç mezatçılara yedi düveli düz tepsiye dizecek sur’un korkusu, çekinilesi güçlere asla uzlaşma önerisi yapmayacak ve en özel” olacak demiştik; hala sözlerimizin arkasındayız...
Esenler Time; Esenlerin Esenlerlinin umutları başka baharlara kalmasın diye, İleride sözle değil özle anılmak için var. Filikalarla umman aşmak için değil. Çünkü; "Denizde damlayız" hepimiz…
Yaklaşık bir yıl önce; “Bağımsız Ve Doğru Haber” alt başlığı ile alışılagelmiş hayat kurgusunu preslemek için “ESENLER TİME” olarak yayın hayatına başladık.
Bu sayede Esenler’de ezilmişlik perdesi artık bir nebze de olsa aralanacak demiştik. Bundan böyle Esenler Time kelime oyunlarına asla girmeden tarihe tanıklık edecek diye de eklemiştik. Şark kurnazı çığırtkanlığına, hurafe melanetine ve söylencelere hiç kapılmadan yoluna devam edecek sözü vermiştik.
Bir yıl geçti ve giden 2012’nin muhasebesi; Sözümüzde durduk ve duracağız…
Bu yalancı pehlivan peşrevli gidişata mim koymak, şerh düşmek için dil vadisinde haber vahası olacak korkmadan, çekinmeden, yılmadan demiş ve;
“Doğaçlama türetilen veya gerçeği yansıtan her cümlede, mısrada, paragrafta bile nakkaş, hattat dönemi dirilecek Esenler Time sütunlarında. O diriliş ofset baskılı itirazlara, karşıtlığa direnç katacak her harfiyle. Onun için; “Yalansızlığın ve yalınlığın yeni ve dürüst sesi” olacak Esenler Time. Aklın kapısını daima açık bırakacak modüllerinde.” Diye de eklemiştik.
Bu yoldan sapmamaya çalıştık ve çalışacağız…
Çağ ızdırabı yaşamamak için; “Esenler Time; Küçük çaplı çatışmalar yazıyı düzenler, haberi doğru rayına çeker bilinciyle Karagöz ve Hacivat perdesi kurmadan, intikamcı bir teknikten uzak, asla boşa niyaz etmeden, pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda daima bağımsızlığını koruyacak” dedik ve koruduk…
Dibe vuran ülkenin her küçük fırsatta ihtilalleştiğini bilerek ama içindeki bağlık-dağlık araziyi terk eylemeyerek, Esenler Time; “nerede durduğunu ve kim olduğunu asla saklamayacak. Dâhilde ve hariçte herkes bilecek onun rengini. Gizli saklı sığınakları, karşılık ödeyeceği korunakları bulunmayacak hiç. “Bir damlacık akıl göğü deler ve oradan bir ışık süzülür yeryüzüne, güneşi bile solda sıfır bırakan” inancıyla daime halkın içinde halkın yararına görevler üstlenecek” dedik.
Esenler Time hala tüm dediklerinde diretiyor diretecek de…
Esenler Time; “Dört kapıyı da geçtik, kırklara vardık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda dert çile yeşerdi topraktan her bahar. Toprağa, havaya, suya ve ateşe yazdık gerçekleri, fildişi kulelerde hiç okunmadı” serzenişiyle, Yanlış kurgulanan yarınların nice ayrıntısını görmezden gelenlere, aymazlık aynasındaki silik yüzlerin anlamsız beyanlarına, düz yanıtlarına ve boş temennilerine hiç aldanmayacak, usta ellerde mevcut lisanı değiştirecek dedik.
Ve Esenler Time Türkiye’deki değişimin-dönüşümün habercisi, her yenilik hareketinin gözlemcisi olmaya devam edecek…
Yani en başta söylediğimiz gibi; "Değişimin sözcüsü, cam kenarı tembelliğinin çift sütuna manşet gözcüsü ve Esenler’in suskunluğunun düş gücü zorlaması, haykırışı olacak" Esenler Time.
Esenler Time; teşbihte hata olmaz bu günden yarına “ Yedi tepelinin bir tanesi, asi ve hırçın dalgaların can köpüğü, yalın ama doğru kavgaların kınalısı, ekim devrimlerinin sevdalısı, yıkıcı bozgunların yakıcı darbelerin yaralısı, dürüstlüğün marka kalesi, yıkılmaz kalenin en yüksek burcu, sonsuzluğun eğrilmez bükülmez kulesi, gerçekçi iddiaların yılmaz savunucusu ibrası, yiğitliğin eksilmez narası, garibi gurabanın nidası, hayatın doğrucu Davut manası, zamanın kudretli asası, çotanağın inci tanesi, atomun parçalanamaz çekirdeği, azınlığın da çoğunluğun da güvencesi, ideal kent profilinin en prestijli rehberi, haraç mezatçılara yedi düveli düz tepsiye dizecek sur’un korkusu, çekinilesi güçlere asla uzlaşma önerisi yapmayacak ve en özel” olacak demiştik; hala sözlerimizin arkasındayız...
Esenler Time; Esenlerin Esenlerlinin umutları başka baharlara kalmasın diye, İleride sözle değil özle anılmak için var. Filikalarla umman aşmak için değil. Çünkü; "Denizde damlayız" hepimiz…
31 Aralık 2012 Pazartesi
"HOŞ GELDİN 2013, MUTLU YILLAR İNSANLIK…"
"HOŞ GELDİN 2013, MUTLU YILLAR İNSANLIK…"
Korkular ve zaafların inşa ettiği koskoca bir yıl daha geçti. Sönmemeye yalpalayan sarı ışığa akıl yatırmanın ifşa ettiği 2012 de geçti gidiyor ve 2013 kapı arasından bakıyor.
Yoğun ve yorucu bir yılı daha eskittik ve yenisini bekliyoruz. Dördüncü evresindeyiz yolsuzluğun bu günden şeytanı taşlasan ne fayda, taşlamasan ne zarar ayrıca ne yazar…
Yılın son yazısını yazmaya beynimiz elveriyor da elimiz varmıyor bir türlü. Zaten yazmak uzunca bir süredir bizce anlamını yitirdi.Yaz yaz nereye kadar sürecek bu işkence. Ancak yazı kendiliğinden iz sürmeye başlayınca ve kelimeler birbirine zamklanınca durmak yok diyoruz, direnmeye devam.
Gölgeye evrilmeden soylu sufi yarenliğini yaşamak bizimkisi kendi çapında. Soysuz, çapsızların topuna da ağlama efekti ayarlamak…
Yepyeni umutlarla, kapkara göğü yırtan fişeklerle, yaratılan renk cümbüşüyle, eksiksiz şölenlerle, karşıladığımız 2012’yi yine ayni şekilde uğurlayıp 2013’e yelken açacağız ve yeni yılı ağırlayacağız tam 365 gün süresince...
İnsanlık tarihini kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yönlendirdiğini çok iyi bilmemize karşın entrikacı niyetlere inat, umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2012 gelirken.
Hayatlara eşlik eden kişisel vaatlere aldırmadan, ülke için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiştik âcizane. Türküler, şarkılar, halaylar, horonlar eşliğinde hoş geldin demiştik yeni yıla. 2012’nin 365 günü, harala gürele ne çabuk geçti. “Göğe direk denize kapak olmaz” misali sırlar, serler, savlar yerlerde süründü yine. Her aklı başında bireyi dellendirecek, çıldırtacak, yığınla kötü olay yaşandı yine.
Kıyamet de kopmadı ayrıca…
Gündem oluşturmak için değil bu sözler gerçeğin kendisi; İnsanlık onuru yine hiçe sayıldı. Silivri ülkede en tanınan kaza oldu. Bir adımda gözaltılar la, baskı ve sömürü eksilmek bir yana arttıkça arttı. Hayıflandık, incindik, üzüldük, yerindik yine. Aslında klasik sayılabilecek tek bir cümle yeter dünyayı anlatmaya;
Eğer yaşamak denirse adına, yaşadık, bitti gitti...
Çalınan hayatları görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, palazlandırıldığı ve dahi ilahlaştırıldığı kuru gürültü harmanlaması bir yıl geçti kısacası. Yaşayıp görmek de yine bizim payımıza düştü.
Madrabazlıklar çelik kasalarda, ağır ahşap dolaplarda saklandıkça ve tüm gizli saklılar en umulmadık anlarda savruldukça, saçıldıkça, yaşam zembereği boşanır saray yavrularının da. Ebabil kuşlarının kanat çırpması da çare olmaz o vakit sultan saltanatına.
Sürgünler yaşanır, yaşatılır öz memlekette...
Enikonu özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar tebaalar yaratılmaya çalışılan günümüzde, kumpaslara gelmeden eski ve yeni yıl adına, özgürleşecek toplum adına, yaşayıp yaşatabilme niyetliliğiyle doğruları haykırmaktan, nefes aldığımız sürece asla çekinmeyeceğiz.
Çekinmeyiz kimseden, çekinmeyiz sonsuzluk cetvelinden…
Yeni yılda da envanterini bilançosunu tutacağız hayatın. Çok olan şeyin değeri azdır bilinciyle, ne birilerinin borazancılığını yaparız ne de birilerinin kıyamet sur’unu üfleriz. Açıkçası, çözüm odaklı rekabet, dengesizleştirilemeyecek bir muhalefet ve düşmeyecek bir değer peşindeyiz.
Sözün bittiği yerde ise kurtarıcı, kahraman, can simidi aramamak içindir tüm çabamız.
Zaten tutkularımızı yıllar var ki babamız adındaki bir şehirde bıraktık ve umutlarımızı kara toprağa gömdük filiz filiz.Şimdi ise beş deste hayat gülü elimizde ve dikenleri avucumuzu kanatıyor sevdayla.
Uzak ve erişilmez değil hiçbir şey. Boş saatler muskacısının boş vaatlerine kanmadan, inanmadan Ülkemiz güzelliklerle dolsun, Engeller ve ayrımcılık ortadan kalksın,barış özlemiyle yanıp tutuşmalar son bulsun istiyoruz sadece.
2013 sonunda böylesi karamsar bir yazı kaleme almamak dileğiyle, karşıladığımız gibi uğurlayabileceğimiz bir yeni yıldır bütün arzumuz…
Korkular ve zaafların inşa ettiği koskoca bir yıl daha geçti. Sönmemeye yalpalayan sarı ışığa akıl yatırmanın ifşa ettiği 2012 de geçti gidiyor ve 2013 kapı arasından bakıyor.
Yoğun ve yorucu bir yılı daha eskittik ve yenisini bekliyoruz. Dördüncü evresindeyiz yolsuzluğun bu günden şeytanı taşlasan ne fayda, taşlamasan ne zarar ayrıca ne yazar…
Yılın son yazısını yazmaya beynimiz elveriyor da elimiz varmıyor bir türlü. Zaten yazmak uzunca bir süredir bizce anlamını yitirdi.Yaz yaz nereye kadar sürecek bu işkence. Ancak yazı kendiliğinden iz sürmeye başlayınca ve kelimeler birbirine zamklanınca durmak yok diyoruz, direnmeye devam.
Gölgeye evrilmeden soylu sufi yarenliğini yaşamak bizimkisi kendi çapında. Soysuz, çapsızların topuna da ağlama efekti ayarlamak…
Yepyeni umutlarla, kapkara göğü yırtan fişeklerle, yaratılan renk cümbüşüyle, eksiksiz şölenlerle, karşıladığımız 2012’yi yine ayni şekilde uğurlayıp 2013’e yelken açacağız ve yeni yılı ağırlayacağız tam 365 gün süresince...
İnsanlık tarihini kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yönlendirdiğini çok iyi bilmemize karşın entrikacı niyetlere inat, umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2012 gelirken.
Hayatlara eşlik eden kişisel vaatlere aldırmadan, ülke için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiştik âcizane. Türküler, şarkılar, halaylar, horonlar eşliğinde hoş geldin demiştik yeni yıla. 2012’nin 365 günü, harala gürele ne çabuk geçti. “Göğe direk denize kapak olmaz” misali sırlar, serler, savlar yerlerde süründü yine. Her aklı başında bireyi dellendirecek, çıldırtacak, yığınla kötü olay yaşandı yine.
Kıyamet de kopmadı ayrıca…
Gündem oluşturmak için değil bu sözler gerçeğin kendisi; İnsanlık onuru yine hiçe sayıldı. Silivri ülkede en tanınan kaza oldu. Bir adımda gözaltılar la, baskı ve sömürü eksilmek bir yana arttıkça arttı. Hayıflandık, incindik, üzüldük, yerindik yine. Aslında klasik sayılabilecek tek bir cümle yeter dünyayı anlatmaya;
Eğer yaşamak denirse adına, yaşadık, bitti gitti...
Çalınan hayatları görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, palazlandırıldığı ve dahi ilahlaştırıldığı kuru gürültü harmanlaması bir yıl geçti kısacası. Yaşayıp görmek de yine bizim payımıza düştü.
Madrabazlıklar çelik kasalarda, ağır ahşap dolaplarda saklandıkça ve tüm gizli saklılar en umulmadık anlarda savruldukça, saçıldıkça, yaşam zembereği boşanır saray yavrularının da. Ebabil kuşlarının kanat çırpması da çare olmaz o vakit sultan saltanatına.
Sürgünler yaşanır, yaşatılır öz memlekette...
Enikonu özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar tebaalar yaratılmaya çalışılan günümüzde, kumpaslara gelmeden eski ve yeni yıl adına, özgürleşecek toplum adına, yaşayıp yaşatabilme niyetliliğiyle doğruları haykırmaktan, nefes aldığımız sürece asla çekinmeyeceğiz.
Çekinmeyiz kimseden, çekinmeyiz sonsuzluk cetvelinden…
Yeni yılda da envanterini bilançosunu tutacağız hayatın. Çok olan şeyin değeri azdır bilinciyle, ne birilerinin borazancılığını yaparız ne de birilerinin kıyamet sur’unu üfleriz. Açıkçası, çözüm odaklı rekabet, dengesizleştirilemeyecek bir muhalefet ve düşmeyecek bir değer peşindeyiz.
Sözün bittiği yerde ise kurtarıcı, kahraman, can simidi aramamak içindir tüm çabamız.
Zaten tutkularımızı yıllar var ki babamız adındaki bir şehirde bıraktık ve umutlarımızı kara toprağa gömdük filiz filiz.Şimdi ise beş deste hayat gülü elimizde ve dikenleri avucumuzu kanatıyor sevdayla.
Uzak ve erişilmez değil hiçbir şey. Boş saatler muskacısının boş vaatlerine kanmadan, inanmadan Ülkemiz güzelliklerle dolsun, Engeller ve ayrımcılık ortadan kalksın,barış özlemiyle yanıp tutuşmalar son bulsun istiyoruz sadece.
2013 sonunda böylesi karamsar bir yazı kaleme almamak dileğiyle, karşıladığımız gibi uğurlayabileceğimiz bir yeni yıldır bütün arzumuz…
KENTSEL DÖNÜŞÜM MACERASI; “SOL GÖSTERİP SAĞ VURMAK”…
KENTSEL DÖNÜŞÜM MACERASI; “SOL GÖSTERİP SAĞ VURMAK”…
Şu sıralar İstanbul’da kentsel dönüşüm üzerine bir panel, konferans, sempozyum, furyası var. İktidarı muhalefeti bu bilgi şölenlerinde vatandaşları kendi bakış açısıyla nasiplendiriyorlar. Yani rüzgâr ekiliyor vilayet vilayet, ilçe ilçe yakında vira fırtına biçilir mahalle mahalle…
Dağ fare doğurunca…
Esenler’de en son yapılan; en özel anların resmi mekânında, en ana muhalefet partisinin düzenlediği, en kentsel dönüşüm ve yenileme bizim işimiz paneline dinleyici-konuk olunca, iktidarın “en sol gösterilip sağ vurduğunu” iyice anlamış olduk galiba.
Evet, panelden geçtik, sanki kongre kuruldu Esenler’de; insanları deprem değil binalar öldürür…
Bizce de; Aşırı göç alan kentlerde zamanla oluşan gecekondulaşma ve çarpık yapılaşmanın en doğal sonucudur kentsel dönüşüm. Ayrıca insanları afet güvenli yapılara kavuşturmak, gecekondu bölgelerini çağdaş yaşam alanlarına çevirmek başta devletin sonra belediyelerin temel görevidir. Anayasada layığını ve karşılığını bulan insan hakları, mülkiyet hakları, barınma hakkı ve eşitlik ilkesi uyarınca şekillendirilmiş kentsel dönüşüme de aklı başında hiç kimse özellikle siyasi emeller uğruna hayır demez, boşuna direnmez, karşı da durmaz.
Billboardlara asılmış rengârenk fotoğraflara bakıldığında en cennet ilçe görünen, aslı potemkin zıhlısı Esenler’de; en muhalefet parti panelinde, en yerli 90 yıllık Esenlerli bir tanıdığın atış alanına girmesinden, kentsel dönüşüme Dim-Dik duruşunu gözlemleyince;
Ortada “ Ortada vatandaşı hissettirmeden ve kamuoyuna çaktırmadan inceden mağdur eden veya edecek izlenimi veren, nedense hangi beklentileri karşılamak için mağduriyet riskini en aza indirgeyememiş, afet riskini de azaltmaktan oldukça uzak, riskli alan-riskli yapı ilanı papyonvari, planı projesi, yedeği olmayan, parçalı-parçacı anlayışla ve bohçacı hızıyla dizayn edilmiş” en azı iki sene hakikateni ömür boyu sürecek, gelecek kuşaklara da sirayet edecek en kentsel dönüşümle karşı karşıya kalınacağını ve saflaşılacağını bir güzel anladık…
Ve anlamayanlar, anlaşılamayanlar ve anlaşmayanlar için, bilip duyup görüp üç maymunu oynayan sahte aktörler için de bazı saptamalarda bulunmayı bir borç bildik; 50 yıllık bir Esenlerli olarak…
Atadan babadan kalmış arsa, arazi, bina ve toprağa bile hâkim olunamayacak bir düzen dayatmasına evrilecek gibi kentsel dönüşüm adına yaşananlar veya yaşanacaklar. Hani miras helal’di…
Niyetimiz halisanedir denilerek, vatandaşları hayırsız evlat konumuna düşürüveren, göçe zorlayan veya alışmışlığının dışında “yanaşık düzen konserve dairelerde yaşamaya” mecbur ve mahkum eden, 100 yıl sonra dahi acısı sancısı halen süren göçleri ve nüfus mübadelelerini anımsatan ve dayatan, depremle gündeme sokulan ama depremsel odaklılıktan kaydırılan bu kentsel dönüşüm; maalesef rantsal paylaşımın ıtırlı kokularını duyumsatıyor orta sınıf vatandaşlarına…
Ülkeyi inşaat sektörü ile büyütelim, ekonomiyi hareketlendirelim hevesiyle, iki günde alelacele görüşülen 16 Mayıs 2012 de mecliste onanan 6306 sayılı yasayla;
“Afette en hasar görecekler diye 6,5 milyon binanın yıkılmasıyla büyük sermayeye arsa üretmek ve peydahlanan arsalara devlet eliyle taşaron ortaklar marifetiyle “en akıllı rezidanslar” ve en ananeye uzak karakterli avm-ler perdahlamak ve en son boş kalmış alanlara da afetengiz mantıkla hükmederek gökdelenler koymak, kentsel dönüşüm” ise eğer sözleşmelere parmak basacak ahalinin vay haline…
Oysa ki; Katılımcı, eşitlikçi, ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen, tarihsel dokuyu koruyan, çevreyi bozmayan, kirlenmeyi azaltan, istihdam yaratıcı ve doğal afetlere karşı güvenlik için binaları yenileme, iyileştirme, dirençlendirme veya yeni mimari anlayışlarla en yeniyi yerinde uygulama işiyse kentsel dönüşüm kapsam içindekiler yasada açıkça belirtilmeyen her türlü sözleşmeye dahi gönül rahatlığı ile basar imzaları.
Ancak civardaki örneklerle sabit; konutların satın alınabilirliğin kaymak tabakaya kayması, malın asıl sahibi yoksulu hiç gözetmeyen, yoksulu dezavantajlı varsılı avantajlı kılan, her açık alana ultra katlı ucubeler konduran, yapılaşma oranını artıran, nüfus yoğunluğu ve denetimini hırpalayan, yaşayanların sosyal dengesindeki uçurumu artıran, kimliği sorgulayan kimlikleri korumayan, planlama ve şehir planlamacılığından ırak, pazarlık pazarlama ve alışveriş kolaylığı zengine paslanmış bir soylulaştırma ve soygunlaştırma yaşatıyorsa kentsel dönüşüm evi barkı güme gidecekler gelecek kaygısıyla basmaz imzayı.
Aslan fareye boğdurulur…
Esenler özeline gelince; bir yanı tem otoyolu bir yanı e5 olunca, orta kısımdaki üstünde bina olsun olmasın o toprak parçası en bulunmaz hint kumaşı olunca, mevkisel açıdan diğer ilçeleri yakalayınca en “asla doymayan açlar ve her gördüğüne iştahı kabaranların” en gözüne battı Esenler.
Ülkenin Kentsel dönüşüm startı Esenler’den verilmek suretiyle önemsendiği en açık bu topraklarda, en hazır görülen üç beş mahallede en enteresan uygulamalar harfiyen başlatıldı. Öyle ki aklıselimlere “iyi uçuşlar” dedirten bazda ve dozda.
Umarız; kentsel dönüşüm yoluyla “Esenler Esenleri yaşayan orta sınıfın elinden alınıp üst sınıfların eline bırakılmaz. Bu mahallelerde yükselecek bloklar yüksek kesim insanların rantiyesi olmaz. Dileriz, böyle bir paylaşım ve paylaştırım peşine düşmezler ve yalancı dünyaya aldanmaz ağır yöneticiler.”
Bu hafiflik akılları çelerse eğer yapı stoğu on yılda onbeşbine vurmuş Esenler’de bir deli rüzgar eser ki birilerinin en baba vurgunu yemesi de o vakit kaçınılmaz olur.
Ayrıca ” kentsel dönüşüm imar planları ile uygulanmalıdır. Plan yoksa ve küçük göze batmayan plan tadilleri ile hırsızlık yapılıyorsa, acayip anlaşmalar dayatılarak değerlenmiş yerler ucuz pazarlıklarla halkın elinden alınıyorsa, toki-kiptaş eliyle deprem korkutulmasıyla rantın yüksek olduğu yer ve araziler dönüşüme tabi tutuluyorsa, otopark hesabından belediye başkanlarının posterleri bastırılıyorsa, reklam harcamalarına aktarımlar vatandaşın otoparkından geçiyorsa, kamunun görevi plan yapmak” der birileri.
Vatandaşın yolunu açmak yerine kapatan, açıkça inşaat müteahhitliğine ve emlakçiliğe soyunan belediyelerle, hazine arazilerine ticaret merkezi yapmaktan ve atıp tutmaktan başka proje üretemeyen belediye başkanları ile, toplumu aydınlatmaktan uzak siyasiler ve stkcılarla, gerçeği dillendirmeyen medyasıyla “binmişiz kentsel dönüşüm alametine gidiyoruz kıyamete” demek de caiz olur…
Mayaların takviminin kıyamet mayası tutmadı ama biz göle maya çalanlardan geliyoruz. Tutsa da tutmasa da mayalarız. Deprem riski bulunsa da bulunmasa da Kentsel dönüşürüz. Yıkmazsan yıkarız. Yapmazsan elinden alırız. Verirsek biz istediğimiz kadar istediğimize veririz. Mahallende kalmayı isteyemezsin. Komşun hemşerin gökkubbede bir hayal olur. Yeşil alan ve park isteyemezsin. Yeni yapılacak konut için mutlaka borçlanacaksın. Projedeki payın ve yerin alımgücü zayıf müşteriden öte gitmeyecek. Al sana küçük kıyamet…
Bilmeden anlamadan imza koydun ise eğer yandın söylentileri egemen şu kentsel dönüşüm süzgecine. İtiraz hakkı var kullanabilirsin ama gidişatı engelleyemezsin. Bireysel takılsan sesin çıkmaz, çoğulculuğa aldansan sesin kesilir. Ne tür bir konuta ışınlandığını soramazsın, araştıramazsın. Barınmak hakkı anayasal ve en kutsal haktır ve güvenmek istersin fakat güvenemezsin. Oysa karşıda devlet bu yakada millet.
Üsküdar'da sabah olunca...
İllet olursun velakin ikiden biri olmanın bu en doğal tek kutuplu kentsel sonuçlarına boyun eğersin ve dönüşürsün. Allah devletimize zarar vermesin…
Kadersizlik; Maket projesi bile maketlendirilmeden paketlenen kentsel dönüşüm sahası ve alanları içinde kalmak…
Bu kadersizlik muammasında bu kısmetsiz yazıyı kaleme almak da bize düştü. Bu işin asıl suçlusu leyhte ve alyhte tebliğleyen tüm panelistler. Yasayı çıkaran ve yasaya takılan tüm yönetimler. Bizim kimseye bir garezimiz yok böyle biline ama hesabımız var…
Şu sıralar İstanbul’da kentsel dönüşüm üzerine bir panel, konferans, sempozyum, furyası var. İktidarı muhalefeti bu bilgi şölenlerinde vatandaşları kendi bakış açısıyla nasiplendiriyorlar. Yani rüzgâr ekiliyor vilayet vilayet, ilçe ilçe yakında vira fırtına biçilir mahalle mahalle…
Dağ fare doğurunca…
Esenler’de en son yapılan; en özel anların resmi mekânında, en ana muhalefet partisinin düzenlediği, en kentsel dönüşüm ve yenileme bizim işimiz paneline dinleyici-konuk olunca, iktidarın “en sol gösterilip sağ vurduğunu” iyice anlamış olduk galiba.
Evet, panelden geçtik, sanki kongre kuruldu Esenler’de; insanları deprem değil binalar öldürür…
Bizce de; Aşırı göç alan kentlerde zamanla oluşan gecekondulaşma ve çarpık yapılaşmanın en doğal sonucudur kentsel dönüşüm. Ayrıca insanları afet güvenli yapılara kavuşturmak, gecekondu bölgelerini çağdaş yaşam alanlarına çevirmek başta devletin sonra belediyelerin temel görevidir. Anayasada layığını ve karşılığını bulan insan hakları, mülkiyet hakları, barınma hakkı ve eşitlik ilkesi uyarınca şekillendirilmiş kentsel dönüşüme de aklı başında hiç kimse özellikle siyasi emeller uğruna hayır demez, boşuna direnmez, karşı da durmaz.
Billboardlara asılmış rengârenk fotoğraflara bakıldığında en cennet ilçe görünen, aslı potemkin zıhlısı Esenler’de; en muhalefet parti panelinde, en yerli 90 yıllık Esenlerli bir tanıdığın atış alanına girmesinden, kentsel dönüşüme Dim-Dik duruşunu gözlemleyince;
Ortada “ Ortada vatandaşı hissettirmeden ve kamuoyuna çaktırmadan inceden mağdur eden veya edecek izlenimi veren, nedense hangi beklentileri karşılamak için mağduriyet riskini en aza indirgeyememiş, afet riskini de azaltmaktan oldukça uzak, riskli alan-riskli yapı ilanı papyonvari, planı projesi, yedeği olmayan, parçalı-parçacı anlayışla ve bohçacı hızıyla dizayn edilmiş” en azı iki sene hakikateni ömür boyu sürecek, gelecek kuşaklara da sirayet edecek en kentsel dönüşümle karşı karşıya kalınacağını ve saflaşılacağını bir güzel anladık…
Ve anlamayanlar, anlaşılamayanlar ve anlaşmayanlar için, bilip duyup görüp üç maymunu oynayan sahte aktörler için de bazı saptamalarda bulunmayı bir borç bildik; 50 yıllık bir Esenlerli olarak…
Atadan babadan kalmış arsa, arazi, bina ve toprağa bile hâkim olunamayacak bir düzen dayatmasına evrilecek gibi kentsel dönüşüm adına yaşananlar veya yaşanacaklar. Hani miras helal’di…
Niyetimiz halisanedir denilerek, vatandaşları hayırsız evlat konumuna düşürüveren, göçe zorlayan veya alışmışlığının dışında “yanaşık düzen konserve dairelerde yaşamaya” mecbur ve mahkum eden, 100 yıl sonra dahi acısı sancısı halen süren göçleri ve nüfus mübadelelerini anımsatan ve dayatan, depremle gündeme sokulan ama depremsel odaklılıktan kaydırılan bu kentsel dönüşüm; maalesef rantsal paylaşımın ıtırlı kokularını duyumsatıyor orta sınıf vatandaşlarına…
Ülkeyi inşaat sektörü ile büyütelim, ekonomiyi hareketlendirelim hevesiyle, iki günde alelacele görüşülen 16 Mayıs 2012 de mecliste onanan 6306 sayılı yasayla;
“Afette en hasar görecekler diye 6,5 milyon binanın yıkılmasıyla büyük sermayeye arsa üretmek ve peydahlanan arsalara devlet eliyle taşaron ortaklar marifetiyle “en akıllı rezidanslar” ve en ananeye uzak karakterli avm-ler perdahlamak ve en son boş kalmış alanlara da afetengiz mantıkla hükmederek gökdelenler koymak, kentsel dönüşüm” ise eğer sözleşmelere parmak basacak ahalinin vay haline…
Oysa ki; Katılımcı, eşitlikçi, ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen, tarihsel dokuyu koruyan, çevreyi bozmayan, kirlenmeyi azaltan, istihdam yaratıcı ve doğal afetlere karşı güvenlik için binaları yenileme, iyileştirme, dirençlendirme veya yeni mimari anlayışlarla en yeniyi yerinde uygulama işiyse kentsel dönüşüm kapsam içindekiler yasada açıkça belirtilmeyen her türlü sözleşmeye dahi gönül rahatlığı ile basar imzaları.
Ancak civardaki örneklerle sabit; konutların satın alınabilirliğin kaymak tabakaya kayması, malın asıl sahibi yoksulu hiç gözetmeyen, yoksulu dezavantajlı varsılı avantajlı kılan, her açık alana ultra katlı ucubeler konduran, yapılaşma oranını artıran, nüfus yoğunluğu ve denetimini hırpalayan, yaşayanların sosyal dengesindeki uçurumu artıran, kimliği sorgulayan kimlikleri korumayan, planlama ve şehir planlamacılığından ırak, pazarlık pazarlama ve alışveriş kolaylığı zengine paslanmış bir soylulaştırma ve soygunlaştırma yaşatıyorsa kentsel dönüşüm evi barkı güme gidecekler gelecek kaygısıyla basmaz imzayı.
Aslan fareye boğdurulur…
Esenler özeline gelince; bir yanı tem otoyolu bir yanı e5 olunca, orta kısımdaki üstünde bina olsun olmasın o toprak parçası en bulunmaz hint kumaşı olunca, mevkisel açıdan diğer ilçeleri yakalayınca en “asla doymayan açlar ve her gördüğüne iştahı kabaranların” en gözüne battı Esenler.
Ülkenin Kentsel dönüşüm startı Esenler’den verilmek suretiyle önemsendiği en açık bu topraklarda, en hazır görülen üç beş mahallede en enteresan uygulamalar harfiyen başlatıldı. Öyle ki aklıselimlere “iyi uçuşlar” dedirten bazda ve dozda.
Umarız; kentsel dönüşüm yoluyla “Esenler Esenleri yaşayan orta sınıfın elinden alınıp üst sınıfların eline bırakılmaz. Bu mahallelerde yükselecek bloklar yüksek kesim insanların rantiyesi olmaz. Dileriz, böyle bir paylaşım ve paylaştırım peşine düşmezler ve yalancı dünyaya aldanmaz ağır yöneticiler.”
Bu hafiflik akılları çelerse eğer yapı stoğu on yılda onbeşbine vurmuş Esenler’de bir deli rüzgar eser ki birilerinin en baba vurgunu yemesi de o vakit kaçınılmaz olur.
Ayrıca ” kentsel dönüşüm imar planları ile uygulanmalıdır. Plan yoksa ve küçük göze batmayan plan tadilleri ile hırsızlık yapılıyorsa, acayip anlaşmalar dayatılarak değerlenmiş yerler ucuz pazarlıklarla halkın elinden alınıyorsa, toki-kiptaş eliyle deprem korkutulmasıyla rantın yüksek olduğu yer ve araziler dönüşüme tabi tutuluyorsa, otopark hesabından belediye başkanlarının posterleri bastırılıyorsa, reklam harcamalarına aktarımlar vatandaşın otoparkından geçiyorsa, kamunun görevi plan yapmak” der birileri.
Vatandaşın yolunu açmak yerine kapatan, açıkça inşaat müteahhitliğine ve emlakçiliğe soyunan belediyelerle, hazine arazilerine ticaret merkezi yapmaktan ve atıp tutmaktan başka proje üretemeyen belediye başkanları ile, toplumu aydınlatmaktan uzak siyasiler ve stkcılarla, gerçeği dillendirmeyen medyasıyla “binmişiz kentsel dönüşüm alametine gidiyoruz kıyamete” demek de caiz olur…
Mayaların takviminin kıyamet mayası tutmadı ama biz göle maya çalanlardan geliyoruz. Tutsa da tutmasa da mayalarız. Deprem riski bulunsa da bulunmasa da Kentsel dönüşürüz. Yıkmazsan yıkarız. Yapmazsan elinden alırız. Verirsek biz istediğimiz kadar istediğimize veririz. Mahallende kalmayı isteyemezsin. Komşun hemşerin gökkubbede bir hayal olur. Yeşil alan ve park isteyemezsin. Yeni yapılacak konut için mutlaka borçlanacaksın. Projedeki payın ve yerin alımgücü zayıf müşteriden öte gitmeyecek. Al sana küçük kıyamet…
Bilmeden anlamadan imza koydun ise eğer yandın söylentileri egemen şu kentsel dönüşüm süzgecine. İtiraz hakkı var kullanabilirsin ama gidişatı engelleyemezsin. Bireysel takılsan sesin çıkmaz, çoğulculuğa aldansan sesin kesilir. Ne tür bir konuta ışınlandığını soramazsın, araştıramazsın. Barınmak hakkı anayasal ve en kutsal haktır ve güvenmek istersin fakat güvenemezsin. Oysa karşıda devlet bu yakada millet.
Üsküdar'da sabah olunca...
İllet olursun velakin ikiden biri olmanın bu en doğal tek kutuplu kentsel sonuçlarına boyun eğersin ve dönüşürsün. Allah devletimize zarar vermesin…
Kadersizlik; Maket projesi bile maketlendirilmeden paketlenen kentsel dönüşüm sahası ve alanları içinde kalmak…
Bu kadersizlik muammasında bu kısmetsiz yazıyı kaleme almak da bize düştü. Bu işin asıl suçlusu leyhte ve alyhte tebliğleyen tüm panelistler. Yasayı çıkaran ve yasaya takılan tüm yönetimler. Bizim kimseye bir garezimiz yok böyle biline ama hesabımız var…
17 Aralık 2012 Pazartesi
“MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS” VE
“MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS” VE
TİCARET…
Mevlana Celalettin-i Rumi’nin hayatı ve şahsiyeti, maddiyatı ve maneviyatı üzerine ne inceleme kitapları, ne bilimsel tezler ne romanlar yazıldı…
Yaşamak için kayda çekilmesi gerekenleri biz de bulup çıkarıyoruz ama asıl gerçeklik yazmak, güzel yazmak. Hele şöyle bir beyiti bildikten sonra yazamamaktır mesele;
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.”
Tıpkı sonsuz aşk ve gönüller sultanı Mevlana’dan ve temeli dinsel, kaynağı kurallı kaideli bir ritüel olan Şeb-i Arus’dan dem vurabilmek gibi.
Zor zanaat yazmak; kelime bir yana bir hecede, bir harfte yanmak gibi. Şu garip bencileyin yazıdaki başlık gibi, “Mevlana ve Şeb-i Arus ve ticareti”…
30 Eylül 1207 ile 17 Aralık 1273 arası yaşamış Mevlana.
“Ayet ayet Kur’an ın bütün manası edepten ibarettir.” Düsturuyla ilahi aşk ateşine ömrünü adamıştır Mevlana. İsminde gizli Rumi’yi yaşamıştır yıllarca. Yani Mevlana Anadolu’dur, Anadolu o’dur…
Mevlana Celaletin-i Rumi Anadolu’dur dolu dolu.
“Ümitsizlik semtine gitme ümitler vardır, Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır.”
Ölçütünde aşka bitmeyen bir yürüyüş, büyük bir göçtür Mevlana. Mevlana tasavvufunda gaye kulluk ve yokluktur. Daima sönmez bir aşktan beslenir yaratılış ve hayatın anlamı. Mevlana tasavvufunun asıl esası gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır, olunabilir ise.
Mevlana; “ Alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllülük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemal, kemalde hiçlik” tir…
Gerçek varlık kapısına ulaşmak, varlık makamına erişmektir tüm hedef;
“Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri başköşe sanırsın ama kapıda kalakalmışsın.”
Mevlana bir 17 Aralık gecesi Mevla’ya erişme çaba ve çilesini tamamlamış ve ebediyete doğmuştur aşkla. İşte “Şeb-i Arus” da budur…
La makamında dolaşıp durmak gereksiz; Mesnevisini pek okuyup, anlayan, dersler çıkaran yok ama Şeb-i Arus’u görmeyen de yok gibi.
Post, posta tutkulu saygı, ağırdan hafiften en ağıra selamlaşma, semazenler ve müzik eşliğinde, içten dışa, yerden göğe devinen görsel bir şölendir Mevlevi semaı. Semaı ile tanınan ve anımsanan Şeb-i Arus törenleri de bir hittir dosta düşmana sergilenen.
İlk izlenişte pür dikkat heyecan, sonrasında göstermelik aşk, sonrası…
“ Mevlana bir gün kuyumcular çarşısında bir dükkânın önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için altın dövmektedir usta ve çırakları. Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyar Mevlana. Melodik tınıdan cezbelenir ve vecd ile sema etmeye başlar…”
Semazen döndükçe dünyanın başı döner. Dünya döndükçe de kadınlı erkekli semazenler döner.
İslamik kapitalizm asırlar sonra aklı nefse esir kılan dayatırlarına devam eder ve işi ticarileştirir. Bilmem kaçıncı geleneksel fonda gelsin anma törenleri, gelsin zamanlı zamansız şebi aruzlar, gitsin tasavvufi şarkı konserleri. Ve yetmiş iki buçuk millet dönsün bu dönencede. Dönenleri izlesinler, Mevlana ve semazen kolyeli küpeli bayanlar, semazen yüzüklü beyler; şebi aruz kardeşliğini yaşasınlar yeter ki Devlet erkanıyla...
Oysa Mevlana bir yolcudur, yol göstericidir. Gönül çeperlerine ışıltısı vuran bir güneştir Mevlana. Dünya döndükçe binlerce yıla doğuştur Şeb-i arus;
“Ben yetmiş iki milletle beraberim”…
Ve bir cümledir insanlığa emaneti;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir”…
TİCARET…
Mevlana Celalettin-i Rumi’nin hayatı ve şahsiyeti, maddiyatı ve maneviyatı üzerine ne inceleme kitapları, ne bilimsel tezler ne romanlar yazıldı…
Yaşamak için kayda çekilmesi gerekenleri biz de bulup çıkarıyoruz ama asıl gerçeklik yazmak, güzel yazmak. Hele şöyle bir beyiti bildikten sonra yazamamaktır mesele;
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.”
Tıpkı sonsuz aşk ve gönüller sultanı Mevlana’dan ve temeli dinsel, kaynağı kurallı kaideli bir ritüel olan Şeb-i Arus’dan dem vurabilmek gibi.
Zor zanaat yazmak; kelime bir yana bir hecede, bir harfte yanmak gibi. Şu garip bencileyin yazıdaki başlık gibi, “Mevlana ve Şeb-i Arus ve ticareti”…
30 Eylül 1207 ile 17 Aralık 1273 arası yaşamış Mevlana.
“Ayet ayet Kur’an ın bütün manası edepten ibarettir.” Düsturuyla ilahi aşk ateşine ömrünü adamıştır Mevlana. İsminde gizli Rumi’yi yaşamıştır yıllarca. Yani Mevlana Anadolu’dur, Anadolu o’dur…
Mevlana Celaletin-i Rumi Anadolu’dur dolu dolu.
“Ümitsizlik semtine gitme ümitler vardır, Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır.”
Ölçütünde aşka bitmeyen bir yürüyüş, büyük bir göçtür Mevlana. Mevlana tasavvufunda gaye kulluk ve yokluktur. Daima sönmez bir aşktan beslenir yaratılış ve hayatın anlamı. Mevlana tasavvufunun asıl esası gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır, olunabilir ise.
Mevlana; “ Alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllülük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemal, kemalde hiçlik” tir…
Gerçek varlık kapısına ulaşmak, varlık makamına erişmektir tüm hedef;
“Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri başköşe sanırsın ama kapıda kalakalmışsın.”
Mevlana bir 17 Aralık gecesi Mevla’ya erişme çaba ve çilesini tamamlamış ve ebediyete doğmuştur aşkla. İşte “Şeb-i Arus” da budur…
La makamında dolaşıp durmak gereksiz; Mesnevisini pek okuyup, anlayan, dersler çıkaran yok ama Şeb-i Arus’u görmeyen de yok gibi.
Post, posta tutkulu saygı, ağırdan hafiften en ağıra selamlaşma, semazenler ve müzik eşliğinde, içten dışa, yerden göğe devinen görsel bir şölendir Mevlevi semaı. Semaı ile tanınan ve anımsanan Şeb-i Arus törenleri de bir hittir dosta düşmana sergilenen.
İlk izlenişte pür dikkat heyecan, sonrasında göstermelik aşk, sonrası…
“ Mevlana bir gün kuyumcular çarşısında bir dükkânın önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için altın dövmektedir usta ve çırakları. Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyar Mevlana. Melodik tınıdan cezbelenir ve vecd ile sema etmeye başlar…”
Semazen döndükçe dünyanın başı döner. Dünya döndükçe de kadınlı erkekli semazenler döner.
İslamik kapitalizm asırlar sonra aklı nefse esir kılan dayatırlarına devam eder ve işi ticarileştirir. Bilmem kaçıncı geleneksel fonda gelsin anma törenleri, gelsin zamanlı zamansız şebi aruzlar, gitsin tasavvufi şarkı konserleri. Ve yetmiş iki buçuk millet dönsün bu dönencede. Dönenleri izlesinler, Mevlana ve semazen kolyeli küpeli bayanlar, semazen yüzüklü beyler; şebi aruz kardeşliğini yaşasınlar yeter ki Devlet erkanıyla...
Oysa Mevlana bir yolcudur, yol göstericidir. Gönül çeperlerine ışıltısı vuran bir güneştir Mevlana. Dünya döndükçe binlerce yıla doğuştur Şeb-i arus;
“Ben yetmiş iki milletle beraberim”…
Ve bir cümledir insanlığa emaneti;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir”…
13 Aralık 2012 Perşembe
"Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…
"Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…
Güzel Esenler Projesi geçen günlerde ulusal basına da yansıyan şekliyle ne potemkin mahallesi, ne potemkin panosu diye adlandırılmalıdır. Ülkede alay konusu edilen bu proje hiç şaşmamak gerek birilerinden, bir yerlerden ödül mödül bile alabilir. Alsın varsın. Ama adı “potemkin zırhlısı” diye anılmalı bu Güzel Esenler Projesi’nin. Oturup sessiz film izlemek yerine dayanılmaz hayat şartlarından bezmişliğe ayaklanma olacak ise eğer bu imkânsızlığın resmi panosu, kimsenin kuşkusu olmasın her zırh gün gelir delinir.
Peki, neydi bu Güzel Esenler Projesi adıyla müstesna“potemkin zırhlısı”…
Yaklaşık üç yıl önce iki gazeteci arkadaşımla başkanlık makamında başkanın bizzat kendisinden ‘alın size bir bomba haber’ başlığında dinlediğimiz ve resimlerini gördüğümüz proje idi güzel Esenler projesi.
O gün bu proje için Belediye Başkanı; ‘Belediye beş kuruş harcamayacak’ demişti. Resimlerin üzerinde projeye sponsor olan devlet kurumunun logoları da vardı. Başkan; ‘ %90 anlaştık ama şimdilik sponsorun adını vermeyin; Maliyetin %80’i sponsor kalanı ise evi boyananlardan kredilendirilerek karşılanacak’ diyerek projenin mali kısmını da özetlemişti.
Belki de basın olarak ilk bize açıklanmış bu proje zaman içinde maalesef “göstermelik dekor- şahane müdahale” veya atfedilen muhteşem ismiyle “Potemkin mahallesi”olarak değerlendirilip Rus Çarlığı’na göndermelerle anıldı. Ileride de daima bu biçimde anımsanacak belkide.
Ama bizim için bu proje “Potemkin zırhlısı”artık.
Çünkü başkan; TEM otoyolunun kenarındaki binalardan141 binaya kısmen mantolama yapılarak çirkin görüntülerin ortadan kaldırılması ve güzelleştirilmesine 1 milyon 900 bin lira harcandığı ortaya çıkınca;
"Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz" diyerek projesini savundu.
Ancak işin aslı şöyle;
“Güzel Esenler Projesi için Esenler Belediyesi 1 trilyon 290 milyar ödemiş-harcamış…”
Esenler Mali Hizmetler Müdürlüğü’nce açılan 18.05.2011 tarih, 2011/76277 sayı ile KİK Kayıtlarına giren ihalede;
“Güzel Esenler Projesi kapsamında Esenler ilçe sınırları dahilinde bulunan idarece belirlenen binaların dış cephe rehabilitasyonu yapılması işi” ikisi Mim-art ve birisi Özkan İ.’den teklif alınmak suretiyle 1.290.000 liraya Mim-art Ltd’ye verilmiş…”
Peki başkan ne diyor; “Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor, sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz.”
Şimdi bu sponsor firma Mim-art ltd. mi? Oluyor. Yoksa “potemkin zırhlısı” olarak özel kasalara koruyucu zırh mı örüyor. Laf uzar gider, havada asılı kalır ama bu yağlıboya lekesi asla çıkmaz. Ayın en parlak yüzünü utandıran kıvamda, öznesi değişen fiillere, olaylara bir yenisi daha eklenmiş olur sadece.
Ve “potemkin zırhlısı” nehrin doğduğu yerde resim donatılı paravanların arkasında tekziplenen yazıları bekler…
Güzel Esenler Projesi geçen günlerde ulusal basına da yansıyan şekliyle ne potemkin mahallesi, ne potemkin panosu diye adlandırılmalıdır. Ülkede alay konusu edilen bu proje hiç şaşmamak gerek birilerinden, bir yerlerden ödül mödül bile alabilir. Alsın varsın. Ama adı “potemkin zırhlısı” diye anılmalı bu Güzel Esenler Projesi’nin. Oturup sessiz film izlemek yerine dayanılmaz hayat şartlarından bezmişliğe ayaklanma olacak ise eğer bu imkânsızlığın resmi panosu, kimsenin kuşkusu olmasın her zırh gün gelir delinir.
Peki, neydi bu Güzel Esenler Projesi adıyla müstesna“potemkin zırhlısı”…
Yaklaşık üç yıl önce iki gazeteci arkadaşımla başkanlık makamında başkanın bizzat kendisinden ‘alın size bir bomba haber’ başlığında dinlediğimiz ve resimlerini gördüğümüz proje idi güzel Esenler projesi.
O gün bu proje için Belediye Başkanı; ‘Belediye beş kuruş harcamayacak’ demişti. Resimlerin üzerinde projeye sponsor olan devlet kurumunun logoları da vardı. Başkan; ‘ %90 anlaştık ama şimdilik sponsorun adını vermeyin; Maliyetin %80’i sponsor kalanı ise evi boyananlardan kredilendirilerek karşılanacak’ diyerek projenin mali kısmını da özetlemişti.
Belki de basın olarak ilk bize açıklanmış bu proje zaman içinde maalesef “göstermelik dekor- şahane müdahale” veya atfedilen muhteşem ismiyle “Potemkin mahallesi”olarak değerlendirilip Rus Çarlığı’na göndermelerle anıldı. Ileride de daima bu biçimde anımsanacak belkide.
Ama bizim için bu proje “Potemkin zırhlısı”artık.
Çünkü başkan; TEM otoyolunun kenarındaki binalardan141 binaya kısmen mantolama yapılarak çirkin görüntülerin ortadan kaldırılması ve güzelleştirilmesine 1 milyon 900 bin lira harcandığı ortaya çıkınca;
"Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz" diyerek projesini savundu.
Ancak işin aslı şöyle;
“Güzel Esenler Projesi için Esenler Belediyesi 1 trilyon 290 milyar ödemiş-harcamış…”
Esenler Mali Hizmetler Müdürlüğü’nce açılan 18.05.2011 tarih, 2011/76277 sayı ile KİK Kayıtlarına giren ihalede;
“Güzel Esenler Projesi kapsamında Esenler ilçe sınırları dahilinde bulunan idarece belirlenen binaların dış cephe rehabilitasyonu yapılması işi” ikisi Mim-art ve birisi Özkan İ.’den teklif alınmak suretiyle 1.290.000 liraya Mim-art Ltd’ye verilmiş…”
Peki başkan ne diyor; “Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor, sadece yüzde 20'sini vatandaştan alıyoruz.”
Şimdi bu sponsor firma Mim-art ltd. mi? Oluyor. Yoksa “potemkin zırhlısı” olarak özel kasalara koruyucu zırh mı örüyor. Laf uzar gider, havada asılı kalır ama bu yağlıboya lekesi asla çıkmaz. Ayın en parlak yüzünü utandıran kıvamda, öznesi değişen fiillere, olaylara bir yenisi daha eklenmiş olur sadece.
Ve “potemkin zırhlısı” nehrin doğduğu yerde resim donatılı paravanların arkasında tekziplenen yazıları bekler…
9 Aralık 2012 Pazar
CADDELERE “TRİLYONLUK” PRESTİJ KAZANDIRMALAR
CADDELERE “TRİLYONLUK” PRESTİJ KAZANDIRMALAR FOS ÇIKINCA…
Şu prestij cadde izlenimleri üzerine tarihe kısa bir not düşmek belki gereksiz ama hüneri konuşturan bu kentsel panoramada bir dipnot bulunsun istedik. Çünkü Belediyeciliğin miladı gösterilen prestij cadde projelerinin hayret edilesi yanının ortaya çıkması toplum yararına. Bilinmeli ki Prestij cadde uygulaması ile fors atalım derken, halk forsa, övünç kaynağı proje de fos çıktı fiskosları dolaşıyor caddelerde. Yani ‘itibari’ bir gerçek-gerçeklik var yol ortası… Gerçek bir Esenlerli olarak kim istemez; şöyle halı gibi bir prestij caddede çocukluğun ve yetişkinliğin tadına varmayı. Dünyaya, dünya nimetlerine bu kadar gömülmek, taşla toprakla betonla bu kadar meşgul olmak hizmetinden faydalanmayı. Ancak görünen o ki belli bir ortaklığa hizmet, tüm prestij cadde hizmet alışverişi ve başlangıçları. Şu güzelim Esenler’de binaların arasına sıkışmış dört bir yandan içine sel gibi akan sokaklarıyla adı cadde kendi pejmurde anayollar var. Mevcuda bile yanıt vermeyen bu anayollara bir akıllı eli değsin diye yıllarca beklendi. Değdi değmesine de prestijlenmeyle iş iyice çığırından çıktı, çıkarıldı… Kim ne söyler neye inanır serbest ama; Belediye başkanı ve meclis üyelerinin yüzde sekseni ithal-misafir olunca bu caddesel sonuç gayet normal. Sebep sonuç ilişkisi bir yana haddinden fazla prestij kazandı Esenler’in caddeleri. Saygınlık ve itibar kazandırılmayı bekleyen sırasını bekleyen çok cadde var daha. Denizi ilk gördük diye bu ayni kumaş ve ayni renkten projeleri anlamayacak değiliz. Bütün bu projeler başta değişikmiş görünse de kısa zamanda pek de muteber olmadıkları ortaya çıkıyor bir bir. Kaldırımı devasa genişletmek zaten sabah öğle akşam çaresizlikten inleyen caddeleri sadece gidiş geliş şeritliliğine hapsetmek-mahkum etmek prestij oluyorsa, yandı Esenler. İstanbul’un orta yerinde kent kalabalığında trafik arapsaçı, insanlar kördüğüm, ahali perişan, araçlar konvoy ve bunca çilenin çilekeşliğin adı da prestij cadde. Ayrıca saygınlık ve itibar kazanalım diye bedava versen alıcısı çıkmaz bu proje sarmalına, tutsaklık girdabına dökülen paraya ne demeli… Örneğin; Namıkkemal Caddesi’ne yapılan çalışma. Namıkkemal mahallesi Namıkkemal caddesi prestij yol uygulaması işi, 2011/114021 kamu ihale kurumu kaydıyla alınan dört tekliften birine verilmiş. Ser-gün adlı firma iki, Tunay E. Ve Öner İ. Birer teklif vermişler. İhale Ser-gün’e kalmış. Tutarı 1 trilyon 381 milyar lira. Yani Prestij caddelere harcanan onlarca trilyon… İhlaller denetimsiz, ihaleler yerli yersiz olunca hatırı sayılır bütçeler de böylece akar gider müteahhit kasalarına. Durduk yerde eleştiri ve tespitlere hiç gerek yok denilebilir. Gözlem gücüne dayalı durum testi de belli. Ancak testilerin sessizliği yırtan fısıltılar gölgesinde dolması-doldurulması ilgiye mazhar bir durum olsa gerek… Büyük şehir hayatı gerçekten sıktı. Şahsiyet kazandırmak böyle ise eğer, kentsel dönüm noktasıysa üç beş taş döşemek işi, bu parlak dönemlerde gelir geçer, gerilim tırmanır tavan yapar denilebilir rahatlıkla. Tüm yapılanların en sarsıcı yanları da birilerinin rahatını kaçırır… |
TEKRAR TEKRAR “KUMA KADIN GÖMMEK”…
TEKRAR TEKRAR “KUMA KADIN GÖMMEK”…
Bu asırda hala ne yazık ki kadına şiddet var. Milletvekili, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı olsan da, kadın isen eğer dayaktan, her nevi şiddetten kurtuluş yok…
Kuma kadın-kız gömme günlerinden bu güne değişmeyen tek acı gerçek bu maalesef…
“KUMA KADIN GÖMMEK...
Ülkede kadınından razı olmama, razı olup da memnun olmama gibi haller var. Hem ülke hem de birey iktidarındaki bu sapma, koyulan hedeflere de ulaşılamayınca erdemli ve temiz kalmayı zorlaştırıyor. Kuşkulu akçeli işlerle çarşıdaki hesap eve uydurulamayınca olan kadına oluyor. Yol ışığı, hayat arkadaşı, döl yatağı çekiyor ızdırabı, yer misin yemez misin, Ölür müsün ölmez misin hesabıyla…
Zenginlerde tevazuunun fakirlerde tokgözlülüğün tükendiği bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Üstelik ramazan ve orucun ilk günleri. Yine de hız kesmiyor kadın avı, kadına yönelik şiddet. Evrene yayılan pozitif ışıltılar sadece iftar ve sahur sofralarını aydınlatmıyor ki. Mahyalardan süzülen mutlu toplum mesajları da güme gidiyor böylece. Yürek sızlatan gerçekler de iftariyeliği oluyor düşünen insanın.
Kadına yönelik şiddet iftar sofrasının başköşesinde maalesef, yanında african açlığı. İkisi de teröre dönüşmüş boyutta kan-can almaya devam ediyor. Köhnemiş ideolojilerin tutsağı olundukça zorbalık işte böyle sokağa taşar. Dört duvar arasından sıvışır namahrem iktidarın sertliğine düz orantılı alır başını gider, ta ki ölümlere kadar. Kadına şiddet uygulamaları, göstermelik erkeksi tavır olarak literatürdeki yerini alır almasına da giden can geri gelmez. Cinayet olur canilik olur filmin adı.
Hayat felsefesinde geriye dönüş, tam dönüş değilse de ufaktan çark ediş, geriye özlem dolu bir bakış egemenleştikçe, erkek egemen toplumun kadına bakışı ve tavrı da taşlaşır. Katılaşır elbet ve sonuç hüsran olur.
Bir iki tokadın yerini acımasız dayaklar, dayağın yerini sakat bırakmalar, sakat bırakmanın yerini de zamanla şu günlerde yaşadığımız cana kast etmeler, öldürmeler alır. Kadın cinayetleri böylece son yıllarda yüzdesel zirve yapar. Cinsel saldırı suçları devasa artar. Elde son beş altı yılda dört beş bin kadın öldürülmüşlüğü kalır. Geriye kalan sudan sebeplerle bile, kadın canının hiçe sayılmasıdır. Üçüncü sayfa haberi olarak görülüp, gereğince hakkınca üstüne gidilmeyişidir kadın ölümlerinden iz bırakan.
Kendi kendine zulmeden başkalarına adalet dağıtamaz, adil davranamaz ki. Kadın erkek eşitliği halen görmezden gelinirse, kocaya kayıtsız şartsız itaat öğütlenirse, üç çocuktan aşağısı olmaz bir marifetmiş gibi dillendirilirse, kadın çocuk bakıcısı ev hizmetçisi, seks kölesi olarak görülüp sınıflandırılırsa ne kadar koruma altına alınsa da erkek her fırsatta çalar kapısını, kırar kafasını.
Çünkü kadın dayak yese de evinde oturacak, yeri kocasının yanıdır, tüm sosyal dengesizliklere geçim derdine sesini çıkartmayacak, boyun eğecek düsturu egemen. Ayrıca kadın boşansa, baba evine dönse de kurtaramıyor yakasını erkek illetinden-milletinden.
Hayatta hep kız çocuğu sahibi olmayı istemiş, anası, bacısı, karısı ve kız çocuğu olan birisi olarak utanarak yazıyorum bu yazıyı. Kızını dövmeyen dizini döver, kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider sözlerine rağmen, zenginleyen erkek ilk iş arabasını sonra eşini değiştirir safsatalarına rağmen kadın tarafında olmak günü şimdi.
Kesenin ağzını kapatma ayı olmayan şu ayda, açlığa ve kadına dayağa karşı maddi ve manevi ciddi duruş göstermek gerek. Kadınlar ölüyor, bebeler ölüyor, analar öldürülüyor her gün. Bacılara kıyılıyor öre töre hesabıyla, kuma gömüldüğü günlerden beter.
Utanıp da tavşan uykusundan uyanmak bu kadar mı zor…”
Milletvekilleri de koca dayağı yedikten sonra...
Bu asırda hala ne yazık ki kadına şiddet var. Milletvekili, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı olsan da, kadın isen eğer dayaktan, her nevi şiddetten kurtuluş yok…
Kuma kadın-kız gömme günlerinden bu güne değişmeyen tek acı gerçek bu maalesef…
“KUMA KADIN GÖMMEK...
Ülkede kadınından razı olmama, razı olup da memnun olmama gibi haller var. Hem ülke hem de birey iktidarındaki bu sapma, koyulan hedeflere de ulaşılamayınca erdemli ve temiz kalmayı zorlaştırıyor. Kuşkulu akçeli işlerle çarşıdaki hesap eve uydurulamayınca olan kadına oluyor. Yol ışığı, hayat arkadaşı, döl yatağı çekiyor ızdırabı, yer misin yemez misin, Ölür müsün ölmez misin hesabıyla…
Zenginlerde tevazuunun fakirlerde tokgözlülüğün tükendiği bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Üstelik ramazan ve orucun ilk günleri. Yine de hız kesmiyor kadın avı, kadına yönelik şiddet. Evrene yayılan pozitif ışıltılar sadece iftar ve sahur sofralarını aydınlatmıyor ki. Mahyalardan süzülen mutlu toplum mesajları da güme gidiyor böylece. Yürek sızlatan gerçekler de iftariyeliği oluyor düşünen insanın.
Kadına yönelik şiddet iftar sofrasının başköşesinde maalesef, yanında african açlığı. İkisi de teröre dönüşmüş boyutta kan-can almaya devam ediyor. Köhnemiş ideolojilerin tutsağı olundukça zorbalık işte böyle sokağa taşar. Dört duvar arasından sıvışır namahrem iktidarın sertliğine düz orantılı alır başını gider, ta ki ölümlere kadar. Kadına şiddet uygulamaları, göstermelik erkeksi tavır olarak literatürdeki yerini alır almasına da giden can geri gelmez. Cinayet olur canilik olur filmin adı.
Hayat felsefesinde geriye dönüş, tam dönüş değilse de ufaktan çark ediş, geriye özlem dolu bir bakış egemenleştikçe, erkek egemen toplumun kadına bakışı ve tavrı da taşlaşır. Katılaşır elbet ve sonuç hüsran olur.
Bir iki tokadın yerini acımasız dayaklar, dayağın yerini sakat bırakmalar, sakat bırakmanın yerini de zamanla şu günlerde yaşadığımız cana kast etmeler, öldürmeler alır. Kadın cinayetleri böylece son yıllarda yüzdesel zirve yapar. Cinsel saldırı suçları devasa artar. Elde son beş altı yılda dört beş bin kadın öldürülmüşlüğü kalır. Geriye kalan sudan sebeplerle bile, kadın canının hiçe sayılmasıdır. Üçüncü sayfa haberi olarak görülüp, gereğince hakkınca üstüne gidilmeyişidir kadın ölümlerinden iz bırakan.
Kendi kendine zulmeden başkalarına adalet dağıtamaz, adil davranamaz ki. Kadın erkek eşitliği halen görmezden gelinirse, kocaya kayıtsız şartsız itaat öğütlenirse, üç çocuktan aşağısı olmaz bir marifetmiş gibi dillendirilirse, kadın çocuk bakıcısı ev hizmetçisi, seks kölesi olarak görülüp sınıflandırılırsa ne kadar koruma altına alınsa da erkek her fırsatta çalar kapısını, kırar kafasını.
Çünkü kadın dayak yese de evinde oturacak, yeri kocasının yanıdır, tüm sosyal dengesizliklere geçim derdine sesini çıkartmayacak, boyun eğecek düsturu egemen. Ayrıca kadın boşansa, baba evine dönse de kurtaramıyor yakasını erkek illetinden-milletinden.
Hayatta hep kız çocuğu sahibi olmayı istemiş, anası, bacısı, karısı ve kız çocuğu olan birisi olarak utanarak yazıyorum bu yazıyı. Kızını dövmeyen dizini döver, kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider sözlerine rağmen, zenginleyen erkek ilk iş arabasını sonra eşini değiştirir safsatalarına rağmen kadın tarafında olmak günü şimdi.
Kesenin ağzını kapatma ayı olmayan şu ayda, açlığa ve kadına dayağa karşı maddi ve manevi ciddi duruş göstermek gerek. Kadınlar ölüyor, bebeler ölüyor, analar öldürülüyor her gün. Bacılara kıyılıyor öre töre hesabıyla, kuma gömüldüğü günlerden beter.
Utanıp da tavşan uykusundan uyanmak bu kadar mı zor…”
Milletvekilleri de koca dayağı yedikten sonra...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
