24 Ocak 2015 Cumartesi

ŞİİR AŞKI…



OSATA AŞKI

Osmanoğluyum
Otuz altı yaşında iki defa doğmuş
Saltanata geç vakit salınan salınır erim
Otuz dokuzda acilen değiştim vurdum Tuna’ya
Kaç kuşak sarılsa da boynuma
İlk yirmi birimde dellendim
Osmanoğluyum
Ayın ondörtleri karanfilli file
Kekik kokuyor diller illa
En yaşlı halim eski isimli delikanlı
Hakim olamadım nefsime arada
Arda boylarında devrildim
Makamına eriştiğim o gündü
Bir akşamüzeriydi kız gibi derin
Altmış yıl ömür biçilmiş güneşim
O gün ağırdan ağıra battığında
İnan ki yalancı değilim doğrusu budur
Dünya alem bilir
Osman Usta oğluyum...

AŞKI ANMAYA GÖR

Ana gör ki devrilişimi
Yavrum bak simli İsimli diyebilesin
Ben doğurdum onu
ve bir daha doğurasın her ölümde
Doğan da yeniden ilk nefeste aynıyla sen
Çocukluğumu ver elime
Muzipçe çiğ sütünü
Siyah buğday ekmeğini ve
Sapsarı mısır unu bulamacını
Hayat üniversitesinde ölümsüzlüğü kat can suyuma
Kazanımı, tüm kaybedişler adına,
Adım musafın en arka yaprağında
Yaprak yaprak savrulmuş
Serilmişim ayağına anam
Sevmişim devlerin tepegözüyle
En çocuksu ve en delikanlı
Gör ki böyle bir aşk görülmeyesi
Devrilişler yaşanmayası böyle bir daha
Ayağının altı cennet köşesi.
Anam dur ki o köşede dinleneyim ve öpeyim, öpeyim…

SEVGİYLE BORAN

Sevgi yoluna kar yağsa da tipi boran
Üşümesin yüreğin asla,
Üşümeyeceksin hiç parmakların donsa da
Sıcacık atsın yarınlara, sırsıcak,
Durmayası kalbin asla
Sevgiyle döküyor içini doğa inan,
Sevgiyle yoluna kurban
Yeryüzü alaca beyaz
Eller buz, gönüller ayaz
Güle gül sunan diller üşümüş, öpülesi
Yüreğin sıcacık çarpsın sonsuza bir an,
Her an ve o an gelmeyesi asla
Sarı sıcak bir ışık sevişiyor kar bulutlarıyla
Gelmeyesi bir daha o karartma geceleri
Şubat ayı ortası otuz dokuz derece ateşteyim
Ellerimde sönüyor sevgi feneri fısıltıyla
Bir sokak lambası parıltısında yalnızlık
Ağlıyor aklımın şiire sevdalı delikanlısı
Sevgi yoluna kar yağıyor tıpkı behice.

OPAL GEMİ

Aşikane repliklerle uyandı doğa
El ele oyalanırken el, elalem
Şen kahkahalar köprüsünde şenlik bitti
Yok yok, ne ararsan köpürmekte
Kümbette yapraklıda yapraklar soldu
Nekesçe yüzüyor onur
Sırılsıklam ağırlaşan anılar
Başkaldırmış şenliğin altında şelale
Nakaratların peşinde anasonlu bir oya
Oya gibi işlenmiş rüyalar
İskeleye döndü yüzünü
bakışları kırmızımsı
Taklit gemi paylanıyor oluruna olmazına
Kendinden emin geçitlerde arsızca
Opal parlaklığında repliklerle tersanede işçi
Narin gövdesinde eksik yazılmış bir duyuru
Duyan duymayan bir olsun
Dillensin geçsin manyetolu şoklarla
Reddediyorum nadasa bırakılmış aşkları
Diye diye sarılsın
Parkama gizliyorum tartışılmaz güneşi,
Güneşle doğan eşimi
Itırlara boğuyorum nefsimi
ese ese estikçe esinti aşıkane
Esenlikler dileğim aşikane replikli
Esenler’de uyurken doğa, uyanıyorum.
Opal gemideki yolculuğum bitti

Kapalı taş durakta bambaşka hayaller…

KALPAKLI ŞİİR...

KALPAKLI ŞİİR…

KARAKALPAKLILARDANIM

İstanbul’da doğdum…
Anamdan yirmi yıl sonra,
Anam kırkdörtlü
Babamdan otuz.
İyi okullarda okudum.
Oruçgazi Pertevniyal Marmara
İşletme onca yoksulluğa rağmen.
Oniki eylülden önce de sonra da
Belki ondan hayata dilediğimce atılamadım sanki
Dikbaşlılıktan veya tecrübesizlik denilebilir
Şiirler yazdım
Öyküler ve roman aklımın girdabında hazır
Kitapsızım Allah’ına kurban
Öyle işye yoruldum
Kızıl kalpaklılardanın
Dert etmiyorsam namerdim bitmiş seyahatlerimi
Epey geciktim
Ne yazık ki mavi vapur o limana uğramıyormuş
Karşıyaka ya
Tren raylarında kararlaştırılmış renk sarı sırlı
O sırra erişemedim hanidir,
Gün olur belki.
İstanbul’da yaşadım…
Doğduktan bu güne
Bu saate, bu cümlelere, buncacık dizelere
Arada birkaç yıllık mola sayılmaz ise
Şehirli romantiklerden olamadım hiçbir zaman
Koca bir köyde tek başımayım yani.
Solumda ince hasar
Kara kalpaklılardanım.
Mutsuzum demeli miyim bilemiyorum ama umutluyum yine de
Ağırbaşlı sarışınları severim
Hem yeşil göz hem de bir çift can veren söz
Başka dert istemez gönlümün kapıcısı
Yeşiline uzandığım cennet vatandayım daraldığımda
Ata evinde bal ormanda yapayalnız
Ödüllere boğulmuş yüreğimde anılara sürgün
Çavuş oğluyum delirmiş aksu da yaz kış yüzen
Güneş dahi doğmadan er vakit paklanan
Gün olur belki,
Giresun’da ölebilirim.
İbrahim Paşa’nın şehrinde ölürsem eğer
Türk şehitliği’ne
Kara kızıl kalpaklılardanım…

ATEŞ DANSI


Anadolu’dan başladı ise ateş
İstanbul’u da yalar yutar
Kollarımda ölmüşse de vatan
Küllerinden doğar
İnan inan bu mesaiye
İşgale uğramış limanda bir çift mavi yürek
Kuklalar yüklenmiş gümüş gemilere
Martıların şaşkınlığı kanatlarında gizli
Kıyıya vuran dalgalar rüya rüya
Kara örnekler istemiyorum artık
Baştan çıkaran eğreti tabirleri de
Devrilmişim öz evladımın kucağına
Şakağıma dayalı öpüşler kupkuru
Kuru sıkı ateşle dans
Anadolu’ ya başladı ise yolculuk
İstanbul’dan akan sular,
Yollar izler bırakır
Kollarımda ölmüşse de sevdan
Karadeniz’den çağlar topal topal.
Anadolu’yu da İstanbul’u da yalar yutar…

AKILÇELEN İSYANLAR

Ne itirafım olur ki, isyana selam durmaktan başka
İtiraflarımı yazıyorum çocukça
Duvarlara dağlara ovalara
Mülteci’ yi çalsın orkestralar ay ışığında
Bol yankılı öyle bir şarkı bestelenmiş olsun ki
Gayrı meşru çocuğum tek notadan doğmuşçasına
Kaderinden kaçan bir sıkışmanın eseri gibi
Korkuyu uyandıran terk edilmişlik
kendi yoluna selensin kime ne
o yol ve yolculuktur ki akıl çelen isyanlara gebe
Ardında yeni yetme hevesiyle sürüklendim
Sorularda pembemsi suçluluklar provası
Değişmeyecek bir yaşamı yanıtlıyorum şimdi
Bir sandık dolusu ajandaya yazılmış umursamazlıkla
Kitlenmiş mekanlarda beğenisi arızalı yanışla
Akıl çelen isyanlar taşıyorum kucağımda
Israrla kızıl saçlı sürgün kızı anıyorum hep
Arayışlarım estetik kaygılı tatlı sert,
Mahirce ve denize ulaştığımca mavi
Can çekişin iğrenç soluğu yüzüme yapışmış
Ölümü reddedişimin üzerinden kaç aşk geçti
Kaç yıl kaç ömür kaç yoldaş artık kömür
Ömür boyu İstanbul fonunda keşif günlüğünde yolcuydum
Ağlama modundan kaçarken büyünürmüş
a çocuk içimde ağlıyorsun hala
Mutluluk delisi çocuğa ağlıyorum mülteciyle
Ve itiraflarımı destekliyorum akıl çelen isyanlarıma selam duruldukça…

ÇALIŞMA MASASI

Bütün mutluluklar çalışma masamda,
Karmakarışık tüm kavramlar
Nur seli inmiş cesaretime
Pranga gibi anılar
Bağımsızlığıma açılan köprüler kapalı
Ben sana kavuşmaya tutkun
Merasimler asılmış gerdanına pırlanta gibi
Gırtlak gırtlağayım kavga şehriyle aç gözlüce
Balıkçıl kuşlar ölür
ben kör kalırım
Suni solunumlarda solak şehirli
Büyük gürültülerle yaklaşıyor korku Salı
Zehri dilimin ucunda şeker gibi,
horoz şekerinin nevri dönmüş
Didişmekten yorgunum ve
Harbiden çok uzaktayım
Rüzgâra hasret yel değirmeni modunda
Puslu dumanlı diyarlarda
Oksijen ve temiz hava garibiyim
Ve çok soğuk
Bütün umutlarım çalışma masamda
Uluorta masalla ve ucuz kahramanlar
Çiçek toplamayı ve resmetmeyi öğrenicem
Çarçabuk yolcuyum
Bu salak şehir kavgaya yenildi çünkü
Kapıvermişsin beni görgüsüzce, incindim biraz
Dost seçerken dikkatliyim de
Ah dostum düşmanımı seçemem ki
Bir gece boyu tuza yatırılmış mumum sanki
Islak bir sabun dolaşır vücut dokumu
Şimdiden ölüyüm misali
Bilsen nelere gebeyim üçten dokuza
Nerde o asil kavganın şehlası, şehir alacası
Dokun da bin ah işit ey çalışma masam.
Bütün mutluluklarla köşe kapmaca
Karmakarışığım tüm kavgalarda


VAZİYET VASİYET…

Ordular kesse de yolu
Kolluk kuvvetleriyle kesişse de patikalar
Orda kesede bir ev var
Ahalisini fikirler yönetir kitaplar
Sevimsiz geceler intikam kusar
ve kopar kızılca kıyamet
Üzerine harfler kazılı ağaçlar devrilir
Yazılı duvarlar badanayla delirir
Bedava sayılan yıldızlar küser sırayla
El ayak çekilir karagözlü dünyadan
Kasten biçilir kırmızı incili kaftan
Bütün kaybım birkaç kitaptan ibarete sevinilir
Hayatım hayatına inan
Sevdana güven ve dayan
Çünki deniz derya kazanılmış vizesiz
Yine de İstanbul bize haram
Vasiyet vasiyettir kıvamında
Orda kesede bir ev var ya
Ahalisini fikirlerin yönettiği kitapların
İşte o kesedeki evin yamacına gömün
Eğer kesik kesik yağan mermilere değerse başım
Vurulduğum yer neresi olursa olsun
Oraya bal ormanınını kıyısına…


22 Ocak 2015 Perşembe

DÜŞMEK, DÜŞKÜNLÜK VE İLAN…

DÜŞMEK, DÜŞKÜNLÜK VE İLAN…

Tarihte örnekleriyle sabittir düşmek, düşkünlük ve düşkün ilan edilmek zor paklanır akıllardan, zor kazınır yüreklerden. Öyle bir itibar kaybıdır ki yüzleşilen, unutulmaya yüz tutmuş yıllardan sonra bile iadesiyle eskisi gibi olmaz hiçbir şey…

Makam ve mevkiden düşmek o denli incitmez belki yüreği asıl milletin gözünden düşmektir insanı yakıp, yıkıp, kahreden. Düşmek demek tel tel dökülmektir pespayeleşerek. Yerli yersiz korkular da düşünce akla nice değerler eğerlerin peşinde berhava olur. Ve keşkeler dolar yüreklere. Ancak nafiledir tüm çırpınış ve çabalar.O saatten sonra insanın kendini temize çıkarması da bir o kadar güçleşir. Fireler verilir alınır ama tüm manzara düşmek, düşkünlük ve düşkün ilan edilmek üzeredir. Elimi sallasam ellisi beğenisiyle dolaşmak, tavırlanmak ve edalanmak elinin tersi görmekle biter.

Oynanan tüm oyunlar, başoyuncuların kendi başına bela olduğu gibi bazen hiç suçsuzları da katar kervana. Ağır oyuncuların en başında başlarken belirlenmiş tutumları zamanla değişince fezlekeler meşru ellerde, püsküllü fezler gayri meşru ellerde fesleğenleştirilir. Pis tüten ama mubahlaştırılan kokular festleşince bitkileşsin diye el yakan gayrimenkullerde, yürek yakan kasalarda, can sıkan karton kutusu dairelerde film gibi izlenir.

Aykırı sorular soruldukça peşpeşe örgütlülüğün ağa babasına da sırnaşır telaş ve yargıçlara da sirayet eder yarış. Dibi başı oynayan bu saf sıkılaşmasında edep yahu serzenişleri suçların şahına desturu şakır. Ama şimdi ve sonrasında konuşmak sanattır ama konuşmamak daha sanattır şeklinde tayin edilir şartlanmalar. Ancak her halukarda sabır eninde sonunda ahvaline döner kırına kıvamına kımıldar.

Hantallaşmaktan kurtulamayan bir yönetimde ısrarın suçudur başa gelen bu düşmeler. Bu düşkünlükte hesaba çekilmek ise en makul sonuçlamadır. Gerginlik çoğaldıkça şikâyetler azalacak sanmak, her paydosun yepyeni işbaşlarına başlangıç olabileceğini unutmaktır.

Zaten gereksiz efsaneleşince dilden dile düşer fesane masalları, fes düşünce ise akla kara belirir. Zılgıtlar dünyaya ulaşınca ve sonra zelzele ayakların her bastığı yere değince biter macera. Aynaya akseden tarihsel hayaller gibidir düşmek, düşkünlük, ilanı ve kalkmak. Kalkınca düşmek, düşünce kalkamamak ise gerçekliğin adı sanı hiçe saymasıdır. Nihayetinde zalimin eline geçen mevkiden ikbalden servetten demlenen deyişlerle isyan çiçeği açar.

Beytülpınardan pay ve hisse kapmak için dokunulmazlıklar kaldırılmadığından saçlara ak düşer uykusuz gecelerde. Sanki zaman yetmemiştir uzaktan yakından beslenmişlere ve tüm seslemelere kulaklar tıkanır. Cihaz mihaz kar etmez bu sağırlığa. İnsafsızlık gönül sesi değildir ama düşene lakap takılmasına bile gönül eğlemez. İsmi cismi bir yana ordan buradan düşenlere gönülden gönüle uçmak değil gözden ve gönüllerden düşmek düşer.

Düşülür bir hayale zevkte alınır bir süreliğine ama ‘düştükçe semadan yere mehtap’ düşmenin ne demek olduğu behemal anlaşılır lakin geç kalınmıştır. Elimi sallasam ellisi kendini beğenmişliği ellisinin de elinin tersini görünce film kopar. Kopmasa da pek yakında kopabileceğinin yakın çekim gösterimi olarak tarih sayfalarındaki yerini alır…

‘Yüksekten düşmek kadar korkucudur, göçükler altında kalmak. Boğulmak kadar ürkütücüdür ateş içinde yanmak.’ İşte hiçbir makam ve mevki bu hal ve biçimlere düşmekten asla kurtaramaz düşkünleri. En ihtişamlı zenginliğini haklı haksız düşünmeden edinip coğrafyasına borçlu kalanlar şu memlekette her yeni günü senelerce ağırlığında yaşar sonra. Zehir zıkkım bir dil ile lebinden goncalar dermek de gün güne zorlaşır, kurtulmak ise hayal olur iki cihanda.

Çünkü her şeyin bir haddi hududu vardır ve hadler aşılıp hudutlar geçildiğinde öğretirler kendini adamdan sayanlara veya saymayanlara. Bir kötü alışveriştir hayatı siyasetle yoğurmak politika kazanında. Acayip kötü bir alışkanlıktır siyaset hapını gözü kapalı yutmak. Yuttururlar adama haddi hudutsuzluğuve midelerde yangı başlar, dut yemiş bülbüle dönülür anında. Ondan sonrası ihtişamlı makamlar mevkiler den düşmektir. Makam ve mevki kudurmuşluğu da öyle bir hastalıktır ki yapışır aklın duvarına her düşkünlükte, sorarım ben onlara babında. O aymazlıkta baş siyasi aktörler baş edemeyince sendeleyerek yürütür can kuzularını. ve çıplak beton ve tuzlu zeminler de asla kar etmez. Sonra morlaşmış ayaklar, yüzler, bedenler fotoğraflanır ama bu kez korku imparatorluğunda korku dağları beklemez. Sadece milletin gözden düşürme süreci yansır horozlu aynalara ve delikanlılığın pimi çekilir. Param parçalanma başlar o sürecin metni de tezelden hazırlanmaktadır, yakında tahtaya kazınır.

O düşmeler ki kara deliklerden girip çıkılsa da ak çıkmak zorluğudur. Zordur yakar insanı baştankara, yüreklerini karartır düşenlerin. Türbinlere oynamak ta kurtarmaz o vakit ezberden buyrukçuları ve zevatı. Çünkü her şey elekten geçirilip, elektronikleştirildikçe seyircisi de azalmıştır oyunların. Düşmek mozaik taşlara çarpmaktır en tatminsiz dalgaların eğilmezliğiyle. O arsız düzen günü gelip yıkıldığında üç otuz paraya satılır bütün düşkünlerin küçük hatıraları. Köy kent pazarlarındaki tezgâhlarda bile alıcı bulması zorlaşır. Ve kafaları güdük uydurmalarla, uyduruklarla uydulaştırılanlar bile günü gelir uyanır. Piyasaya zamanla düşkünleşebilecek arzuların ve zayıflıkların sürüldüğü netleşince beyinlerde ki balon patlar. O patlamanın topluma yansımaları da suya yazı yazanların huyunu suyunu anında değiştirir.

Çünkü yüksekten düşmek yüksekten bakanların arınmasıdır, ferman altında kayıp insanların aranmasıdır. O zaman öceği böceği kara gözlük takmışlarca açık düşürmeler açıkça kapanır. Ve gün olur tersine tersine işler deliren kasırgalar ve deniz yutar tüm düşmeleri ve düşkünleri. Düşkün ilanı ise yeterlik sağlanamadığından şimdilik aklansa da karalansa da elimi sallasam ellisi dışındakilerin insafına kalır…

21 Ocak 2015 Çarşamba

SABİTE ŞARTLAMA, ŞAŞKINLIK, ŞARTLANMA ŞARKLILIĞI VE DİN…

SABİTE ŞARTLAMA, ŞAŞKINLIK, ŞARTLANMA ŞARKLILIĞI VE DİN…

Kan kırmızı bulaşınca dini atmosfere yeryüzüne yağan kar da, yağmur, tipi, boran da kızarır. O kızgınlıkta şartlanmalar ideye, fikre, dine, mezhebe, ırka, renge bağlanır. Merkezsel sabitlenme zamanla deneyim şartlanmasını da şartlar. O şaşkınlıkta ve şartlanma şarklılığında öten artık gerçek İslam bülbülleri değildir. Çakma ve yandan çarklı bir aldanıştır billurlaşan. Yüreklere tüneyen kargalar ve akıllara dadanan akbabalardır aslolan ve bülbüllerin yeri artık kapılmıştır. Ve bu kapanda yer gök hava, din ve mezhep adına kan kırmızılaşır ve o ilahi adaletten kopuş başlar...

Sonra şartlanılan fikre körü körüne sabitlenilip saplanarak karşı hiçbir görüşe hoşgörülü davranmamak eylemleştirilir. Bu durum nedir, neyle isimlendirilir herkese göre değişir. Değişir ama tersi tutumun adı deneyimdir ve dersler çıkarmaktır tarih yapraklarından. Deneyim; yakınlık, hısımlık ve yarenlik kurulan, şövalye yüzüklü ince kıyım bir orta yaş delikanlısının hasta yatağında yuttuğu haplarla tutunabildiği hayattan kopuşuyla kendine gelmek gibi bir şeydir aslında.

İllet vurmuş da haberi yokmuşçasına bir yok oluş öyküsüdür kan dökülen albümlerden yansıyanlar. Seramikten geniş tabaklarda sunulan çepeçevre dizilmiş yapma meyveler şeklini şemalini düzeltse de anıların bozulmuş bir kere her şeyin tadı. Kocaman sürahilerde sunulan bol buzlu limonatalar bile kandıramaz bu kısır susuzluğu, susamışlığı. Durduk yerde din ve iman sorgulaması yapma şartlanmışlığı da kimseye Allah emri ve de vahiy değildir asla.

Kuran’ın kurguladığı  Kur’an’a inanmakla, anlamakla başlayan manasal enginliği yıpratmak, dört bir yanı yangın yerine çevirmekle bitecek bu sürece kirli sular taşımak ölüme götüren büyük yalanlardandır. Hangi akıldır peşine düşülen, hangi dindir tapılan anlamak mümkün değil. Tarikatçı abartması ve abanmasıyla bayatlayınca kahrolası düzen, düzmece hayatlar ve illetlikler ortaya dökülüyor. Ve nice savruk hayatlar bir hiç uğruna ala kargaların kılavuzluğunda ve ablukasında kadavralaşıyor.

Sabit fikre aykırı tüm değer ve fikirlerin reddi, donuk ve mat bir yapının tesisini de test eder. Testilerinde bin bir çeşit öğrenme metodu bulunmasına karşın ecel şerbeti içmeyi inatlaştırmak, yalnızca şehitliğe mertebe şüpheciliğidir. Bu çapraşık düzende deneyimlerden ders çıkarmadan, askersel boyutta dinsel motifte ortaçağsal hizmet tarzı, bu hizmetsel aşk neyi niçin kanıtlar belli değil. Dinamikleri bozulmuş ve dinamitlerden medet uman bu şartlanmışlık neyi ortaya koyuyor apaçık görüntülerde kayıtlı.

O kafa koparan kapanlara kapılmalar, boğuk sesli gecelerde çepeçevre tüm özgürlükleri sarmalar ve yutar. Bu adı Şarlo olur, Şarli Şaplin, Hebdo, Cumhuriyet, Agos olur ama edepsizlikler görülmezden gelinir. Yüzsüzlük en ücrada ve bir hiç görülen adı sanı duyulmamış Esenler Time uzayana dek susulur. Hem de Germanya’da geçen o meşhur fıkra biline biline. Böyledir işte karanlığın ayak seslerinin yayılışı. Dindarlık edebi gereği görüldüğü an düğmeye basılmaz, nedense susulur da susulur. Dinler ocağında pişmemiş tabletler olarak kalır tüm yazıtlar, yazıldığında en iyiden sayılacaklar ve makamları rakamlaştıracaklar. Dünyanın böğrüne saplanan bu kara islamik deneyler çok acayip sırla gömülür toprağa nihayetinde ama çok can alırlar, epey can yakarlar gitmeden evvel. Ancak adı o, şu, bu olanlara nasılsa bize hiç uğramaz korkaklığıyla sarılmak semaları da üzer herhalde. Hiç bize dokunmaz varsayılan ve hatırı bu yüzden çok sayılanların punduna gelip bir gün Tanrısız Allahçılar babında rahata alışmışların, yadırgamazların, sanki istikrar varmışçasına aman istikrar bozulmasın borazancılarının yakınına ışınlandıklarında şartı şurtu kalmaz inançların her nevisinin...

Şartlanarak, şartlı reflekslerle yaşayarak deneyim kazanamamak ve deneyin ta kendisi olmak ve dahi iş bilirlerce kolayca kontrol altına alınmak ve kontrolde tutulmakla devam eder dinsel siyasallaşma. Hal böyle olunca da karşıtların tüm söylemleri canını sıkar siyasal dincilerin. Kimseler alınmasın ama meselenin özü, tespitler doğrudur ve karasal iklime uyan kurmaca İslamcılığın topluma dönük yüzü karanlıktır gerçeğidir. Aynen böyledir durum ne kadar saklanmak istenirse istensin. Parasal düzenekte ve düzmece din frekansında dilediğince ve deneyimsizce insana kıymalar şartlı refleksliliğin dışa vurumunun tam tescilidir. Bölgeler arası ve belgeler arkası barışa gem vuran, nüfuz ve coğrafya savaşı ötesine taşınan ilkel yaklaşımlarla sabit yanlı, yönsüz, hamallıktır. Bu ham Allahçılık çiçek bahçesi düzenliliği sağlamaz fezaya. Bu övülen ve dayatılan asla dinsel ereği ve gereği bulunmayan fikri sabite neferlik ve müflisçe noterlik belki nirvanaya ulaştırır ama hidayete ermek Allah muhafaza.

Tanrı kelamları boğazda düğümlendikçe cennet göğsümde saklı, cehennem ise aklımda serzenişleri gökkubbede çınlar durur. Adamakıllı adam olmayan fikri sabitlerin dinsel aykırılıkların kucağına düşerek piyonlaşmasına normal bakanlar olabilir. Ama şol cennetin ırmakları şirinliğinde gönül perdesinde misafir tutulmaları normal olmaz. Bu anormallikte serseri mayına basmış hokkabazlar gibi zorlama gülücüklerle bin bir parçaya ayrılıp dört bir yana cennet havarisi havasında dağılmak zatlık değil, Tanrı’nın yüce öğretisine zıtlıktır. Bu zıtlık ve arsız zıplamalar da bir yere kadar meşrudur. Zaten tüm dogmalarda karanlığa ev sahipliğine ısrar, inat ve ayak direyişin sonu cehenneme direk misali geçer.

Ayrıca din adına sabit yüklenenlerin, sabite subutayların ve subuların bir denge unsuru olarak durum tespitinde kullanılmaları da başka bir tanımsızlık ve deneyimsizliktir. Deliliğe varan boyutta bu harcanışın ve aldanışın kimlerin işine geldiği de tarihsel tecrübeyle sabittir.

Deneyim şartlaması gereği birçok terimle özneleştirilebilir bu travmatik şartlanma. Hangi hobi, fobi, izm olursa olsun angarya nakaratlarla ve kendinden olmayanları mıntıka temizliği tarzında sıfırlamalarla, karga gaklamaları ve akbaba kundaklamalarına mecbur kılmak, kara deliklerde boğmak, acıklı manzaraları yırtık azgınlıklarla göze gözlere sokmak, kesinlikle sabite neferlik değil resmen animalsallıktır. Bu fitili bitik, yer gök hava paramparça ve insanlık kayıp döngüde tüm şartlanmalar ideye, fikre, dine, mezhebe, ırka, renge koşut merkezsel sabitlenmeye bağlandığından sözde şaşkınlık ve şarklılık bir süre daha prim yapar.

Bu çakma ve yandan çarklı kara kapanda din ve mezhep adına o ilahi adaletten kopuş habire deneylenip şartlanırsa yer, gök, hava ve insanlık sabite şartlama, şaşkınlık ve şartlanma şarklılığı üzerine düşünmeye başlar…

17 Ocak 2015 Cumartesi

O USTANIN KÖY EVİ…



Her anlatılışta sonsuzluğu haykıran ve bitmeyen masalımızı yaratan o gözünü sevdiğim yapraklarla gizlenmiş köy evidir. O ustanın usturuplu desenlere kucak açmış, maziye kökten bağımlılık duygusu veren o gözünü sevdiğim bağ evidir. O ustanın köy evi…

O ustanın evi mısırı patlatan közünü sevdiğim yapraklara sinmiş ahşap bir evdir. Artık inşa edenleri tarih olan, toprak olan. Tahtalarına kazınmış yakın tarih cilveli cilasıdır. Kaç gelin almıştır, kaç kızı gelin vermiştir. Kaç göçü bir arada misafir etmiştir, kaç yasak savmıştır. İki oda, bir sofa ve bir aşenede titrer hala o hayatlar…

Aşenenin yalımlı ateşinde çorba kazanları kaynarken, kaç çocuk mide gurultuları eşliğinde sofraya selam durmuştur. Sofanın pencerelerinde asılı aksu’nun şırıldayan manzarasının ardında saklıdır tüm bu rakamlar. Ve umut daima bir ümit dolaşır tavan arası kayınlardan kestane dikmelerine kadar.

Acaba kaç zaman önceydi, hatıralara üşüşen eğreti sarsılmalar ve içten kasılmalar. Üzengisi boşanmış bir kısrak gibi gittikçe yakalanamayacak, taşınamayacak biçimde ağırlaşınca mazi üzülür insan. Çünkü korkudan topal eşeğin semerine yapışan cılız çocuk anılarında ağıtlaşır usta ve o ustanın evi. O evin silueti patlar her gece köy ortasına. Hayaleti sılaya vurur, yağmur damlaları sarhoşu çinkolu çatısıyla. Ve köhneleşen zaman çotanakların çatına tüneyince, kaşları çatılır o usta evinin.

O usta evinin çatmalarında altı cemekli motifler ve Arapça dualar serpilmiş. Besmelelerin ortasında Allah ve Muhammed hat levhaları. Kara kalemle çiziktirilmiş ve epeyce benzemiş ata portresi başköşede. Bir oda dolusu aşk manzumeleri, karındaşların denizlik imzaları ve özlü sözler. Bir değişmez ve kaybolmaz mühür vurulmuş ki tahta sıcağına mürekkebi hala ıslak.

Köz düştükçe öze, gözlerden sakınılan o ustanın evi artık saklanmaz. Yüreklerde eksik kalmış kara sevdalar, akıllarda tam kıvamına gelmiş sözler. Sarfa nazar anında Çepni çekiği gözlü veletler öze, söze, göze gülümser. Sahanlık rafında kutsal kitabın şifresi göğe asılı. Efendisiz efendilerden öte bir yiğit duruşu sergiliyor ağlaşan ve ağlaştıkça açılan ve ağırlaşan köysel senfoni. Ve o ustanın evinde ayni sazlar ve sonsuzluk senfonisi. Keskin bir aydınlanma bağlamında merhamet kıvılcımları kıvrılıyor ocak başına. Duvarda istem içi, sitem dışı kelime kelime veda hutbesi ve diğer yanda çözümlemeler ve çözülmeler. Her öğleden sonra kendiliğinden duran saatler geçmişe köprü ayağı. Geleceğe ise dal köprüler asılmış. Hangi mevsim, hangi an, hangi gün olursa olsun analar ve komutanlar güllerle bezeli ot döşeklerde uyur, o ustanın köy evinde.

Mısırı patlatan köz söndüğünde ise anılara serpilmiş ve dar patikalara yol vermiş tarzıyla o ustanın köy evinde mutluluğun son perdesi sahnelenir. Doğa doğal dekordur, gönüllerdeki masalsı yangın rekor seviyededir. Sabun ve lavanta kokulu tahtalarına kazınmış tüm bu satırlar.

Her şey tek tek karılmıştır ve yer yarılmıştır, özenle seçilince kelimeler tek tabanca varılır sahte cennete. Bal ormanından yolu geçenler bilir, okuyanı çok, anlayanı yok modundadır silik adres. Ve bir kayboluşu ve varoluşu resmeder ilham perisi tavanlara. Kaç gün ve kaç geceden sonra şelek yükü yorgunluk yağarken bedene akıl melekeleri meleklere bile sırtını çevirir. Ve bir yaşına tam bin yaşına ulaşılır o taşkınlıkta. Yazılar zırlayınca delik tahtalı duvarlarda çekim fiilleri çekilmez ve okunur sadece.

“ Bir fidan diktin bir yüreğe, fidanlar diktin yüreklere. Ama meyvelerini hep başkaları yiyecek. Küçük kıyametler peşi sıra koparken evliya düzünde, paşa çimeninde ve değirmen çayırında yine çocuklar seyirtecek. İçteki çocuklar öldükçe onlar yaşayacak ve dışarıdaki bebekler kaşla göz arası büyüyecek. Ve üst üste başarılardan, kazanımlardan sonra kayıplar da yaşanacak ve o ustanın sakinleri ve sakineleri sabır taşı çatlatacaklar. Bir fidan dikmeye yetmese de ömürler, gerektiğince güç olmasa da bileklerde bilenecek yine de girebi. fidanları kesmemek için ama odunlaşanlar için. Ve öyküsever gönüllerde bir avuç toprakta boy verecek yemişlerini daima başkasının yediği fidanlar…”

O ustanın köy evi sen başka bir yarsın başka bir diyarsın. Kurda kuşa yem olmadan düpedüz, gece ve gündüz ve güneş ve ay ile yıldızlarda yaşayacaksın denizcesine. Ve sözlerde var olacaksın sözleşmişçesine ve de gönüllerde.

Şu arı diliyle şekillenen şu dört günlük dünyada büyümek, büyülenmek her devrin değişmez modası olunca o ağaçların yetiştirilmesini sevecek geride kalanlar. Geleceğe umutları kalanlar yetişeni yetiştireninden ötürü sevecek ve yeni fideler, fidanlar dikecek akıp giden toprağa. Yaşı ilerleyenler önce doyamadıklarını, sonra ağaçları, ocakları ve ormanı sevecek nihayetinde. Ondan ötesi ölümsüz hasat zamanıdır, tüm faniler için.

İşler kesatlaşınca, zihinler hasetleşince aslında farkındalıklar da sonlanır. Safa sürülen aykırılıklar, aykırı düşmeler saflaşır ve insafsızlığın hükmüne son verir. Ancak o ustanın köy evinde sen bir ceviz ağacı, ben bir söğüt, siz bir orman, biz bir bal ormanıyızdır, onlar ise öğütlere tetikçi. Her akşam ufuk kızarınca üstü yeşile boyanan bir renk cümbüşüdür o ustanın köy evi. Aklı, haklı veya haksız anıların sıcağına çeken ve yol bölgesine kurulan sirk çadırları gibidir her zamansız çekip gitmeler. Hem gökte hem yerde yetkili olana ve tutmayan fidanlara ağlamakla iç içedir vekâlet yaşamlar. İşte o toprağa tutunan fidanlar yaşatır dünyayı. Yeşermeyen tohumlar ise meyvesini görmemişlikten yiyenleri değil ama Allah razı olsun, bereket versin demeyenler suçlar. Onlarında dünyalık görevleri odur.

Bu işin özü o ustanın evinde kayıtlıdır. Kıyamete kadar emek çiçeği ve söz ve şiir ve kitaplardır ustasının gözü kulağı. Şahit olunan dünyayı yaratan ve yaşatan ise gözünü sevdiğim yapraklara kazınmış gizliliğin gizidir, izidir. Ve yapraklar ardına saklanan o ustanın köy evi de yüce bir lisan ile o gözün gör dediğidir.

Dünyan bileğimdeki nabızda atar usta, kara dosyalar ise yedi kat çekmecelerdeki büyük bir zarfta saklıdır ve üzerinde nama nam katar cinsten adım yazılıdır. O ustanın köy evinin emanetçisi…

“ ANKARA’DAN ABİM GELDİ, YETİNMEDİ ESENLER’E DE GELDİ…”



 “ Ankara’dan abim geldi. Yetinmedi Esenler’e de geldi. Esenler’de bir bayram havası var…” ama evdeki sorunlar yakın zamanda çok kolay çözülecek, İstanbul’da ve ülkede ki sorunlar ise öyle kolay kolay halledilecek, bitecek gibi görünmüyor hiç.

Görünmüyor çünkü “Ankara’dan abim gelince, yetinmeyip Esenler’e de gelince, Evde bir bayram havası esince, estirilince” abime yaklaşabilmek için başka başka abiler de, ablalarda geçmişten bu güne evdeki hesap çarşıya uymadı bağlamında dem vurarak, şirinlik yaparak noktasından virgülüne alışılagelmiş bir tavır ve tutum sergiliyorlar. Yakın tarihi bulandırmak ve sulandırmak siyasal zayıflığın göstergesidir ve bir okadar da kolaydır. İşin aslı çarşıdaki hesap çoktan şaşmış, dolayısıyla evdekine çoktan beri hiç uymamaktadır.

Bu uyumsuzlukta elbette birileri çıkar dostdoğruları yazar, zımbalar, dosyalar ve sunar. Sunuş öyle bir sunuştur ki, ‘yetersizliği eleştirenlerin, yetkinliği savunanların yönetime geldiklerinde hiç de farklı bir şeyler yapamadıklarını gördük daima’ diye başlar. Ve şöyle devam eder;

Sanki yönetim makamı yeterlik ve yetkinlik sınama veya yitirme ve öğütme ile özdeş bir makam. Öncelikler sırası şaşınca, özellikle de ideoloji sorun edilince karmaşa ve kargaşalar had safhaya ulaşıyor. Öyle ki ideolojik eksiklik ve tutarsızlıklar sorunu artırıyor, programsal gerilik düzeyine eriştiriyor. Bu gereksiz dönüşüm basite indirgendikçe, kolaycılık kabarıyor ve ilkelere dayanan bir pratiğin de önünü kesiyor. Tüm eylemlilikler teoride kalınca da yanlış tavırlı yaklaşımlar hız kesmeden güncelleniyor.

Örgütsel kademeler arasında sağlıklı bir iletişim de sağlanamayınca kucaklaşma gitgide zorlaşıyor. Gönülsüz zoraki bir barışmaya kapı aralanıyor sadece. Kadroların birbirini içine sindirmesi ve hoşgörülü yaklaşımlar da güçleşince doğal olarak faklılığı açıkça ortaya koyacak cesaret de yitiriliyor. Zamanla diğer partiler veya iktidar partisi ile asla eş tutulamayacak gerçekçi yol haritaları da ya çizilemiyor ya da çizilse de inandırıcılığını yitiriyor.

Sanki bir zorunluluk varmışçasına benzeşmeler üzerine bir siyasal edebiyat yukarıdan aşağıya geliştirilince güven de azalıyor. Bu küçük olsun benim kalsın babında göz yumma veya gerçekleri görmezden gelme alışkanlıkları ile ideolojik hatalara kayan çizgi de ısrarcılık ise tüm iyi niyetlileri canından bezdiriyor. Tüm bu aksaklıklar toplumdan uzak karar ve yönetim yapılarının belirlenmesini doğuruyor.

Bu günden yarına ivedilikle kendisine çeki düzen verecek bir özeleştiri bile yapılmayınca veya bile bile geciktirilince anında siyasetin bireyselleştirilmesi modasına uyuluveriyor. Bu gayri ciddi eğilim parti gibi parti olmayı da engelliyor. Her kurtarıcı vasfıyla gelenin nedense bu siyasal savurganlığa prim tanıması suretiyle sınıf bir yana, kitle partisi olma konumundan bile uzaklaşıldığı yönünde dert yanan bir anlayış hâkim oluveriyor tabandan tavana.

Tabanda düşünen, üreten ve devinen birçok kadro düşünce temelleri Marksist, devrimci, sosyalist diye nitelendirilip ayrıştırılıverince, ötekileşme ve yabancılaşma tavana doğru da yaşanmayacak manasına gelmez. En tepede ise bu dışlanmışlıkların tamirine dönük çaba ağırlaşınca, sorun yapılmaması, problem görülmemesi noktasında gizli ısrar sabitleştirilince kopuş hızlandıkça hızlanıyor.

Artık öneri yapmama, kenara çekilme ve yol verme katına itilen bu üçüncü yol ve dördüncü kuvvetin yerine ise parti eksenine tamamen zıt, parti tabanını iyice kayganlaştıran kim olursa olsun yeter ki gelsinler eklemleniyor. Kendilerine yer bulma açısından hiç zorlanmayan bu zümrenin aksine yılların emekçi partilileri ise yeni yetmelerin beslemelerince kurmaca kutsallarına sövüldüğü bahanesiyle düpedüz, güpegündüz horlanıyorlar.

Bu tersine akış ve gerisin geri sürükleniş aslında resmen nitelikli kadroların pasifize olması veya egemen güçlerce pasifleştirilmesidir. Ayrıca yıllarca aktif üye, pasif üye gerçekliğini dillendirenlerin niceliğe direnemeyişi kadro erozyonunu ve partinin güç kaybını getirir. Tabandan tavana popülist yaklaşımlarla gelişen bu karakteristik yıkım, iyice hakimleştikçe ezen azınlık kıvamına devrilir.

Yani aritmetiği temsil edenlerin nicel varlığı, niteliği temsil edenlere üstünlük sağlayışıyla parti gibi parti olabilmenin asıl ve tek koşulu da hiçleşir. Bu hiçe sayma kötü gidişi ve yalnızlaşmayı, parti içi seçimlerde önseçimsizliği ve katılınılan birçok seçimlerde de o bilindik tabloyu ortaya çıkarır.

Bu öncelikle bize ve ülkeye özgü aritmetik hatası nicel nitel ayrıştırması kapsamında tüm ilişkilerin sonunda başa gelen çekilir suskunluğuna ve peşinden alevlendirilen kızgınlıklara bağlanır. Sonra biçimlendirilen bu yanılgılar zinciri tüm kadroları ve parti bütünselliğini çıkacak her türlü tabloya kimsenin eleştirisi olamaz seviyesine indirger. Zaten kısmi yapılan eleştiriler de akılcı ve gerçekçi olmayınca, kayda değer de bulunmayınca hiçbir zaman özeleştiri mekanizmasının işletilmesine de gerek duyulmuyor.

İdeolojik, projeli ve anlaşılır programlarla donatılmış, geleceğe yönelik bilgilenmeler de taşıyan, eksikliği hissedilenlerin realist tamlamaları olan bir metod uygulanmadıkça, süreci taşımaya kim gelirse gelsin taşıyamaz ve aşı tutmaz.

  “ Ankara’dan abim geldi. Yetinmedi Esenler’e de geldi. Esenler’de bir bayram havası var…” ama evdeki sorunlar yakın zamanda çok kolay çözülecek, İstanbul’da ve ülkede ki sorunlar ise öyle kolay kolay halledilecek, bitecek gibi görünmüyor hiç. Görünmüyor çünkü “Ankara’dan abim gelince, yetinmeyip Esenler’e de gelince, Evde bir bayram havası esince, estirilince” sertifikalı saptamalar da aciliyet kazanır. Öyle ki, sen ben kavgası, adamcı, adamcılık, kayırma ve kayırmacılık, himayecilik çıkmazında imha edilen yıllara yazık diye başlar ve devam eder.

Tüm bu ve benzeri saptırmaların kıyım ve kıyıcılığı körüklediği kadroları canından bezdirdiğinden hareketle tam da siyasi olgunlaşma yaşında siyasi makam ve mevkilerden berhava edilmek ise başa gelen başka bir ağır kusur. Bu ince hesaplarla uğraşmalar araya yeni soğuklukların girmesini, toparlanamayacak kopukluğun çoğalmasını getiriyorsa da birilerinin dur demesi maalesef gecikiyor. Yine ve yeniden yapılanmaların tamamı alışılagelmişliğin aksine bir tutum sergilemiyorsa, ayni huzursuzluğu şimdilik içten içe yaşatıyorsa bu durum çok yakında parti hiyerarşik yapısını da kökten zehirler. Çok çok yakında ülkenin kaderini tayin edecek bir genel seçimin olması nedeniyle, kısa zamanda ülkenin en geri bırakılmış ilçesinde ve en büyük ilinde parti yapısını zedeleyen ve zehirleyen ne var ise bir bir gözden geçirilmelidir aslında.

Yoksa genel seçime kadar böyle gider, genel seçimden sonra ise nasıl giderse gider mantığıyla bu günden yarına kangrenleşen sorunları ister istemez taşımak ve mevcudu savunuculuktan kaçınmamak parti gibi parti olup, seçimler kazanmayı da başka baharlara erteler.

Baharın sonu ise hem kıştır hem de yaz…

12 Ocak 2015 Pazartesi

KIRMIZIYA DOLANMAK VE KURMACA DİNE ALDANMAK…

KIRMIZIYA DOLANMAK VE KURMACA DİNE ALDANMAK…

Yer yuvarlağında toprağa düşen tohum ürün vermedikçe öğrenir, unutur tekrar öğrenir, özler insan ve özlenir insanlık. Güneş sisteminin gaz toz bulutlarından oluştuğuna, olduğuna koşut, dalınıp gidilir ufka…
Dalıp gitmek var şimdi özel ve özlenen anışların sıcağına ama içine girilen girdap, ortasına düşülen kaos izin vermez. Üst başlığı, paragrafları örselenmiş anlatımlarla kırmızıya dolanmak, kurulmuş dine aldanmamak var şimdi ama kafadan kapılmalarla gerilen empati yapma duygusu peşimizi bırakmaz.
Karakterli veya karakteristik çözümlemelerin, karaktersizlikten mütevellit çözülmelerin bazı kavramlar daraltıldığında bile anlaşılmadığı, bilimsel anıların da işe yaramayışları görülür. Görüldükçe de ufka dalışlar manasızlaşır. İnsanı zenginleştirici analitik deneyler, denemeler de bir hiç olur. Ayrıca analitik düşünceyle kökten değişecek ne varsa zaman durur, değişmezlerin ve hiç dönüşmemesi gerekenlerin ise boynu vurulur. Değişim tamamen düşünce ötesi ve düşünülenin tam aksine yapmacık manevi boyutta seyreder. Bu sahte seyirlikte içi boşalan, boşalmayan tüm kavramları anmak, tartışmak büyük risk taşır ve acayip lüks kaçar.
Zaten balon söndükçe neşeler kaçar ve halim selimlik rafa kalkar, harem selamlık raftan iner. Selam sabah kesilir, işlere bakılır. İcabında zımnen söylenecekler bile kırıp geçirme babında apaçık yüzlere vurulur. Ve kırılan, kırılgan, kıran yüzlerde ve mermerimsi duygusuz yüzeylerde hiçbir nur ışımaz, gün ışığı dahi ışımaz. Ve yanlışların üzerini çizmek doğru olsa da yanlışları yüze vuranların yanlışları ve yanılgıları çizgilerdeki kırıklığı artırır. Öylesine bir kısır döngüdür ki başlatılan daima doğruları savunanların üstü çizilir kırmızı kırmızı.
Kırmızıya dolanmak korkusundan, hiçbir şeyden çekmediler kırmızıdan çektikleri kadar diye başlayan alışılagelmiş bir repliktir baş tacı edilen. Ve öyle cümlelerle kırmızıya dalıp gitmek vardır ki şimdi, bu dincilik ecinniliğinde, kızıllığa dolanmak yas değil haslıktır ezelden ebede. Hem de son istasyonda saklanan harikulade öyküler bile akıl kapısını açacak veya aralayacak kadar öz güvenli değil ise.
Evrimler dizisinin en temel armağanı yirmi bin yıl önce öyküleştiğinde zararlı doğa koşulları ile savaşarak var olmak gelişti.  İnsan yaşamı ve uygarlığın denklemini tabiatla çözdü. Ancak çevresini de geliştirip kontrol altında tutmaya başlayınca bu tanrısal krallık çöktü. Bakırın, tuncun, demirin ve bilumum element ve metallerin hayata hakimiyetine bile aklı yettiğince hükmetti. Her şeye hükmetti, her şeyle harbetti tek bir şeye gücü yetmedi insanlığın. Yeryuvarlağının, evrimlerin ve insanların bir tek şeye gücü kuvveti yetmedi, üstesinden gelemedi. Dinlere ve din savaşlarına hep boyun büktü yaşlı dünya ve yaşayanları…
Yer çatladığında toprağa düşen tohum beklendiğince ürün vermedikçe sil baştan öğrenir, unuttuklarını da öğrenir, özler insan ve özlenir adamlık ile insanlık. Güneş sisteminin ve galaksilerin gaz toz bulutlarından ve Tanrı parçacıklarından oluştuğuna olduğuna koşut dalınıp gidilir ufka ve ufuk ötesine…
Ismarlama inançlar ve dinler durağında nafile bekleyişler sürerken ıslanmış ilahicilerin ve ıslak ilahilerin dinsel motif ayrıcalığına erişkinliklerinin de şakaya gelir yanı yoktur. Vardır yoktur başka mesele ama dinsel nazireler yaparak yapağılamalarına yağlanmalarına yürekler dayanmaz. Onlara bunlara dalıp gitmeden yaşamak zamanı şimdi. Yani şimdi yine kırmızıya dolanmak lazım ve yüce dini alçaltan kul icadı varyasyonlara aldanmamak var işin aslında, kitabında. Yalanlar dolanlar matbaasında basılan ve insana doğalmış dedirten dini masallara ve oval heyecanlara da gelmemek var musafında gerçeğinde. Bilen bilmeyen, duyan duymayan isyanda ama tüm dağılmış sözlere ve savlara ayni notasal baskı var. Gözlemlenen o ki, güfteler Allah’ına kadar farklı, beste ayni telden.
Dile kolay ısmarlama mezhepler ve uydurma dinler garındaki korsanlık ve gargara teröristyanlık dünya çapında tüm barış yürüyüşlerine ve yitenlere saygı duruşlarına ilham kaynağı olmuş. Hala yani uydurma martaval geziniyor uydularda. Diğer ilahi dinler her çıkmazda kendilerini haklı çıkaracak yöntemleri bulur ve uygularlar. Ama en son geldiğiyle övünülen ve öykünülen o muhteşem ilahiselliği beş paraya kelle avcılığında harcamak hangi akla hangi dine hizmettir anlaşılmaz. Bu kaosta bağrı yanık aydınların hesabına ise Fransız kalmayanları için kısa bir mola düştü. Hangi modda, modalaştırılmış ise de çağı tersine işleten bu dini garabet modası it dalaşına devam ettikçe yazık oluyor yüce dini dilden ve kalpten tasdiklemişlere. Dinler tarihi belki de böyle bir kurmaca inançlılık, kurban alma meraklısı dincilik ve imana aykırı mezhepçilik  görmedi görmeyecek.
Hiçbir şeyden korkmadılar kırmızıdan korktukları kadar ama ısmarlama dinler yapbozundan oyuncaklar buldular, maşalar türevlediler. Demek ki son peronda gözlere o hep saklanan perde inmiş ve amaç perdelenmiş gözlere havada asılı duran şölen sofralarını indirmekmiş meğer. İçkisi ise maalesef kan kırmızıya çalar renk tonunda olan ve ölen öldürenlere mahsus. Dünyanın sonu değil elbette ama bu kıyam ve kıyımlar ile bir kez hırs doğmuş tepelere, kin bürümüş gönülleri ve korku dağları bekliyor din, iman, mezhep adına ve namına.
Yeryüzünde toprağa düşen tohum gerektiğince ürün verdikçe öğrenir, öğrendikçe unutur, tekrardan öğrenir ve özler insan insanlığını. Özlenir insanlık. Özlenir çünkü dini, imanı, mezhebi bir yana insan insan olmaktan çıkınca her yol mubahtır taraflara. Ve artık hamur teknesinde ekmek hamuru mayalanmaz.
Aynı hamurdan değiliz asla, kırmızıya dolanmak, dindar kalmak ve kurmaca dine aldanmamaktır hamurumuzun tuzu, suyu, mayası, onların ki ise kan…






10 Ocak 2015 Cumartesi

KIRKBEŞLİK ŞİİR…

KIRKBEŞLİK ŞİİR…

METHİYE 

Kırkbeşlik plağım
Plağım kırkbeşlik
Pikabın iğnesi kırık,
Dönemem.
İçimde ne şarkılar saklı aslında
Türküler ağıtlar marşlar asılı
Ne divane aşklar gizli en asilinden
Ne delikanlı kavgalar sözler
Söz verdim bir kere insafsız,
Dönemem.
Kırkbeşlik insanım lisanım kırık
Pikabın iğnesi kırık
Plağım kırkbeşlik
Lodosa açık bir balkonda
Denizleyim
Egeyim Karadenizim.
Anlasana beni beter dönence
Dönenler dönsün rüzgar gülüyle densizce
Dönemem.
Dönemem çünkü
Doğuştan solağım…

KIYAMET SENARYOSU

Ne olur kırma beni hayat
Kırma artık.
İpek böceği masalı değil ki bu
Allı yeşilli bir makam.
Çıkışı yok gecelerde dinlendikçe şekillenir markalar
Afiyet olsun karınca kardeş, karışmam
Artık kızmam
Arıların oğul verdiği zaman canlanırım artık
Karınca kaderince bir yaşama sarkıp
Ölümlerden ölüm beğenirim derin uykulardan kalkıp
Yıllarca hiç üstlenmediğim ölümlerden
Yakışmadı bedenime aklıma, yarıma yarenime nedense hiçbiri
Şimdi canın çektiğidir arta kalan ve
İpekböceği misali bu yakınlaşma
Kıyamete beş çala altın köstekli
Allı yeşilli bir mekân.
Çalıkuşu yok hecelerimde artık
Altın kafeste bülbül
Hücrelerimde çalıntı
Ağustos böceği söylesin bundan böyle şarkılarımızı
Ben içlenir içlenir kıyamet döşenirim
İçerim içerim dertleri, kederi, kaderi
Arıların bal verdiği zaman kıymetlenirim artık
Karınca kararınca bir hayata aldanıp
Kader senaryolarına yollanırım yolu yarılayıp
İpek böceği mahsulü sanki bu
Allı yeşilli bir camekan.
Ve camdan kalede bir makam
Senaryosu kıyamet
Ne olur kızma bana artık hayat
İçine içine içlenirim ve içerim…

KIRKBEŞLİK PLAĞA PİKAP

Sakız adasından kaçtım ve
İnsafsız dalgalarla seviştim
Dalga dalga
Yalı boyu.
Cennet kenarında köşkte köreldim
Algı enine boyuna çalgı
Denizin anahtarı denizdi
Kaçınılmaz gerçek açıldı kırklara
Denizim.
Dokuz doğurduğum gün ayrıldım sırça köşkten
Sıyrıldım buğulu limanlardan
Ve sen doğdun
Sen doğdun ellerime.
Ellerimde minnacık bir kalp
Kalbin koca bir çınar
Koskoca asırlık bir çınar gibi atıyordu
Pembecik yüzünde ise umut
Umudun uğuru parlıyordu.
İyi ki kaçmışım sakız adasından
Sakız yapışkanlığından
Başımda deli dembelek eğreti rüzgarlar
Eğilmedim hiç, uydulaşmadım
Güneşin anahtarı deniz
Denizin başı yıldızlar
Yollar kapandı yalanlara.
Denizim
Sakız adasından deryaya daldım ve
Bir rüya ki tam görülesi
Tam boğulurken
Seni gördüm
Masmavi damlalarda.

ÇIPLAK KRALA ÇARMIH

Lanet planet
Meliki zalim mi zalim
Maliki Allah kerim
Açılınca açılsın denen örtüler
Hesaba çekilir tüm ölümler ve de ölümlüler
Hesaba çekilsin ölüm.
O kaçıp durulan nar gözlü ölüm
Nar gözlü karabalık öylece kızarsın
Nur yüzlü yar çarmıhta gerili gerilik
Çarmıh gülü boyunlarda nazarlık
Azgınlık ve ihanet
Nar gözlü alabalık etti mi nazar
Öptü mü kuruyan dudağından azar azar
Melaike gözlüm yalnızsın dayan
Sen dayandıkça yırtılır duvar
Yıkılır taş duvarlar
Darağacına çekilsin denince tüm zamansız ölümler
Bu kez rüya aralanır
Darağacına çekilir ölüm
Vallahi tek o anı yaşar coşar yaşarım
Ve lanet planete inat
Gülümseyerek ölürüm.
Akli melekelerim hala yerli yerindeyse eğer
Yazarım iki satırcık iki arada bir derede
Demem o ki melek
Ocakta zalim felek
Tüm günleri ayları yılları arada kalanları
Çarmıha gerer çıplak kral
Ve çıplak kralı da bir gün nar gözlü dudağından emer.
Her şeyden önemlisi
Öptü mü moraran dudağından nar gözlü küçük kırmızı balık
Alnına dayanan namludur
Şakağın aklaşmış şakakların terler
Şaka bir yana en gerçek olan ölümdür.
Balık bilmez ama Halik
Halik bilir
Ve meliki maliki, zalimi halimi, planeti planı
Nur yüzlü yârin hesap cetveliyle ölçülür.