O BİLİNDİK DÜRÜSTLÜKLER…
O bilindik dürüstlükler de kalmayınca atlatılan ve atlatılacak olan veya atlatılamayacak badireler resmen itibar kaybını körükler veya körükleyecektir…
Tarihe kayıt düşen karakterlerin çok azı insanlık namına insanlığa hizmetleri geçenlerdir. Elbette tarihsel karakterler disipline edilemezler. Ancak onlar o bilindik dürüstlükler yumağını kaybettiklerinde bu gün veya yarın sadece o bilindik dürüstlükler doğrultusunda yüksek lisans veya doktora tezi konusu olurlar, o kadar. Ancak olan yine ve daima toplumlara olur.
Pencereleri rengârenk boyalı camları olan binalardan sızan kesin görüşler keskin gerçeklerle uyuşmayınca ortalık mahvolur, mahvolduğu gibi. Zamanla kendini içtenlikle veya körü körüne adayışın timsali yüzde elli de siner, sinerleşir, sır olur, hiç olur. O hiçlikte beynin içinde gizli odalara yerleşmiş yerleştirilmiş ne güdüleme ve şartlandırma varsa ters teper. Bir benlik zedelenmesi yaşar muhteviyat ve zevat, beylik ise sekterlenir, sendeler ve üç nokta.
Yeknesak ve sade ve daha anlaşılır bir dille izahı yoktur bu yıkılışın. Yıkım başlayınca kurgulanabilir her ne varsa kurgulansa da her kurgu yaşanan ve yaşatılanın gölgesinde kalır, korku dağları bekler. Karşı karşıya kalınan trajedinin tirajı her ne basarsa bassın kara bir son bekler renkli boyalı camları olan pencerelerde tül perdeler arasından ellerini ovuşturarak izleyenleri. O emperyal izlence de karşı yakalılık ağır basar ve o bilindik dürüstlükler çerçevesinde çetinleşmiş o bilindik yiğitlikler diretir…
Zaten o bilindik yiğitlikler öğütüldüğünden bu çıkmaza çıkıldığı ve yere çakıldığı besbellidir. Göç dalgası alabildiğine genişledikçe bölgelerden her zerresine memleket daralır. Daralır genleşir daralır maazallah patlar. Yeşil yapraklar arasında kırmızımsı bir noktacık kadar görünen ve kaleye alınmayan şehirlere dek yayılır patlamanın atlaması. Akıl çelmeler, çelmelemeler ise akıl çelenlerin en görünen en dürüst yanı olarak kalır.
Acı gelişmeleri çok uzakta gerçekleşmiş gibi göstermek ile kaosu dibimize ateş düşürecek denli yakınlaştırmanın birbirinden hiç farkı yok. İki ucu boyalı değnek. Gerileyişi ısrarla sıradanlaştırma gayretinden başka bir şey değildir bu yaklaşımları dürtmek ve kaşımak. O bilindik hüzünleri o bilindik dürüstlüklerle hissetmeyince işin realitesi başka mecralara kayar. Mesele daha geniş bir mecrada ele alındığında tehlikeli laflar etmek, sınır ötesi planlara piyon olmak ve tehlikeyi severim tarzı yeşilçamvari horozlanmak aktörleri belli olmayan bir sahada macera filmi çekmektir. Ayrıca kuşku götürmez gerçeklerin üzeri böyle kapatılamaz.
Tarihsel bilinç odur ki sonradan çöken ve yıkılan tüm imparatorluklar sömürgelerinde şahsen ve bizzat yaşarlar. O yaşantının tarihsel kodlarında o bilindik dürüstlükler silinince yerine çıkar, rant ve kan eklenince o bölgeler ve dünya parça püskül edilir ve kimseye de kalmaz. Yapanın da, edenin de yanına kar kalmaz. İyiyi pas geçip kötülükleri körükleyerek bir yere kadar sürer istila ve işgal. Bir taraf pür neşe diğer taraflar çılgınlık düzeyinde bir mecburiyete mahkûm edilerek zehir zıkkım olası projelendirme sürdürüldüğünde üçüncü dünya veya kaçıncısı olduğu hesaplanamaz bölge harbinin kapıları aralanır.
Tıpkısı ayniyle vaki bu günlerde. Bu aldırmazlığın, bu görüntüdeki görünmezliğin beklenen ve bilinen sonucu ise boyunun ölçüsünü almaktan öte bir çıkarsama değildir. Öyle ki kendi kendine ve kendi içinde gerilen bir ülkede, el birliği ile yaratılan bu atmosferde tüm akçeli oyunlar, çalmalar ve çalkantılar unutulur. Vatan millet Sakarya edebiyatına sarılma sürecinin yaşanmasını hiçbir akıllı istemez ama çakma akıllar toplumu o noktaya sürüklüyor. Ancak hal böyleyken hezimete hizmet devamının rasyonel hiçbir yanı yoktur.
Hezimet mi, hizmet mi olduğu pek yakında anlaşılacak bu sürecin bırakacağı izleri kolay kolay silinemeyecek bir dönemdir halkları bekleyen. Ulemayı bekleyen ise yine ve daima olduğu gibi ah vahlar içinde dövünmedir.
Bu optik yanılgı simsarlığının masaya sürdüğü piyonlaşma modeline modül olanlar karşıtlığın yüz aklarını ekranlarda karartarak despotluğu deste deste depolamaktalar. Bu optik yanılmadan gün olur kurtulunduğunda bu ucuz kahramanlığın elden çok şeyleri alıp götürdüğü de görülecektir. Durumun vahameti zarar ziyan tespit komisyonlarına havale edilerek işin içinden çıkılamaz günlerin yakınlaştığı aşikârken eşikten içeri sızan bu emperyal politika durdurulmalıdır.
Durdurulamaz ise ve o bilindik dürüstlükler de azalınca tüm gerçeküstü ve gerçekdışı hayallerin mantıklı bir açıklaması da kalmaz ve sonuçta ağır bir bedeli vardır ve ödenir. Bu tahakkuk ve tahsilât ötede beride karşılaşılan bed dualarla sınırlı da kalmaz. Biçimi, boyutu ve dozu akla hayale gelmeyecek sınırsızlığa kayar. Bu körüklenme eğer körü körüne değil de doğru ve dürüst davranmaya ayarlı ise o bilindik dürüstlükler herkese lazım olur.
Bu orta doğu cehenneminde itibarsızlaşma ve itibarsızlaştırmanın başlıca etkenleri hasıl olmuştur. Artık konuşarak, söyleşerek çözülemez noktaya vardırılmıştır bu bölgesel kakafoni. Şu rotası iyice kaymış dünya gemisinde sufleler ters köşe yapıldığından ne söylenirse söylensin boştur artık. Zaten boşluk duygusu en başta ve en uçta ve en içte kabarınca nadir görülen tarihi gerçeklerin altında ezilmeler de başlar. O eziklik düzeneğinde toplum mühendislerine rağmen toplumu hizaya getirmek zorlaşır. Ve koridordan neo-müslim faşizmi devreye girer.
O neo-müslim faşizmi ki hiza miza gözetmeden örgütsel ve devletsel manada uzak yakın Asya’da, Orta doğu’da, Kuzey Afrika’da ve tüm dünyada örnek teşkil eden benzer icraatlerini bu coğrafyada da icralar. Masum isyanların esintisinde mükemmel ve sıra dışı bir yenilenmeye zemin hazırlayacak her alaşımı hemen alıkoyar ve tırpanlar. Temiz ve özgür duygular o bilindik dürüstler ve dürüstlükler sayesinde değerlenir ve konuşlanır. Bu nedenle o neo-müslim faşizmi de büyük sermeyenin güdümünde o bilindik dürüstlükler ve özgürlükler kapsamında temiz kalmış her ne kim varsa hiçleştirir, temizler.
O bilindik dürüstlükler temel vasıflandırma niteliği olmaktan çıkarılınca ve boş verilince bu bölgesel neo-müslim faşizm platformunda alçak sesle anmalar bile zül olur.
O bilindik dürüstlükler doğrultusunda dürüstlüğünü devam ettirenler ise baştan belli sonuca şimdiden en çok üzülürler…
10 Ekim 2014 Cuma
8 Ekim 2014 Çarşamba
BİR ÖMÜRLÜK NATIKALIK KÖRELDİ …
Söz söyleme
konuşma, düşünme ve anlama, düşündüklerini çekinmeden ifade etme, işaret etme,
gösterme, bildirme, uyarma ve hakkıyla anlatabilme natıkası Tanrının insanda
dile gelmiş halidir. Güzel sözlerle, söz söyleyebilme ve düşünebilme özelliğini
ve yetisini kullananlar, natıkası kuvvetliler en müstakimlerdir ayrıca.
Ancak, canan gelip
çattı kaşlarını ve daha ihtiyarlık yeni müjdelenmişken cana bir ömür natıka
sevdası köreldi…
Dünya halidir
ve dili yaratan da kara topraktır. “Benim sadık yarım kara topraktır” deyişinde
gizlidir koskoca dünya. Yani kelimelerin dünyasıdır gerçek dünya. Önemine ve
fonetiğine fanatikçe bakmadan yazılar yazmakla gelişir kısa hayat. Ninniler
söyleyerek ve ağıtlar yakarak ilerlemiş ‘halk yaşama sanatına’ dilin öznel
mimarisi içinde kalarak katkı sunmaktır meselenin özü.
Yerden
kalkmaya, kalkınmaya yeter zenginlikte ve incelikte olmasa da âlemin gül
bahçelerinden günümüz ikilemlerine bir şekilde eklemlenmektir hayat. Layık
olunan yaşamdan mahrum kalınmışlık ise sahte denklikleri karalar yüreklere.
İnsan dediğin
bir kez perdeyi yırtmaya görsün, en ufak bir zarif dokunuş, bir tatlı sarılış,
bir yürekli öpüş ve sıcak bir ötüş en sarsıcı sevdaların kucağına, ocağına iter
çiçek gibi solan zamanı. Kısırlaştırır resmen ansızın beliren o yok oluş
girdabı ve ışık ışık boşanır duygular, seller gibi, sular gibi akar gecikmiş
hevesler.
‘Natıka
öldüğünden, taştın yine deli gönül sular gibi çağlar mısın?’…
Derinde en
derinde donmuş hisler kıprayınca sızlar yürek. Ve yürek kaç bahar sonra aniden
sızıldayınca tüm eksik gedik karşılaşmalar solmuş çiçeklerin sağa sola
saçılmışlığını bütünler kabristanlarda. Ve buz tutmuş bedenlerde tersine eriyiş
hızlanır ve hayata sırayla cemreler düşer. Beklenen ilkbaharları ise yapmacık
tavırların, yapma çiçeklerin, plastik yaprakların yüreksizliği bozar ve
engeller.
Nice acılar
çekmişlikle harmanlanınca hayat, ne akıl, ne mide ne de kalp kaldıramaz ama yine
de dayanır can. Yürek iki kez titrediğinde kendince sabredilmiş ne var ise
sokulur inceden ve sinsice tutsak eder tüm benliği. Saf dilli ve güzel yaşamaya
dair tüm sözler ve konuşmalar makinelere bağlandığında ise kesilir hesap ve Yaratana
muhtaçlık başlar.
İşte o vakit
dil güzel güzel söyleyince dinlemeyenler dinler, anlamayanlar anlar, natık
dinlenir, dinlemeye çekilir zevat ama iş işten geçmiştir artık. Oysa her mahsus
dil bir gönül perdesidir. Perde açıldığında sırlar açılır ve kapandığında
sırlara, kırklara karışılır. Güzelliği bahşeden de alıp topraklaştırıp hakkında
bahis ettirende ilahi düzen gereği tabiat olunca incir çekirdeklerinde gizlenir
taze hayatlar.
Öğrenmek
lazımdır güzel dilin ilmini, acı hayatın bilimini natıklar göçmeden,
natıklardan…
Hırs insanı
kör eder ve fakat ölümü de hiç mi hiç uzaklaştıramaz. Hırslanmak yerine gönül
sadakası verebilmektir marifet. Diline, gözüne, kulağına sahiplik arenasında
her bir yıldız kaydığında arefeden natıkaya sarılır kalemler. Çünkü gerçeğin
yolu iyi dilden, sevgi dolu sözlerden geçer sadece. Yolcu iyilerinden ise
yolculuğun bu sözlerin tamamına yakınını duyabilir. Ve en ateşli kasırgaların
rotası değişir bu sayede. İstiskallere uğramışlık ve yersiz suçlanmışlıklarla geçen
bir ömür sonrası, yenisi tesirli sözlerle sohbet meclislerinde dirilir.
Dil
dirilişin en günahsız yavrusudur ve natıkalığın ilk hali ise ölümsüzlüğün
tezahürüdür. Tezahüratlarla mertebelenenlerin talebeliği sona erdiğinde,
ustalığı sobelendiğinde zarar ziyan hesabını tutmak epey zaman alır. Musibet ve
çirkinliğin soğuk yüzü doğan güzellikleri asla gizleyemez.
‘Natıka
öldüğünde taştan topraktan yeni deli gönül uslanmaları çağlar mı?’…
Acılar hep
deniz renkli. Dantel dantel vurur vurgun beynin kıyılarına, kıvrımlarına. Altın
kumlara gömülen gözyaşlarından sızar kadim sevdalar. Ve selam durur ardı sıra
ağlayan şehirlere kara kirpikler. Yakındır herkes birbirine, en yakın ama evren
kadar uzak. Ve gurbet ve hasret şarkıları martıları vurduğunda en fırtınalı
isyanlar durulur.
O durulukta kapalı
kapılar er geç çalınacağından, kimselere aldırmadan natıkane deniz püskülü göğe
yalvarmak gerekir, göçebe bulutlara hissettirmeden yakarmak ve doyasıya
ağlamak…
24 Eylül 2014 Çarşamba
IŞİTMEK GEREK MAZLUMUN FERYADINI…
Bu günlerde makul ölçülerin dışına taşan şekilde bir nüfus itelemesi ile karşı karşıya şu gergin ülke. Bu acı gerçeği inkâr, bu fersiz feryada intizar kim ne derse desin maddi ve manevi felaketleri de peşinde getirecektir…
Haçlıların Kudüs’ü işgalinden bu güne tüm mükâfatlar ziyan edilince firavunlar cephesinde kuduzluk baş gösterdi şu günlerde. Aşısı olmayan bir aşılanmadır orta doğuya savrulan bu karahumma. Ve her şeyden önce insan olunduğu unutuldu sözde Müslüman cenahta. İsevi cephede ise bir halaskar havariliği ki akla zarar. Garezine kin, kinine kan katan, kıran, küçümseyen, katleden, bu neo Müslimlik çeşit çeşit vatansızları ve vatansızlıkları doğurur pek yakında. Demir tavında dövülür hesabıyla tutulan yol ise başka çıkarcılıklara uzanır bir çırpıda.
Ve yine çocuklar bombalanır bu ateş çemberinde. Bu gidişattan utanmaları gerektiğini düşünenler arttıkça çocuklar anasının memeciğine sarılır bir yudum süt diye. Yok sadece izlemekle yetinenler artar ise gözler katarakt olur o kadar. Ama kentlere ve sınır ülkelere yayılır güzelim nağmeler ağıtlaşarak, Işitmek isteyenler de Işitir. Ve asalet sellenir, adalet silinir lügatlerden, alametler aranır sahifelerde. Çalınır yaşamlar, yaşam anlamlı ve övülmeye değer bulundukça tekrar çalınır. Oysa hayal gücü gerektirmeden, acı gerçeği sürdüren hayatlardır dünyaya şekil veren.
Sanki zembereği boşanmış zehir saçan dünyanın son olmayacak muzırlığıdır bu son yaşananlar. Doğu ve güney doğu kapılarında aç açık yüz binler umut bekliyor. Vaziyeti gafletkarane idare etmekle mükellefler ise farklı coğrafyalarda projelendirilen bu can yakar gidişata maalesef eskide ve yenide tam tol veriyor. Oysa bu ters orantılı değişmeler içten ve dıştan dengeleri değiştirir, değiştirmekle kalmaz süründürür, öldürmez.
İşaretlere anlamlar yüklemek belki şu sıcak sosyo siyasal atmosferde çok gereksiz görünebilir ama ölümden değil katliamlara uğramaktan kaçıyor garipler. Kaçtılar, kaçacaklar da ne olacak şeytana maskara olan zayıf damarlılar aradan çıkmak korkusuyla, aradan çıkarmak duygusuyla durumdan vazife çıkaracaklar o kadar.
Bu günlerde bir nüfus itelemesi yaşatılıyor şu sahipsiz ülkeye. Hem de makul ölçülerin ötesinde…
Mekanik değerlendirmeler, rasyonel olmayan irdelemeler ile ördeğin vaklaması gibi yakışıksız laflarla, sınırsız hücrelerin emrine girilmiş bir kere. Akıl evrensel rastlantılar doğrultusunda ne yapacağını şaşırınca acı gerçekler devreye girer. Haddini bilmezlik kültürüyle yoğrulmuşluk içeriyi idare edebilir belki ama dışarıda nefes alacak dar bir pencere bile bırakmazlar adama. İşte adamlık bu mertebede lazımdır. Kırk senede kırk saniye lazım olur ama bulunmaz. Çünkü kırılmıştır bir kere insanlık onuru.
Kimyası bozulmuş bir orta doğu yaşıyor kapı eşiğinde, kapı aralığında. Enteresan olan pislikten pis şeylerden Allah’a sığınanlar tüm bu pislikleri ardı sıra sıralıyor. Konudan, konumdan dersler çıkarmak esastır ama hala boşa israf ve boş hırs. Hala toplumun kimyasını zorlayacak hamleler hazırlanıyor bilgece, bölgece. Kimse döneriz onlara, çeviririz ülkeyi ateş topuna demiyor, seslenmiyor açıkça komşularda olan biteni gördüğü halde.
Fesatçı olmadığını söyleyen bozguncular, başta vermiş gazı, vermiş hapı, vermiş nazı, tattırmış hazzı şimdi kapı, şimdi ağacı da gölgesini de kökten kesme peşindeler. Ve peşine düşecek yandaş yalakalar arıyorlar. Oysa sonu düşünülmeden yapılanların ve söylenenlerin ve adı büyük kendi küçük hesap olan projelerin hesabı zor verilir. Kurtuluşa çıkacak kapı arayan, çoluk çocuk perişan olmuş gariplerin iki eli de bu hesapsız kitapsızların yakasından tutar iki cihanda da.
Bu günlerde bir nüfus itelemesi yaşıyor, şu fakir ülke. Hem de malum ve makul ölçülerin dışında…
Binlerce yıldır gam kasavet yüklü şu coğrafyada, ateş kan ve barut kokan şu topraklarda bir teneffüs şart. Ama teessüf edilesi bu karmaşada hayat kumaşı defolar dolular hala küplerini doldurma hesabındalar. Canlar yanmış, ocaklar sönmüş dert değil, tek dert haritaları yeniden çizmek. İki bana bir sana, üç bana hiç sana veya hep bana yok sana metoduyla. Bu keşmekeşte İslam adına Müslümanlık tırpanlanırmış, neo Müslimler kafa kopartır, el kol bacak keserlermiş kimsenin umurunda değil. Sözde karanlıktan korkanlar bir araya toplanmış hala ampul icat etme peşindeler.
Sonuçta gidenlerin ayak sesleridir, gelenlerinkiyle karışan ve kör karanlıkta Işitilen. Söze ne gerek, Işitmek gerek mazlumun feryadını. Feryada ne gerek, mezalimden kaçarak Doğu ve güney doğu kapılarına dayanan masum gözlere bakın, gözlerdeki o korkuyu görür, Işitir ve anlarsınız…
23 Eylül 2014 Salı
SÜNGERSİ AKIL ÇIKMAZI…
Bu bir Işitme problemidir ve sosyo-siyasal açıdan ada ve nama konuşmalar yapıp edip sonradan sağır sultanların duyduğuna ve tek merkezli sultaya göstermelik huylanmadır. Çok yakında bu Işitme problemine de sünger çekilir ve gelmişi geçmişi unutturulur…
Geçmişe sünger çekmek deyimi her çıkılmaz sokakta usturuplu bir çıkış yolu eylemine eylemliliğine dönüştürüldüğü sürece bu ülke de, iktidarları da, muhalefetleri de asla iflah olmaz. İflasın eşiğinde bir siyaset silsilesinin siyasal tarzı geçmişi süngerlemek oluverince ortalık tümden süt liman oluyor. Güncel siyasetin en vazgeçilmez dayanağı olan bu yersiz istila da bu sayede sürüp gidiyor…
İstifade edenler ve ettirenler görsem de inanmam düzeneğini işlettikçe garibim halk da topyekûn bu düzmecelere kanar. Bu kandırmacalar aklı evvel işgüzarların ve işbilir birlikçilerin bu yönsüz rüzgâra kapılmasıyla kılcal damarlara kadar uzar. Ancak hayatta her şey zamanı geldiğinde filmi gerisingeri sarar, üstüne sünger çekilse de gerçekler asla değişmez değiştirilemez.
Ayrıca herhangi bir kanıt olmasa bile varsayılan ve savlanan bir durum mevcut ise sonuçta o mevcudiyet bir şeylerin olmadığı veya hiçbir dolabın dönmediği, döndürülmediğinin kanıtı değildir…
Belki de söylendiği gibi her şey iyidir ama iyinin de iyisi olabileceği asla hatırdan çıkarılmaması gereken bir temel olasılıktır. Hatıra binaen kötü geçmişi iyi halli göstermek uğraşı da uğursuzluğun en uğrak adresidir. Her kim olursa olsun bu adreste uzun süre konaklarsa tez elden hesabı görülür. Asıl fenası ise mahşere kalan ve bırakılan eksik ve açık hesaplardır. O vakit geçmişe sünger çekmeler ve sünger çeken ve çektirenler ustura ağzı keskinliğiyle hizaya çekildiğinde asla iflah olmazlar. İflahları o an kesilir.
Elbette böyle tıkır tıkır işleyecek bir realite söz konusu olabilir ve olmayabilir de. O halde bu artık değer değersizlerini ve değersizleşmeleri illa da ilahi adalete bırakmamak gerekir. Değer veya değmez ama onları Âlemin yüce değerlerine göre divana yatırmak gerekir. Süngersi akılla akı karaya bağlayanlar, karayı aklayanlar kipi kisvesine bakılmadan, her kim olursa olsun ayni cetvelle ölçülmedir.
Ceddine rahmetokutturacak densizlikle, geçmişin illetleriyle millet önünde denge tutturmaya çalışanların sıkıştıklarında geçmişe kaç kez sünger çektikleri asla unutulmamalıdır ama unutulur ve unutturulur maalesef…
Balık hafızalılık ile süngersi aklın bir potada birleştiği her tarihsel süreç ülke adına daima tarihi bir dönemeç olmuştur. O dönemeçler ilerlemeyi tersine çeviren, hür iradeyi gerisingeri döndüren ve gerileşmeyi yüzyıllara dayayan bir rolü en aktifinden üstlenmiştir. Tüm bunlar çıplak gerçekler olarak masalarda durduğu halde işlerine öyle geldiğinden sünger avcılarının sünger çıkartırken yüzeyden en dibe kaç kez vurgun yediklerini veya vurgun tehlikesi atlattıklarını bilmeden, öğrenmeden dönüp durup geçmişe sünger çekelim deyimini kullanmak Işitme probleminin ötesinde ruhsal bir problemdir. Bu geçmişe sünger çekme eylemselliğinin sürdürülmesi sol tahlilde paslı çakaralmazları bile otomatikleştirir.
Geleceği yok edecek hepten silecek, ahaliyi süründürecek ağır hamleleri gizlemek adına çek bir sünger geçmişe diyebilmek siyaset ötesi ayıp ve sosyo-siyasal günahtır hem de en büyüğünden…
İstifadecilerin yarın sıkıyı gördüklerinde istifacılara dönüştüğünde yani bal teknesinin kararan dibi göründüğünde, paçalara bulaşan kiri bol deterjanlı sünger de temizleyemez sonra. Asıl olan üç maymun oynayarak kanıt peşine düşmek yerine, kanıt olmasa bile hiçbir Bizans oyunu oynanmadığına körü körüne kanmamak gerektiğidir.
Bunca inatçı kamplaşmanın neticesinde gün gelip sütten çıkmış ak kaşık görülenler bir bir karanlığa gömüldüğünde geçmişe sünger çekenler sünepeliklerini nasıl hasıraltına süpüreceklerini şimdiden enikonu hesaplamalıdır.
Yoksa tampon bölgeler de iyileştiremez Işitme probleminden doğan hastalığı ve tüm tampon bölge yaşananları süngersi akıl çıkmazı hastalığına dönüşür…
22 Eylül 2014 Pazartesi
KUTSAL ORTAM YETİŞKİNLERİNİN YETKİNLİĞİ…
Kutsal ortamlarda yetişmemiş ama kendi kendine kutsal kazanımlar biriktirenlerin Kutsal ortamlarda yetişmişlerin yetkinliğini ve yetişkinliklerini ispata davet çağrısı günden güne geç kalıyor, güçleşiyor ve zorlaştırılıyor. Oysa Kutsal ortamlarda yetişmiş kutsal ortam yetişkinlerinin yetkinliğinin artık sorgulanması gerektiği su götürmez bir gerçekliktir...
Kutsal ortamlarda yetişmişliği mirasyediler gibi bol kepçeden harcayanları gördükçe, bu iktidar mevhumunu anlama rahatsızlığı bir yana tüm yaşanan hükümsel boşlukları kendi çapında doldurmak kendine insanım diyenlerin başlıca yükümlülüğüdür sözün kısası. Sabahı olmayacağı aşikar bir gece ve geçmiş veya gelecek gecelerin karanlığı asılmış ise gölgeli duvarlara başka da çare yok sanki. Birbiri ardına sıralanan kutsallara ters köşe, iktidar oyunlarını ve olayları görmezden gelmek gece körlüğüdür en harbisinden. Benim de kutsallarım var diyenlerin bu kör baltaların her ağızda kutsallarına sövmesine de asla izin vermemesi gerekir ortalığın esenliği için.
Yangından kaçarcasına ve yangından kaçırırcasına sınırları belirsiz ama belli bir şuurla genellemeler yaparak, tarihi mirasla övünüp durup çarpık kapitalist dünya düzeninin bir uzantısı ve uygulayıcısı olmak hangi insanlık kutsalı ölçeğine uyar veya uydurulur anlamak mümkün değil. Bu garip atmosferde memleket insanlarını gizli kulaklar ve gizli gözlerin alenen dolaşacağı ve en mahreme bile ulaşıp değebilecek kara yıllar bekliyor aslında.
Manzara bu, kutsal ortam yetişkinlerinin orta mektep kaçkını münazaralarından fırsat kalırsa eğer, görülecek ki manzara çok vahim.
Bu beceriklilik panayırında neyin nasıl niye becerildiği in ve cine de sorulduğunda hep ayni imgesel yanıt; kutsal ortamlarda yetişmişlik sarmalı…
Kutsal ortamlarda yetişmişler daha ne olsun. Birbiri ardına sıralanan ve artan sorunları açmazları, cılız açılımlarla hallediyor, halledecek veya hale yola koyacak sanılan bu kutsiyet de bir yere kadar ama düşünen yok. Aslında o sona yaklaşıldığı bilinerek bilmezden gelenler ile görmezden gelenlerin gayri ihtiyari kurduğu geçici ittifakta göbekten çatlamak üzere. En fazla üç beş yıla belki de görmez sepet koluna, herkes kendi yoluna havası eser memlekette.
Kutsal topraklarda, kutsal ortamlarda yetişmişliğin beş paraya gittiği görüldüğünde yıktığıyla ve yıktığınca övünülen başka ne kutsallara sarılacak ve saldıracak acaba bu kutsal yetişkinleri. Kutuları depmece dolduran bu yetişkin kutsallık yanılgısı çok yakında acaba başka hangi yangınları kıvılcımlayacak.
Oysa kendilerini sakladıklarının içine gizleyenlere fildişi sandıklar da kar etmez. Bilinen odur ki tarihin tüm kanlı, canlı savaşları hiç de kendilerine ait olmayan sandıkları birbirlerinden kapabilmek için çıkmış veya çıkarılmıştır. Sadece almayı bilip de vermeyi bilmeyenler veya tenezzül etmeyenler ise bu savaşları daima kaybetmişlerdir. Bu öyle bir kaybediş ve büyük bir kayıptır ki, kutsal ortamlarda yetişmişlik de fayda etmez ve zevatı kurtarmaz asla. Çünkü karanlıkta hiç kimsenin yüzü tam görülmez ve hiç kimsenin yüzü tam tanınmaz.
Kutsal ortamlarda yetişmiş yetişkinlerin mukaddesat öyle mukadderat böyle diyerek memleket insanlarının alın yazılarını çalmalarıdır mukad olan…
Çok yüzlülüğü kutsallaştıran bu dar çerçeveli, kör çevreli ortam ortacıları götürdüğünü her memleket evladının geleceğinden götürüyor. Bu gerçek eninde sonunda iyice anlaşıldığında acaba hangi yüzle çıkacaklar milletin karşısına. Minareli minaresiz her ortamda, kutsal ortamda yetişmişliğine vurgu yapılan bu mevcudiyet, mevcudun kaçta kaçını kendi hanesine saydırmış gün olur gün yüzüne çıkar. O yontmalar bir bir belgelendiğinde o içten veya hariçten gazellerin, atıp tutmaların faturası kime kesilecek belli ki belli. Ama o yüzleşmelerde, hangi kutsal ortamlarda yetişmişlik hangi yetişkinleri kurtaracak görülecek.
Görüntü bu minval üzere akarken kutsal ortamlarda yetişmişlikle övülenlerin, övenlerin sofrasına kaç öğün nafaka yumuşatmış ortaya çıktığında kim nasıl tekrardan sertleşebilecek görülecek.
Kutsal ortamlarda yetişmişliği kafi görenlerin kutsal ortamlarda yetişmemişliği ise Kaf dağının ardında görenlerin bu görgüsüzlüğü de nereye kadar pek yakında görülecek. Bu görgüsüzlük kutsalların bir bir yok oluşunu hazırlıyor ve hızlandırıyor ise bu izni her fırsatta sorgusuz sualsiz verenler ilahi kürsi de defteri kebirlerine günah üstüne günah mı yoksa külliyen sevap mı yazdırmışlar görecekler.
Ortamı geren, yeren, yiyen, yedikçe doymayan bu eksik yetişmişlik daha çok kutsalı bozuk para gibi harcar bu gidişle. Ancak Kutsal ortamlarda yetişmiş yetişkinlerden olsalar da neyi ne kadar harcarlarsa harcasınlar bu iktidar mevhumu yeni mahvoluşlar hazırlar, en sonunda onları da hükümsüzlüğe ve hükümlüye devşirir.
Yeter ki, Kutsal ortamlarda yetişmemiş ama kendi kendine kutsal kazanımlar biriktirenlerin Kutsal ortamlarda yetişmişlerin yetkinliğini ve yetişkinliklerini ispata davet çağrısı günden güne artsın ve Kutsal ortamlarda yetişmiş kutsal ortam yetişkinlerinin yetkinliğinin artık sorgulanması gerektiği su götürmez bir gerçeklik olarak algılansın…
20 Eylül 2014 Cumartesi
PAPARACI PALAVRALARI VE ‘SİYASETDİN’…
Paparacıların ne idüğü belirsiz ve menşei mesnetsiz batıl inançları maalesef genelgeçer din olmuş ise ölüm meleği tırpanı vurduğunda ecel çığlıkları en korkuncundan atılır. İnatçı sessizlik yerli yerini bulduğunda ise yetişkin öfkesinden gerçekten sakınmak gerek. Maazallah ölüm meleği de bu gazaptan nasibini alır paparacı palavracılarla birlikte…
Tam da huylar değişecekken, değişmeye yatkın bir hal almışken o hayhuy arasında mizaç zayıflığına dini renkler eklenir, ilahi bir denklik yüklenirse duyular bir anda kendinden geçer. Duyumlara aldırmazlık, duyurulara aşırı güvensizlik durgun kara sularında hantalca yüzmenin eşi ve benzeri görülmemiş dış kulvarıdır. İşte yerel meltemlerle şekillendirilen dünyalıklar, dinsel motif ve matemlerle bir çırpıda ahretleştirilirse ölüm meleğine de iş kalmaz.
Ekinoks fırtınalarının hırpaladığı bir kısır dinci döngü başladığında iş çığırından çıkar. Bu baştankaralık merkezkaç kuvvetiyle ulvi düşüncelerin yürek parlayan, zihin parçalayan yok oluşunu tetikler. Yukarıdan kuşbakışı bakıldığında her şey güzel görünür ama fındık kabuğu rengi gözler güzel ve çirkini, iyi ve kötüyü en alasından görür. O perspektifte tek başına ayakta duramayacak sözler sarf eden paparacılar ile harama helale hiç nazar etmeden palazlananlar bütünüyle palavracıların emrine amadeleşirler. Oysa olan biten yaratandan bile çekinmeyerek kendi eliyle, ağzıyla bu paparacı palavracılara boşuna kendini teslim etmek, mahkûm etmek veya ettirmektir.
Ve hiç kimse açıkça dillendiremez işin aslını, bu ne iş böyle… diye. Odunun kerestesinden asla faydalanılamayacağını, faydalanılmazlığını bile bile kendilerini dünyevi yalnızlığa iterler. Sütü sulandırmanın manası yok ama suyu bulandıranlar çoğaldıkça paparacıların din diye lanse ettikleri her yeni şeyde sabah çiyi tortusu aramak farzı ala ve çıplak uyarıcılık görevi. Bu yeşil yol üstünde; “Kendini çok güçlü hissetmek belki çok kötü sayılmayabilir, ama o güç çok yolcuları da alabildiğine yıpratır...” ve tüm ezgilerde özdeş bir ayrımcılık tabiatıyla yaygınlaşır.
Paparacılara ve palavracılara inat melekselliği kanatlarında taşıyan martılar kentlere ölüm yolculuğuna başlayınca sular taşar, deniz kararır ve kara deniz ulaştığı her noktaya dek hak adına dalgalanır. Ve mutlulukla çağlayan o müstesna anlar, din bezirgânlarına en sert ve hazin sonları bir bir hazırlar. Böyle olmuştur daima tarih süzgecinden elenenlere çıplak gözle bakıldığında. Süreç müreç değerlendirmek, yenidünyaya dinsel düzen paparazziliği güdülemek bir yere kadar sürer. Ve hiç umulmadık anda uğultular bir anda yükselir ve paparacı şakşaklamalar aniden kesilir ve şok duraklama başlar.
O şaşkınlıktır işte akıl paralayan ve o paralizasyonda çarçabuk ateistlere de din ticareti girişimleri başlar, hür müteşebbislerce teistlere de bu siyasetdin pazarlanır…
Mavnaları asla paparacı palavralarına yük taşımayanlar, her eski tür yazıdan ve yeni hür yazıdan mana çıkarmayı bildiklerinden sustukça hanelerine günah yazılır. O inanç bütünlüğüyle de bu kür yazılar yazılır.
Bütün kazanımlara veya kaybedilenlere değecek veya değmeyecek bir devasa palavraya tutunmak hangi din ve mezhep mensubu olunursa olsunsun yasaklanmış bir ilahiselliktir. İleride eğer tuhaf bir neşe ve şaşkınlık geçirilmek istenmiyorsa bu paparacıların palavra cennet vaatlerine kanmamak lazımdır. Ayrıca hazzı dağıtmayı, hüznü defetmeyi bilenlerden olmaktır erdemlilik ve dindarlık.
Hiç çıkar yol ve çare kalmadığında bile kupkuru havayı içine çekip rahatlamak ve kuşkulu iç çekenlerden olmamaktır tüm varoluş felsefesi. Palavracı paparacıların, palaz pandıras kutsallara aykırı hale dönüştürdükleri hak din anlayışını hâkim kılmaları inanç eşitsizliği yaratmaktır sümme haşa. Bu her inanış biçimini hakir görme ve kendi dinlerini hakim kılma yarışına seyirci kalmak, onay ve güç vermek ise hangi dine ve akla hizmettir anlaşılmaz. Ancak bu palavracı etapçıların, son düzlükte mutlak hesaba çekileceklerden olduğu ilahi hesap gününden evvel de kesinkes anlaşılacaktır.
O vakit şu sahte dünya dev bir ayaklanışa, paparacı palavracıların pupa yelken geldikleri gibi değil gerisingeri yüzerek ve kağıttan gemileri yüzdürerek gidişleri, hiçbir kutsal kitap sahifesinin izin vermeyeceği türden bir ayıklanışa sahne olacaktır. Cini kurnazlık ürünü söylentiler yayarak, palavra söylemler savlayarak, sonra kendi has yalanlarına bu doğru diye inanarak olmaz ezeli ve ebedi kurtuluş. Çünkü kurtuluşu müjdeleyenlerin yolundan sapmışlık sarhoşluğudur, bu ve benzeri yeni bir inanç modeli oluşturmak üzere adaletsiz kalkış ve çıkışlar. Aslında palavracılığın da, paparacılığın da Allah’ı kitabı paradır lakin lügatler yazmaz.
Allah bilir ama tanrı tanımazlar ile Allah bilir din tanımazlar da zamanla kendilerini bu ne idüğü belirsiz ve menşei mesnetsiz batıl inançların din olduğu ve aslından sayıldığı bu “siyasetdin”likten saymazlar belki ama kendi dinlerinden cayacaklar sanki…
18 Eylül 2014 Perşembe
YAZI, YAZGI VE CÜMLESİNE ÜÇ NOKTA…
Yazmak bir mihenk taşıdır, konuşmaktan sonraki evrede. O mihenk taşı öyle veya böyle bir kez atlanınca cümle yazgılar yazarın kapasitesine koşut cümleleşir ve sonu üç noktayla bitiveren yazılar doğar…
Yaklaşık bir aylığına kısa bir ara verince iyi cümleler kurmak, iyi yazılar yazmak ve tarihe gereken notu gereğince düşmek değilmiş gerçekten iyice anladık. Ayrıca gündem belirlemek yerine gündemi takip ederek kalemin, kelamın safsatasını yapmak da orta halli yazarlıkla bağdaşmaz. Zaten yazıda zor olan şey, püf noktası sayılabilecek imaları nereye nasıl yerleştirilmesi durumudur. Bazılarına iyi gelebilecek, ölçüsü ve kararında gevezeliği harflendirip, imla kuralları çerçevesinde sıralamak yazı olunca, içi dolu edebi makaleler kalemlemek boşa emek harcamak sanki.
Fazlalığı ve arsızlığı çemberin dışına koymak mahirlik olsa da bu yazın denizinde yol bulup, yolcu olmak da iyice zorlaşıyor gitgide...
Elbette her yazı, herhangi bir olayda ve envai çeşit konuda bir noktadan da olsa hayata tutunabilir. Ama yazarlar veya böyle yazanlar hayata tutunduğunu sanarak kendi kendini aldatırlar sadece. Kitaplar dolusu yazdıktan sonra dahi hiç aldırmadan, çark ettiklerinde en ufak bir fikre saygı duymadan, eleştirilere asla aldırmadan birilerinin, beli bir kesimin dikkatini çekmek veya yüksek rakımlı tepelere şirin görünmek için yazmak en büyük kandırmacadır. Alfabeyi güçlü lehine, iktidar yoluna şekillendirmek en büyük ayıplılıktır. En güç olgu diye tarihe yazılacak biçimde bağımsız olmak ve özgür kalmak ise essahtan yazmaktır.
Harflerin ardındaki bu sürükleniş ve sürgün hayatı, kelimelerin akışında kayboluş, hayatın dilini ve hayatı unutuş anlamına gelmez, gelmemelidir de. Ama unutmalar ve unutanlar çoğaldıkça yazılar yazı değil kara yazgı olur veya yazarları kara yazgıya ayna tutar. En kötüsü ise olduğunca yoksul ama mazbut yaşamaya karşın bu kara yazgıya kökten direnebilmektir. Bu kara zenginleşmeye bulaşmamaktır, ucundan köşesinden.
Şu günlerde yazmak iğneyle kuyu kazmaktan da beter bir iş. İyi cümleler kurmak iyi yazmak demek değilse de bu beter işten sıyrılmak da gittikçe güçleşiyor. Çünkü iğneyle kazılmış kuyulara hapsolmuştur tüm yükseliş hikâyeleri. O nedenle cümlesine iyi veya kötü cümleler kurarak anlatmak, anımsatmak gerekir düşüş romanslarını.
Metalimsi sesler eşliğinde fırıldak gibi seyreden o hisli paragraflar karanlığı bile irkiltir ve korkutur. Her şey yoluna girecek mantalitesiyle klikleşen bir yazarlık hevesliliği silikleşen bir kozalaşmaya dönüşür zamanla. Ömrü kelebeğinkine benzer bu genleşen bağımlılığın. Önemli olan bu karanlığa bayrak açma dürtüsü ile tabutunda kapağı var girdabına savrulmaktır. Durduk yerde kamp cambazlığına soyunmak ise yazıları tersten yazmak, yazgıyı ise tersten okumaktır.
Oysa karanlığa kızgın kalarak kelimeler cemil cümlesine cümleleştirilince yazar da, yazı da yazgı da değişir kendiliğinden…
Yazarlık gayesi ve hevesiyle plastik bir şırıngayla harfleri kelimeleştirerek her tıkanık sayılan damara zerk etmek, temiz bünyelere zehir akıtmaktır olabildiğince. Bu en keskin zehri topluma boca etmek, hayatın gerçeklerinin üzerini kara bir örtüyle örtmek, açıkları kapatmak ve hazırola geçip emredin efendimler terennüm etmek resmen insanlığı yitirmektir.
İşin aslı yapılabilecek hiç bir şey kalmayınca akıllardaki aklar, zihinlerdeki demir perdeler şaha kalksa bile karanlığa yuvarlanış hızlanır. O hızla ters orantılı, fırtınanın ortasında yazarlık kara bir nokta gibi belirir ve son nefese kadar sürer macera. Tıpkı kara deliklerin yıldızları yuttuğu ve başka bir düzleme tükürdüğü bir fiziksel gerçeklikle sürer o serüven. Sürüklenilen o egzotik macerada uluslar arası arenanın yalanlarına aldanmamak ve küçük yanlışlar olarak farz edilen ulusal talanlara göz kapatmamak esastır. Çünkü yalanlar yanlışları ikiye hatta dörde katlar ve safdiller kendi yalanlarına bile inanırlar nihayette.
Ayrıca kutsal saptırmalarla beslenen ve desteklenen yalanlar her ne konu var ise kristalize eder, putlaştırır ve övünülen beyazlıkta zamanla kararır. Bu yok oluş sürecine merdiven dayanmasının ilk belirtileridir ve kaçış başlar, deli yüreklilik kaybolur. Bir sığınma stratejisi lobileştirilir.
O küçülmeler ve kayboluşlar ise haybeden değil harbiden yazarlığı diriltir...
İyi veya kötü cümleler ile kurgulanan o sahte dünyaya başkaldırış ise tarihe hak ettiği notu düşebilme yiğitliğidir. Özgür ve özgün kalarak konuşmak ve konuşmaya çabalamak güçleştirilip faydasızlaştırılınca, ayni tavırla yani özgür ve özgün kalarak yazmak kesinleşir. İşte o keskinliktir yazarı yazar saydıran.
Yazarlık biraz da alevlerle dans eden kan kırmızıya duyulan yakınlıktır. Yazmak evrende bir yerlerde zaman durmadığı sürece daima var olmaktır. Yazı, yazgılara kara yazgılara neden olanların cemi cümlesine sonu üç noktayla biten algılar yaratmaktır.
Ve değerlenir üç nokta…
FINDIK KABUĞUNA SAKLI DÜNYALAR…
Kuzey doğuda bir yerde, üç beş dönümlük bir bal ormanı derinliğinde fındıkkabuğuna hapis kalmış, tutsak edilmiş fındık rençperliğine savrulduk ana baba hatırına…
Sağanak yağmurlar vurmadan evvel tam yıl özlemle beklenen hasadı yapmaya çalışan rençperlerden almışız bu solmaz aklı resmen anladık. Sözün ası, hası o rençperlerden saydık kendimizi bir süreliğine de olsa. Ucunda sarı sıcak ışığın yandığı upuzun bir tünele dalarak ayıldık. Aya merdiven dayadık sanki işin gerçeği. Camın içine hayat üflemek gibi zanaatkârlıktı, çeç çotanak hayatı ayalamak. Ay ışığında bulut saymak ile oyalanmak başka bir hikaye. Yağmur getirmeyeceklerden olanlarını selamların en alasıyla selamlamak ise geleceğe umut aşılamaktı aşk ile. İşin garibi yüksek rakımlarda kardan közden yanmıştı sert kabukların içindeki narin yağlı meyve. Ve yağmur şarttı doğanın tekrardan doğumu için.
Öylesine bir yenileniştir ki o filizlenme, taş çatlar ve suya hasret yeşillenmişlikler fışkırır yeryüzüne. Yeşilin o bin bir tonu denizin lacivert karasıyla ahenkle birleşince, cennetten bir köşe coğrafyada rençperlik etme aklı da rotayı şaşırır haliyle. Ve rençper aklı yağmur damlalarının kendi bir yılı yerine, geleceğin yüz yıllarına akacağını bilir ve pusar arından.
O öyle bir arınmışlıktır ki hiçbir kutsal kitap öğretileri karşı duramaz bu realiteye. Düşlenen doğanın özüne değen o damlacıklara öz vermektir aslında hakkı hukukunca. Yine de Heslenmeler, yandaşlıklar, ayrısı gayrısı yokmuş görünenlerce aykırı hislendirmeler o rençperlik aklını herslendirir sabır taşını çatlatırcasına. Nedense can suyuna kadar iliği kemiği emilir doğanın. Tabiatıyla tüm canhıraş uyarılar kaderden sayılır fırsat bu fırsat zenginliğinde. O kader kısmet girdabında o en kıymetlilik kasılmışlığı yer altı ve yerüstü akışkanlarını kara tünellerinden geçirir ve yapay havzalarında toplar. Bir acayip boşverdimciliktir ki yaşatılan fakirlik, en yakına dağılmış olsa da garabetler asla elektriklenmez rençper aklı.
Yağmurlar vurduktan sonra güneşi özlemle anan ve bekleyen, hasat yorgunu rençperlerden olduk bir ara ve o aralıkta aldık bu aklı…
Ürün bahçede kurudu topladık, sonra yağan yağmurda ıslattık topunu, parçalı bulutlara inat çiçek gibi açan güneşte zor bir hal harmanladık, tekrardan kuruttuk. Böyleymiş bu işin raconu öğrendik. Yarısını eski alışkanlıklarla eşe dosta dağıtmak üzere çuvalladık, diğer yarısını tüccara bağladık rekolte düşüklüğünden tırmanışa geçen ederine, bedeline. Edisi büdüsü, yekunu tutarı bir yana kaderimize keder kattık yine. Rençperlik aklı işte çok tonluk bahçelerde sıfır çekenlere ah vah ettik sırası geldiğinde. Her daim otuz kırk kantarlık rençperlikten gelmişliğin saflığından olsa gerek doğanın bu yeter artık boykotunu kırdık bu senede. Seneye bu tavırla eldekinden olmayacağımız kesin ama yine de fındıkkabuğunun içine can üflenmesine duacıyız şimdiden. Rekoltesi ne olursa olsun bu üretim periyotlarının kaymağını yiyen tüccarından, ağa para babalarına, yağmuru da güneşi de ayni özlemle bekleyen rençper renkliliğiyle bedduacıyız.
Neden bed dualar yapıldığını şu üç kuruşluk dünyada Hesiyle, kesiyle, cüssesiyle, kasasıyla kesesiyle, eşi dostuyla götürenler çok iyi anlar…
Yaratan müsaade ettiği sürece bu arsız vurgunlardan vurgun yemiş rençperlerden olacağımızı, yaşadıkça onlardan aldığımız akılla sözün özüne vuracağımızı ocağımıza hizmet sayacağız.
Evet, kuzeyde bir yerde, bir bal ormanında üç beş dönümlük bir mecrada yağmurdan kaçan, parçalı bulutlar arasından cılızca görünen güneşe el avuç açan rençperlerden olduk bir süreliğine. Çakma akıl iki adım gidermiş ama onlardan aldık bu zehir aklı. Ve haklı olduklarını, yerden göğe haklı olduklarını ama doğanın kendilerine sunduğu en doğal hakların bile yavaş yavaş ellerinden alındığını bu yarım akılla dahi anladık ve yerinde annakladık meseleyi.
Belki bir anı olarak kalacak bu derin annaklamalar ama yağmur da bizim, güneş de bizim, fındıkkabuğuna saklı dünyalarda…
20 Temmuz 2014 Pazar
BİR ‘GAZZE’ VAR ORADA BİR YERLERDE, ÇOCUKLARIN BİR DAHA BAYRAM HARÇLIĞI ALAMAYACAĞI…
Orucun bitmesine, bayramın gelmesine yedi gün kaldı. Kimseye ne şikâyet edelim, ağlarız halimize, ağlarız Filistin güneş kuşu ile beraber istiklale, mazimize, istikbale. Bize her bayram hep acı düşer nedense, tüm keşmekeşten kaçıp Balormanı’na sığınsak da, yol göründü yolcuya yine…
İsrafa batırılan memleketin, israfa batırılan ‘Şehri Ramazanı’, iftarlarıyla, sahurlarıyla, temaşalı programlarıyla, panayırlık eğlenceleriyle, yemeleriyle, yedirmeleriyle, gezmeleriyle, gezdirmeleriyle geçip gidiyor üç beş gün sonra. Ve erkân eliyle gösterişe alıştırılan fakiri gureba halk, bir hafta sonra kendi çapında abartıldıkça ablukalanan, şatafata kurban edilen ‘Şehri Ramazanı’ uğurlayarak şevvalin üç gününü bayram eyleyecek.
Daha ne diyelim, şimdiden kutlu olsun bu bayram, kerkenezler dışında herkeslere, Kutlu olsun…
Ama âmâlık istemez, ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde, çocukların Bayram şekeri yerine ölümüne ateşi yaladığı’…
Seyrancılar, ayranlar kabarınca hayranları azınca, bayramını istediği yerde istediği gibi kutlar veya bayram benim neyime deyip her yıl hükümetlerce fazladan uzatılan molayı kısa bir tatile çevirir. Kime ne, kime ne elbette. Veya bu bayram yine geleneksel rençperlikle çakışınca, araya bir de cumhurbaşkanlığı yaygarası sıkıştırılınca, bizim gibi bir arada iki derede kalınır yekten. Ve kısmette varsa üzüntüden, sıkıntıdan patlamadan, Batlamadan, Aksuya uzar ömrümüz yarı yarıya.
Memlekette fındıkkabuğuna dökülmüş bütün büyük acılar, ama ne çare; ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların Deniz kumsalında ölüme yakalandığı’…
Biz bu bayramı orada, burada ama hakkınca veya öylesine ama adap gereği geçirip bayram sonu Filistin güneş kuşları kanadında yine yollara düşeceğiz belki. Ama ismi cismi lazım değiller, kimler zatlar ne gam ne kasavet, ne gazze, bu ne gabavettir Allah aşkına.
Aylar evvelinden güncele bindirilen, erken rezervasyonlarla renklendirilen, Bayram trafiğini hiçbir acı, şer ve musibet erteleyemiyor maalesef. Bu kapital artığı kepazeliğin peşine düşmeyenler ise ana baba ocağına zamanında varabilmek için şimdiden yeni yöntemler icat ederler, akıl almaz çareler üretmeye başlarlar, biz de görmesek duyarız bilançoya yansıyanları nasılsa. Oranlar ne olursa olsun, olsun varsın sılayı rahimdir ve iyidir. Geçen on yıllarda, geçen ramazanlara ve bu yılın şu geride kalan üç haftasına bakıldığında, yadellerdeki bu tek haftalık çırpınış belki de kalan tek doğrudur, en muteberidir mübarek bayram icabı yaşanan.
Ya yaşanan acılar, ateş düştüğü yeri yakar babında görmezden gelmeler; ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların bayramlarda bir daha büyüklerinin ellerini öpüp bayram harçlığı alamayacağı’…
Bizim de elini öpüp bayram harçlığını kapamayacağımız, Babasız geçen üçüncü ramazan bayramımız. Yine ayni şekil, tam pedere yakışan güzel bir tesadüf ki emek pınarının çağlayacağı, derelerden denize akacağı, fındık hasadının başlangıcına rastladı bu seneki bayramda. Ve biz de kuzeyde o yaman ve güzel ellerde, babamızla beraber olacağız tarihin terkisine binerek. En baba, en can beynelmilellikle çıplak yaylalara süreceğiz bayram sevincimizi.
Aslan babam, Kantarın topuzu asla şaşmaz bereketlilikte üç beş kantarlık hasadın ve ramazan Bayramın kutlu olsun aslan babamız diyeceğiz seninle her karşılaştığımızı hissettiğimizde.
Ama eminim ki, sen her zamanki gibi bize dünya gerçeğini anımsatacak, yüreğimize üfleyeceksin dünyalılık gereğini, ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların bayram gezmesi yapamadan, hunharca katledildiği’...
Kendine ve ceddine rahmet babam alınmanı istemeyiz ama kanımız odur ki; şu son on yıllarda Bayramlar bir hayli değişti, adamlık kalmadı, kala kala çocuklar hep aynı kaldı sadece. Biz de ne hikmet ise hiç değişmedik, değişemedik ve anlaşılması zor biçimde mazide kalan o bayramları özlüyoruz hala çocukça.
Özü sözü bir yana artık öncesiyle sonrasıyla, arifesiyle bayramıyla, bu ramazanlar, bu kurbanlar, bu bayramlar azdan fazlaya kademeleşerek, tamamen tüketimi besliyor ve abartıyı geliştiriyor. Biz artık bu bayramlara fazlayız veya bu bayramlar bize göre değil. Lafın ayıbı, gafı sayılmaz ise eğer gerçekten çivisi koptu bu memleketin, şu dünyanın, dünyadaki her bir şeyin. Bu çaplı çapsızlıkta dini bayramlar bile özünü ve gelenekselliğini yitirdi sanki yıllar içinde. Enlemi boylamı, meridyeni paraleli bir kenara ebat ve boyut değiştirdi o mübarek bayramlar. Ve yeni boyutta bayramlar kapitalsiz kapitalistlere epey yük getirse de nurjuvazi özentisiyle yılda bir iki kereliğine mesaisiz eğlencelik oldu vesselam.
Babaların babası babam, emperyalizmin canı sıkıldıkça havadan, sudan ve karadan vurduğu, hem de ramazanlarda vurduğu‘Bir Gazze var orada bir yerlerde, çocukların bayramlıklarını giyemeden kefenlendiği ve artık yalnızca kendi rüyalarında var olabileceği’…
Ey canım babam, el verdik biz bu bayram da buradayız, eş dost, konu komşu, akraba talukatı ağırlayarak sılayı rahime hazırlanacağız. Gazze’de yahudacı komitacıların akıttığı kana, elleri kırılası israelcilere kesilecek cezaların olmayışına, geciktirilmesine ve ne şiş yansın ne de kebap açıklamalara canımız sıkılsa da, Bayram sonunda bize senden hatıra ata toprağında çotanak çotanak insanlık ve karakter besleyeceğiz. Hakkını, haklarını helal et…
Ey ahali, “Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”. Eyvah ki eyvah; ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların her nimetten koparıldığı’…
Canım babam, bilesin ki; bize durup durup, verdiğin nasihatler, incelikli mesajlar hala güncelliğini koruyor ve bir armada, yıkılmaz marka olarak hala rüyalarımıza süslüyor. Sen korkma asla, topyekûn emperyalizme karşı verilmiş kurtuluş mücadelesini, sembolleşen zaferi ve çağına göre büyük devrimleri hiç unutmayacağız. Her şey bayram seyran masallarıyla unutturulmaya çalışılıyor olsa da maalesef biz kanmayacağız. Emperyal-Kapitalci zihniyetlerin baş yönetiminde, yerli icracılar ramazanı, her yıl artan çılgınlıkla billurlaştırıp, parlatarak bin temaşa ile varlıklarımızı ve yokluklar içindeliğimizi unutturmaya çalışıyorlar ama ibnisrael her sene, her seferinde sene, bene, bize herkese anımsatıyor, unutulmaması gerekeni.
Bu en gerçekçi dini Anadolu’ya taşıyanların ve yayanların, emperyalist işgalcileri Anadolu`dan söküp atanların kemiklerini sızlatacak uydurma programlarda atıp tutmalarla olmaz vatan perverlik ve dindaşlık. İçinde halktan garipler bulunmayan, sosyetesinden varyetesine ve din soslu sahte soylulara verilen iftarlarda kameralara gülücük dağıtmakla olmaz acıları paylaşmak. Ayrıca nedense, cephelerde süngü varsa süngü takarak yoksa göğüsler siper edilerek canları pahasına `ileriye daha ileriye` atılanlara, bu cennet toprakları bize sunan şehitlere minnet, saygı ve selam duruşu, aklaması bir yana bırakılıyor. Dini buyrukları gergefte oyalayarak, işleyerek ramazanı sözde bereketlendirme gayreti de eninde sonunda bir yerlere takılır her halde.
Bu bayram daha çok can yanar;‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların Gazze’den başka yerde bir daha bayram göremeyeceği’…
Canım babam yoksulluktan, yokluktan, hiçlikten, çıkıp kurtulduktan sonra yeniden doğanların bu ülkenin insanlarını bu ülkenin kutsal emanetlerine aldırmadan kumpanyalı, kumpaslı, çekilişli, baştan savma şovlarla, israf ve tarafgirlikle sahte ramazan bolluğuna çıkaran, ramazan çıktıktan hemen sonra bayramlarda yalnızlaştıranları ise yaratana havale etmekle hiç kimse kurtulamaz sorumluluktan. Belki de en doğrusu bu yazıyla tarihe not düşmektir her halde.
Ömür boyu tarihe not düştük; Ulusal değerler ve manevi-dini değerler ayni potada eritiliyor, sulandırılıyor. Bu özel günlerin önem ve anlamı pervasızca yok ediliyor. Doksan yılın elli yılını çoktan devirmiş ve kırkları yakından gözlemlemiş bir anti-emperyalist olarak bu değersizleştirme iyice canımıza değdi, kanımıza dokundu vesselam. Feryadı isyanımız o nedenle Yiğit babam.
Billahi; ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların gözlerinde bir daha bayram sevincinin parıldayamayacağı’…
Şu ülkede bayram ferahlığına, esenliğine kavuşan her bir birey bu bayramda: dini imanı ne olursa olsun tüm mazlum ve ezilen uluslara, açlık ve sefalet çeken üçüncü dünyaya, yetmişlerin Filistin’ine hala örnek bir kurtuluş destanları olduğunu anımsatmamıza karşın anı defterlerine geçen yıl kaydetmemişlerse bu yıl kaydetsinler, kaydetmişler ise yeniden bir daha kaydetsinler.
Tillahi, Recep, Şaban Ramazan olurdu belki ama ezan, oruç ve bayram olur muydu Allah bilir. ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların minik ellerini açarak savaş bitsin diye Allah’a yalvardığı’…
Asli ve birincil görevimiz şu dünyada, denizi deryada şirazesi kaymışların, pusulası şaşmışların, milenyum uyumsuzlarının hala ürktüğü bu diriliş hikâyesini, bu küllerinden varoluş eylemselliğini, kadere dur diyebilmenin evrenselliğini unutmadan, yılmadan umudu bayramlara ve yarınlara taşımak olmalı.
Şahin bakışlı babam, bekle bizi Bal ormanında. Vallahi, ‘Bir Gazze var orada bir yerlerde çocukların her bayramda babalarını beklediği’…
Daha ne olsun, bu günden kutlu olsun bu bayram, kerkenezler dışında herkeslere, Kutlu olsun…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

