7 Temmuz 2014 Pazartesi

HOŞGELDİN, EY ŞEHRİ RAMAZAN-I KAPİTALİZM HOŞGELDİN…CUMHURBAŞKANLIĞI SİYASETİ, CUMBALARDAN SOKAĞA TAŞINCA…


HOŞGELDİN, EY ŞEHRİ RAMAZAN-I KAPİTALİZM HOŞGELDİN…
Bu yıl on bir ayın sultanı yazın en kavurucu sıcaklarına denk düştü. Tam 17 saati bulan ve geçen bir oruçluluk günü söz konusu. Tutanlara, tutmayanlara, tutamayanlara Allah kolaylık versin. Ayrıca bu ramazan ağustos ayında yapılacak cumhurbaşkanı halk oylamasıyla da, adaylaşma süreci ve propaganda dönemiyle de bütünleşti. Ramazan ayı ekonomik fırsatçılığına, cumhurbaşkanlığı siyasal fırsatçılığı da eklenecek gibi görünüyor tüm ramazan etkinlikleri.  Bu senaryonun tıpkısı 12 Eylül anayasa halk oylamasında da uygulanmıştı. Şimdi benzeri bir ramazan yaşayacağız, oruçlanacağız...
Niyetliyim, çok iyi niyetliyim ama olmuyor. Bu yıl ramazan fırsatçılığına üst perdeden "siyaset fırsatçılığı" eklendi...
Ramazan ayı son on yıllarda acayip tüketim çılgınlığına yönlendirildi. Mübarekti, kutsaldı tamam ama ulusal ve uluslararası markaların cirosu bu ayda tavan yapıyor. Yerel merel birçok ürünümüz çok uluslu sermayenin kasalarını şişiriyor. Kapitalizm Hıristiyan dünyasında can çekişirken İslam dünyasında bir aylığına da olsa bayram yapıyor. Bayram sonrası ise emperyal güçlerce kazanılan kendilerine kaos, yıkım olarak geri dönderilecek.
Yanlış anlaşılmasın ama İslam resmen sınıf atladı, gerisingeriye bir atlayış, perendesiyle. Müslümanlığın doğasında olan dayanışma, paylaşma, yardımlaşma gibi kavramların içi boşaltıldıkça kan ağlıyor İslam ülkeleri. Memlekette artık her şey yardım poşetleri ve iftar kutularıyla ölçülüyor olsa da şiraze kaymış bir kere. Bir bardaklık iftar açma meşrubatı ve sandviçinden iftar çadırlarına, çadırlardan sokak iftarlarına, mahalle iftarlarına, ramazan paketlerinden dijital yardım kartlarına evrimleşen mübarek ramazan kapitalizme, peşinden emperyalizme tutsak oluyor, oldu da. Beş yıldızlı otel teraslarında, camlı-canlı köşk, konak ve saraylarda verilen iftarlarla İslam sosyetesi de son yıllarda fıtratına çağ atlattı.
Niyetliyim, çok iyi niyetliyim ama On bir ayın sultanı ne yazık ki halktan koptu, koparıldı. Deyim yerindeyse, kapitalist oldu, emperyalizme yelken açtı…
Bu yıl da Ülkenin her vilayeti, İstanbul’un her ilçesi, her belediyesi kapitalizmin bu paslı çarkına ramazanı da kurban edip, ramazan bahanesiyle dört bir yana iftar masaları kurup masadaki insanları da kurban ettiler. Üstüne üstlük yerel, verel dernekleri de kullanarak uydurma kaydırma eğlencelikler de tertipleyip, “ benimkine oy bul-ver “ misali siyaset soslu gecelerde sahura kadar rol alacaklar, rol çalacaklar. “
Vicdanı ile cüzdanı arasında sıkıştırılmış “ gariban, mazlum Müslüman kesim, nesli tükenmiş çeşmelerden şerbet akıyor, çorba akıyor, para akıyor akıttırılıyor diye sevinmeye zorlanacak. Ama bilinse ki harcanan asıl para kendilerinin ve asıl parsayı toplayan oyladıkları, kör körüne destekledikleri en yakınları. Varsa yoksa kilometrelerce iftar masaları kurulsun, kuş sütü eksik masalarda iftarlar açılsın paralar akıtılsın.  Antika musluklardan kızılcık şerbeti akıyor ve içiliyor ya dünya güllük gülistanlık garipler bir aylığına. Çocuklar için Karagöz- Hacivat perdesi kurulmuş, kukla gösterileri yapılıyor ya, hoşgeldin, ya şehri ramazan-ı kapitalizm…
Ne güzel…Ne ala...İyi niyetliyim, çok iyi niyetli...
Niyetliyim, çok çok iyi niyetliyim “ ama olmuyor ey efendiler! İslam’ın sokak tiyatrosuna, ucuz reklamlara, pahallı iftarlara, onlara bunlara, şunlara ihtiyacı mı var. “ Mahşerde kör olanların gözleri “ dünyada bir açılmış ki pir açılmış. Pir’i Mir’i bir yana dünyalıklar kazanılmaya çalışıyor bir ayda on bir aylık, maşallah vesselam.
Niyetliyim, iyi niyetliyim hem de çok iyi niyetliyim” ama bir şeyler ters gidiyor bu ramazanlarda. “ İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran”  Hazreti Peygamber’in sözleri, nasihatları vasiyetleri görmezden geliniyor dibine kadar. Ey şehri ramazan-ı kapitalizm hoş geldin, beş geldin.
Allah kelamıyla Ramazan; “ insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” Eyvallah.
On bir ayın sultanını diğer on bir aydaki rantı, çıkarları için kullanmayı göze alan, ramazanın rotunu çıkaran o cahil cühelaya yüce kitapta ne ayetler var, gören gözlere, bakın ne diyor:
“ Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde o ülkenin varlıklı ve şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle onlar kötülük işlerler. O ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış ele başılarına  iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz. “
Onca bunca israfın ramazan ayında olması nasıl boş bir mantıkla, hoş karşılanır anlamak mümkün değil. “ Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver gereksiz yere de saçıp savurma /zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. “ diye anlatıyor Kur’an-ı Kerim.
Niyetliyim, çok çok iyi niyetliyim, belki de gereğinden fazla iyi niyetliyim ama iş çığırından çıkmış. Kutsal kitap’tan müstesna ayetlere ters işletiliyor şehri ramazan-ı kapitalizm, emperyal düşler uğruna. Oysa emir şöyle; 
“ Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince onlar ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler. Tam vaktinde batıp giderler.”
“ Fakat Allah’ a verdikleri sözü ve yeminleri az bir paraya satanlar var ya işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak. Onlara bakmayacak. Ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. “
“ Nice ülkeler var ki zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Dönüş banadır. “
 “ Yetimin malına yaklaşmayın. Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar onun malına en güzel biçimde yaklaşabilir onu uygun tarzda sarf edebilirsiniz. Ölçüyü ve tartıyı tam adaletle dengeli yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söz söylediğiniz zamanda akrabalarınız da olsa adaletli ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size iyice düşünesiniz diye bunları emretti. “
“ İnsanlardan öyleleri vardır ki dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana samimi olduğuna Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o hasımların en yamanıdır. “
“ Zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler karınlarına sadece ateş koymaktadırlar. Ve çılgın bir ateşe gireceklerdir. “
 “ Kendilerinden geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onların durumundan endişe edecek olanlar öksüzlerin hakkına dokunmaktan çekinsinler. Allah’tan korksunlar ve doğru söz söylesinler. “
 “ Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak kendi malınızmış gibi yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. “ 
“ Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. “
Niyetliyim, iyi niyetliyim hem de çok, çok iyi niyetliyim, o yüzden ramazan ile demlenip bir kez daha dakunmayacağız zülfi yâre, sözümüz söz…
Hoş geldin, Ey şehri ramazan-ı kapitalizm hoş geldin, beş geldin, Ya şehri ramazan. Gerçek emektar, dindarlara da hayırlı ramazanlar…


CUMHURBAŞKANLIĞI SİYASETİ, CUMBALARDAN SOKAĞA TAŞINCA…

Karanlık basmaya başladığında, hem de en zifirisinden baskın başladığında koca dağları yutan kara derin çukurlara benzer siyaset. Cumhurbaşkanlığı siyaseti cumbalardan sokağa taşınca, adaylaşma ara turlamaları da vatandaşın kaç tur seçeceğini hiç etkilemez bu zifiri karanlıkta. Sandık başı ifrit olmakla, nefret duymak arası eş benzer bir tutum sergilemek de siyasi günahtan sayılmaz ve asla sayılmamalı bu durumda.

Bu süreçte, gördükçe, duydukça ve bildikçe çıldırmışlar ve ne varsa çaldırmışlar gemisi güçlükle ilerler kara dalgalarda. Kıyıdaki gözetleme kulesinde ise akıl düşmanlığı erketededir ve yol vermez delikanlı dalgalanmalara. Düşünen adam heykeli yontar durur tüm başkaldıranlar ama hortlağı karanlıkta dürbün ile aramak iskeleye ulaştırmaz tayfaları. Tayfalar karasularda telef olur yiter giderler bu minvalde. Böyledir işte avlağına varmak dokunaklı sözlerle, anlayan anlasın anlamayan bol olsun misali seyretmek.

Her seyri seferin tıkandığı bir an vardır ve çark ne kadar kararlı olsa da yaramaz kararmış suları.

Tinsel ve dinsel bağlar da kesildiğinde kopuk dökük kelimeler salınır iyice kabaran denizde. Süreklilik arz etmeyen siyasi ilişkiler dünyasında unutmalar başlar sonra ya da unutturma girişimlerine başlanır sırasıyla. Vaziyet yaz ziyaretlerinde geçecek dönemlerde cumhurbaşkanlığı aday ve seçimlerine odaklanmak olunca, yazmak ve oylamak güzide bir zihin gerektirir. Ayrıca gezide başlayan bir sihirdir ama silinmiştir hafızalardan tek tek tüm yolsuzluklar. Yine de patavatsız dağlara uzayan patikalarda kaybolmamak gerekir akil insan olma babında beş paraya. Bir hiç uğruna kirlenmiş bağlarda da önsezi fırsatçılığına düşmemek lazımdır akıllı adam olma icabıyla.

Elinde ayağında tonlarca ağırlıkta külçe, yaşam biçimselliği cahilliğine kapılmaktır en zenginlikler bile.

Oysa özgürlük, barış ve gelişmenin dalgalandırmalarına kapılmadan olmaz gemicilik. Gemicikler maliklerini de, insanları da delirttiğinde ise çöl gemileri ölüleri diriltir, dirileri de öldürür kendi başına. Ve gücü yeten yetene, yetmeyenler ise can havliyle atlar denize. Denize düşen kaç çeşit kaç milyon su canlısı varsa da içlerinden adı sanı belli olana sarılınır hep ve daima. Kaç gözü varsa denizin ve deniz canlıları tüm gözleriyle görürler bu içtenliksiz sarılmayı, iç titreterek. Denizden yanalar bir yana, kaçkın, aç gözlü, yağmacı, yalancı, talancı ve yırtıcı mizaçlı ne kadar canlı varsa su kürede ve kara küresinde siyasetin kara kuyusuna basamak olurlar.

Cumhurbaşkanlığına mahkûmiyet işte bu aşamada çok önemlidir.

Aslında bu mahkûmiyet ve mahrumiyet öyle bir yılışıklık ve yıkılıştır ki, güneş ufukta cılızlaştıkça, küreği kırık sandal görüntüleri kararır o güzelim maviliklerde. Ve ayni mekânı yaşama fakirliği, arsızca zenginleştikçe de insanlar pusulasını şaşırır.  O şaşkınlıkla pembe köşklere pembe hayaller yerine yine karabasanlar bulaşır. İşte insanları ve hayatları yutan düşünceler veya düşüncesizlikler o siyaset çukurlarında belirlenir, şekillendirilir.

Zaten enlemi boylamı hesaplamak, denizde boy vermeyi bilmekten geçer. Geçse de geçmese de hesap asla şaşmaz ve güneşin denizi sararttığı bir akşam üzeri çağlayanlar gemisi karaya oturur. Cumhurbaşkanlığı adaylaşma süreci ve süzgeçten süzülenler ‘el dorado’yu arama efsanesi gibi bir durumu ortaya koysa da gemilerin karaya oturmasından başka bir izahı yoktur meselenin.

Tasarlanan her ne ise zamanla, zamanında eni konu bilgilendirmemek handikapı tüm sekreteryaları sekterletir ve sarsar. Haber bültenlerinden alt yazılardan öğrenilen bu kutlu doğum karşısında durum değerlendirmeleri de itinayla yapılır. Yapılır yapılmasına ama bu siyasi kuluçka dönemi, cılktır ve ‘kimse siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.’

Öte yandan zaman daralınca gönüllerde öyle genleşmez. Hesaba katılsınkatılmasın bir acayip beklenti söz konusu olur her dilden, dilimden. Hadsiz muhabbetlerle beslenenler bu öteleme-ötelenme neticesinde enteresan bir daralma yaşar. Yaşını başını almışlar bile belki bir hayal kırıklığı olarak adlandırılabilecek bu aykırılığa selam dururlar. Ama siyasi parametrelerin bozulduğu ve paralanmaların başlayacağı bir süreçtir karaltılar arasında parlayan. Bu ortada duruş, ortak tavır iktidarı paylaşanların iktidara tutunanların da işine gelir.

Bu gereksiz içten dışa tutuşma iktidar aktörlerini biraz zorlayacak görünse de rol çalmayı iyi bildiklerinden bu sefer de senaryolar tutar.

Tutmayabilir de çünkü reyting ölçerlerde çevreyi gereğince kolaçan etmeden köşe başlarını eşik etmeler suskunluğunu koruyor. Şimdilik belki ama işler yoluna girince, belirsizlikler bitip sonuca erişince girişirler algı yönetimine, oranlamalara, boranlamalara.

İyice daraltılmış, kısaltılmış, sindirilip büzüştürülmüş sözde hür irade ile cumhurbaşkanlığı adaylığı da böyle olur, seçimleri de bela, başa da bela olur.

En hattat olanlar bile hatlayamaz bu gidişin ismini cismini. Cismi cismani uzaktan akrabalık ve şifa dağıtma üzerine kurulmuş bu kumpasta seçmek veya seçememektir tüm mesele. İllaki seçmeye zorlamaktır cumbalardan sokağa taşanları. Ne sıkıntılar ne musibetler atlattı bu memleket ne imtihanları iftiharla geçti bu ahali, bu da gelir bu da geçer. Zaten balıklar gözleri açık uyur ve insanların çoğu da balık hafızalıdır.

Yaşanan, yaşanacak olan ve oylanacak olan benzeyişi tasarrufi, bir tasavvufilik ve sufilik içerdiğinden, cumhurbaşkanlığı siyasetine saf kayıtsızlık inanç ve edep paradoksudur…

23 Haziran 2014 Pazartesi

İBRE, İBRA, TOP MESELESİ VE KOLTUK HEVESİ…

İBRE, İBRA, TOP MESELESİ VE KOLTUK HEVESİ…

İbre hızlandıkça, beter hızlandıkça ibrası zorlaşır bu hatları, şehir hatları birbirine karışmış gidişin, gidişatın. Hal ve gidişin hangi türden, hangi karneden ve hangi turdan itibaren uçuk açıklamalarla sağlamlaştırılmaya çalışıldığı ise başka bir ibre, ibra ve top meselesi. Aslında tüm mesele koltuk hevesi, gelecek garantisi, başkaca bir arzuhal değil. Yeryüzünün tüm ibni’leri birleşse çözülemeyecek bir muamma sergileniyor sergilenecek, ağustos ortasına kadar, bir şekilde bitecek veya bitmeyecek şekilsizlik de. Övünülen icraatlerin neresinden tutulursa ve neresine bakılırsa bakılsın kırmızı göğe bulaştı bir kere. Yama tutmaz artık bu yırtıklar ve sökükler.

Ve artık iyice koltuğuna saklanır ay ışığından korkanlar…

Çizgili kırk çizgili, kırık çehrelerde küçük kıyametin kopacağını anımsatan izler kadranı zorlayacak karalıkta ve kararlılıkta. Çeşmi bülbül vazolarda ise dönemsizlik ve oranı katsayısı bir türlü tutturulamayan dönemsel itibarsızlık. Görülen o ki şimdilik bir ay süreliğine, sonra beş veya yedi seneliğine, saya söve kapıya dayanacak töreler ve uzmanlar eşliğinde ruh bozumu serinliği. Allahtan bre-zil takıp ya top oynama zamanına veya uyarına denk düştü de iş kolaylandı biraz. Kırılmış çerçevelerde ise iç kanamalı içten pazarlıklı portreler resmigeçidi. Hayatın demini sonsuzluk ve suçsuzlukla karıştırıp içenler, bileğinde kelepçe beyninde bol hücre taşıyanlar, taşıtılanlar ise balyozlanmaktan tam anında kurtuluverdiler. Şimdilik sıyrıldılar.

Oysa minnacık bir kız çocuğu ile el kadar oğlan çocuğunun poz verdiği siyah beyaz tabloda masmavi denizi görebilmektir umut ve umuda tutunmak. Tabii ki bunu göremezler gidişatın ciddiyetinden uzaklaşanlar. Bu kuşak üzerinde yükler hiç eksilmez ve gittikçe ağırlaşır bu gidişle. Sır ve inatlaşmalar cüzünde hüzünlü oflar, ahlar vahlar çektirir, boş işleri beş sopa cezasına bağlayıcılar. Zaten maddeye madde eklendikçe ve olmaza meyledildikçe bozulur ibreler. İbrası da güçleştikçe güçleşir. Yani susadıkça deniz suyu içmeye benzer yıkılan hayatların günahını çekmek. O andan itibaren verilen emirler ve koyulan yasaklar hiç işlemez mutlululuğu çalınmışlara.

Ve artık en baş koltuğa güvenip, koltuğa çökme adaylaşmaları da kurtarmaz zevatı…

Hangi hilekârlıktır, hizmetkarlar yaratmak, hâşâ daha ileri gitmek hem de durup dururken. Gün olur hesabı sorulur elbet bu... Zorluğun herkes farkındayken bu gidişata sözde gönül ve sınırlı zihin dünyalarını seferber etmek de nedir, ne ala hilebazlıktır. Oysa geçmişle kıyaslanamayacak boyutta bir sınavdan geçmekte ülke ve ülke insanları. Ve ibrenin kordonu sınıra dayanmış, halkların boynuna bir acayip dolanmış. Keza ha patladı ha patlayacak aracı vasıtaların motorları, frenleri. Çünkü sadece yüz yüze yalanlar ve ağır ihmaller belirleyecek hızı, hızla çöküşü, çöküşün hızını.

Her çöküş bir darbedir, her darbe yalnızlaşma-yalnızlık ve her yalnızlığın yalnızlaşmanın sonucu ise başka bir orta karar arbededir. Akla karanın ortaya çıkması bir yana, Karşı devrimdir mesela, dine mezhebe ve ilahlara dayanan ve bağlanan. Olmadığınca kinlenen, kinlenildikçe öz duygusuna köleleşen davalılar peydah olur payitahtta. Ve davacılar deva aradıkça ibre titrer ve ibra ibnilerin maharetiyle dahi gerçekleşmez. Yani adaletin gerçek yüzü, köleliğe ve sömürülmeye açıktan açığa isyan olmalıdır. Özgürlüğün, özgürleşmenin garantisi olan ancak lafı güzaf görülen cümleyi, meclisin duvarına hâkimiyete özgü diyerek altından kazımak ile ibre ve ibra ve top meselesi asla çözülemez. Köküne kadar dayandırılan ibre sayesinde hız sınırı bir gün aşılabilir ve ibralar duvara toslar ve maç biter. Koltuk hevesi de kursak da kalır.

İşte o zaman iyice koltuğuna gömülür ayışından ve gölgesinden korkanlar, gölgesine sığmayan mahrumlar ve kabına sığmayan mahdumlar…

Oysaki yoldaşların iman ve inanç makamıdır, razılığın ibresi ve rızalığın ibrası. Dünyaya göz yumarak, başka mevkilere göz kırpmak veya göz kırparak bilimi yendiğini sanmak gidişin, gidişatın ibresiyle oynamaktır. Açıkça ibniliktir ve hükmen mağlup olmaktır kamuoyunda, maç masada kazanılsa dahi. İbrenin İbrasına ket vurmak, kaçak göçek kat atmak, kat kat banknot balyalamak ise topu avuta atmaktır en müsait anda, taca çıkmak boşa çıkarmaktır ahaliyi salisede.  

Türlü çeşit akıl cambazlıkları ile ayrıcalık kazanarak can bazlığı yok saymak bir yere kadar işler ve asla doğrudan sayılmaz sayılır görünürse de. Tam da ibra aşamasında ibreyi kadranında delirtmek ise bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete tekerlemesine teker yuvarlamak, toslanacak duvara kapı açmaktır. Yerlerinden olan ve dizginleri boşalan her yanı kuşatan sıkıştırılmış sosyal hayatlar yıllarca hasret çekmişliğin farkıyla zevatı kucaklarsa kucaklamak isterse tüm icabetler caba olur. Handan hamamdan olup, aranırken imkansızı bulmak ise o vakitten sonra hiç işe yaramaz. Eğer silik yaşamlar, vahim yaşantılar sığmaz ise günlere gecelere stres topları yuvarlanır alanlara. Mevkii de makam da, mevkii ve makam adaylıkları da son düdük çalınana kadar hiç işe yaramaz berabere bitmeyecek maçlarda.

Ve ayışından ve gölgesinden korkanlar, çapına sığmayan mahrumlar ve kabına sığmayan mahdumlar çarkına çağlatanlar, sağlık ve para ikliminde iflas etmekten gayri, kara kışa tutulanlar ve peşine ölümü de tadacak olanlar koltuğa can havliyle iyice sarılırlar…

İbni'lik bu ya ‘ibre, ibra ve top meselesi’ gidişin şekli şemali kayınca, gidişatın şartı şurtu kalmayınca, kayık ta battı batar olunca sadece koltuk hevesine dönüşür…

19 Haziran 2014 Perşembe

“ÇATMA, KURBAN OLAYIM, ÇEHRENİ EY NAZLI HİLAL!…”

“ÇATMA, KURBAN OLAYIM, ÇEHRENİ EY NAZLI HİLAL!…”

Sol tahlilde, ana muhalefetin cumhurbaşkanı çatı adayı üzerine haddini bilen bir denemedir…

Bu gün gelişmiş kapitalist ülkelerde bile Sosyal Demokrasinin çağın düşüncesi, ideolojisi olduğu açıkça söyleniyor, biliniyor ve yine de eldekinden olmama adına kafatasçı milliyetçiler desteklenmeye çalışılıyor. Buna rağmen oralarda Sosyal demokratların zaman zaman güçlendikleri, bazen kısa süreliğine güç kaybettikleri ve azami iki seçimden birinde iktidara geldikleri de bir realite olarak beliriyor.

Ancak geri bıraktırılmış veya sözde gelişmekte olan bizim gibi ülkelerde toplumlara devamlı sağ empoze ediliyor. Bu kahrolası dayatmaya sosyal demokratların eksikleri ve hataları da eklendiğinde halkların sağa, aşırı sağa ve Sünni İslamcılığa yönelişleri de kolaylaşıyor. Bizde olduğu gibi tüm üçüncü dünyada, Ortadoğu da sol güç kaybettikçe kaybediyor, sağ güçleniyor. Beyinlere çıkmamacasına yerleştirilen bu sığ düşünce, yoğun ve planlı probaganda yöntemleriyle sol yıpratıldıkça aşırı destek buluyor kendine. Yani sol kösteklendikçe köstekleniyor, sığ-sağ düşüncelerin dinlisi, dinsizi destekleniyor da destekleniyor.

Ve son tahlilde Solun iktidar olması hayal olarak addediliyor…

Bu tahlil doğrultusunda kamplaşan, solu ve sağıyla birleşik muhalefetin cumhurbaşkanı çatı adayı bir değişiklik olmaz, tavan taban uzlaşması sağlanır ve ileride yukarıdan aşağıya büyük çatlaklar oluşmaz, oluşturmaz, oluşturulmaz ise şimdilik belli gibi. Mevcut iktidarın adayı olsa bile hiç de ters karşılanamayacak, İslam konferansçısı, İslamcı bir rol model, malum ve makul bir isim imiş aday. Dini imanı, pozu postu bir yana, artık bu ülkede doğmuş olmanın da bir anlamı kalmadı, en başa geçirilmek istenene bakınca anlaşılıyor her şey. Artık çatısı bacası kalmadı siyasetin, ilahiyatçı olmak en büyük referans.

Birilerince son tahlilde Solun iktidar olması hayal olarak addediliyor ya, hiç de öyle değil…

Belki de alışılagelmiş sol söylem olarak görülebilir ama görmeyenler için, iyice sağa kayanlar için, İslamcı bir ülke planlayanlar ve karşı durmayanlar için, belirlenen kara- çatı adaylığı vesilesiyle bir kez daha vurgu yapmak gerekiyor bu dinozorlaşan düşüncelere;

Bu gün solun ihtiyacı İslami sağın peşine takılarak yakınmak değil, proje üretmesidir. Çünkü işçi sınıfına dayalı geleneksel Marksist çizginin etkisizleştirildiği bir dünyanın istendiği ve var olduğu ortada. Öyleyse bu gün tıkanıklığı sosyal demokrasinin açacağı da bilimsel bir gerçekliktir. Otoriter, şiddet yanlısı, özgürlüksüz, merkeziyetçi, gerici, faşist, İslamcı ve tek mezhepçi bir iktidarın iz sürdüğü bir durumda veya tüm Ortadoğu da dinci-federatif yapılanmalardan yana fikirlerin ağırlık kazandığı ve dönülmez rotanın izlendiği bir ortamda şu garip ülkede sosyal demokrasinin güçlenmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Bu kaynar kazan, cadı kazanı bölgede, Ata’dan sonra on yıllarca imrenilerek, ayakta kalmanın nedeni her yönüyle, dilinden dinine, her alanda, her şekilde faklılığını koruyan bir ülke olduğu gerçeğinin yıkılmaya çalışıldığı, yıkıldığı şu günlerde per perişan olmuş etraftakilere benzeşerek, sonuçta iyice benzetilmeye namzet baştan ayağa bir adaylık yaşatılıyor ülkeye. Ve insanların her türlü baskıcı yapıdan kurtulup, özgürleşmesi için, yapılacak tek şey olan, gelecek kuşaklar için, kendileri için, bu gün için özgürlük talep eden platformların kıskaca alındığı, değişimci aktivitelerin dönüştürme gücünün tırpanlandığı bir siyasal süreçte nasıl olur da sol değerler güçlenmez, güçlendirilmez ve onlardan kopulur anlamak mümkün değil. Top yekûn, el birliğiyle sağa teslim ediliyor ülke maalesef.

Önce yurtta ve dünyada barış, sonra insan hakları, çok ileri olmayan gerçek demokrasi, çevreyi tahrip etmeyen bir ekonomi ve sosyal adalet gibi evrensel temel ilkelere sahip çıkarak halka ön veren, yön ve yol veren laik bir inançlılık, sivil ve siyasal tabanda yerleşip yayıldıkça sosyal demokrasinin ve solun güçlenmeyeceğini söylemek, durup söylemek ise ayıp kaçar. Ayıp kaçar mevcuda kanıp sözde ilahisel normlarda yeşil, çatı kiremidi aday aramak ve bulmak. Anadolu’nun dört bir yanında, sınır içi ve sınır ötesi yedi düvelden yetmişine tüm çatılar aladır, kırmızıdır, aksini iddia eden beri gelsin.

“Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celal…”

Öyleyse, halkın eşitlik ve özgürlük istemlerine yanıt verecek, çağı yakalamış ve çağdaşlığını paylaşan, değişim iddialarını taşıyan ve savunan, tarihsel gelenek ve değerlerini yok saymayan, solun evrensel ilkeleriyle yoğrulmuş ve uzlaşmış, hoşgörüyü yaşama geçirebilecek, yeniden yapılanmayı ilkeler bazında hızlandırabilecek, değişimci dönüşümcü bir hareketi içselleştirebilen bir aday, çatısı çutusu, bacası kutusu batsın neden çıkarılamaz. Böyle bir baş-aday beklentisi içinde olanlar ne yapacak şimdi…

Bu süreçte Ülke ve partilerin sıkıntılı bir dönemden geçtiği çok açık. Kuşkusuz sosyal demokratların farklılığı içlerinde değişik görüşleri taşıyan, farklı yorumlar yapabilen bireyleri bünyelerinde kabul etmeleri ve barındırabilmeleridir. Ancak bu farklılıklar ve gereksiz işgaller, iç sorun aşamasına getirildiğinde veya gelebileceği düşünülmeden hiç de hak etmeyenlere aktif rol belirlemenin yıkım olacağını da görmek gerek. O saatten sonra, yapıyı içten içe kemirecek eylemselliği ve direnci, kısmen saygısızlık, disiplinsizlik, katılımcısızlık, uzlaşmacısızlık ve hoşgörüsüzlük sayarak sorumluluklardan kurtulmak, yanlışlardan sıyrılmak mümkün değildir.


“Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal; Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal…”
Elbette zamanla kısır döngü içine düşülür. Hele böyle bir adaylaştırma ile solun kendi içinde barışık olmadan dışa karşı güçlü, etkili ve güven verici olamayacağını bilerek adımlar atmak, ülkede siyasetin bu gün ulaştırıldığı modalaşmış tartışma üreten değil çatışma üreten konumunda politika değirmenine su taşır sadece.

İşte kurtulunması gereken, solun en başta iyileştirmesi gereken hastalığı budur. Değişen dünyada, bölgelerde ve ülkede, ülke genelinde sol bu tip manevralarla ileride sorumluluklarını gerçekleştirme gücünü giderek tüketiyor. Kozlar dini merkezli, tek mezhepçi sağın eline geçiyor. Açıkça kendi kendini bitiren bir yol haritası şekillendiriliyor nedense.  Hal böyle olunca da sosyal demokratların kendi iç dinamiklerini harekete geçirmesi de bir hayli zorlaşıyor.

Sosyal demokrasinin kendi iç dinamikleri değişen ve dönüşen hareketliliğe kavuşunca, kim neyi savunur ise savunsun,  sosyal demokratların yapacağı çok şey var olur bu ülkede. En azından çok iyi, çok çok iyi ana muhalefetlik görevi yapabilir. Bu gün yapılan ise maalesef  tüm enerjisini gündelik yaşamda harcamak ve içe dönük çatışmalar yaratarak, mevcut iktidara gereğince çatmadan,  dümen suyunda çark etmekten ibaret.
Bu ibretlik tavırlılığın kısa zamanda kimi nasıl eriteciğini ve bitireceğini, yitip giden fırsatlara bir yenisinin eklenip eklenmeyeceğini ve ibreyi kimden yana döndüreceğini de 
açıkça görmek ve bilmek lazım.

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!”

Sol tahlilde, sonunda nelerin yaşanacağını bilmek için ise keyfekeder feylesofluğa hiç gerek yok. Hesap kitap ve çatı aday ortada…

13 Haziran 2014 Cuma

UYKU MÜPTELALIĞI VE UYKU MAHMURLUĞU…

UYKU MÜPTELALIĞI VE UYKU MAHMURLUĞU…

Uyumak yanmak ise uyanmak insanlık onurudur ve aklın erdemidir. İnsaniyet namına bu duyguyu hayat boyunca bir kez dahi tatmak gerçekten huzura ermek ve kurtuluşa aday olmaktır. Adaylıktan çıkıp adam olmak ise en zorlu süreçtir. Zaten adamlığa adaylar gönül ferahlığını kaybedince emniyette anında kayboluverir. Sözde elit partiler harmanında hasat, hasıraltı edilmiş geriye dönüşülerle, gerkesiz dönüşümlerle sükuneti de yok eder.

Nitekim yer ve makam karmaşasında, en üste çıkma kavgasında ve adaylaşma kargaşasında toprağa yine nifak tohumları serpilir…

Merkezinde ayni tat ve haz olsa da gizemli ve baygın çehreli paralı particiler aslında dirlik ve düzen bozmaktan hiç çekinmezler ve korkmazlar. Ya da böyle asil görünürler silik görüntülerinin arkasından. Azmi ve cismi kıran ise takma isim ve uydurma lakaplarla makbul sayılma hastalığına tutulmuşluktur. İlacı, çaresi, merhemi de yoktur bu hususi hastalığın.

Eşsiz ve yersiz makalelerin uzun ve anlamlı ömür sürdürme maksatlı, marifetli ve marifete tabi olacağını da görmek ve bilmek lazım bu ışıksız labirentte. Yoksa yaldızlı ve çok renkli ayni kalıp baskılarda makineye bağlanıp makinalaşmanın da, beğeniler ötesi hattatlaşmanın da hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü memba sularında kaynamak ve buharlaşmak gibi bir şeydir umut, emek ve huzur aşkı.

Bu aşk zaten istendiği zaman değil, ihtiyaç duyulduğunda değil aklı estiğinde ortaya çıkar. Ve canlar kayar, kavramların öznelliği bağlamında ölüm sana emanetim diye başlayınca yazılıklar…

Öyle ki; pratikte hiçbir işe yaramayan bilgi, bilgisel artı değer ve bilgi kirliliği insanları alabildiğine isyancı yapar. Bu tarihsel olgu neticesinde, tembelleştikçe felaket, tevbeleştikçe bereket belki artar ama güncel siyasi sorunların konuşulduğu ve çareler araştırılan arenalar da daralır, uyku ağır basar. Aslında utlanmak ve kutlulanmak mükellef kılınmış incinmelerle büyür ve gelişir. Ondan sonrası belki tebrikleri kabul etmek zamanıdır ve kelimelerle asla tarif edilemez. Barışa ve huzura, tüm yolsuzluklardan arınmışlığa ulaşmak rüyaya yatmakla ve uyumakla değil, yüce yargılama ile ve tek hâkimin inisiyatifi ile olacağını da bilmek gerek.

Uyanmak uyarına geldiğince açık denizlerde, küçük ve korunmasız takalarda kara dalgalarla korkusuzca boğuşarak seyretmektir.

Seyir bittiğinde ise yok olmayan göz aydınlığıyla, dostdoğruluk babasına halatı gerektiği şekilde atmaktır. Zaten kaç kulaç derinde batılacağını, kaç karış derinde yatılacağını bilmeden denize dalmak veya kürek yarışına çıkmak yakışık almaz ve olmaz. Ayrıca uyanıldıkça derin uykulardan, kurtuldukça serin kuytuluklardan hain buyruklara kanmak ve fermanları yerine getirmek artık hayal olur. Ret edilir tek kalemde tebliğler ve tebellüğler…

Her yapılan milletin iyiliği için olmalı, her yapılan edilen milletin iyiliği içindir uydurmacalarına ve kandırmacılarına uymak, kanmak ve dahi uyumak boş inançtır. Yapılan sonunda gönülden bir amin olmayan derme çatma dualara el avuç açmaktır sadece. Demek ki, duayı kimin yaptığına, yaptırdığına bakmadan, kasıtlı kasideler ve hasetli hadiseler fırtınasına boyun eğmek hiç yakışık almaz, sakil bir duruştur. Bu durumda yaşanan öyle bir sürgündür ki hiç iflah olunmaz.

Sürgüsü, süngüsü, sürgünü bir yana, her dönem en diri olan ve canlı kalabilen kalbin filizi, filizlendirdiği ve fiiliyatıdır. Fil damında fil, fil mezarlığında can aramaya çıkmaktır en ağır uykuların bezgin ayıklığında. Ayırdına varıldığında tuhaf muaf haberlerle, saat başı, gün ortası gece yarısı, ding donglanan, şartlanan ve olduğu yere mıhlanan uyurgezerlerin seyyahlıkları da tamama erer sanılır. Bu aslında öyle bir eriştir ki her işte her sıkışıklıkta öne sürülür maalesef. Bu öyle bir ileri sürülüştür ki, uyur uyanıklık arası yaşandığından, zikirle mikirle belletilenler, her işin başında zikredilenler ve zihne zerkedilenler çapsızlığında piyasa yapılır.

Gelenekten geleceğe tüm değerler işe gelmeyince yok sayılır görmezden gelinir. Ancak asıl unutulan ise gün olur, günü gelir o zikirler, zikredilenler ve zerkedilenler gerisin geriye kusulur gerçeğidir. İşte o vakit başı döndüren derin uykulardan uyanmışlık, uyku mahmurluğu değil kalbi kör olanların kalıpsızlığına duyulan hayret ve yürek yakan hasrettir.

Ve o âmâlıktan kurtuluş her şeyin biçimini hadsizleştirir ve en yıkılmaz hükümranlıkları bile devirir, yıkar geçer…

Zaten cümle âlem bir araya gelse bu uyku müptelalığını münasip bir şekilde sağaltamaz. Sağaltsa bile geçmeyen uyku mahmurluğundan kurtaramaz. Gayet mütevazı ve mükemmel duygularla bile, dokuz asırlık bir dili en iyi şekilde kullanarak dahi bu solan yüzler kısa zamanda aydınlatılamaz. Güneş yakana dek cemil cümlesi karanlığa yatar gün ve gün.

Ayrıca yorgunluk kâğıda ve kaleme bulaşınca, mürekkebin mükkemliği de, mürekkebatlığı da dibe vurur. Devlet adamlarından sayılanların ve de sayılmışların tüm cambazlıkları derin uykuların düşlerinde bir süre daha at koşturur. Bu tırısa geçmişliğin hangi hürmet alemlerinde ve hürriyet kavgalarında özgürlüğü yatay ve dikey olarak toprağa gömdüğü de başka bir muammadır. Bu malum durum başka uykulara gebelik ve büyüklere anlatılacak başka bir uykuluk vakti masalıdır.

Bu günlük uyku müptelalığı ve uyku mahmurluğuna son cümle; Bu vurdumduymazlıkla büyüyen, büyütülen suretler ve servetler, en derin ve serin uykuları bile zamanla karabasana çevirir…