16 Ocak 2016 Cumartesi

USTA’YA NAZIM…

USTA’YA NAZIM…

Hazar bir deniz karası
yüz akı
Deniz Hazer…
Hazar azar azar Volga’yı bekler
Nazım içi taşar taşar
gözler Karadeniz’den süzülen boyalı kuşu
tahta gemiyi.
Ve mektuplarını
Vera’yı…
Şiire şiir ekler.
Volga üstünde Nazım,
içinde taşkın bir tutku yatar vatan
ve yaşlı İstanbul.
Yedi tepeli yaslı
azar azar yakar yürekleri
ve her bir tepeyi
kör avluları kaplar yediveren gülleri.
Nazım ağırdan ağır paltosuna yatar.
Öksüzlüğün yolu sağır kara taşlı kara hummalı
yolcularını ezer ezer
höyüklere gizler.
Yalnızlığın tasası ağır tasarımı vasattır
gurbeti yaşamak çok yönlü hasattır.
Hasretle akar  sıla Volga Volga…
Volga kıyısında Nazım bir sarı nazar
en tepede sarı sıcak bir memleket sarkar
bulanık elektrik ampulü altında karga tulumba hikmet
gece bekçisi ihbarıyla bellekte ağır hasar.
Çobanın bayram havası tuvalinde
kırmızı pijamalı bir deniz.
Denize Volga
Volga’ya  azize olga karışmış
Ran’a Vera.
Hazar çevresi hat boyu yoldaş
memleketlerce memleket dolusu arkadaş
Nazım yine de yalnızlığına sarılmış
özlem içini ezer de ezer.
Buradan oraya
oradan burayı daktiloyla yazar.
Nazım yazar yazar ağlar
Volga hızla hazla Hazar’a akar…
Oradan havadisler çoktur satır dolusu boştur
acı hatıralar korusunda
bir ceviz ağacı kınalı koçtur.
Nazım olgu olgu en olgun
korkusuzca korkulukları yazar.
Buralarda benzin sıkıntısı var
parasızlık da
arsızlık.
Kuzeye akan rüzgar onur ve gurur iksirlidir
getirdiği sesler hiç duyulmaz derindendir
saklanır idalar nidalar beş kulaktan
Nazım fısıltıları bile duyar.
Eski şarkılardan kaçanları da
nota nota.
Mani olunamayacak aksi buluşmaların vefasızlığında
rota sapar
sapla saman karışır ota bota konar böcek
Nazım bulamaz şiirlerini
durmadan arar arar
memleket özleminde bulur geçmişini geleceğini.
Ve yazar eşi benzeri sıralanamaz memleket şiirlerini.
Nazım’a paslanan çelikten kelepçe
memlekette rüşvet reddeden polise kol saati hediye edilir.
Volga’lı Usta zaman durduğunda oralarda
an be an İstanbul’u yaşar
burada İstanbul manzum yazana ağlar
eğilir başlar
yüzlerce yıllık saygıyla.
Başlar Don kıyısında hasat
Volga üstünde Nazım elinde manzum çarkı
Çıkar çakar Allahına kadar.
Gözünde büyür Marmara
Tarabya, Kız Kulesi, istiklal
ağrır göğsü ağarır saç telleri
göğsünde atar atar
uçuruma yuvarlanmış sıcak yuva özlentisi.
Yayla doğanı siner soluna
ve diline marştan bozma şarkıların harareti.
Ey Kızıl ordu, kızıl ordu, kızıl çimento
söyleyin söyletin cümle aleme
ey Volgalılar Marmara’dan Karadeniz’e, Karadeniz’den Hazar’a doğru
Nazım Usta tam nerede durdu?
Durup ta kırmızı çemberden içeri
dedi mi ki size?  
En yalın Türkçe ile ve değme vurgulu
merhaba, merhaba, merhaba.
En halisinden emsalsiz
ve yürek titreten sesiyle.
Koca Usta sadece aklına eseni söylese sesi şiir
nefesi devrim
Türkçesi en devasa şair.
Falez  boyu Volga Volga üstünde Nazım
aklında taşkın bir tutku memleket
ve memleketten  insan manzaraları
ve marazalar.
İllede illaki memleket.
Melekesi memleket Nazım
Anadolu’ da kaybolmuş unutulmuş bir köyde
tapusuz, kapusuz, korkusuz
tek başına yatar.
Başında ulu dan ulu bir çınar
kara taşsız dev gibi koca bir mezar.
Volga’lı Ustayı örter
mavi atlastan bir yorgandır memleket
hayali bile güzel.
İşte böyle vallah billah Nazım Usta tam da ordadır
yol arkadaşı Vera’da bilir
yolcular da
Nazım bir bir yol gösterir…
Volga üstünde Nazım bir ulu çınar
Paltosunun yakasını kaldırır gözlerini kısar
sol yanı memlekettir
oraya yaşlı gözlerle yeşil yeşil bakar
tükenmez hasretini balıkçı mavi takalara
al bayrak diye asar.
Dalgalanan suya şiir yazar,
uslanmaz bir yiğittir şiir okur, yazar, şiir söyler.
Gün o gün bu gündür  
işte o ucu yanık su bize akar, akar, akar.
Nazım Nazım
memleket dalgalanır.
Durmaz asla
hala durmaz akar...

15 Ocak 2016 Cuma

ALTIN BAŞAKLI MEMLEKET…

ALTIN BAŞAKLI MEMLEKET…

Anadolu’ya dolu dolu bir ağıttır altında ve üstünde yaşayanların varlığı. Ve geleceğe kanıttır tüm ağıtlar.

Anadolu’dur bir baştan diğer başa altın başaklı ovalara yayılan…

Mahşerin dört atlısı Dünyanın yediden sonraki harikalarını ve Anadolu’nun bitmez tükenmez dertlerini bilemez. Bilse de iplemez. Onların derdi başkadır. Onlara göre varsa yoksa Fırat kıyıları hala Babil’dir. Asma bahçeli manzaraları da sebildir. Ne ilktir ne de son, her dem kavgalar şehrinedir tüm tapınmalar. Tapılanlar ve tapulananlar anlar kıyametin koptuğunu ama bir hayli geçtir. Dicle kıyıları Musul’a akarken, acılarla usul usul Karşıyaka’da Ninova’ya erişilir. Ama vay ki vaydır sözden cayanlar ve cayılanlar ölü canlardır ve canlanır.

Ve altın başaklı ovalar yayılır doğudan batıya Anadolu’ya…

Nemrut’un ateşinden içtim ve geldim ile başlar koca memleket sevdası. Korkmaz yanmaktan bir daha, bu altın başaklı ovalar. Ama her defasında yine tutuşur ala çayırlar bir hiç uğruna. Feryatlardadır ebabiller, bilenler bilmeyenler. Bilenler bilmeyenlere anlatır ve memleket manzaraları numaralanır, mumlanır ve nurlanır. Asmayalım da besleyelim milere dek uzanır Babil kıyılarındaki ihanet rüzgârı. Millete gelinceye dek öyle veya böyle dörtnala havalanır esaret. Sadece bir kısrak boyu aydınlatır güneş. Ve mızrak gölgesinde saflaşılır bedavaya, bir kutu marmelata. Ve memleket gafilce avlanır.

Ve altın başaklı ovalar yayılır kuzeyden güneye Anadolu’ya, içi dolar…

İçi seni dışı beni misali yandıkça memleket seslenilir, ey eli yavaş Azrail yetiş. Mahşerin kaç atlısı varsa emrinde, yetiş yetmiş. Ne beklersin nerelerde gizlenirsin. Yavşaklıklar dörtnala ovalarda, oralarda. Ferhat dağları deldiğinde inersin memleket memleket ama işe yaramazsın artık. Melekeler kart kurtçu bulaşığı sözlerde saklıdır ve kara kutularda kuytularda buluşulur. 

Bir zamanların bulunmaz Hint kumaşları bodrumlarda neden sonra bulunur. Ancak birilerine nedendir bilinmez hiç ders olmaz bu son. Feryat dağları aşıp gökyüzüne asıldığında tüm cesur insanlar bile karşılıklı oturup hakkıyla konuşamaz, fesat karıştırılır ölüm ihalelerine. Öyle münasebetler, münasebetsizlikler ve cibiliyetsizlikler vardır ki bereketli topraklar üzerine yayılmış ovalar utanır. Anadolu darlanır. Oralarda birileri çıkar münasebetsizce isabet kaydeder ve isler ve sisler arasında kayıplardan utanılır. Ama her ne hikmet ise uslanılmaz.

Ve altın başaklı ovalar yayılır her yönden Anadolu’ya küheylanlar dolar…

Susmak ateşle oynamaktır ağıttan ağıtlara dağılırken buhran. Hiç istenmedik şeylerdir güven yok olunca ovalara yayılan. Ve geleceğe yanıttır tüm kurgulananlar.

Günün birinde böyle bir yazı yazılacağını söyleseler derin derin düşünür yok der, üstelik ürperirdi zaman. Korkuyla karışık celallenirdi anılar. Ama olanlar oldu, hendekler doldu. Anadolu’ya deli dolu sevdalıkla yaş elliye dayanınca kırklardan sayılmak da hiç işe yaramaz. Altın başaklı memleket altın başaklı varaklara kalır. Altın yaldızlı ovalara yayılan ise rüyada görülse dahi inanılmayacaklar cinsindendir artık.

İnanılmayacaklar ardı sıra türediğinde ve her türden yankısızlık anı defterlerinde mürekkep lekelerine dönüştüğünde karmaşıklaşır akıl. Ama renk ayni renk kan kırmızıdır hep. Bir kürek mahkûmu edasıyla tarihi bir yolculuğa çıktığında beynin hünerleri dört bir yanı hüzün basar yas yakar. Pusula şaşırtan ne hilebazlıklar görür de akıl anlamaz. Anlamazlıktan gelir.

İşte istenmeyen kararlar vermek zorundalığıdır Anadolu’yu deli dolu eden. Kıyamete sevk eden. Oysa kıyamete kadar sürecektir dirilişin işvesi ve nazı. Keşkesi asımı nazımı yoktur habire havanda dövülüşün. Zerresinde saklıdır ve ne ilktir ne de son. Kavganın örsünde habire çekiçlenen ayni hayatlardır.

O zamirsiz çekimsiz günlerde şehla bir bakışla yağar gökyüzü. Şemsiyenin kenarlarından damlar yılgın kentler, kasabalar, köyler, hepten Anadolu. Çobanların kavalındaki ezgilerde üflenir en dingin dinginlik. Dinince gözyaşları şemsiyeler delinir ve ıslanır memleket. Islandıkça yaslanır arkasına lakin her şey eskisinden beterdir artık. Sehpada bitecektir, tarihle sabit tüm eşlikler, eşkiyalıklar ama sabrın da bir sonu vardır.

Anadolu bozkırlarına uzanan, altın başaklı ovalara yayılan işte o sabır, sabrın sonu selamettir felaketidir…

Ve altın başaklı ovalar yayılır kuzeyden güneye, doğudan batıya her yönden Anadolu’ya, küheylanlar dolar, kühistanlılar dolar saraylara…

Saraylardan içeri…

İç avlulara…

İç o…

Oralarda oralardan ocağa ateş düşende doğrulur doğruluk, doğurulur iç isyan ve müebbet. Ve düşüncelere çil çil dağılır altın başaklı memleket. Tüm dünya, yedi düvel bir olsa yıkılmadı ki, yıkılmaz şu altın başaklı memleket. Hangi illet fani, hangi millet faraza oyunu bozsa da bozulmaz mozaik, bozulmaz ahenk. Bozuk çalmakla da hizaya gelmez millet.

Ve ucunda ölüm olsa bile Anadolu’ya ova ova yayılır, altın başaklı memleket…

9 Ocak 2016 Cumartesi

MİZAH BU HAYATA GÜLÜMSEMEZ…

MİZAH BU HAYATA GÜLÜMSEMEZ…

Öyle yoz bir dünya ki dört bir yanında hayatlar kararıyor ve insanlık yavaş yavaş ölüyor. Yıl ikibin onaltı başı, yılın ilk haftası tam bir kara mizah ortamı, ortalık yangın yeri, kıyı köşe kan gölü. Dün bir bugün iki din iman mezhep üçgeninde kirli savaşlar, fetbazlık derecesinde peşi sıra trajikomik fetvalar. Sözlü ve yazılı benzer bu dini fetbazlıklara, bu dini trajediye, bu dini savaşlara aklı sıra akçeli dini fetvalar dizen takvacılar hiç karşı çıkmıyor. Tüm bu maraza ve mızmızlanmalar akla mizahı getiriyor. Mizah üzerine düşünmeyi gerekli kılıyor. Ancak bir zamandan sonra mizah da yaşlanır ve ölür. Tıpkı insanın, dünyanın ve dinlerin yaşlanması mizahçının da genç kalamayışı gibi. Manzara böyle giderse mizah bu hayata bir daha asla gülümsemez…

Günümüz mizahı toplumu da, gençliği de tam anlamıyla kucaklayamıyor, yalnız belli kesimlere ulaşabilen bir sektör konumunda. Vektör,  dedektör gölgesinde tersine tersine işaret ediyor. Özellikle son yıllarda mizahın olmaz ise olmazı muhalifliğini de yitirmişliği başka bir trajedi. Ya muhaliflik mizahçıya yasaklanmış veya unutturulmuş ya da muhalifler mizahı artık etkin ve yetkin görmüyor. En doğrusu belki de tarafların gözü iyice korkutulmuş. Pısmışlar sanki.

Hal böyle olunca yaransarlık ve karamsarlık oturmuş mizahın boş bıraktığı koltuğa. Kara mizah bile işlemez olmuş fosilleşmiş, is bulaşığı, bulanık beyinlere. Yıllar içinde geçmiş zaman sulandırmaları ve kuşak farkından doğan serzeniş servislemeleri iyice etkilemiş mizahı. Ayrıca mizah ciddiyet ve ciddiyetsizlik arasında bocalatılarak başka yaratıların da önü kesilmiş. Öyle çılgın bir dünya yaşanıyor yaşatılıyor ki etrafta, uzak yakın bölgelerdeki kor aleve parmak ucuyla dokunularak yılgın ülke insanı din temelinde yeniden biçimlendiriliyor.

Zaten her türden yaratıya veya yaratıcıya “Yaratan Allah’tır” şablonuyla ket vuran öyle bir din sarmalı var ki ortalık yıkılsa, dünya yansa, ülke kan ağlasa kimse umursamıyor. Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Uzak yakın doğuda, batıda Din İman Mezhep cetvelinde, Beyhude Cihan Üçgeninde kan gövdeyi götürüyor, kardeş kardeşi doğruyor Allah’tan sayılıyor. Doğrudan böylesine radikal sapmanın ve uydusal umursamazlığın kol gezdiği kuru kalabalıkta, ıssız diyarlarda mizahtan söz etmek hem boşa çene çalmak hem de şeytanlık. Belki kaba bir saptama olacak ama egosu ekosu birbirine karışmış bu tozutma, toz olma ve yozlaşma sürecinde elbette mizah yüz güldürmez. Uyarına uyutursa cep doldurur belki ama gülümsetmez. Tersine davranışlılıkta ise sadece canlı hedef olunur.

Herkesin her bir şeyine kulp takılan, en baştan ayağa kulpundan tutulup yönlendirilen ve kalpsizleştirilen, itirazsızları kupalandırılan, kulplandıkça içe kapanılan ve kalp kamp ayrımında kapanın elinde kalan bir toplumdan başkaca ne beklenebilir ki. Böyle toplumlarda hayata gülmeceyle tutunmak elbette çok ayıp kaçar, ardına günahtan sayılır. Kaçan veya sinen bir müddet kurtulur. Ve kara düzen kurulur mizah elbette güçleşir güçsüzleşir, güçleştirilir güçsüzleştirilir. Birileri olanca birikimiyle saçmaladıkça saçmalayabilir, onlara haktır ama saçma sapanlığa biraz gülümsemek bile hem günah hem de yasak ise elbette mizah hayata gülümsemeyi bırakır. Mizah asla ve asla bu hayata gülümsemez.

Bilinçaltılara öylebir hükmedilir ki, onun bunun şunun en komik tarafına, trajikomik durumlarına bile asla gülünemez zinhar meyillenilemez. Allah korusun. Bu gülmeceden korkulan bir yerleştirmedir. Bu yerleşkede nasıl nitelikli mizah yapılabilir ki, yapılamaz. Saya söve mizah yapılabilir belki ama seve seve gülünemedikçe o da tutmaz. Yapılsa yapılsa izin verildiğince sulu salak göndermelere gidilir. Yani sonuçta seve söve susulur, top yekûn somurtulur. Ortam üç beş zıptıkçı komedien filmine kalır.

Kötümser karamsar, yaramsar bir muhalif anlayış egemenleştirilmedikçe şu son yıllarda olduğu gibi hayatta neşe, gülmece ve eğlence üretmeyen cimnastikçi bir güruh oluşur. Varsa yoksa nedir baştan bellidir. Allah muhafaza. Oysa son on yıldan fazla zamandır yapanda, bozan da, kuran da, yıkan da, gülen de, küsen de hep ayni iktidar. Tek başına hükümdar. Değişim bilişim sektöründen ibaret. İbadet her fırsatta yeni bir ayar çekmeye marifet. Ayar çekildikçe çıkan ayarsızlık, mizaha en kantarlısından malzeme olmaya müsait ama daima bir ofsayit durumu. İktidar hepten işin içinde olmayınca şüphesiz mizah yürümez. Mizah güzelleme kelimelerle, kırık çizgilerle, mor pembe balonlarla iktidara yüklenmektir, mizahın gücü yettiğince iktidara mukabele etmektir. Ama nerede o iktidar, iktidar da yok, mizah da.

Mizah cıvataları gevşemiş hayata gülümseyerek hiç bakmaz. Yalandan bile gülümsemez, olabildiğince gülümsetir. Mizah öyle veya böyle hor görülür ve dizayn edilmeye bel bağlanırsa hiç de kolay değildir merkezkaç kuvvetine direnmek. Çünkü o denli basite indirgenmez cebir. Hayat nasıl acımasız ve zor ise mizah da bir fazlası öyledir. Hayata gülerek aval aval bakmak da mizah değildir.

Mizaha bu tarz yaklaşmak çok klişe tavırdır ve boşa tavlanmaktır. Güleriz ağlanacak halimize ve ağlarız gülünecek halimize bileşkesidir bu toprağa özgü mizah anlayışı. Ayrıca son yıllarda bu algı toplumda değiştirilmeye zorlansa da bakan değil gören insandır değer verilen. Bakan öyle veya böyle bir bakar geçer, önemli olan görmektir kör bakanları. Eli işte gözü oynaşta bakmadan, içte ve dışta olanları gören mizahı anlar veya mizah görenler içindir. Görenleri hoş eder, güldürür sadece boş bakanları ise yakar, süründürür.

Mizahın diyalektiği gülerken düşündürmek eylemliliği ve sürekliliğidir. Hakiki mizah akıl yürütendir. İşin aslı meselenin özü hayata düşünerek bakabilmektir. Düşünemeyenin mizahtan haz alması veya gizli saklı inceliği anlayarak anlamlı anlamlı gülümsemesi düşünülemez. Anlamsızlığa açılan pencerelere dalıp gülümsüyor görünmek mizah çemberinde çemberlenmektir, çemberimde gül oyadır, mezarımı derin kazdır. Kazlara haz hüznünde Mizah gülümsetmeyebilir de. Ancak mizaha sadece gülmek için de yeltenilmez. Gülümsetmiyor diye mizahi olunamıyor manası da çıkmaz, bu kel alaka makaleden. Kimi zaman tek bir laf, tek bir çizgi ve tek bir espri anında ağız dolusu güldürebilir. Artık tek bir diye başlayan naralarla insanlar ruhsuzluğa güdüleniyor. Zaten bir gerçek vardır ki hayat neyse mizah da odur, kıssası uzunluğu o kadardır. Hayat krizdeyse mizah da kaosa girer. Nefes almalık tebessümler dahi dünyaya hakim olmak maksatlı bölgelere hâkim olan kargaşadan ve sıcak dini savaşlardan nasibini alır.

Baskı varsa mizah hortlar, hort zort varsa mizah vardır. Yani faşizan dönemlerde mizah en tepe noktaya evrilir. Patlama noktasına erişir ve içten içe toplumu kaynatır. Aslında tüm muhalif unsurlar faşizm dönemlerinde acayip gelişme kaydeder. Lakin kaynama noktaları farklıdır. Bir devir düşünülüp iyice irdelendiğinde tatlı gerçek ortaya çıkar. Bir dönemin mizah dergilerinin sadece tirajı bile bu kelalaka makalenin ana fikrini destekleyen birincil kanıttır. Gerçek muhalefet yapılmakta çok geç kalınmıştır. Gerçek olan gerçek muhalefeti, asıl yapılması gerekeni mizah dergilerinin en harbisinden yaptığı ve yapabileceği gerçeğidir. Bu gerçeklik bu gün geçerliğini yitirmiş görünebilir ama yarını da Allah bilir. Ayrıca mizaha müsamahalı bir siyasi adam, devlet yapısı ve iktidar erkinin varlığı da mizahı asından zesine etkiler. Şimdilik böyle etkileşim içinde destekleme değil köstekleme versiyonu veriliyor, ara gazlarıyla mizah, mizahi biçimde mimleniyor olabilir. Ama bu ömür törpüsü sansüralite ömür boyu sürmez.

Yurtta her şeyin eskileştirildiği ve çabuk eskitildiği bir süreçten geçiliyor. Bu basmakalıp elektronik geçişte önce mizah kendini yenilemelidir. Yenileşme aşamasında mevcut siyasi erkle kurulan diyalog ve ahenk çok önemlidir. Eğer o ahenk sağlanamayıp her çeşit birbirini sollamalar temcit pilavı gibi ısıtılıyorsa, uzlaşı kaybolmuş ve tek taraflı bir denge denksizliği oluşturulmuş, düzensizlik düzen ise mizah asla ve asla gelişemez. Belki de istenen budur. İşte o vakit her şey dengesizleşir ve sulanır. İnsanlık ise Beyhude Cihan Üçgeninde buharlaşır.

Tarih tekerrürden ibarettir. Yaşımız gereği gördük güldük geçirdik. Hep ayni renkli çizgi roman, enikonu sonu hep aynı, okuduk. Öyle bir algı planlanıp yerleştiriliyor ki dört bir yan çepeçevre kan gölüne dönmüş millet elde olta balık peşinde. Böyle bir açmazda elbette mizah gelişmez, gelişmeden bahsedilemez. Bir kısır döngü yaşanır, yaşanır ve yaşatılır halklara. Ve toplum asla aşama kaydedemez. Aşma bir yana kendini tekrar etmeler bile zamanla zorlaşır.

Zor ama şu fakir, şu garip ama cennetten bir köşe yurtta izahçısını, nizahçısını, mizahçısını devletin askıcı iktidarın baskıcı cenderesinden kurtaramayan bir kara mizah oluşturulmuş ve mutlu bir azınlık kahkahalarla gülüyor, kendi haline. Genel manzara bu minval üzere pürtelaş giderse ve ahali de pür dikkat seyrederse mizah bu hayata bir daha asla ve asla gülümsemez ve de gülümsetmez… 

8 Ocak 2016 Cuma

ORTAYA KARIŞIK

ORTAYA KARIŞIK

Kurşuna kalay karıştı
kalaya Çingen
çingene duman.
Kervan arası
duman karası resimler zulamda.
Adice bir alaşım
tutuştu akıl
aklım.
Gözlerim kamaştı.
İster misin kör olayım şimdi
kör olma da gör halimi desen de
göreyim.
Yüzünde güller açarken
şık manevralara tapınma mevsiminde
mevsime aşk karıştı.
Horona halay.
Hababam yakın takip kararsızlığı
göreceksen gör
görmeyeyim.
Beklerim karakterli sessiz protestoları
bahtım yelken açmış mor gezegene
zor gezmelere
kara gecelere.
İster misin tam dönecekken dönmeyeyim.
Çin seramiği maşrapasında eşref saatleri
masada canlar.
Maşasına köz vuruldu
ay tutuldu
can döküldü.
Halay başı Çingen
direnemedi
tabureye.
Ortaya karışık bir hayat
ağzımda kalaysı bir tat
kurt gibi aç sehpalar
devrildi.
Açlığın külliyen yalanlarına tapar aklı karışıklar
hababam bir başka alay
alaylı kalaylı gelişmeler.
Altın dişli zorbalar zulamda
hangi kavşakta ineceğimi şaşırdım
eylemsizliğin baharında
yokluk.
Duman karası bulaştı anılarıma
cömertçe yaklaşımlarla
karıldım.
Kırıldım genzim yandı.
İster misin öleyim şimdi
ortalık karıştığında kaşla göz arası
çeksin ipimi Çingen…

4 Ocak 2016 Pazartesi

İÇİME ÇEKTİĞİM GULYABANİ

İÇİME ÇEKTİĞİM GULYABANİ

Uzun kışlar sürgünüyüm
yabani güller cennetinde
cenderede.
Kar kıyamet karakışın başlangıcında
bir baharı bir seni çektim içime.
Sanki duman duman yüreğime dolan
ilkbaharsın.
Filtrelerim işlevsiz
kurumlu çalımlı işler felek
sarı sıcak akşamlarda.
Dışa vurduğumda resmini gri dumanlarla halka halka
yasal uyarılara karşı koyansın
en harbisinden.
Vakıf duvarındaki renkli tablolar hep senle dolu
ıssız bir yeşilliğin ortasındaki şatoda
yeşil gözlerinde naz
hırçın dalgaları avuçlayansın.
Kırçıl köprülerden
arşa tırmanan.
Hayal gücümün gulyabanisini bile ürküten
gül baharsın.
Geç saatlere kadar seni yazdım ciğerime
yandım kavruldum.
Dal dal eskimiş efsaneyi bir batında doğuransın belki
kopyalarımı yok ettim karaladım
isminini ismimi cismimi
sakladım.
En güzel yanın suya düşen yankın
Kerbela da.
Kurbanlık bir yangın var içimde
sahiden hiçliğimi söndürensin.
Kaç derin ısırık oldu hissetmiyorum
kızaran tenimde
karlı akşamlarda.
Uykumdaki buğulu ses sessiz
edasız sedasız
saf.
sensiz uyanıyorum uykulardan ter içinde
sen rüyalardan güzelsin
rüyalarda.
Bir yabanıl salgına vurdum gittim gül aklımı
içime çektiğim gulyabaniyi
ve uzun uzun üfledim ufka.
Ben uzun kışlar solgunuyum
sen ilkbaharsın
kaç basamak yükseldim acı hissederek bir bilsen kaç
epey yorgunum.
Nerden bilirdim duman duman yalnızlığa savrulduğumu
ilkbahardan sonraki
ayazda.
Her yaz başı ayni yolculuk ayni hava
gökkuşağı renklerinden renkli bir çaresizlikten
tek parça yirmi kalem
sanki çektim içime içime denizleri.
Zaman zaman ayni umman
ayni kalmasan bile yıllardan sonra
en güzel canlanıyorsun gözümde.
Altı üstü öyle bir doldun ki ciğerime
bu kaçıncı ayrılık kavuşamadık bir türlü
yana yakıla
ayni memleket.
Aklımdan çıkmayan gölgemsin eşimsin eşiğimsin
bir ilkbahar bir ilkbaharı bir seni çektim içime.
Işık ışık tabutuma doğan
kardelensin yaz çiçeğisin.
Filtrelenmişim aylardan sonra
zararsız kırmızı harlı kararlı
sarı sıcak bir köz
söz verdikçe çoğaldı.
Özümdesin dışa savurduğum fotoğrafın arabında
savrulduğum avuntularda
yasal ikazlara itiraz edenimsin en isyancı ve macera sever pozda.
Gemimin tüm kamaraları mürettebatı hariç senle dolu
kamarotların rotu çıkmış
otu çürümüş.
Sessiz filmler gölgeliyor kirli beyaz duvarları
okumaya çalışıyorum adını namını
jeneriklerden sıyrılmışsın
silinmiş.
Yine de hangi çapta olursa olsun üne kavuşanımsın
ayrılıklar rıhtımında
al mendil sallayanımsın.
Arsız bir ilişkinin orta yerinde artan yürek çırpıntısısın
yalansın içe dolansın
yalandan canansın.
Tütsüler üssünde
Şen kahkahalara devam sarmalında
şarkılar söyle sen
türküler.
Tüttürü dünyasında gonca gülsün
damla damla toplarım ben dışarı taşan sözleri.
Her tarafıma nüfuz ediyorsun
bıyığıma sapsarı.
Yalınlığın şahaneliğinde şaşırıp
bir bahar ilk baharı bir yazı bir seni çektim içime.
İç karartan bir kara kışta
pamuk pamuk yatağıma uzanan hafiflikteki
yaktıkça yakan kış güneşisin.
Ben uzun kışlar fırtınasıyım
göçebe kuşlar ustasıyım
en dibe vurduğumda duman duman
ciğerime dolu dolu dolansın.
Yarınları bağışlayanın yamacında en yamanından
hangi yokluk var ederse canımı sarı sıcak
ayni hava ayni yolculuktasın.
Sisler ardından seni çektim içime içime
acayip darlandım
zamlanmışsın.