16 Ocak 2021 Cumartesi

SAVAŞ VE ZARAR

 

SAVAŞ VE ZARAR

 

Çekimli çekimsiz fiillerle anlatmak var şimdi

furyaya kapılıp fitillenen

fillerle savaşı.

Afili develer diyarındakini.

Kızgın çöllerde

akışkan kum fırtınalarında

katrana bulanmışlarını.

Flamasında yalandan barış yazanlarını.

Önünde arkasında bir daha yanıldık demekle olmaz

ölmekle kalınmaz olanlarını...

Şehitlik hangi mertebeyse artık her fani şaşkın

tüm savaşlara iskele alabanda yanaşmak şandan

belki asker doğmakla makbul

ama yanmakla eş değer.

Aslı esası kızgın lavlarda kavrulmaktır.

Ben hep savaşa hayır pankartı önündeyim

ellerimde yeni yeşillenmiş zeytin dalı

ve beyaz güvercinler…

Kırık kanatlarda ayni veciz

mavi gözlerde aynı hışım

yurtta sulh cihanda sulh.

Ama son yıllarda tam tersine çevrilmiş.

Hangi rüyadalığın çıkarsaması bu

manasızlığı manidar taş baskı çıkartmalar.

İsteseydim olurdu belki de gerçekten

hiç başlamayan harp ve ebedi sulh.

Mavi sırlı tabakadan

çekseydim uçsuz cigarayı

gümüş kaplama çakmağımla

yaksaydım ucundan tütünü.

Çaksaydım gerçekten

barış çubuğunu gülerekten

ve salsaydım yananın ucuna ucuna ekleyip

ekilseydim toprağa ölümsüz ölümsüz.

Barış ne mana uçsuz bucaksız bir dumandır

çalımlı çalımlı çektikçe savaş narasını

savaş iç çektiren ebedi davadır.

Bir atsana beni eve monoloğuyla bitmez

gelir ardı sıra beyaz kefenliler

enfiye tadında buğulu ölümler

çekti çeker burcu burçlardan,

bizim biraderler nefes nefes.

Ve melül ve malül…

Bakışları kanlı yaşlı analar

patlar ciğerleri.

Acılar uzar uzar ve

çürümüş tütün genizlere dolar

barış bin kanatlıdır dalar maviye.

Savaş rüzgârlarıyla savrulan ise

bin bir bahanedir sarılır azraile.

Atıyorum savaşına karşı hayır sloganlarını

Yetkin yetişkin ellerde tek delikli zarlar

karşımda tek sıra savaş bezirganlığı.

Muharebe dükalığı

muhatara krallığı

zarar ziyan prensliği.

Ben yine savaşa hayır pankartı önündeyim.

İnansaydım gerçekten barış gelirdi belki

eğer savaşsaydım barışına

yine dar ağacına çekilirdim.

Ama biterdi beyhude savaşlar…

Enfiye buharı çekti yine bizim biraderler

ve melül melül

kefeni kanlı veya malul

haybeye ve birileri namına tedbirli.

O birileri ki ata toprağına ihanetin pistonları

topu keyif panayırında muhafazalı.

Peki neden bu fıtratlık yanmalar

bakışlar kanlı pazar akşamında

azar azar ve azaplı.

Çürümüş gezegen

ezberler beyinde bin kanatlıdır.

Atıyorum barışa tek mermilik sevdamı

selamlıyorum savaş tanrısını sakınmadan

çekiyorum tetiği ve tam alnın ortasından

sivrisinek ısırığı ve kızarığı.

Ben ölürken bile savaşa hayır pankartı önündeyim

önümde dimdik vurulan biraderler

bedenime çelik miğfer ellerimi tutarlar...

PORTAKAL ÇİÇEĞİ KOKUSU...

 

PORTAKAL ÇİÇEĞİ KOKUSU...

 

Portakal çiçeği kokusu kokuların şahı, öncesiz sonrasız korkusuzluğun kokusu. Yaprakları sert bir turunçgilin, aromatik tılsımı. Aromatik uyanışla dört duvar tortusuna başkaldırı. Yüzleşmenin özü Adana'nın Roma'sında, geleceğe düşler kuran bir devrimci mahpusun, portakal bahçelerinden başlayarak, en masum anılarına yolculuğu. Yolculuğun can merkezine 'Portakal Çiçeği Kokusu'yla varış. Fonda Adana. 'Bir de Adana'yla doğuş...

 

Sarmal sanrı içinde yüzyıl kalmaya değecek kıvamda, devrimci onurun nişanı öyküler. Sımsıcak özel, sihirli ve fragrant. Sanki fragmantasyonu bir nebze olsun bütünleme girişimi. Kitap Kokusu’nu güçlendiren, yüzyıl kalınsa mahpusluğa dayanılacak o kokuyla, Portakal Çiçeği Kokusu’yla...

 

Portakal Çiçeği Kokusu ve Bir de Adana, geçmişte benzer yaşanmazları yaşamışlara veya okurlara portakal çiçeği kokusunu duyumsatan bir naiflik çerçevesinde, anılarda kalanı, gerçeğin öteki yüzünü içtenlikle anımsatma denemesi. Portakal çiçeğinin ıtırlı her cümlesini koklayanlara, devrimciliğin parolasını kodlama nezaketi. Hayata yeniden başlayanlara her şart ve koşulda, hatta falaka pahasına hayattan beş dakika kopartan başkalaşımı tüm açıklığıyla sunma cesareti. Açıkça artık aynı ben olmamak içgüdüsünü güncelleme gayreti...

 

Güncelerden süzülüp öyküleşenler, kesintisiz değişim, sürekli devinim, dönüşmek ve Portakal Çiçeği Kokusu sayesinde hayata tutunmak, mahpusluğa direnmek. Hayatın diyalektiğinden kopmamak...

 

“…Portakal çiçeği kokusu beni, yeniden mahkemenin dışına, portakal ağaçlarının tam ortasına uçurdu.  Hâkim kimlik yoklaması yapıyor. Askerlerin birkaç kez dürtmesiyle, başçavuşun sert uyarısından sonra anladım bunu. Onlar sordu ben bir şeyler söyledim. Gözüm dışarıda. Orada o tarlada…”

 

Yakın zamanlarda dünyanın en güzel köyünde, portakal ile tanışma faslı. Portakal küresine atılan her çizikle yayılan, o tarifsiz kokuyla sarsılan bir çocukluk. Ve daha çocukluktan başlayarak portakal bahçelerinde büyümek. Kapıaltı’nda bir kucak dolusu Portakal Çiçeği ve ruh ilacı kokusuyla, özlem ateşini yakmak. Ve mahpusluğa, mahirane direnmek…

 

“…Gözüm dışarıda. Orada, o tarlada. Oysa bu mahkeme çok önemli benim için. Önce idam, sonra müebbet cezalarım Yargıtay’da bozulmuş. Yeniden yargılanıyorum. Savunmamı büyük olasılıkla, bu bozma gerekçesine göre ayarlamam gerekecek. Ama ah şu portakal çiçeği kokusu. Duymuyorum bile onları…”

 

Beyni öğüten, kafatasını delen, aklı sulandıran sarı sıcaklar da çalışmak ve beton duvarlar arasında sıkışan mavi dikdörtgene hapsolmak. İkisi de dayanılmaz, büyük dert. Apansız ‘Sineklerin uçmaya, kuşların ötmeye korktuğu havalarda’ havalandırmanın tam ortasına düşen kırpık güvercinle ahbaplık. Pırpır çarpan o küçük, sıcak yürekle yarenlik kurmak. Kanadı kırılmışlar olarak portakal çiçeği kokusuna birlikte havalanmak.

 

Portakal çiçeği kokusunun ulaştığı sonrakiler, kitap elde hep birlikte volta atmaya vardıracak denli, bir zamanların ürkülen tehlikeli solculuk yoldaşlığı. Devrimcilerin eşsiz vicdanlılığı temelinde, insanlığın, onurlu duruşun flu fotoğraflarla perçinlenmesi. Silik anılarla paylaşılan aile özlemi. Parçalanışın zor tamamlanması. Denizler dalgalanırken, çağlayanlar çağlarken portakal çiçeği kokusuyla Çil horoza bağlanan haller. Sadece devrimcilere ait aşklar. Aşktan da üstün sevgiye saygı...

 

“…Bu hayasız gidişat durdurulmalı. Kocasının ve arkadaşlarının her gün eriyen bedenleri kurtarılmalıydı.. Bir gece geldiler. Karanlık yüzlü ve karanlık kalpli adamlar aldılar, bir dağ başına götürüp hakaret ettiler, tehdit ettiler. Bir daha karşılaşırlarsa sonu olacağını söylediler. ‘Kocam ölüyor! Onu düşünmek benim görevimdir.’ Dedi her seferinde…”

 

Yıllar yılı uğraştılar, ambiyansı bozmaya. En nefis esanslardan daha enfes, Portakal Çiçeği’nin aklı kuşatan mis kokusunu kirletemediler asla. Adana’da, memlekette, dört bir yanda. Mangal yürekle aşka savrulmayı da önleyemediler. Portakal çiçeği kokusuyla dünyaya dağılmayı da…

 

Okuyunuz…

 

‘Su Yayınları, Portakal Çiçeği Kokusu ve Bir de Adana, Mehmet Tepebaşı’.

15 Ocak 2021 Cuma

YİĞİT MUHTAÇ

 

YİĞİT MUHTAÇ OLDU KURU SOĞANA…

 

Kısık ateşte pişen siyaset korona virüs ile harlanınca, uyarına gelen her konunun bir şekilde soğana bağlandı. Bağlandığı gibi dibi tutan siyasette çaresizliğini soğana bağladı. Sona üç beş kala kuru soğan kuru, dolar kuruna endekslendi. Yani on yıllardan sonra rakamları delirten boyutta büyüdüğü söylenen memlekette, ‘Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana…’ hali de başa geldi…

 

Başa bunun neden geldiği çok açık. Gerçi soğan kardeşliğinin, patates kafalıları anlamamakta dirense de, bir dörtlük yeter işin gerçek yüzünü görmeye, anlamaya; “Yoksulun sırtından doyan doyana, Bunu gören yürek nasıl dayana, Yiğit Muhtaç Olmuş Kuru Soğana, Bilmem söylesem mi söylemesem mi?”  Onca akıl yorulan projeler, üretilen planlar, tepeden tırnağa yapılan siyasetin özü bu. Soğanın cücüğü edebiyatı…

 

Bir memlekette gariban öğünü ‘soğan ekmek’ yemek bile lüks olmuşsa, soyup soğana çevirme üzerine tezler yazılacak bir ortamdan geçiliyor demektir. Deniz bitmiş demektir. Yandaşlarca dillendirilen yüz yılın kara mizah malzemesi ‘soğan lobisi’ millet ve memleket üzerinde hedef şaşırtıyor demektir. Kuvvetle muhtemel bu sonuca bir nebze de olsa kuru soğan lobisinin eseridir diyenler çıkacak demektir…

 

On yıllardır hükümetin tarım üreticileriyle başı dertte. Veya üreticilerin başı hükümetin uygulamalarıyla dertte. Mevcut iktidar başta fındık üreticisi olmak üzere, tüm tarım ürünleri üreticisini yok saydığı için, tüm tarım ürünlerindeki aracılık-komisyonculuk düzenine göz yumduğu içindir bu enkaz.

 

Yeni yılla birlikte korona virüs bir yandan her gün yeni bir tarım ürünü üzerine zamklanan zamlar sadece dış lobilerin kombinasyonudur demekle de olmaz. İthal et kurtul, dış mihraklara akıl satmadır. Kazanç tekelde toplansın aşkıyla, bu kimin işine yarar görmemekten gelmektir. Faiz döviz ekseninde var olanla idare etmek ise her gerçekliği soğan yüzünden akan gözyaşlarına saklamaktır…

 

Oysa millet koviti günlerinde, kuru soğana muhtaç. Ekiciler ekilesi tarım alanlarını ekmeyip kara geçiyor. Çünkü ekip ekipman zarar ediyor. Durum vahim yani. Üretime destek sıfır olunca, üreticiye de mazot piyasa fiyatı liraya verilince, ekim alanlarında düşme yaşandıkça, pazardaki fiyatlar da zirve yapıyor. Bunu beyaz tablolara bağlamak demek ise lobilere hizmettir.

 

Dökme soğanın kilosu ve kalitesine göre ekonomi ayarlamak, gitti gidiyor ticaretidir. Taze patates kuru soğana denk açlık yaygınlaşıyorken başsal ve bakansal düzeydeki siyaset, spekülatörlerin kıskacında. Yeni uygunsuz teoriler düzmeye devam etmek milletin umurunda değil. Soğanın kilo fiyatı üzerinden tıkanan siyaset akarını yandaşlara açmak sürdükçe sürdürülüyor. İşte dert o dert…

 

Mevcut iktidarın alabildiğine faydalandığı ve yandaşlarına paylaştırdığı siyaset akarı durmaya yakın, soğan akarına bağlandı tüm mesele. On yıllardır iktidara destek olan soğan siyasetçiler ve patates kafalar, soğan akarı ince hastalığına tutuldular.

 

Soğan akarı; Çürümekte olan soğanlar üzerinde bulunan ve bu soğanlarla temas eden insanlarda deri yangısına neden olan akar türü demek. Akar ve yakar bir durum yani. Zambakgillerden tat almak ve tat vermek üzere kurulu bir doğal denge var doğada. Giderayak o da bozuldu.

 

Bozuldu çünkü ‘Sakala soğan doğramak’ tan yana olanların da sonu gelmek üzere.  Kalıplaşmış ve genellenmiş zenginliğin de bir sonu vardır elbette.

Her fırsatta memlekete ince ayar çekildiğinden, soğanın cücüğünü de artık garibanlar yiyemeyecek…

 

“Yiğit Muhtaç Olmuş Kuru Soğana, Bilmem söylesem mi söylemesem mi?” 

 

EŞEK ARISI SİYASETİ VE KOVİTİ…

 

Koviti günlerinde camdan kuşlar diyarında canı gönülden arzulanan, beladan kurtuluş. Kurtuluş öncesi ve sonrası, ‘Asyarap’ yani Asyatik artı Arabik eşek arısı siyat-seti ve siyasetçileri. Havaya önce bir daire çizilir. Sonra akı karası, otu topu o dairenin içine hapsolur. Zehirleyici iğneleri anca o vakit, hiçbir işe yaramaz. Zar zor kanatlanmalar ve zer zır çırpıntılarla boşa geçer zaman. Zamanı gelince de keskin uğultuları hiç duyulmaz. Eşek arısı siyaseti balonları bile kendi zehir zakkum iğneciklerince patlatılır. Hal böyle olunca, vakit tamama erince de realist siyaset nameleri çemberlerin içinde dertop edilmiş ve toplanmışlara inceden inceye dehşet fısfıslanır. Kasvetli hava değişir…

 

Camdan kalpler diyarında eşek arısı siyaseti her telden nemalanışın makbul ve mubah sayıldığı, ibretlik bir masaldır. Masalcı, bindirme kıta eşek arısı siyasetçilerin, in, hin, din merkezli milyonlarca kristalize insanın izniyle resimli tarihi masallar kitabına madden ve manen kirlenişi resmeder. Elbette bu resmedilişin arka fonunda korku müziği çalar ve forsu forsasında muazzam bir teorik birikim aranmaz. Zaten gün ışığında kandille aransa da bulunmaz. Olmayan teorik birikimin yalandan soyut işlere bezenmiş, çok özel programları hayata geçirilir. Proje en azından kullanılan dil ve muhtemel arzulananlar itibariyle, son on yılların moda siyasetini ve siyasetçilerini tesciller; Asyarap eşek arısı siyaseti ve siyasetçilerini.

 

İşte o yüzden hani bir deyiş vardır ya, ‘dilini eşek arıları soksun’, replikler yerlerde sürünür…

 

Sürümlenen şekliyle din ile Asyarap eşek arısı siyaseti kol kola giriverince önlerinde hiçbir engel kalmayacak, kalmadı zannedilir. Larvalar bile arı sütüyle beslenir. Asyarap eşek arısı siyasetçileri din iman kuvvetiyle dere tepe dümdüz giderler. Oysa bu körleme gidişatın sonu uçurumdur. Ve o uçurum çok geç fark edilir. Aklı başa devşirmenin zamanı geçince da hazin son kaçınılmazlaşır. Çünkü gece karanlığında karabasan gibi çöken eşek arısı siyasetinin, deniz ortasında uzak şehirler yaratan aymazlığı geç de olsa anlaşılır. Ta ki deniz bitince anlaşılmış olsa da anlaşılır.

 

Bu bitiş on yıllardır anlaşılmasın diye kurgu siyaset bilim klasiklerine taş çıkartacak denli densizliklere bulaşan eşek arısı siyasetçilerinin, sırlı gökler diyarından görüldüğü cam gibi barizken, camdan biblolar diyarında tüm camlar buzlanır. Buzlama yetmeyince beyaz camlar filmlenir. O tecrit edilmişlikle sürdürülür kovansı yaşam. Yani fillerin tepişmediğini sanmak ile başlar Asyarap eşek arısı siyasetçilerle baş başa kalakalmak. Çimenleri hiç düşünmemekle de başkalaşılır…

Bu arada hepten ortada kalmışlığın payı ve paydasına korku düşünce de pembe düşler biter. Zamanı gelince uyanılır. Ve bu sıra dışı düşkünlük kalakalanların bir kısmında tipik tematik değişimleri tetikler. Modern toplum bilinci tam kentlerin tozunu attırmak üzereyken, aniden saflaşılır. Çünkü eşek arısı siyasetin, cevval Asyarap siyasetçileri en küçük fırsatını yakaladığında putlaştıran zehirli iğnelerini batırırlar. Hayat felç olur. Neredeyse eşek arısı siyasetçileri havaya çizilen dairelerden dışarı taşarak can havliyle önüne çıkanı sokmaya başlar.

 

Camdan saraylar diyarında aklın almadığının yaşandığı, dilin sustuğu, kulakların duymadığı ve gözlerin donuklaştığı an, aklın sınırlarını zorlayarak memleketin en ücrasından sokarlar. Zehirli iğnenin batmasıyla sağda solda ‘Sokma akıl bir adımlık’ denilse de her şey yolunda babında kullaşılır. Uyusallaşılır. Bir kullanımlık periyotta eşek arısı siyaseti ve siyasetçileri yine adım ve adem şaşırtır. Ama genel etkisi bu kez geçicidir. Lokal uyuşukluk verir.

Çünkü camdan kubbeler ve minareler diyarında kısmen uyanma gerçekleşmiştir.

 

Velakin Asyavari eşek arısı siyasetin Arabik siyasetçileri anca uyku sırasında defalarca sokarak işlerini görürler. Ayrıca eşek arısı siyasetin uyurgezer mantıkla memleketi getirdiği uç nokta ve bir tık ilerisindeki ucubeliğin keskin kokusu, Kıta Avrupası'na yakın bölgeleri ve sahil kesimleri kendine getirmiştir. Buraları ne yaparlarsa yapsınlar Asyatik artı Arabik eşek arısı siyasetçilerinin çabasıyla etki altına alınamayacağı besbellidir.

 

Bu belirginliğin kızdırdığı Asyarap eşek arısı siyasetçiler tüm suçu, kendinden başkalarına mal edilerek ve edipleri ait olmadıkları yere tıkarak, şok sokmalarla kısmen beyin ölümüne yol açarak, bedenleri felç ederek yine yeni eşek şakalarına meyil ederler. Ama bu kez sanki tutmaz, tutmayacak gibi görünüyor.

 

On yıllardır bu denli aşağılanmak Asyarap eşek arısı siyasetçilerinin sokmasından beter acı verir olmuş olması lazım millete. Bu hissediliyor gibi. Memlekete bulaşan zehir ölümden beter yasakçı kafaların ürünü Asyarap eşek arısı siyasetiyle yaşamaktır. Bu reddediliyor. Bir de koviti illeti…

 

Temel haktır ama yaşamak veya yaşamamak kararı Milletin…

 

YAZ GAZETECİ, YAZ YILLARI…

9 Ocak 2021 Cumartesi

YAZ GAZETECİ, YAZ YILLARI…

 

YAZ GAZETECİ, YAZ YILLARI…

 

Yeni yılda, içinde ayarlı ayrıntılar gizlenmiş, ağır edebi bir dille ince eleyip sık dokuyan, belki de karakolda bitecek, bilahare Silivri’ye selam gönderilecek, Politik formatta yazılara devam edilecek sanki. Yaz gazeteci yaz yılları ve koviti günlerinin getirdiği baskı, z…

 

Devam edecek çünkü iyiye giden hiçbir şey yok. Hatta daha beter. Aradan geçen on küsur yılda tavan ile taban arasındaki uçurum yıldan yıla gittikçe derinleşti. Pik dip arasına hapsoldu ibretlik durumlar. Memleket saymakla bitmeyecek sorunlar yumağına dönüştürüldü. Millet deyim yerindeyse can çekişir halde. Gerçekten gazeteciysen, gel de yazma. Kapan hücrene…

 

Başta sağlık, eğitim, geçim insanca yaşam her haliyle karmakarışık. Her yıl değişik uygulama, her yıl çelişik yaptırım. Yediremese de yediden yetmişe millet isyanda. Koviti pik yapmış. Ekonomi batmış. Döviz kanatlanmış hiçbiri yakalanamıyor. Övünülen, halledildi denilen ne varsa dip yapmış. Siyaset dibe vurmuş. Açıkçası içinden kolayca çıkılamayacak bir durum söz konusu. Sözde sırf istikrar stratejili, peşi peşine seçimler yapılmış. Erkeni, yenisi kapıya dayandırılmış. Ama görülen o ki kısa aralıklı seçimler de çözüm değil. Nefes alamıyor millet. Hükmedenler sınıfının ise dini imanı para olmuş. Hâkim gözün milleti gördüğü filan da yok. Düşündüğü de yok, hep herşey yalandan. Ya memleket…

 

Memlekette insani ve toplumsal değerler yok sayılıyor. Her şeyin planlaması, önce kime ne kadar para sağlayacak ölçeğinde yapılıyor. Sonrası para yığma, para sayma makineleşmesi. Bu paragözlük Trakya ve denizlere kıyı kentlerde pek işlemiyorsa da kırsal kesimde ve şehir gettolarında hala geçerli. Ayrıca çare bekler durumda yaşayanlar, hala hızla ümmetleştiriliyor. Gizli plan hala yürürlükte ve yengeç kıskaçlı.

 

Bu sinsi planın bir kez daha baskın veya erken seçimde önü alınamaz ise ki, alınacak gibi görünüyor veya kesinlikle alınmalı, millet ve memleket namına durum daha vahim boyuta evrilir…

 

Çünkü geçmiş seçimlerde alınmış tam desteğe bağlanan güçle ve yapay gündemlerle apansız yeni rejime geçildi. Rejimi yerleştirme zafiyet göstermeye başlayınca, kurulan korku imparatorluğu da yetersizleşti. Sanki bıçak kemiğe dayandı. Zor durumda olunduğu apaçık. Giderayak işleyen fabrikalar demli keyfi çay ve savruk kur arasında bırakılarak iflas ettiriliyor, peşine satılıyor ve kapatılıyor. Geniş ve bakir araziler yağmalanıyor. Kamunun kar eden yerleri stratejik değeri hiç düşünülmeden, kelepir fiyata devlet kredileriyle satılıyor.

 

Gün geçtikçe kötüleyen durum süsleniyor, püsleniyor, cilalanıyor, kambur üstüne kambur biniyor. Memleketin temel değerleri çokuluslu şirketler aracılığıyla, açık gizli tapu, kimlik ve din değiştiriyor. Hala kimse tepki vermiyor. Her zamanki duyarsızlık ve körü körüne tapmışlık hala zirvede. Yeter artık diyen ve yaz gazeteci yaz babında yazıp çizenlerin de bir güzel üzeri çiziliyor…

 

Gel de yazma, memlekette haksızlık hukuksuzluk, sevgisizlik saygısızlık, işsizlik açlık, ıssızlık uğursuzluk, ihanetçilik namussuzluk, ahde vefasızlık tarihi kaypaklık… ayyuka çıkmış, pik yapmış. Gel de sus, susabilirsen. Eğer bir kez daha yaklaşan erken veya baskın seçim, bir ulusal kurtuluş mücadelesine dönüştürülemez ise bu menfi tablo herkesi yıpratır. Zamanı gelince de yok eder. Millet kahrolur, memleket yok olur…

 

O yüzden zerre taviz vermeden memleketin kurtuluşuna, birlik tavrına tarihsel bir görev olarak bakılmalı. Ocu, şucu, bucu bakılmadan bütünleşilip, umacılara karşı çıkılmalı. Eğer bakılmaz, birlik olunmaz ve karşı çıkılmaz ise bu siyasal trend, rayına zamansız çıkılan tren gibi milleti ve memleketi ortadan ikiye biçer…

 

Memleketi on küsur yıl tek başına yöneten, yirmi beş yılla yakın yerel yönetimlerde krallıklar kuran, tek başına aldıkları karar ve yaptıklarıyla memleketin üçte ikisini karşısına alanların da artık deşifre edilme zamanı. Eğer yine seçilirlerse vay milletin haline. Seçilmek uğruna her türlü alicengizleri mubah sayanlar, yine yeniden iktidara taşınırsa vay ki vay memleketin hallerine. Daha nece trajikomik sonuçlar doğar, Allah bilir…

 

İşte o vakit, vakti zamanı gelince peşi sıra nice harnameler dizmek de şart olur. Karakolda, mahkemede, Silivri tatiliyle bitecek yazılar düzmek de vacip olur. Realist gazeteci isen gel de olası halleri şimdiden, yazma. Peki ne zaman?

 

Bu yaz gazeteci yaz yeni yılında o hallere, bu hallere aldırmadan dost doğru karakolda bitecek yazılarla, olaylara parmak basabilmek baskın yazarlıktır. Doğrusu, doğruları millete aktarmak cesaret ister. Bu harala gürele arasında eşek arıları misali, iğnelerini bileyleyip hazır tutanlar da mutlaka olacaktır. Memleket hayrına onlardan asla korkmamak gerekir. Her şeye hazırlıklı olmaktır bütün mesele. Olmak veya olmamaktır tüm mesele…

 

Bu keskin duruş mangal gibi yürek gerektirir. Zaten yasakçı zihniyetin yasaklı listelerine girmedikçe, karanlıkta beliren korku inceden hissedilmedikçe, al beyaz bayrak açmalar da boşa gider. Korku dağları beklerken korkaklık, millette karşılık da bulmaz. Memlekette kutuplaşmaların yıldızlaştırdığı, ayrışmaların aynılaştırdığı ve oynaşmaların çeteleştirdiği bu süreç son dönemeç. Dönemin, olan bitenin çetelesini tutmak en doğrusudur, tavır da doğrudur, doğru da tektir…

 

Zaten o kızgın eşik, kazasız belasız atlandığında kusursuzluk doğar. Kara kaplı kitaplar hep doğruları yazar. Dürüstleri kaydeder. Politik veya edebi içerikli formatta tüm gizlenmişler bir bir ortaya dökülür. Zamanı gelir, ince eleyip sık dokuyan ve ağır bir dille yazılmış karakolluk yazılara da değer verilir. Kimin yazdığına da pek bakılmaz, anında kitaplaşır. Kutlulanır.

 

Şimdi bu yaz gazeteci yaz yıllarında gel de yazma. Yazmak lazım çünkü, yaz gazeteci yaz nakaratında gizli memleket halleri. Devamında son söz ve kesin karar nasıl olsa Milletin…

GÖLGELERİN EFENDİSİYLE SİYASET...

 GÖLGELERİN EFENDİSİYLE SİYASET...

Legal siyasette birilerini Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir diye payelendirmek her çağda, her dönem var. Ancak bu pay ve paydacılık akışkanlığı siyasetin kirli ağına veya siyasetçinin örümcek ağına takılmaktır. Sorgusuz sualsiz gölgelerin efendisine tapınmaktır. Ve bu hal hangi günahın markasıdır besbelli. Hangi markalaşmanın reklam yüzüdür bariz. Özetle bu resmen günahların en babasına ucuz yollu payelendirilmişliktir. Gizliden gölgelerin efendisiyle siyasettir...
Yalandan yeryüzünün halifesidir diye inanmak, iki cihanda azap çekmeye adaylaşmadır. Adapsız ortaklıktır. Bu büyük günaha körü körüne bulaşanlar da, sakınmadan gidişata yol verenler de dahildir ortaklığa…
Dünyadan kendi halinde geçen giden, bakan gören ve göçenlerin dışında kalan, tüm zamanların en sivrilmişleri, sıkışınca gölgeliklere sığınırlar. Sinseler, siperlenseler de muhakkak hayatlarının bir döneminde karabasan yaşarlar. Gölgelerin efendileri tarafından gömülmeseler de, siyaseten onların da bir sonu vardır. Gömülürler. Nihayetinde orada burada, ili, dili, ilgiyi ve bilgiyi kimlerin öğrettiği ve kirlettiği de açıkça belirlenir...
Sanılmasın ki efendilerinin haklılığını, bilinçsizce, biteviye ispata çalışanlar hesap vermeyecekler. Hepsi de mutlaka hesaba çekileceklerdir. Vaka budur...
O yüzden yalan yanlış, eften püften yaylım ateşi boştur. Zülden kurtulmak güçtür. Çünkü kibirlenmenin, kirlenmenin, kurumlanmanın, çöreklenmenin ve memleketi onmaz süreçlere hapsedip, milleti açlığa mahkûm etmenin suçu ağırdır. Herşeyin gölgelerin efendisine atfedilmesinin de pek önemi yoktur. Çünkü ganimet çoktur, referansı da kaçınılmaz sondur. O yüzden hiç bir fevri çıkış mecburi çatışmaları önleyemez. Diğer açıdan sergilenen mucizevi olaylara bağlanan bilinç körlüğü, yazı turasal takıntılar, siyaseten safkan tapınmayı çağrıştırabilir. Çapsız çağrılar ise çağdaşlaşma özleminin karşısında erir gider. Efendilik biter, sade gölgeler kalır...
Yani siyasette sonuç almanın, her defasında gölgelerin takibiyle alındığı yönündeki tek taraflı algı çoğu zaman gölgecilere dinamizm kazandırmaz. Hatta gölge siyasetçileri bile mevcut zamanın dışında kalabilirler. Elbette zengin kaynakçalarda, sağlam sağlaması yoktur bu kuşak bozulmasının. Çünkü her şey bir anda değişir, kendi kendine alışmak ve sistemle anlaşmak bile zorlaşır...
İşte bu zor günleri en iyi yitik kuşak temsilcileri bilir. Ve dahi yaşamışlar. Bu arada en baş edilemez gölgelerin bile vakti gelince, semaya dağılıp gittiklerini görmüşlerdir. Çelik mezarlara gömüldüklerini de...
Gölgelerin efendisinin peşine düşülerek yapıldığı sanılan gölge siyaseti ve iktidar hırsıyla, klişe haline getirilmiş ne varsa umursamazlıkla kullanılır. Sürekli kullanılacağı da bir gerçektir. Ancak kalıcı hasarlar bırakır. Göz yumulan bu kiliseci anlayış en ücraya kin ulaştırır. Kindarlık bulaştırır. Ve kara gölgeler yarınlara taşınır.
Haliyle hükümdar bozuntusu pozunda ahkâmlar kesmeler artar. Parametrelerin yol göstermesine, bireysel tepkilere ve toplumsal tavırlara hiç bakılmaz. Yenileşmeye yüz verilmez. Ama işin sonunda bu yerel, genel, bölgesel, gölgesel efendiler ve gölge siyasetinin müdavimlerini gölgelikler de, siperlikler de korumaz. Kumpaslar ise hiç işe yaramaz...
Sonuç itibariyle hoyrat hayat yüzünden zamanla, demokrasi kültürü de tekler. Siyaseten Tanrının yeryüzündeki gölgesi sayılanlar gelip gelişip, gitmemecesine yerleşip, sere serpe serpilerek yenilenen serüvenlerle siyasetin baş temsilcisi olurlar. Garantili gölge kapmaca oyunlarını sahnelerler. Blok halinde, küresel ölçekte dayatılan armadaya anında dâhil olurlar. Öyle ki her alınan, verilen, salınan kararlarla toptancılık yapılır. O hal, bu hal hiç de demokratik olmayan yöntemlerle muhalefet çözülmeye çalışılır. Ve yıllarca telafisi olmayan çatlaklar oluşturulur...
Bu skandal oluşumda oto kontrol mekanizmaları bir bir çöker. Bundan sonrası volkan, benden sonrası tufan yalanları ile tepkiler bastırılır. Hoşgörü biter, tüm dengeler bozulur.
Vakti zamanı gelince de gölgelerin efendisine, yeryüzünün halifesine bağlanan tek adam kültürü inceden çözülür...
Duygusal motivasyona endeksli derinleşen faylar, gölgelerin efendisi siyaseti ve baskın-atak girişimlerle kimse harekete geçmez sanılır. Geçer. Zincirler kırılır. Yani iktidar yapılanması bazında, sözde yeni yöntem ve idari tekniklerle, demokrasinin çok uzağına evrilen ucube mantık tutmaz. Çünkü rejim sarpa sarınca takip edilecek gölge de bulunmaz. Gölgelerin efendisine karşın, gölge siyasetinde kırılmalar başlar...
Gölgelerin efendisiyle siyaset bambaşka hikâyelere akar, abul subuk kahramanlar arar ve bulur. Veya bulamaz ama rejim üzerine kafalar bir güzel karışır. Gölgelere bağımlılığı siyasette tapınma, körükörüne tapan ve ağa takılan çerçevesinde anlamayanların da büyük günahın piyonları olduğu geç de olsa anlaşılır...
Sanki anlı şanlı imajı verilen kusurlu kurgulamalara rağmen, Millet gölgelerin efendisi siyasetinden uyanmaya yakın. Memleket te gölgelerin efendisinden kurtulmaya hazır…
1

7 Ocak 2021 Perşembe

HEMŞERİM, YOLCULUK GÜNEŞE…

 HEMŞERİM, YOLCULUK GÜNEŞE…

Ne güzel sorudur o soru. Ama gıcık da eder insanı çoğunlukla. Memleket insanı o soruya hayatında bir kere de olsa mutlaka muhatap olmuştur; Yolculuk nereye hemşerim?
Evet, gerçekten yolculuk nereye? Harbi soru. Kurucu değerlerin aksine her alanda her platformda değişim ve hızlı gelişim çağı yaşadı memleket. Özel veya tüzel her türlü yönetsel yapı komplike durumdan kompleksli durumlara düştü. Daima ileriye yol almak zorundayken duraksadı. Ve gerilemek gerdi alemi. Hangi nedenle olursa olsun asla bağışlanamaz biçimde, çağdaşlaşmayı bir türlü sağlayamayan bir memlekete döndürüldü şu garip memleket. Sonra o şaheser soru; yolculuk nereye hemşerim?
Önemi nereden geliyorsa geliyor, soru bu. Yanıtı kısa ve öz. Çünki bu kısır döngüde, doktrini çok iyi bilenler ve sık aralıklarla inceleyenlerin dışında kalanlar bile, artık Denizin bittiğini söylüyor. Artık tamam diyor. Bile bile suyun dibinde batık hazine arayanlar ise iğneleyici sözlerden kaçınmayarak, hala incili define çıkarma peşinde. Vurgun yeme pahasına sünger avcılığı...
Bir değişmez gerçeklik var aslında onlar da çok iyi biliyorlar; Bu kafayla yolculuk meçhule…
Meçhule kalkan gemide hala aynılık havası. Takası tımbırtısı, kaşla göz arası fikir yerine zikir, zihin yerine sinir, gündem yerine güncelleme. Eğer bu kez de ele geçen fırsatlar kaçırılırsa, esenlik uzun süre yakalanamaz bir daha. Yarınlara, geleceğe dönük tüm ilişkilendirilmeler, tüm sınıflandırmalar tutmaz. Hem de hiçe sayılan tüm saptamalar, hazırlıksız yakalanılan taşkın başıbozukluklar işi daha da zorlaştırır. Her açmaz hepten başa bela olur. Bu ‘pararealite’ sınıfta kalmayı da beraberinde getirir. İflası da...
İşte o zaman yolculuk nereye bir güzel anlaşılır ama iş işten geçmiş olur. Yalandan geçmiş olsun diyenler de sıraya girer. Biri çıkar sorabilir ama; bu kez yolculuk nereye hemşerim?
Resmi özel işlerlik ve işlevsellik bütünlemesi, salt dövize endeksli potada eritilirse anında şerle, her kötü şeyle yüzleşilir. Yüzsüzce katmerlenen sıkıntılar da geniş katmanları boğarcasına kucaklar. Ve kapkaranlık bir kısır döngüye hapsolur tüm ideler, idealler. İşte böylesi bir mahkûmiyete ve kararsızlaştırmaya acilen son verilmeli hissi yaygınlaştırılmalı. Mevcuda son verilmedikçe hep ayni zihniyet yine belirleyici olma özelliğini tekrardan kazanır...
Öyle bir tablo ortaya çıkar ki; Yolculuk nereye hemşerim? sorusu bile sorulamaz, sorulursa da suç sayılır. Savunu zorlaşır çünkü hazırcevap yanıtlanamayacak soru hazırdır; hemşerim yine yolculuk nereye?
On küsur yıldır yarışa kalkanlarca izlenen ve yürütülen siyasi süreç, yandaşlarını inceden kalına keskinleştiriyor. Diğer yanda karşıtlarını hiç teskin edemiyor. Yatıştıramıyor. Millet en azından çift taraflı baskıların kıskacından kurtulmak isterken, kılıç daha derine saplanıyor. Şaplananlar ise kendini hiç zorluk hissetmeden biraz kurtarıyor. Hepten kurtulmuş sayıyor. Oysa yerinden yurdundan, köyünden toprağından koparılmışların yolculuğunun mutlak kesiştiği bir coğrafyada her tökezleyiş herkesi ezer. Asıl ve nakil yurttaş durumunda salınmak ve barındırılmak yakın uzak her çalkantıda, patlayan serseri mayın gibi sosyal hayatı da etkiler. Bu zararlı etkileşim bir nebze de olsa milletin kanına dokunur. Sanki bunlar bilindiğinden önce siyaset sonra akibet güdülür.
Bir şeyin daha incelikle üzerine gidilir; Yeni yerleşim haritaları çizmek. Elde kanlı mürekkep sınır çizerek kurtarıcı rolüne soyunanların işi değildir yeni yol haritalarını kurumsallaştırmak. Niyetleri sadece dini ve dinamizmi siyasallaştırmak olduğundan nerede ne zaman patlayacağı belirsiz bir siyasi izlenimciliktir ortaya koyulan. O nedenle daha fazla zaman kaybedilmeden, bir arpa boyu ilerleme kaydedilemediği apaçıkken o meşhur soru mutlaka sorulmalı, elbette sorulmalıdır; Hemşerim, Yolculuk nereye?
Zaten ideolojisizlik ideoloji, ilkesizlik moda olmuş ve bu olgu yaygın hastalık gibi her platformda yaygınlaşmış ise soru yektir. Yekten sorulur. Yanıtı çeşitli ve renklidir...
Çünkü bu salgın aymazlık siyasete de, siyasi partilere ve siyasetçilere de bulaşır. En kötüsü de bu bulaşıklık, siyasi kurum ve siyaset kavramlarını da itibarsızlaştırır. Ve yine çok zaman kaybetmiş olunur. İşte her havalı açılımın, davalık çalımların memleketi getirdiği nokta belirsizliğin belgesi, bilmenin belgesizliğidir...
Bu belli belirsizlik ortamında, açıktan açığa gerçekleri kapatanlar da vardır, karartanlar da. Her doğru kararı yalanlayanlar da. Sözde inanmayanlar da vardır, özde inananlarda. Durumu değersizleştirerek boş bakanlar da vardır, baş bakanlar da. Böyle olduğu halde hiç bakmayanlar da. Ancak akla kara gün gelir görülür. O halde nicel değerlemelere aldırmadan, taban kitlelerin sahipsizliğini giderecek yarışın çakmağı çakılmalıdır. Zamanı gelince ki gelmiştir, en ideal yönetsel yapıyı inşa etme çabasındakilere yol verilmelidir. Çünkü sorumluluğunu bilen, nitelikli kadroların milletle buluşması şarttır. Ve sorulacak soru da bellidir; Yolculuk nereye hemşerim?
Madem mevzuu memleket, yanıtı da bir o kadar belli, kısa ve özdür; hemşerim yolculuk Güneşe, güneşe yolculuk…