7 Ocak 2020 Salı

OCAK-1


KÜLTÜR SAVAŞLARI…
Üç beş gündür aşırı yağış, sel, su, fırtına. Buza kesti rüzgâr. Hava bozuk. Bu bozgunda aklı kuşatan kar, kış, kıyamet, beter soğuk ve kültürel boşluk…
Bahaneyi bir yerlerde aramaya hiç gerek yok. Kapıda. Boş bakışlar arasında yıllar içinde kültür değişti. Sosyal hayatlar değiştirildi. Köklü gelenekçi yapılar bozuldu. Dokular çözüldü. Mevcudun dayattığı kültür hepsini yuttu. Emperyal iktidar yerini sağlamlaştırdı…
Rekabetçi kamplaştırma ile dayanışma duyguları örselendi. Öğütlenen eskiye özlem oldu. Her şey çok basite indirgenerek, uhrevi ölçülerde, ruhbani ölçütlerde değerlendirmelere tabi tutuldu. Temel olgular, algı yöntemleri ile hiçleştirildi. Ve yaratılan atmosfer mevcudu güçlendirmeye katkı yaptı.
Vahşi kapitalizm ile ilintili olan ne varsa gizlendi. Gelenekle bağlar kuvvetlendirilecek dendiği halde türlü varyasyonlarla zayıflatıldı. Ateşte emperyal özentiler demlendi. Dört bir yandan kuşatılmışlık havası estirildi.
İşte bu hava, kendine ait yapay değerleri de yarattı. Sağlam, saygın, kültürel, sosyal değerleri değişime uğrattı. Sonuç, kültürel erozyon. Sosyal patlama derecesinde yoksulluk ve yoksunluk. Ters yüz edilen hayatlar…
Bu toptancı bozulma ulusal kültür düzeyini de aşağıya çekti. Toplumlara kavimsel suni bir kültür pompalandı. Yüzyılların hâkim kültürleri sosyal yaşamdan törpülendi. Siyasal düzenek, mini kitle kültürleri oluşturdu. Yerli ve milli böyle olunur sanıldı. Din ile süslenen bu kültürel sapma merkezileşti. Merkezden mecburileştirildi…
Hayat damarlarına, kılcal kanallara dek enjekte edilen dinsel hurafeler kıskacında genleşen kültür, gerçek hayatın önüne geçti. Resmi görüş içten dışa, yukarıdan aşağıya toptan değişti. Ve milli hassasiyetler yörünge değiştirdi. İktidar, korku ve dayatmaların dozunu artırarak iktidarını bir yere kadar korudu.
Bu korunaklı sistem de yetmeyince, köktenci bir gerigidişim öngören sosyo kültürel pozisyonlar güçlendirildi. Dizayn edilen değişken ve geçişken pozisyon alıcılar siyasal modelin de değişmesine neden oldu.
Yani yeni kültüre adapte olan çoğunluk, kendini ifade etmeyi coğrafyaya yayılan, başka coğrafyalara da yayılmacı bir kültürde buldu.
Ve lafta yeni hayata, yeni sistem adapte edildi…
Bu adap erkan, edep haya tanımayan her şeyi kabullenme hissiyatı, derin bir travma yaşandığını hissetmeden, ileride daha ağır hissedilecek bir boyuta evrildi. Devamlı gündemle oynandı. Hayata tutunmayı sağlayan kültürel köklerdeki bu oynamalar, çok ucuz oyunları da güncelledi.
İktidarı toptan ele geçirmeye dönük atılım sonrası kısa zamanda din bağlamında farz edilenlerin, sosyal yaşamda önemli yer tutsa da, ortak yaşama yön verecek denli uzun ömürlü olmayacakları görüldü. Pek sürmeyecek olsa da dini telkinlerle bir zaman daha yol almasını sağlayacak desteklemeler gecikmedi.
Bu destekler sayesinde çok şeye mal olacak, olmasına neden olacak ciddiyetsiz adımlar atıldı...
Böylece gittikçe daha da zorlaşacak kan donduran atmosfere girildi…
Yıllar yılı, binlerce yıllık geçmişi çok sayan görülüp, yok sayan, esaslı kültür birikiminin yok edilmesine dönüp bakmayanlar üç beş gün içinde birden kızıştı.
Üç beş gündür doz aşımı yağış, sel, su, kar, boran, fırtına derken hava buza kesti. Kestirilemeyen bir şeyler oldu ve ateş bastı. Tam da cehennem ateşi. Kızılca kıyamet havası. Hepten havaları bozuldu.
Kültür savaşlarından sıcak savaşa. Havada başka bir şeyler daha var sanki…




ÖYLESİNE SAVAŞ

Öylesine bir mecra ki, haritaları sahte veya bomboş. Veya birbirine dolanmış. Hatlar kızgın. O ahenksiz boşlukta izole edilmiş, paleolitik dönem sefilliği. Tamamen değişime kapalı, koca bir bataklık. Teklif dahi edilemez barış beklentisi…

Çünkü her askeri hareketlilik başka bir macera…

Hayal kırıklığına uğrayanların içini kemiren ne varsa, gönül rahatlığıyla döktükleri tek bölge. Evrensel rahatı bozan facialara doymamışlık. Fanatizm ve faşizm…

Öyle ki, çöllere dağlara tünemiş kamplaşma kargaşası. Ve gizli departman kavgaları. Pusu ve dehşet diyarı. Enformasyon detayları öğrenildikçe doğrudan savaş tehlikesi. Savaş tamtamları. Kaygısız saldırılarla pekişen düşmanlıklar. Şifreli kodlu yalnızlıklar. Ve diyet ödeme ile ödetmeler.

Öylesine bir bölge ki, yüksek frekanslı savaş ve kapışmaya alarm çılgınlığı. Savaşa davetiye…

On yıllarca uyduruk çatışma serisinin bağlandığı son nokta. Parçalanmış, bölünmüş ülkeler bölgesi. Lafta iyileştirme operasyonları ile ceza kesme turları. Saf değiştirme eğilimleri ve saflara eğitim girişimleri. Kaçınılmaz kader.

İstihbarat servislerinin izin verdiği ölçüde kader. Toptan keder…

Öyle bir arazi ki, paralı asker cenneti. Hayati sinyal ve siren tipleri. Tipik karargâh destekli operasyonel trafik. Sıcak savaş bölgesinde gizli savaşlar…

Öylesine suikastlı bir düzenek ki, projenin kargısı ne zaman kime isabet edecek belli değil. Piyango ihtimali. Oysa her şey çok evvelinden planlı projeli bir manzara…

Öylesine su yüzüne çıkmış ki sorumsuzluk, gerçekler gerici ve yoz yalanlarla saklanmakta. Tamı tamına bölgesel kaynak israfı. Acımasız paylaşımlar. Gangstervari tuzaklar. İlkesiz isyanlar. Şiddete şiddet standartı. Sanki bir yerden start verilmiş ve hiç ilgilenilmemiş büyük bir organizasyon resmi.

Resmen acı hakikat ile yüzleşen halkların, iyice zalimleşen bir atmosferde, bin bir zahmetle ayakta kalma mücadelesi…

Onları ne gören, ne önemseyen var. Herkesi gri ve belirsiz bir gelecek bekliyor. Herkes öylesine garip…

Öylesine bir savaş çığırtkanlığı ki, herkese mutluluk getirecek, umut aşılayacak ne varsa sindiriyor. Akıl sır erdirilemeyecek bir emperyal kaygı…

Ve kaygısızca sadece tahmin okumak ve tatmin olmak üzere kurgulanan reel politika…

Emperyal ajansların geçtiği ise bölgenin serbest atış bölgesine dönüşmeye ramak kaldığı. Emperyalist ordu palyaçoları denetiminde ıssızlık. Issızlığın tezgâhın içinde olanlara doğru kaydırılması.

Öylesine azgın bir yöntem ki, yerel işbirlikleri ile kaynakları kurutmak maksatlı muharebeler. Muhatabını da düşmanlığa teşvik edici hamlelerle, kirli oyunun içine çekmeler.

Öylesine vahşi, öylesine ısırgan, bölgeyi enkaza çevirecek denli öyle bir fitil ateşlenmiş ki, sular da iyice ısınmış bazı kimseler hala kimseye bir şey olmaz faslında. Fizan derdinde…


ORTADOĞU SAVAŞ ÇEMBERİ…


Demek ki, bazen evdeki hesap çarşıya uymaz. Kurulu kurgu dengeler bir gece ansızın bozulabilir. Bir gün önce Fizan için tezkere çıkar, başka dünyalara açılmayı hesapla, bir anda ateş dibine düşsün. Olacak iş mi? Pentagon’un üstlendiği ve Reuters’un olay anına ait görüntülerini paylaştığı, apaçık uluslararası devlet terörü örneği hamleden sonra artık Ortadoğu’da her şey olabilir. Eskisinden de beteri beklenebilir. Belki de ortalığı kasıp kavuracak nitelikte ve nicelikte bir savaş çıkabilir…

O nedenle şu beka meselesini iyi düşünmek lazım, milli güvenlik meselesini akılcı biçimde masaya yatırmak lazım. Beka Fizan’da mı yoksa sık aralıklarla hesapları değişen ve pentoganovari ataklarla karıştırılan Ortadoğu’da mı? Yoksa sınır dışı operasyonel politikadan vaz geçip, başta ekonomi iç meseleleri halletmekte mi? Doğru karar vermek lazım.

Ayrıca hala Büyük Ortadoğu projesi yürürlükte mi? Eğer yürürlükteyse Fizan’a gitmek veya gönderilmek bertaraf edilmek olabilir. Gereksizce cepheleri çoğaltmak da olabilir. Doğru tahliller yapmak lazım.

Yani üç gün önce meşhur büyükelçilik basılması kurgusu ile Ortadoğu’daki oyunun değiştiği, başka planlara gidilebileceği belli oldu diyenler önemsenmedi. Oysa şifreler iyi takip edilmeli ve Fizan tezkeresi ertelenmeliydi. Zaten öyle kolayca gidilemeyeceği besbelli bu sefer iznine dost düşman dış dünya da karşıydı. Yanlışta direnilmemeliydi. Parmak sayısına güvenilip onaylanmasıyla da boş yere Akdeniz’de düşman sayısı artırıldı.

Evet, diğer yandan Kongre’den izinsiz, Başkan emriyle bölgenin istihbarat zihinlerinden birine düzenlenen bu pentagon planı, korkunç büyüklükte bölgesel bir savaşı tetikleyebilir.  Sıcağı sıcağına söylentiler böyle. Bölgede intikam kurgulu benzer, karşılıklı siyasi figürleri öldürme girişimleri devam ettirilirse, sonucu daha fazla ölümlere, kitlesel ölümlere çıkabilir.

Karıştırıcı istihbarat aklıyla, Ortadoğu’da uluslararası askeri güç kullanımı devam ettirildiği sürece, mevcut bölgesel yetkililer hiçbir şekilde barışa inanmadığı ve asgari müşterekte buluşmaya yanaşmadığı takdirde Ortadoğu Savaş Çemberi’ne girebilir…

Belki de çok ağır bedelleri olabilecek ve illa bedeller ödetebilecek bu hamle, uzun yıllara yayılabilecek yeni bir kanlı çatışmaya zemin hazırlayabilir.  Ortadoğu’daki Savaş Çemberini daha da genişletebilir. Durum bu denli hassasken, Ortadoğu Savaş Çemberi’nin dışında kalma endişesiyle hiç düşünmeden su testisi suyolunda kırılır yaklaşımları ve yorumları anında taraf bildirmektir. Bu ifadeler tarafgirlikte ve dönülmez yanlışta ısrarın devamıdır.

Bir başka ifadeyle Ortadoğu’da, demokrasi havarisi kesilip, tek terör karşıtı rolü oynayanların, dünyada nasıl en büyük terör destekçisi olunduğunu gösteren bu operasyonun arkasını da iyi değerlendirmek gerekir. Önünü de. Bu operasyonel hamle bu günden itibaren her ülkeyi özellikle, Fizan Tezkerecilerini görülmemiş derecede büyük tehlikelerle baş başa bırakabilir.

Bölge yarından itibaren intikam duygusuyla, egemen sermayenin işgaline karşı çıkarsa, temsilcisi lafta ileri demokrasi getiriciler ve işbirlikçileriyle kapışırsa ki muhtemeldir. İşte Fizan Tezkerecileri böyle bir çıkmazda nereye taraf olacağı hakkında kuşkusuz hazırlık yapmıştır. Anlaşmalar da gerçekleştirmiştir.

Mutlaka hazırlığı olmalı ve anlaşmalar netleştirilmelidir. Çünkü Ortadoğu Savaş Çemberi’ne girdiğinde kısa zamanda kendini savaş mağduru olarak niteleyen milyonlarca sığınmacı kapılara yığılabilir. Teknelere doluşup Fizandan gelecekler hariç.  Tamiri zor bir hasar daha kapıyı çalabilir.

Yani topyekûn daha çok su götürür günlerden geçilecek. Ortadoğu Savaş Çemberi bir kez daha alevlendirildi. Akıllı olmak lazım…

KANAL İSTANBUL-2

Birinci bölümde yaptığım kanal İstanbul değerlendirmesine kaldığım yerden devam ediyorum…

Televizyonlarda basında Kanal İstanbul’la ilgili birçok program yapıldı. Bir tarafta karşı çıkanlar diğer tarafta çatlasanız da patlasanız da yapacağız diyenler.
Bu konuyu tartışmak toplumda hedef saptırmak mı gündem değiştirip bazı önemli sorunları toplumun dikkatinden kaçırmak mı? Sanki toplum yalancı emzikle uyutuluyor.

Televizyonlara çıkan yüzler hep aynı yüzler. Ne söyleyecekleri baştan belli. Tamamına yakını da bu konunun uzmanı değil. Tartışmacıların bu konuyla ilgili hiçbir akademik yönü yok. Bilmeden bildiğini sananlarla idare ediyoruz.
Kanal karşıtları olaya yanlış yerden giriş yapıyorlar. Kendi tabanlarına imza kampanyası düzenleterek iktidarın geri adım atacağını düşünüyorlar. Oysaki bunun pratikte hiç bir anlamı olmayacak. Tabanın enerjisini boşa harcamaktan ileri gitmeyecek.

Yandaş kanalların aynı yüzleri çıkartmasını anlarımda muhalif kanallarında aynı yolu takip etmesine anlam vermek mümkün değil. Gerek yurt içinden gerek yurt dışından bunu konuları bilen akademik bilim adamlarını çıkartıp ekranlara toplumu bilgilendirmek daha doğru olurdu.

Televizyonlara bilim adamlarını çıkartma noktasında bir yasak sansürmü var. İktidar altı üniversite 200 bilim adamı bu projeye katkı sundu diyor. Bu ne kadar inandırıcı, raporu ne kadar doğru.

Rektörlerini ve dekanlarını iktidarın belirlediği özerk akademik ve bilimsel olmayan üniversitelerden iktidar yanlısı kararlar çıkar. Bu raporların ve CED raporunun sayfa sayısın bir anlamı yoktur. Gerçek bilimsel çalışmalar düşüncenin özgür olduğu ortamlarda hayat bulur.

Kanal İstanbul’un ve boğazların Montrö anlaşmasının hukuki ve tarihsel boyutunu ekranlarda deniz hukukunu bilen hukukçularla ve de tarihçilerle tartışılsa toplum aydınlansa iyi olmaz mı?

Teknik boyutunu jeolojik boyutunu mühendislerle mimarlarla jeologlarla jeofizikçilerle çevre mühendisleriyle enine boyuna tartışsalar daha doğru olmaz mı? Bu korku ikliminde mühendis odalarımı ekrana çıkmıyor yoksa çağırılmıyorlar mı? Bence çağırılmıyorlar. Demek ki taraflar samimi değil. İşin içerisinde başka hesaplar mı var. Neden toplumun bilgilenme hakkı elinden alınıp oyalanıyor.

Kanal İstanbul projesi bugün başlasa en erken 2030 da bitecek yani en az on yıl sürecek. 2030’ların Türkiye’si ve dünyası hangi düzlemde olacak bunu kestirmek zor. Her gün dünya haritası yeniden çiziliyor. Emperyalizmin sömürme hırsı her geçen gün daha da azgınlaşıyor.

Gelecek yazımda Montrö anlaşmasını boğazlar sözleşmesini, bunun hukuki ve tarihsel boyutunu, Kanal İstanbul projesinin teknik boyutunu, kazanç ve maliyet boyutunu irdeleyeceğim.

Ayrıca Karadeniz ve Marmara’nın ekolojik boyutunu, çevre boyutunu, Karadeniz’de bulunan hidrojen sülfürün vereceği fayda ve zararlarını ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin emperyalist hesaplarını, stratejik ve güvenlik boyutunu vb. irdeleyip görüşlerimi yazmaya devam edeceğim.

Hoşça ve dostça kalın

FİZAN TEZKERESİ

Yeni yılın buz tutmuş ilk günlerinde, ileride kınalı kuzuların ayağına çakıl taşı takılmasıyla, sürmeli gözlerden süzülecek yaşlar ve toplumu derinden yaralayacak üzüntülere üç dakikada onay verildi. Ta Fizana tezkere çıktı. Trablusgarp ve Sirenayka’ya...

Açıkça ‘Ne işimiz var Fizan da’ demek lazımken,  emanetçi bir idarenin ileri sürdüğü tezkere, üç saatlik konuşmaların ardından, sözde ve gözde ama hiç alakasız vatanseverlik babında, milletin sırtına bir yük daha yükledi. Akıl duvarını delecek denli ağır bir yük. Ciğerleri kanatacak denli ağır bir yük. Ta Trablusgarp ve Sirenayka’ya kadar taşınacak ağır bir yük…

Oysa çivi yazısı ile yazılsa dahi okunabilecek, tutuk konuşmacı anlatmasıyla dahi kolayca anlaşılacak bir tezkereydi. Ancak tezkere çokbilmişlik, sonradan görmüşlük, alaylı yanılmalar ve hayalci yaratılar çerçevesinde, sınır tanımaz bir role büründürüldü. Deniz içi bir tezkere meclisin duvarlarına asıldı.

Öyle bir hale dönüştürüldü ki tezkere, itaatçi varsılcılar, varsıl olsunvarsıncılar, dar açılı üçgenler, makam mekân seçiciler, kısıtlı totemciler, simetrik kurgular ve saltanatın sallandığını hissedenler tez elden ortaklığı kurdular. Tezkerede buluştular. Hikâye beş yüz, bin yıllık bir gerçekliğe ve geleneğe dayandırıldı. Ecdat meselesine girildi. Çıkıldı. Tezkere fezleke sanıldı. Aslı da nesli de vahim bir tekrara daha tecelli denildi.

Herkes biliyor ki bu tezkere, Fizanın tarihi çeşmelerinden bir avuç soğuk su içmek için değildi. Sanki aklın arka boşluklarını bambaşka serüvenler doldurmuş, resmen savaş turizmine geçit verildi. Bu tezkere ileride kimseyi peşinden sürükleyemeyecek bir konuma, sınır ötesi-deniz içi bir iç savaş taraftarlığına açık izin. Ve resetlenemez bir ayarsızlık.

Bu tezkere dönüşü Allaha emanet, ucu bucağı olmayan devasa çöle gidiş bileti…

Unutulmamalı kendini çok üstün görenler çöl kumuna belendikçe, çizmeler batağa gömüldükçe itiraflar tersine yol kat eder. Tutulan kayıp çeteleleri de kaydı zorlaştırır. Çünkü bu tezkere bin tehlike başımızda, bin bir tehlike köşe başlarında tezkeresi. Yarın tüm yurdu kapsayacak başka bir ateş çemberine giriş vesikası.  İnanç ve masumiyet kaybettirecek şirazesi bozuk şahlanış teorisi.
               
Bu tezkereye, bu savaşçıl nöbete, ince hesaplar yapmadan, hiç irdelemeden, neiçin diye sormaya cesaret edemeden, bilirkişi pozu takınıp onayla kurtul hissizliği, daha çok canlar alır. Bu dış kapının ötesi paylaşım girişimleri, başta farkına varılamayan kini-garezi de fikre sabitler. İşbirliği sofrasına kurulmuşluk ise dillere pelesenk olur.

Bu asla koalisyonel olmayan, sırf saraysal hırs uğruna az yoğun bölgelerden, çok yoğun bölgelere doğru askeri hareketlenme, bu baştankara net akış tablosu, tez tezkerelendirme, her türlü acı kayıplara kapı aralar. Oynanan oyun, oyuncuların kendi başına bela olduğu gibi bazen hiç suçsuzları da kervana katar. Ve en önce kervandaki çileden başka mülkümüz yok diyenler belayı def eder…

Tezkereli tezkeresiz fark etmez, adı barış kendi savaş olan her türlü hareketlenmede, insanlık insanlıkla ölçülür. Oturduğu yerde oyla, oylamayla değil…

2020’YE MERHABA!!!

Gönülden bir merhaba dersin, bakarsın vedalaşma vakti gelmiş. Ocak şubat mart derken, ekim kasım aralık’ta bitti. Bitti biterken, tüm sevdiklerimizle, bütün sevdiklerinizle sağlık mutluluk içerisinde geçecek bir yıl dilerim.

2020 ye merhaba!!!

Merhaba ama 2020’ye yine gam kasavetle girdik. Hep böyle. Sarhoşladık yine. Keşke ayık olmasaydım. Derdim gamım yine üst üste…

Bin bir çiçek açarken dört bir yanda, bu dünyanın dertleri yine bana düştü. Siz mutlu olun yeter ki. Sırtımda feleğin yükü. Avuçlarımda yoksulluğumun faizi. Sizler bir yana. Nazlı nazlı büyüttüğüm, küsüp darılıp dertlerime sarıldığım, hayatın güzel ola, haberin güzel gele. Zaten taş başında iki türkü yaktığım ayrılık, içimde derin yara.

Çoktan yaralıyım. Bu yılda yalnızım. Cigaramın mavi dumanı hasret tüter. Kadehler hasret buğusu.  Çevrimçayır buluşmaya az kaldı. Verin benim sevdiğimi, yalan dünya sizin olsun…

Ben şehirlerden bıktım. Şehirlerin biteviye yalancı sevgilerinden de. Özümü aradım. Çevrimçayır, durmuşpınarı düşek arasında. Niyaz ettim. Bakışların şahıma benzer. Aşkın deryasında yüzerken ağçaörenden bir damla su içtim, erenler. Yandım…

Lütfeyleyin erenler…

‘Sevdiğim arzı endamın bir güle benzer.
Bir gül açıldı, bizim büyük tarlanın başında
Kenger dikenlerinin arasında
Sana benzeyen güle benzer…’

Son kavalımı Büyükçayırda üfledim. Sırtımı yasladım, baba yadigârı bizim duvarın taşına. Üfledim, Şu Sivas senin olsun. Yalancı sevgiler benim, gerçeği hep senin olsun. Kurumuş otları hayatımın başlangıcında seyran eder. Aşkının girdiği vücudum kızgın ateş.

Hattı aşk, hatta aşk…

Ey erenler, tacın tahtı yıkan aşk muharremi derde derman eder aşk. Hu erenler meydan ola şahım aşk. Bağda gül didelerim yanağında açan gül sorun aşk. Ben çalıp söyledim sorun hele neyin nesi. Çözemedim kördüğümü, sorun hele neyin nesi.

Ne kadar az konuşursan o kadar düşünme fırsatın olur. Ne kadar çok düşünürsen yazma fırsatın…

Yeni yıla yazmak ise bambaşka bir şey. En zor aşk…

Aşk ile, ‘ye  Merhaba …

KİLİSESİZ İSA

Kilisesiz İsa, dinler tarihinde yeni bir çığır açan, başlangıç işaretidir…

İsa; “Yasayı ve peygamberleri yok etmek için değil tamamlamak için geldim” demiş ama tamamlayamamıştır. Çünkü İsa’ya ait, İsa'dan hikâyeler, raporlar, belgeler yok edilmiştir. Var olduğu ve varlığını koruduğunu kanıtlayan kayıtlar da pek azdır.

Ancak Roma'nın, İsa’yı mevcut yönetime isyan eden ve isyana teşvik eden bir asi olarak yargıladığı ve çarmıha gerdiği tarihsel gerçektir. İsa, milattan sonra birinci yüzyılda Hristiyanlığın liderine dönüşmüştür. Yüzyıl sonlarından itibaren ise İsa'ya tapma felsefesi üzerine kurgulanan Hristiyanlık din olmuştur.


Hrist veya Christ aramice kutsanmış, kutsal yağla yağlanmış anlamı içerir. Grekçesi ise Hristos veya Christos. Taşıdığı unvan ise kutsanmış, kurtarıcı veya teslim edendir.


Kiliseci din için İsa’nın söylediklerinin ötesinde, İsa’nın ‘Tanrı İsa’ vasfı önemli olmuştur. Kutsal metinler değil Tanrı deneyimlemesine iman, teolojik kriter olarak kabul edilmiştir. Din yaygınlaşınca kırılma noktası da baş göstermiş, saf inananlar ve bilgiyi arayanlar çatışması ile başka kiliseler doğmuştur. Her mezhebin ve her kilisenin kendine özgü bir kutsal kitabı olmuştur.

Ardında yazılı metinler bırakanların kılavuzluğunda Hristiyanlık büyüdükçe, sözlü gelenekçi anlayış dinleri de geride kalmıştır. Ancak bu din kurgusu da İsa'dan 200 yıl sonra yazılan İnciller temeline oturmuştur. Öyle ki bu yazılı gelenek, resmi ruhban sınıfını da doğmuştur. Zamanla havarilere ve İsa'ya atfedilen kutsallık da ruhban sınıfına geçmiştir. Bu yadsınamaz kutsiyet paylaşımı din tutkusu olmuştur.

Yani Hristiyanlık, dinlerin en gelişmişi konumuna yükselirken, bir yandan da Tanrı baba, oğul İsa biçimlendirmesi ile kutsal ruh ve kutsal emanetler bağımlılığındaki artış ile de antik çağ dinlerine benzeşen bir yapıya dönüşmüştür…

Her yaşamsal değer, İsa bu konuyu havarileri ile konuştu iddiasına bağlanarak, dini rota belirlenmiştir. Hele ki asıl mesaj, diriliş veya sembolik diriliş bağlamında yorumlarla detaylandırılmıştır. Ve Hristiyanlık tek merkezli kiliseler dini olmuştur.

Yani İsa'dan tam 200 yıl sonra Hristiyanlık çatısı altında yeni bir inanç sistemi oluşturulmaya çalışılmıştır. Yeni sistemle dağınık ve zayıf kiliselerin merkezileştirilmesi sağlanmıştır. Bu sistematik 3. yüzyılın başlarında tamamlanmış, İsa ile başlayan kutsallık ve kutsanmışlık, yokluktan yükselme Hristiyanlığın temeli olmuştur.

Özellikle İznik konsili Hristiyanlığın hayal ürünü İsa’sını yaratmıştır…

Böylece imanın, bilgiye tercih edildiği Hıristiyan dünyasının temeli atılmıştır…

Kiliseler inancın ve Tanrıya ulaşmanın tek yolu olarak gösterilmiş, dinler tarihine yeni bir başlangıç işareti çakan Kilisesiz İsa ise unutulmuştur…

SEMİTİK KRAL İSA…

Milattan önce 2. yüzyıldan itibaren bir yüksek rahip veya halkın yeni yasasını getirecek bir kral beklenir. Daha sonraları bu tek bir figür olarak Mesih’e bağlanır…

Mesihsel belgeler yıldan yıla mesihin çıkış zamanının geldiğini vurgular. Mesihçi hareketler başlar. Siyasi entrikalar da kralın gelmesi için aktif rol oynar. Ve nihayet baba soyu Davut, ana soyu Harun'a bağlanan İsa, yüksek rahip ve kral olarak doğar. Asil iki neslin mirasçısı olarak, bilge figürüne dönüşür. Mesih olur…

Onlarca yıl beklenen İsa’dır ama İsa'nın doğum tarihi üzerinde bir uzlaşı da söz konusu değildir. Her kaynak kendine göre izaha çalışmıştır. Matta, İsa'nın milattan önce 4 yılından önce doğduğunu ifade eder. Luka ise İsa'nın doğumunu milattan sonra 6 yılına kaydeder. Suriye valisinin nüfus sayımını baz alır.

Yani İsa bilinen ve kabul edilenin aksine hem İsa’dan önce hem de İsa'dan sonra doğmuştur. Ancak çarmıha gerilişi anında otuzlu yaşları sürdüğü kabul edilir. İdamı üzerinden yapılan hesaplamalarla doğum yılı belirlenmeye çalışılır. Yapılan hesaplar ile İncil arasında bir paralellik de yoktur.

Kudüs İncil’i çarmıha gerilmeyi milattan sonra 30 yılı Fısıh arefesi 8 Nisan olarak kaydeder. Yuhanna ise milattan sonra 28 yılında vaftiz sonrası ilk fısıh olarak söyler. Roma tarihi kaynaklarına göre İsa’nın milattan sonra 26 ile 36 yılları arasında bir tarihte çarmıha gerildiği üzerine kanıtlama çalışmaları vardır. O tarihlere dayandırılarak İsa’nın doğumu belirlenir.

İsa'yı vaftiz eden, vaftizci Yahya'nın bir boşanma evlenme suçundan dolayı idam edildiği tarih milattan sonra 35 yılıdır. İdamından hemen önce, İsa’yı otuzlu yaşlarda iken vaftiz ettiği bilinir. O halde İsa milattan sonra 35’li yıllarda hala yaşamaktadır...

Bu da gösteriyor ki, İsa büyük olasılıkla milattan sonra 36 yılı bayram öncesi çarmıha gerilmiştir…

Böylece doğumu milattan sonra 6 yıllarına denk düşer. Yahudi kaynakları da İsa'nın doğumunu Matta üzerinden milattan önce 4 yılına kaydırır. Katolik inancına göre İsa'nın çarmıha gerilmesi milattan sonra 30 yılı olarak kabul edilir. An itibariyle 30'lu yaşlarını sürdüğü söylendiğine göre İsa'nın doğumu yine milattan önce yıllara denk düşer.

Bu tarihsel karmaşada birçok amaç vardır. Asıl amaç Yahudilerin başlattığı mesihsel hareketin temsilcisi olan İsa’nın, doğumu ve ölümü üzerinden tarihsel süreci sansürleme çabasıdır. Diğer yandan İsa'yı Yahudi veya değilmiş gibi gösterme gayretidir. Böylece her merkez kendi İsa’sını hikâye etmiştir.

Oysa İsa esmer tenli bir Filistinlidir. Yahudi olarak doğmuştur ve milattan sonra birinci yüzyıl sonlarından itibaren Hristiyanlaştırılmıştır…

Yani İsa’nın doğumundan yaşamına, çağdan çarmıha araştırmalar, ölümü ile ilgili gizemler ve kutsal sayılan derlemeler ile 300 yıllık mesihçi anlayış yeni bir din ve peygamber yaratmıştır.

İsa’nın çarmıha gerildiği haçın ayağına asılan levha ise gerçeğini özüdür; “            Bu Yahudilerin Kralı İsa’dır…”

İSA KİLİSECİLİĞİ…

İsa, Tanrının Krallığını ilan etti. Etti ama kral kilise oldu…

İsa adına görkemli tapınaklar kuruldu. Ve kalın duvarların, ince tül perdelerin ardına saklanıldı. Gerçek İsa’dan sapıldı. Gerçek Tanrı, İsa’nın getirdiği inançlara aykırı bir şekilde insanlıktan gizlendi. Aforoz dini oluştu…

Zamanla değişen dünyanın tüm inanç hassasiyetlerine dokunuldu. Hislerle oynandı. Tartışılmaz kanıtlar içerse de modernizm şeytani sayıldı. Kilise aşırı baskıcı ve işkenceci tavırla bilime kapılarını kapattı. Bilimle uğraşanlar ve inananlar kara listeye alındı. Engizisoncu din, aforozla da yetinmedi.

Kilise kışkırtıcı ve huzursuzluk yaratan bir kıvamda, kıyımlar yaptı. Kesti, kopardı, yaktı. Kutsanmış kralın hizmetkârları pozunda kilisecilik zirveye taşındı. Kilisenin denetiminde prokatif ve ispiyonel günler birbirini izledi. Kilise kontrolü tamamen ele geçirdiğinde Tanrı'nın Krallığı kuruldu.

İsa'nın Golgota’ya uzayan yol boyu yürüyüşünü temsil eden resimler, ikonlar ve çarmıhı anımsatan kabartmalı haçlar çekilen acıların sembolü oldu. Bu simgesel betimlemeler Tanrı krallığına hizmetin çilesi, ihanetin son merhalesi olarak görüldü.

Ortaçağ karanlığında bu İsa figürü de unutuldu.  Yüz çevrildi. Kilise kendi krallığını yaşattı. Dini kirletti. İsa’yı kaybetti. Dinsel krallığın semalarında beklenen dolunay yükselmedi. Atmosfer daha da karardı…

Ve Halk isyan etti, kiliseye direndi…

İsa Tanrının varlığına sığındı. Kilise İsa'nın çarmıha gerilmesine…

İsa dönemi itibariyle siyasi suçlu sayıldı. Aceleyle yargılandı. Haça gerilme cezası verildi. Haçı sırtında taşıdı. Aslında Golgota’da iki zelotun arasındaki çarmıha çivilenen İsa ile birlikte, kilise İsa’dan da kurtulmuş oldu. O yüzden ne bir kaçma eylemi, ne ödenecek bir diyet, ne de hicret. Romalılar ve Yahudiler güç sahibiydi. İsa’nın kurtuluşu imkânsızdı. İsa insanlığın kurtuluşu için vardı. Havarilerin gücü yetersizdi. Böyle geçiştirildi. Neden ise ahali idama hiç gücenmedi.  Trajedi izlendi.

Ve İsa infaz edildi. …

Tanrının Krallığını ilan eden İsa, dinler ile siyaset entrikalarının buluştuğu Roma ve Yahudi kapışmasında kurban seçildi. Kurban edilmesiyle birlikte kiliseler kuruldu.

Kilise, halkı iktidara kışkırtma ve isyana teşvik suçu ile özdeşleşen Roma geleneği bu infaz modelini tüm İncillerde hiç doğru aktarmadı. Çelişki dolu söylemlerle sanki bir şeyleri sakladı. İtaati öne çıkardı. Bu saklananlar doğrultusunda da din geleneği yarattı.

Ve kilise kendisine asla isyan edilemez, yalnızca itaat edilir iktidarı kurdu…

Ve kilisenin Krallığı bu şekilde ilan edildi…

Yani İsa’nın infazı ile ilgili gizlere sığınıldı. Çeşitli gizler üzerine bambaşka kiliseler kuruldu ve bunların da din içindeki yeri sağlamlaştırıldı. İsa’nın bir kilisesi yoktu. Ama her kilise kendi İsa’sını yarattı. Kendi asasını imal etti. Ve dünya krallığını kurdu…

Oysa İsa; kral ve imparator karşıtlığından dolayı, Romalılarca devrimci görülen, devrimci olarak yargılanan, hakkında idam kararı verilen ve o dönem devrimcilerinin idam yöntemi olan haça germe ile infaz edilen biri idi…

İsa Tanrının Krallığını ilan etti ama kilise kral oldu…




MERHABA YİRMİYİRMİ…

Bu makale yeni yılı karşılama makalesi. Asrın kutsal direnişinin üzerinden geçen yüz bir yılın elli altısı bende hesabı. Uçup giden yıllarla yirmiyirmi öncesinde bir iç hesaplaşma...

Bu makale bir gün sonra girilecek yeni yıldan geçmişe, 2020'dan 1919'a koca yüzyılın, uzun bir asrın ne kadarının yaşanmışlığı veya yaşananların ne kadarının kalıcı iz bıraktığının iddiasız dokümanı. Bir bakıma zamanın ruhunu arayış. Altın başaklı memlekette zamanın kısa bir izahı.

Haliyle her daim kuşatılmışlık ve tersine değişimin acı bilançosu…

Gitti gidiyor 2019. Az kaldı, 2020’yi de gördük, göreceğiz. Yüzyılı bağrımıza bastık. Yarından itibaren sıfır bir diyeceğiz…

Büyük Kurtarıcı'nın Samsun'a çıkışının peşinden yıllar, on yıllar birbirine bağlanarak koca bir yüzyıl olmuş. İstiklal Harbi’nin kıvılcımı için, silik mühürle Karadeniz’e açılış tam 101 yıl önceymiş…

Anadolu’ya geçiş, tam bir asır önce. Kuşatılmış topraklarda ‘Ya istiklal ya ölüm’ parolasıyla Direniş. ‘Geldikleri gibi giderler’ inancı. Direnişin Kutsal İsyan'a evrilişi ve bir devrimci yola ilerleyiş…

İşte o bir asrın yarısından fazlasını, yani elli beş senesini capcanlı yaşamış, 56'sini yaşayacak devrimci, yurtsever bir Cumhuriyet evladı olarak, her yenide şu Garip bencileyin o muhteşem kurtuluşun ve mucizevi kuruluşun yüz bir yılının, yarısından fazlasını bizzat görmüş, yaşamış ve gözlemlemiş biri aklıyla. 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı. 

İnsanlık tarihinde antiemperyalist ruhun, fesat gericiliğe ve egemen güçlere ilk yenilgiyi tattırdığı günden bugüne direndiğini, gizliden gizliye millet bütünleşmesinin nasıl zedelendiğini de gören ve bilen biri ahıyla 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı…

İlk adımın, ilk kurşunun hedeften ne kadar uzaklaştırıldığına da tanıklık etmiş yakın geçmişin kayıp, yitik kuşağının bir temsilcisi gözünden 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı. 

Daima 'geldikleri gibi giderler' inancıyla her saltanata direndik. Her defasında yerden göğe haklı çıkarak seneleri kaybettik. On yıllar geçti gitti. Tam elli beş yılı doldurduk. Ve ana yaşı elli altıya vurdu. Baba sözünü tutup, haydan huya hiç küp doldurmadık.

Zengin, bol derin yaşamda bize düşen Ata'nın yüz yıl önce virane Bandırma Vapuru ile Karadeniz’e ulaşmasından sonraki yüz yılın elli altısı. Bu yıl ölüm kalım olmazsa eğer elli altısı bendeniz de.

Yeni yıla yelken açmışken ve mutlu olmak gerekirken, gönülden 'Merhaba 2020' diyemiyor insan. Hep karamsarlık. Kötülük. İyiye kötürüm kaldık. Kör gözlere parmak. Can dayanmaz. Ama zaman da durmaz, akar geçer. Bitmez denilenler de an gelir biter dersinden 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı. 

Belki tam zamanıdır; 2020 ve sonrasında, ay kızıla çalar, bir yaz mavisi yolculuğuysa akla takılan, akla takılan ansızın yolculanır. Gönül duvarına deniz mavisi yerleşir. Sonsuzluk kapısında; şiir biter, şair uslanır, iç yangını sürse de akıl öper gökyüzünü.

Ve 'Her Eylül'de Karadeniz Soldan Dalgalanır...' Öyle böyle değil, soluklanılır. Dincelemeler’e kayıt; 'Kıyamet bu sene de kopmadı'. Her yeni yıl umut. Yıldan yıla büyüyen bu hasret bizim. Yüz bir yılın elli altısı hesabıyla, uçup giden yıllara elveda, yeni yıla merhaba.

Merhaba yirmi yirmi…



POLİTİK KURNAZLIK

Politik oyunun piyonları, şahı ve oyunu kaybetme aşamasında keyfini sürdükleri saltanattan koparlar. Veya koparılırlar. Gereksinim olduğu sürece kullanma, yararlanma, bozgun başladığında muhatap alınma pozunda ileri sürme kurnazlığı ile son bulur. Bu arkadan itiş aslında sinsice yaklaşan çöküşün ilk hamlesidir…

Elbette düşün ve sağduyu sorunu baş gösterdiğinde politik oyun rövanş kabul etmez. Oyunun sersemliğini üzerinden atan politikanlar muhatapları incelerler. Bu yakından inceleme neticesinde meydan okumalar başlar. Meydan yıllar yılı elin tersiyle itilenlerce doldurulduğundan hiçbir şey gizli kalmaz. Doğrudan destek günleri de geride kalınca akarsular donar, kurnalar çevrilmez.

Politik kurnazlık gereği boğucu bir eriyik halinde kalıplara dökülen efsane şekilcilik de tutmaz. Bizzat onlar oyuna son verir. Çünkü hiç bir niteliğe sahip olmayanlar, tüm hataları bünyesinde toplar. Saf dışı kalmama pahasına tüm saldırılara da göğsünü siper eder.
İşte bu basmakalıp şekilcilik sayesinde, politik oyun bir süre daha devam eder. Yani bin bir politik kurnazlıkla süre uzatımına üstün çaba sarf edilir. Asla birbirini tutmayan gürültü patırtılar planlanır. Sızlanmalar sürdürülür.  Bu arada son yağmalar da yapılandırılır. Varlıklı ve dindar olmak üzerine kurgulanan bu pratik, politik oyun dehşet verici sonuçlara gebe kalsa da önemsenmez.
Ve gereksinim devam ettiği sürece yararlanma ve kullanma bir sonraki bozguna dek devam ettirilir. Gelip geçici çılgınlıklarla başkalarının doğrulamadığı her şey doğrudur pratiği yeğlenir.
Meydan acımasızca ortadan kaldırılanlara isyan edenlerce dolup taşar. Taşınca da bambaşka politik teknikler kullanılır. Politik taktik ve tehditlerle her masum ilerleyişin de önü kesilir.
Giderek sıkışan saltanat panik noktasında, gereksinim olduğu sürece gereğince kullandıklarını yar ve yarar gözetmeden gözden çıkarır. Çünkü kuşku doruk noktasında iken rehber seçilmişler bu gibi politik kurnazlıklar da bulunurlar. Birileri de boğulurlar.
Bulunmaz kumaştan kullanılmışlar ise hemen başka bir politik oyunun hamuru ve oyuncuları olurlar…
Bu birlikte geçen yıllara meydan okuyan, yeni politik oyunun detaylandırılması sürecidir. Süreç işleyerek, en yararsızları en ateşli taraftarlara döndürür. Tavsiye ve takviye ettirir.
Politik oyunun eski yeni piyonları, şark kurnazlığıyla oyunu ve şahı kazanmak üzere hırslanır. Bir zamanlar keyfini sürdükleri saltanata, gönüllü rövanşist olurlar.
Politik kurnazlık işte…
ESENLER’DE ‘AKİF’ BELGESELİ VE SÖYLEŞİ
Mehmet Akif Ersoy’un 83. Ölüm yıldönümünde K. Topbaş Kültür Merkezi’nde “Akif” belgeselinin gösterimi yapıldı.  Gösterimde belgeselin senaristi Ömer Erbil, yönetmeni Nihal Ağırbaş, Mehmet Akif’i canlandıran sanatçı Erdoğan Özerdem ve Annesini canlandıran Seren Temel hazır bulundular.
İstiklal Marşı’nın yazarı milli şair Mehmet Akif Ersoy’un öncelikle Bayramiç’te geçen çocukluk yılları ile hayatından kesitlerin anlatıldığı belgesel, Şairin İstanbul Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında son günleriyle bitiyor.  
Senaryosunu gazeteci Ömer Erbil’in yazdığı ve Nihal Ağırbaş’ın yönetmenliğini üstlendiği “Akif” belgeseli gösteriminden sonra yapım ekibi ve Prof. Dr. Necat Birinci bir söyleşi gerçekleştirdi.
Söyleşi de Akif ve belgeseli hakkında ince detaylar değerlendirildi. Örneğin Akif’in yönetmeni Nihal Ağırbaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın belgeselde şiir okuduğunu söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan,  Akif’in 28 Aralık 1936 yılında Bayazıd Camisi'ndeki cenaze töreninin canlandırıldığı sahnenin üstüne Ersoy'a ait "Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince / Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir. / Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma, / Sessiz yaşadım, kim, beni nereden bilecektir?" dizelerini seslendiriyor…



ZOR TERCÜME
Yeni yıla ilk yazı, yine zor tercüme edilecek bir yazı olmasın dileği ağır bastı. Çünkü sıradan, kırsal bir kapışmanın yaşanmasına taraf olanlar, sıra dışı bir hikâye asla yazamazlar. Okuyamazlar. Anlayamazlar da. Kolay olsun…
Günlük görüşler, güdük görüşmeler ve gürültücü sohbetler neticesinde varılan nokta hep sıfır noktasıdır. Her fırsatta tavsiye ve çağrılarla zenginleştirilen metni anlamayanlar, tercüme lazım diyenler durduk yerde basiti zora sokar.
Ve yarın bu sinir bozan sihirli kapışmanın, hesabını veremeyecekler safında buluştular.
Hikâye budur; anlamanın yolu dogmatik inançları bırakmaktan geçer. Bilimsel eleştiriler, bilgelik ister. Bulgular ve keşiflerin doğrultusunda şekillenen, fazla iddialı gözükmeyen paragrafları da arada bir gözden geçirmek ister. Somut kanıtlara dayalı, rasyonel tutum ve tavırların sürdürülmesine yakınlık ister. Bu yol öyle bir yoldur ki, birçok yolcu hislere tercüman olur.
Ama kırsal kapışmanın kutsalcı tarafları, taraftar heyecanına tutsaklığı geliştirir. Ve boş tarifleri de arifler, hikâye eder…
Yazmaya sürüklenilen hikâye şu; totaliter güce karşı koymak, toplumsal değişimin gerçekleşmesine ilk adımdır. Ter ister, can ister, cesaret ister. Kasti hamleler ve kapışma cehaleti ile gelinen nokta sıfır altı noktası olur.
Ve küçülen, eriyen, muhafazakârlaşan bir modelin siyasi güç olmasına muhafızlık yine kazanır.
Yani yeter denilirken her yol Roma'ya çıkar hesabı. Bu hesapsızlıkla ‘yeni roma’ da kaybedilir. İş aniden gerçekleşir. Varislerin iz sürdüğü iş, kötüye gittiği halde Dünyayı ele geçirmesi engellenemez.
Anlaşılması kolay, tercümesi zor olan da budur. Zorun zoru, zor bir konuyu hikâyeleştirmek de maharet gerektirir…
Hikâye odur ki; güç odakları kurgusuyla, güçlük sınırını genişletmek tekrara düşmektir. Her şeye yanıt bulmak için dizginleri kimlerin tuttuğu unutulunca rahatsızlık veren gerçeklerle bir anda yüzleşilir. Tam meşruluk kazanılmışken, karşılıklı nefret üzerine objeleşenler, otoriteyi yeniden belirler. Sınırsız güç çözülür. Güç odaklarından onay almak ise tarih olur.
Yanılmaz ve yapar ilan edilenler, eşi benzeri görülmemiş hatalarla gücü sahiplenmeyi ve hedefe ulaşmayı bir kez daha kaybederler…
Yani taktik varyasyonları, karşıt fikir ustalığı seviyesinde göğüsleyemeyiş, vaziyetin karamsar havasını, iyimser bir anlayışla hikâyeleştirilmesini getirir.
Elbette zor tercüme edilecek veya anlaması zor bir durumdur yaşanan. Şaşırtıcı ve şok edicidir. Hiç beklenmez bir sona devrilmedir. Ve bildik hikâye, kırsal kapışmaların, dogmatik sıkıntıların ve otomatik demogojilerin açılımında öfkeyi kanatlandırış…
Başlangıçta durumu stabil görenler ve gelişen dünyayı hiç umursamaz görülenler dahi bu kanadı takarlar. Arşivlere girerler. Yani doktrinsel cevap vermekte zorlananlar, farkında veya farkında olmadan tercümesi zor bir hikâyenin bileşenleri olurlar. Birlik beraberlik içinde gitmek yerine, telafisi zor bir kapışma yaşarlar ve yaşatırlar.
Yani tercümesi kolay, tercümana da hiç gerek olmayan bu hikâye sabırsız meydan okumaların bolluğu dolayısıyla yakın süreçte yeni yüzleşmeleri, yüzleşme gereğini tanımlar. Tanıya zorlar.
Ve yeni yıla ilk yazı, bu konuda tercümesi kolay son yazı olarak tarihe not düşer.


ELEKTRONİK KABARIK DOSYA

ELEKTRONİK KABARIK DOSYA

Elektronik bir posta kibrinde hayat…
Kimsesiz hayatlar…
Zaman o zaman boşaldıkça doluyor
Zamansız boğuluyor savaşa...
Ölüyor zaman, doğuyor kendiliğinden…
Doldur boşalt maveralarında hayatlar…
Pervanesi kırık bir helikopter havasız
sanki savaş provası tam ayarında…
Kırık resmi dönüyor dönüyor baştan ayağa
baştan sona dönüyor hiç durmadan.
Hayat döngüsü.
Utanıyor yaşlı genç dosyaları hayattan
ağlaşıyor çoluk çocuk kabarık fonda
dost kalmamış dört bir yanda
yangısı bu hayat hayat değil.
Asla övmeyin benzer havaları,
çıldırık savaş çığırtkanlığını da…
Zaman kahpe ya övüldükçe övülür…
Dövülür dünyanın demiri savaş meydanlarında
emir demir derken ölür dünya.
Barış diye diye…
Sılası sırması öbür dünya…
Minesi dökülmüş sırrı kayıp bedenler…
Her bedende savaş damgası
her yeni de yine aynı amblem.
Problem üstüne problem.
Ve Savaş madalyası…
Kim taşırsa taşısın yakasında
Değil mi ki boşalıyor beden
aidiyet içgüdüsü bomba gürültüsünden
kör sağır sakınmalar havadan
ne yaparsın babında…
Elektronik posta çıkmazında hayatlar…
Savaş postası ayaksız elçilik.
Yarı kürenin en acar mülteciler diyarında
ben merkezci piyade faslı
paletsiz tank zırhlı birlik…
Daha ziyade açık hava tiyatrosu
gece yarısından sonra elektronik posta telaşı.
Salım salım coşkuları yutar savaş
çalım çalım yanar ateşi
oynanır muazzam bir aptallık piyesi.
Oyun yarıda kesildiğinde
sayıp dökülen yıkım günleri
ve günahsız kayıplar…
Yıkıntılara gürlemeler
kentin yıkıntılarından geçer zaman.
Akıllar boşalır kim bilir
boşaldıkça dolar kendiliğinden.
Kabarık dosyalarda
elektronik pile benzer hayatlar…

30 Aralık 2019 Pazartesi

ARALIK-3


EGE MARMARA, AKDENİZ KARADENİZ…

Suni bir kanalla Marmara'yı Karadeniz’e açmak aslında Çanakkale Boğazı vasıtasıyla başta üç Denizi bir deniz eylemektir. Belki de henüz açıklanmamış bir kanal da oraya vurulur. Yeni kanal açılır. Sanki emperyal sinsi amaç Montrö üzerinden Türkiye'nin elini zayıflatmak. Montrö’yü delerek Amerika'yı Karadeniz karasularına sokmak. Hem de topuyla, füzesiyle, conisiyle, 6. filovari savaş gemileriyle…

Hedef memleket faydasına veya rant ekonomisi gösteriliyor ama dayatma ve restleşme seviyesine bakıldığında işin daha ileri bir aşamada seyrettiği ortaya çıkıyor. Şimdi muhalefete yumuşak davranılıyor ama muhalefet gelişip yaygınlaştıkça baskın güç kullanılacağı da apaçık. Bu suni kanala ticari perspektiften bakarak olur verenler, kanal açıldığında n’olur kesinlikle düşünmüyorlar, bilmiyorlar.

Milyarlarca dolar harcanarak kurulacak kanal çevresine yepyeni bir yerleşim merkezi neden ve nasıl kurulur bakmak lazım. İncelemek lazım. Sadece suyolu işletmeciliği değil, yerli yerine daha başka neler yapılacak bir irdelemek lazım. Bu fikri projeyi teknik açıdan denetlemek lazım.

İlerisi gerisi düşünülmeden rantçı kafa ve çokuluslu girişimle açılacak bu suni kanal projesi, Ege, Marmara ve Karadeniz’i tek Deniz yapar belki ama memleket güvenliği de tehlikeye girer. Doğudan, Batıdan, güneyden gelen tehditlere kuzeyden de gelebilecek olanlar da eklenir. Sözün özü, ısrar edilen kanal yarıldığında büyük felaketlere neden olacak, çok ağır jeopolitikal sonuçları olacak yanlış bir tutumdur.

Öyle ki, Montrö geçerliliğini yitirir ve memleketin üç tarafı Deniz suları üzerinden yolgeçen hanına döner. Ege, Marmara ve Karadeniz’in, hatta Akdeniz’in suları bu suni kanal sayesinde ısınır. Sıfır noktası kurulur. Yani bu kanal yeni bir Boğazlar Anlaşması gerektirir. Deniz hakimiyeti elden kaçar.

Bu suni kanal bahanesiyle okyanus ötesinden demir alan savaş gemileri, Karadeniz'de demir atacak liman ararlar. Yani şimdilik dünyada tek istisna kalan, Karadeniz dahi Amerikan gölüne döner.

Artık bunu kim ister, kim istemez zaman gösterecek. Ama taraflar hareketlenme öncesi erketede. Proje Amerikanvari. Önce içerideki muhalefet kırılacak, sonra dışarıdan destek aranacak. Çıkar odakları devreye girecek.

Öyle veya böyle bu kanal vurulunca Akdeniz’den Ege’ye, Marmara’dan Karadeniz'e düşman ülkeler, düşman kardeşler içten dışarıdan hayatı etkileyecek. Egemenlik hakları da tehlikeye girecek.

Bu suni kanalın rotası, doğayı da yüce davayı da tarumar edecek. Marmara’yı bölecek, Trakya’yı öksüz bırakacak. Yabancılaşma Karadeniz'e taşınacak.

Marmara’yı Karadeniz'e birleyecek bu uçuk suni kanal çevresindeki araziler de, katarlılar başta araplara geçecek. Kanalın açılma ihalesi de Çinlilere verilecek. Geçiş hakkı önceliği de Amerikalılara verilecek. Vatan evlatlarının payına düşecek ise asgari derecede maliyete katılım ve projeye asgari ücrete amelelik olacak…

Yoğun tartışılması gereken suni bir kanalla Marmara'yı Karadeniz’e açmak aslında kanal ötesi bir yaratı. Sinsi gaye Çanakkale Boğazı vasıtasıyla dört Denizi bir deniz eylemektir.

Make; Marmara, Akdeniz, Karadeniz, Ege.. Dört deniz koca bir göl…

İSTANBUL MARMARA, MARMARA TÜRKİYE'DİR...

İstanbul Marmara, Marmara ise Türkiye’dir…

Marmara’dan Karadeniz'e açılacak bir kanal, Çanakkale Boğazı’ndan giren ağır silahlarla donatılmış, jetler yerleştirilmiş harp gemilerinin rahat seyahatini sağlar. Çünkü Montrö anında tarih olur. Kıble şaşar. Şimdinin erleri, bu gün olmaz diyenler de vakti zamanı gelince, bu gel geç kolaylığına selama durur. Özellikle 6. Filo benzeri Amerikan filolarına…

Hemen peşinden şu cennet memleketin tüm kuruluş belgeleri sırasıyla tartışmaya açılır. Tehlike çanları çalmaya başlar. Tıpkı tam 100 yıl önce Marmara'ya doluşan emperyalist harp gemileri gibi. Fiili işgal başlar.

Durum, kaçak kule, asma köprü ve çılgın kanal derken el altından aynı oralara varacak gibi...
Kıytırık çed raporları, İstanbul'un bağrına zehirli bir hançer saplama girişimini onaylıyor. Bu gidişten geri durulmadığı takdirde devlette devamlılık esastır genel algısı da sekterlenecek. Ulusal çıkarları yok edecek vasıfta, bu ucuz yapacağız tutturuşu ve tutkusu siyasal tarihin en büyük ayıbı olarak kara kaplıya işlenecek.

Kanal yapılsa da yapılmasa da, yapılsın veya yapılmasın, kalkışması bile vicdanlarda, özellikle kamu vicdanında asla aklanamaz yaralar açacak. Bu tapınakçı zihniyet kurgusu kanala, geçit veren hevesliler, proje ileride akıl ötesi sonuçlar doğurduğunda da kaçacak kanal bulamayacaklar. Sıraya çekilecekler.

Mevcut kanalizasyonlar bile bu cinayeti işleyenleri veya cinayete ortaklık edenleri taşımayacak. En modern arıtma düzenekleri bile bir seçim geçim yatırımı olduğu açık projeyi artmayacak. Bu çılgın girişimcileri arıtmayacak. Yani çılgın proje adı altında dış kredi arama ve sağlama çılgınlığı asla affedilmeyecek…

Büyük çılgınlık gerçekten. Marmara’dan Karadeniz'e bir kanal açarak arap coğrafyasının ekâbirlerine vurgun vurdurmak elbette dünyanın en büyük çılgınlığı. Akla hayale sığmaz proje çılgınlığı. Hedef iki bölgeye de hükmedecek sermayenin hacıağa babalarına, yapay deniz manzaralı dünyalıklar kurmak. Yüz, 150 milyar dolarlık bu kanal projesiyle, Amerikan piyadelerinin gözetiminde ve korumasında, geleceğin dünya kaçaklarına lüks konaklama imkânı sağlamak.

Bu kanal projesi öylesine sağlıksız ve imkânsızı bağlama ki, Trakya'yı memleketten koparacak. Balkanya komşuluğuna hapsedecek. İstanbul’u ikiye bölecek. Marmara suni yoldan Karadeniz'e bağlanarak İstanbul'un bir yanı yabancılaştırılacak. Şehrin iki yakası kurulacak. Anadolu toprakları daraltılacak.

Yani yerli ve milli olmayacağı baştan belli bu kanal operasyonu ile hiçbir tehlike arz etmeyen Karadeniz'den de düşman kuşatması başlayacak…

İstanbul Marmara, Marmara ise Türkiye’dir…

Marmara, maddi manevi kaynakçalık adına Türkiye'dir. Bu suni kanal dört bir yanda düşman yararına işleyecek. Kaynaklar el değiştirecek. Açıkça emperyalist proje havası estiren bu projeye, acı verecek bu neşter yarasına sessiz kalmak bölgesel bir depresyonun uzantısıdır.

Yani sadece İstanbul özelinde bir karşıtlık olamaz. Yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanı direnişiyle çılgınlığın önü alınamaz…

Diğer yandan Marmara’yı Karadeniz'e bağlayacak bu yapay boğaz etrafında kurulacak vaha hariç, kilometrekarelerce çorak çölsü arazi yaratılacak. Marmara’nın İstanbul başta diğer illerine de katmerli zarar verecek. Marmara ve Karadeniz kıyıları Amerikanlaşacak. Tarih tekerrürden ibaret misali Türkiye toprak kaybeden Anadolu’ya hapsolacak.  

Çanakkale Boğazı’ndan giren, Marmara’yı bir çırpıda geçip soluğu Karadeniz’de alacak.

Yani bu çılgın kalkışma Ege, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz’i yakından ilgilendiren bir toplu intihardır. Resmen öz kıyımdır. Öze kıyımdır. Kimse boş verdimci davranamaz. Meseleye siyasi bakamaz. Para pul ile açıklayamaz. Böyle yasal veya yasa dışı bir hak yok.

Ey İstanbullu, İstanbul Marmara, Marmara ise Türkiye’dir…



KARADENİZ KARADENİZLİLERİNDİR

Karadeniz'in hâkimi Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerdir. Büyük ortağı olunan bir göl denizdir Karadeniz. Girişi çıkışı, Montrö ile güvence altına alındığından boğazlardan elini kolunu sallayarak kimse geçemez. Karadeniz'e kolaylıkla giremez. Dünyanın jandarmalığına soyunan, ileri demokrasi götürücü Amerika, hiç giremez. Girse de silahsız, sınırlı süreli, maksat beyan ederek. Girer ve çıkar…

Şimdi Karadeniz'den Marmara'ya İstanbul üzerinden bir kanal vurularak Amerika'ya aşkın hizmette sınıf atlanıyor. Büyük olasılıkla Montrö bozulacak. Lafta parayı veren geçecek. Karadeniz savaş gemileri yüzen bir göle dönüştürülecek.

Sanki şimdinin projesi de değil gibi. Yüz yıllık. On on beş yıldır yeniden kafaları kurcaladığı da apaçık. Arap sermayesi kanal güzergâhında, milyonlarca metrekare toprak almaya daha on yıl öncesinden başlamış. Gerçekler ortaya çıktıkça atarlanmaya hiç gerek yok. Savunusu yersiz. Proje açık. Şahsı şeyhi, yandaşı yakınları çok önceden çılgın proje civarında yer kapatmış.

Yani bu kanal ile Karadeniz, Karadenizlilerin olmaktan çıkacak, çıkarılacak...

Diğer yandan İstanbul'a vereceği zararlar hat safhada. Hem de ne zarar; tarihe darbe, doğayı tahrip, barajların devre dışı kalması, susuzluk, deprem tetiklemesi, ekolojik dengenin bozulması, coğrafi yapıda köklü değişiklik, geri dönülemez tahribat ve yüz yüz elli milyon ton hafriyat...
Ormanlar, sulu tarım alanları, Uçan canlıların göç yolları, Deniz canlılarının üreme alanları yok olacak. İnsani yaşam zorlaşacak…

Bu çılgın kanalizasyon etkisi ile ilk başta Karadeniz, Karadeniz Ülkeleri, Karadenizliler kaybeder. Sonra İstanbul. Daha sonra misak-ı Millî içindeki millet...

Kazananlar ise rantçı üç beş yandaş, Amerika, Katar ve benzeri orta doğu ülkeleri ve küresel sermaye…

Çılgın projeye makul, mantıklı ve bilimsel bir izahı olmadan girişilmiş olduğu da belli. Sanki Karadeniz ile Marmara arasına, Amerika korumasında 1-2 milyonluk bir arap birliği kantonu kurulması için çaba sarf ediliyor.  gizliden gizliye dosta düşmana toprak satılıyor.

Karadeniz Karadenizlilerinken, yarın Amerika savaş filoları, egemen sermayenin ticaret filoları bu kanal ile Montrö’yü delecek. Sonra Karadeniz'de yıkımlar, yangınlar ve kurgu felaketler ile çıplak kalan araziler de imara açılacak. Ortadoğu ülkelerinin kara parasına yatırım imkânları yaratılacak.

Bu acayip bir soygun sistemi. Vahşi kapitalist sistem, çılgın kanalizasyon projesi ile dağıtım kanallarını çoğaltacak…

Karadeniz'i Marmara'ya bağlayacak, İstanbul'u perişan edecek bu kanal ile gelecek yabancı sermaye ve sıcak para akışına, Karadeniz’in geleceğinden vaz geçiliyor. Mevcut iktidarı 3-5 yıl daha rahatlatacak diye memleketin geleceği pazarlanıyor.

Unutulmamalı Karadeniz Karadenizlilerindir...

Onun için kendini, kentini, Karadeniz’i kurtarmak için, Karadeniz'i Karadenizlilere bırakmak için, memlekete ihanet projesi olduğu açık kanala, kazma vurdurmamak lazım.

Çünkü bu vurdumduymazlıkla Marmara ve Karadeniz biter. Elden Gider. Kanal civarı da toptan arapların olur.

Acı gerçeği görmek lazım. Sonrasında hepten geç kalmış olmamak için...

KANAL İSTANBUL...


Britanya Türk Gazeteciler Birliği, geleneksel yeni yıl yemeğinde, çalışmalarını Londra'da sürdüren Türk gazeteciler bir araya geldi.  Yemekte, yıllarca Hürriyet gazetesinin İngiltere Temsilciliği'ni yapan usta gazeteci Faruk Zabcı'ya meslektaşları tarafından "vefa ve saygı plaketi" verildi. Yemeğe BTGB Kurucusu ve Onursal Başkanı Gazeteci yazar Mustafa Kemal Erdemol da katıldı...

İngiltere'de çeşitli gazetelerin Londra muhabirleri ve temsilcilerinin katıldığı etkinliğe BTGB Kurucusu ve Onursal Başkanı Cumhuriyet yazarı Mustafa K. Erdemol, Faruk Zabcı, BTGB Onur Üyesi Birol Yiğitcan, BTGB Başkanı Metin Güneş'in yanısıra, gazeteciler Mihrişah Safa, Nevsal Elevli, avukat-gazeteci Aynur Gökyıldız, Rahati Başar, Celal Sönmez ve Halil Yetkinlioğlu ile BTGB dostları Gülçin Aydın Dural, ressam Cevdet Akman, Ayten ve Ray Story, Cem Ulutuncel, Alaattin Güraslan ve Umay Yiğitcan katıldı.

BTGB Başkanı Metin Güneş yemekte yaptığı konuşmada artık geleneksel hale gelmiş olan Noel yemeğinde yeniden birlikte olmanın mutluluk verici olduğunu belirterek, "Aramızdaki dayanışmayı, sevgiyi yitirmediğimizin en iyi örneği bu buluşmalar oluyor" dedi."Bu gece iki arkadaşımıza özel olarak hoş geldin demek istiyorum. Uzun zamandır aramızda göremediğimiz gazeteci ağabeyimiz Faruk Zabcı ile artık Türkiye'ye dönse de hep özlediğimiz arkadaşımız Mustafa K. Erdemol hoş geldiler" diyen Güneş konuşmasını, "Nice Noel yemeklerinde buluşma dileğiyle" sözleriyle bitirdi.

Bu proje; yalnızca ihale yoluyla birilerini zenginleştirecek, ihale üzerinden biri ya da birilerinin alacağı komisyonlar nedeniyle bir rant projesi olmaktan öte bir projedir.

Bu proje; Arap Emirliklerinin diktatör yönetimlerine özenen bir kafanın ve yönetim özleminin ötesinde bir projedir.

Kanal İstanbul'la doğal yaşamın katledilmesi, bitki ve canlı yaşamına ölümcül bir darbe vurulması, İstanbul’un su kaynaklarının en önemli bölümünün neredeyse yok edilecek olması söz konusu.

Bu projeyle, zaten bilinçli bir biçimde yok edilme noktasına getirilen Türkiye tarımının önemli ayaklarından birisi olan Trakya'nın bitirilmesi söz konusudur.

Projenin 100 milyar TL'yi aşacak olan maliyetinin ise, zaten derin krizde olan ülke ekonomisini felakete sürükleyeceği, açlık ve yoksulluk sınırında yaşam savaşı veren milyonlarca emeğiyle geçinen insanımızın sırtına yeni ve taşınamaz yükler getireceği apaçık ortadadır.

Yeni beton yığınıyla o bölgeye taşınacak olan 1,5-2 milyon nüfusun yaratacağı trafik yoğunluğuyla İstanbul trafiğinin iyice içinden çıkılamaz bir noktaya gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

20 bin kamyonla taşınacak olan milyarlarca metreküp hafriyatın çevre ve trafik açısından getireceği sorunlar devasa olacaktır.

Ama asıl önemlisi; Kanal İstanbul Projesi, ABD’nin Montrö nedeniyle dilediği gibi çıkamadığı Karadeniz'e rahatça savaş gemilerini çıkarabilmek için dayattığı bir projedir.

Böylelikle ABD, Rusya’nın at oynattığı bir alanda karşısına dikilmek ve onunla bilek güreşi yapabilecek bir noktaya gelebilmek özlemini giderebilecektir.

Bu da Karadeniz'in son derece tehlikeli bir biçimde ısınabileceği anlamına gelmektedir.

Bu iki dev gücün bilek güreşini daha da ileri noktalara taşıması bölge ülkeleri açısından çok vahim sonuçlar doğurabilecektir.

Unutmamak gerekir ki; filler tepinirken olan çimenlere olur...

KANAL İSTANBUL (1)

İstanbul üzerinde askeri siyasi ekonomik rantsal ekolojik çevre turizm konularında hem içerden hem dış kaynaklı oyunlar oynanıyor. Yazık olacak…

İktidar sıkışınca kriz hat safhaya çıkınca halkın dikkatini başka yönlere çekerek durumu idare etmeye çalışıyor. Krizin büyüklüğüne göre gündemi belirliyor.

Kriz büyükse dış konularda İsrail düşmanlığını iç konularda kanal İstanbul’u tartıştırıyor.

Belli ki hükümetin İstanbul halkının yararına bir planlaması yok. İpin ucu kaçmış durumda. Ranta dayalı yağmalama düzeni hâkim.

İBB’yi çalışamaz hale getirip yetkilerini elinden alıp işlevsiz hale getirmeye çalışıyorlar. Para kredi konusunda bize güvenmeyin başınızın çaresine bakın diyorlar. Diğer taraftan belediye personel alımını biz belirleyeceğiz diyorlar. Tabi ki olan İstanbul halkına olacak.

Aslında hükümet kendi ayağına kurşun sıkıyor. İstanbul halkı bu gelişmeleri dikkatli takip ediyor. Oysaki İBB ye yardımcı olmaya çalışsaydı İstanbul halkını cezalandırmasaydı puan toplar takdir görürdü.

Ankara ve İstanbul’daki başta imar suçları önümüzdeki dönemde Ak partinin başını hayli ağrıtacak. Sözün özü yerel seçimle iktidar oldular. Yerel seçimle gidecekler.

İstanbul’un şuan nüfusu 16 milyon bu sayı gittikçe artıyor. Ranta yağmalamaya yönelik anlayış İstanbul’u çok büyük bir felakete götürüyor. Devasa sorunlar karşısında çözümsüzlük noktasına çoktan geldik geçtik bile.

Ne olacak bu İstanbul’un hali? İstanbul büyümeli mi, yerinde mi saymalı geleceği nasıl olmalı hedefleri ne olmalı. Sorunlar ortada peki çözüm nasıl olmalı?

Gelecekteki İstanbul tarihin turizmin sporun başkenti olmalıdır. Yeni cazibe merkezleri yaratılmalıdır. Örneğin 5 milyonluk Kırklareli, Edirne vb. İstanbul’daki fabrika ve sanayi işletmeleri buralara taşınmalı. Yeni cazibe merkezleri asla deprem riski olan yerlere yapılmamalıdır.

Bu durum İstanbul’a göçü frenleyecek insanları yeni yerleşim yerlerine yönlendirecektir. İstanbul asla büyütülmemelidir. 40 sene sonra İstanbul’un nüfusu 60 milyon olacaktır. İstanbul’u bu rakamı asla taşıyamaz. Hedef İstanbul’u küçültmek olmalıdır. 

Bugün var olan su kaynaklarını rant uğruna yok etmek yeni imar alanları yaratmak ormanlarını yok etmek ekolojik dengesini bozmak gelecekte felaket olmaz mı? 6.5 şiddetindeki ve üzerindeki bir depremde milyonlarca insanın ölümüne sebep olmak davetiye çıkarmak düşünmesi bile facia.

Melen barajında ciddi problem var. Gövdesi çatlamış baraj su tutmuyor. İstanbul yağışta almazsa ciddi su sıkıntısı yaşayacak gelecek yıllarda. Melen barajının su tutmamasının suçlusu kim. Kamuoyunun neden gündeminde değil. Suçlular ve bunu yapanlar hakkında neden işlem yapılmıyor. Hani İstanbul’un 2050 ye kadar su sorunu olmayacaktı.

Bir acı gerçekte mevcut İstanbul’daki barajların ömrünü tamamlaması. Ömerli’den Terkos’a, Alibeyköy’den Çekmece’ye barajların dibinde korozyon tabakası oluşmuş suyla toprağın teması kesildiğinden dolayı zehir üretmektedir. Denizden su basarsan olacağı budur. Elmalı barajı devre dışı. Sazlıdere barajını da Kanal İstanbul için imha et. Yandı gülüm keten helva. 

Peki, bu sorunların sebebi yeni başkan İmamoğlu'mu geçmişte yönetenler mi?

Bu şehrin geleceği kurban ediliyor. Gelecek nesiller Istanbul'u yönetenlere bu kararı alanlara aferin demeyecekler bu kesin.

Gelecek yazımda Kanal İstanbul’u basında tartışılmayan yönlerini yazacağım.

Hoşça dostça kalın.

STATÜKOCU KONGRE

Kongreler ve kurultaylar kronolojisinde yerel süreç tamamlandı. Sonuç statüko korundu…

Siyasal ömrünce doğru siyaset yapanlar da, diğerleri de toptan kaybetti. Bir kayıp kongre daha. Etiket siyaseti yapanlar da iki yıllık eforu bir ayda sarf ettiler. Şimdi bolca dinlenirler. Gözden kaybolurlar. Despotik diyet zamanı ise bir bir ortaya çıkarlar.

Yine yıpranmış örgüt eleştirisi ve kısır çatışmalar kongreye taşındı. Otantik paylaşımlarla facebook siyaseti, gerçek siyasetin önünde seyretti. İdeoloji ve disiplin, kimlik bunalımı ve kabileci siyasiler yüzünden iyice unutuldu. Hipnotik ve mistik tertipler ile iç siyasete yön verildi. Evrensel değerlerden bir adım daha uzaklaşıldı.

Bu siyasal boyut, beklenen eylemlilik ve siyasal patlamayı gerçekleştirmekten çok uzaktı. Ezber bozan bir itiraz ortaya koymaları mucize, hangi kurguya çanak tutacakları ise besbelliydi. Çünkü dünyayı algılama da yoğun eksiklikleri bulunan bir düzenek oluşturuldu. Umut, evrim, değişim, devrim laflarda kaldı. Yenilenmeyi gerçekleştiremeyecek kalıtsal hastalık hâkim kılındı.

Kongreler ve kurultaylar kronolojisine, kronik bir hasar daha kaydedildi. Kongrenin merkezine bir çatışma ve ucuz rekabet yerleştirildi. Çöküş odaklı kapışmalar, otoriteyi benimseyen kurgucu yapıyı yeniden kurdu.

Öylesine gerçekleşen, statükoculuğu bariz kongrede, blokçu atraksiyon tutku ve yetki arasına sıkıştı. Yanlı ve muğlak bilgiçlik vazgeçilmez hatalar yaptı. Komplesi hataların büyüsüne kapıldı. Atışma yayıldı. Ve motivasyon düştü, bloklar çözüldü.
                                                       
Yani aradan sıyrılma senaryosu tuttu. Kongre cambazlığı mevcuda isyanı bir kez daha bir güzel uyuttu. Çağdaş politika koşullanmasının önü kesildi. Tekelci bir zihniyet oluştu ve tepkici çoğunluk politik güce dönüşemedi.

Gerçi ömrü doğru siyaset yapmak doğrultusunda geçenler bu sonu en baştan gördü. Bildi ve uyardı. Ancak baştan savıcı hâkim algı, geri adım atmadı. Yanlışta ısrar etti. Destek için gerekli sempatik imaj ve güven bir türlü kurulamadı. Kongreye rasyonel bir içerik de sunamadı. Diğer yandan içi boş zıddına siyaset, bahisçi yığılma odaklı karşıtlık akılcı aktarım sağlayamadı.

Ve provokatif kongrecilik hem kazandı, hem de kaybetti…

Kurultaylara dönük kongreler kronolojisine, elbirliğiyle bu siyasal travma ve yaygaracı kongre eklendi. Zamanında istikrarsızlığı perçinleyen gelenekçi siyaset anlayışının da işi bitti. Ve güç zehirlenmesinin devamına karar verildi. Meşhur kongre kılavuzluğu da siyasi mezarlık oldu.

Kongreler ve kurultaylar takvimine ilişkin yerel tahmin tuttu.  Tahlili tek cümle; siyasi üslup ve kongre fenomenliği dip yaptı…

Yerelde kifayeti kongre, kifayeti siyaset, kifayeti parti içi demokrasi. Sırada statükoyu tescillememesi beklentisiyle gidilecek İl Kongresi var…

GAF

Bu kadar derde müptela edip, acıyı miras bırakanlar neyle büyür, gaf ve yanılgılarla. Dünyanın en zor işi, bilinçaltındaki yanılgıyı doğruya çevirebilmektir. Yapılan gaflardan dönmek ise imkânsızdır. Ancak çok kolay halledilir bir toplum olduk son yıllarda…

Kongreler süreci yaşıyor CHP. Daha delege seçimleri sırasında umarım yanılırım diyerek, sosyal medyada şu anekdotu aktarmıştım. Şimdi makaleme alıyorum:

“Rahmetli İsmet İnönü bir genel seçim öncesi, Diyarbakır meydanında halka seslenirken derki:

- Güneydoğuda toprak reformu yapacağım, oylarınızı ona göre kullanın…

Seçimler biter bir süre sonra tekrar Diyarbakır’a geldiğinde hatırlatırlar;

- Paşam seçim öncesi toprak reformu yapacağınızı söylemiştiniz.

- İnönü: Evet dedim ama siz yine toprak ağalarını seçtiniz, demek ki toprak reformunu istemiyorsunuz.

Evet, Kongre süreci işlemeye başladı. CHP kurultaya gidiyor. Umarım bu süreçte yine delege ağaları seçilmez…”

Zaten iş yaşamında ve siyasette hiçbir şey gizli kapaklı kalmaz. Birkaç ilçe sonucuna bakıldığında her şey anlaşılıyor. Sanki bu anekdot yine geçerli. CHP üyelerinin büyük bir bölümü su kaçağı gibidir, boşa akarlar. Delegeler enerjilerini parti içi tartışmalarla geçirirler. Ve CHP bir türlü düzelmeyince de, Türkiye düzelmez.

Oysa nefret ve cehaleti, sevgi ve bilgi yener. Kesinlikle yener…
Ancak, bir zaman önce başka bir konuda dediğimiz gibi; “Akıl söylenen kurallar dizgesinin dışına çıkmayarak, aforoz edilmenin önüne geçer. İnancın metalaşıp ticarileştirilmesine, iktidarın ele geçirilmesi için siyasallaşmasında bir mahsur görülmez.
Egemenlik, akıl numaralarının resetlenip güncellenmesiyle, komplo teorileriyle beslenip toplumu birbirine kırdırıp, sisteme entegresiyle devamlılık arz eder…”
Tam da dediklerimiz gerçekleşiyor…
Diğer yandan gaf ve yanılgılar unutuldukça devamlı laf. Devamlı gaf. Hikâye şu;
Bizim Bebe Ruhi mikrofona yetişmeyen boyuyla, kürsüden konuşuyor. Devlet büyüğünün yağcısı da karşısında oturuyor:

Ruhi: Devlet büyüğümüz göreve geldiğinden beri bir sürü insana iş verdi. Karşımda oturan yağcı abimiz şahittir.

Yağcı abimiz: (Oturduğu yerden) aynen katılıyorum Ruhicim.

Ruhi: Devlet büyüğümüz birçok okul yurt kreş yaptı, yağcı abimiz şahittir.

Yağcı abimiz: Aynen katılıyorum Ruhicim.

Ruhi: Yol yaptı, yolunu yaptı servis yaptı yağcı abimiz şahittir.

Yağcı abimiz: Aynen katılıyorum.

Ruhi: (Kızarak) bu yağcı abimiz yalaka, hırsız, rüşvetçidir.

Yağcı abimiz: (Hızını alamaz-yüksek sesle) aynen katılıyorum Ruhicim.
Faşizmin dışı yaklaştıkça, içi yaşandıkça öğrenilir. İşte o günlerdeyiz. Dost dostun aynasıdır. Dostluğu unuttuk. Sorgulayan dürüst toplum isteyen değil vurdumduymaz insanlar olduk.
Açıkçası Bu kadar derde karşın hala  laf ve gaf tuzağındayız…

                                                                                                                                      
Faşizmin dışını yaklaştıkça, içini yaşadıkça yaklaştıkça, içini yaşadıkça görürsün.
Faşizmin dışını yaklaştıkça, içini yaşadıkça görürsün.












CHP ESENLER BAŞKANINI SEÇTİ…
Esenler K. Topbaş Kültür Merkezi’nde yapılan CHP Esenler ilçe kongresinde iki aday yarıştı.Mevcut başkan Bülent Ütebay ve eski ilçe başkanı Cemal Kaya’nın yarıştığı kongrede Bülent Ütebay yeniden başkan seçildi…
CHP Esenler İlçe Başkanlığı yarışında, Cemal Kaya: 162, Bülent Ütebay: 187 oy aldı.
Ve Bülent Ütebay bir kez daha CHP Esenler İlçe Başkanı oldu.

KONGRE UMUDU

Tekrardan iktidar için veya tekrarı engellemek ve iktidarı almak için yaklaşık bir ay kıyasıya köşeler tutuldu. Günler boyu söylevler atıldı. Kafa kol ilişkiler kuruldu. İster istemez bir inanç belirdi…

Ortak inancın tarafları kaybetme endişesi ile yüzleştiler gün ve gün. Ve kazanma arzusuyla da rahatladılar. Sonra belki de on birde bir, ilk kez, çirkin laf atmalar, atıflar ve atışmalar havada uçuştu.

Hem de düğün salonlarından kurtulan bir kongrede,  adı Kültür Merkezi olan da…

Ne yazık ki Kültür Merkezi’nde taraflar sakınmadan bel altı aşağı vurdu. Yakışmadı. Delegeler şaştı. Kongre havası bozuldu. Ve günler geceler boyu sürdürülen sıkı çalışmalar ne yazık ki siyasi olgunlaşma düzeyine erişemedi. Meyvesini veremedi.

Kongreye gelenlerin izlediği bu kötü resital ve anında değişen hava tercihleri an ve an etkiledi. Değiştirdi. Zaten kimin hesabına çalıştığı hiç belli olmayan, isteklerini sabırsız ve tehditkâr, çok yanlış bir içerikle açığa vuranlar sonucu etkiledi. Karaborsa kuyruğundaymışçasına oyu at kurtul aceleciliği seçimi damgaladı.

İşin aslı el birliğiyle oluşturulan bu güven ve güvensizlik atmosferinde pek de güvenoyu alması mümkün görünmeyen, aynı resmin tekrar duvara asılması sağlandı.

Sağlandı çünkü azımsanan mevcuda karşı, ayrıntılı rapor, öğreti içeren açıklamalar, anlaşılır hesap sorgusu, derin huzur, sınırsız serbesti, hür irade ve özgürlük sunumu hiç yoktu. Hele öfke kontrolü hiç yoktu. Daha en başta çoğunluğu elde etmiş havasında kimseye danışmayan, sormayan, uyarılara aldırmayan ben bilirim afrası tafrası kutsal kongresel arenaya hâkim olur sanıldı. Küçük çapta doğan kriz bile iyi yönetilemedi.

Ne yazık ki, bir cendereye sıkıştırılmış olsa da umudun merkezi kongre ve dokunulmazlık simgesi kürsü ziyan edildi…

Umut başka baharlara kaldı. Elbette bir taraf kaybetti diğer taraf kazandı. İşin özünde bu var. Ancak geleceğe taşınabilecek demokratik kongre umudu el birliği ile yok edildi…

Sanki tarikat mantığı da çöktü, mevcut iktidara karşı adı sanı meşhur ekip te tel tel çözüldü. Çözülecek ve çözülmesi gerekli sorunlar ise yine yarınlara kaldı. Doğrusu yine belirsizliğe havale edildi.  İş Allah'a kaldı.

Bir açıdan da bu kongre, verilen siyasal vaazların geçersizliğini kanıtladı. İman ve güven arasına sıkıştırılan tek renkli veya çok renkli seçiciler, konuşmalara hiç bakmadı bile. Aldırmadılar dinlemediler. Kavgalaşmalara ise can siperane taraf oldular. Sadece fedakâr fedai pozunda laf dinlediler, gizli görevlerini bir güzel yerine getirdiler.

Sakin sessiz, ağırbaşlı sade sol kitle ve o kitlenin mücadele aşkı ve kitlesel kavramsal birlik manzarası elbirliğiyle bir tarafa atıldı. Bitmeyen ve bitmeyecek kavganın fitili bir daha ateşlendi. Artık bundan sonra bu yangın sönmez. Dikiş tutmaz. Fırça darbeleri yetmez. Yama tutmaz.

Çünkü dünyanın tüm doruklarına hâkimmiş algısı yeni dönemde, makamlara daha da yerleşir…

Diğer yandan ahkamcı kesim, özen ve dikkate davet edildiğinde kızıp bozaran tayfa, tüccar terziye boyunun ölçüsünü aldırdı. Bu ucuz tarife siyasetçilerinin işin sonuna gelip gelmediklerini ise süreç belirleyecek.

Ne yazık ki olan denizin bittiğini çoktan gören, yalnızlaştırılan siyaset yolcularına oldu...

Yalnızlaştırma sebebi görülen, her sıkışmada ileri sürülen o yaldızlı zincirin halkaları da tek tek kırıldı. Burnundan konuşanlar batış işaretini çaktılar. Geciken plaketleri gönül rızasıyla aldılar. Gerçi hırçınlık ve hakaret çıtasını birlikte yükselten bir teatral gösteriyi sunanlar ve oh olsun izleyicileri yine öz eleştiri yapmazlar. Bu pinokyol burunlu tarafgirlik yine değişmez.

Değil mi ki, bunlar her halta zafer diye sevinirler. Yarış diye öykünürler…

Çünkü kaleye çıkamayanlar, vadilere yerleşir ve vedaları çabuklaşır. Ne yazık ki vaatleri bitmez tükenmez. Seçkin savaşçılıkları ise hiç işe yaramaz. Yaramaz çünkü kurgulanan bir aylık senfoni, bir saat içinde çöktü. Yeni seçkinler grubunu çok rahat ortaya çıkardılar. Özgül ağırlığı belli kabiliyetlerin bir daha seçilmesini sağladılar...

Peki, bu iktidar ve intihar kavgasında, zihin ve düşün toparlanması gerçekleşti mi, hayır. İleride gerçekleşir mi hayır. Umut hayır…

Hayır, çünkü bu kongreyle birlikte yine aynı kuşkular, kırılmalar, alınganlıklar, kırgınlıklar, düşmanlıklar ötekiler berikiler, asılsız bilgiler bir güzel tescillendi. Bir kongre daha umudu yedi bitirdi.

Bundan sonra bu tip kongrelerle umuda yolculuğun başlatılamayacağı da bir güzel netleşti mi. Mi acaba?
KONGRE BİRLEŞİMİ…

Kürsü kullananların ve kürsüye çıkacakların birbirine benzer söylemlerine ilişkin baştan tek cümlelik bir yanıt verilirse şu olur; O işler hiç de sizin dediğiniz gibi değil ve asla söylediğiniz gibi de olmaz.

Olmaz çünkü herkesçe biliniyor ki; “Yukarıdan aşağıya kurgulanan bir yarış asla demokratik bir yarış değildir. Ancak aşağıdan yukarıya gerçekleşen yarış demokrasi gereğidir ve demokratiktir. Hatta demokratik devrimdir…”

Öyle demokrasi havarisi kesilmek yerine yıllar yılı yapılan kongrelerde ve bu kongre aşamasında hangi değerlerin referans alındığını vurgulamak gerek. Ayrıca kâşif olmaya da hiç gerek yok. Çünkü yıllarca her şey gözlerin önünde cereyan etti. Hemen hepsi birlikte yaşananlar.

On yıllardır izlenen hep aynı biçim siyaset. Baştan kilitlenmiş, bağlanmış kitle, kaygan zeminli politik arena ve tek hedef kazanma arzusu. Ve de salt kazanma doğrultusunda sembolize ve minimalize edilen ortak değerler.

Geleceğe dönük teorik tartışmalar yerine kısır pratik eleştirileri, eylem ve mücadele pratiği yerine tekrarlanan slogansı yaklaşımlar. Hedefsiz yönelim ve yönetim taktikleri. Sıradan soyut tanımlamalar. Reel gerçekler yerine soyut rakamlar. Rakamlar üzerinden tanımlanması kolay, realize edilmesi zor siyadal içerikler.

Varsa yoksa incelikli duyarlıklar üzerinden kaba saba hesaplaşmalar. Ne program, ne tüzük ne de proje. Vazgeçilmez ilkeler, temel ideoloji ve yaratıcı teorilerin uzağında, mevcut projeksiyona acayip anlam yüklemeler. Tutmayan hedefler üzerinden demlenip, çıkıp yeniden umut vaat etmeler.

Yani talep ve özlemleri bir kez daha geleceğe bırakmalar...

Kongrenin özü, siyaset yapma işinin aslı, yine her türlü yapmacık tipe bürünebilenlere, mevcudu benimsemişlere ve anında farklı bir kimliğe, lafta gelişmeye dönük bir karaktere dönüşenlere kalmış. Ve onlardan çözüm beklentisi de yine delegelere bırakılmış…

Oysa yazılan senaryo hep ayni. Sahnelenen peşi sıra hep benzer senaryolar. Yıllar içinde gerçekleşen olağan kongrelerin on birinin, onunda bizzat bulunmuş bir delege ve süreci birebir takip etmiş partili saptaması maalesef bu. Gittikçe alışkanlık yaratan bu durum, öyle yanlı tutumlarla hafifletilmeye çalışılacak ve taraf olunup geçiştirilecek bir durum değil.

Her defasında yaşanan veya yaşatılan, kongre öncesi ve sonrasıyla, dar kadro zihniyeti ile gruplaşmalar. Ayrıca hücresel bölünmeler ve dağınıklık. Benzer formda sergilenen zafer getiren zaaflar. Nedensiz ayrışma ve gereksiz aykırılaşmalar.

Bu bağımlı siyaset atmosferinde kısmen bağımsız kalanların, adaletli değerlendirmelerine, doğru algılama, nitelikli anlamlandırmalarına, yarınlara umut yüklemelerine ise kayıtsızlık, aldırmazlık ve kibir taslama...

Peşine daha da artan uyumsuzluk. Ortak yönelimde ve eylemde buluşma eksikliği. Çok parçalı yapıların, üstünlük kurmak için birlik olma gerçekliğinden tamamen kopması. Siyasi mücadelenin yükseltilmesi ve halk yığınlarının mücadeleye katılması yönünde teorik fikir eksikliği. Doğal taban ile siyasal ortaklığı hiç kuramayış. Bu siyasi kuraklıkta, kolektif çalışma pratiğinden de nedensiz kaçınmalar.
Ve bilinen beklenen son. Aidiyet zayıflaması. Yılgınlık. Yorgunluk. Yıpranmışlık. Ve hezimet…

Hep ayni ve benzer sonuç. Çünkü “İdeolojik birliktelik kuramayanların, ortak siyasi işler üretmesi tesadüftür ve tamamen şansa bağlıdır. Ortak pratik içinde olmak, ideolojik birliktelikten geçer." Asıl sorun bu.

Yerelde genelde grafik tutmayınca, beklenen başarı gelmeyince, aktüel talepler ve üst akıl talimatlarıyla yine benzer sonuçları almaya dönük format. Her zaman o meşhur hâkim düşünce çerçevesinde geliştirilen belli belirsiz formül.

Çok bilinmeyenli siyasal denklemin bilinenleri, geçmişi inatla reddeden, benzer ifadeleri yan yana koyarak, bilindik rakamları alt alta toplayarak, asla kendinde suç bulmayan, fikri sabitler, taktik kurnazlıklar peşinde koşanlar. Mevcut model dışına asla çıkamayanlar.

Asla bu hak edilmeyen, asla kabul edilemez aşamaya gelene dek mutlak değişimci tavır ortaya koyamayanlar. Yoğun delege katılımlı seçimli kurullarda kaybı veya kazanımı tercih tiplerine bağlayanlar. Aynı eksenden olup aradaki nüansı savunanlar…

İşte bunlar ile varılacak son daima bu son olur. Resmen hedeften sapma. Yerelde ve genelde yarıştan kopuş.

Bumerang gibi. Ve yine aynı koşullanmayla, aynı siyaseti netleştiren yapıya zorunlu kılınma. Doğrulardan kaçış.

Ve dönem gelişmelerine epey uzak, soyut ikilemler ve bildik kişilerle toplumdan kopuk, siyaset. Yaşanan onca enteresan yenilgiye rağmen, yok oluş sürecini sil baştan devam ettirmeyi aktif siyasetten sayma.

Yani siyasi otorite kurmak ve sadece içeride egemen olmak üzerine bir örgütlenme. En acısı da geçmiş dönemlere kıyasla daha keskin ve katı gruplaşma. Böylece yanlışa direnme ve dayanışma eğilimini kısıtlayan, devrimci ruhu da yok eden siyasi barikat kurmalar. Açık gizli yol kapatmalar.

Diğer yandan mevcuda tepkisizliği makamla, mevkileştirmeyle sağlama alma. Benzer çatışmaları da bu merkezde halletme.

Yani tek istek, sadece parti içi iktidar olmaya dönük bir hava yaratmak. Ve havasından geçilmeyenlerin dizayn ettiği sonu bilindik bir kongreyi daha yaşatmak.
Ve lafta demokrasi arenası bu kongrede bunca olumsuz somut veri ve istatistiksel gerçeklik varken, mevcut işleyişi ve yönetsel mekanizmayı yenileme iddiaları. Ne denir, açıkça hayalcilik.

KONGRE İKİLEMİ…

Herkes her şey bir yana, açıkça ve gerçekten alttan yukarı bir siyasi üslup ve politik çizgi sorunu yaşanıyor. Ve saklı hedefe ulaşmak için, her yol, her araç sakınmadan kullanılıyor. Bu usul moda olmuş bir kere. O yüzden sadece içe açık, dışa tamamen kapalı ve tutarsız bir modelde hala ısrar ediliyor. Bu modelin geneli kapsamadığı, kapsayamayacağı çok belliyken, hala aynı katı prensipler doğrultusunda sürecin tek hâkimi bizleriz fenomenliği sürdürülüyor.

Süre gelen bol atışma ve boş çatışma temelinde eşitsiz ve dengesiz, sürekli krize açık politik paralellikler inşa ediliyor...

Nedendir bilinmez, bilinse de işe gelmez, elde muazzam bir örgütsel dinamik bulunmasına rağmen, merkezi otoritenin kontrolü dışında bağımsız siyasi bir üslup, yeni ve çağdaş politik bir usul geliştirilmiyor. Değişmez kadermişçesine ard arda kırılmalar yaşayan mevcut politik statü terk edilemiyor. Ciddi başarısızlığa rağmen, özel ve güzel komiteleşerek, sanki anlaşılmayacakmış gibi hatalı yanların, aleni eksikliklerin üstü kapatılıyor.

On yıllardır bir türlü yakalanamamış başarı, belki bu kez yakalanabilir propagandasına girişiliyor. Bu çok kere deneyimlenmiş durum, ilginç bir şekilde görmezden gelinerek, bilinçaltına işlemiş atıl siyaset yapma üslubunun devamı destekleniyor.

Bu zikzaklı şartlı odaklanma ve mevcut siyasi çizginin her şey pahasına korunmasını, geniş halk yığınlarına anlatmak ve kavratmak ise mümkün değil.

Çünkü hangi siyasi duygunun, hangi eylemlilik ile birleştiğine bakan geniş yığınlara bu siyasi model artık inandırıcı gelmiyor...

Tüm bunları bile bile, bir avuç kitlenin ve çare arayan halkın, politik bilinci ile alay edercesine, ağır sorumlulukmuş gibi aynı siyasi yaklaşımları güncellemek asla doğru değil. Şematik bir tavırdan öteye gitmez. Başarı da getirmez.

Burada nedensellik eleştirilerine girmeden, mevcut mantığın yapısını ve sırlarla dolu ayrıntılarında bilindiğini ifade etmek gerekir…

Şimdi adaylar ve adaylar lehine konuşacaklar bu kesin ve değişmez kılınan formatı acaba hangi formüllerle savunacak? Günden güne dibe vuran bu yönetsel ağı ve benzer yeni bir kurgulamayı savunma noktasında bakalım nasıl bir mantık üretecekler. Elbette çok zor iş bu yapacakları iş. Asıl beklenti belli iken üslup, usul ve yöntem olarak bitmiş bu modeli yeni beklentiler çerçevesinde bakalım nereye oturtacaklar. Bakalım değişken algıları nasıl birleştirecekler...

Gerçi yön ve yol gösteren, akıl şaşırtan rehberleri çok ama onlarınki de gözü kara, şartlı, belli niyetli bir bakış açısı.

Onların bu buharlaşan yapıya, bunalıma nasıl katkı koyduklarını, kongresel sürece ilişkin her defasında nasıl taraf olarak bakış açısı saptırdıklarını ve derin yorumları kongre sonrası kendi mercasına ertelenmeli.

Belirleyici formda görünüp, her açıdan tıkanmış bu siyasi üslubun devamı, kısır politik çizginin kişisel çıkarlar doğrultusunda yeğlendiğine bir kez daha birlikte tanıklık edilecek. Değişim dönüşüm için gerekli adımı inatla atmayanların eleştirileri dinlenecek.

Ve özeleştiri de yapılmayacak. Bir nebze de olsa ben de sorumluyum denmeyecek. Üzerimize düşen sorumluluğu paylaşmak anlamında, tırmanışı süren bu gerileyişe karşı durmak gerçekleşmeyecek.

Gereğince karşı duramayanlar suçlu. Ben de suçluyum denilemeyecek.  Ancak; “Bir önceki kongrede ilçe başkanlığına aday oldum ama siz değerli delegeleri ki, bu gün çoğunluğu yine ayni delegeler, sizi ikna edemedim. Bağımsız bağlantısız, ekipsiz, grupsuz başkan adayı olarak, iddia ettiğimiz sola, sosyal demokrasiye yaraşır ve yakışır, yenilikçi siyaset yapma modelini size kabullendiremedim. Canınız sağolsun. Demek ki sizi başkanlığı kazanacak seviyede siyasi ütopyamıza dahil edemedim. Tekrar özür dilerim” diyen çıkabilir.
Kongre ikilemi...

KONGRE NE YAZIK Kİ...

Ne yazık ki bu kongre yine çaresizmişcesine yapısal bozukluğu devam ettirecek. Çünkü çözüm unsurları olarak görülenler bir takım siyasi güçlerce denetime tabi tutuluyor. Daha da keskinleşen, keskinleştirilen bir kutuplaşma ile örgütsel işlerlik yok ediliyor. Bu siyaset biçimi, parti içi kısmi başarı getirse de halk kesimlerinde ne yazık ki dayanışma hissi uyandırmıyor. Uyandırmayacak. Siyasal hiyerarşinin bağımsız bir karakter taşıyamayacağı, taşımadığı daha baştan belli.

Diğer yandan tabandan kopmuşluk, dirençli safları sıklaştıramayış, cesaretli kortejleri kuramayış, değişik siyaset üstü safhalar ve tablolar ileri sürülerek gizleniyor. İletişim eksikliği, halk kesimlerine yönelme zayıflığı, motive isteksizliği, etkin ve yoğun bir sol blok yaratamamak hep uçuk kaçık nedenlere bağlanıyor.

Ne yazık ki doğru tahliller, çarpıcı analizler hiç yapılmıyor. Sözde demokratik metodlarla, diktatöryal ve statükocu yönetiş tipine her zaman yol açılıyor. Zor bir hal, yeni siyaset yapma usul ve yöntemini savunanlar daima yalnızlaştırılıyor. Biçimsel yenilenme hep erteleniyor, rafa kaldırılıyor. Herkesi kendine bağımlı kılmak amaçlı girişimlerle çeteleler, listeler tutuluyor.

Ne yazık ki bir kısır döngü aygıtı, tuhaf siyasi formülasyonlarla demokrasi mücadelesini tırpanlıyor.

Ve sonuçta gelinen siyasi açmazda, yönetsel çıkmazda hiçbir dahli olmayanlar özeleştiri yapmak, özür dilemek zorunda kalıyor.

Oysa politika belirleme süreçlerinde, belirleyici güç olanlar hep bunlar. Ayni ekipsel mantalite. Süreçleri yönetecekleri bir bir belirleyenler de bir başkası değil. Ayni kutupsal birlik. Ama en nihayetinde memnun olmayanlar da onlar. Memnun gözükenler de, isyan edenler de, ağır eleştirilenler de hep bunlar.

Ama hiç özeleştiri yapmayanlar da bunlar. Asla evrensel sol değerlerle bağdaşmayan yitik bir modeli on yıllardır hayata geçirmeye çabalayanlar da bunlar.

Bunların bu hakları var mıdır yok mudur, yanıtı kongre sonrasına bırakılmalı. Kim kazanırsa kazansın gelecek dönem hesaplaşma dönemi olacak.
Çünkü akıllarda erimiş bir yönetim tarzı profiliyle hala parti içi iktidarın peşinde koşmak, topluma yabancılaşmış bir iradeyi ödüllendirmektir. Bu ödüllendirme nereye kadar gidecek, bir yere gitmez ama yarınlarda onu bol bol konuşulacak.

Eğrisi doğrusuyla hala benzer bir hiyerarşiyi işaret etmek, siyasi model istikrarsızlığının devamıdır. Ve yenilgiyi baştan kabulleniştir. Son söz , değerli delegelerin.

Son söz olarak, başarılı olmak, kitlesel başarıya ulaşmak öncü adımların, öncü siyasetçilerin işi. Başarı politik öncülüğün gereğidir. Eğer ortada yoğun problemler, yürek yakan mağduriyet ve yığınla tepkiler varsa politik güç olunamamış demektir. Bu dağınık veya atıl bloklaşmalarla organize edilememiş bir örgüt ve örgütün sahipsiz bırakılmışlığı var demektir. Baştan sona siyasal davranış ve yetki kullanım yetersizliği var demektir. Bunca travmaya rağmen hala yeniden yönetmeye çıkmak da yersiz ve sebepsiz demektir.
Çünkü tüzük-madde 5 "partililer toplum hayatının ve parti görevlerinin gerektirdiği yetenekleri kazanmak, partinin sorumluluk yerlerine, Parti'nin başarılı, bilgili ve yetenekli üyelerinin seçilmelerini sağlamak için sürekli çaba harcarlar.
Siyasal yaşamda erdemliliğe, üretkenliğe, yeteneğe ve emeğe uygun yükselmek esastır.
Partililer bu ilkelere uymakla, Parti yöneticileri de bu ilkeleri uygulamakla yükümlü ve sorumludurlar..." diyor.
İşte bu yükümlülük ve sorumluluk sahibi biri ne yazık ki, partili arkadaşlarına, değerli delege arkadaşlarına sesleniyor da gelin bir ilki birlikte başaralım diyemiyor.

Gelin bir ilki birlikte başaralım...
Formun Üstü

KAPILARI AÇMANIN BEDELİ

Biz ne yapacağız, bu güne kadar ne yaptıysak yine onu mu yapacağız. Hiç bir şey yapılmadığı için yine aynısı mı olacak. Konu karışık, anlatması, anlaması güç…
                                                                                                                                   
Evimize misafir geldiğinde öncelikle kaç kişi geleceğini tespit eder ona göre hazırlık yaparız. Öyle ya gelen misafiri bir yerlerde oturtacağız, ikramlarda bulunacağız gerekirse evimizde yatıracağız...
Misafir baş tacı, geleneklerimiz arasında en üst sırada yer alır…

Konu, Türkiye toprakları sınırları içerisine gelecek olan misafir olunca işin rengi değişir. Öncelikle gelenler misafir mi, yoksa kalıcı mı onun tespitini yapıp çeşitli önlemler alınmalı. Adı misafir mülteci olan göçün rengi değişmiş, iktidar tarafından vatandaşlık verilmiştir. Verilmiştir de ne olmuş denilebilir, işte zurnanın zırt dediği delik burası olmuştur, olmaya devam ediyordur, maalesef devam edecektir...
Hem de sorunlar katlanarak büyüyecektir…
Eğitim, sağlık, konut, ulaşım, işsizlik, su, elektrik, beslenme konularında toplumumuz etkilenmiştir, ahlaki çöküş maalesef yaşanmıştır. Din kavramı zaten kendi içimizde dönüşüme uğramışken daha da çöküşe uğramıştır. Kısacası bu kadar yoğun göçün olması dahası, gelen misafirlerin kalıcı olması, üstüne üstlük kendi evin gibi davran denilmesi durumu çok vahim hale getirmiştir.

Buraya kadar ki yazdıklarım başımıza gelenlerdi. Peki yeni geliyor olan elli bin mülteci için ne yapacağız, öncesi için önlem alınmamış ise bundan sonrası için ne olacak. Bu soruları gerekli mercilere sormak gerekmez mi tabiiki gerekir ve paşa paşa cevap vermeleri beklenir...

Bu göçlerin getirileri ve götürülerini düşünmeye dahi korkuyorum çünkü gelen misafir sayısı çok ve durum odur ki kalıcıdır. Kültür seviyeleri çok zayıf olduğu için ahlaki çöküş devam edecek mi cevap tabii ki evet, sosyal ve ekonomik anlamdaki çöküş daha da büyüyecek mi, kaçınılmaz, kesinlikle. Buraya kadar olan bizim olumsuz anlamda etkilendiğimiz bölümdü.

Şimdi gelenlerin Suriyeli ya da başka orta doğu ülkesinden oldukları değil de ,insan olduklarını düşünürsek orası çok daha vahim ve içler acısı. Hiç günahı olmayan çocuklar, onlar sadece evlerinden, varsa iki parça oyuncaklarından ayrılıyorlar, onların dünyası ev, aile ve oyuncaktan ibaret. Ya eğitim yaşı gelmiş olanlar ya da eğitimleri yarım kalmış çocuklar. Empati yapmaya kalkarsak hepsini kucaklamak isteriz. İki ucu düşündürücü değnek. Yetişkin kadın ve erkekler onlarında bizlere faydası olmadığı üstüne üstlük zararlarını deneyimleyerek yaşadık. Kısacası sorunların büyüyerek  devam edeceği kaçınılmaz.

Mevcut iktidarın yaptıkları yapacaklarının teminatıdır deyip bitirmek lazım. Artık yazacak çok da şey kalmamıştır.

Kapılar tekrar açılmış, bize kalan beklemektir…