20 Ekim 2018 Cumartesi

PASTÖR AŞISI...

PASTÖR AŞISI...
Ne acayip bir memleket şu memleket. Zamanında kuduza açtığı savaşla adını bilim tarihine yazdıran asırlık Pasteur'ün adını bile unutturdu, bu pastör...
Öyle ki birinci Pastör kuduz mikrobunu da aşısını da bularak bilim yolunu ışıklandırmış, sayısız bilim yolcusu da onun yolundan gitmiştir. Şarbon mikrobu ve aşısı da Pastör'ün listesine eklenebilir. Yani bir çok mikrobu ve aşısını bulmakla bilim tarihinde haklı yerini almıştır. Hatta yüzyıl başlarında İstanbul'a bile gelmiş, bir zamanlar bir kolera salgınının önlenmesinde aktif rol oynamıştır. Ancak bugün arama motorlarına Pastör girince şu garip memlekette içeri tıkılan papaz Burunson da monitörlere düşüyor. Burun farkıyla bir yarış sürüyor sanal alemde. Pek yakışık almayacak ama durum bu. Yani iki aşıcının değişik açılardan fotoğrafları yan yana görsellenebiliyor.
Artık bu ikinci pastörü kimse unutmayacak demektir. Bu memleket sayesinde. Pastör burunları sızlayarak bu memleket erkanına ne kadar dua etse azdır...
Bu protestan pastör orta boy elçi pozisyonundan Usa evangelistlerinin en tanıdığı önder konumuna erişti bir anda. Bu millet eriştirdi...
Protestatör pastör sessizliğe gark olmuş şu fakir memlekette, testlerini yaptı masterini tamamladı. Ve geçer notu aldı, gitti. Dövizin ani yükselmesinin baş mimarı olarak. Milletin önüne taksitle kuyular kazılmasında maskot olarak. Piyasaları da büyük durgunluğa iterek. Pastör resmi tezini böyle yazdı. Tezinde de bu bereketli toprakların koruyucu ve manevi değerlerini bizzat uyguladı. Vurguladı. Şimdi geleneksel sistemciler dünyanın sembol kapılarının kapandığı bu sürece şükretmeyi öğrenecekler. Aşırı aşıyı diğer pastörlerden. Aşılanarak...
Zaten pastörize süt ve süt tozu alışkanlığı kazandırıldığı günden beri bu milletin saflığı, masumiyeti, mazlumiyeti, iyi kalpliliği, duygusal bağlılığı ve güce bağımlılığı hiç tükenmedi gitti. Arttıkça arttı.
Artış hızıyla mistizmin büyüleyici ve gizemli dünyasına girerek hep aldandı. Hapsoldukça aldatıldı. Değişik faktörlere göz yumdu. Son kertede pastörlere bile aldandı.
Köken ve etimolojik incelemesi bir yana pastör Burunson son tahlilde tüm amatör çobanlara da pastoral esin kaynağı oldu.
Bundan böyle üç beş yıl kolejlerde ruhani boyutlu eğitim olan her elçisel kilise çobanı Burunson dan güç alarak yeni krizler yaratabilir. Dünyanın dört bir yanında sürülere eğilebilir. Zaten bu klişe kiliseciler şu memleketin en ciddi probleminin aslında her şeyi pastörlerden beklemek olduğunu belirlemişler. Bekleyen dervişler diyarı yani. Bunu da bir şekilde çözüme kavuşturmuşlar. Darda kalmış milleti İsacı yapmak. Aşılamak. Aşının tutmasını sağlamak. Yaparken memleket batmış umurlarında değil. Dertleri İsa da, İslam da değil. Belki de gayeleri büyük efendiler adına toptan, madden manen memleket batırmak.
Buradan popüler politikacılara ve karikatür yöneticilere duyurulur; zor günlerde akla zarar aşı şırıngalayanlar hortlar.
Pastörlerin de tek derdi vardır; kaleyi içten fethetmek.

TAŞLARIN SULTANI

TAŞLARIN SULTANI

Şu garip memlekette casus sanılan rahip efendi aklandı. Aklama peşine hemen apar topar Usa'ya uzandı. Artık dip dalgalanmalı bozulan ekonomi nefeslenmeye başlar. Altın başta olmak üzere, tüm döviz türleri de düşer. Düşmeyeceği belli ama milletin yarısında beklenti bu yönde. İllet bir algı şoklaması. Hal böyle olunca yatırım nerelere yapılmalı, birikimler nasıl değerlendirilmeli sorusu değer kazanıyor. Değilmi ki rahip efendi, efendi Turump ile buluştu ve reyisi yerden göğe övdü, döviz yükselmez artık. Yani bu saatten sonra başka maraza çıkarılmaz ise minik adımlarla iki ileri bir geri seyreder. Mehteran vaziyetleri. Böylece dolar arada tezgahlanabilir spekülasyonlara rağmen çok kazandırmaz. Altın ise milletin sigortası. Altın yastık altı. Garanti. O zaman değerli taşların sırrına ermek lazım. Değerli taşların sultanına varmak...
Yani şu kalburüstü millet rahip sonrası mücevher dünyasına açılmalıdır izlenimi yaygın. Layıktır da. Bundan böyle birikim sağlama rahip öncesi ve sonrası diye şekillenecek sanki. O yüzden gün mücevher taşları dünyasına yabancı kalmamak günü.
Kim ne derse desin taşların sultanı 'inci'dir. Mucizevi bir mücevherdir inci. Canlı üretimdir. Dört beş bin yıllık kültür deryasıdır. Köklü aile büyükleri mirasıdır. En bol bulunur ve değerli taştan sayılır. Ancak yapaydır onlar. Doğal inciler pek nadirdir. Zaten çevre kirliliği, aşırı av ve zehri bol sanayileşme doğal inci neslini de tüketmek üzeredir.
Taşların sultanına nedimeler yaraşır. Onlarda sırasıyla incinin paçalarına tutunurlar. Bakan gözleri tutuştururlar...
Nedimelerden 'tanzanit' Kilimanjaro'nun eteklerinde yatar. 'Tanzanit' nedir? meraklılarına zoisit mineral çeşidi olduğu söylenebilir. Zoisit ne denirse ufak bir araştırma yapılmalıdır. Tanzania rezervlerinin on yıllar içinde tükeneceğine dair bir izlenim de vardır.
Rezervleri kurumadan geleceğe yatırım malsatlı edinmek lazımdır.
'Yakut' ise üç bin yaşına yakındır. Burma'lısı en canlı ve parlak olanıdır. Burmalı yakut morumsu kırmızıdır. Yani deyim odur ki; güvercin kanı gibi parlak kırmızıdır.
Hele ki 'yeşim'. Yeşim imperyaldir. Saf yeşili yakar insanlığı. Yeşile çalar gözler ondan alır ilhamı. Maya ve Maori kültürlerinde kutsaldır. Sıradışı, sağlam ve dayanıklıdır. Derler ki; Altın değerlidir, Yeşime ise değer biçilmez...
Ural dağlarında sıklıkla renk değiştiren, bukalemun özelliğine sahip 'aleksandrit' taşına ul
laşılır. Gün ışığında tavuskuşu mavisi, bol ışık alınca da mora doğru renk verir. Çar mücevheridir.
Nedimelerden 'Paraiba' ise Brazil'dir. Mavi yeşil canlı doğurgan ve dolgun renkliliği dünyayı da şaşkına çevirir.
Rocky sıra dağlarında ise 'amolit' saklanır. On milyonlarca yıllık deniz yumuşakçalarından daha parlaktır. Gökkuşağının tüm renklerini alabilir, yansıtabilir. Yanardönerdir.
Himayalar'da 'Kashmir Safiri' safiyane sahibini bekler. Rezervi bitmek üzeredir. Bitince müzelik değer olacaktır. Olmuştur da. Bu günlere izine ancak koleksiyoncular ve müzeler de rastlanır.
Akla zarar 'Zümrüt' akuamarin ve margonidin akrabasıdır. Kızıl Berildir. Vah Vah Dağları'nın kırmızı çiçeğidir. Ham minerali en çok ilgiyi çekenidir.
Sanbenito Nehri'nin 'safiri' mavidir. Gökkuşağı renklerini ateş gibi yansıtır. Resmi taş ilan edilmişlerdendir...
Sultanlık sultasının mücevherleridir bunlar. Daha niceleri vardır. Ancak değerli taşlar ailesinin en mükemmelleri bunlardır. Bu necip millete en yakışanlardır.
Şu garip memlekette casus sanılan rahip efendi aklandı da allanıp pullanma dünyasına, taşlar dünyasını kristalize kesmek şart oldu.
Bu dip boyası gelmiş piyasanın şartı kaç? Kime kaça? Kaçan kaçana.

KÖPRÜDEN GEÇTİ PAPAZ...

KÖPRÜDEN GEÇTİ PAPAZ...
Bilenler bilir papaz köprüsü yakınlarda bir yerlerde bir semt adı. Memlekette kuzeyden güneye, doğudan batıya papazın evi olmayan vilayet yok. Maviye çalan kara üzüm adı bile var; papazkarası. Hem de yerli ve milli asma. Aslı astarı var mıdır bilinmez ama yine en çözülmez büyüler vardır lafta din bilgiçlerinin göbek çukuru ile inandığı. Yani papaz büyüsü. Ayrıca kek severler ve keklenenler tip kayınca papaz gibi olmuşsun derler birbirine. Kıraathane ve ultra park ağzıyla. Yani asırlardır papazlar ile iç içe yaşar bu millet...
Acı ama gerçek iki aydır öyle bir büyü daha yaşandı ki akla zarar. Sıradan bir papaz her yere bulaştı. Dünya meselesi oldu, piyasaların da canına okudu. Arama motorlarına papaz girildiğinde artık o düşüyor ekranlara; papaz Burunson...
Kim bu papaz Burun son? Başta denilenlere göre acayip suçlu. Ajan, terörist, yataklıkçı, bırakılsa ardına bakmadan kaçan. Ortası ev göz hapsinde istirahatı sağlanan. Sonra vakti zamanı gelince de şap diye aklanan. Bu nasıl bir tezgahtır gizli kalan. Çanlar kimin için çalıyor faslı unutulan. Ve güç zehirlenmesine konu olan. Resmen tezahürü; 'Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi...' falan filan ardına sallananan.
Öyle biri ki onca dam adam, kurum ve kuruluşa rağmen ekonomiye iki ayda papazı bulduran. Adı Burunson. Ayrıca tek başına millete paparayı yediren, milletin hamisine devletin gururunu bitirten. İşte papaz o papaz. Silme kapiyalist kompetan ibresi.
Bu papaz uzaylı değil, Usa'lı. Burunson uzaylı değil de Usa'lı çıkınca usları kaynatan biçimde papazlıktan rahipliğe terfi ettirildi aniden. Ve artık serbest.
Bu arada ekonomi papazı buldu. Bulduysa buldu ne gam. Alan biz salan biz salaklığı. İşte öyle akıl satan gamsızlar var ki şu memlekette, oluşan milyarlarca dolarlık zararı kim ödeyecek umurlarında değil. Bu tahliye ile neler tahvil edildi acaba diye düşünen yok. Hala al papazı ver kızı versiyonunda yaygara. Hukuk devletinden dem vurma edebiyatı. Bu öyle bir dengesizlik ki yargı bağımsızlığı kara sevda. İşlere gelince yargı bağımsız, gelmeyince urun kellesini faslı.
Buruna tam pis kokular vuracakken rahip-papaz Brunson davasında mutlu son. Şimdi sıradan bir adam krallar gibi dönecek evine. Hakikaten harika emsal derecesinde hukuk işlevsizliği ile. Yaşanan kapitülasyon dönemlerinden beter bir yargı aczi ile. Aslı aşırı gazlamanın duvara çarpma durumu.
Ayrıca papazın hası yirmi bir yıl bu ülkede ajanslık işi ile uğraşmış. Milli olamadı belki ama neredeyse yerli. Tam emekli olacakken vay başına gelenlere. Vay memleketin haline. Bu işin sonu memlekete ve Burunson'a yakışacak mı peki orası başka muamelat.
Asıl soru şu papaz salındı o halde ekonomi düzelecek mi? Dolar düşecek mi? Ajan, papaz, filan derken bozulan dengeler yeniden kurulabilecek mi? Usa ile usları ıslatan bu saltolar, kündeler, köprüler kimi tuş ettiyse etti. Lakin daha neler olacak, tuşlar son bulacak mı? Burun farkıyla başka krizler yaşanacak mı?
Veya tuşlar olan biteni bundan böyle dürüstçe yazabilecek mi?
Peki piyasalar köprüden geçti papaz, dolar düştü biraz nakaratları eşliğinde papazkarası yudumlayabilecek mi?
Çok soru var. Çok ama sormak da, cevabı bulmak da zor biraz.
Zorun zoru. İşler papaz...

ÖNSEZİ VE ÖNSEÇİ...

ÖNSEZİ VE ÖNSEÇİ...
Her ne kadar çınar partide önseçim yapılması yönünde aktiviteler ortaya koyuluyorsa da önsezilere göre önseçim yapılmayacak. Çabalar boşa çıkacak. Adaylıkların bazıları göstermelik bir önseçiye bağlanacak. Siyaseten beklenti umutları yine ertelenecek. Sonra istenmedi ki, istenseydi önseçim kararı alınırdı denilecek...
Şimdi bu genel durumu ve tutucu tutumu hazırlayan tüm il, ilçe ve belde başkanlarına önseçimi defaatle anımsatmak gerek. Seçim sonrası ise ötelemeden hesap sormak gerek. Çünkü hangi seçim olursa olsun seçilme hakkı gibi seçme hakkı da en doğal haktır. Hatta kutsaldır.
Özellikle parti içi demokrasinin işletilmesi adına önseçim en doğal ve kutsal yoldur. Ayrıca geleceğe ışık tutacak, partiye yön verecek ve hizmet edecek başkan adaylarının ve yerel kadroların en doğru biçimde böyle seçileceği de kesindir. Ve ancak önseçim sayesinde ileride yönetsel kaygı yaşanmaz. Yerel saygı yitirilmez. Vaka halinde siz seçtiniz deyip işin içinden çıkılır.
Öte yandan her seçim toplumsal ve bireysel yaşamla ilgili karar vermek demektir. Çünkü bu yolculuktan derinlemesine herkes etkilenir. Nasibini alır. İşte bu tüme varım hep unutulur. Unutturulur. Nedense mistik ve fantastik kilitlenme ve siyaseten kelepçeleri takılı sözde uygarlaşma yeğlenir. Böyle bir partililik süreci olmaz, olmamalı diyenler hırpalanır. Uygarlaşma bu tavırla tersine döner.
Oysa seçim kazanımı sınırlı olanaklarla daha çok proje üretmek ve programlı çalışmakla olur. O halde görev almak için yetişenler arasından kurumsallaşmadan ödün vermeyecek olanların seçimi ancak önseçimle olur. Birilerinin yakınsaması ile değil. Ve bu ilkseçim yani önseçilim girilecek seçimin de başlıca belirleyicisidir.
Ayrıca bu ön seçimde kurumsal yapıya üye herkes karar alma ve yaptırım gücünü denk biçimde kullanmalıdır. Yetki devretmeli görev göçermelidir. Yani önseçim demokratik haklar çerçevesinde görülerek bir yandan da zaman avcılığı yapılmamalıdır. Alışılageldik dost yaren taraftarlığı sonlandırılmalıdır.
Yoksa yerel siyaset yolculuğunda sık karşılaşan o despot yönetimlere katkı yapılmış olur. Eğer ön seçim yapılırsa doğru kişi ve ekibi seçmek demek takipçiler ile olan farkı açmak veya kapatmak demektir. Çünkü yerel seçimlerde en ciddi seçicilik kaliteli hizmet ve milleti memnun edecek ekip üzerinedir. Özellikle krizlerden etkilenmeyecek, yaptığı kampanyalarla yüz güldürecek, iş temposu da düşmeyecek kişi ve kişilerle yola çıkılmalıdır. Onlar seçilmelidir.

Çünkü seçim yolculuğunda standartlar seçimden seçime yükselir. Sonra eski pazar eski tezgah. Yani siyaset dünyasında özgün ve düzgün bir çizgisi olmayanlar yer etmiş birikimleri de harcar ve giderler. Hayallerin gerçeğe dönüşmesi de bir sonraki döneme kalır.
Her ne kadar çınar partide önseçim yapılmasına yönelik telkin ve teklifler yapılsa da güncel önsezilere göre önseçim yapılmayacak görünüyor. Ancak daha zaman var. Yapılmalıdır idesi hayata geçirilmelidir. Aksi halde önseziler gösteriyor ki önseçisiz seçimler kaybedilir, durum bir sonrakini boşuna beklemeye kadar gider.
Bu arada çok kişinin de kellesi gider...

ASIRLIK ÇINARDA YEREL SEÇİM KARMAŞASI...

ASIRLIK ÇINARDA YEREL SEÇİM KARMAŞASI...
Asırlık çınar partide yerel seçim karmaşası mı, adaylaşma kargaşası mı demek daha doğru olur bilinmez ama yerel seçimlere giderken durum bu merkezde. Yetki yine genel merkezde...
Her seçimde olduğu gibi bir koltuk yarışı, koltuğu kapma mücadelesi veriliyor. Adına aday adaylığı denen bir kaptı kaçtı versiyonu. Yani partide hizmet verme görüntüsüyle her dönem her yere adaylıklar yine söz konusu. Özellikle de milletvekilleri.
Olağanüstü Kurultay furyası zar zor atlatıldı. Milletvekilleri orada da yine başı çekti. Lehte ve aleyhte kurultaya tavır aldılar. Gidişata yön verdiler. Sonra dört aylık bu vekillerin bir kısmı Belediye Başkanı olma peşine düştü. Bu çabada gerçekten amaç hizmet ise takdire şayan. Ama dert başka sanki. Ayrıca yüzler eskidi, güven kalmadı. Vitrin tozlandı. Düşünen yok.
İşin çözümü belli aslında; milletvekilleri aday yapılmaz olur biter, mesele çözülür. Aksi bir durumda partili olanlar dahi oy vermeye temkinli. Genel seçmen zaten oldum olası tepkinin dikalasında. Peki ne yapılmalı? Bu koltuk kavgası bir yana bırakılmalı. Aday koliklikten vazgeçilmeli. Özellikle yerel seçimlerde. Özellikle vekiller.
Şunun şurasında seçimlere üç beş kala milletvekili olup da adaylık yarışında olanları bir yana bırakırsak ortaya adayım diye çıkan da yok.
Yok çünkü partide bir tedirginlik var. Yıpranmışlık veya yıpranacak olmak başka bela. Bazı isimler telaffuz ediliyor ama onlar da popüler sağcı, sağ kimlikli. Aslında sadece kimliklere bakılarak, sağ tandanslı politikacı tercih edilerek olmayacağı belli. Zaten kaç seçim bu biçim, ilkesiz ve prensip dışı davranılarak yitirildi. Yıllar yılı sağ sol fark etmez ünlü ve popüler kimlik adaylaştırma ile gelinen durum ortada. Alınan sonuçlar açık seçik böyle yol alınamayacağını gösterdi. Ancak hala genel parlemento, yerel parlemento ve başkanlıklar belirlenirken ayrıcalıklı kimlik ve ideoloji ortaya koymadan yarışa girişenlere rağbet ediliyor. Bu diğerleriyle aynı olmanın milim ötesidir. Yani resmen benzeşmektir.
Bu tavır açıkça eski hataların devam ettirilmesi demektir. Aynıyla beyan ve bilindiğe devam pek de farklı sonuçlara ulaştırmaz. Kazandırmaz. Aynı hezimetler yinelenir.
Ayrıca ne hikmetse hep aynı isimler sahaya çıkıyor. Çıkarılıyor. Bu da abesle iştigal. Belli zaman sonra sağlam zemini yok deniliyor ve Genel merkez parti içi demokrasiyi hiçe sayarak bir sağcıl adayı hemen öne çıkarıyor. Tepkilere aldırmaksızın atıyor. Hal böyle olunca atı alan karşı yakaya geçiyor.
Yani koca çınar, asırlık parti kendi içinden donanımlı, bilgili, üretken, heyecan yaratacak, vizyon sahibi, deneyimli ve de solcu bir kadrosunu hiçbir zaman çıkaramıyor. Adaylaştıramıyor. Son on küsur yıldır manzara böyle...
Peki niye böyle bir makale paylaşım gereksinimi doğdu. Şundan doğar; Örneğin memleketin en büyük, Büyük şehir başkanlığı için kulislerde Konya milletvekili hocanın adı dolaşıyor. Kendisine adı geçen bu büyük şehrin yerel parlemento parti gurubunda ekonomiyi konuşma hakkı veriliyor. Bu da gösteriyor ki hoca da aday adaylardan. Şimdilik tanışma faslında. Aldığı alkışta fena değilmiş. Tutar mı tutar. Aday olur olmaz. İyi olur kötü olur bir yana, yiğidolar da alınmasın ama önemli olan bu yerel karmaşada medet umulanın yine sağcı olmasıdır. Sağcı kimliğidir. Milletvekilliğidir.
Zaten deniz bitmişçesine on küsur yıldır partinin yurtsever solcu evlatlarına makam mevki düşünmeden özverilice partiye hizmet ve siyaset yapmak kalıyor. Yani sol kadrolar dışlanıyor. Sağcı olmak ve partiye katılım sağlamak ise makam ve mevki paylaşımında anında ödüllendiriliyor. Bu gidişle de parti iyice sağcılaştırılıyor. Sağa kayıyor.
İşte partideki yerel manada karmaşa ve kargaşa başlığına bu pencereden, yani soldan bakmak lazım...
Yoksasını herkes üç aşağı beş yıkarı biliyor...

ÖNCELİK, FEDAKARLIK VE MİLLET...



Şu en zengin memlekette birlikte en güçlüyüz modunda sürdürülen model nihayetinde tökezledi. Ve fatura kesildi. Fedakarlık önceliği yine millete düşecek...
On yıllarca ortak akılla çözülmesi gereken ne varsa, akıllar kiralandığından başka yerlere havale edildi. Hava değişti, işler sarpa sardı. Dayanışma ve etkileşim ile beslenmeye çalışılan memleket darboğaza girdi. Memleket sektörel bazda gelişemediği için de ekonomi önce rutine bağlandı. Sonra kıpırdayacak zemin bulamayınca da tam dibe vurdu.
Bu vurgun da sıkıntılı süreci fırsata çevirmek modalaştı. Yabancı para trendine bağlı artışlar bel büker hale geldi. Tüm zamların tam ekonomik karşılığı olmasa da istikrar bir kere bozuldu. Ve bozukluk zirve yapınca her suni artış daima maliyetlere yansıtıldı. Yani rota iyice şaştı. Ve baştan ayağa tüm hesaplar altüst oldu.
Alabora aşamasında memleketin öncelik ruhu ve sağlam duruşu resmen zedelendi. Öyle ki kapılar belli miktarı ödeme koşullu hemen herkese açıldı. Böylece kolektif yaşam ve üretkenliği özendiren katma değer bilinci de yok edildi. Zaten millet aynı şeyleri vaad edenler ve vaadedilenler doğrultusunda hep bir farklılık bekleme furyasına kapıldı. Hep çıkış yolu yok ki ne yapalım mazeretine saplandı. Bu derleme oluşum eski köye yeni adet bulmaya kadar gitti. Başkan seçti. Ancak yine de olacaklar oldu. kötü sonun önüne geçilemedi.
Piyasaların nabzı süratlendi. Nabız tutulamadı ve sistem iyice gettolaştı. Bıçak sırtı giden işler durgunlaştı. Ekonominin olumsuz etkisi her yana ulaştı. Son değerleyici durumundaki millete dek uzandı. Zaten koordinasyon özelliği kaybedilince, verimlilik düşünce, dünya markası olma idealide birden hayal oldu. Laboratuvarda üretilen kurtuluş reçeteleri yeni tespitlerle yeniden yazıldı. Ve yine milletin üzeri çizildi. Kalıcı iz bırakmak ile tarihi doku zedelenmesi arasında kalmışlık yeni yaklaşımları da tüketti. Bu tükenmişlik butik çözümlerini anında üretti.
Fiyatlar yükselecek, ev devlet bütçeleri ayni kalacak. Millet son bir kez daha fedakarlık gösterecek. Yani yine güneş en güzel onlar için batacak. Memleket te kerevetine çıkacak...

DÜNDE YAŞARKEN KURULMAK...

DÜNDE YAŞARKEN KURULMAK...
Dünde yaşamak, dün de yaşayanlar için ne ifade eder bilinmez ama birgün kendilerini zor savunacak duruma düşerler. Bu günden düşüyorlar. Yarın ise kim bilir kimin elinde hangi bayrak sorusuna muhatap olurlar. Ancak asıl gaye bambaşka. Başkan bir gece yarısı flaş atamalar ile kurulları belirleyecek. Bahsi geçmeyen mevzu bu. Ayrıca diğer yandan bilinmesi gereken şu; sağın uzman olduğu konuların başında amerikancılık gelir...
Siyasette temel bir olgu vardır. Eğer bir konu ağırsa ve bir anda çözülemeyecek yoğunlukluysa kurulur komisyonlar, belirlenir kurullar ve mesele oraya devredilir. Sonrasında uğraşıp, tartışılıp durulur. Resmen yaşanır kısır döngü. Bu zorun zoru politika sürecidir.
Demek ki andan ileri kurullar, kayyumlar yönetecek memleketi. Bir de konkordato komiserleri ilgilenecek. Ülke o kadar zor durumda o halde. Başkan ise meteoroloji verilerine göre yurtiçi yurtdışı temsil görevine sürülecek. Bu arada iğneden ipliğe zamlar yağacak, kızışan illere seri zamanlı, eş zamanlı operasyonlar düzenlenecek. Vatandaş prim borçlarını yine ödeyemeyecek. Azanlar gözünün yaşına bakılmadan içeri tıkılacak.
Oysa siyaset mekanizması geçmişe dadanarak değil geleceği dizayn ederek fayda sağlar. Değil mi ki siyaset özünde; liderlik, vizyon, kitleleri ikna, proje, sempati ve güven verme sanatıdır. Ve uzun zamandır bunlar yerli yerindedir. Öyleyse neden hala dün de yaşamaya devam edilir. İşte bu anlaşılmaz. Zaten kazma nereye vurulursa su çıkıyor. O halde yetkiyi kurullara devretmek niye. Veya yetkiye kurulları ortak etmek nedir...
Dün ile uğraşanlar bugün başkanlık kurullarını belirliyor. Yarın bu kurullar; 'Bilim Teknoloji ve yenilik politikaları kurulu, Eğitim ve öğretim politikaları kurulu, Ekonomi politikaları kurulu, Güvenlik ve dış politikalar kurulu, Hukuk politikaları kurulu, Kültür ve sanat politikaları kurulu, Sağlık ve gıda politikaları kurulu, Sosyal Politikalar kurulu, Yerel yönetim politikaları kurulu' olarak memleket için politikalar hazırlayacaklar.
Popüler olsun diye Posta kutusu gibi belirlenmiş bu kurullara kimler atanmış, iş görmecilik babında bir bakmak lazım. Elbette peşinden devletten devrim odaklı açıklamalar gelir. Gelir ama dün de kaldıkça, millet neme lazım dedikçe memleket içinden çıkılmaz sorunları başına musallat eder durur. Artık dünde yaşarken kurulmak, kurulup kurumlanmakla işlerin düzgün gitmediği de açıkça görülüyor.
Ayrıca bu memlekette bu kurum ve kurullar varken devrimciliğe soyunmaya da hiç gerek yok. Şu memlekette sadece yaşamak bile başlı başına bir devrimciliktir, devrimdir.
Dünde yaşayanlara ve yaşadıkça kurulanlara göre de suçtur...

BİTKOİN VE BİTPAZARLARI...

BİTKOİN VE BİTPAZARLARI...
Bitcoinler ve Bitpazarları mikro makro ekonomi derken, üstelik methedilen dünya düzeni de çökünce vazgeçilmezlerden oldu. Ve memlekette geri sayım başladı. Bir yanda ultra zenginler öte yanda hepten unutulanlar. Yani bitpazarı arenasında bitkoyunlar ile bitboylar çarpışıyor...
Aslında bu resim resmi piyasalarda yolun bittiğinin de acıklı resmi. Dünyada ender bulunur hırpani satış noktaları ve bozulan kent dokusu. Kentlileşemeyen kentli dünyası.
En muhteşemi olduğu varsayılan dünya çapında bir kent, şeme şama döndü. Yıldızı zayıf koskoca bir otel oldu. İlçeleri de öyle. Beldeleri de. Son yıllarda iyice belirginleşti bu han, hamam vaziyetleri. Bu han duvarı hallerine diyetler ödemekle bitmez. Hele ilçelerin bazıları, bilerek en geri bırakılmışları; sabahtan tanyeri ağardığında çıkılan, akşam alacasında hurra dönülen ev hane değil yatak yeri oldu. Bu yorgun argınlık içinde bol dökümlü hayat içten dışa tam bağımlı, içeriden dışarıya tamamen kuşatıldı.
Öyle ki dünya çapında tam bir çarpıklıkla. Havası suyu bile çarpıyor hale geldi. Metropol ama polisi yetersiz. Metroları ise tıka basa insan silüeti. Camda panda misali. Hal buyken hemen herkes vizyon kapma hevesinde. Ancak kalıp ve modelleme çalışması da dip yapınca Ortadoğu ile Avrupa'yı buluşturma noktası da delindi. Bakış açısı daraldı. Bundan sonra yırtıklar yama tutmaz. Sözde köklü işbirliği ve iş ortaklığını geliştirme sevdası da, dayatması tutmadı. Herşey ters tepti. Yolculuk nereye kadar ise artık.
Bu arada otel ilçeler ve beldelerde aynı operasyonel bloklar oluşturuldu. Bloke edilenler uyuşturuldu. İşte bu otel, motel, pansiyon bölgelerde şimdi tarifi olanaksız, zor, sapkın, çatal çizgi boyu ilerliyor hikayeler. Farklı farklı çıkıyorlar bir köşelerden. Masalsı manzaralar, büyülenmişlik ölçeğinde en ince ayrıntıları bile kara taşa çeviriyor. Serbest dolaşımda rahatsızlık verici romanslar var. Dünyanın tüm pastel renkleri paspal kırık bir palette birbirine bulaştırılıyor. Ve ziyankar tablo. Bitik biblo. Uçsuz bucaksız yalnızlıkta her biri kaç kıtadan olduğu belirsiz kıtasal bir şiir okuyorlar. Şiirimsi. Bir bakıma ağırlıklı adetten ağıt.
Zaten göğüsteki tükenmez sanılan güç tükenince, karşılaşılan zorluklara göğüs germek de güçleşir. Tüm varoluş hikayeleri ölümden beter hayatı çağrıştırır. Yoksulluğu, yokluğu simgeler. Her adımdaki sembolik farklar ve bitkon belirtiler külçe, balya, dalya kıvamında yığılır eski pazarlara. Tortulaşır. Artık bu atmosferde bu otel,motel, pansiyon ilçelerin, beldelerin kıyıcaklarında firma ve bayi bağlantısız, bayağı tedarik zincirleri oluşuyor. Kendiliğinden bit pazarları. Yani iki günlüğüne her dilden, her telden, alet edevattan, iğne ipliğe, yoğun ve gezgin bir sektör. Gergin, gezgin ve şaşmış zabıtların gölgesinde. Pazarlıklı peşin alışveriş ve iskonto. Ve bolca sekınd hend avantaj. Telaşla beklenen ise taşlı başlı ve naşlı bu bit pazarlarına nur yağması.
Yağma yok derken çok olunca Bitparalı uluslararası boyuttaki ticaretten, bit pazarındaki çok uluslu unutulanlar deryasına akış hızlanır. Yaşa gör, bak gözlemle pratiğinde saklı gerçek boyut. Boylu boyunca zati ihtiyaç karşılanmasına hancılık. Daha nerelere evrileceği belirsiz kapalı kapaklı bu dünya da neler görecek yaşlı gözler. Hele bu çağda bu dünyayı bu hale, altmış yetmiş yıl evveline kim getirdiyse. Onları, onların da akibetini görecek mi? Çok günah var, ödenecek çok bedel var. Çok.
Var ya; artık Bitcoinle mi Bitpazarı akçesi ile mi ödenir orası muamma...

SEMBOLİK ÇALIŞMALAR…


Sembolik çalışmalar vardır hiçbir sektöre dâhil olmayan. Bir nebze de olsa topluma hizmet sevdasıyla devam ettirilen. Rantabl ve eksiksiz olmasına gayret edilen. çağdaş formlarda kendine has üretime katkılar sunan. Güvenilir arayan ve istenenin üzerinde randımanlı çalışmalar arzulayanları da yarı yolda bırakmayan.  Bünyesinde en ferah ve en doğru sistemli ortamı, atmosferi de yaratan. Örneğin yazmak gibi…
 
Elbette bu alanın ender üreticilerinden ve uygulamacılarından olmak için bizzat her aşamasında tatbiki donanıma ve pratiğe sahip olmak gerekir. Uzun yıllardır biriktirilen sıra dışı ve değerli analizleri köşe kapmacılardan da kurtarmak. Değerli taşlar ve kıymetli kâğıtlar edinme dürtüsüyle içe ve dışa dönük malzeme tedarikçilerinden de uzaklaşmak. Hatta destek ürünlü adam satışlarını ve satışçılarını yani büyük sermayeye hizmetkarları da hedef tahtasına gömmek gerekir.  Gerekir de gerekir. Hele ki sembolik de olsa bir yol haritası gerekir. Yani yazmak çok ciddi bir iştir.
 
Başlangıçta sembol olma gayesi ve gayreti güdülmez. Ancak öncelik sorun keşfetmek ve ayrıcalıksız çözüm ortağı olmak olunca yazılar doğal danışman havasında seyreder. Elbette gelişen çağa uygun ve geleneksel kültürden kopmadan.  Beklentilerin aksine bu bilinçle direnmek yolculuğun yol haritasını da kendiliğinden çizer. Hedeflere ulaşma sorumluluğunu tetikler. Ve sorumluluktan kaçmayanların kendi markası böylece oluşur. Bundan sonrası kalıcı olmak amacıyla, bağımsız kalmak ve kaliteli yazmak anlayışını bütünleştirme çabasıdır.
 
Tek çıkar yol ise gelinen noktayı yeterli bulmama durumudur. Yazma uğraşısında neden sonuç vardır ama nihai nokta yoktur. Özünde sürekli bir devinim ve değişim saklar. Mesele işte o gizlenenin bir şekilde bulunmasıdır. Çünkü yazıcılık hep ayni basmakalıp şekilde ilerleyemez. O yüzden değer yaratacak ve sembol olacak konular hedeflenmelidir.
 
Sonrası kaliteli yazı devamlılığı, değişen teknolojiye uyum, yazma heyecanı ve başarabilme gururunu daima ileriye taşımak arzusudur. Güveni devamlı kılmak adına değişen dünyanın fikir ve teknolojisi ile sürekli yenilenmek gerektiğini görmektir. Özgün fikirler üretmek, özgürce beğenilir uygulamalar yapmak ve gelişen teknolojiyi etkili ve hızlı biçimde kullanmak gerçeğini de yazılara yedirmektir. İşte bu realite doğrultusunda bilimsel ve teknik uygulamalar ve araştırma geliştirmelerle sembolik çalışmalar sürdürülür. Yani yazı, yazılır.
                    
Ağır seyretse de tüm analizler kalibrasyona göre değişir. Yani her kim olursa olsun kalibresine göre iletkendir. Yazıcıların bazen otomatikman değişip pipet vazifesi gördüğü de olur. Cihaz ve aygıtlarla, her türlü el aletleriyle tek bir şey için hizmet vermeye başladığı da. Onlar kendilerini bilir, ama onların ne yaptığını kimse bilemez. İşte en ciddi tehlike o guruba girmektir. Girenlerdir.
 
Son söz olarak sembolik çalışmalar yapan, yani kendi çapında yazı yazan biri olarak özeleştiri gerekiyorsa ki belli zamanlarda gerekir, yanıtımız şudur; “Bizi bilen bilir…” Ancak bu demek değil ki daha iyiye, iş ortağımız saydığımız az sayıdaki okuyucularla birlikte daha güzele ulaşmayalım. O yönde çabalamayalım. Çünkü biz mantalite olarak birlikte üretelim istiyoruz. Birlikte paylaşalım. Ortak olalım. Doğru bölüşelim. Dürüst kalalım.
 
Öyle ki verdiğimiz sözlerimizin arkasında durarak, yazdıklarımızla dürüstlüğün marka kalesi, azınlığın da çoğunluğun güvencesi, profili özel, rehber olabilecek, prestiji yüksek bir kurumsallaşmayı yazıyla çiziyle hayata geçirelim. Evet, bunu istiyoruz.
 
Evet, bizi bilen iyi bilsin, sembolik çalışmalarımızı da sembol bilsin yeter…

ZAMANIN RUHU ARANIYOR

ZAMANIN RUHU ARANIYOR
 
Zaman hızla akıp giderken her nasıl oluyorsa oldu, son günlerde çoğunluk tarafından yarını düşünmeden yaşamak kolaycılığı seçiliyor. Çünkü resmi ilden modalaştırıldı. Veya belli duruşa sahipler yarını düşünerek yaşamak zorluğunu devam ettiriyor. Zoru kolayı bir yana akıl dünyasında resmen kodlarla oynanıyor. Tarihi koordinatlar çekiştiriliyor, çarpıtılıyor. Oysa ödün vermeden tarihin kadranından görsel-işitsel, yazınsal ipuçları takip etmek gerekir. Hava buz kesse de, kanlar donsa da…
 
Doğru bakıldığında tarihi süreç medeniyete katkı sunan tüm yolculuklar, göz alıcı tasvirlerle, amigo anlatıcılar sayesinde bugüne taşınır. Pek de estetik kaygısı olmadan. Esneklik algısıyla yazılmadan, yansıtılmadan. Direkt. O yüzden bir tasarım hissi ve izlenimi verir tarihteki tüm yolculuklar. Tüm cereyan edenler. Gelecek ise bunlarla aldatılır.
 
Hem de özenli bir tasarım ve güvenli bir tasarımla kuşaklar cezbedilir. Harcanır. Anlamsız detaylarda boğulduğu halde sığda, sağda, solda yüzer her biri ucuz ama cezbedici hikâyeler. Simle sır gibi süslenerek. İşte bu nedenle tüm dönemler bir koleksiyon parçası gibi birbirine benzer. Aynı tarz elit sahneler, göz boyamacalar ve yürek kabartmalar sıralanır. Tarih budur denilir.
 
Ancak uzunca dönemler insanlığa ve uygarlığa yön veren demirciliktir. Yani demir, örs, kerpeten ve çekiçtir. Demiri tavında dövmek, çeliğe zamanında su vermektir. Sonra oraktır, tırpandır. Topraktır. Kan ile alın teri ile yoğurulmuş emektir tarih. Lakin taraflı bakış açısına göre yedirilen ise başka. Kakmadır, oymadır, çakmadır, mıhlamadır. Ve de sadece mührü kullanmak sanattır. Edebiyatı tarihi, tarihin tarifi işte bu yöne kayar.
 
Sanki resmen geçmiş zamanın ruhu ile alay edilir. Hanedan hayranlık uyandırır gelecekte diye hanelere sokulur. Harem merak uyandırdığından hanende melekler aranır. Ayrıca uydurup kaydırıp abartmalı savaşlar göğüs kabartır, kafadan kopartır diye ballandırılır. O yüzden öyle resmedilir her şey.  Dillere destan öykülerle eserleştirilir.
 
Oysaki sınırları ve kıtaları aşan tüm İmparatoryal zenginliklerin özünde küçük birer beylik veya göçebe topluluklar yatar. Bu unutulur unutturulur. Ayrıca o saltanatlar ki birbirinden esinlenip can yakan yönetsel tekniklerden faydalanırlar. Sanatlar miraslarından koparlar. Aynileşirler. Kültürler denkleşir. Gelenekler renk değiştirir. Bu yüzden o muhteşem medeniyetler günü gelir çöker. Ki çökmüştür. Yani toplumları metalmişçesine eritip kalıplara dökerek mücevherleştirmek mümkün değildir. zaten bu anlaşıldığında tekrar elle dövme ve biçimlendirme moduna geçilir. Böylece her desen kendine has bir anlamdır gerçeği de kökünden halledilir. İşte o saatten sonra eskiyen zamana modern dokunuşlar hiç yenilik kazandırmaz. Kazandıramaz. Tarihten köklü kazınmak güncellenir.
 
Zaman hızla akıp geçerken en büyük uygarlık simgesi değerler bile dönem ruhunu yansıtmıyor. Ruh kaybedilmiş. Ve akıl zaman ve mekân üstü özgürlük felsefelerine kayıyor. Şimdilik yaşanan durum bu tarihsel ayrım sürecinde. Zamanın ruhu aranıyor…

GÜNEŞ...

GÜNEŞ...
 
Tam tepemizde son gücüyle parlamak da güneş. Kızgın ve son saatleri. İçimizde, aklımızda ise akın var Güneşe akın repliği. İsyan isteği. Önümüzde ise takibinde zorlanılan dalgalı bir deniz. Ve yakın tarihten bu güne uzanan o en paha biçilemez anılar. Tüm zamanların en vazgeçilmezleri.

Ne varsa içinde saklı...
 
Saklı kentlerde bir zamanlar doğanın kusurlu detaylarına gizlenmiş kaçınılmaz gerçekler vardı. O acı gerçekler deneyimli ve incelikli fikirleri yok etti. Varoluş hikayelerini de sonlandırdı. Ama her son bir başlangıç. Güneş korkusuzluğun, cesaretin ve ölümsüzlüğün simgelerini yarattı. Sıradışı sembolleri tarihe kazıdı. Şimdi memleketin her köşesinde aynı beklenti. Varolma mücadelesi. Dünyanın dört bir yanına ulaşan aynı maharetlilik.

Tam izahıyla bir zamanlar tüm süreç gözler önünde cereyan etti. Tipik bir uyanış macerası bitti. Bitirildi.
 
Hey biz buradayız, akın var akın Güneş'e akın heybetlendikçe preslendi. Uyanış beyin gücü ve emek ile sınırlı kaldı. Aklı besleyen dönüşüm, ruha dokunan hayata işlenen bir seslenme nidası olarak tarihte yerini aldı.
 
Tarihte vardık, varolacağız ve Biz buradayız diyerek.....
 
Buradayız çünkü sonsuz ve göksel devinimin sembolüdür güneş. benliği de renklendirir. Denizden havaya hep en eski çağlardan bu güne tutkuları anlamlaştırır. Geleceğe geri sayanlara, demirdik eridik diyenlere, denizden ilham alanlara en çekici seçenektir güneş...

Dikenli bir çizgide asil ve eşsiz güzellikte altın mineral karışımlı bir paravandır sipersizlere. Sirensiz uzaklıktır. Veya en yakınlıktır. Sedefsi mavi bulutların arasından aksuya büyülü dokunuşlarla dökülen. Sırsıcak bir sarılıştır yollara. Hayat yolcularını soldurmayan, soluklandıran andır. Candır atmosferden içeri dünyayı kucaklayan.
 
Vizyonu evrensel, yaradılışı bütünlük tür. Bitmeyen kavgaya kendi sıcaklığını veren üstünlük. Geri kalmışlığını ve geri kalmışlıktan beslenen geri kalanları da yakan sürgün.
 
Öyle ki hışmını gösterir hiç çekinmeden...

FİRUZELİK MAKAMI...

FİRUZELİK MAKAMI...
Renkler alemi görsel duyulanmayı örgütler. Göz ve görme açısından ayırt etmeyi sistemler. Bu örgütlü sistemde renkler, ışık uyartılarının insan gözünde ve yüreğinde nitelik kazanmasıdır. Yansımaların ve kırılmaların dalga boyutuna bağlı bilinçte tetiklenen inceliktir. Evrendeki tüm olaylar renksel bir armoni içerir. Ayrıca öyle renkler vardır ki aklı fikri çarpar. Tıpkı Firuze gibi...
Renkler pınarında açığından koyusuna, koyusundan kapalısına kadar nice renk parıldar. Bu pırıltılardan bir veya bir kaçı kaçak gönülleri mest eder. Öyle ki sevgiye taşınır, aşka dönüşür. Tanışma faslında da renk sorgulaması yer yurt tutar. Hangi rengi seversiniz? Kırmızı, yeşil, mavi, sarı, lila, kahve, pembe, bordo severiz. Eskiden beyazı da severdik, karayı da. Şimdi pek beğenmeyiz, çünkü akı karası birbirine karıştı son dönemlerin. Ama bir renk var ki o bir başka, turkuaz...
Renkler katında firuze; maviye yakın gönülçalan bir görünümdür. Değerli bir mineral olarak değerlendirildiğinde açıkça turkuazdır. Yüzük taşı formatında ise açık yeşil ile gök mavisi arası bir muhteşemliktir. Seneler evvel notalar makamıyla aklımıza yerleşmişliği ise asla yadsınamaz. Sezen sezmeyen herkes bilir o firuzelik makamındaki yangını. İnce mesajı. Sonsuz çağrıyı ve özlemi...
Metalimsi olmayan pırıltılarla donanmıştır firuze. Firuzdur esinlenmek açısından. Yani minerallerinde bir sevinç, uğur, ferahlık ve mutluluk yansıtır. Hürrem de odur, Gönülaçan da, pertev de. Firuzan da...
Zafer usa yerleştiğinde renkler makamı gökyüzünü yeryüzüne indirir. Klasik olan ne varsa renk renk işlenir. Çünkü bükülen ve kıvrılan her metanın özü yansıttığı renkle özdeştir. Öyle ki sözün içinden geçer başka sözlere kapılar açılır. Bir kere olsun duymak için yol alınan, can verilen her renge hayat yolculuğudur asıl olan. Bu arada oluşan renk saltanatı her cemrede hayat yolcularını cezbeder.
Ama firuze bir başkadır. Firuzelik makamına erişmek ise bir ayrıcalıktır. Firuzendeler anlamaz o ahengi...

KUYUM KAZILI...

KUYUM KAZILI...
Sayım suyum yok, kuyum, kıyım, kırım yok tekerlemesi ile terk edilmeyecek derecede hassas günler yaşıyor memleket. Öyle ki tüm ekonomik krizler maddi sapması manen acıtan ölçüde yörünge takip ediyor. Son yıllarda kuyu var yandan geç hesabıyla huyumuz iyice değişti. Huy ve can çıkarma sarmalında derin kuyular kazıldı. Ta ki cansuyu tabakasına varıncaya dek. Toprak didiklendi. Kuyu içerisinde etrafına çepeçevre taş beton duvarlar örüldü...
Düşeye doğru kesit boyutları iyice daraldı. Kuyuların vurgusu, burgusu en delici kuydan kurgulandı. Bileziği en bilenmiş yontma taş devrinden emanet üzeri kapaklandı.
Kuyu kazmayı kendine vazife sayanlar elbirliğiyle önce sinkerleri, sonra tüm çemberin içindekileri sıtasıyla çıkrığa sardılar. Çember dışındakiler için kuymak başlıca sorun olmaya başladı. Kuymak bulmak kaymak tadında, bal şeker kıvamında harcanışlara eşitlendi. Yani kuyular açıldı, açlık yayıldı, kavimler uyudu. Bu çerçevede ortada kuyu var yandan geç yolculuğu uzadıkça uzatıldı.
Yol uzun ve korku da dağları beklediğinden herkesin bir kuyusu olduğu anımsatıldı. Vardır elbette. Ama hazırlanan kuyular hem de herkesin işte benim kuyum diyebileceği kıvamda kuyum bezeli hale getirildi. Kuyular en cazibeli halde döşendi ki, yeter bazlı uyum sorunu yaşanmasın. Yaşatılmasın. Uyumsuzluk akıllara kazınmasın. Karşı karşıya kalınmasın.
Kaşır mısın koparır mısın arası kolay kolay geçip gitmez getto ile ölçülen ağır ve beter günler. Kuyular kuyumlandı bir kere.
Her cevahir yürek taşıyan gevherler zamanında gold simitlerin tuzağına düştü. Düşürüldü. Vitrinlerde Zümrüdüanka teşhir edildi. Elde avuçta ne varsa mekanik işlemler sonrası iç edildi. Hararet tomruk sıcaklığına bırakıldı. Ateşin gözü ıslak kuyulara atıldı. Kuyuya düşme sırasında ise yeryüzü sıcağı tomruk sıcağına eşitlendi. Ve nice cevher bu sebeple kalleşçe teşhis edildi. Tespit edilenler kuyulu tesislerde kuyyumculara teslim edildi. Onlar için işlemez oldu artık ortada kuyu var yandan geç tekerlemesi. Tek elden, bir ağızdan çoğu kuyu çeperini yaşamaya mahkum edildiler. İşte ondandır bugünler, son yıllarda başa gelenler. Kazılan dipsiz kuyular da gizlidir köz gibi yakan yanıtlar. Kör ve kara kuyuların esrarı içine aldığını anında yuttu. Tam eritti. Kuyu tanımazlar yalandan kaydı kuydu tutularak ondan bundan sayıldı. Ve sayım suyum yok kuyum var cehennemi gerçekleşti...
Hey millet nedense uyanamadın, hiç bağırmadın, hep derin uykulara yenik düştün. Sen sağ ben selamet misali sığ kuyulara fit oldun...
İfrit olmak da daima bize kaldı. Yolculuğun hayli ilerlemiş aşamadında şimdi benim de epey gecikmiş uykum var. Kaygım da var. Kuyum da var. Yakında en derine gömüleceğimi bile bile güleceğim bu eşsiz manzaraya. Kuyular aleminde halinize asla yerinmeyeceğim. Acımayacağım. Keyim, keyfim, kuyum hazır. Ezelden uyum sorunum da var zaten. Dibine dek uyumsuzum da. O yüzden uyarına gelirse de gelmezse de tavrım net. Herkesin kuyusu kendine.
Ortada kuyu var müsaadenizle ben yandan geçeceğim...

GÖZ GÖRE GÖRE...

GÖZ GÖRE GÖRE...
 
Doğan da er vakit atadan fenerlenmişiz. Sokak çocukluğumuz bağa bahçeye sarkan da iki taş arasına mimlenmişiz. Sokak çocukluğumuzdan gençliğimize, oralardan bugüne yolculuğumuzda ne cevval karşılaşmalar görmüşüz. Ondan sevmişiz. Yeri gelmiş ağlamışız. Sonra gülmüşüz, coşmuşuz. Ve birgün baştakilere kahretmiş renklerin ahengini bırakmışız. Tam yirmi küsur yıl. Sonra saltanat yıkılmış tekrar yuvaya dönmüşüz. Velakin göz göre göre Cumhuriyet çöküyor. Eriyoruz.
 
Sanki devlet içinde devlet, Cumhuriyet içinde Cumhuriyet olalı beri, kurulalı beri ilk defa bu denli beter günler yaşıyoruz. Meğer onlarca yıldır yönetenler, pek güzel ala yönettim deyip bir kez daha can simidi ipine asılanlar işleri içinden çıkılamaz hale getirmiş. İşin doğrusu gören, bilen, duyan yok babında on yıllarca keseden yenmiş. İçilmiş.
 
Yani yıllar yılı bir güzel kandırılmışız. Ve sahada kala kalmışız. Yerli yabancı derken borç milyonları, milyarları aşmış. Resmen dibe vurulmuş, darboğaza girilmiş. Güllük gülistanlık gösterilen ne varsa meğer lafı güzafmış. Hayal satılmış.

Yetmezmiş gibi ciddi ve milli maç bağlamında onlarca yıl göz göre göre aldatılmışız. Netice hep hüsran olmuş. Uyandırılmamışız, kötü gidişatın farkına da varmamışız.
 
Sonra bir gün devir değişen de, çağ dönen de, çelik kasalarda ki mühür açılan da, fener karanlıkları aydınlatmış yıllar yılı göğüs kafesimizdeki tutsak kanarya özgürleşmiş...

Özlemle uçan da bağa bahçeye envai çeşit yalan yanlışın dadandığı açıkça görülmüş. Cumhuriyetin içten dıştan elbirliğiyle diz çöktürülmek istendiği anlaşılmış. 0n yıllarca muhteşem idareci pozunda çemkirenlerin yükseltmek bir yana çıtayı kaptırdığı resmen tescillemiş. Elbette boşa geçip giden yılların menfi tesiri bir anda geçmez. biraz daha sürer. Para kolay bulunur belki ama ödemeler dağ gibi yığılmış olunca topu doksana takmak güç olur.
 
Şimdi tezelden toparlanmak lazım da baştan ayağa bir dağılmışlık var. Zaten toptan bir dağılmışlık söz konusu olunca akıl veren de çok olur. Kimseyi takmadan işleri yoluna yordamına koymak için tek çare ise takım olmak ve takım oyunu oynamaktır.
 
Yeniye yolculuğun üzerinden az zaman geçmiş olsa da gönül arzuluyor. Ama dişe dokunur, övünülecek ciddi bir hamle yok görüntüsü var. Kurtarıcı icraat yok. Hatta son elli yılın en kötü günleri yaşanıyor. Tahammül sınırlarındayız. Hezimetler peşisıra kayıtlara geçiyor. Yani göz göre göre eriyoruz. Yok oluyoruz. Dost düşman herkesin yıllar yılı benimsediği büyük ve güçlü imajı gittikçe zedeleniyor. Mahalle kabadayıları bile koca Cumhuriyete karşı aslan kesiliyor.
 
Öyleki yıllarca göz göre göre Cumhuriyet nimetlerine sırtını yaslayarak yüz yıllık koca cumhuriyeti kötü yönetenler layığını bulur. Buna izin verenler de. Buldular da. Ancak yüz küsur yıllık temel değerlerle o denli oynanmış ki sistem o denli bozulmuş ki bundan sonra düzeltmek hayli zaman alır. Düzelmez değil elbette gayret gerek. Sabır gerek. Şimdilerde kahır günleri...
 
Bu kez göz göre göre cumhuriyete küsmek yok. Çünkü biliriz ki dost düşman bu büyük cumhuriyetin böyle zamanlarından korkar. İşler kötü giderken bir malum maç gelir, kazanılır ve çıkışa geçilir.
 
Dememiz o ki bu kez göz göre göre renk sarhoşu olmayacağız. Gelecek güzel günler uğruna, umutla ölümüne direneceğiz..