YAĞMUR BULUTU, PUSLU HAVA…
Bir mahal, bir cadde iki sokak gezintisi fakiri yazıdan koparır, kara yazgıdan ürkütür. Doğanın diyalektiği ağır basar…
Basar çünkü doğmayası gün olur sular seller dış kapıya dayanır. Göz açıp kapayıncaya kadar sürede içeri dalar. Yüksekleri yel çarpar, bodrumları su basar. Hele doğanın diyalektiği ile oynamayı saplantılı, çıkarcı, rantçı mantıkla izah ve duyarsız icraat cana ve mala külliyen zararı doğurur. Doğanın diyalektiği yok sayıldığından ve sayıldıkça ızdırap daha da derinleşir. Yani doğanın kulağına kar suyu kaçınca kurumuş nehir yatakları hüzünlü hikâyeleri bir bir kent ortasına sıralar. Ev bark su içinde yüzer.
Yol, su, elektrik iki saatlik yağan suya teslim olur. Verginin çapı, fakirin emeği, yılların alın teri de...
Orman kanunlarına hürmet edercesine, kısmet derecesinde abartılarla metropollerin iç dinamiği ile oynandıkça, kara betona tapıldıkça mührün kimin elinde olduğu eninde sonunda anlaşılır. Gerçi unutulur, unutturulur, unutturulmuştur lakin Doğa ıslak imzasını kenar mahalleler başta olmak üzere, en merkezlere atar. Han hane, cadde sokak soğuk mührünü kontür önlemler alınmayan mahallerde, almayanların yüzüne vurur. Makamların ustalık mahareti maketsi ince betondan karton hücre evlere dek damgasını basar. Apartmanların zemin altı dairelerine sel su, çamur çorak boca eder.
Siyaset literatürüne geçen bile bile lades yalandan övünülen ana arterler ak sulu derelere, yeraltı metro istasyonları ‘yeraltı akar sularına’ bin basar. Denize suyun altında inşa edilmiş olduğu halde raylar yeryüzüne yağan yoğun yağışlar ile iş görmez olur. Özel araçla trafiğe çıkılmaması birinci elden öğütlenir. Toplu taşıma ise Allahlıktır. Koca kent resmen felç olur.
İlk ağızda fakirleri vurur ama doğa günü saati gelir hesabını sorar…
Neyi sorar on yıllardır süren talanın, ormanların kıyımının, açgözlü imar bozgunlarının, doğa ve çevre katliamlarının, yandaşlıkta sınır tanımazlığın, tüm geri kalmışlığın hesabını sorar. Koca kenti kendi kentine, kenti havuzlu evlerine döndürenlerin yüzüne tükürür.
Bu iki saatlik yağışla gelen kaosun mazereti, maneviyatı asla olmaz, olmamalıdır…
O yüzden koca metropolü memleketin en büyük köyüne çeviren zihniyetin çaresizliği artık görülmelidir. Hele doğanın diyalektiği ile oynamayı alışkanlık haline getiren, dini vecibelerden sayan plansız programsız yerel genel politika zanaatkârlarının kar odaklı yağmacı tavrı da artık…
Artık bilinmelidir. Durduk yerde, sıkışık anda suçu günahı doğaya, ayıbı kayıbı doğal afat cambazlığına bağlayanlar artık anlaşılmalıdır. Ama o anlayış nerde, kimde? Ayrıca mazgallar mangallar, tüneller paneller, yollar bulvarlar, denizler yapay kanallar, dağlar tepeler, göller barajlar, kulübeler kuleler kimin emrinde, on yıllardır kimin denetiminde? Her şeyi Muhalefetin yüz yıldır bir türlü yekpare iktidarlaşamamış zihniyetine bağlamak yerine artık acı gerçekleri görmek lazımdır. Ama o göz nerde, gözler kim? Bodrumlarda, yarı bodrumlarda kimler yaşıyor, kimler barınıyor? Sırılsıklam olmuş, çamura belenmiş eşyalarını güneşe çıkaranlar kim artık bilmek lazım. Kim, nereden hangi milletten, hangi dinden olursa olsun yerli yabancı kafeslerde beslemek yerine onlara da hizmet lazım.
Ve kimler özellikle tersine dubleks vesaire plan proje tadilleri ile beton mezarlara izin ve imkan sağlıyor bakmak lazım. Garip gurabanın can ve mal sağlığının zedelenmesine ve bozulan eşsiz manzaralara izansız tabansız kimler zer zemin sağlıyor bir daha bakmak lazım. Suyu sünger gibi çeken bu canavar buldinglerin maraba mühendisleri kim, namütenasip ‘ya nasip’ diplomalı müteahhitleri kimler. Kim kime yar, Yaradana sığınıp kim kime kar, rant sağlıyor anlamak lazım.
Her kampta kabul gören alt yapı üst yapıyı belirler toplumsal analizine karşın lanet olası tarzda on yıllardır üstyapı altyapıya hükmediyor. Yükü tutan yükleniyor. Site devletlerden bu yana alt yapısı yetersiz mahallere beton kuleler dikiliyor. Hürriyet düşkünü yeşil ağaca düşman, zürriyet düşmanı gri betona ve zifiri asfalta kara sevdalı bir anlayışın on yıllardır kentlerin kentini getirdiği uç nokta işte bu. İki saat zılgıtı yediğinde Deniz ile karayı müsait mahallerde görüştürmek ve buluşturmak. Memleket ekâbirinin dünyayı hayrete sevk eden yegâne buluşu bu.
Gerçi kimsenin harcına değil ama son durum paraya pula esir edilmiş milleti sele suya harcamak…
Bir mahal, bir cadde iki sokak gezintisi fakiri yazıdan koparır, kara yazgıdan ürkürtür belki ama doğanın diyalektiğini hiçe saymanın trajik ve dramatik ve de kara mizahlık mizanı tutmayan bilançosunu akla çentikler. Tarihe kaydeder. Kaydettirir.
Bu çamur çolak, sel yel günü birçok şeyi ortalayan bir uyarı. Ortalaması çıplak bir ikaz. Ama anlayana. Bir türlü anlamayanlara ise bundan kelli yağmur bulutlu, puslu havalarda sokağa çıkmamak gerektir emri temennisi…
18 Temmuz 2017 Salı
17 Temmuz 2017 Pazartesi
MİNYATÜR DENGE…
MİNYATÜR DENGE…
Doğrucu gözle, doğru noktadan bakmayan, perspektifi hiç önemsemeyen, zatları makamsal önemine göre büyüklendiren oyası, boyası sulu bir ‘minyatür denge’ aşılanmış memlekete. Ya da ışık ve gölge derinliği olmayan, oylum etkisi duygusuz, tekniği uyumsuz bir dengesizlik yansıması, yansıtılması. Sonuç dere tepe düz bir memleket manzarası…
Minyatür eserlerde en dev görülen, en muhteşem sayılan ne varsa küçüldükçe küçültülür. Ancak küçülmenin de küçültmenin de minyatür içinde bir sanatsal dengesi vardır. O dengeyi atmosferin hikâyesi içinde korumak ve kollamak gerekir. Yoksa en verimli eser bile unrealisttir.
Gerçek hayatta ise uyum ve duygu bizzat denge, doğal denge öğeleridir. Ufku umursamaksızın dengeler bir bir bozuldukça ne uyum kalır ne de duygu. Veya her alanda her manada uyumsuzluk kaşındıkça, duygular duyarsızlığa katıldıkça denge bozulur. Her iki bozgunda da umursamazlık, ilgilenmezlik, ilgilendirmezlik, bilmezlik, sessizlik hastalığına tutulur minyatür dünyasındakiler. Yıkım başlar.
Ve öyle anlar yaşanır ki yazdan kalma son günlerde veya kıştan çalma son ayazda bile olağan sayılan her şey için denge yitimi gerçekleşir. Oysa denge kurulması farzdır. Ama kurulamaz. Çünkü denge bir kez şaşınca, şiraze kayınca aksaklık, eksiklik ve fenalıkları örtbas etmek direnci de kendiliğinden sağlamlaşır. Adalet temelinde genel yargının doğruluğu, doğruculuğu da zedelenir. Minyatür dünyasında duygusuzluk yaygınlaşması genelleşir. Bu genel durumu, yaklaşık yüz yıllık ahengide bozar. Ve öylesine özelleşen donuk bir ilerleme ve çarpık bir gerilemeye şartlanılır.
Artı min demeden minareyi çalan dengesizlik, minyatürleşen gücün ayrıntılarına dadanır. Art niyet üst üste biriken figürler dizgesinin ruhuna saklanır. Ve miniaturistler değişik esvaplara eşarplara bürünür. Yüksek mertebelerde elifi mertek sananlar hacimlendirilir. İşte bu çok yıldızlı lüksten sakınılmadıkça da küçülme tüccarlaşır.
Taciri ticareti bir yana klasik minyatür dünyasında yaşanan menfi süreç mevcut dengelerin bozulması ve denetlenememesi yüzündenpamuktan kağıtlara tiranlarını betimler. Dolayısıyla zamanla her iki cephe de itiraflara dahi inanılmayan, övüncü dahi beceremeyen bir hal türer. Yani kendi içinde bir dengesizlik oluşur.
Dahası devasa farz edilen devletin esemesi, esenliği ve dengesi de minyatürleşir…
Zamanlı zamansız bozgun ve bozulmalar psikolojide var olan ‘üstünlük kompleksi seyrek olsa da denge sağlar, dengeci rolüüstlenir’ tezi ile belirginleşir. Ancak o üstünlük taslamadada aşkın kompleks düşkünlüğü, iğreti itilaflar,itiraf edilemeyenler, in din namına hayatın güçlükleri, çekirdekten çekilen çileler, yetersiz eğitimin ipuçları gizlidir. Zamanla o eksik kazanımlar sınırlamanın,kısıtlamanın ve baskılamaların üzerinden aşırı dengesizleşme normlarını günceller. Başta minyatür dünyasını medeniyetin peşine takmış, çağdaş devlet kurmuş kadrolara savsız saldırılar, dengesiz salvolar tüm ezik ve sömürülen kesimlerin umudunu bitiren suni denge unsurudur. Bu usturuplu usturupsuz yakıştırmalarla günden güne kontrolsüzlük gelişir. Denge karşılaştırmalı olarak değerlendirilmedikçe yeniden denge kurmak, teraziyi dengelemek neredeyse imkânsızlaşır. Adalet yok olur.
Denge öğeleri öğütülünce dengeyi tesise yönelik öğüt, çaba ve girişimlerde adli suçtan sayılır. Eğerleri bol değerli mi değerli küstah kişi ve kontrollü kurum yargısı güçlenir. Muhakeme yeteneğini yitirmişlik denge bozukluğu ile birleşir. Böylesi minyatürleşme de denge kurmak mücadelesi boşa zaman harcamaktan öteye geçmez. Aslında açılan her kapı kapanan binlerce kapının da denge unsurudur. Ama miniaturda o eklentiler seçilmez…
Havadan vücut bulmak ve bedavadan benliği yıkamak da dengeyi yıkmaktır. Resmen dengesizliği denemektir. Hezeyan içinde denge öğelerini hiçesayan güruh süs süst, ünah günah arasına sıkışır. Kendilerine minyatür dünyasından minicik bir beden ve bedestene renk ayarlamaya çalışırlar. Farlı figürler içinden büyük adam gördüklerini de beter başarılı kılmak için uyumsuzlaşır ve duygusuzlaşırlar.
Broşürlere kaydedilen minyatür, broşlara tutturulan minyatür güç veya devasa güçsüzlük işte budur. Resmen sus payından beslenir. Yine de kavuran susuzluk da umut yeşerir. Denge aranır.
Tarihi denge kurulunca da, tüm ataf, şataf, şatafat layığını bulur miniaturlaşır, minyatürleştirilir…
Doğrucu gözle, doğru noktadan bakmayan, perspektifi hiç önemsemeyen, zatları makamsal önemine göre büyüklendiren oyası, boyası sulu bir ‘minyatür denge’ aşılanmış memlekete. Ya da ışık ve gölge derinliği olmayan, oylum etkisi duygusuz, tekniği uyumsuz bir dengesizlik yansıması, yansıtılması. Sonuç dere tepe düz bir memleket manzarası…
Minyatür eserlerde en dev görülen, en muhteşem sayılan ne varsa küçüldükçe küçültülür. Ancak küçülmenin de küçültmenin de minyatür içinde bir sanatsal dengesi vardır. O dengeyi atmosferin hikâyesi içinde korumak ve kollamak gerekir. Yoksa en verimli eser bile unrealisttir.
Gerçek hayatta ise uyum ve duygu bizzat denge, doğal denge öğeleridir. Ufku umursamaksızın dengeler bir bir bozuldukça ne uyum kalır ne de duygu. Veya her alanda her manada uyumsuzluk kaşındıkça, duygular duyarsızlığa katıldıkça denge bozulur. Her iki bozgunda da umursamazlık, ilgilenmezlik, ilgilendirmezlik, bilmezlik, sessizlik hastalığına tutulur minyatür dünyasındakiler. Yıkım başlar.
Ve öyle anlar yaşanır ki yazdan kalma son günlerde veya kıştan çalma son ayazda bile olağan sayılan her şey için denge yitimi gerçekleşir. Oysa denge kurulması farzdır. Ama kurulamaz. Çünkü denge bir kez şaşınca, şiraze kayınca aksaklık, eksiklik ve fenalıkları örtbas etmek direnci de kendiliğinden sağlamlaşır. Adalet temelinde genel yargının doğruluğu, doğruculuğu da zedelenir. Minyatür dünyasında duygusuzluk yaygınlaşması genelleşir. Bu genel durumu, yaklaşık yüz yıllık ahengide bozar. Ve öylesine özelleşen donuk bir ilerleme ve çarpık bir gerilemeye şartlanılır.
Artı min demeden minareyi çalan dengesizlik, minyatürleşen gücün ayrıntılarına dadanır. Art niyet üst üste biriken figürler dizgesinin ruhuna saklanır. Ve miniaturistler değişik esvaplara eşarplara bürünür. Yüksek mertebelerde elifi mertek sananlar hacimlendirilir. İşte bu çok yıldızlı lüksten sakınılmadıkça da küçülme tüccarlaşır.
Taciri ticareti bir yana klasik minyatür dünyasında yaşanan menfi süreç mevcut dengelerin bozulması ve denetlenememesi yüzündenpamuktan kağıtlara tiranlarını betimler. Dolayısıyla zamanla her iki cephe de itiraflara dahi inanılmayan, övüncü dahi beceremeyen bir hal türer. Yani kendi içinde bir dengesizlik oluşur.
Dahası devasa farz edilen devletin esemesi, esenliği ve dengesi de minyatürleşir…
Zamanlı zamansız bozgun ve bozulmalar psikolojide var olan ‘üstünlük kompleksi seyrek olsa da denge sağlar, dengeci rolüüstlenir’ tezi ile belirginleşir. Ancak o üstünlük taslamadada aşkın kompleks düşkünlüğü, iğreti itilaflar,itiraf edilemeyenler, in din namına hayatın güçlükleri, çekirdekten çekilen çileler, yetersiz eğitimin ipuçları gizlidir. Zamanla o eksik kazanımlar sınırlamanın,kısıtlamanın ve baskılamaların üzerinden aşırı dengesizleşme normlarını günceller. Başta minyatür dünyasını medeniyetin peşine takmış, çağdaş devlet kurmuş kadrolara savsız saldırılar, dengesiz salvolar tüm ezik ve sömürülen kesimlerin umudunu bitiren suni denge unsurudur. Bu usturuplu usturupsuz yakıştırmalarla günden güne kontrolsüzlük gelişir. Denge karşılaştırmalı olarak değerlendirilmedikçe yeniden denge kurmak, teraziyi dengelemek neredeyse imkânsızlaşır. Adalet yok olur.
Denge öğeleri öğütülünce dengeyi tesise yönelik öğüt, çaba ve girişimlerde adli suçtan sayılır. Eğerleri bol değerli mi değerli küstah kişi ve kontrollü kurum yargısı güçlenir. Muhakeme yeteneğini yitirmişlik denge bozukluğu ile birleşir. Böylesi minyatürleşme de denge kurmak mücadelesi boşa zaman harcamaktan öteye geçmez. Aslında açılan her kapı kapanan binlerce kapının da denge unsurudur. Ama miniaturda o eklentiler seçilmez…
Havadan vücut bulmak ve bedavadan benliği yıkamak da dengeyi yıkmaktır. Resmen dengesizliği denemektir. Hezeyan içinde denge öğelerini hiçesayan güruh süs süst, ünah günah arasına sıkışır. Kendilerine minyatür dünyasından minicik bir beden ve bedestene renk ayarlamaya çalışırlar. Farlı figürler içinden büyük adam gördüklerini de beter başarılı kılmak için uyumsuzlaşır ve duygusuzlaşırlar.
Broşürlere kaydedilen minyatür, broşlara tutturulan minyatür güç veya devasa güçsüzlük işte budur. Resmen sus payından beslenir. Yine de kavuran susuzluk da umut yeşerir. Denge aranır.
Tarihi denge kurulunca da, tüm ataf, şataf, şatafat layığını bulur miniaturlaşır, minyatürleştirilir…
15 Temmuz 2017 Cumartesi
TEMMUZ BAYRAMI
TEMMUZ BAYRAMI
İnsanoğlu genetiğine işlemiş yıkıcılığın kurbanı olur belli dönemlerde. Askeri sivil, silahlı demokratik tüm darbelerde, darbe evrelerinde. Özellikle zaafların liyakatle yönetilemediğinden göz göre göre beliren ve gelen sınırlı, kapsamlı, denetimli faşizan kalkışmalarda. Ve sonrasında zafiyetten ziyafete bir dönüşümle renklendirilir her kalkışma kıyameti. Şimdilik yaşanan yaşatılan bu…
Oysa kurmaca işler dünyasında nice sürprizler vardır. Nice ayrıntılar saklıdır satır aralarında. Arada arastada kalmış ne kalkışmalık çapraşık ilişkiler gizlidir. Süreç sonrası dinci faşist kimliklerde yavaş yavaş belirginleşir o belagat. Yine de hiç bir kurgusal mucitlik önleyemez bu hain trafiğe kafadan kapılmışlığı. Anında reddedilen gönül bağını. Bu ihanet içeren trajik din iman dokunuşlarını.
O yüzden her tamamlanmamış devrede gerilim en zirveye vurur. Ve potansiyel kalkışmanın veya filmsel hesaplaşmanın istisnalarını es geçenler, zaafı zerafetle yönetenler ve bal mumlu zarfı kapanlar hep iş başında olur.
Eğer devamı gelirse ki şimdilik öyle görünüyor her seneyi devriyede gerilimden tutku ve gerici utku yaratma çabası artar. Şimdilik bütçe ile orantılı anmalar gündemde. Hiç de düşük bütçeli değil. Toplama ve derleme anılar yakın gelecekte acı bir sona veya sonsuzluğa muktedir. O halde sadece zihinlere nakşedilen sıcak sahneler üzerinden varılacak yargı, kuşkusuz kurgusal bir değerlemedir. Değerlidir veya kısa zamanda değersizleşir savı başka mesele. Bu gün için meşgul olunan ve mesul olunan tam gaz hız verilen Temmuz Bayramı'dır.
Ve yeni diriltilen bu Temmuz bayramında odalar borsalar, belediyeler velediyeler ‘bedava pilav, çiğ köfte, çay, su, dondurma dağıtarak’ asli görev ifade ettiklerini, ulvi vazife tamamladıklarını marifetten sayarlar. Adalet yürüyüşünün hemen peşinden, direniş- diriliş yürüyüşleri organizesinde harçlıklanırlar. Timsahi hıçkırıklar tutar yeri göğü, çepeçevre sarar. Top yekûn Adaleti ve hukuku askıya almış olağanüstü hal yönetimi ile beraber çürüyen milli ve manevi değerlere bayramsal bir katkı yapıldığı sanılır.
Hiç bir zaman niye hangi batağa sürüklenildiği, niçin onca kayıplar verildiği ve neden bu kalkışmaya yol açıldığı, nasıl böylesine aleni bir ihanete göz yumulduğu ve de kazancın topunun kimlere düştüğüne akıl yoran olmaz…
Akıl erdirmeksizin, bir şehit ve gazi edebiyatı sürer. Sürdürülür. Canlar hangi akla hizmet toprağa düşmüş düşürülmüş sorulmaz. Ortalığın yüksek maaşlı çakma gizli gaziler ile donatılmışlığı asla sorgulanmaz. Varsa yoksa bir destan havası. Allah'tan rahmet ve şükran sunumları.
Coğrafyaya egemen hengâmede puan kaybetmiş üst akıldan arta kalanla tam da punduna getirilmiş üst akıl ölçeğinde Temmuz ortasına bir bayram kampanyası monte edilmeye çalışılıyor. Hepsi o kadar. Kolayca önlenebilirliği iddia ve kalkılışı muamma Radikal dinci bir kalkışmanın yaktığı yok ettiği canlara, kırdığı camlara, devirdiği çamlara vurgulu bir karnaval havasıdır estirilen. Envayı çeşit fişlemelerle ve afişlerle tarihe anlı şanlı bir destan sayfası eklemesidir güdülen. Güdümlenen resmen bayram güncellemesidir.
Her şeye rağmen hain mensubiyetin içten içe sızma, boğma ve bozma operasyonları ile iktidarın bunları muhafaza gayreti ve aklama eylemselliği unutuluyor, unutturuluyor. Bayram havasında aziz ecdat temelli gözde direnişe sözde dirilişe simge bir devletin bekası girişimi işleniyor kiralık akıllara. Sıradan kaldırımsal bir ayrışma, sıra dışı hain bir kalkışma modunda. Hatırda bunlar kalsın isteniyor. Aslı astarı hepsi hukuksuzluğa resmi kılıf.
Kayırıldıkça kıyı köşe saldırganlaşan ihanetin seneyi devriyesinde memlekette yalandan demokrasi coşkusu yaygınlaştırılıyor. Bir yerlerde iki bin on altı metre al bayrakla yeniden direniş ve yeniden diriliş yürüyüşü başlatılıyor. Yürütüşün özü ise ‘koalisyon, kumpas ve referandum’ üçgenindeki on yılların ortaklığının dışa vurumunun önlenmesi. Paylaşan kardeşler restleşmesi neticesinde külahların düşmesinin üzerinin örtülmesi. Ve hain darbesel girişimin Allah'ın lütfu bir kalkışma olarak lanse edilişine güzelleme. Karşı devrim tekerlemesi, bayram şekerlemesi.
Oysa püskürtüldüğü iddia edilen hain darbe girişimi kalkışmasında ibreti alem bir devlet erkanı zaafı ve devlet zafiyeti var. Her şey alenen ortada. Ama bunları düşünen yok. Soran sorgulayan, yoran yorumlayan, bu günden yarına yargılayan yok. Yarım yamalak bir tapınma. Memlekette bir bayram haftası, şehri devlet ziyafet zamanı.
Hangi bayram? Belki de ileride zamanın pratiğine işlenecek olan ‘15 Temmuz demokrasi ve milli birlik bayramı’. Veya…
Şimdiden kutlu olsun…
İnsanoğlu genetiğine işlemiş yıkıcılığın kurbanı olur belli dönemlerde. Askeri sivil, silahlı demokratik tüm darbelerde, darbe evrelerinde. Özellikle zaafların liyakatle yönetilemediğinden göz göre göre beliren ve gelen sınırlı, kapsamlı, denetimli faşizan kalkışmalarda. Ve sonrasında zafiyetten ziyafete bir dönüşümle renklendirilir her kalkışma kıyameti. Şimdilik yaşanan yaşatılan bu…
Oysa kurmaca işler dünyasında nice sürprizler vardır. Nice ayrıntılar saklıdır satır aralarında. Arada arastada kalmış ne kalkışmalık çapraşık ilişkiler gizlidir. Süreç sonrası dinci faşist kimliklerde yavaş yavaş belirginleşir o belagat. Yine de hiç bir kurgusal mucitlik önleyemez bu hain trafiğe kafadan kapılmışlığı. Anında reddedilen gönül bağını. Bu ihanet içeren trajik din iman dokunuşlarını.
O yüzden her tamamlanmamış devrede gerilim en zirveye vurur. Ve potansiyel kalkışmanın veya filmsel hesaplaşmanın istisnalarını es geçenler, zaafı zerafetle yönetenler ve bal mumlu zarfı kapanlar hep iş başında olur.
Eğer devamı gelirse ki şimdilik öyle görünüyor her seneyi devriyede gerilimden tutku ve gerici utku yaratma çabası artar. Şimdilik bütçe ile orantılı anmalar gündemde. Hiç de düşük bütçeli değil. Toplama ve derleme anılar yakın gelecekte acı bir sona veya sonsuzluğa muktedir. O halde sadece zihinlere nakşedilen sıcak sahneler üzerinden varılacak yargı, kuşkusuz kurgusal bir değerlemedir. Değerlidir veya kısa zamanda değersizleşir savı başka mesele. Bu gün için meşgul olunan ve mesul olunan tam gaz hız verilen Temmuz Bayramı'dır.
Ve yeni diriltilen bu Temmuz bayramında odalar borsalar, belediyeler velediyeler ‘bedava pilav, çiğ köfte, çay, su, dondurma dağıtarak’ asli görev ifade ettiklerini, ulvi vazife tamamladıklarını marifetten sayarlar. Adalet yürüyüşünün hemen peşinden, direniş- diriliş yürüyüşleri organizesinde harçlıklanırlar. Timsahi hıçkırıklar tutar yeri göğü, çepeçevre sarar. Top yekûn Adaleti ve hukuku askıya almış olağanüstü hal yönetimi ile beraber çürüyen milli ve manevi değerlere bayramsal bir katkı yapıldığı sanılır.
Hiç bir zaman niye hangi batağa sürüklenildiği, niçin onca kayıplar verildiği ve neden bu kalkışmaya yol açıldığı, nasıl böylesine aleni bir ihanete göz yumulduğu ve de kazancın topunun kimlere düştüğüne akıl yoran olmaz…
Akıl erdirmeksizin, bir şehit ve gazi edebiyatı sürer. Sürdürülür. Canlar hangi akla hizmet toprağa düşmüş düşürülmüş sorulmaz. Ortalığın yüksek maaşlı çakma gizli gaziler ile donatılmışlığı asla sorgulanmaz. Varsa yoksa bir destan havası. Allah'tan rahmet ve şükran sunumları.
Coğrafyaya egemen hengâmede puan kaybetmiş üst akıldan arta kalanla tam da punduna getirilmiş üst akıl ölçeğinde Temmuz ortasına bir bayram kampanyası monte edilmeye çalışılıyor. Hepsi o kadar. Kolayca önlenebilirliği iddia ve kalkılışı muamma Radikal dinci bir kalkışmanın yaktığı yok ettiği canlara, kırdığı camlara, devirdiği çamlara vurgulu bir karnaval havasıdır estirilen. Envayı çeşit fişlemelerle ve afişlerle tarihe anlı şanlı bir destan sayfası eklemesidir güdülen. Güdümlenen resmen bayram güncellemesidir.
Her şeye rağmen hain mensubiyetin içten içe sızma, boğma ve bozma operasyonları ile iktidarın bunları muhafaza gayreti ve aklama eylemselliği unutuluyor, unutturuluyor. Bayram havasında aziz ecdat temelli gözde direnişe sözde dirilişe simge bir devletin bekası girişimi işleniyor kiralık akıllara. Sıradan kaldırımsal bir ayrışma, sıra dışı hain bir kalkışma modunda. Hatırda bunlar kalsın isteniyor. Aslı astarı hepsi hukuksuzluğa resmi kılıf.
Kayırıldıkça kıyı köşe saldırganlaşan ihanetin seneyi devriyesinde memlekette yalandan demokrasi coşkusu yaygınlaştırılıyor. Bir yerlerde iki bin on altı metre al bayrakla yeniden direniş ve yeniden diriliş yürüyüşü başlatılıyor. Yürütüşün özü ise ‘koalisyon, kumpas ve referandum’ üçgenindeki on yılların ortaklığının dışa vurumunun önlenmesi. Paylaşan kardeşler restleşmesi neticesinde külahların düşmesinin üzerinin örtülmesi. Ve hain darbesel girişimin Allah'ın lütfu bir kalkışma olarak lanse edilişine güzelleme. Karşı devrim tekerlemesi, bayram şekerlemesi.
Oysa püskürtüldüğü iddia edilen hain darbe girişimi kalkışmasında ibreti alem bir devlet erkanı zaafı ve devlet zafiyeti var. Her şey alenen ortada. Ama bunları düşünen yok. Soran sorgulayan, yoran yorumlayan, bu günden yarına yargılayan yok. Yarım yamalak bir tapınma. Memlekette bir bayram haftası, şehri devlet ziyafet zamanı.
Hangi bayram? Belki de ileride zamanın pratiğine işlenecek olan ‘15 Temmuz demokrasi ve milli birlik bayramı’. Veya…
Şimdiden kutlu olsun…
5 Temmuz 2017 Çarşamba
YAPAY DÜNYA ADALETİ...
YAPAY DÜNYA ADALETİ...
Yapay dünya adaleti ‘yapayiruk olur mantığı çemberinde ve dünyalığı kurtarma rejimi’nde ortaya çıkar. Yapay dünya kurulduğunda ise başkana bağlılık veya tek yerden emir alırlık alımlı hale getirilir. En aykırılar ise bu yapay dünya potasında eritilir, eğitilir. Ergimezleri harcanır…
Yapay dünya projeleri ne hikmetse hep yeni sağ akımlarla birlikte hayata geçiriliyor. On yıllardır böyle işliyor düzenek. Dünyanın üst aklı hep sağcı. Washington Portakalı daima avukat, savcı, hakim ve ben merkezli portallar hep bunu dayatıyor. Mekanik ve elektronik portakal kollarını uzatmış her türlü yağmaya da utanmazca zemin hazırlıyor. ‘ Yağma yok birader’ diyenleri ise canı çıkanacak sıkıyor, sıkıştırıyor.
Sözde aydınların on yıllarca yapamazlar edemezler dediği ne varsa içi dışına çıkarıldı, ters düz edildi memleket. Lafazanların kimliksiz milletler, kilitsiz kapılar ve dikensiz sınırlar içeren küreselleşme hayranlığına takıldı memleket. Lakin adil dağıtım hep egemen güçlerin lehine sonuçlandı. Ancak lehim tuttu ve leylalar yenidünyayı yarattı. Yapay Dünya kolayca doğurtuldu. Öyle ki yapay modeli öğütlemek ile kalınmadı resmen ve cebren dizayn edildi. Unutulan tek bir nokta vardı, yapay dünyanın adaletinin olmayacağı…
Hep adalete güvenildi. Güven fos çıktı. Herkesin foyası ortaya döküldü ve coğrafyalarda ulus devletler ve kurgu devletçikler savaşları çıkarıldı. Böylece dincileşen sağın hegamonyasını iyice kurmasına yardımcı olundu. Vakti zamanında bugünler için kurulmuş o yapay devletçikler ve onların desteklediği mezhepçi militarist yapılar da bu filmde aktif rol aldı. Topu birleşip başaramayınca Atlantik ötesi evrensel saldırıları başlattı. Ve İlahi kurtarıcı devlet pozisyonu boş belleklere yerleştirildi.
Oysa elin yankisinden coğrafya lehine Adalet beklemek başka bir rüya idi. Karabasandı. Hele hele coğrafyanın bataklığına bulaşan her kimin despotizm bağlamında kendi içinde adalete açık ara fark basacağı da gözlerden kaçırıldı. Her alanda ilimden bilime, dinden dile, özgürlükten demokrasiye şablonvari bir yozlaştırma, kültürsüzleştirme, köksüzleştirme bu yapay dünyanın sacayağı idi . Gözler yumuldu. Sözde hiç beklenmiyordu olacaklar, olanlar oldu. Memleket bu hale geldi, getirildi.
Bilinmeliydi oysa Bermuda Şeytan Üçgeni nereye kurulursa altındaki ateş harlanırdı. Üflenir, köz karıştırılır ve bölünme ile parçalanma kaçınılmazlaştırıldı. Şimdilik birçok millet bu yapay dünya cehenneminden nasiplendi. Eğer bu adalet yürüyüşünden de bir şey çıkmaz ise şu garip memleket için ortadan iki meleği tırpanı elinde pusuda bekliyor.
Üstelik liboş küresellik tüm kültleri bir bir yok ederek dinciler ve ümmetçiler dengesizliğinde yeni yapay dünyanın yönetimlerini de onlardan inşa etti. Sanki yapay dünya projeleri sadece din ve mezhep kapsamlı ve coğrafyalara özel ittifaklarla tutturulabilir mişçesine. idareler abizan öneriler ile güncellendi. İşte o gerileyen sistematikte yapay dünyanın adaleti olmaz ve adalet aranmazdı. O yüzden şimdi arayan bulur belasını yaygınlaştırılıyor. Mevla arama yolları ise yapay dünyanın kurgu dinli dilli düdüklerince tutulmuş. Dört bir tarafta gurka dinciler yapay dünyanın yapaylığına hizmet ediyor.
Hikâye çok basit aslında. Su altından Atlantik ötesinin denetiminde etnik ve dini yapılanmalar özenle desteklenecek. Bunların topu önce özgürlükçü yenilikçi örgütler olarak lanse edilecek. Bunlar sözde ilahi Adalet dağıtacaklar. Sonra tümü terör örgütleri plasmanında sayılıp hepsinin canlarına okunacak. iki ateş arasında kalanlar candan canandan, toraktan vatandan olacak. Uygulanan yapay dünya projesi bu denli net. İstenen yapay dünya adaleti bu. Böylece geniş coğrafyalara tüm ezici kuvvetler yığılacak. Malı yapay dünya yaratcıları götürecek. Böylece sözde savaştan muzdarip olanlar da kurtarılacak. Çaresizler çapı çulu hesap edilmeden en yakın çevre memleketlere dağıtılacak. Tüm aktarım kurtarım bu kadar. Ama aynı zamanda ne yapalım dünyanın adaleti bu deyip de geçilmez bir acı gerçeklik bu.
Peki, yarın ne olacak; şimdi güzergah boyunca tek kelle dört parmak işaretiyle on binlerin gözlerinin içine içine cahil cesareti ile poster tutanlar, sövüp sayanlar ileride gün güneşlikte elde kandil kendilerine Adalet arayacaklar.
Resmen kurt kapanı bir yapay dünya Adaleti ve adaletsizliği…
Yapay dünya adaleti ‘yapayiruk olur mantığı çemberinde ve dünyalığı kurtarma rejimi’nde ortaya çıkar. Yapay dünya kurulduğunda ise başkana bağlılık veya tek yerden emir alırlık alımlı hale getirilir. En aykırılar ise bu yapay dünya potasında eritilir, eğitilir. Ergimezleri harcanır…
Yapay dünya projeleri ne hikmetse hep yeni sağ akımlarla birlikte hayata geçiriliyor. On yıllardır böyle işliyor düzenek. Dünyanın üst aklı hep sağcı. Washington Portakalı daima avukat, savcı, hakim ve ben merkezli portallar hep bunu dayatıyor. Mekanik ve elektronik portakal kollarını uzatmış her türlü yağmaya da utanmazca zemin hazırlıyor. ‘ Yağma yok birader’ diyenleri ise canı çıkanacak sıkıyor, sıkıştırıyor.
Sözde aydınların on yıllarca yapamazlar edemezler dediği ne varsa içi dışına çıkarıldı, ters düz edildi memleket. Lafazanların kimliksiz milletler, kilitsiz kapılar ve dikensiz sınırlar içeren küreselleşme hayranlığına takıldı memleket. Lakin adil dağıtım hep egemen güçlerin lehine sonuçlandı. Ancak lehim tuttu ve leylalar yenidünyayı yarattı. Yapay Dünya kolayca doğurtuldu. Öyle ki yapay modeli öğütlemek ile kalınmadı resmen ve cebren dizayn edildi. Unutulan tek bir nokta vardı, yapay dünyanın adaletinin olmayacağı…
Hep adalete güvenildi. Güven fos çıktı. Herkesin foyası ortaya döküldü ve coğrafyalarda ulus devletler ve kurgu devletçikler savaşları çıkarıldı. Böylece dincileşen sağın hegamonyasını iyice kurmasına yardımcı olundu. Vakti zamanında bugünler için kurulmuş o yapay devletçikler ve onların desteklediği mezhepçi militarist yapılar da bu filmde aktif rol aldı. Topu birleşip başaramayınca Atlantik ötesi evrensel saldırıları başlattı. Ve İlahi kurtarıcı devlet pozisyonu boş belleklere yerleştirildi.
Oysa elin yankisinden coğrafya lehine Adalet beklemek başka bir rüya idi. Karabasandı. Hele hele coğrafyanın bataklığına bulaşan her kimin despotizm bağlamında kendi içinde adalete açık ara fark basacağı da gözlerden kaçırıldı. Her alanda ilimden bilime, dinden dile, özgürlükten demokrasiye şablonvari bir yozlaştırma, kültürsüzleştirme, köksüzleştirme bu yapay dünyanın sacayağı idi . Gözler yumuldu. Sözde hiç beklenmiyordu olacaklar, olanlar oldu. Memleket bu hale geldi, getirildi.
Bilinmeliydi oysa Bermuda Şeytan Üçgeni nereye kurulursa altındaki ateş harlanırdı. Üflenir, köz karıştırılır ve bölünme ile parçalanma kaçınılmazlaştırıldı. Şimdilik birçok millet bu yapay dünya cehenneminden nasiplendi. Eğer bu adalet yürüyüşünden de bir şey çıkmaz ise şu garip memleket için ortadan iki meleği tırpanı elinde pusuda bekliyor.
Üstelik liboş küresellik tüm kültleri bir bir yok ederek dinciler ve ümmetçiler dengesizliğinde yeni yapay dünyanın yönetimlerini de onlardan inşa etti. Sanki yapay dünya projeleri sadece din ve mezhep kapsamlı ve coğrafyalara özel ittifaklarla tutturulabilir mişçesine. idareler abizan öneriler ile güncellendi. İşte o gerileyen sistematikte yapay dünyanın adaleti olmaz ve adalet aranmazdı. O yüzden şimdi arayan bulur belasını yaygınlaştırılıyor. Mevla arama yolları ise yapay dünyanın kurgu dinli dilli düdüklerince tutulmuş. Dört bir tarafta gurka dinciler yapay dünyanın yapaylığına hizmet ediyor.
Hikâye çok basit aslında. Su altından Atlantik ötesinin denetiminde etnik ve dini yapılanmalar özenle desteklenecek. Bunların topu önce özgürlükçü yenilikçi örgütler olarak lanse edilecek. Bunlar sözde ilahi Adalet dağıtacaklar. Sonra tümü terör örgütleri plasmanında sayılıp hepsinin canlarına okunacak. iki ateş arasında kalanlar candan canandan, toraktan vatandan olacak. Uygulanan yapay dünya projesi bu denli net. İstenen yapay dünya adaleti bu. Böylece geniş coğrafyalara tüm ezici kuvvetler yığılacak. Malı yapay dünya yaratcıları götürecek. Böylece sözde savaştan muzdarip olanlar da kurtarılacak. Çaresizler çapı çulu hesap edilmeden en yakın çevre memleketlere dağıtılacak. Tüm aktarım kurtarım bu kadar. Ama aynı zamanda ne yapalım dünyanın adaleti bu deyip de geçilmez bir acı gerçeklik bu.
Peki, yarın ne olacak; şimdi güzergah boyunca tek kelle dört parmak işaretiyle on binlerin gözlerinin içine içine cahil cesareti ile poster tutanlar, sövüp sayanlar ileride gün güneşlikte elde kandil kendilerine Adalet arayacaklar.
Resmen kurt kapanı bir yapay dünya Adaleti ve adaletsizliği…
3 Temmuz 2017 Pazartesi
ÖZGÜRLÜK VE MAVİ ORMAN YANGINLARI…
ÖZGÜRLÜK VE MAVİ ORMAN YANGINLARI…
Bir denizkızı ile limon adı yakıştırılmış mini minnacık bir sarı muhabbet kuşunun öyküsüdür özgürlük. Denizkızı limonu çok sevse de, ona alışsa da kafese doğmuş limon daima özgürlüğe muhabbet besler. Fırsatı yakaladığında kuş aklıyla sonunu hiç düşünmeden, kaçışı küçük kıyameti olsa da heyecanla gökyüzüne kanatlanır. Geriye gözü yaşlı, gönlü pullu bir denizkızı ve limon tadında bir anı zerresi kalır…
Zamanhızla değiştikçe kara karanlığın kıyılarında dolaşır zihin. Ve tüm dünya aslında kuş misali aklın öngördüğünü yaşar. Yani asıl tutsaklık kafanın içindedir.İçindekilerdir. Zaten herkes her canlı yeryüzü açık cezaevinde özgür olduğunu sanır. Oysa resmen hapistir. Sarı sıcak düşlerle maviye havalanmak bile bazen yetmez. Zaten hem suç hem de günahtır…
Sınırsız özgürlük olmasa da özgürlükte ısrar veinatçılık korkuların üzerine üzerine gitmek gerektirir. Simli tel kafeste limon adı yakıştırılmış sarı muhabbet kuşları beslense de, uçup gidince bir nebze sevinebilmektir insanlık. On yıllarca kafese mahkûm çırpınmaktansa bir anlıkta olsa semaya kanat çırpmak evladır düşüncesiyle kör sıcaklarda serinlemektir. Göklerinintizamını, ufkun kızardığını keşfe dair bir yolculuktur özgürlük. Özgürleşmeyi kafesleyen Adaletsiz hiyerarşiye de isyandır.İşte bunu anlamaktır tüm mesele.
Aslında özgürlükvar oluştan itibaren insana özgüdünyayı anlamaya yönelik bir tanımlamadır.Yanitanınmaz ve tanımlanamaz ne varsa özgürlük kapsamındadır. Bazen denizkızlarının bile limon adı verilmiş minnacık bir sarı muhabbet kuşundan alacağı dersler vardır. Duvarlar kalından kalın örülüp yıkıldıkça, kafesin kapıları yanlışlıkla da olsa kuş gücüyle açılabilecek denli açık bırakıldığında anlaşılır özgürlüğün önemi. Yıllarca ne denli beklendiği. O yüzden teslim bayrağını çekmek yerine,kavgacı ve mücadeleci mizacı asla törpülememek gerekir.Bir kafese sahip olmaktır aslında özgürleşmek. Bir anlamda bilmezden, bilinmezdenkurtulmayıolağan hikâyelerle perçinlemektir özgürlük.Olağanüstü uydurmalaratapmak değil…
Birmemleketin kaderi coğrafyası ile doğru orantılıdır.Veözgür düşünce ile şekillenirmelekeler. En felsefik açıdan bakılsa dahi, her çağa özgü değişen özgürlük baremlerine bağlıdır eksen. Enlem boylam. Önemliolan hayattan kaçmak, hayatın kaçıklarından olmakdeğildir.Sonon yıllarda böylesi kalıtsal bir gelenek oluşmuş olsa da dönemin dışlanmış düzenlere veya düzensizliklere de gereksinimi vardır. Tarihinakışına onlar yön verecektir.Enbüyük mücadele özgürlük ve özgürleşme doğrultusunda verilen veya verilmeyenmücadeledir. Öyle ki limon adı yakıştırılmış sarı minik muhabbet kuşunun, denizkızının yakın ilgisine karşın özgürlüğe kanatlanış direncine sahip olmak gerektiğini her an hissetmektir.
Tarihte peşisıra cereyan eden darbelerle öldürülen, yoz yobaz isyanlarla önlenmesi planlanan özgürlük mücadelesi gün gelir tavan yapar. Bazen devasa ihanetleriletam bağımsızlığın önü kesilebilirancak özgürleşme talebi daha da keskinleşir. Kristalleşir.Çünküözgürleşmenin her evresi diğer evrelerekıyaslamalı bir isyanı ve idealizmi de taşır. Öyle bir taşkınlıktır ki bu tüm idare etmelere, kafeslemelererağmen meydanlar dolar taşar. Özgürleşme hevesi geniş yığınları da kuşatır. Ve huzurla maviye kanatlanılır. Meşhuremperyalgüçlerin hiç istemediği şeydir işte bu direnç. Yeri gelir denizkızı denizden koparılır ve özgürlük savaşçısı limon adı yakıştırılmış mini minnacık sarı muhabbet kuşundan bile ürkülür.
O hallerde özgürleşme iradesi olgunlaşma ve sınırsız cesarete sahip olmakla biten bir durum görüldüğünden sağduyu kalkanı güncellenir.Bugün içeride ve dışarıda devreyegiren planlarişte budur. Satılık veya sahibinden kiralık piyonlar devreye sokulmuştur. En ulu değerler alınır satılır meta sayılmaktadır.Böylece yeryüzünde yüzsüzlere gün doğar. Amadaima yanıltanlar da yanılır,yanıltılanlar da uyanır. İnce hesaplar tutmayıncagörülmez sanıp görülenişler görülür, düzen iyice bozulur.O bozgunda özgürlük yok denecek seviyeye çekilir. Adalet sıfır derecede kaynatılır.Ancak özgürleşme seli önüne çıkanı da önüne katar.Ama yeryüzü sofraları çalınamaz. Gökyüzünün çağıran sesi engellenemez. Kuşkusuzyaradılış gereği bir ölümlüölçüsüzlük veya özgünlüktür bu çağrıya yanıt vermek. Doğrusu özgürlük doğrultusunda güçlenme ile özgürkimlikkalıbına dökülür anlar anılar, yıllar ve yılların tüm hesabı. Zaten hesabınbozulduğu son ana kadar gül bahçesidir kafes.Unutulan ve unutturulmaya çalışılan, kelime anlamları bile karıştırılan özgürlük ve özgürlükyolculuğunun ne zaman başlayacağı ise tek bir açığa bağlıdır.
Bu beter bağımlılıkta özgürlüğünve demokrasinin kafeslenmesi Adaleti de bozar.Özgürlüğün temelderinliği insan karakterine bağlı bir irkiliştir.Her gözünü kapayan ile içindeki özgür kuşa her veda eden ile özgürlük daha da değerlenir. Adaletsizlik katmerlenir. Mücadele daha da renklenir.
Gecikse de günü gelir yeryüzü açık cezaevinden kaçış başlar.Kuş aklı kadar olsa bile rasyonel akıl dirilişi tesciller.İlanihaye özgürlük kuşatır zihinleri. Ve Adalet yeryüzü açık cezaevine hâkim olur.
Bir denizkızı ile limon adı yakıştırılmış minnacık bir sarı muhabbet kuşunun yaşanmış öyküsüdür özgürlük. Denizkızı limonu çok sevse de, limon gökyüzünün mavi ormanlarındaki özgürlüğü sim kafese yeğler.
Ve tez elden mavi orman yangınları tezgâhlanır…
Bir denizkızı ile limon adı yakıştırılmış mini minnacık bir sarı muhabbet kuşunun öyküsüdür özgürlük. Denizkızı limonu çok sevse de, ona alışsa da kafese doğmuş limon daima özgürlüğe muhabbet besler. Fırsatı yakaladığında kuş aklıyla sonunu hiç düşünmeden, kaçışı küçük kıyameti olsa da heyecanla gökyüzüne kanatlanır. Geriye gözü yaşlı, gönlü pullu bir denizkızı ve limon tadında bir anı zerresi kalır…
Zamanhızla değiştikçe kara karanlığın kıyılarında dolaşır zihin. Ve tüm dünya aslında kuş misali aklın öngördüğünü yaşar. Yani asıl tutsaklık kafanın içindedir.İçindekilerdir. Zaten herkes her canlı yeryüzü açık cezaevinde özgür olduğunu sanır. Oysa resmen hapistir. Sarı sıcak düşlerle maviye havalanmak bile bazen yetmez. Zaten hem suç hem de günahtır…
Sınırsız özgürlük olmasa da özgürlükte ısrar veinatçılık korkuların üzerine üzerine gitmek gerektirir. Simli tel kafeste limon adı yakıştırılmış sarı muhabbet kuşları beslense de, uçup gidince bir nebze sevinebilmektir insanlık. On yıllarca kafese mahkûm çırpınmaktansa bir anlıkta olsa semaya kanat çırpmak evladır düşüncesiyle kör sıcaklarda serinlemektir. Göklerinintizamını, ufkun kızardığını keşfe dair bir yolculuktur özgürlük. Özgürleşmeyi kafesleyen Adaletsiz hiyerarşiye de isyandır.İşte bunu anlamaktır tüm mesele.
Aslında özgürlükvar oluştan itibaren insana özgüdünyayı anlamaya yönelik bir tanımlamadır.Yanitanınmaz ve tanımlanamaz ne varsa özgürlük kapsamındadır. Bazen denizkızlarının bile limon adı verilmiş minnacık bir sarı muhabbet kuşundan alacağı dersler vardır. Duvarlar kalından kalın örülüp yıkıldıkça, kafesin kapıları yanlışlıkla da olsa kuş gücüyle açılabilecek denli açık bırakıldığında anlaşılır özgürlüğün önemi. Yıllarca ne denli beklendiği. O yüzden teslim bayrağını çekmek yerine,kavgacı ve mücadeleci mizacı asla törpülememek gerekir.Bir kafese sahip olmaktır aslında özgürleşmek. Bir anlamda bilmezden, bilinmezdenkurtulmayıolağan hikâyelerle perçinlemektir özgürlük.Olağanüstü uydurmalaratapmak değil…
Birmemleketin kaderi coğrafyası ile doğru orantılıdır.Veözgür düşünce ile şekillenirmelekeler. En felsefik açıdan bakılsa dahi, her çağa özgü değişen özgürlük baremlerine bağlıdır eksen. Enlem boylam. Önemliolan hayattan kaçmak, hayatın kaçıklarından olmakdeğildir.Sonon yıllarda böylesi kalıtsal bir gelenek oluşmuş olsa da dönemin dışlanmış düzenlere veya düzensizliklere de gereksinimi vardır. Tarihinakışına onlar yön verecektir.Enbüyük mücadele özgürlük ve özgürleşme doğrultusunda verilen veya verilmeyenmücadeledir. Öyle ki limon adı yakıştırılmış sarı minik muhabbet kuşunun, denizkızının yakın ilgisine karşın özgürlüğe kanatlanış direncine sahip olmak gerektiğini her an hissetmektir.
Tarihte peşisıra cereyan eden darbelerle öldürülen, yoz yobaz isyanlarla önlenmesi planlanan özgürlük mücadelesi gün gelir tavan yapar. Bazen devasa ihanetleriletam bağımsızlığın önü kesilebilirancak özgürleşme talebi daha da keskinleşir. Kristalleşir.Çünküözgürleşmenin her evresi diğer evrelerekıyaslamalı bir isyanı ve idealizmi de taşır. Öyle bir taşkınlıktır ki bu tüm idare etmelere, kafeslemelererağmen meydanlar dolar taşar. Özgürleşme hevesi geniş yığınları da kuşatır. Ve huzurla maviye kanatlanılır. Meşhuremperyalgüçlerin hiç istemediği şeydir işte bu direnç. Yeri gelir denizkızı denizden koparılır ve özgürlük savaşçısı limon adı yakıştırılmış mini minnacık sarı muhabbet kuşundan bile ürkülür.
O hallerde özgürleşme iradesi olgunlaşma ve sınırsız cesarete sahip olmakla biten bir durum görüldüğünden sağduyu kalkanı güncellenir.Bugün içeride ve dışarıda devreyegiren planlarişte budur. Satılık veya sahibinden kiralık piyonlar devreye sokulmuştur. En ulu değerler alınır satılır meta sayılmaktadır.Böylece yeryüzünde yüzsüzlere gün doğar. Amadaima yanıltanlar da yanılır,yanıltılanlar da uyanır. İnce hesaplar tutmayıncagörülmez sanıp görülenişler görülür, düzen iyice bozulur.O bozgunda özgürlük yok denecek seviyeye çekilir. Adalet sıfır derecede kaynatılır.Ancak özgürleşme seli önüne çıkanı da önüne katar.Ama yeryüzü sofraları çalınamaz. Gökyüzünün çağıran sesi engellenemez. Kuşkusuzyaradılış gereği bir ölümlüölçüsüzlük veya özgünlüktür bu çağrıya yanıt vermek. Doğrusu özgürlük doğrultusunda güçlenme ile özgürkimlikkalıbına dökülür anlar anılar, yıllar ve yılların tüm hesabı. Zaten hesabınbozulduğu son ana kadar gül bahçesidir kafes.Unutulan ve unutturulmaya çalışılan, kelime anlamları bile karıştırılan özgürlük ve özgürlükyolculuğunun ne zaman başlayacağı ise tek bir açığa bağlıdır.
Bu beter bağımlılıkta özgürlüğünve demokrasinin kafeslenmesi Adaleti de bozar.Özgürlüğün temelderinliği insan karakterine bağlı bir irkiliştir.Her gözünü kapayan ile içindeki özgür kuşa her veda eden ile özgürlük daha da değerlenir. Adaletsizlik katmerlenir. Mücadele daha da renklenir.
Gecikse de günü gelir yeryüzü açık cezaevinden kaçış başlar.Kuş aklı kadar olsa bile rasyonel akıl dirilişi tesciller.İlanihaye özgürlük kuşatır zihinleri. Ve Adalet yeryüzü açık cezaevine hâkim olur.
Bir denizkızı ile limon adı yakıştırılmış minnacık bir sarı muhabbet kuşunun yaşanmış öyküsüdür özgürlük. Denizkızı limonu çok sevse de, limon gökyüzünün mavi ormanlarındaki özgürlüğü sim kafese yeğler.
Ve tez elden mavi orman yangınları tezgâhlanır…
1 Temmuz 2017 Cumartesi
ADALETSİZ TEMMUZ
ADALETSİZ TEMMUZ
Vakti zamanında şu garip memlekette diri diri insan yakılarak insanlık suçu işlendi. Resmen cürümde bulunanlar ve iştirakçileri ilahi adaletten de hiç çekinmediler. Dava yıllar yılı sürüncemede bırakıldığından Adaleti olmayan yasalara göre zaman aşımından da paçayı kurtardılar. Ve bugün birçoğu namında adalet olan benzer zihniyetin şemsiyesi altında yakıcı güneşten korunuyorlar, serinliyorlar…
Bilinen o ki karanlıklar ile karanlığa karşı çıkanların binlerce, milyonlarca yıllık mücadelesi hep sürer sürecektir. Varoluşun temelinde hep bu kavga yatar. Bu yüzden insanlıktan çıkan insan yakmaktan hiç çekinmeyen güruh her devirde iş tutar, tutuyor.
İşte o tutu ve tutuculuk son yıllarda işbaşı yapınca 2 Temmuz 93 çoktan unutturuldu. Ciğer yakan yakınmalar, yakınlarını kaybedenlerin isyanı halen var. 2 Temmuz hala yanıyor. Madımak kokuyor yollar izler. Zihinler kanıyor. İbret alınası asla ibra edilemeyecek bir vahşet 93. Gökyüzü hala karanlık. Adımları maviye sürmek hala revaçta. Ve bir yan Deniz, bir yan toprak hala adalet yok. Tutkulu bir umursamazlık var, adap dışı. Adalete zerre inanmayan on milyonlar bir tarafta, adalet için çırpınan on milyonlar bertaraf. Her tarafta bir kalp yangını, kamp yangını. Bu resmen adaletsiz, adiletsiz bir düzene körlemesine çakılma sünepeliği. Sündükçe sündürülüyor.
Hala nice ocaklar sönüyor, söndürülüyor. Muhalifler süründürülüyor. Meğer geriye onmaz acılar bırakan ilk kıvılcım kaç yıl önce atılmış; Madımak 93. Bugünü geçmişte yarını bilinmezlikte kurulacak bir cennette yaşayan her devrin âdemleri, zevceleri, mahdumlar ve kerimeleri adalet bayramına sırt çevirmişler. Adamlaşmak yerine bile bile yüzsüzleşmişler. Hep ayni terane, ayni yüzey kirliliği.
Kör sıcaklar vurmuş Temmuz’u yakıyor, yanıyoruz, yakıyorlar. Şartlamışlar şurtlamışlar, toplanmışlar ehliyetsizliği semirtiyorlar. Sistematik biçimde 15 Temmuza erketelenmişler. Oysa kavurucu Temmuz sıcaklarında kâinatın adaletini bozanlara asla anlatılamaz, ders alınmamış nice durum yaşanmış, yaşanıyor bu memlekette; ‘Adalet yok, mülkün temeli sarsılmış, aklı sıra rüya tabirleri ile utanmazlıklar saklanıyor, namaz niyazla türlü şikayetler geliştiriliyor. Dünyadaşlar en aykırı özgürlükleri dahi Adalet çerçevesinde yaşarken bu necip millet en temel hak ve özgürlüklerini dahi sahiplenemiyor. Sahiplense adaletsiz uygulamalarla canından bezdiriliyor. Vesaire vesaire…’ Anlasalar da anlamazlar, anlatamazsın, anlayamazlar. Yanlı yorum ve yanıtları da hadiseler yaratacak cinste. Hadsiz hesapsız. Toptan bir cinsi felaket ve tarifsiz bir yabancılaşma girdabındalar. Talihsiz bir menzile memleketi tutsak eden zihniyete tapmışlar. Sözde Tanrıdan korkan ve medet uman bir çizgideler. Zaten hayata bu güdü ile yapışılıyorsa Allah muhafaza. Usul erkânı kaybetmişler. Düz yolda bocalıyorlar.
Allah muhafazanın canlı örneği Temmuz 93. Diz boyu insanlık dışı eğilimler dizgesi. Sağduyunun ateşe gömüldüğü bir gün 2 Temmuz. Hayret bu nasıl durdurulamaz bir fanteziymiş. Ki önlenemedi. Milyarlık yeryüzünde yer kaplayan hangi canlı türü böyle bir kalkışma da bulunabilir. Böyle bir kalkışma da nasıl aktif rol alır, niye pasif kalıp destekler. Hangi canlı kafası kahrola, kahrolasıcalar der cana kast eder. Adalet, adalette neymiş der ve kadife perdeleri tutuşturur. Allah muhafaza.
Muhatabı aleni bir olaydır Temmuz 93. Tecelli etmeyen bir adalet ayıbıdır 2 Temmuz. Müdafası müdanası olmaz. Müzesi füzesi de yapılsa ateşi sönmez. Kara 93 ten bu yana Adalet resmen yanmıştır. Şimdi de külleri savruluyor üç yanı denize, bu tavlı topraklara.
İşte yürüyüş o yürüyüştür. Küllerinden yeniden doğmak üzere ta 2 Temmuz 93’ten bu yana gecikmiş olandır...
Vakti zamanında şu garip memlekette diri diri insan yakılarak insanlık suçu işlendi. Resmen cürümde bulunanlar ve iştirakçileri ilahi adaletten de hiç çekinmediler. Dava yıllar yılı sürüncemede bırakıldığından Adaleti olmayan yasalara göre zaman aşımından da paçayı kurtardılar. Ve bugün birçoğu namında adalet olan benzer zihniyetin şemsiyesi altında yakıcı güneşten korunuyorlar, serinliyorlar…
Bilinen o ki karanlıklar ile karanlığa karşı çıkanların binlerce, milyonlarca yıllık mücadelesi hep sürer sürecektir. Varoluşun temelinde hep bu kavga yatar. Bu yüzden insanlıktan çıkan insan yakmaktan hiç çekinmeyen güruh her devirde iş tutar, tutuyor.
İşte o tutu ve tutuculuk son yıllarda işbaşı yapınca 2 Temmuz 93 çoktan unutturuldu. Ciğer yakan yakınmalar, yakınlarını kaybedenlerin isyanı halen var. 2 Temmuz hala yanıyor. Madımak kokuyor yollar izler. Zihinler kanıyor. İbret alınası asla ibra edilemeyecek bir vahşet 93. Gökyüzü hala karanlık. Adımları maviye sürmek hala revaçta. Ve bir yan Deniz, bir yan toprak hala adalet yok. Tutkulu bir umursamazlık var, adap dışı. Adalete zerre inanmayan on milyonlar bir tarafta, adalet için çırpınan on milyonlar bertaraf. Her tarafta bir kalp yangını, kamp yangını. Bu resmen adaletsiz, adiletsiz bir düzene körlemesine çakılma sünepeliği. Sündükçe sündürülüyor.
Hala nice ocaklar sönüyor, söndürülüyor. Muhalifler süründürülüyor. Meğer geriye onmaz acılar bırakan ilk kıvılcım kaç yıl önce atılmış; Madımak 93. Bugünü geçmişte yarını bilinmezlikte kurulacak bir cennette yaşayan her devrin âdemleri, zevceleri, mahdumlar ve kerimeleri adalet bayramına sırt çevirmişler. Adamlaşmak yerine bile bile yüzsüzleşmişler. Hep ayni terane, ayni yüzey kirliliği.
Kör sıcaklar vurmuş Temmuz’u yakıyor, yanıyoruz, yakıyorlar. Şartlamışlar şurtlamışlar, toplanmışlar ehliyetsizliği semirtiyorlar. Sistematik biçimde 15 Temmuza erketelenmişler. Oysa kavurucu Temmuz sıcaklarında kâinatın adaletini bozanlara asla anlatılamaz, ders alınmamış nice durum yaşanmış, yaşanıyor bu memlekette; ‘Adalet yok, mülkün temeli sarsılmış, aklı sıra rüya tabirleri ile utanmazlıklar saklanıyor, namaz niyazla türlü şikayetler geliştiriliyor. Dünyadaşlar en aykırı özgürlükleri dahi Adalet çerçevesinde yaşarken bu necip millet en temel hak ve özgürlüklerini dahi sahiplenemiyor. Sahiplense adaletsiz uygulamalarla canından bezdiriliyor. Vesaire vesaire…’ Anlasalar da anlamazlar, anlatamazsın, anlayamazlar. Yanlı yorum ve yanıtları da hadiseler yaratacak cinste. Hadsiz hesapsız. Toptan bir cinsi felaket ve tarifsiz bir yabancılaşma girdabındalar. Talihsiz bir menzile memleketi tutsak eden zihniyete tapmışlar. Sözde Tanrıdan korkan ve medet uman bir çizgideler. Zaten hayata bu güdü ile yapışılıyorsa Allah muhafaza. Usul erkânı kaybetmişler. Düz yolda bocalıyorlar.
Allah muhafazanın canlı örneği Temmuz 93. Diz boyu insanlık dışı eğilimler dizgesi. Sağduyunun ateşe gömüldüğü bir gün 2 Temmuz. Hayret bu nasıl durdurulamaz bir fanteziymiş. Ki önlenemedi. Milyarlık yeryüzünde yer kaplayan hangi canlı türü böyle bir kalkışma da bulunabilir. Böyle bir kalkışma da nasıl aktif rol alır, niye pasif kalıp destekler. Hangi canlı kafası kahrola, kahrolasıcalar der cana kast eder. Adalet, adalette neymiş der ve kadife perdeleri tutuşturur. Allah muhafaza.
Muhatabı aleni bir olaydır Temmuz 93. Tecelli etmeyen bir adalet ayıbıdır 2 Temmuz. Müdafası müdanası olmaz. Müzesi füzesi de yapılsa ateşi sönmez. Kara 93 ten bu yana Adalet resmen yanmıştır. Şimdi de külleri savruluyor üç yanı denize, bu tavlı topraklara.
İşte yürüyüş o yürüyüştür. Küllerinden yeniden doğmak üzere ta 2 Temmuz 93’ten bu yana gecikmiş olandır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)