17 Ocak 2015 Cumartesi
O USTANIN KÖY EVİ…
Her anlatılışta sonsuzluğu haykıran ve bitmeyen masalımızı yaratan o gözünü sevdiğim yapraklarla gizlenmiş köy evidir. O ustanın usturuplu desenlere kucak açmış, maziye kökten bağımlılık duygusu veren o gözünü sevdiğim bağ evidir. O ustanın köy evi…
O ustanın evi mısırı patlatan közünü sevdiğim yapraklara sinmiş ahşap bir evdir. Artık inşa edenleri tarih olan, toprak olan. Tahtalarına kazınmış yakın tarih cilveli cilasıdır. Kaç gelin almıştır, kaç kızı gelin vermiştir. Kaç göçü bir arada misafir etmiştir, kaç yasak savmıştır. İki oda, bir sofa ve bir aşenede titrer hala o hayatlar…
Aşenenin yalımlı ateşinde çorba kazanları kaynarken, kaç çocuk mide gurultuları eşliğinde sofraya selam durmuştur. Sofanın pencerelerinde asılı aksu’nun şırıldayan manzarasının ardında saklıdır tüm bu rakamlar. Ve umut daima bir ümit dolaşır tavan arası kayınlardan kestane dikmelerine kadar.
Acaba kaç zaman önceydi, hatıralara üşüşen eğreti sarsılmalar ve içten kasılmalar. Üzengisi boşanmış bir kısrak gibi gittikçe yakalanamayacak, taşınamayacak biçimde ağırlaşınca mazi üzülür insan. Çünkü korkudan topal eşeğin semerine yapışan cılız çocuk anılarında ağıtlaşır usta ve o ustanın evi. O evin silueti patlar her gece köy ortasına. Hayaleti sılaya vurur, yağmur damlaları sarhoşu çinkolu çatısıyla. Ve köhneleşen zaman çotanakların çatına tüneyince, kaşları çatılır o usta evinin.
O usta evinin çatmalarında altı cemekli motifler ve Arapça dualar serpilmiş. Besmelelerin ortasında Allah ve Muhammed hat levhaları. Kara kalemle çiziktirilmiş ve epeyce benzemiş ata portresi başköşede. Bir oda dolusu aşk manzumeleri, karındaşların denizlik imzaları ve özlü sözler. Bir değişmez ve kaybolmaz mühür vurulmuş ki tahta sıcağına mürekkebi hala ıslak.
Köz düştükçe öze, gözlerden sakınılan o ustanın evi artık saklanmaz. Yüreklerde eksik kalmış kara sevdalar, akıllarda tam kıvamına gelmiş sözler. Sarfa nazar anında Çepni çekiği gözlü veletler öze, söze, göze gülümser. Sahanlık rafında kutsal kitabın şifresi göğe asılı. Efendisiz efendilerden öte bir yiğit duruşu sergiliyor ağlaşan ve ağlaştıkça açılan ve ağırlaşan köysel senfoni. Ve o ustanın evinde ayni sazlar ve sonsuzluk senfonisi. Keskin bir aydınlanma bağlamında merhamet kıvılcımları kıvrılıyor ocak başına. Duvarda istem içi, sitem dışı kelime kelime veda hutbesi ve diğer yanda çözümlemeler ve çözülmeler. Her öğleden sonra kendiliğinden duran saatler geçmişe köprü ayağı. Geleceğe ise dal köprüler asılmış. Hangi mevsim, hangi an, hangi gün olursa olsun analar ve komutanlar güllerle bezeli ot döşeklerde uyur, o ustanın köy evinde.
Mısırı patlatan köz söndüğünde ise anılara serpilmiş ve dar patikalara yol vermiş tarzıyla o ustanın köy evinde mutluluğun son perdesi sahnelenir. Doğa doğal dekordur, gönüllerdeki masalsı yangın rekor seviyededir. Sabun ve lavanta kokulu tahtalarına kazınmış tüm bu satırlar.
Her şey tek tek karılmıştır ve yer yarılmıştır, özenle seçilince kelimeler tek tabanca varılır sahte cennete. Bal ormanından yolu geçenler bilir, okuyanı çok, anlayanı yok modundadır silik adres. Ve bir kayboluşu ve varoluşu resmeder ilham perisi tavanlara. Kaç gün ve kaç geceden sonra şelek yükü yorgunluk yağarken bedene akıl melekeleri meleklere bile sırtını çevirir. Ve bir yaşına tam bin yaşına ulaşılır o taşkınlıkta. Yazılar zırlayınca delik tahtalı duvarlarda çekim fiilleri çekilmez ve okunur sadece.
“ Bir fidan diktin bir yüreğe, fidanlar diktin yüreklere. Ama meyvelerini hep başkaları yiyecek. Küçük kıyametler peşi sıra koparken evliya düzünde, paşa çimeninde ve değirmen çayırında yine çocuklar seyirtecek. İçteki çocuklar öldükçe onlar yaşayacak ve dışarıdaki bebekler kaşla göz arası büyüyecek. Ve üst üste başarılardan, kazanımlardan sonra kayıplar da yaşanacak ve o ustanın sakinleri ve sakineleri sabır taşı çatlatacaklar. Bir fidan dikmeye yetmese de ömürler, gerektiğince güç olmasa da bileklerde bilenecek yine de girebi. fidanları kesmemek için ama odunlaşanlar için. Ve öyküsever gönüllerde bir avuç toprakta boy verecek yemişlerini daima başkasının yediği fidanlar…”
O ustanın köy evi sen başka bir yarsın başka bir diyarsın. Kurda kuşa yem olmadan düpedüz, gece ve gündüz ve güneş ve ay ile yıldızlarda yaşayacaksın denizcesine. Ve sözlerde var olacaksın sözleşmişçesine ve de gönüllerde.
Şu arı diliyle şekillenen şu dört günlük dünyada büyümek, büyülenmek her devrin değişmez modası olunca o ağaçların yetiştirilmesini sevecek geride kalanlar. Geleceğe umutları kalanlar yetişeni yetiştireninden ötürü sevecek ve yeni fideler, fidanlar dikecek akıp giden toprağa. Yaşı ilerleyenler önce doyamadıklarını, sonra ağaçları, ocakları ve ormanı sevecek nihayetinde. Ondan ötesi ölümsüz hasat zamanıdır, tüm faniler için.
İşler kesatlaşınca, zihinler hasetleşince aslında farkındalıklar da sonlanır. Safa sürülen aykırılıklar, aykırı düşmeler saflaşır ve insafsızlığın hükmüne son verir. Ancak o ustanın köy evinde sen bir ceviz ağacı, ben bir söğüt, siz bir orman, biz bir bal ormanıyızdır, onlar ise öğütlere tetikçi. Her akşam ufuk kızarınca üstü yeşile boyanan bir renk cümbüşüdür o ustanın köy evi. Aklı, haklı veya haksız anıların sıcağına çeken ve yol bölgesine kurulan sirk çadırları gibidir her zamansız çekip gitmeler. Hem gökte hem yerde yetkili olana ve tutmayan fidanlara ağlamakla iç içedir vekâlet yaşamlar. İşte o toprağa tutunan fidanlar yaşatır dünyayı. Yeşermeyen tohumlar ise meyvesini görmemişlikten yiyenleri değil ama Allah razı olsun, bereket versin demeyenler suçlar. Onlarında dünyalık görevleri odur.
Bu işin özü o ustanın evinde kayıtlıdır. Kıyamete kadar emek çiçeği ve söz ve şiir ve kitaplardır ustasının gözü kulağı. Şahit olunan dünyayı yaratan ve yaşatan ise gözünü sevdiğim yapraklara kazınmış gizliliğin gizidir, izidir. Ve yapraklar ardına saklanan o ustanın köy evi de yüce bir lisan ile o gözün gör dediğidir.
Dünyan bileğimdeki nabızda atar usta, kara dosyalar ise yedi kat çekmecelerdeki büyük bir zarfta saklıdır ve üzerinde nama nam katar cinsten adım yazılıdır. O ustanın köy evinin emanetçisi…
“ ANKARA’DAN ABİM GELDİ, YETİNMEDİ ESENLER’E DE GELDİ…”
“ Ankara’dan abim geldi. Yetinmedi Esenler’e de geldi. Esenler’de bir bayram havası var…” ama evdeki sorunlar yakın zamanda çok kolay çözülecek, İstanbul’da ve ülkede ki sorunlar ise öyle kolay kolay halledilecek, bitecek gibi görünmüyor hiç.
Görünmüyor çünkü “Ankara’dan abim gelince, yetinmeyip Esenler’e de gelince, Evde bir bayram havası esince, estirilince” abime yaklaşabilmek için başka başka abiler de, ablalarda geçmişten bu güne evdeki hesap çarşıya uymadı bağlamında dem vurarak, şirinlik yaparak noktasından virgülüne alışılagelmiş bir tavır ve tutum sergiliyorlar. Yakın tarihi bulandırmak ve sulandırmak siyasal zayıflığın göstergesidir ve bir okadar da kolaydır. İşin aslı çarşıdaki hesap çoktan şaşmış, dolayısıyla evdekine çoktan beri hiç uymamaktadır.
Bu uyumsuzlukta elbette birileri çıkar dostdoğruları yazar, zımbalar, dosyalar ve sunar. Sunuş öyle bir sunuştur ki, ‘yetersizliği eleştirenlerin, yetkinliği savunanların yönetime geldiklerinde hiç de farklı bir şeyler yapamadıklarını gördük daima’ diye başlar. Ve şöyle devam eder;
Sanki yönetim makamı yeterlik ve yetkinlik sınama veya yitirme ve öğütme ile özdeş bir makam. Öncelikler sırası şaşınca, özellikle de ideoloji sorun edilince karmaşa ve kargaşalar had safhaya ulaşıyor. Öyle ki ideolojik eksiklik ve tutarsızlıklar sorunu artırıyor, programsal gerilik düzeyine eriştiriyor. Bu gereksiz dönüşüm basite indirgendikçe, kolaycılık kabarıyor ve ilkelere dayanan bir pratiğin de önünü kesiyor. Tüm eylemlilikler teoride kalınca da yanlış tavırlı yaklaşımlar hız kesmeden güncelleniyor.
Örgütsel kademeler arasında sağlıklı bir iletişim de sağlanamayınca kucaklaşma gitgide zorlaşıyor. Gönülsüz zoraki bir barışmaya kapı aralanıyor sadece. Kadroların birbirini içine sindirmesi ve hoşgörülü yaklaşımlar da güçleşince doğal olarak faklılığı açıkça ortaya koyacak cesaret de yitiriliyor. Zamanla diğer partiler veya iktidar partisi ile asla eş tutulamayacak gerçekçi yol haritaları da ya çizilemiyor ya da çizilse de inandırıcılığını yitiriyor.
Sanki bir zorunluluk varmışçasına benzeşmeler üzerine bir siyasal edebiyat yukarıdan aşağıya geliştirilince güven de azalıyor. Bu küçük olsun benim kalsın babında göz yumma veya gerçekleri görmezden gelme alışkanlıkları ile ideolojik hatalara kayan çizgi de ısrarcılık ise tüm iyi niyetlileri canından bezdiriyor. Tüm bu aksaklıklar toplumdan uzak karar ve yönetim yapılarının belirlenmesini doğuruyor.
Bu günden yarına ivedilikle kendisine çeki düzen verecek bir özeleştiri bile yapılmayınca veya bile bile geciktirilince anında siyasetin bireyselleştirilmesi modasına uyuluveriyor. Bu gayri ciddi eğilim parti gibi parti olmayı da engelliyor. Her kurtarıcı vasfıyla gelenin nedense bu siyasal savurganlığa prim tanıması suretiyle sınıf bir yana, kitle partisi olma konumundan bile uzaklaşıldığı yönünde dert yanan bir anlayış hâkim oluveriyor tabandan tavana.
Tabanda düşünen, üreten ve devinen birçok kadro düşünce temelleri Marksist, devrimci, sosyalist diye nitelendirilip ayrıştırılıverince, ötekileşme ve yabancılaşma tavana doğru da yaşanmayacak manasına gelmez. En tepede ise bu dışlanmışlıkların tamirine dönük çaba ağırlaşınca, sorun yapılmaması, problem görülmemesi noktasında gizli ısrar sabitleştirilince kopuş hızlandıkça hızlanıyor.
Artık öneri yapmama, kenara çekilme ve yol verme katına itilen bu üçüncü yol ve dördüncü kuvvetin yerine ise parti eksenine tamamen zıt, parti tabanını iyice kayganlaştıran kim olursa olsun yeter ki gelsinler eklemleniyor. Kendilerine yer bulma açısından hiç zorlanmayan bu zümrenin aksine yılların emekçi partilileri ise yeni yetmelerin beslemelerince kurmaca kutsallarına sövüldüğü bahanesiyle düpedüz, güpegündüz horlanıyorlar.
Bu tersine akış ve gerisin geri sürükleniş aslında resmen nitelikli kadroların pasifize olması veya egemen güçlerce pasifleştirilmesidir. Ayrıca yıllarca aktif üye, pasif üye gerçekliğini dillendirenlerin niceliğe direnemeyişi kadro erozyonunu ve partinin güç kaybını getirir. Tabandan tavana popülist yaklaşımlarla gelişen bu karakteristik yıkım, iyice hakimleştikçe ezen azınlık kıvamına devrilir.
Yani aritmetiği temsil edenlerin nicel varlığı, niteliği temsil edenlere üstünlük sağlayışıyla parti gibi parti olabilmenin asıl ve tek koşulu da hiçleşir. Bu hiçe sayma kötü gidişi ve yalnızlaşmayı, parti içi seçimlerde önseçimsizliği ve katılınılan birçok seçimlerde de o bilindik tabloyu ortaya çıkarır.
Bu öncelikle bize ve ülkeye özgü aritmetik hatası nicel nitel ayrıştırması kapsamında tüm ilişkilerin sonunda başa gelen çekilir suskunluğuna ve peşinden alevlendirilen kızgınlıklara bağlanır. Sonra biçimlendirilen bu yanılgılar zinciri tüm kadroları ve parti bütünselliğini çıkacak her türlü tabloya kimsenin eleştirisi olamaz seviyesine indirger. Zaten kısmi yapılan eleştiriler de akılcı ve gerçekçi olmayınca, kayda değer de bulunmayınca hiçbir zaman özeleştiri mekanizmasının işletilmesine de gerek duyulmuyor.
İdeolojik, projeli ve anlaşılır programlarla donatılmış, geleceğe yönelik bilgilenmeler de taşıyan, eksikliği hissedilenlerin realist tamlamaları olan bir metod uygulanmadıkça, süreci taşımaya kim gelirse gelsin taşıyamaz ve aşı tutmaz.
“ Ankara’dan abim geldi. Yetinmedi Esenler’e de geldi. Esenler’de bir bayram havası var…” ama evdeki sorunlar yakın zamanda çok kolay çözülecek, İstanbul’da ve ülkede ki sorunlar ise öyle kolay kolay halledilecek, bitecek gibi görünmüyor hiç. Görünmüyor çünkü “Ankara’dan abim gelince, yetinmeyip Esenler’e de gelince, Evde bir bayram havası esince, estirilince” sertifikalı saptamalar da aciliyet kazanır. Öyle ki, sen ben kavgası, adamcı, adamcılık, kayırma ve kayırmacılık, himayecilik çıkmazında imha edilen yıllara yazık diye başlar ve devam eder.
Tüm bu ve benzeri saptırmaların kıyım ve kıyıcılığı körüklediği kadroları canından bezdirdiğinden hareketle tam da siyasi olgunlaşma yaşında siyasi makam ve mevkilerden berhava edilmek ise başa gelen başka bir ağır kusur. Bu ince hesaplarla uğraşmalar araya yeni soğuklukların girmesini, toparlanamayacak kopukluğun çoğalmasını getiriyorsa da birilerinin dur demesi maalesef gecikiyor. Yine ve yeniden yapılanmaların tamamı alışılagelmişliğin aksine bir tutum sergilemiyorsa, ayni huzursuzluğu şimdilik içten içe yaşatıyorsa bu durum çok yakında parti hiyerarşik yapısını da kökten zehirler. Çok çok yakında ülkenin kaderini tayin edecek bir genel seçimin olması nedeniyle, kısa zamanda ülkenin en geri bırakılmış ilçesinde ve en büyük ilinde parti yapısını zedeleyen ve zehirleyen ne var ise bir bir gözden geçirilmelidir aslında.
Yoksa genel seçime kadar böyle gider, genel seçimden sonra ise nasıl giderse gider mantığıyla bu günden yarına kangrenleşen sorunları ister istemez taşımak ve mevcudu savunuculuktan kaçınmamak parti gibi parti olup, seçimler kazanmayı da başka baharlara erteler.
Baharın sonu ise hem kıştır hem de yaz…
12 Ocak 2015 Pazartesi
KIRMIZIYA DOLANMAK VE KURMACA DİNE ALDANMAK…
KIRMIZIYA DOLANMAK VE KURMACA DİNE
ALDANMAK…
Yer
yuvarlağında toprağa düşen tohum ürün vermedikçe öğrenir, unutur tekrar
öğrenir, özler insan ve özlenir insanlık. Güneş sisteminin gaz toz
bulutlarından oluştuğuna, olduğuna koşut, dalınıp gidilir ufka…
Dalıp gitmek var
şimdi özel ve özlenen anışların sıcağına ama içine girilen girdap, ortasına düşülen
kaos izin vermez. Üst başlığı, paragrafları örselenmiş anlatımlarla kırmızıya
dolanmak, kurulmuş dine aldanmamak var şimdi ama kafadan kapılmalarla gerilen
empati yapma duygusu peşimizi bırakmaz.
Karakterli veya
karakteristik çözümlemelerin, karaktersizlikten mütevellit çözülmelerin bazı
kavramlar daraltıldığında bile anlaşılmadığı, bilimsel anıların da işe
yaramayışları görülür. Görüldükçe de ufka dalışlar manasızlaşır. İnsanı zenginleştirici
analitik deneyler, denemeler de bir hiç olur. Ayrıca analitik düşünceyle kökten
değişecek ne varsa zaman durur, değişmezlerin ve hiç dönüşmemesi gerekenlerin
ise boynu vurulur. Değişim tamamen düşünce ötesi ve düşünülenin tam aksine yapmacık
manevi boyutta seyreder. Bu sahte seyirlikte içi boşalan, boşalmayan tüm
kavramları anmak, tartışmak büyük risk taşır ve acayip lüks kaçar.
Zaten balon
söndükçe neşeler kaçar ve halim selimlik rafa kalkar, harem selamlık raftan
iner. Selam sabah kesilir, işlere bakılır. İcabında zımnen söylenecekler bile kırıp
geçirme babında apaçık yüzlere vurulur. Ve kırılan, kırılgan, kıran yüzlerde ve
mermerimsi duygusuz yüzeylerde hiçbir nur ışımaz, gün ışığı dahi ışımaz. Ve yanlışların
üzerini çizmek doğru olsa da yanlışları yüze vuranların yanlışları ve
yanılgıları çizgilerdeki kırıklığı artırır. Öylesine bir kısır döngüdür ki
başlatılan daima doğruları savunanların üstü çizilir kırmızı kırmızı.
Kırmızıya dolanmak
korkusundan, hiçbir şeyden çekmediler kırmızıdan çektikleri kadar diye başlayan
alışılagelmiş bir repliktir baş tacı edilen. Ve öyle cümlelerle kırmızıya dalıp
gitmek vardır ki şimdi, bu dincilik ecinniliğinde, kızıllığa dolanmak yas değil
haslıktır ezelden ebede. Hem de son istasyonda saklanan harikulade öyküler bile
akıl kapısını açacak veya aralayacak kadar öz güvenli değil ise.
Evrimler dizisinin
en temel armağanı yirmi bin yıl önce öyküleştiğinde zararlı doğa koşulları ile
savaşarak var olmak gelişti. İnsan yaşamı
ve uygarlığın denklemini tabiatla çözdü. Ancak çevresini de geliştirip kontrol
altında tutmaya başlayınca bu tanrısal krallık çöktü. Bakırın, tuncun, demirin
ve bilumum element ve metallerin hayata hakimiyetine bile aklı yettiğince hükmetti.
Her şeye hükmetti, her şeyle harbetti tek bir şeye gücü yetmedi insanlığın. Yeryuvarlağının,
evrimlerin ve insanların bir tek şeye gücü kuvveti yetmedi, üstesinden gelemedi.
Dinlere ve din savaşlarına hep boyun büktü yaşlı dünya ve yaşayanları…
Yer çatladığında
toprağa düşen tohum beklendiğince ürün vermedikçe sil baştan öğrenir, unuttuklarını
da öğrenir, özler insan ve özlenir adamlık ile insanlık. Güneş sisteminin ve
galaksilerin gaz toz bulutlarından ve Tanrı parçacıklarından oluştuğuna
olduğuna koşut dalınıp gidilir ufka ve ufuk ötesine…
Ismarlama inançlar
ve dinler durağında nafile bekleyişler sürerken ıslanmış ilahicilerin ve ıslak
ilahilerin dinsel motif ayrıcalığına erişkinliklerinin de şakaya gelir yanı
yoktur. Vardır yoktur başka mesele ama dinsel nazireler yaparak
yapağılamalarına yağlanmalarına yürekler dayanmaz. Onlara bunlara dalıp
gitmeden yaşamak zamanı şimdi. Yani şimdi yine kırmızıya dolanmak lazım ve yüce
dini alçaltan kul icadı varyasyonlara aldanmamak var işin aslında, kitabında. Yalanlar
dolanlar matbaasında basılan ve insana doğalmış dedirten dini masallara ve oval
heyecanlara da gelmemek var musafında gerçeğinde. Bilen bilmeyen, duyan
duymayan isyanda ama tüm dağılmış sözlere ve savlara ayni notasal baskı var. Gözlemlenen
o ki, güfteler Allah’ına kadar farklı, beste ayni telden.
Dile kolay
ısmarlama mezhepler ve uydurma dinler garındaki korsanlık ve gargara teröristyanlık
dünya çapında tüm barış yürüyüşlerine ve yitenlere saygı duruşlarına ilham
kaynağı olmuş. Hala yani uydurma martaval geziniyor uydularda. Diğer ilahi
dinler her çıkmazda kendilerini haklı çıkaracak yöntemleri bulur ve uygularlar.
Ama en son geldiğiyle övünülen ve öykünülen o muhteşem ilahiselliği beş paraya kelle
avcılığında harcamak hangi akla hangi dine hizmettir anlaşılmaz. Bu kaosta
bağrı yanık aydınların hesabına ise Fransız kalmayanları için kısa bir mola
düştü. Hangi modda, modalaştırılmış ise de çağı tersine işleten bu dini garabet
modası it dalaşına devam ettikçe yazık oluyor yüce dini dilden ve kalpten
tasdiklemişlere. Dinler tarihi belki de böyle bir kurmaca inançlılık, kurban
alma meraklısı dincilik ve imana aykırı mezhepçilik görmedi görmeyecek.
Hiçbir şeyden
korkmadılar kırmızıdan korktukları kadar ama ısmarlama dinler yapbozundan oyuncaklar
buldular, maşalar türevlediler. Demek ki son peronda gözlere o hep saklanan
perde inmiş ve amaç perdelenmiş gözlere havada asılı duran şölen sofralarını
indirmekmiş meğer. İçkisi ise maalesef kan kırmızıya çalar renk tonunda olan ve
ölen öldürenlere mahsus. Dünyanın sonu değil elbette ama bu kıyam ve kıyımlar ile
bir kez hırs doğmuş tepelere, kin bürümüş gönülleri ve korku dağları bekliyor
din, iman, mezhep adına ve namına.
Yeryüzünde toprağa
düşen tohum gerektiğince ürün verdikçe öğrenir, öğrendikçe unutur, tekrardan öğrenir
ve özler insan insanlığını. Özlenir insanlık. Özlenir çünkü dini, imanı,
mezhebi bir yana insan insan olmaktan çıkınca her yol mubahtır taraflara. Ve artık
hamur teknesinde ekmek hamuru mayalanmaz.
Aynı hamurdan
değiliz asla, kırmızıya dolanmak, dindar kalmak ve kurmaca dine aldanmamaktır
hamurumuzun tuzu, suyu, mayası, onların ki ise kan…
10 Ocak 2015 Cumartesi
KIRKBEŞLİK ŞİİR…
KIRKBEŞLİK ŞİİR…
METHİYE
Kırkbeşlik plağım
Plağım kırkbeşlik
Pikabın iğnesi kırık,
Dönemem.
İçimde ne şarkılar saklı aslında
Türküler ağıtlar marşlar asılı
Ne divane aşklar gizli en asilinden
Ne delikanlı kavgalar sözler
Söz verdim bir kere insafsız,
Dönemem.
Kırkbeşlik insanım lisanım kırık
Pikabın iğnesi kırık
Plağım kırkbeşlik
Lodosa açık bir balkonda
Denizleyim
Egeyim Karadenizim.
Anlasana beni beter dönence
Dönenler dönsün rüzgar gülüyle densizce
Dönemem.
Dönemem çünkü
Doğuştan solağım…
KIYAMET SENARYOSU
Ne olur kırma beni hayat
Kırma artık.
İpek böceği masalı değil ki bu
Allı yeşilli bir makam.
Çıkışı yok gecelerde dinlendikçe şekillenir markalar
Afiyet olsun karınca kardeş, karışmam
Artık kızmam
Arıların oğul verdiği zaman canlanırım artık
Karınca kaderince bir yaşama sarkıp
Ölümlerden ölüm beğenirim derin uykulardan kalkıp
Yıllarca hiç üstlenmediğim ölümlerden
Yakışmadı bedenime aklıma, yarıma yarenime nedense hiçbiri
Şimdi canın çektiğidir arta kalan ve
İpekböceği misali bu yakınlaşma
Kıyamete beş çala altın köstekli
Allı yeşilli bir mekân.
Çalıkuşu yok hecelerimde artık
Altın kafeste bülbül
Hücrelerimde çalıntı
Ağustos böceği söylesin bundan böyle şarkılarımızı
Ben içlenir içlenir kıyamet döşenirim
İçerim içerim dertleri, kederi, kaderi
Arıların bal verdiği zaman kıymetlenirim artık
Karınca kararınca bir hayata aldanıp
Kader senaryolarına yollanırım yolu yarılayıp
İpek böceği mahsulü sanki bu
Allı yeşilli bir camekan.
Ve camdan kalede bir makam
Senaryosu kıyamet
Ne olur kızma bana artık hayat
İçine içine içlenirim ve içerim…
KIRKBEŞLİK PLAĞA PİKAP
Sakız adasından kaçtım ve
İnsafsız dalgalarla seviştim
Dalga dalga
Yalı boyu.
Cennet kenarında köşkte köreldim
Algı enine boyuna çalgı
Denizin anahtarı denizdi
Kaçınılmaz gerçek açıldı kırklara
Denizim.
Dokuz doğurduğum gün ayrıldım sırça köşkten
Sıyrıldım buğulu limanlardan
Ve sen doğdun
Sen doğdun ellerime.
Ellerimde minnacık bir kalp
Kalbin koca bir çınar
Koskoca asırlık bir çınar gibi atıyordu
Pembecik yüzünde ise umut
Umudun uğuru parlıyordu.
İyi ki kaçmışım sakız adasından
Sakız yapışkanlığından
Başımda deli dembelek eğreti rüzgarlar
Eğilmedim hiç, uydulaşmadım
Güneşin anahtarı deniz
Denizin başı yıldızlar
Yollar kapandı yalanlara.
Denizim
Sakız adasından deryaya daldım ve
Bir rüya ki tam görülesi
Tam boğulurken
Seni gördüm
Masmavi damlalarda.
ÇIPLAK KRALA ÇARMIH
Lanet planet
Meliki zalim mi zalim
Maliki Allah kerim
Açılınca açılsın denen örtüler
Hesaba çekilir tüm ölümler ve de ölümlüler
Hesaba çekilsin ölüm.
O kaçıp durulan nar gözlü ölüm
Nar gözlü karabalık öylece kızarsın
Nur yüzlü yar çarmıhta gerili gerilik
Çarmıh gülü boyunlarda nazarlık
Azgınlık ve ihanet
Nar gözlü alabalık etti mi nazar
Öptü mü kuruyan dudağından azar azar
Melaike gözlüm yalnızsın dayan
Sen dayandıkça yırtılır duvar
Yıkılır taş duvarlar
Darağacına çekilsin denince tüm zamansız ölümler
Bu kez rüya aralanır
Darağacına çekilir ölüm
Vallahi tek o anı yaşar coşar yaşarım
Ve lanet planete inat
Gülümseyerek ölürüm.
Akli melekelerim hala yerli yerindeyse eğer
Yazarım iki satırcık iki arada bir derede
Demem o ki melek
Ocakta zalim felek
Tüm günleri ayları yılları arada kalanları
Çarmıha gerer çıplak kral
Ve çıplak kralı da bir gün nar gözlü dudağından emer.
Her şeyden önemlisi
Öptü mü moraran dudağından nar gözlü küçük kırmızı balık
Alnına dayanan namludur
Şakağın aklaşmış şakakların terler
Şaka bir yana en gerçek olan ölümdür.
Balık bilmez ama Halik
Halik bilir
Ve meliki maliki, zalimi halimi, planeti planı
Nur yüzlü yârin hesap cetveliyle ölçülür.
METHİYE
Kırkbeşlik plağım
Plağım kırkbeşlik
Pikabın iğnesi kırık,
Dönemem.
İçimde ne şarkılar saklı aslında
Türküler ağıtlar marşlar asılı
Ne divane aşklar gizli en asilinden
Ne delikanlı kavgalar sözler
Söz verdim bir kere insafsız,
Dönemem.
Kırkbeşlik insanım lisanım kırık
Pikabın iğnesi kırık
Plağım kırkbeşlik
Lodosa açık bir balkonda
Denizleyim
Egeyim Karadenizim.
Anlasana beni beter dönence
Dönenler dönsün rüzgar gülüyle densizce
Dönemem.
Dönemem çünkü
Doğuştan solağım…
KIYAMET SENARYOSU
Ne olur kırma beni hayat
Kırma artık.
İpek böceği masalı değil ki bu
Allı yeşilli bir makam.
Çıkışı yok gecelerde dinlendikçe şekillenir markalar
Afiyet olsun karınca kardeş, karışmam
Artık kızmam
Arıların oğul verdiği zaman canlanırım artık
Karınca kaderince bir yaşama sarkıp
Ölümlerden ölüm beğenirim derin uykulardan kalkıp
Yıllarca hiç üstlenmediğim ölümlerden
Yakışmadı bedenime aklıma, yarıma yarenime nedense hiçbiri
Şimdi canın çektiğidir arta kalan ve
İpekböceği misali bu yakınlaşma
Kıyamete beş çala altın köstekli
Allı yeşilli bir mekân.
Çalıkuşu yok hecelerimde artık
Altın kafeste bülbül
Hücrelerimde çalıntı
Ağustos böceği söylesin bundan böyle şarkılarımızı
Ben içlenir içlenir kıyamet döşenirim
İçerim içerim dertleri, kederi, kaderi
Arıların bal verdiği zaman kıymetlenirim artık
Karınca kararınca bir hayata aldanıp
Kader senaryolarına yollanırım yolu yarılayıp
İpek böceği mahsulü sanki bu
Allı yeşilli bir camekan.
Ve camdan kalede bir makam
Senaryosu kıyamet
Ne olur kızma bana artık hayat
İçine içine içlenirim ve içerim…
KIRKBEŞLİK PLAĞA PİKAP
Sakız adasından kaçtım ve
İnsafsız dalgalarla seviştim
Dalga dalga
Yalı boyu.
Cennet kenarında köşkte köreldim
Algı enine boyuna çalgı
Denizin anahtarı denizdi
Kaçınılmaz gerçek açıldı kırklara
Denizim.
Dokuz doğurduğum gün ayrıldım sırça köşkten
Sıyrıldım buğulu limanlardan
Ve sen doğdun
Sen doğdun ellerime.
Ellerimde minnacık bir kalp
Kalbin koca bir çınar
Koskoca asırlık bir çınar gibi atıyordu
Pembecik yüzünde ise umut
Umudun uğuru parlıyordu.
İyi ki kaçmışım sakız adasından
Sakız yapışkanlığından
Başımda deli dembelek eğreti rüzgarlar
Eğilmedim hiç, uydulaşmadım
Güneşin anahtarı deniz
Denizin başı yıldızlar
Yollar kapandı yalanlara.
Denizim
Sakız adasından deryaya daldım ve
Bir rüya ki tam görülesi
Tam boğulurken
Seni gördüm
Masmavi damlalarda.
ÇIPLAK KRALA ÇARMIH
Lanet planet
Meliki zalim mi zalim
Maliki Allah kerim
Açılınca açılsın denen örtüler
Hesaba çekilir tüm ölümler ve de ölümlüler
Hesaba çekilsin ölüm.
O kaçıp durulan nar gözlü ölüm
Nar gözlü karabalık öylece kızarsın
Nur yüzlü yar çarmıhta gerili gerilik
Çarmıh gülü boyunlarda nazarlık
Azgınlık ve ihanet
Nar gözlü alabalık etti mi nazar
Öptü mü kuruyan dudağından azar azar
Melaike gözlüm yalnızsın dayan
Sen dayandıkça yırtılır duvar
Yıkılır taş duvarlar
Darağacına çekilsin denince tüm zamansız ölümler
Bu kez rüya aralanır
Darağacına çekilir ölüm
Vallahi tek o anı yaşar coşar yaşarım
Ve lanet planete inat
Gülümseyerek ölürüm.
Akli melekelerim hala yerli yerindeyse eğer
Yazarım iki satırcık iki arada bir derede
Demem o ki melek
Ocakta zalim felek
Tüm günleri ayları yılları arada kalanları
Çarmıha gerer çıplak kral
Ve çıplak kralı da bir gün nar gözlü dudağından emer.
Her şeyden önemlisi
Öptü mü moraran dudağından nar gözlü küçük kırmızı balık
Alnına dayanan namludur
Şakağın aklaşmış şakakların terler
Şaka bir yana en gerçek olan ölümdür.
Balık bilmez ama Halik
Halik bilir
Ve meliki maliki, zalimi halimi, planeti planı
Nur yüzlü yârin hesap cetveliyle ölçülür.
6 Ocak 2015 Salı
VANTUZ BALIĞI VE VANTUZLANMAK…
VANTUZ BALIĞI VE VANTUZLANMAK…
Vantuz balığı gibi başköşeye yapışanlar, kendilerini antik dünyaların harikaları zannederler. Ve derya denizde, davetli davetsizlere her türden yaklaşım ve yakınlaşmalarla kendini bağlar, zamanla yakından başlayarak da çarparlar…
Enginde fal taşı açılsa da gözler, sisten hiçbir şey görülmeyince yolculuk dikine başlar. Dikine taşlar da yerli yerine oturtulunca anlatım yasakları haşlar. İşte doğaya ve sanata özgü özgünlük bu yapışkan zeminde en sınırdaki erişilmez güçtür. Güçtür bölük pörçük kayıtlardaki sözde katılımcılık. Değer katıcılar da yere düşünce oynaş sırnaş vantuzcu gölgeleri güneşe çıkarmak gerekir. Gerekir ama cartlağı çekmek pahasına, fettanlığı ve tefecilikle yüz yüzeliği köşe başlarında sıkıştırmak iyice zorlaşır.
O vakit fakirsin bari cellata bulaşma diye başlar, zenginsin bari cellat olma diye biter atadan kalma sözler. Doğanın iki yüzünü göstermek açısından vantuz balığını eni konu bilmek önem kazanır. Ayrıca hangisi kabul görecek ise görsün adabı elden bırakmadan ilim ve bilimde ısrarcılık da şarttır. Çoban kavalından süzülen folklorik ezgiler dinlenmeyi sağlar, dillenmeyi ise sollar. O ezgilerle yağlar erir ve dilenmeyi de önler. Uçan balıklar misali kuşlaşır anılar.
Göçmen kuşlar misali zatıâlilerine methiyeler ve tavsiyeler düzmek şu ortamda genel geçer zanaatkârlıktır. Ama sanat, sanat değildir asla. Alaturka musikinin inzivasına giren sevme kabiliyeti dahi değildir. Sadece vantuz balığı ile özetlenebilecek bir doğa yanılması söz konusudur. Sevgisizlik kayıtlara düşünce dikine dikine ötelenmiş yeni hayat tarzını sürüler halinde seviye zorlamak da hiçbir işe yaramaz zamanla. Eninde sonunda kıyamette karşılaşılacak hasımlardan daha fazla yaratmamak için israf edilen sevgileri insana özgü erdemle tekrar yaşamaya çaba gerekir sadece. Tüm kurgulanmış dost ve düşmanların gözünde ve gönlünde yer etme, yer tutma hikâyelerine de hiç aldırmamak bazen çaredir. Ama bu gerçeği fark etmek bile çoğunlukla işe yaramaz. Çünkü tüm köşe başlarına vantuz balıkları yapışmıştır.
Vantuz balığı gibi başköşeye, köşe başlarına yapışanlar, kendilerini antik dünyaların ve geleceğin harikaları zannederler. Ve derya denizde, balık hafızalı davetli davetsizlere her türden yaklaşım ve yakınlaşmalarla kendini zamklar, zamanla en yakından başlayarak da cin çarpmışçasına çarparlar…
İşe yaramazlık aslında siyaseti mutlu etme ve mutlu olma sanatı olarak görüp, bilip, sayıp gün ortasından başlayarak gece yaralarına kadar karanlığı sayıklamaktır. Ayrıca bilumum çekmecelerin içi boşalınca boşaltılınca ve aklın içi boşalınca boşaltılınca mutluluk bir miktar artar. Ancak mutlu yaşayabilmek ve mutlu kalmak siyasetin tüm dalaverelerine karşın tutmaz. Çünkü sevginin özü kararmış, insan olan insanlar üzülmüştür. İşte tam bu aşamada sinirleri kuvvetlendirmek gerekir.
Zaten yüzsüz kiracılar ev sahiplerini faka bastırınca, siyasetin yüzü astarı, dastarı kilimi birbirine karışınca siyasi aktivitelerin ve siyasi aktivistlerin kimyası da bozulur. Gerçekliğin geçerliliği dağılınca sosyal metobolizma da aksamaya başlar. Yüzlerce binlerce hayale sığmayan, sığdırılamayacak olan acı olaylar zeytinyağı gibi su yüzüne çıkar. O saatten sonra vantuz balığının rengi aktır karadır karşıtlığıyla tartışmak ise boşa zaman harcamaktır.
İşte yapışan yüzsüzlük ile bu algı yönetimi ve kavram kargaşasında dünyanın malı derya deniz yemeyen, hesabı kaldırılır. Fırıldak tipler, fırıldakça fırıl fırıl dönmeye başlar başköşeye zamklanmışların etrafında. Upuzun masalarda kendilerini beyinlerinden yapıştıracak sandalye ararlar. İşin sosyal boyutunda tırnak içinde duygusal gelişime de iyice yol açılınca ilk oturan son kalkar veya kaldıramaz mabatını sandalyeden. Yeryüzünde ve su kürede nice cici, rengârenk topluluklar bu yüzden matlaşır, donuklaşır ve içten en dışa, alttan en üste acayip bir kararma başlar.
Bu öyle bir dengini, rengini kaybetmedir ki, her türlü noksanlık ve fazlalık vantuz balığı ile izah edilebilir. Kendini her akıllıyım sanan, yapışık akılla orta yerde dolanan, orta oyunculuk geleneğine ayıp olmasın ama tüm sahte orta oyuncuları sırtında binlerce vantuz ile bodoslama tırmanışı başlar. Oysa yaşananlar bir tatlı su kıyısında tatlı su canlısı kıyımıdır. Ve masmavi sehpa da yabancılaşma ve yalnızlık hissi üzerine kurulmuş bir hikâye okur denizkızları.
Burnunun ucunu göremeyenlerin gelecekten dem vurmaya, vurguna tempo tutmaya başlamasıyla çarpılma beyinlerden başlar. Vurgun yenir ve çarpıklık önce kollara, bacaklara ve diğer organlara bir çırpıda yayılıverir. Yani vantuzlanma orta yol tutmak yerine mutluluk eşiğinin anında aşılmasını da beraberinde getirir. Dertsizlik, tasasızlık ölçeğinde ödüllendirilmek ise başka baharlara, başka dünyalara kalır. Öyle ki bu çarpılma, vantuzlanma sürecinde geç akıllanmışlığın siniriyle kaptanın hangi sihirli mekana demirleyeceği de hiç belli olmaz. O belirsizliktir ki vantuz balığının inkâr edilemez etkileriyle daha da ağırlaşır ve deniz kararır. İşte o vakit ağır baş ağrı tutmaz ama emir demiri keser ve demirlenilen her liman başa bela olur.
Vantuz balığı gibi başköşeye, köşe başlarına yapışanlar, kendilerini antik dünyaların ve geleceğin ve sonsuzluğun harikaları zannederler. Ve derya denizde, balık hafızalı davetli davetsizlerin sırtına her türden yaklaşım ve yakınlaşmalarla kendini zamklar, zamanla en yakından başlayarak da cin çarpmışçasına çarparlar…
Vantuz balığı gibi başköşeye yapışanlar, kendilerini antik dünyaların harikaları zannederler. Ve derya denizde, davetli davetsizlere her türden yaklaşım ve yakınlaşmalarla kendini bağlar, zamanla yakından başlayarak da çarparlar…
Enginde fal taşı açılsa da gözler, sisten hiçbir şey görülmeyince yolculuk dikine başlar. Dikine taşlar da yerli yerine oturtulunca anlatım yasakları haşlar. İşte doğaya ve sanata özgü özgünlük bu yapışkan zeminde en sınırdaki erişilmez güçtür. Güçtür bölük pörçük kayıtlardaki sözde katılımcılık. Değer katıcılar da yere düşünce oynaş sırnaş vantuzcu gölgeleri güneşe çıkarmak gerekir. Gerekir ama cartlağı çekmek pahasına, fettanlığı ve tefecilikle yüz yüzeliği köşe başlarında sıkıştırmak iyice zorlaşır.
O vakit fakirsin bari cellata bulaşma diye başlar, zenginsin bari cellat olma diye biter atadan kalma sözler. Doğanın iki yüzünü göstermek açısından vantuz balığını eni konu bilmek önem kazanır. Ayrıca hangisi kabul görecek ise görsün adabı elden bırakmadan ilim ve bilimde ısrarcılık da şarttır. Çoban kavalından süzülen folklorik ezgiler dinlenmeyi sağlar, dillenmeyi ise sollar. O ezgilerle yağlar erir ve dilenmeyi de önler. Uçan balıklar misali kuşlaşır anılar.
Göçmen kuşlar misali zatıâlilerine methiyeler ve tavsiyeler düzmek şu ortamda genel geçer zanaatkârlıktır. Ama sanat, sanat değildir asla. Alaturka musikinin inzivasına giren sevme kabiliyeti dahi değildir. Sadece vantuz balığı ile özetlenebilecek bir doğa yanılması söz konusudur. Sevgisizlik kayıtlara düşünce dikine dikine ötelenmiş yeni hayat tarzını sürüler halinde seviye zorlamak da hiçbir işe yaramaz zamanla. Eninde sonunda kıyamette karşılaşılacak hasımlardan daha fazla yaratmamak için israf edilen sevgileri insana özgü erdemle tekrar yaşamaya çaba gerekir sadece. Tüm kurgulanmış dost ve düşmanların gözünde ve gönlünde yer etme, yer tutma hikâyelerine de hiç aldırmamak bazen çaredir. Ama bu gerçeği fark etmek bile çoğunlukla işe yaramaz. Çünkü tüm köşe başlarına vantuz balıkları yapışmıştır.
Vantuz balığı gibi başköşeye, köşe başlarına yapışanlar, kendilerini antik dünyaların ve geleceğin harikaları zannederler. Ve derya denizde, balık hafızalı davetli davetsizlere her türden yaklaşım ve yakınlaşmalarla kendini zamklar, zamanla en yakından başlayarak da cin çarpmışçasına çarparlar…
İşe yaramazlık aslında siyaseti mutlu etme ve mutlu olma sanatı olarak görüp, bilip, sayıp gün ortasından başlayarak gece yaralarına kadar karanlığı sayıklamaktır. Ayrıca bilumum çekmecelerin içi boşalınca boşaltılınca ve aklın içi boşalınca boşaltılınca mutluluk bir miktar artar. Ancak mutlu yaşayabilmek ve mutlu kalmak siyasetin tüm dalaverelerine karşın tutmaz. Çünkü sevginin özü kararmış, insan olan insanlar üzülmüştür. İşte tam bu aşamada sinirleri kuvvetlendirmek gerekir.
Zaten yüzsüz kiracılar ev sahiplerini faka bastırınca, siyasetin yüzü astarı, dastarı kilimi birbirine karışınca siyasi aktivitelerin ve siyasi aktivistlerin kimyası da bozulur. Gerçekliğin geçerliliği dağılınca sosyal metobolizma da aksamaya başlar. Yüzlerce binlerce hayale sığmayan, sığdırılamayacak olan acı olaylar zeytinyağı gibi su yüzüne çıkar. O saatten sonra vantuz balığının rengi aktır karadır karşıtlığıyla tartışmak ise boşa zaman harcamaktır.
İşte yapışan yüzsüzlük ile bu algı yönetimi ve kavram kargaşasında dünyanın malı derya deniz yemeyen, hesabı kaldırılır. Fırıldak tipler, fırıldakça fırıl fırıl dönmeye başlar başköşeye zamklanmışların etrafında. Upuzun masalarda kendilerini beyinlerinden yapıştıracak sandalye ararlar. İşin sosyal boyutunda tırnak içinde duygusal gelişime de iyice yol açılınca ilk oturan son kalkar veya kaldıramaz mabatını sandalyeden. Yeryüzünde ve su kürede nice cici, rengârenk topluluklar bu yüzden matlaşır, donuklaşır ve içten en dışa, alttan en üste acayip bir kararma başlar.
Bu öyle bir dengini, rengini kaybetmedir ki, her türlü noksanlık ve fazlalık vantuz balığı ile izah edilebilir. Kendini her akıllıyım sanan, yapışık akılla orta yerde dolanan, orta oyunculuk geleneğine ayıp olmasın ama tüm sahte orta oyuncuları sırtında binlerce vantuz ile bodoslama tırmanışı başlar. Oysa yaşananlar bir tatlı su kıyısında tatlı su canlısı kıyımıdır. Ve masmavi sehpa da yabancılaşma ve yalnızlık hissi üzerine kurulmuş bir hikâye okur denizkızları.
Burnunun ucunu göremeyenlerin gelecekten dem vurmaya, vurguna tempo tutmaya başlamasıyla çarpılma beyinlerden başlar. Vurgun yenir ve çarpıklık önce kollara, bacaklara ve diğer organlara bir çırpıda yayılıverir. Yani vantuzlanma orta yol tutmak yerine mutluluk eşiğinin anında aşılmasını da beraberinde getirir. Dertsizlik, tasasızlık ölçeğinde ödüllendirilmek ise başka baharlara, başka dünyalara kalır. Öyle ki bu çarpılma, vantuzlanma sürecinde geç akıllanmışlığın siniriyle kaptanın hangi sihirli mekana demirleyeceği de hiç belli olmaz. O belirsizliktir ki vantuz balığının inkâr edilemez etkileriyle daha da ağırlaşır ve deniz kararır. İşte o vakit ağır baş ağrı tutmaz ama emir demiri keser ve demirlenilen her liman başa bela olur.
Vantuz balığı gibi başköşeye, köşe başlarına yapışanlar, kendilerini antik dünyaların ve geleceğin ve sonsuzluğun harikaları zannederler. Ve derya denizde, balık hafızalı davetli davetsizlerin sırtına her türden yaklaşım ve yakınlaşmalarla kendini zamklar, zamanla en yakından başlayarak da cin çarpmışçasına çarparlar…
HOŞGELDİN YENİ YIL, HOŞ GELDİN 2015…
HOŞGELDİN YENİ YIL, HOŞ GELDİN 2015…
Boş temennilerle geçen koca bir yıl alışkanlıklar veya yitirilen yakınlaşmalar gereği aralık ayı ortası tarih tekerrür etti ve birkaç günlüğüne hüküm edenlerce hareketlendirildi. Fındık kabuğunu bile doldurmayacak bu hükmetmelerin yıl sonunda yeniye aktarımlarını kestirmek şimdilikgüç ama bir hiç olarak tamamına erdirildi ameliyat.
Bunca unutmalar ve unutturmalar diyarında yanlışta ısrarcılık böylesine devam ettikçe 2015 yılı da yine birilerine yeni rekorlar kırdıracak gibi bir görüntü egemen havaya. Yeni yılda havanda su dövmemek ve çok sevsek de ‘ince ince bir kar yağar fakirlerin, gariplerin başına’yı artık dinlememek amaçlı hazırlanıyoruz bu kez yeni yıla…
Ve yeni yıla hazırlanırken ülkenin tüm caddeleri ve sokakları yine ayni yerde ayni şekil durup yeminler edeceğiz göğe. Kendi kendine sorulmayacak sorular bile artık sorulmalı diye haykıracağız. Zaman içinde ajandadaki notlar biriktikçe birikti. O kadar ki kırmızı kalemle altı çizilmişler bile unutuldu, kırmızı hatlar bile unutturuldu. Düşenin dostu olmaz ama dört bir yan sahte dostlar meclisine döndü. Ciddi karar vermek üzerine aklı yanıltan nice günler yaşandı. Ve zor bela yaşanacak yüzlerce gün kapıda. Yeni yılda da birçok kez yazılacak bu minvalde ve yazacağız. Korkmadan yazgıları karacağız aydınlığa ve alın yazısı masallarına asla kanmayacağız.
Yeni yıl ajandasının ilk sayfasında ‘dostum düştü ben öldüm’ yazmasın diye 'Hoş geldin 2015, mutlu yıllar dünya, umutlu yıllar insanlık âlemi' yazacağız…
Güneşi sevdiğince geceleri de seven bir yoldaş tutkusudur tüm aldanışların kaynağına kaymak. Çepeçevre kuşatılınca anılar, ablukaya alınınca düşler, kuşkularla çürür yürekler. Durulmak bilmez heyecanla sevdalanmışlığın çiziktirildiği kâğıt tomarları kime ait olursa olsun ağıt üstüne ağıt yakmalarla yoğunlaşır özlem. Vadeler dolduğunda kırık vedalar dillere dolaştığında düş tiryakiliği de arttıkça artar. Ve kırpık kılçık hayallenmeler bu yıllık bitti biter. Neylesin fakir kader der adına, rahatlar. Ve ağırdan yeni yıl bile eskisine öykünür.
Aslında kaç sabırlı ömür tüketecek ağırlıkta koca bir yıl bıraktık geride. Tek taraflı iç sızlatan kaç göç, gar şar hükümlülükleri ve söyleşiler gördük. Çok yönlü dilenmecelerin iltica ve dinlemecilerin irtica şölenlerine dönüştürüldüğünü yaşadık. Kimsenin gıkı çıkmadı. Yoldan çıkmış zariflikler kamelyasında ne adamsılar familyası tanıdı şu yorgun gözlerimiz. Ne latifelerle süslendi günler geceler ama elde acı gerçekler kaldı. Ve saltanat esir aldı tükenmiş tüm amirleri, memurları ve ömürleri.
Yol yorgunu yolcularının dizlerinde gözü dönmüş bahaneleri ağırlar her yeni yıl. Her yeni yılda lodoslara kapılmış balık hafızalığı şiirlerle bezenir, katarakt inmiş seyirlikler de izlenir. Seyirciliğe ve seyirtmelere birikmiş öfkeler paramparça eder yeni günleri. Ya Allah, ya hu denildikçe kontrol, yönetim ve yönlendirmelerin birinci elden icrası ise yürekleri acıtır. Yeni de incitici davranışların ikinci ellere de yayılması önlenemedikçe yabancılaşma bulaşır ülkenin taşına toprağa.
Yeni yıla çıkarken ülkenin tüm caddeleri ve sokakları yine ayni ruhsal dinginlikte durup yeminler içeceğiz düne. Sırlar köprüsünde sular köpürdükçe gelecek hesapları yapacağız bu yeni yılda da. Yalan yanlış çok konuşmalar gördük yol boyu, yıl boyu. Okyanus ötesi medeniyetlerin sözde kalkınmaya yönelik desteklerini de gördük açık seçik. Orta doğudan Anadolu’ya yayılan olumlu olumsuz tüm akla hayale gelmeyecek olayları bile içselleştirdik.
Ve karar verilmese de belli, yine ilham kaynağı korkusuzluk olan çok yazılar yazılacak yeni yılda. Daha çok yazılacak. O bebek yüzlü görünen çokbilmişlerin bilgisizliğinde gark olmadan, aldanmadan ateş zincirine, ilmekler eklenecek bu yıl da yazılara. Kökeni mitolojiye dayanan çağrılardan da esinlenerek daha çok şeyler var anlatılacak bu kendini bilmezlere. Hırsından ve kininden yüzü kızaran ama hırsızlık ve kindarlıktan yüzü kızarmayanların icadı dinlerden olmayış doğrultusunda, dinsel mezhepçiliğe bulaşmadan, yürünecek yeni bir yıl bekliyor kapı aralığında. Siyasal ve toplumsal yaşamı düzenleyen dinsel uydurmalara ve dinler, diller tarihi şaibelerine kanmadan dilenilecek bir yıl var yaşanacak ömür yeterse.
Yolculuğun sırrı Antikapitalist, antiemperyalist, antifaşist ve anti dinci bir duruşla yeni çağrılara imza koymaktır. İnsan olmanın yolu yordamı ise ömür törpüsünü yaşamak ve yeni yıl ile coşkuyla kucaklaşmaktır. İnsanca yaşamı savunmanın güçleştiği şu son yıllarda insanlık dışı koşullara mahkûmiyete direnmek ve hiçbir boyunduruğa girmemektir parola.
Her türlü şiddetin şiirleştiği, baskı, darbe ve zulmün şiirleştirildiği yıllardan geçmişliğin getirisiyle her türlü tahribin, ülkenin kentlerin ve yaşam alanlarıyla kaynaklarının yağmalanışına engel olmak manasında bir dirençtir, eskidikçe yeni yıla hoş geldin diyebilmek. Hoş geldin 2015, talana, yalana, yağmaya, baskıya karşı koymanın yeni yılı, yeni yılın sol eli, solak olmaya adaysın. Biz de yaşamaya talibiz seni, hoş geldin 2015.
Yeni yıl ajandasının ilk sayfasında ‘dostum düştü ben öldüm’ yazmasın diye, bu yıl da fındık kabuğunu doldurmayacak denli boş boşuna geçmesin diye, 'Hoş geldin 2015, mutlu yıllar dünya, umutlu yıllar insanlık alemi' diyerek bitiriyoruz…
Boş temennilerle geçen koca bir yıl alışkanlıklar veya yitirilen yakınlaşmalar gereği aralık ayı ortası tarih tekerrür etti ve birkaç günlüğüne hüküm edenlerce hareketlendirildi. Fındık kabuğunu bile doldurmayacak bu hükmetmelerin yıl sonunda yeniye aktarımlarını kestirmek şimdilikgüç ama bir hiç olarak tamamına erdirildi ameliyat.
Bunca unutmalar ve unutturmalar diyarında yanlışta ısrarcılık böylesine devam ettikçe 2015 yılı da yine birilerine yeni rekorlar kırdıracak gibi bir görüntü egemen havaya. Yeni yılda havanda su dövmemek ve çok sevsek de ‘ince ince bir kar yağar fakirlerin, gariplerin başına’yı artık dinlememek amaçlı hazırlanıyoruz bu kez yeni yıla…
Ve yeni yıla hazırlanırken ülkenin tüm caddeleri ve sokakları yine ayni yerde ayni şekil durup yeminler edeceğiz göğe. Kendi kendine sorulmayacak sorular bile artık sorulmalı diye haykıracağız. Zaman içinde ajandadaki notlar biriktikçe birikti. O kadar ki kırmızı kalemle altı çizilmişler bile unutuldu, kırmızı hatlar bile unutturuldu. Düşenin dostu olmaz ama dört bir yan sahte dostlar meclisine döndü. Ciddi karar vermek üzerine aklı yanıltan nice günler yaşandı. Ve zor bela yaşanacak yüzlerce gün kapıda. Yeni yılda da birçok kez yazılacak bu minvalde ve yazacağız. Korkmadan yazgıları karacağız aydınlığa ve alın yazısı masallarına asla kanmayacağız.
Yeni yıl ajandasının ilk sayfasında ‘dostum düştü ben öldüm’ yazmasın diye 'Hoş geldin 2015, mutlu yıllar dünya, umutlu yıllar insanlık âlemi' yazacağız…
Güneşi sevdiğince geceleri de seven bir yoldaş tutkusudur tüm aldanışların kaynağına kaymak. Çepeçevre kuşatılınca anılar, ablukaya alınınca düşler, kuşkularla çürür yürekler. Durulmak bilmez heyecanla sevdalanmışlığın çiziktirildiği kâğıt tomarları kime ait olursa olsun ağıt üstüne ağıt yakmalarla yoğunlaşır özlem. Vadeler dolduğunda kırık vedalar dillere dolaştığında düş tiryakiliği de arttıkça artar. Ve kırpık kılçık hayallenmeler bu yıllık bitti biter. Neylesin fakir kader der adına, rahatlar. Ve ağırdan yeni yıl bile eskisine öykünür.
Aslında kaç sabırlı ömür tüketecek ağırlıkta koca bir yıl bıraktık geride. Tek taraflı iç sızlatan kaç göç, gar şar hükümlülükleri ve söyleşiler gördük. Çok yönlü dilenmecelerin iltica ve dinlemecilerin irtica şölenlerine dönüştürüldüğünü yaşadık. Kimsenin gıkı çıkmadı. Yoldan çıkmış zariflikler kamelyasında ne adamsılar familyası tanıdı şu yorgun gözlerimiz. Ne latifelerle süslendi günler geceler ama elde acı gerçekler kaldı. Ve saltanat esir aldı tükenmiş tüm amirleri, memurları ve ömürleri.
Yol yorgunu yolcularının dizlerinde gözü dönmüş bahaneleri ağırlar her yeni yıl. Her yeni yılda lodoslara kapılmış balık hafızalığı şiirlerle bezenir, katarakt inmiş seyirlikler de izlenir. Seyirciliğe ve seyirtmelere birikmiş öfkeler paramparça eder yeni günleri. Ya Allah, ya hu denildikçe kontrol, yönetim ve yönlendirmelerin birinci elden icrası ise yürekleri acıtır. Yeni de incitici davranışların ikinci ellere de yayılması önlenemedikçe yabancılaşma bulaşır ülkenin taşına toprağa.
Yeni yıla çıkarken ülkenin tüm caddeleri ve sokakları yine ayni ruhsal dinginlikte durup yeminler içeceğiz düne. Sırlar köprüsünde sular köpürdükçe gelecek hesapları yapacağız bu yeni yılda da. Yalan yanlış çok konuşmalar gördük yol boyu, yıl boyu. Okyanus ötesi medeniyetlerin sözde kalkınmaya yönelik desteklerini de gördük açık seçik. Orta doğudan Anadolu’ya yayılan olumlu olumsuz tüm akla hayale gelmeyecek olayları bile içselleştirdik.
Ve karar verilmese de belli, yine ilham kaynağı korkusuzluk olan çok yazılar yazılacak yeni yılda. Daha çok yazılacak. O bebek yüzlü görünen çokbilmişlerin bilgisizliğinde gark olmadan, aldanmadan ateş zincirine, ilmekler eklenecek bu yıl da yazılara. Kökeni mitolojiye dayanan çağrılardan da esinlenerek daha çok şeyler var anlatılacak bu kendini bilmezlere. Hırsından ve kininden yüzü kızaran ama hırsızlık ve kindarlıktan yüzü kızarmayanların icadı dinlerden olmayış doğrultusunda, dinsel mezhepçiliğe bulaşmadan, yürünecek yeni bir yıl bekliyor kapı aralığında. Siyasal ve toplumsal yaşamı düzenleyen dinsel uydurmalara ve dinler, diller tarihi şaibelerine kanmadan dilenilecek bir yıl var yaşanacak ömür yeterse.
Yolculuğun sırrı Antikapitalist, antiemperyalist, antifaşist ve anti dinci bir duruşla yeni çağrılara imza koymaktır. İnsan olmanın yolu yordamı ise ömür törpüsünü yaşamak ve yeni yıl ile coşkuyla kucaklaşmaktır. İnsanca yaşamı savunmanın güçleştiği şu son yıllarda insanlık dışı koşullara mahkûmiyete direnmek ve hiçbir boyunduruğa girmemektir parola.
Her türlü şiddetin şiirleştiği, baskı, darbe ve zulmün şiirleştirildiği yıllardan geçmişliğin getirisiyle her türlü tahribin, ülkenin kentlerin ve yaşam alanlarıyla kaynaklarının yağmalanışına engel olmak manasında bir dirençtir, eskidikçe yeni yıla hoş geldin diyebilmek. Hoş geldin 2015, talana, yalana, yağmaya, baskıya karşı koymanın yeni yılı, yeni yılın sol eli, solak olmaya adaysın. Biz de yaşamaya talibiz seni, hoş geldin 2015.
Yeni yıl ajandasının ilk sayfasında ‘dostum düştü ben öldüm’ yazmasın diye, bu yıl da fındık kabuğunu doldurmayacak denli boş boşuna geçmesin diye, 'Hoş geldin 2015, mutlu yıllar dünya, umutlu yıllar insanlık alemi' diyerek bitiriyoruz…
DARBECİK VERSİYONU LİDERLİK SANATI…
DARBECİK VERSİYONU LİDERLİK SANATI…
Tüm politik kargaşalar sonrası indirilen ağır darbeler veya hafif elektronik iletili darbecikler akla zarar ve akıl ötesi yeni darbecik versiyonu liderler yaratır…
Kafasını kuma gömmüşler, geniş çöl ufuklarında bekleyen tehlikeyi göremezler. Bu körlük sarmalında tehlike büyüdükçe büyür sonuçta büyük zarar ve yok olmayla yüzleşilince de iş işten geçer. Darbe veya darbecikler peşi sıra vurur sahile. Darbecik dalgalarıyla partileşmenin mahsulü iktidarlar ise kendi sanal liderlerini yaratırlar. Ve o mevhuma kısa zamanda ün kazandırılır ve adının duyulmasına tanınmasına yasal zemin hazırlanır. Kazanılan zaferin kısa zamanda boşa harcanan bir çaba olduğu görüldüğünde ise artık işi Allah’a havale etmekten başka bir çare kalmaz.
Bu darbecik mahsulü tekelleşme zamanla insanbilim okulunun tersine icraatlarla gerçek yüzünü, akla karayı gösteririr. Halkı taraf yapmak ve kışkırtmak için bilimsel söylemler atmadan, zekâ ve akıl seviyesi düşük vasiyetler okunarak, halkı kandırmaya dönük belge tarzında zarflar atılarak gemi karaya oturtulur. Oysa her şey gözden kaçırılan ayrıntılarda gizlidir. Bu darbecik ürünü liderliğin sırrı ise zamanı boşa harcamamak ve vakti zamanı geldiğinde dünya yolculuğunun bir külfet olduğunu anımsatmaktır. Ülfet ise tükenen zamanı yalan yanlış işlerle boşa harcamaktır.
Dünya herkese yetecek boyutta ve büyüklükte iken üslup kapalılığı ve özenti modacılığı yüzünden yüzölçümü daraltılır. Daraltı asla tasvirleşemeyecek tavizlerle ve olumsuzluğa suskunluk sergilenmesi gerektiği diplomasisiyle sürdürülür. Bu darbecik eseri tekelleşme ve liderleşmenin kabına sığmayışı ergeç rastgele ayaklanmaları tetikler. Ancak gücü yettiğinde aniden kısırlaşan, insani mükellefiyet gereği başlayan küçük isyanlar bile lider markacılıkla her platformda değersizleştirilir.
Yani darbecik versiyonu liderlik isyanlar başladığında konuşma üslubu, karakter ve şahsiyet ölçütlerinin dışında gergin bir makama savrulur. Çünkü kitle psikolojisini anlayabilenler eliyle, onları idare etmek veya idare etmemek için hiç değilse siyasetin ve liderliğin ana sermayesini tüketmemek gerektiğinde uzlaşılır. Atılan tehlikeli adımlar gerisingeri teptiğinde istikrarın da biteceği öngörüldüğünden düşünme ve muhakeme yapma işi yeteneği ve kabiliyeti kıtlardan beklenir. Bu darbeciklerle ucuz kabadayılardan kahraman hikâyeleri yaratmaya benzer.
Zaten bu benzeşmede alt üst olmuş ruh kargaşasında kitlelerin önünü açmak için zihin barışı sağlamak oldukça güçtür ve ayrıca istenmez de. Ancak bilim de iflas etmiş ve bilim adamları müflisçe darbecik ürünü iktidarın ipine, darbecik versiyonu liderin paçasına tutunma gayreti gösteriyorsa zaman içinde ortalık feryadı figandan geçilmez. Böylece darbecik versiyonu lider sultasındakiler sahipsizlikten boş idelere savrulur, boş hayallere dalar.
Ve darbecik eseri liderler uygarlığın değişmez kurallarını hiçe sayarak binlerce yıllık disiplinleri ret ederek aklın hakimiyetini paranın hakimiyetine yeğlediklerinde dogmatik inançların kudretine boyun eğilir. Böylece dünün baş efendilerinin yerini bugünün darbecik taklitçisi liderleri alır. Kitlelerin bozuk ruhunu tanıdıklarından çok kolay hâkimiyet kurarlar. Zamanla toptan veya yarı yarıya teslim alınır hürriyetler.
Versiyon liderler öyle veya böyle alakadar olunan diz çöktüren yöneltileri bir kenara bırakarak, tüm karşıtları darbecikleşmeler var zannıyla mütemadiyen mimler. Ruhunu satan kentlerin zar zor yaşayanları insanlıktan çıkarılınca da cennet rengine büründüler diye yalandan tafralanmaktır versiyon liderlik. Taş topak yığınlarına taparak, kültürel zenginlikler göz göre göre harcanırken meseleyi hızlı gelişmeyle ilişkilendirmektir versiyon liderlik sanatı.
Zaten şehirler köyleşince, köyleştirilince lider versiyonları hayat üstüne ahkam kesmeyle günü kurtarırlar. Zaman su gibi akar gider ve şatafatlı günler de bir gün olur biter. İşte o zaman öfke kontrolü de raydan çıkar, liderlik versiyonları da. Ve ciğerde tek nefes dilde tek sestir uygarlık. Uygarlık eşyaya da yansır, eşyanın tabiatına da. Eşyanın tabiatına aykırı tüm kültleşmelerin de hangi versiyon olursa olsun motoru tekler. Ve oyun biter beklenen değişim başlar. Ama bu değişim dönüşüme bir tek darbecik falsosu liderler direnir, onlar hep aynı kalır, kalplaşır ve kalıplaşır.
Aslında şehirler ve insanlar birbirinin müebbetlerine mahkûmdurlar. Darbecik defosu liderlerin havaya savurduğu harika balonların içine değil. Din savaşları üzerine inşa edilen medeniyetlerin tümü tarihte birer birer yok olmuşlardır. Bu gün kurulmak istenen veya kurulanların da kısa zamanda yok olacağı gibi. Asıl boşa çıkan hüner insan ruhunun insan aklının aldığı kadarla yetinerek versiyon liderlik taslamasıdır. Bu darbecik eseri olup da sürekli darbelenmekten ürken versiyon liderliğin acilen psikolojik yardım almasına gerek vardır.
Vardır çünkü halkı kamplaştırmak için atılan yerli yersiz nutuklar için bile günü gelir hesap verilir. Ve hiç tükenmez varsayılan nimetler de bir gün sıfırlanır. Hesaplar bitmeyen kavgada resetlenemeyen akılla görülür. Taşkınlık paçaya yapışınca, aşırı yüklerden kurtulmak ise darbeci versiyon liderliğin ustalığıdır. Kısa veya uzun vadede garipliğe sığınmakla da kurtulunamayacak bir zenginlik edinildiğinden, surelerden suret çıkarmakla neticede kaybettiren bir oyuna dalar versiyon liderler ve sultasındakiler. Esas dirilticilik kumpasında Ayers kayası gibi gün doğumunda başka, gün batımında başka, gece başka renge bürünmekle sürdürülemez darbecik hasatı saltanat.
Bu darbecik versiyonu yeni düzenin heder olma çizgisinden kendi kendine her uyanma sürecinde önce anılar ayaklanır. Sonra anılaşan ve anlaşanlardan hatır bilip hatır sayanlar ve soyulanlar beyin beyine mücadele eder. Sultaya sırtına dönenler ve döndüklerinde sırtından vurulanlar rıhtımlarda birikir. Sessizler de söze gelip, sesler arttıkça darbecik versiyonu liderler kendilerini şeytani üçgenlere hapsederler, kendilerini şeytani üçgenlere hapsetmişlerle saf oluştururlar.
Bermuda buharlaşması dozunda mal biriktirdikçe günaha batmak, derine battıkça insanlık dışı hallere bulanmak, gömüldükçe aklı dolaşık darbecik versiyon liderlik piyesini oynamak, o kaygı gölgeli sönük bakışlardaki minnacık manyetik sır küplerine sığmamaktır aslında.
Tüm politik kargaşalar esnasında kurgu darbeler veya hafif elektronik iletili darbecikler akla zarar ve akıl ötesi yeni versiyon liderler yaratırken, sırra kadem basmak ise darbecik versiyon liderliğinin en son aşamasıdır, darbecik versiyon liderlik sanatının zirvesidir…
Tüm politik kargaşalar sonrası indirilen ağır darbeler veya hafif elektronik iletili darbecikler akla zarar ve akıl ötesi yeni darbecik versiyonu liderler yaratır…
Kafasını kuma gömmüşler, geniş çöl ufuklarında bekleyen tehlikeyi göremezler. Bu körlük sarmalında tehlike büyüdükçe büyür sonuçta büyük zarar ve yok olmayla yüzleşilince de iş işten geçer. Darbe veya darbecikler peşi sıra vurur sahile. Darbecik dalgalarıyla partileşmenin mahsulü iktidarlar ise kendi sanal liderlerini yaratırlar. Ve o mevhuma kısa zamanda ün kazandırılır ve adının duyulmasına tanınmasına yasal zemin hazırlanır. Kazanılan zaferin kısa zamanda boşa harcanan bir çaba olduğu görüldüğünde ise artık işi Allah’a havale etmekten başka bir çare kalmaz.
Bu darbecik mahsulü tekelleşme zamanla insanbilim okulunun tersine icraatlarla gerçek yüzünü, akla karayı gösteririr. Halkı taraf yapmak ve kışkırtmak için bilimsel söylemler atmadan, zekâ ve akıl seviyesi düşük vasiyetler okunarak, halkı kandırmaya dönük belge tarzında zarflar atılarak gemi karaya oturtulur. Oysa her şey gözden kaçırılan ayrıntılarda gizlidir. Bu darbecik ürünü liderliğin sırrı ise zamanı boşa harcamamak ve vakti zamanı geldiğinde dünya yolculuğunun bir külfet olduğunu anımsatmaktır. Ülfet ise tükenen zamanı yalan yanlış işlerle boşa harcamaktır.
Dünya herkese yetecek boyutta ve büyüklükte iken üslup kapalılığı ve özenti modacılığı yüzünden yüzölçümü daraltılır. Daraltı asla tasvirleşemeyecek tavizlerle ve olumsuzluğa suskunluk sergilenmesi gerektiği diplomasisiyle sürdürülür. Bu darbecik eseri tekelleşme ve liderleşmenin kabına sığmayışı ergeç rastgele ayaklanmaları tetikler. Ancak gücü yettiğinde aniden kısırlaşan, insani mükellefiyet gereği başlayan küçük isyanlar bile lider markacılıkla her platformda değersizleştirilir.
Yani darbecik versiyonu liderlik isyanlar başladığında konuşma üslubu, karakter ve şahsiyet ölçütlerinin dışında gergin bir makama savrulur. Çünkü kitle psikolojisini anlayabilenler eliyle, onları idare etmek veya idare etmemek için hiç değilse siyasetin ve liderliğin ana sermayesini tüketmemek gerektiğinde uzlaşılır. Atılan tehlikeli adımlar gerisingeri teptiğinde istikrarın da biteceği öngörüldüğünden düşünme ve muhakeme yapma işi yeteneği ve kabiliyeti kıtlardan beklenir. Bu darbeciklerle ucuz kabadayılardan kahraman hikâyeleri yaratmaya benzer.
Zaten bu benzeşmede alt üst olmuş ruh kargaşasında kitlelerin önünü açmak için zihin barışı sağlamak oldukça güçtür ve ayrıca istenmez de. Ancak bilim de iflas etmiş ve bilim adamları müflisçe darbecik ürünü iktidarın ipine, darbecik versiyonu liderin paçasına tutunma gayreti gösteriyorsa zaman içinde ortalık feryadı figandan geçilmez. Böylece darbecik versiyonu lider sultasındakiler sahipsizlikten boş idelere savrulur, boş hayallere dalar.
Ve darbecik eseri liderler uygarlığın değişmez kurallarını hiçe sayarak binlerce yıllık disiplinleri ret ederek aklın hakimiyetini paranın hakimiyetine yeğlediklerinde dogmatik inançların kudretine boyun eğilir. Böylece dünün baş efendilerinin yerini bugünün darbecik taklitçisi liderleri alır. Kitlelerin bozuk ruhunu tanıdıklarından çok kolay hâkimiyet kurarlar. Zamanla toptan veya yarı yarıya teslim alınır hürriyetler.
Versiyon liderler öyle veya böyle alakadar olunan diz çöktüren yöneltileri bir kenara bırakarak, tüm karşıtları darbecikleşmeler var zannıyla mütemadiyen mimler. Ruhunu satan kentlerin zar zor yaşayanları insanlıktan çıkarılınca da cennet rengine büründüler diye yalandan tafralanmaktır versiyon liderlik. Taş topak yığınlarına taparak, kültürel zenginlikler göz göre göre harcanırken meseleyi hızlı gelişmeyle ilişkilendirmektir versiyon liderlik sanatı.
Zaten şehirler köyleşince, köyleştirilince lider versiyonları hayat üstüne ahkam kesmeyle günü kurtarırlar. Zaman su gibi akar gider ve şatafatlı günler de bir gün olur biter. İşte o zaman öfke kontrolü de raydan çıkar, liderlik versiyonları da. Ve ciğerde tek nefes dilde tek sestir uygarlık. Uygarlık eşyaya da yansır, eşyanın tabiatına da. Eşyanın tabiatına aykırı tüm kültleşmelerin de hangi versiyon olursa olsun motoru tekler. Ve oyun biter beklenen değişim başlar. Ama bu değişim dönüşüme bir tek darbecik falsosu liderler direnir, onlar hep aynı kalır, kalplaşır ve kalıplaşır.
Aslında şehirler ve insanlar birbirinin müebbetlerine mahkûmdurlar. Darbecik defosu liderlerin havaya savurduğu harika balonların içine değil. Din savaşları üzerine inşa edilen medeniyetlerin tümü tarihte birer birer yok olmuşlardır. Bu gün kurulmak istenen veya kurulanların da kısa zamanda yok olacağı gibi. Asıl boşa çıkan hüner insan ruhunun insan aklının aldığı kadarla yetinerek versiyon liderlik taslamasıdır. Bu darbecik eseri olup da sürekli darbelenmekten ürken versiyon liderliğin acilen psikolojik yardım almasına gerek vardır.
Vardır çünkü halkı kamplaştırmak için atılan yerli yersiz nutuklar için bile günü gelir hesap verilir. Ve hiç tükenmez varsayılan nimetler de bir gün sıfırlanır. Hesaplar bitmeyen kavgada resetlenemeyen akılla görülür. Taşkınlık paçaya yapışınca, aşırı yüklerden kurtulmak ise darbeci versiyon liderliğin ustalığıdır. Kısa veya uzun vadede garipliğe sığınmakla da kurtulunamayacak bir zenginlik edinildiğinden, surelerden suret çıkarmakla neticede kaybettiren bir oyuna dalar versiyon liderler ve sultasındakiler. Esas dirilticilik kumpasında Ayers kayası gibi gün doğumunda başka, gün batımında başka, gece başka renge bürünmekle sürdürülemez darbecik hasatı saltanat.
Bu darbecik versiyonu yeni düzenin heder olma çizgisinden kendi kendine her uyanma sürecinde önce anılar ayaklanır. Sonra anılaşan ve anlaşanlardan hatır bilip hatır sayanlar ve soyulanlar beyin beyine mücadele eder. Sultaya sırtına dönenler ve döndüklerinde sırtından vurulanlar rıhtımlarda birikir. Sessizler de söze gelip, sesler arttıkça darbecik versiyonu liderler kendilerini şeytani üçgenlere hapsederler, kendilerini şeytani üçgenlere hapsetmişlerle saf oluştururlar.
Bermuda buharlaşması dozunda mal biriktirdikçe günaha batmak, derine battıkça insanlık dışı hallere bulanmak, gömüldükçe aklı dolaşık darbecik versiyon liderlik piyesini oynamak, o kaygı gölgeli sönük bakışlardaki minnacık manyetik sır küplerine sığmamaktır aslında.
Tüm politik kargaşalar esnasında kurgu darbeler veya hafif elektronik iletili darbecikler akla zarar ve akıl ötesi yeni versiyon liderler yaratırken, sırra kadem basmak ise darbecik versiyon liderliğinin en son aşamasıdır, darbecik versiyon liderlik sanatının zirvesidir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)