2 Kasım 2013 Cumartesi
“KENTSEL DÖNÜŞÜM” TAMAM AMA NEDEN, NİÇİN, NASIL, NEREDE, NE ZAMAN?
“KENTSEL DÖNÜŞÜM” TAMAM AMA NEDEN, NİÇİN, NASIL, NEREDE, NE ZAMAN?
“Kentsel Dönüşüm” tamam ama neden, niçin, nasıl, nerede, ne zaman?Kimse pek kafa yormuyor. Sadece deprem odaklı siyasi ve ekonomik manevralara meşruiyet kazandırmaya mükellef bir anlayış hâkim kılınıyor…
Oysa kentsel dönüşümün bilimsel gerçeklikle örtüşen bir tanımı, biçimselliği ve katlanılması zorunlu sonuçları vardır…
Hükümet ve hükümete siyaseten göbekten bağlı belediyeler ile siyaseten muhalif ama siyasi geleceklerini kentsel dönüşümde gören belediye başkanları; deprem soslu, kentsel çarpıklığa çözüm üreteceklerini söyleyip ortalıkta salındıkça, vatandaşa yeni kazanç kapısı aralanacağı safsatalarına kapılıp, ranttan az çok nasıl nasiplenirim duygusuyla hiç ses çıkarmıyor, pusmuş bekliyor, şaşıranlar ise başına gelecekleri hiç düşünmeden benim evimi de yıkın, yapın diyor…
Oysa ülkenin dört bir yanında sadece şişirilmiş rakamsal bir kaosa sürükleniyor kentsel dönüşüm uygulamaları. Ortada plan proje yok, halka gösterilen üzerinde hayali kent fotoğrafları yapıştırılmış reklam kartonları var ve temel dayanağı, tek bağlayıcı sözü daireniz yenilenecek hem de yenilenen daireleriniz acayip değer kazanacak savıyla uçuk rakamlarla destekleniyor.
Çözüm önerileri alınmadan, uygulamalar tartışılmadan veya tartıştırılmadan, yenileme ve dönüşümde uygulanacak model, derinlemesine planlanıp programlanmadan, bölgesel, kentsel, kırsal ölçekte, nazım imar planları doğrultusunda ele alınmadan, gereğince değerlendirilmeden yeni rant merkezleri oluşturuluyor ne yazık ki.
İleride altyapı ve çevre şartlarını zorlayan, mevcudu geliştirmeyip artı yükler getiren, başka sosyal, ekonomik ve siyasal sorunları da doğurabilecek dikine-dikine büyüme Kentsel Dönüşüm diye dayatılıyor.
Sorun hallediliyormuş gibi gösterilerek düşük ve sabit gelirli vatandaşın mevcut konutlarının yıkılarak yenisiyle takası neticesinde toprağın asıl sahiplerini hiç de zorlamayacakmış gibi bir artı borçlanma yükü olmayacakmış, yeni finans maliyeti getirmeyecekmiş gibi sahte bir imaj yayılıyor ortalığa.
Siyasi otorite deprem bir yana yer kabuğuna yapılan bu çarpık kentleşmede hiç payı yokmuşçasına bu kentsel iyileştirme ve dönüştürme çabasını hem ekonomik ranta hem de siyasi ranta dönüştürüyor. Çıkarcı ve köşe dönücü tekelleri kırmak yerine, onların yanında yer alıyor, onların peşinden adım atıyor ve önlem almıyor.
Bir başka gerçek de merkez siyasi erk ile yerel yönetimlerin kentsel dönüşüm konusunda birleştiği, uyumlu biçimde çalıştığı, birbirlerini desteklediği görüntüsü. Böyle bir görüntü verilmeye çalışılsa da zemin çok kaygan ve taraftarlık çizgisi de dar ve ince, her adım bertaraf olmamak için atılıyor aslında.
Ülkenin tamamına yakını değişik boyutlarda deprem riski taşıyor ise ve ülke nüfusunun tamamına yakını bu riskli bölgelerde yaşıyor ise orta büyüklükte bir deprem bile ciddi can ve mal kayıplarını beraberinde getirir. Hal böyle iken ‘depremi araç görüp kentsel dönüşüm amacına rantsal hizmet yarışı’ seferberliği çok canlar yakacak gibi görünüyor…
Kentsel Dönüşümün İlk Uygulamaları Değerlendirildiğinde;
“ Kentsel Dönüşüm 19. yüzyılda batıda başlayan ve günümüze dek ulaşmış, ülkelere özgü değişkenlikleri de bünyesinde barındıran kentsel yenileme, soylulaştırma maksatlı bir projedir. Zaman içinde sanayinin şehir merkezleri dışına taşınmasıyla geride kalan, oluşan harabe alanların, izbe görüntülerin iyileştirilmesi kentsel dönüşümün doğumuna başlıca nedendir. Yani kentsel dönüşüm özünde sosyo-ekonomik ve fiziki yeni çevreler, yeni şehirler oluşturma gayretidir. Bir başka deyişle sanayi artığı atıl bölgeleri yeniden canlandırma ve hareketlendirme yöntemidir.”
Ve Kentsel Dönüşüm siyasal, ekonomik ve sosyal sonuçlara gebedir:
Kentsel Dönüşüm Ekonomik Açıdan Bakıldığında;
“Kapitalizmin bizzat kendisinin sorumlu olduğu bunalım ve krizlerden kurtulmak için yeni rantlar oluşturarak inşaat sektörünü kullanarak kendini düze çıkarma hamlesidir. Yani kentsel dönüşüm ile doğacak sermaye birikimi ve artı değerin emilmesidir hedeflenen. Ekonomik krizden çıkmaya alternatif bir model, kaynak aktarımı can çekişen sisteme son bir hayat öpücüğüdür kentsel dönüşüm.”
Sosyal Gerçeklik Açısından Ele Alındığında;
Çok daha karmaşık değerleme ve değerlendirmeler vücut bulur;
“ Kentsel dönüşüm uygulamaları yeterince denetlenmezse üst gelir grupları için bulunmaz nimet, orta ve alt gelir grupları için ise en başta barınma hakkı olmak üzere bir dizi hak ihlalleriyle önlenemeyecek mağduriyet olur. Özellikle kapitalizmi revize etmeye yönelik uygulandığında, kent yoksullarını daha da yoksullaştırma, mülksüzleştirme insanı yerinden yurdundan etme durumuna dönüşür.
Kentsel Dönüşüm Kaynak Aktarımı İçgüdüsüyle Yapıldığında;
“Alt gelir gruplarının zor bela edindikleri yaşam alanlarından tasfiyesiyle yaratılan arsa ve arazilerin üzeri pahalı projelerle desteklenerek üst gelir gruplarının beğenisine sunulmasına devşirilir. Bu sistemde insan odaklı kent dönüşümü de yerini rant odaklı kent girişimciliğine bırakır. Böylece mekânsal ve toplumsal ayrıştırma güncellenir ve adaletsiz bir neo kentsel düzen ortaya çıkar.”
Daha Açık Bir Genellemeyle;
“Kentsel Dönüşüm, yoksulların evlerinden barklarından mahallelerinden, semtlerinden vilayetlerinden gönüllü, yarı gönüllü veya metezori tahliyeleriyle oluşturulan alanlar halk ve kamu yararı gözetilmeden değerlendirilirse işin içinden çıkılamaz.
Boş alanların akıl ötesi rant projelerine, yerli yabancı yüksek gelirlilere arzı muhtemel, AVM’lere, lüks konutlara, beş yıldızlı yaldızlı kulelere tahsisi ile sonuçlanır kentsel dönüşüm.
Alt gelirliler yine en başa döner ve yeni oluşturulan kentin çevresinde, kenarında köşesinde yaşamaya yollanır, mahkûm edilir. Çağdaş, yaşanabilir, sürdürülebilir bir kent ve çevre yaratma anlayışından böylesi bir uzaklaşma tarihi bir fırsatı tepme anlamına gelir."
Bu Değerlendirmelerin Işığında;
“ Ülkedeki kentsel dönüşüm uygulamalarının olayın ekonomik ve sosyal boyutunu iyi irdelemiş, katılımcı, paylaşımcı, mekân müdahaleleri barındırmayan, mülksüzleştirme gayesi gütmeyen, asla mağdur etmeyen bir çizgide olduğuna ve yoksullaştırıcı, yoksunlaştırıcı, büyük sermayeye kaynak aktarıcı bir işlevselliği olmadığına inanmak ve inandırılmak her yurttaşın en temel hakkıdır.”
Son Söz Yerine;
“ Deprem odaklı yenilenme, kentsel dönüşüm denilerek alanlar hesapsız kitapsız arsızca metalaştırılarak, hazine arazileri bir çırpıda özelleştirilerek rayında gitmeyen ekonomiye inşaat sektörü vasıtasıyla ayar çekmek ‘ekonomik çözüm’,olacak mı bakacağız.
Bu kırık düzende mevcut kentleri ve yaşam alanlarını plan dışı artırımlarla yeniden ultra betonlaştırmak ‘depreme önlem’ olur mu yaşayıp göreceğiz…
Ana Fikir İse Şudur;
Uzmanlarca, küçücük payı olsa bile bir biçimiyle sorunları yaratan ezelinde ebedinde resmi-siyasi makamlardır deniliyor ise, yeniden sil baştan yık baştan yine siyasi-resmi mercilerin çözüm üretiyor görülmesi yeni açmazlar ve hastalıklar üretmeyeceği anlamına da gelmez.
Bu ikilemin sorgulamasını yapmak ise geçmişin panaromasına bir bakmaktan geçer, biz bakanlardanız.
Derdimiz kentsel yenilenmeye karşı durmak değil, yalnızca kentsel dönüşümü siyasi ve diplomatik başarı olarak görüp yayan, yayınlayan, gözü kapalı böbürlenenlere ve toprağın asıl sahiplerine meselenin başka yönleri de olduğunu hatırlatmaktır…
Şimdilik sondan bir evvelki yazımızdır, bir daha da bu konuda yazmayacağız…
1 Kasım 2013 Cuma
BİR SEÇİM MONOLOĞU…
BİR SEÇİM MONOLOĞU…
Sıradan hayatlarımıza gri bir karanlık çökerken ağırdan, yabancı bir ülkede yaşıyormuşuz izlenimiyle yabancılaşıyoruz; normal yaşam formlarına ve her şeye. Aklı yele, idealleri sele veren arsız değişmelerin yepyeni kurgularla, teslimiyeti tescillediği şu günlerde sustuk kaldık dememek içindir tüm uğraşımız.
Belleğe müdahale var açıkça, bilince ambargo uygulaması. Ve bezdik, usandık dolayısıyla hafızalarda, gönüllerde kırgınlıklar, onarılması zor kırılmalar var pek de saklanamayan cinsten.
Yinede içimizde tedirginliği azaltacak, tedbirsizliği atacak hatıralar ile işit, dokun, hisset kararlılığı var. Günyüzü’ne çıkan tartışmaların gökyüzüne asıldığı bir süreç yaşanıyor son günlerde. Başından geçmeyen bilmez hesabı karşıtlıklar içeren istasyonlara uğruyor kara tren. Demirden korksak trene binmezdik diyenler çoğalıyor her gün. Dünyayı köşeleri dönmekten, köşeleri tutmaktan ibaret görenler suni gündemler yaratmaya çalışıyorlar. Beyne, göze ve kulağa hitap etmeyen bilinç bozukluğu, hali vakti yerinde olanlara özgü bir karahumma sanki.
Seçkinlere sunulan dünyalar, yoksullara gelince ne verirsen onu alıyorlar hizbiyle üçüncü dünya ülkesi hayatına ve öykülerine dönüşüveriyor kırık kalemlerde. Elbette çok derinleşmese de bir yara var sinemizde. Kimliksiz hafızalardan değiliz ki, kafaya takılan soru işaretlerini sayfalara kenar süsü varsayıp bertaraf edelim, geçiştirelim. Altın kalem elimizde diye birilerinin altını oyacak da değiliz. Zaten finale doğru iyice birbirine karışacak, hazımsız fırsatçılar ve sanal fırsatlar.
Ama harfler ve yalancı figürleri final sonrasına bıraktık. Oysa çok iyi biliriz iç içe geçmiş naif öyküleri.
Kader diyerek peşinden sürüklenilecek gerilim filmi izlememek için örnek alınamayacak dönüşümleri hapsettik şimdilik beynimize, baba ocağı hatırına. Çünkü önümüze serilen adaylaşmaları ve seçimleri ardı sıra ıskaladıkça merakla izledik, izlendik. Teknoloji casusluğu yapılırcasına siyasi kopya, ayni bildirilere ayni beyannamelere bel bağlamadık ve daima izliyoruz. Yıllardır süregelen soğukluğu bunlar mı, bunlarla mı ısıtacağız deyip bambaşka enstrümanlara savrulduk arada bir. Bu tarz felsefeyle olmayacağını bile bile feylesof mu kesilelim şimdi. Kime kızalım.
Ölü bir noktadan sonra, daha da can sıkıcı her şey. Öyle tuhaf bir durum ki durum, birkaç tutamlık söz serpiştirip yakayı kurtarmak var her şeyden. Ama virüs sevince veya hüzne kollarımızı sıvattı yine. Mercek altına alınıp yazılamayanları seyre değer ve etkin bir sürecin emrine sunacağız gibi görünüyor. O güzelim yarışlar eskidenmiş diyerek ömründe hiç tarafımız olmamışlarla yerelciler olarak kürek çekeceğiz bu kez de.
Başarı böyle kazanılır deniliyorsa ve inanılıyorsa, modernizmin simgesi olalım bari. Merkez sarımsağın buharlaşmasıyla tepemize damlayanların karaktere göre değil, adaptöre göre sivrilenlerin diyet borcunu ödememek için hesap gününü şimdilik erteledik.
Hayali dünyalar kurmadık ki kendimizden kaçalım. Sarsılan ve hiçleşen adaylaşmalar sandukaya yansır veya yansımaz, bahise de gerek yok. Çünkü içtenlikli talepler evrile evrile büyür. Devrildiği gün ise Allah muhafaza.
Uzaya gönderilen uydular, zamanı dolunca dünyaya döner. Huzursuz azalar diyarına salınan yersiz yurtsuzlar bu denge bozucu yenilenişte uydulaşırlarsa nereye dönerler, karantinaya mı alınırız göreceğiz.
Son sözgelişi hiçbir zaman…
Sıradan hayatlarımıza gri bir karanlık çökerken ağırdan, yabancı bir ülkede yaşıyormuşuz izlenimiyle yabancılaşıyoruz; normal yaşam formlarına ve her şeye. Aklı yele, idealleri sele veren arsız değişmelerin yepyeni kurgularla, teslimiyeti tescillediği şu günlerde sustuk kaldık dememek içindir tüm uğraşımız.
Belleğe müdahale var açıkça, bilince ambargo uygulaması. Ve bezdik, usandık dolayısıyla hafızalarda, gönüllerde kırgınlıklar, onarılması zor kırılmalar var pek de saklanamayan cinsten.
Yinede içimizde tedirginliği azaltacak, tedbirsizliği atacak hatıralar ile işit, dokun, hisset kararlılığı var. Günyüzü’ne çıkan tartışmaların gökyüzüne asıldığı bir süreç yaşanıyor son günlerde. Başından geçmeyen bilmez hesabı karşıtlıklar içeren istasyonlara uğruyor kara tren. Demirden korksak trene binmezdik diyenler çoğalıyor her gün. Dünyayı köşeleri dönmekten, köşeleri tutmaktan ibaret görenler suni gündemler yaratmaya çalışıyorlar. Beyne, göze ve kulağa hitap etmeyen bilinç bozukluğu, hali vakti yerinde olanlara özgü bir karahumma sanki.
Seçkinlere sunulan dünyalar, yoksullara gelince ne verirsen onu alıyorlar hizbiyle üçüncü dünya ülkesi hayatına ve öykülerine dönüşüveriyor kırık kalemlerde. Elbette çok derinleşmese de bir yara var sinemizde. Kimliksiz hafızalardan değiliz ki, kafaya takılan soru işaretlerini sayfalara kenar süsü varsayıp bertaraf edelim, geçiştirelim. Altın kalem elimizde diye birilerinin altını oyacak da değiliz. Zaten finale doğru iyice birbirine karışacak, hazımsız fırsatçılar ve sanal fırsatlar.
Ama harfler ve yalancı figürleri final sonrasına bıraktık. Oysa çok iyi biliriz iç içe geçmiş naif öyküleri.
Kader diyerek peşinden sürüklenilecek gerilim filmi izlememek için örnek alınamayacak dönüşümleri hapsettik şimdilik beynimize, baba ocağı hatırına. Çünkü önümüze serilen adaylaşmaları ve seçimleri ardı sıra ıskaladıkça merakla izledik, izlendik. Teknoloji casusluğu yapılırcasına siyasi kopya, ayni bildirilere ayni beyannamelere bel bağlamadık ve daima izliyoruz. Yıllardır süregelen soğukluğu bunlar mı, bunlarla mı ısıtacağız deyip bambaşka enstrümanlara savrulduk arada bir. Bu tarz felsefeyle olmayacağını bile bile feylesof mu kesilelim şimdi. Kime kızalım.
Ölü bir noktadan sonra, daha da can sıkıcı her şey. Öyle tuhaf bir durum ki durum, birkaç tutamlık söz serpiştirip yakayı kurtarmak var her şeyden. Ama virüs sevince veya hüzne kollarımızı sıvattı yine. Mercek altına alınıp yazılamayanları seyre değer ve etkin bir sürecin emrine sunacağız gibi görünüyor. O güzelim yarışlar eskidenmiş diyerek ömründe hiç tarafımız olmamışlarla yerelciler olarak kürek çekeceğiz bu kez de.
Başarı böyle kazanılır deniliyorsa ve inanılıyorsa, modernizmin simgesi olalım bari. Merkez sarımsağın buharlaşmasıyla tepemize damlayanların karaktere göre değil, adaptöre göre sivrilenlerin diyet borcunu ödememek için hesap gününü şimdilik erteledik.
Hayali dünyalar kurmadık ki kendimizden kaçalım. Sarsılan ve hiçleşen adaylaşmalar sandukaya yansır veya yansımaz, bahise de gerek yok. Çünkü içtenlikli talepler evrile evrile büyür. Devrildiği gün ise Allah muhafaza.
Uzaya gönderilen uydular, zamanı dolunca dünyaya döner. Huzursuz azalar diyarına salınan yersiz yurtsuzlar bu denge bozucu yenilenişte uydulaşırlarsa nereye dönerler, karantinaya mı alınırız göreceğiz.
Son sözgelişi hiçbir zaman…
CUMHURİYET BAYRAMI MÜBAREK OLSUN…
CUMHURİYET BAYRAMI MÜBAREK OLSUN…
Cumhuriyet’in 90. Yılı kutlamalarında, yıllarca olduğu gibi yine kötü rüyalar kapımızı çalmasın diye bekledik iyi duygular besledik. Boşuna bekliyoruz galiba. Çünkü 29 Ekim kutlamaları ve resmi bayramlaşmalar da işler karışıyor karıştırılıyor üç beş yıldır…
Oysa Ne mahir topraklardır bu topraklar, bu deniz, bu orman, bu ovalar her köşesinden zenginlikler fışkırır. İktidarı sürme keyfinin altın çağını yaşayanlar, kadife sıcaklığındaki başkaldırılara bile aşırı tahammülsüzleşince de küser toprak.
Ve Kökü derinlerde bir geçmişe sahip olmakla övünmeye tezattır; tüm bu zenginlikleri har vurup harman savurmak.
Toprak Ana’ ya ihanettir alenen…
Çünkü tarihi geriye sardığımızda Cumhuriyetin ne zor şartlar altında ilan edildiğiyle karşılaşırız. Ahde vefa gereği, sisler arasında büyüyen Türkiye’nin her bireyine düşen sorumluluk ise geçen yıllar içinde olduğu gibi gelecekte de Cumhuriyeti korumaktır. Ve ilelebet korumaktır…
Ancak bu uğurda okyanus düşlerken deniz mavisinden olmayalım yeter. Bakalım ülke vatandaşları Cumhuriyetin kurulduğu dönem şartlarından daha zor ve sıkı şartlarla karşı karşıya bırakılmış olunduklarını anlayabilecekler mi bir gün olsa da?
Bol nasihatli hikâyelerle yoğrulmuş Cumhuriyet sempatizanlığının, yoksulluğun nimet, günlük yaşam sürdürmenin velinimet sayıldığı bir anlayışa kurban gittiğini görecekler mi acaba?
Ebediyette Ata’nın yüreğinin sızlatacak, 1071, 1453, 1940, 2023, 2071’lere takılı kalmış siyasi parti anlayışlarıyla hükümetler, belediyeler, bir dizi yasa ve etkinliklerle geçmişten geleceğe kendi köprülerini kuruyorken kim dur diyebilecek bu gidişata?
Ne yazık Cumhuriyetin vazgeçilmezleri arasındaki asıl köprüler çoktan bir kenara atılmış. Bu bölünme parçalanma kime ne fayda sağlayacaksa artık, fukara hevesi işte. Helvasını hazırlıyor.
Merkeze santim santim yolculuk başladığında, pembe-mor palavralarla kaçıncı cumhuriyetçi, kaçıncı saltanatçı oldukları belli olmayanlar da “nutuk”çu kesilmişler. Durum vaziyet bu…
Ve keskin bir tuhaflık var havada. İnsanı insan yapan, vareden ne varsa, örneğin; Ekmek kavgası kadar sıcak, ekmek kadar kutsal işte o değerler sıfırlanmaya çalışılıyor elbirliğiyle. Düdüklü dünyanın şeytani volkanı patladığında, bakalım can simidi yerine nelere sarılacak ahali. Kimlerden medet umacak…
Yüz yılda bir gelen ve bin yılların enkazına pırıl pırıl bir Cumhuriyet fidanı diken atamızın ceddimizin, ahını almadan göçmek gitmek kimlere nasip olacak bakalım.
Cumhur-u asil’in yüreği sıkışmış, perişanmış, tansiyon yükselmiş kimsenin umurunda değil. Ey ahali uyanma vakti, yakında seçim var ya, ger gerebildiğince ortamı, sonra gelsin oylar ve hep ayni hikaye, sakın bir kez daha aldanma…
Hem köylü hem kentliyiz, hem gelenekçi hem çağdaşız. Linklerde şimdilik bir kopukluk yaşanıyor, yaşatılıyor olsa da; küsmeyiz asla Cumhuriyet değerlerine…
Zaten insan hayal ötesini yaşadıkça nasıl boykot edesi damarı kabarıyor bunları bu zevatı. Cumhuriyetin 100. yılına şurada ne kaldı ki;
Ömrümüz belki vefa eder belki de etmez, ama Cumhuriyetin ömrü vefa etsin yeter bize…
Cumhuriyet’in 90. Yılı kutlamalarında, yıllarca olduğu gibi yine kötü rüyalar kapımızı çalmasın diye bekledik iyi duygular besledik. Boşuna bekliyoruz galiba. Çünkü 29 Ekim kutlamaları ve resmi bayramlaşmalar da işler karışıyor karıştırılıyor üç beş yıldır…
Oysa Ne mahir topraklardır bu topraklar, bu deniz, bu orman, bu ovalar her köşesinden zenginlikler fışkırır. İktidarı sürme keyfinin altın çağını yaşayanlar, kadife sıcaklığındaki başkaldırılara bile aşırı tahammülsüzleşince de küser toprak.
Ve Kökü derinlerde bir geçmişe sahip olmakla övünmeye tezattır; tüm bu zenginlikleri har vurup harman savurmak.
Toprak Ana’ ya ihanettir alenen…
Çünkü tarihi geriye sardığımızda Cumhuriyetin ne zor şartlar altında ilan edildiğiyle karşılaşırız. Ahde vefa gereği, sisler arasında büyüyen Türkiye’nin her bireyine düşen sorumluluk ise geçen yıllar içinde olduğu gibi gelecekte de Cumhuriyeti korumaktır. Ve ilelebet korumaktır…
Ancak bu uğurda okyanus düşlerken deniz mavisinden olmayalım yeter. Bakalım ülke vatandaşları Cumhuriyetin kurulduğu dönem şartlarından daha zor ve sıkı şartlarla karşı karşıya bırakılmış olunduklarını anlayabilecekler mi bir gün olsa da?
Bol nasihatli hikâyelerle yoğrulmuş Cumhuriyet sempatizanlığının, yoksulluğun nimet, günlük yaşam sürdürmenin velinimet sayıldığı bir anlayışa kurban gittiğini görecekler mi acaba?
Ebediyette Ata’nın yüreğinin sızlatacak, 1071, 1453, 1940, 2023, 2071’lere takılı kalmış siyasi parti anlayışlarıyla hükümetler, belediyeler, bir dizi yasa ve etkinliklerle geçmişten geleceğe kendi köprülerini kuruyorken kim dur diyebilecek bu gidişata?
Ne yazık Cumhuriyetin vazgeçilmezleri arasındaki asıl köprüler çoktan bir kenara atılmış. Bu bölünme parçalanma kime ne fayda sağlayacaksa artık, fukara hevesi işte. Helvasını hazırlıyor.
Merkeze santim santim yolculuk başladığında, pembe-mor palavralarla kaçıncı cumhuriyetçi, kaçıncı saltanatçı oldukları belli olmayanlar da “nutuk”çu kesilmişler. Durum vaziyet bu…
Ve keskin bir tuhaflık var havada. İnsanı insan yapan, vareden ne varsa, örneğin; Ekmek kavgası kadar sıcak, ekmek kadar kutsal işte o değerler sıfırlanmaya çalışılıyor elbirliğiyle. Düdüklü dünyanın şeytani volkanı patladığında, bakalım can simidi yerine nelere sarılacak ahali. Kimlerden medet umacak…
Yüz yılda bir gelen ve bin yılların enkazına pırıl pırıl bir Cumhuriyet fidanı diken atamızın ceddimizin, ahını almadan göçmek gitmek kimlere nasip olacak bakalım.
Cumhur-u asil’in yüreği sıkışmış, perişanmış, tansiyon yükselmiş kimsenin umurunda değil. Ey ahali uyanma vakti, yakında seçim var ya, ger gerebildiğince ortamı, sonra gelsin oylar ve hep ayni hikaye, sakın bir kez daha aldanma…
Hem köylü hem kentliyiz, hem gelenekçi hem çağdaşız. Linklerde şimdilik bir kopukluk yaşanıyor, yaşatılıyor olsa da; küsmeyiz asla Cumhuriyet değerlerine…
Zaten insan hayal ötesini yaşadıkça nasıl boykot edesi damarı kabarıyor bunları bu zevatı. Cumhuriyetin 100. yılına şurada ne kaldı ki;
Ömrümüz belki vefa eder belki de etmez, ama Cumhuriyetin ömrü vefa etsin yeter bize…
YEREL BASINA HOŞGÖRÜ -2-…
YEREL BASINA HOŞGÖRÜ -2-…
Esenler’de bir belediye başkanlığı aday adayı açıklamasında, duyduğumuz kadarıyla davete icabet eden yerel gazetecilere reva görülen bir yanlış-tavırlılık ve gerekli gördüğümüz lüzum üzerine 24.06.2010 tarihinde aynı başlıkla yayınladığımız yazımızı ayni başlıkla yineliyoruz…
Arif olan anlar!
“İstanbul eki veren ulusal gazetelerde, Esenler’den birkaç satırlık haber bulabilmek için gözlerimizi bozup, yakın gözlüğüne terfi ettik. Yine yönetenlerimizin kırk yılda bir rica minnet bu gazetelere verdikleri röportajları satır satır didikledik. Ne zaman ki bir yerel gazetede bize bir köşe sunulup “Yaz bakalım ne yazacaksın. “ dendiğinde körlüğümüz sonlandı.
Meğer internet üzerinden veya süreli çıkan Esenler Yerel Basını insanın gözlerini açacak boyutta Esenler’le doluymuş. Geçici körlük yaşayanlara eğer sahiden Esenlerli ise duyurulur.
Sadece seçimden seçime, bayramdan bayrama anımsanacak bir olgu olmamalı yerel gazeteler.
Yerel gazetelerin yayın alanı dar, okuru az, sınırlı teknik imkanlara ve kısıtlı dağıtım kanalına sahip görülüp önemsenmemesinin yanlışlığına vakıf oldum işin içine hasbel kader dahil olunca. Yakın çevremize, yaşadığımız yere ilişkin daha kapsamlı ve doğru bilgi taşıdığı gerçeği de bir başka ayrıntı.
Bugün bana sorsanız kısa tanıklığım neticesinde, yöneten ve yönetilen düzleminde; kamu hizmetlerinin sağlıklı ve doğru biçimde halka duyurulmasını sağlayan en önemli unsur yerel basındır diye yanıtlayabilirim.
İlçelerde yerel yönetimlerin hizmetlerinin duyurulmasının en akılcı yolu yerel medyayı kullanmaktır. Böylece yerel yönetim vatandaş köprüsü kurulduğu gibi yerel sorunlar, yerel olaylar üzerine gidilerek artan bir ilgi yoğunlaşması sağlanabilir. Yani bölgesel, yerel sorunların gündeme taşınarak tartışılmasının platformu kendiliğinden oluşur. Demokrasinin tartışma rejimi olduğu gerçeğini asla göz ardı etmemeliyiz.
Tek taraflı yorumlarla biçimlenecek kamuoyu yerine çok kaynaktan değişik yorumlarla gereğince doyup beslenen bir kamuoyu oluşur ki çok sesliliğin ve demokrasinin kökleşmesinde öncü rol yerel basının olur. Bir başka faydası da yerel gazetelerin denetim vazifesi yapıyor olmasıdır.
Hiçbir menfaat gözetmeden yönetimlerin denetlenmesini sadece halk adına halkın yararına görmesi de yerel medyanın başka bir naifliğidir. Ve asıl gerçek herbiri hayatta kalma mücadelesi içindeyken ulusal basının çıkarcı işletilişi ve işleyişinden şimdilik çok uzakta oluşudur. Bölgenin iyisini-kötüsünü, moral değerlerinin yükseltilmesini en çarpıcı biçimde kamuoyuna taşıyor olması toplum yararına bir duruştur.
Hal böyleyken Esenler’in atanmışlarından seçilmişlerine, devlet erkanına ve eşrafına bakıyorum da yerel basına, gazetecilerine, muhabirlerine bir teşekkürü bile esirgiyorlar.
Acaba kim kime borçlu?
Ben çok toplantılara, kongrelere, kurultaylara katılmış bir Esenlerliyim. Her sunumda başbakanı bilmem ama her yetki sahibinin basın mensuplarını da saygıyla selamladığına şahitim.
Fotoğraflarınız çekilirken iyi, hakkınızda sizce olumlu yazılar yazılırsa çok iyi, yaptıklarınızla haber olduğunuzda çok çok iyi, değilse eyvah!
Hazırlanmış haberleri e-mail yoluyla geçip, gazetelerde yer alıp almayacağını takip ettiğiniz ve sorguladığınız da bir gerçek. Oysa ki tüm etkinliklere yerel medyayı davet ederek çıkabilecek haberi birlikte kotarmak en doğru yol değil mi ? Bu işin formülü de çok basit. Karşılıklı saygı, iyi niyet, güven ve iletişim. Ortalıkta dönüp duran onca soruna ve acıya rağmen hala sabit görüşlülüğümüzü aşamıyorsak büyük dalgalanmalar yaşarız. Ne kadar ihtiyatlı olsak da.
İnsani bir davranış kabilinden hiçbir ayrıcalık ve karşılık beklemeden, devlet erkanına, atanmışından seçilmişine, tüm siyasi partililere, meslek odalarına ve bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrı gösterenlerin şahsında tüm Esenlerlilere saygılarımla…
‘Gönülden merhaba! ‘ diyorum.”
Selam Allah'ın selamı, şimdilik kesmek istemiyoruz....
Esenler’de bir belediye başkanlığı aday adayı açıklamasında, duyduğumuz kadarıyla davete icabet eden yerel gazetecilere reva görülen bir yanlış-tavırlılık ve gerekli gördüğümüz lüzum üzerine 24.06.2010 tarihinde aynı başlıkla yayınladığımız yazımızı ayni başlıkla yineliyoruz…
Arif olan anlar!
“İstanbul eki veren ulusal gazetelerde, Esenler’den birkaç satırlık haber bulabilmek için gözlerimizi bozup, yakın gözlüğüne terfi ettik. Yine yönetenlerimizin kırk yılda bir rica minnet bu gazetelere verdikleri röportajları satır satır didikledik. Ne zaman ki bir yerel gazetede bize bir köşe sunulup “Yaz bakalım ne yazacaksın. “ dendiğinde körlüğümüz sonlandı.
Meğer internet üzerinden veya süreli çıkan Esenler Yerel Basını insanın gözlerini açacak boyutta Esenler’le doluymuş. Geçici körlük yaşayanlara eğer sahiden Esenlerli ise duyurulur.
Sadece seçimden seçime, bayramdan bayrama anımsanacak bir olgu olmamalı yerel gazeteler.
Yerel gazetelerin yayın alanı dar, okuru az, sınırlı teknik imkanlara ve kısıtlı dağıtım kanalına sahip görülüp önemsenmemesinin yanlışlığına vakıf oldum işin içine hasbel kader dahil olunca. Yakın çevremize, yaşadığımız yere ilişkin daha kapsamlı ve doğru bilgi taşıdığı gerçeği de bir başka ayrıntı.
Bugün bana sorsanız kısa tanıklığım neticesinde, yöneten ve yönetilen düzleminde; kamu hizmetlerinin sağlıklı ve doğru biçimde halka duyurulmasını sağlayan en önemli unsur yerel basındır diye yanıtlayabilirim.
İlçelerde yerel yönetimlerin hizmetlerinin duyurulmasının en akılcı yolu yerel medyayı kullanmaktır. Böylece yerel yönetim vatandaş köprüsü kurulduğu gibi yerel sorunlar, yerel olaylar üzerine gidilerek artan bir ilgi yoğunlaşması sağlanabilir. Yani bölgesel, yerel sorunların gündeme taşınarak tartışılmasının platformu kendiliğinden oluşur. Demokrasinin tartışma rejimi olduğu gerçeğini asla göz ardı etmemeliyiz.
Tek taraflı yorumlarla biçimlenecek kamuoyu yerine çok kaynaktan değişik yorumlarla gereğince doyup beslenen bir kamuoyu oluşur ki çok sesliliğin ve demokrasinin kökleşmesinde öncü rol yerel basının olur. Bir başka faydası da yerel gazetelerin denetim vazifesi yapıyor olmasıdır.
Hiçbir menfaat gözetmeden yönetimlerin denetlenmesini sadece halk adına halkın yararına görmesi de yerel medyanın başka bir naifliğidir. Ve asıl gerçek herbiri hayatta kalma mücadelesi içindeyken ulusal basının çıkarcı işletilişi ve işleyişinden şimdilik çok uzakta oluşudur. Bölgenin iyisini-kötüsünü, moral değerlerinin yükseltilmesini en çarpıcı biçimde kamuoyuna taşıyor olması toplum yararına bir duruştur.
Hal böyleyken Esenler’in atanmışlarından seçilmişlerine, devlet erkanına ve eşrafına bakıyorum da yerel basına, gazetecilerine, muhabirlerine bir teşekkürü bile esirgiyorlar.
Acaba kim kime borçlu?
Ben çok toplantılara, kongrelere, kurultaylara katılmış bir Esenlerliyim. Her sunumda başbakanı bilmem ama her yetki sahibinin basın mensuplarını da saygıyla selamladığına şahitim.
Fotoğraflarınız çekilirken iyi, hakkınızda sizce olumlu yazılar yazılırsa çok iyi, yaptıklarınızla haber olduğunuzda çok çok iyi, değilse eyvah!
Hazırlanmış haberleri e-mail yoluyla geçip, gazetelerde yer alıp almayacağını takip ettiğiniz ve sorguladığınız da bir gerçek. Oysa ki tüm etkinliklere yerel medyayı davet ederek çıkabilecek haberi birlikte kotarmak en doğru yol değil mi ? Bu işin formülü de çok basit. Karşılıklı saygı, iyi niyet, güven ve iletişim. Ortalıkta dönüp duran onca soruna ve acıya rağmen hala sabit görüşlülüğümüzü aşamıyorsak büyük dalgalanmalar yaşarız. Ne kadar ihtiyatlı olsak da.
İnsani bir davranış kabilinden hiçbir ayrıcalık ve karşılık beklemeden, devlet erkanına, atanmışından seçilmişine, tüm siyasi partililere, meslek odalarına ve bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrı gösterenlerin şahsında tüm Esenlerlilere saygılarımla…
‘Gönülden merhaba! ‘ diyorum.”
Selam Allah'ın selamı, şimdilik kesmek istemiyoruz....
DEPREMLER VE AKIL YOLCULUĞU…
DEPREMLER VE AKIL YOLCULUĞU…
Van Depreminin yıl dönümü, yas dönümü...
"İç bunaltıcı ve eritici sıcağın esintilerle sevişmeye başladığı bir gece yarısıydı. Vakit ilerlemiş pencerelere vuran serinlik kırık dökük yatanları izliyordu sessizce. Gizliden gizliye arsızca kabarıyordu ayranı. Kim bilebilirdi ki bir an sonrasını. Rengârenk nice rüyanın sonlarıydı veya sonlandırıldı pembelik. Meltemler döküldü ve yer gürledi aniden, zorbaca ve hiddetle ve şiddetli. Sarsıldı toprak, gök o saniye kızarmıştı. Yüzlerde, onun yüzünde bile bir utanç dalgası vardı. Yaladı geçti gürlemeyle karışık ufuktaki kızıllık. Sarsıntı ve kızartı, yaladı yuttu koca şehri ve olanlar oldu birkaç dakikada.
Titrek bir mum alevinde dağıldı saçıldı insanlar. Özene bezenile kurulmuş yaşamlar, yarım kalan umutlar salisesinde toza toprağa, kuma çimentoya belendi. Yüz yıl gelende asla yaşanmayacaklara Allah bilir ama bir acı dalgası daha eklendi. İşlerin bozulacağı, aşkların biteceği, ocakların söneceği, kayıpların aranacağı, yolların uzun süreliğine birleşemeyeceği, araçların kesişemeyeceği, peşi sıra sevdasız günler hükümranlığı başladı. Aç, açık, çıplak kalındı. Bir çığlık yükseldi semaya orada asılı kaldı yıllarca. Eksik aksak kucaklaşmalardan sevgisizlik, güvensizlik doğdu bir batında ve ümitler öldü. Ancak çok kısa sürdü karamsarlık.
O meçhul dayanışmanın orta yerinde günlerce yıkıntılarla, göçüklerle boğuşanlar girdabına savruldu eli kazma kürek tutanlar, çıplak elle tırnağıyla göçükleri kazıyanlar. Alttaki en alttakine, oradaki yorgun soluğa sarılışla el uzatışla dağlandı yürekler, akıllar sevindi. Başıboşluğa bir can, bir can daha armağan edilende sevinildi hürya. Her canla delilenildi, onurlanıldı, umutlanıldı. Yıkımlar yaşandı, yıkıntılar göçükler arasında. Haykırışlar ile şekillendi atmosfer. Yer yarılmış, deniz kabarmış, dereler taşmış göğün sonsuzluğu yutmuştu her şeyi ama insanlık kazanmıştı. Tanıdık sokaklar, binalar, yollar izler tersyüz olmuştu, koca şehir nerdeyse yok olmuştu olmasına da unutulan değerler düze çıktı.
Düşmanlıklar unutuldu, kavgalar, küslükler bırakıldı. Akla gelmez faniler birebir dost olup çıktılar. Sıkı sıkıya kucaklaşıldı. Kin, nefret, menfaatler raflara kalktı. Dağ, taş yardım oldu birikti yığıldı. Yarım güdük kalan sevgiler iki binlere uzandı. İkibin sonrası adamakıllı yeşerebilme fırsatı buldu. Gün o gündü işte. Acı da, sevinç te, hüzün de gönülden paylaşıldı. Umut oldu, akut oldu, yakut oldu, zümrüt oldu insan neferi. Yıkık dökük viran olmuş sokaklar, çaresiz caddelere aktı. Kum yığınına dönmüş, çok katlı binaların enkazından can oldu, fer oldu, ayaklandı çıktı kırık rüyalar. Sarılası yaralar çoğaldıkça çoğaldı. Gökten zembille indirilemeyen sevgi, yeraltından göğe kendiliğinden türedi. Sevgisizlik hoşgörüsüzlük boğuldu, yerine dayanışma, yardımlaşma, paylaşım doğdu kum fırtınalarının içine.
Koca şehir küçülmüştü, sinmişti silinmişti sanki. Enkazlar kaldırılınca da iyice çıplak kaldı, ıssızlaştı. İçi boşalmıştı deyim yerindeyse. Zamanla toz bulutu ve uğultunun yerini kar, tipi, boran uğultusu alınca içi üşüdü şehrin. İçi üşüdü şehrin gök kubbe tavan insanlarının. Kefenliğini giymiş gibiydi ara sokaklar, kar düşünce çıkmazlar, köprüler, caddeler, sahipsizdi, sakindi ama daha bir yalnızlaştı. Ve bir bekleyiş egemendi her akla her yaralı yüreğe; her an yeniden patlayabilirdi dünya.
Bir fay kırıldı; şehrin gönlü boldu daraldı ve ardında gözü gönlü kırık bir kent bıraktı. Bir zehirli sopa değmişti kente ve zehirlemişti. Boşaldı topuzun ipi, edibe koz oldu yaşanan tablo. Söz altın sükût toz oldu yağdı üstümüze. On yedi ve on iki rakamlarına denk düşen günler, ağustos ve kasım ayları milat oldu. Oldu olmasına da yazın kavurucu sıcağından kışın dondurucu ayazına taşınan fotoğraf karelerine yansımış hayatlar ne yazık çabuk unutuldu.
Ve günler günler geçti. İleride bir ışık küresi vardı, yol bekleyen yol kesen. O küre bize, biz o küreye yuvarlandık. Ortada bir yerde buluşuldu sanki. Ve cam fanusa, sırça köşke hapsolduk-hapsedildik.
Oysa hayat dışarıda tüm cazibesi ile devam ediyordu…"
Van Depreminin yıl dönümü, yas dönümü...
"İç bunaltıcı ve eritici sıcağın esintilerle sevişmeye başladığı bir gece yarısıydı. Vakit ilerlemiş pencerelere vuran serinlik kırık dökük yatanları izliyordu sessizce. Gizliden gizliye arsızca kabarıyordu ayranı. Kim bilebilirdi ki bir an sonrasını. Rengârenk nice rüyanın sonlarıydı veya sonlandırıldı pembelik. Meltemler döküldü ve yer gürledi aniden, zorbaca ve hiddetle ve şiddetli. Sarsıldı toprak, gök o saniye kızarmıştı. Yüzlerde, onun yüzünde bile bir utanç dalgası vardı. Yaladı geçti gürlemeyle karışık ufuktaki kızıllık. Sarsıntı ve kızartı, yaladı yuttu koca şehri ve olanlar oldu birkaç dakikada.
Titrek bir mum alevinde dağıldı saçıldı insanlar. Özene bezenile kurulmuş yaşamlar, yarım kalan umutlar salisesinde toza toprağa, kuma çimentoya belendi. Yüz yıl gelende asla yaşanmayacaklara Allah bilir ama bir acı dalgası daha eklendi. İşlerin bozulacağı, aşkların biteceği, ocakların söneceği, kayıpların aranacağı, yolların uzun süreliğine birleşemeyeceği, araçların kesişemeyeceği, peşi sıra sevdasız günler hükümranlığı başladı. Aç, açık, çıplak kalındı. Bir çığlık yükseldi semaya orada asılı kaldı yıllarca. Eksik aksak kucaklaşmalardan sevgisizlik, güvensizlik doğdu bir batında ve ümitler öldü. Ancak çok kısa sürdü karamsarlık.
O meçhul dayanışmanın orta yerinde günlerce yıkıntılarla, göçüklerle boğuşanlar girdabına savruldu eli kazma kürek tutanlar, çıplak elle tırnağıyla göçükleri kazıyanlar. Alttaki en alttakine, oradaki yorgun soluğa sarılışla el uzatışla dağlandı yürekler, akıllar sevindi. Başıboşluğa bir can, bir can daha armağan edilende sevinildi hürya. Her canla delilenildi, onurlanıldı, umutlanıldı. Yıkımlar yaşandı, yıkıntılar göçükler arasında. Haykırışlar ile şekillendi atmosfer. Yer yarılmış, deniz kabarmış, dereler taşmış göğün sonsuzluğu yutmuştu her şeyi ama insanlık kazanmıştı. Tanıdık sokaklar, binalar, yollar izler tersyüz olmuştu, koca şehir nerdeyse yok olmuştu olmasına da unutulan değerler düze çıktı.
Düşmanlıklar unutuldu, kavgalar, küslükler bırakıldı. Akla gelmez faniler birebir dost olup çıktılar. Sıkı sıkıya kucaklaşıldı. Kin, nefret, menfaatler raflara kalktı. Dağ, taş yardım oldu birikti yığıldı. Yarım güdük kalan sevgiler iki binlere uzandı. İkibin sonrası adamakıllı yeşerebilme fırsatı buldu. Gün o gündü işte. Acı da, sevinç te, hüzün de gönülden paylaşıldı. Umut oldu, akut oldu, yakut oldu, zümrüt oldu insan neferi. Yıkık dökük viran olmuş sokaklar, çaresiz caddelere aktı. Kum yığınına dönmüş, çok katlı binaların enkazından can oldu, fer oldu, ayaklandı çıktı kırık rüyalar. Sarılası yaralar çoğaldıkça çoğaldı. Gökten zembille indirilemeyen sevgi, yeraltından göğe kendiliğinden türedi. Sevgisizlik hoşgörüsüzlük boğuldu, yerine dayanışma, yardımlaşma, paylaşım doğdu kum fırtınalarının içine.
Koca şehir küçülmüştü, sinmişti silinmişti sanki. Enkazlar kaldırılınca da iyice çıplak kaldı, ıssızlaştı. İçi boşalmıştı deyim yerindeyse. Zamanla toz bulutu ve uğultunun yerini kar, tipi, boran uğultusu alınca içi üşüdü şehrin. İçi üşüdü şehrin gök kubbe tavan insanlarının. Kefenliğini giymiş gibiydi ara sokaklar, kar düşünce çıkmazlar, köprüler, caddeler, sahipsizdi, sakindi ama daha bir yalnızlaştı. Ve bir bekleyiş egemendi her akla her yaralı yüreğe; her an yeniden patlayabilirdi dünya.
Bir fay kırıldı; şehrin gönlü boldu daraldı ve ardında gözü gönlü kırık bir kent bıraktı. Bir zehirli sopa değmişti kente ve zehirlemişti. Boşaldı topuzun ipi, edibe koz oldu yaşanan tablo. Söz altın sükût toz oldu yağdı üstümüze. On yedi ve on iki rakamlarına denk düşen günler, ağustos ve kasım ayları milat oldu. Oldu olmasına da yazın kavurucu sıcağından kışın dondurucu ayazına taşınan fotoğraf karelerine yansımış hayatlar ne yazık çabuk unutuldu.
Ve günler günler geçti. İleride bir ışık küresi vardı, yol bekleyen yol kesen. O küre bize, biz o küreye yuvarlandık. Ortada bir yerde buluşuldu sanki. Ve cam fanusa, sırça köşke hapsolduk-hapsedildik.
Oysa hayat dışarıda tüm cazibesi ile devam ediyordu…"
BAYRAM YARENLERİNE SELAM OLSUN…
BAYRAM YARENLERİNE SELAM OLSUN…
Mücevherat kutularında saklı akıl, yan yana dizilmiş harflerde yalnızlık da başlayınca bayram yapar keyfince. İçi boş fikirlerin küreselleştiği, fakirlerin şu bekleme-tekleme günlerinde ne kadar bayram yapılabilir ise yaptık. Yalnızlığı yaşarken zaman eğri büğrü hayatın tek doğrusudur belki de bayramlar. Bayram bulutu yüklü saatler sızınca o eksik hayatlara bekçiliğine kadrolandığımız şu harap şehrin pas renkli binaları da renklenir gibi oldu ayrıca.
Bir renktir ki bayramlar, renklerin rengidir, o renk ki ilahidir. Ve insandır bayramların hammaddesi. Bayramları değerli kılan insan, insanı değerli kılan ise anımsamak ve anımsanmaktır…
Bu Kurbanda da bacası tam tütmeyen şehirdi İstanbul. Yakamozlar eşliğinde sonsuzluğa sürüklenirken kurbanlar, hanelerde misafir kâselerinde orijinal insanlık-insancıllık ikram edildi yine bol kepçe. Sevgisizliğin kara yüzünü hiçe sayan bayram tebriği ve tebrik mesajları birbiri ardına düştü ölümcül kayıplar limanına. O mesajlarla ve şeker toplayan çocukların kapı aşındırmasıyla yediğimiz vurgunları da bir anlığına unutuverdik. Çatılardaki kovalamacadan usanan güneş sırtımızda oyalandı sanki ve ısındık metobolizması bozuk, delik deşik paşa sokaklarını iyi niyetle adımladıkça.
Bir kez daha anladık ki, zihinsel açıklarda beyin fırtınası yaratacak güçtedir anımsanmak, sevgiyle söylenen veya iletilen birkaç kelimedir geleceği servetle açıklamak. İşte Tebrik mesajları o hiç umulmadık anda kapıyı çalar ve insana bir ömür yetmezi anımsatır. Kaçmaca vakti gelip çattığında ise fıskiyelerden fışkıran tuhaf fısıltıların ve itirafların önünü keser o tebrikleşmeler. Bir kez daha gördük.
Bencileyin garip kasap, yazma sanatından ne anlar. Mantığında kurban, kurbanlık ve kesilecek koyun, dana davar. Okuduğu ise arada sırada lazım geldiğinde baytar tabelası. Büktüğümüz laf bir gün inşallah kulağı geçer diyerek;
‘Bu bayram balyalanmış ballı çörek inanışlara aldırmadan, bam telinden vuran teranelere inanmadan ipeksi bir duruşla sözün belini kıran, bayramı bayram kılan, bayram yarenlerine selam olsun’ bu sütunlardan.
Ve onlardan birkaçına;
“ Tekin Yolsal, Hakan Aksoy, Süleyman Vardar, Muharrem Erol, Tuncay Cebeci, Ayhan Bölükbaşı, Abdurrahman Akalın, Kerim Aksu, Özkan Tombul, Dursun Sarısaray, Cumhur Renk, Kemal Bakır, Mustafa Saray, Hüseyin Başkan Aksu, Celal Doğan, Gülhan Yıldıran, İbrahim Murat, Cahit Ataker, Mustafa Usta, Ayşe Özhan, Yunus Kaya, Mustafa Kaplan, Hülya Çetinkaya, Fuat Saka, Muzaffer Tunç, Fettah Dindar, Süleyman Kahveci, Garip Fatih Aksu, Nazım Özgür, Ziya Çandır, İzzet Aksoy, Emre Bitiş, Recep Erdoğan, Mesut Kaya, Nurdan Zeybek, Mehmet Sanin, Güray Yazgan, Rıdvan Eriş, Musa Bazin, Nazmiye Aydın, Rahmi Yılmaz, Salih Kayıcı, Serkan Basut, Nurper Bozok, Oğuzhan Akyıldız, İbrahim İlter, Mehmet Keçeci, Eren Akalın, Hatice Akdoğan, Veysel Aksu, Erdinç Gergin, Mustafa Fidan, Hüseyin Koç, Harun Aksu, Mustafa Yılmaz, Gülben Beyhan Resuloğlu, Mehmet Sirkeci, Haydar Güneysel, Haluk Eyidoğan, Yunus Türkölmez, Tahsin Baydar, Hasan Aydın, Nevres Taştan, Orhan Ayla Erdim, Ahmet Kurt, Tules Çevik, Hayrettin Özbakır, Emin Oktay, Haluk Koç…”
Binlerce teşekkür olsun bu yazı…
Evet Sivil yaverler ve hayret verici ziyaretçilerle geçti gitti bayram. Biz yine beklenenin zıddına, zihinlere kazınmış, yüreklere dadanmış örümcek ağlarını deleceğiz elde kalem, dilde söz. Belki insanı cezbedici şu porsuk düzende sus vakti gelip çatmıştır, bilemeyiz. Ama biliriz ki doğruyu doğru göstermedikçe, kuvvet ve kudret iktidarsızlığı doğurur eninde sonunda. Asla Susmayacağız.
Yalnızlığımıza has kelimeler arayarak kovalayacağız kara geceleri ve bir nurlu günde başka bayramlarda tekrar görüşeceğiz.
Görüşeceğiz ama dileriz bayramlık ağzımızı açmadan ve kel kibarlığın senatosunda senatör, densizliğin orta yerinde ortacı olmadan…
Mücevherat kutularında saklı akıl, yan yana dizilmiş harflerde yalnızlık da başlayınca bayram yapar keyfince. İçi boş fikirlerin küreselleştiği, fakirlerin şu bekleme-tekleme günlerinde ne kadar bayram yapılabilir ise yaptık. Yalnızlığı yaşarken zaman eğri büğrü hayatın tek doğrusudur belki de bayramlar. Bayram bulutu yüklü saatler sızınca o eksik hayatlara bekçiliğine kadrolandığımız şu harap şehrin pas renkli binaları da renklenir gibi oldu ayrıca.
Bir renktir ki bayramlar, renklerin rengidir, o renk ki ilahidir. Ve insandır bayramların hammaddesi. Bayramları değerli kılan insan, insanı değerli kılan ise anımsamak ve anımsanmaktır…
Bu Kurbanda da bacası tam tütmeyen şehirdi İstanbul. Yakamozlar eşliğinde sonsuzluğa sürüklenirken kurbanlar, hanelerde misafir kâselerinde orijinal insanlık-insancıllık ikram edildi yine bol kepçe. Sevgisizliğin kara yüzünü hiçe sayan bayram tebriği ve tebrik mesajları birbiri ardına düştü ölümcül kayıplar limanına. O mesajlarla ve şeker toplayan çocukların kapı aşındırmasıyla yediğimiz vurgunları da bir anlığına unutuverdik. Çatılardaki kovalamacadan usanan güneş sırtımızda oyalandı sanki ve ısındık metobolizması bozuk, delik deşik paşa sokaklarını iyi niyetle adımladıkça.
Bir kez daha anladık ki, zihinsel açıklarda beyin fırtınası yaratacak güçtedir anımsanmak, sevgiyle söylenen veya iletilen birkaç kelimedir geleceği servetle açıklamak. İşte Tebrik mesajları o hiç umulmadık anda kapıyı çalar ve insana bir ömür yetmezi anımsatır. Kaçmaca vakti gelip çattığında ise fıskiyelerden fışkıran tuhaf fısıltıların ve itirafların önünü keser o tebrikleşmeler. Bir kez daha gördük.
Bencileyin garip kasap, yazma sanatından ne anlar. Mantığında kurban, kurbanlık ve kesilecek koyun, dana davar. Okuduğu ise arada sırada lazım geldiğinde baytar tabelası. Büktüğümüz laf bir gün inşallah kulağı geçer diyerek;
‘Bu bayram balyalanmış ballı çörek inanışlara aldırmadan, bam telinden vuran teranelere inanmadan ipeksi bir duruşla sözün belini kıran, bayramı bayram kılan, bayram yarenlerine selam olsun’ bu sütunlardan.
Ve onlardan birkaçına;
“ Tekin Yolsal, Hakan Aksoy, Süleyman Vardar, Muharrem Erol, Tuncay Cebeci, Ayhan Bölükbaşı, Abdurrahman Akalın, Kerim Aksu, Özkan Tombul, Dursun Sarısaray, Cumhur Renk, Kemal Bakır, Mustafa Saray, Hüseyin Başkan Aksu, Celal Doğan, Gülhan Yıldıran, İbrahim Murat, Cahit Ataker, Mustafa Usta, Ayşe Özhan, Yunus Kaya, Mustafa Kaplan, Hülya Çetinkaya, Fuat Saka, Muzaffer Tunç, Fettah Dindar, Süleyman Kahveci, Garip Fatih Aksu, Nazım Özgür, Ziya Çandır, İzzet Aksoy, Emre Bitiş, Recep Erdoğan, Mesut Kaya, Nurdan Zeybek, Mehmet Sanin, Güray Yazgan, Rıdvan Eriş, Musa Bazin, Nazmiye Aydın, Rahmi Yılmaz, Salih Kayıcı, Serkan Basut, Nurper Bozok, Oğuzhan Akyıldız, İbrahim İlter, Mehmet Keçeci, Eren Akalın, Hatice Akdoğan, Veysel Aksu, Erdinç Gergin, Mustafa Fidan, Hüseyin Koç, Harun Aksu, Mustafa Yılmaz, Gülben Beyhan Resuloğlu, Mehmet Sirkeci, Haydar Güneysel, Haluk Eyidoğan, Yunus Türkölmez, Tahsin Baydar, Hasan Aydın, Nevres Taştan, Orhan Ayla Erdim, Ahmet Kurt, Tules Çevik, Hayrettin Özbakır, Emin Oktay, Haluk Koç…”
Binlerce teşekkür olsun bu yazı…
Evet Sivil yaverler ve hayret verici ziyaretçilerle geçti gitti bayram. Biz yine beklenenin zıddına, zihinlere kazınmış, yüreklere dadanmış örümcek ağlarını deleceğiz elde kalem, dilde söz. Belki insanı cezbedici şu porsuk düzende sus vakti gelip çatmıştır, bilemeyiz. Ama biliriz ki doğruyu doğru göstermedikçe, kuvvet ve kudret iktidarsızlığı doğurur eninde sonunda. Asla Susmayacağız.
Yalnızlığımıza has kelimeler arayarak kovalayacağız kara geceleri ve bir nurlu günde başka bayramlarda tekrar görüşeceğiz.
Görüşeceğiz ama dileriz bayramlık ağzımızı açmadan ve kel kibarlığın senatosunda senatör, densizliğin orta yerinde ortacı olmadan…
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…
Kurban Bayramımız mübarek olsun.
Birkaç gün sonra Kurban Bayramı…
Bayramları tatil fırsatı bilenler veya tatil için fırsat kollayanlar ve rezervasyonlarını çok önceden yapanlarca ivedilikle güncellenmesi gereken ülke trafiği yine erkenden güncele bindi.
Muhakkak ki ölümün sesi kulağa eriştiğinde, insan zamanın nasıl geçtiğini anlamayan bir bilinçle ve aşırı heyecanla bayram seyran düşer yollara.
Muhteşem bayram turları, kurbanlık kavurma tadında şahane bir tatil, katkısız bayramlık kavurma lezzetinde günler ve ılık geceler ve uzadıkça uzayan asfaltı yumuşak yollar ipuçlarını kovalayarak dünyanın en itaatkâr toplumunun bireylerini tam şah damarından, can damarından yakalar.
Zihin ötesi tarihsel gerçeklere aldırmadan, güneşli bir deniz ve serinleten fiyatlar biçiminde bayramlaşanların yanı sıra, biz bu zihin sofrasında aç kalanlar; medyayı kontrol et ülkeyi yönet-haber saatlerine ailecek kuruluruz ve korkulu, kuşkulu gözlerle izleriz temaşayı.
Bir inanç geleneğine bağlı kalmak, körü körüne bağımlı olmak değil diyerek her keskin virajda, her şaşkın kavşakta bekleşen keskin dişli canavarların nezir almasına acısını iliklerimizde hissederek yanarız.
Böyledir işte, rüyaların eşiğinde her bayram hayata yeniden baktığımızda kaybolup giden suretlerdir ağına yakalandığımız bayram sevinci. Çılgın yolculukların sımsıkı tuttuğu hayatlar, tozlu yaşamdan nazlı anılarla ayışında savrulunca bir yerlere, o cümleyi sarf etmekte iyice zorlaşır ayrıca;
Kurban Bayramınız mübarek olsun…
Tuhaf bağlantılı yurt içi yurt dışı yüro tarifeli haftalık tatil turu listeleri milletin aklını başından alsa da kesmez bizi. Akdeniz mi olur Karadeniz mi, Dubai mi olur Venedik mi seçmekte de hiç zorlanmayız. Çünkü biz her bayram yine belleğin sınırsızlığında yitik kuşakları ararız akla hizmet. Milletin tuzu kuruları akıl başkaldırınca kabuslar kılıç gibi kesermiş ne bilir, bilmek istemez veya.
Her bayram yine o zor saatlerle baş başa kaldığımızda bu kez ülke tökezliyor diye düşünmeyiz bayramın hatırına. Ayrıca karda kışta her bayram güneşin etkisinin azalmadığı, hafiften yakıcılığını hissettirdiği sıcak ılık günlere denk düşsün diye için için duacıyızdır yaratana. Sırf yalan hayatı sorguladığımızdan ve mevsim kaçamağı yapanlarca kıskanıyoruz sanılmasın diye.
Zaten bir acayip atışmadır hayat dolambaçlı yollarda. Hangi tartışmalar edebiyat dışı seyreder ve hangi keyfe, hangi bayram neşesine keyfe keder dokunur iyi biliriz. Diyaloğun mırıltıları, epeyce derinliği olan, temeli sağlam ve derinden gelen ne varsa yıkıveriyorsa her gün, bize de kim ne derse desin bize her gün bayram demek düşer yalnızca.
Kurban Bayramınız kutlu olsun…
Akıl kafesimizdeki altın hatıralar, seçeneklerin en güzelini seçmeye zorlasa da, korkarız yıllarca doğru bellediklerimiz doğrudan çatırdar diye. Tırtıldan kelebeğe dönüşen bir döngüdür yaşam veya tam tersi. Sınadıkça öğreniyor insan ve arayan Mevlasını buluyor. Yanlışlardan dönüldükçe tercihler de arttıkça artıyor. Bayramlar son yılllarda ayni kalmadığından hüznümüz.
Değişmeyen tek şey ise teori ve pratik üstüne yanılmalar ve yazılanlar ve yazılmalar. Çünkü Bayramlar değişti, çocuklar da ve dahi memleket. Yoksa biz mi değiştik, işte orasını anlamak zor. İşin kötüsü maalesef kişisel uyuşukluktan kıpırdanmaya, uyuklamaktan toplumsal uyanışa ve büyük aydınlanmaya hasret bu coğrafyada dini bayramlar nedir, özü ne anlatır, ne için vardır bir yana bırakılıyor son yıllarda. Bayramların kutsiyetine yarım ağız değinilip tatile uzuyor tüm yollar. Kaç kurban veriliyor yollarda Allah muhafaza.
Bayram tarihi bir gezi mi olacak, dağ yayla havasını teneffüs ederek kafa mı dinlenilecek, muhteşem bir deniz sefası mı çekilecek, ormanla denizi, mavi ile yeşili birleştiren bir doğa harikası mı tercih edilecek, organik hayatla iç içe alternatif bir model mi denenecek, kaplıcalı ılıcalı cinsiyete özel havuzlu otel-moteller sülale boyu mu kapatılacak ise kapatılsın kime ne, bize ne.
Ama ekonomik kriz bizim köye de uğrar ise sorusu kafaya takılmıyor her nedense. Bu kapitalist cenderede envai çeşit düşüncelerle cazibeyi köreltmek ve yangını körüklemek değil derdimiz. Kurban kesilecek ise vekaleti bir başkasına verip bu amansız kaçışadır asıl sitemimiz. Kapitalizmin batma noktasında olduğu şu günlerde ticarette sınır yok ama üretmeden tüketmek unutkanlığına dır dik tavrımız. Kavruluyor dünya, yanıyor ülke ama yeşil-mor banknot bolluğundan harca gitsin serbestliğinedir sinirimiz. Yoksa kota uygulamalı hacca gidip mebrur ve mecbur dönene değil.
Kurban bayramı hürmetine, ne yani sekiz dokuz gün tatil ne yapsaydık eve mi hapsolaydık bahanesini de hoş görebiliriz evel Alllah. Ama derin uykularda uykuya tutsaklık özendiriliyor ve geliştirilmiş alışkanlıklar başarıyla naklediliyor ise bayram sathına bu bayramlık zekayadır karşı yakalığımız.
Kıssadan hisse bu bayramlar artık bize fazla veya biz bu bayramlara fazlayız. Çivisi koptu her şeyin, gülünecek günler ve sevilecek güller artık çini mürekkebiyle nakşedilmiyor zihinlere. Kaderine kuvvet vazgeçilemez bir bağımlılık yaratıyor alın yazısı. Ve bu nimetleri bol aldanışla dini bayramlar bile gelenekselliğini yitirdi, boyut değiştiriyor sılayı rahim. Gurbetçilik zor zanaat zaten.
“Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”.
Kurban Bayramımız mübarek olsun, can dostum, babam…
Kurban Bayramımız mübarek olsun.
Birkaç gün sonra Kurban Bayramı…
Bayramları tatil fırsatı bilenler veya tatil için fırsat kollayanlar ve rezervasyonlarını çok önceden yapanlarca ivedilikle güncellenmesi gereken ülke trafiği yine erkenden güncele bindi.
Muhakkak ki ölümün sesi kulağa eriştiğinde, insan zamanın nasıl geçtiğini anlamayan bir bilinçle ve aşırı heyecanla bayram seyran düşer yollara.
Muhteşem bayram turları, kurbanlık kavurma tadında şahane bir tatil, katkısız bayramlık kavurma lezzetinde günler ve ılık geceler ve uzadıkça uzayan asfaltı yumuşak yollar ipuçlarını kovalayarak dünyanın en itaatkâr toplumunun bireylerini tam şah damarından, can damarından yakalar.
Zihin ötesi tarihsel gerçeklere aldırmadan, güneşli bir deniz ve serinleten fiyatlar biçiminde bayramlaşanların yanı sıra, biz bu zihin sofrasında aç kalanlar; medyayı kontrol et ülkeyi yönet-haber saatlerine ailecek kuruluruz ve korkulu, kuşkulu gözlerle izleriz temaşayı.
Bir inanç geleneğine bağlı kalmak, körü körüne bağımlı olmak değil diyerek her keskin virajda, her şaşkın kavşakta bekleşen keskin dişli canavarların nezir almasına acısını iliklerimizde hissederek yanarız.
Böyledir işte, rüyaların eşiğinde her bayram hayata yeniden baktığımızda kaybolup giden suretlerdir ağına yakalandığımız bayram sevinci. Çılgın yolculukların sımsıkı tuttuğu hayatlar, tozlu yaşamdan nazlı anılarla ayışında savrulunca bir yerlere, o cümleyi sarf etmekte iyice zorlaşır ayrıca;
Kurban Bayramınız mübarek olsun…
Tuhaf bağlantılı yurt içi yurt dışı yüro tarifeli haftalık tatil turu listeleri milletin aklını başından alsa da kesmez bizi. Akdeniz mi olur Karadeniz mi, Dubai mi olur Venedik mi seçmekte de hiç zorlanmayız. Çünkü biz her bayram yine belleğin sınırsızlığında yitik kuşakları ararız akla hizmet. Milletin tuzu kuruları akıl başkaldırınca kabuslar kılıç gibi kesermiş ne bilir, bilmek istemez veya.
Her bayram yine o zor saatlerle baş başa kaldığımızda bu kez ülke tökezliyor diye düşünmeyiz bayramın hatırına. Ayrıca karda kışta her bayram güneşin etkisinin azalmadığı, hafiften yakıcılığını hissettirdiği sıcak ılık günlere denk düşsün diye için için duacıyızdır yaratana. Sırf yalan hayatı sorguladığımızdan ve mevsim kaçamağı yapanlarca kıskanıyoruz sanılmasın diye.
Zaten bir acayip atışmadır hayat dolambaçlı yollarda. Hangi tartışmalar edebiyat dışı seyreder ve hangi keyfe, hangi bayram neşesine keyfe keder dokunur iyi biliriz. Diyaloğun mırıltıları, epeyce derinliği olan, temeli sağlam ve derinden gelen ne varsa yıkıveriyorsa her gün, bize de kim ne derse desin bize her gün bayram demek düşer yalnızca.
Kurban Bayramınız kutlu olsun…
Akıl kafesimizdeki altın hatıralar, seçeneklerin en güzelini seçmeye zorlasa da, korkarız yıllarca doğru bellediklerimiz doğrudan çatırdar diye. Tırtıldan kelebeğe dönüşen bir döngüdür yaşam veya tam tersi. Sınadıkça öğreniyor insan ve arayan Mevlasını buluyor. Yanlışlardan dönüldükçe tercihler de arttıkça artıyor. Bayramlar son yılllarda ayni kalmadığından hüznümüz.
Değişmeyen tek şey ise teori ve pratik üstüne yanılmalar ve yazılanlar ve yazılmalar. Çünkü Bayramlar değişti, çocuklar da ve dahi memleket. Yoksa biz mi değiştik, işte orasını anlamak zor. İşin kötüsü maalesef kişisel uyuşukluktan kıpırdanmaya, uyuklamaktan toplumsal uyanışa ve büyük aydınlanmaya hasret bu coğrafyada dini bayramlar nedir, özü ne anlatır, ne için vardır bir yana bırakılıyor son yıllarda. Bayramların kutsiyetine yarım ağız değinilip tatile uzuyor tüm yollar. Kaç kurban veriliyor yollarda Allah muhafaza.
Bayram tarihi bir gezi mi olacak, dağ yayla havasını teneffüs ederek kafa mı dinlenilecek, muhteşem bir deniz sefası mı çekilecek, ormanla denizi, mavi ile yeşili birleştiren bir doğa harikası mı tercih edilecek, organik hayatla iç içe alternatif bir model mi denenecek, kaplıcalı ılıcalı cinsiyete özel havuzlu otel-moteller sülale boyu mu kapatılacak ise kapatılsın kime ne, bize ne.
Ama ekonomik kriz bizim köye de uğrar ise sorusu kafaya takılmıyor her nedense. Bu kapitalist cenderede envai çeşit düşüncelerle cazibeyi köreltmek ve yangını körüklemek değil derdimiz. Kurban kesilecek ise vekaleti bir başkasına verip bu amansız kaçışadır asıl sitemimiz. Kapitalizmin batma noktasında olduğu şu günlerde ticarette sınır yok ama üretmeden tüketmek unutkanlığına dır dik tavrımız. Kavruluyor dünya, yanıyor ülke ama yeşil-mor banknot bolluğundan harca gitsin serbestliğinedir sinirimiz. Yoksa kota uygulamalı hacca gidip mebrur ve mecbur dönene değil.
Kurban bayramı hürmetine, ne yani sekiz dokuz gün tatil ne yapsaydık eve mi hapsolaydık bahanesini de hoş görebiliriz evel Alllah. Ama derin uykularda uykuya tutsaklık özendiriliyor ve geliştirilmiş alışkanlıklar başarıyla naklediliyor ise bayram sathına bu bayramlık zekayadır karşı yakalığımız.
Kıssadan hisse bu bayramlar artık bize fazla veya biz bu bayramlara fazlayız. Çivisi koptu her şeyin, gülünecek günler ve sevilecek güller artık çini mürekkebiyle nakşedilmiyor zihinlere. Kaderine kuvvet vazgeçilemez bir bağımlılık yaratıyor alın yazısı. Ve bu nimetleri bol aldanışla dini bayramlar bile gelenekselliğini yitirdi, boyut değiştiriyor sılayı rahim. Gurbetçilik zor zanaat zaten.
“Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”.
Kurban Bayramımız mübarek olsun, can dostum, babam…
BİR GÜNLÜĞÜNE BEDAVAYA ‘HERŞEY’Cİ KESİLMEK…
BİR GÜNLÜĞÜNE BEDAVAYA ‘HERŞEY’Cİ KESİLMEK…
Bu gün 10 Ekim 2013, bir arkadaşımın doğum günü. Nice nice muhalif yıllara can yoldaşım…
Ayrıca bu gün Esenler’de gazete bayilerinin tümünde Merkez medyaya dâhil bir gazete satılmadı. Satış yerine topluma açık her yerde, sabahtan itibaren duraklarda, parklarda, camii avlularında, meydanlarda belli ellerce yediden yetmişe bedavaya dağıtıldı…
Ve bu sayede Esenler bir günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Milliyet’çi kesildi…
Dağıtıldı çünkü o gazetenin 14. Sayfasında; ‘Kentsel Dönüşüm Müzesi Kuracağız’ manşeti altında ‘Başkanla Başbaşa’ imzalı maksatlı bir haber vardı.
Esenler Belediye Başkanı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na da iletilen Müze önerisi hakkında bedava dağıtılan merkez medya temsilcisi bu gazeteye: "İlçemiz kentsel dönüşümle birlikte anılıyor. Bu sebeple bir Kentsel Dönüşüm Müzesi kurmaya karar verdik. Müzede, kentsel dönüşüm çalışmaları sırasında yıktığımız binaların nasıl yapıldıklarını göstermek için o binalardan çıkan malzemeleri sergilemek istiyoruz. İnsanlar yıllar sonra gelip görsünler. Ayrıca dönüştürülmüş mahallelerin eski ve yeni hallerini de bu müzede sergileyeceğiz.” Demiş…
İyi de demiş, iyi de yapar başkan. Kursun bakalım kentsel dönüşüm müzesini, müzecilik literatürüne yeni bir tür ve kavram ekleyerek. Kentsel dönüşüm beklenen olumlu sonuçlara ulaştırılamayınca da kentsel dönüşüm mağdurları ve zarar görenler açılan bu yoldan ilerlemek suretiyle özel-muhalif müzelerini kurarlar. Dünyaya reklam olmak, dünya çapında reklam yapmak asıl o vakit gerçekleşir. Övünürüz bilmem kaç milyarlık reklam bedavaya geldi diye, ayni bedavadan bir günlüğüne ‘milliyet’çi kesildiğimiz gibi.
Sayfada Kentsel Dönüşüm Müzesi kurma mucitliği dışında, başkanın bizce bilindik beyanatlarıyla süslü röportaj. Ama röportaja flaş bir köşe yazısıyla da destek verilmiş depremden dem vurularak.
Dört başı mağrur, yandaşını zevkten dört köşe eden bu habere her köşede bir mağdur mahlasıyla başlayıp sürecek bir diyeceğimiz yok. Bu yayın köşe dönmeyen, köşe tutmayan, köşelere sinmeyen muhalif duruşumuzu hareketlendirdi biraz, o kadar.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz, reklam reklamdır. Biz işin orasında da değiliz. Ama bu bedava dağıtılan gazetelerin bir maliyeti ve bedeli olduğu da su götürmez bir gerçek. Kimse başkanın karakaşı kara gözüne hevesinden, vay ne güzel işler çevirmişsiniz diyerek bu yayını yapmaz ve bedavaya da gazetesini orada burada dağıttırmaz.
Esenler Belediye Başkanı beş yıla yaklaşan görev süresinde ‘yerel basın divanı’ adıyla yerel basın temsilcileriyle ancak iki defa toplantı yaptı. Bu toplantılarda da kamuoyunun yerel basın vasıtasıyla hep aşina olduğu şeyleri söyledi, yeni sunumlar gerçekleştiremedi.
Yerel basına beş yıl boyunca verdiği değer ve destek bu kadarla sınırlı iken;
Ayrıca Belediyenin 2012 yılında 960.000, 2013 yılının ilk altı ayında 480.000 dağıtılan ve 2014 yılı için 960.000 adet dağıtımı hedeflenen ve “ belediye hizmet ve faaliyetlerinin afiş ve tanıtım mecraları yoluyla duyurulması” kapsamında tahmini 2 trilyon bütçe içinde maliyeti gizlenen “kendi-m özel gazetesi” var iken,
Ayrıca açıktan veya örtülü desteğini esirgemeyen ayda bir, yerine göre on beş günde basılan birkaç yanlı yerel gazetesi var iken,
Her halde bunlar bu işleri yeterince yapamadığından olsa gerek ihale merkez medyaya kalmış…
İhale merkez medyaya kalmış mı verilmiş mi bir yana gazeteceyim diyerek yerel ölçekte ortalıkta dolaşanlara ayıp edilmiş pekâlâsından.
Ama bir şeyi iyi biliyoruz. Bu reklam işleri hiç de öyle kolay işler değil, işi bilmek gerek. Okullu, akademili olmanın yanı sıra alaylı olmak da lazım. Denildiği gibi sektörde yakın tanıdıklarımız var ile yürümez bu reklam gemisi. Vermek gerek ve verdiğince almak gerek. Esenler Belediye Başkanı da gerçekten bu işleri çok iyi biliyor.
Biz yazarız bencileyin, kendi halinde, karınca kararınca. Zaten uzun zamandır şimdi şu satırlarda olduğu gibi de etliye sütlüye pek karışmıyoruz. Ama uzun müddet bu tavrımızı koruyacağız anlamına da gelmesin. Ayrıca yerel seçimlerin yaklaştığı şu günlerde, yerel basın es geçildi, yok sayıldı, arpa başkalarına gitti babında da yazılmadı bu yazı, böylece biline.
Peki, niye yazıldı bu yazı;
Esenler bir günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Milliyet’çi kesildi diye değil. Bizim derdimiz başka. İleride seçim atmosferi kızıştığında, bu ve benzeri metotlarla;
Esenler bir günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Cumhuriyet’çi, yarım günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Radikal’, üç beş saatliğine de olsa bedavaya acayip ‘Yurt’çu, dakikalarla sınırlı da olsa bedavaya acayip ‘Sol’cu kesilir ise;
Halimiz nice olacak diye yazıldı bu yazı…
Bu gün 10 Ekim 2013, bir arkadaşımın doğum günü. Nice nice muhalif yıllara can yoldaşım…
Ayrıca bu gün Esenler’de gazete bayilerinin tümünde Merkez medyaya dâhil bir gazete satılmadı. Satış yerine topluma açık her yerde, sabahtan itibaren duraklarda, parklarda, camii avlularında, meydanlarda belli ellerce yediden yetmişe bedavaya dağıtıldı…
Ve bu sayede Esenler bir günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Milliyet’çi kesildi…
Dağıtıldı çünkü o gazetenin 14. Sayfasında; ‘Kentsel Dönüşüm Müzesi Kuracağız’ manşeti altında ‘Başkanla Başbaşa’ imzalı maksatlı bir haber vardı.
Esenler Belediye Başkanı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na da iletilen Müze önerisi hakkında bedava dağıtılan merkez medya temsilcisi bu gazeteye: "İlçemiz kentsel dönüşümle birlikte anılıyor. Bu sebeple bir Kentsel Dönüşüm Müzesi kurmaya karar verdik. Müzede, kentsel dönüşüm çalışmaları sırasında yıktığımız binaların nasıl yapıldıklarını göstermek için o binalardan çıkan malzemeleri sergilemek istiyoruz. İnsanlar yıllar sonra gelip görsünler. Ayrıca dönüştürülmüş mahallelerin eski ve yeni hallerini de bu müzede sergileyeceğiz.” Demiş…
İyi de demiş, iyi de yapar başkan. Kursun bakalım kentsel dönüşüm müzesini, müzecilik literatürüne yeni bir tür ve kavram ekleyerek. Kentsel dönüşüm beklenen olumlu sonuçlara ulaştırılamayınca da kentsel dönüşüm mağdurları ve zarar görenler açılan bu yoldan ilerlemek suretiyle özel-muhalif müzelerini kurarlar. Dünyaya reklam olmak, dünya çapında reklam yapmak asıl o vakit gerçekleşir. Övünürüz bilmem kaç milyarlık reklam bedavaya geldi diye, ayni bedavadan bir günlüğüne ‘milliyet’çi kesildiğimiz gibi.
Sayfada Kentsel Dönüşüm Müzesi kurma mucitliği dışında, başkanın bizce bilindik beyanatlarıyla süslü röportaj. Ama röportaja flaş bir köşe yazısıyla da destek verilmiş depremden dem vurularak.
Dört başı mağrur, yandaşını zevkten dört köşe eden bu habere her köşede bir mağdur mahlasıyla başlayıp sürecek bir diyeceğimiz yok. Bu yayın köşe dönmeyen, köşe tutmayan, köşelere sinmeyen muhalif duruşumuzu hareketlendirdi biraz, o kadar.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz, reklam reklamdır. Biz işin orasında da değiliz. Ama bu bedava dağıtılan gazetelerin bir maliyeti ve bedeli olduğu da su götürmez bir gerçek. Kimse başkanın karakaşı kara gözüne hevesinden, vay ne güzel işler çevirmişsiniz diyerek bu yayını yapmaz ve bedavaya da gazetesini orada burada dağıttırmaz.
Esenler Belediye Başkanı beş yıla yaklaşan görev süresinde ‘yerel basın divanı’ adıyla yerel basın temsilcileriyle ancak iki defa toplantı yaptı. Bu toplantılarda da kamuoyunun yerel basın vasıtasıyla hep aşina olduğu şeyleri söyledi, yeni sunumlar gerçekleştiremedi.
Yerel basına beş yıl boyunca verdiği değer ve destek bu kadarla sınırlı iken;
Ayrıca Belediyenin 2012 yılında 960.000, 2013 yılının ilk altı ayında 480.000 dağıtılan ve 2014 yılı için 960.000 adet dağıtımı hedeflenen ve “ belediye hizmet ve faaliyetlerinin afiş ve tanıtım mecraları yoluyla duyurulması” kapsamında tahmini 2 trilyon bütçe içinde maliyeti gizlenen “kendi-m özel gazetesi” var iken,
Ayrıca açıktan veya örtülü desteğini esirgemeyen ayda bir, yerine göre on beş günde basılan birkaç yanlı yerel gazetesi var iken,
Her halde bunlar bu işleri yeterince yapamadığından olsa gerek ihale merkez medyaya kalmış…
İhale merkez medyaya kalmış mı verilmiş mi bir yana gazeteceyim diyerek yerel ölçekte ortalıkta dolaşanlara ayıp edilmiş pekâlâsından.
Ama bir şeyi iyi biliyoruz. Bu reklam işleri hiç de öyle kolay işler değil, işi bilmek gerek. Okullu, akademili olmanın yanı sıra alaylı olmak da lazım. Denildiği gibi sektörde yakın tanıdıklarımız var ile yürümez bu reklam gemisi. Vermek gerek ve verdiğince almak gerek. Esenler Belediye Başkanı da gerçekten bu işleri çok iyi biliyor.
Biz yazarız bencileyin, kendi halinde, karınca kararınca. Zaten uzun zamandır şimdi şu satırlarda olduğu gibi de etliye sütlüye pek karışmıyoruz. Ama uzun müddet bu tavrımızı koruyacağız anlamına da gelmesin. Ayrıca yerel seçimlerin yaklaştığı şu günlerde, yerel basın es geçildi, yok sayıldı, arpa başkalarına gitti babında da yazılmadı bu yazı, böylece biline.
Peki, niye yazıldı bu yazı;
Esenler bir günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Milliyet’çi kesildi diye değil. Bizim derdimiz başka. İleride seçim atmosferi kızıştığında, bu ve benzeri metotlarla;
Esenler bir günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Cumhuriyet’çi, yarım günlüğüne de olsa bedavaya acayip ‘Radikal’, üç beş saatliğine de olsa bedavaya acayip ‘Yurt’çu, dakikalarla sınırlı da olsa bedavaya acayip ‘Sol’cu kesilir ise;
Halimiz nice olacak diye yazıldı bu yazı…
8 Ekim 2013 Salı
İSTANBUL’U ALMAK, TÜRKİYE’Yİ ALMAKTIR…
İSTANBUL’U ALMAK, TÜRKİYE’Yİ ALMAKTIR…
Ana muhalefetin siyasi arenada dolaşan aday adayı isimlerinden birisinin İstanbul Büyükşehir Başkan Adayı olarak mevcut iktidarla yarışmasına sayılı günler ve belli aylar kaldı…
Siyasi yelpazede ortanın solunu temsile başladığı günden bu yana Cumhuriyet Halk Partisi, ‘Sosyal demokrasinin temel ilkelerini, teorisini ve pratiğinin ülkenin gerçekleri ile bütünleştirerek, halkın özlemlerini ve gereksinimlerini bu yolla yanıtlama, bu doğrultuda her şeyin en güzelini halka sunma’ mücadelesi vermeye çalıştı.
Kimine göre bu saptama doğrudur, kimine göre ise yanlı veya yanlış. Ancak onca ağır sitemlerine rağmen halkın ve siyasilerin süreç içinde, belli aralıklarla yine bu partiden çare umdukları da tarihsel bir gerçektir. Sağın sağa muhalefet ettiği tabloyu oluşturan değerlere veya değersizleştirmeye bakıldığında hiç değil ise şimdilik bu partiye ihtiyacın olduğu görülmektedir.
Tarihin hiçbir döneminde solun bu denli kan kaybedişine tanık olmayan en azı yirmi beş, otuz yıl aktif siyasetin içinde yer alanlara bu paramparçalığa katkı sunmaması gerektiğinin de anımsatılması günleridir bu günler. Gün yaşanılan ağır koşullar dolayısıyla yenilenme günüdür. Yoksa tarih yakın gelecekte bu dağınıklığın ve seçimlerdeki olası bir yenilgi ve kaybedişin sorumlularından hesap sorar. O gün gelip çattığında ise hiçbir bahane yeterince kabul görmez.
O halde bu günden, aday adaylığı potasında ‘devlette, toplumda ve siyasette devrim…’ misyonunu bayraklaştıranlar var ise, bu programsal başlangıcın ve yeniden doğuşun üstlenilmesi ve önünün kesilmemesi gerekir. Umulanın aksine bu partiyle ve ama yetkin kadrolarla devrim çizgisine yaklaşılabilir. Çünkü siyasi dengelerinin alabildiğine bozulduğu şu ülkede, yetmez ama yeniden demokrasi havarilerinin boşa cirit attığı dönemde, çağdaş, güçlü ve güven veren bir sosyal demokrat birikime ve öncülerine gerçekten ihtiyaç var. Ülkenin kuruluşundan bu güne hiçbir döneminde, karşı devrimcilere karşı direnecek ‘gerçek devrimcilere ve devrime’ bu denli yoğun ihtiyacı olmamıştır, olamaz da. Bu günleri esenlikle aşmanın temel dayanağı, sorumluluk bilinci ve siyasal duyarlılıkla çalışmak ve kıyasıya mücadele etmektir. İçinde devrim ateşini hisseden ve her şeye rağmen söndürmeyenlerin saflarda yer bulabilmesiyle koşuttur, İstanbul’dan başlayarak kurtuluşu güncellemek.
İstanbul’un mevcut iktidardan kurtarılmasından geçer, ana muhalefetin tümü olmasa da bazı sorumluluklarından kurtuluşu.
Bilinmeli ki; ‘sosyal demokrasinin tek ve değişmez bir kaynağı yoktur. Sosyal demokrasi sürekli değişimin ideolojisidir.’ Mevcut sistemi savunup, var olan değerleri olduğu gibi korumak sonuçta değişim kavramından uzaklaşmayı da getirir. Belli koltuklara bu gün itibariyle oturan ve yarınlarda siyasi istikballerinin ne olacağı meçhul siyasilerin koltuklarını sağlamlaştırmaları da bu aday adaylığı sürecinde verecekleri sınavla sınırlıdır. İleride silikleşecek bir politik tavırla hem kendileri hem de geniş yığınlar zarar görür.
Sosyal demokrasi ve sosyal demokratlık göz ardı edilerek izlenen politikaların solu biteviye küçülttüğü gerçeğinden hareketle bu gün ilkelere sahip çıkma günüdür. Sosyal demokrasiyi geliştirip, güncele dönüştürme günü ise başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerde yerel parlamentoları kazanmakla başlayacaktır.
O nedenle, iktidara ulaştıran yolda çalışıp üreten, kendini aşan, kendi kendine ve birilerine tutsak kalmayan siyasal değerlerin aday adaylıkları sonrasında adaylaştırılan ile omuz omuza beraberliği etkili olacaktır. Çağın gerisinde olmaktan kurtulmak ve çağı yakalamak, sosyal demokrasi çağını yerelden başlatmak yine bu kadroların eseri olacaktır. İstanbul’un ülkeye armağanı olacaktır.
Çağın değişikliklerine ön yargıyla ve tutucu yaklaşmak ise asla sosyal demokrasi ile bağdaşmaz. Ayrıca insan yaşamında etkili olan her çeşit toplumsal ve kültürel değişimler sosyal demokrat siyasetin öncelikli politikasıdır. Toplumsal olaylar, sosyo ekonomik ve kültürel yapı dalgalanmaları, uygulanacak çözüm politikalarını da derinden etkiler. Bu etkileşim yok sayılarak yapılacak her üst düzey manevra seçimi zora sokar.
Çünkü İstanbul’u alan Türkiye’yi alır…
O halde çağdaş sosyal demokratların istemleri doğrultusunda çözüm alternatiflerinin belirlenmesinde ve uygulanmasında etkin rol oynayacak ve toplumla kucaklaşacak, öncelikli hedefleri belirleyen, çözümler oluşturan her kim ise, Ana muhalefetin İstanbul Büyükşehir Başkan Adayı o olmalıdır.
O saat itibariyle artık aday olan ‘ortaya yürek ve akıl koyup, değişim özlemini, gelenek ve yenileşme arayışını, geçmiş ile geleceği bütünleştirip yansıtacak bir yapı’ ile de desteklenmelidir. İstanbul yarışında o veya bu nedenle tökezlemek, Ulusça çalkantılı ve zor bir dönemeçten geçilen şu günlerde, bedeli ne olursa olsun denilerek atılan her yanılgı dolu adım, keskin uçurumun kenarından kurtulmayı pas geçmekle özdeştir.
Ve bu durumda yarınlarda ülke solunu ve ülkeyi kolay kolay atlatılamayacak ciddi tehlikeler bekler. Solun yerelden genele etkinleşememesi ise merkez sağı değil radikal sağı daha da güçlendirir ve daha da yüreklendirir. Belki de gizliden gizliye istenen ve arzulanan da budur.
Kabul edilir veya edilmez ama ‘sosyalizmi, demokratik sosyalizmi benimseyenlerin, devrimlerin ve değişimin, demokrasinin öncüleri olarak kalmak niyetiyle de olsa ana muhalefet partisini alttan yukarı yapılandırmak” suretiyle büyüdükçe büyüyen tehlikelerin önü ancak kesilebilir.
Tarih yapraklarında yazdığı gibi, gecenin bir vakti yataklarından alınıp siyaset mezarlığında gömü olmak var ise eğer, her şey İstanbul siyaset sahnesinde tersine işleyen ve işletilen bir durumla güncellenir. O güncelleme ise sadece mevcut iktidarın işine yarar.
Ve atı alan Üsküdar’ı geçer…
Ana muhalefetin siyasi arenada dolaşan aday adayı isimlerinden birisinin İstanbul Büyükşehir Başkan Adayı olarak mevcut iktidarla yarışmasına sayılı günler ve belli aylar kaldı…
Siyasi yelpazede ortanın solunu temsile başladığı günden bu yana Cumhuriyet Halk Partisi, ‘Sosyal demokrasinin temel ilkelerini, teorisini ve pratiğinin ülkenin gerçekleri ile bütünleştirerek, halkın özlemlerini ve gereksinimlerini bu yolla yanıtlama, bu doğrultuda her şeyin en güzelini halka sunma’ mücadelesi vermeye çalıştı.
Kimine göre bu saptama doğrudur, kimine göre ise yanlı veya yanlış. Ancak onca ağır sitemlerine rağmen halkın ve siyasilerin süreç içinde, belli aralıklarla yine bu partiden çare umdukları da tarihsel bir gerçektir. Sağın sağa muhalefet ettiği tabloyu oluşturan değerlere veya değersizleştirmeye bakıldığında hiç değil ise şimdilik bu partiye ihtiyacın olduğu görülmektedir.
Tarihin hiçbir döneminde solun bu denli kan kaybedişine tanık olmayan en azı yirmi beş, otuz yıl aktif siyasetin içinde yer alanlara bu paramparçalığa katkı sunmaması gerektiğinin de anımsatılması günleridir bu günler. Gün yaşanılan ağır koşullar dolayısıyla yenilenme günüdür. Yoksa tarih yakın gelecekte bu dağınıklığın ve seçimlerdeki olası bir yenilgi ve kaybedişin sorumlularından hesap sorar. O gün gelip çattığında ise hiçbir bahane yeterince kabul görmez.
O halde bu günden, aday adaylığı potasında ‘devlette, toplumda ve siyasette devrim…’ misyonunu bayraklaştıranlar var ise, bu programsal başlangıcın ve yeniden doğuşun üstlenilmesi ve önünün kesilmemesi gerekir. Umulanın aksine bu partiyle ve ama yetkin kadrolarla devrim çizgisine yaklaşılabilir. Çünkü siyasi dengelerinin alabildiğine bozulduğu şu ülkede, yetmez ama yeniden demokrasi havarilerinin boşa cirit attığı dönemde, çağdaş, güçlü ve güven veren bir sosyal demokrat birikime ve öncülerine gerçekten ihtiyaç var. Ülkenin kuruluşundan bu güne hiçbir döneminde, karşı devrimcilere karşı direnecek ‘gerçek devrimcilere ve devrime’ bu denli yoğun ihtiyacı olmamıştır, olamaz da. Bu günleri esenlikle aşmanın temel dayanağı, sorumluluk bilinci ve siyasal duyarlılıkla çalışmak ve kıyasıya mücadele etmektir. İçinde devrim ateşini hisseden ve her şeye rağmen söndürmeyenlerin saflarda yer bulabilmesiyle koşuttur, İstanbul’dan başlayarak kurtuluşu güncellemek.
İstanbul’un mevcut iktidardan kurtarılmasından geçer, ana muhalefetin tümü olmasa da bazı sorumluluklarından kurtuluşu.
Bilinmeli ki; ‘sosyal demokrasinin tek ve değişmez bir kaynağı yoktur. Sosyal demokrasi sürekli değişimin ideolojisidir.’ Mevcut sistemi savunup, var olan değerleri olduğu gibi korumak sonuçta değişim kavramından uzaklaşmayı da getirir. Belli koltuklara bu gün itibariyle oturan ve yarınlarda siyasi istikballerinin ne olacağı meçhul siyasilerin koltuklarını sağlamlaştırmaları da bu aday adaylığı sürecinde verecekleri sınavla sınırlıdır. İleride silikleşecek bir politik tavırla hem kendileri hem de geniş yığınlar zarar görür.
Sosyal demokrasi ve sosyal demokratlık göz ardı edilerek izlenen politikaların solu biteviye küçülttüğü gerçeğinden hareketle bu gün ilkelere sahip çıkma günüdür. Sosyal demokrasiyi geliştirip, güncele dönüştürme günü ise başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerde yerel parlamentoları kazanmakla başlayacaktır.
O nedenle, iktidara ulaştıran yolda çalışıp üreten, kendini aşan, kendi kendine ve birilerine tutsak kalmayan siyasal değerlerin aday adaylıkları sonrasında adaylaştırılan ile omuz omuza beraberliği etkili olacaktır. Çağın gerisinde olmaktan kurtulmak ve çağı yakalamak, sosyal demokrasi çağını yerelden başlatmak yine bu kadroların eseri olacaktır. İstanbul’un ülkeye armağanı olacaktır.
Çağın değişikliklerine ön yargıyla ve tutucu yaklaşmak ise asla sosyal demokrasi ile bağdaşmaz. Ayrıca insan yaşamında etkili olan her çeşit toplumsal ve kültürel değişimler sosyal demokrat siyasetin öncelikli politikasıdır. Toplumsal olaylar, sosyo ekonomik ve kültürel yapı dalgalanmaları, uygulanacak çözüm politikalarını da derinden etkiler. Bu etkileşim yok sayılarak yapılacak her üst düzey manevra seçimi zora sokar.
Çünkü İstanbul’u alan Türkiye’yi alır…
O halde çağdaş sosyal demokratların istemleri doğrultusunda çözüm alternatiflerinin belirlenmesinde ve uygulanmasında etkin rol oynayacak ve toplumla kucaklaşacak, öncelikli hedefleri belirleyen, çözümler oluşturan her kim ise, Ana muhalefetin İstanbul Büyükşehir Başkan Adayı o olmalıdır.
O saat itibariyle artık aday olan ‘ortaya yürek ve akıl koyup, değişim özlemini, gelenek ve yenileşme arayışını, geçmiş ile geleceği bütünleştirip yansıtacak bir yapı’ ile de desteklenmelidir. İstanbul yarışında o veya bu nedenle tökezlemek, Ulusça çalkantılı ve zor bir dönemeçten geçilen şu günlerde, bedeli ne olursa olsun denilerek atılan her yanılgı dolu adım, keskin uçurumun kenarından kurtulmayı pas geçmekle özdeştir.
Ve bu durumda yarınlarda ülke solunu ve ülkeyi kolay kolay atlatılamayacak ciddi tehlikeler bekler. Solun yerelden genele etkinleşememesi ise merkez sağı değil radikal sağı daha da güçlendirir ve daha da yüreklendirir. Belki de gizliden gizliye istenen ve arzulanan da budur.
Kabul edilir veya edilmez ama ‘sosyalizmi, demokratik sosyalizmi benimseyenlerin, devrimlerin ve değişimin, demokrasinin öncüleri olarak kalmak niyetiyle de olsa ana muhalefet partisini alttan yukarı yapılandırmak” suretiyle büyüdükçe büyüyen tehlikelerin önü ancak kesilebilir.
Tarih yapraklarında yazdığı gibi, gecenin bir vakti yataklarından alınıp siyaset mezarlığında gömü olmak var ise eğer, her şey İstanbul siyaset sahnesinde tersine işleyen ve işletilen bir durumla güncellenir. O güncelleme ise sadece mevcut iktidarın işine yarar.
Ve atı alan Üsküdar’ı geçer…
3 Ekim 2013 Perşembe
DEMO PAKET, PAKET- PLAKET DEMOKRASİSİ VE DEMO SİYASET…
DEMO PAKET, PAKET- PLAKET DEMOKRASİSİ VE DEMO SİYASET…
Sınıfsal eğilimi bal gibi belli, gerçek bir partizan olmaya adaylıktan bu güne çok on yıllar geçti hanemizde. Kaybolan o yitik yıllarımızda dahi adam olmayı unutmadık hiçbir zaman. Zaten her şey gün olur unutulabilir, ama adam gibi adam olmak unutulunca çöker hüzün, yıkıp geçer kasvet ve dem vurur beyne…
Dememiz o ki; her yeni gün birlik, beraberlik, bütünlük, dirlik, kuvvet, büyüklük masallarıyla aldatılarak geldik son on yılda sona.
Ulusal ve evrensel birçok kavram ve kurum, devlet ve millet değişime uğrarken yenilenmek ve yeniden yapılanmak elbette en kaçılmaz ve kaçınılmaz gerçektir. Ancak çağın koşullarına göre yeniden yapılanmayı ve değişimi insanda, toplumda ve evrende yakalamak da bir o kadar zordur.
Güne ve geleceğe damga vuracak bir yaşamsallık kurgulanamayınca, hevesler ve hırslar zum yapınca zaman hem boşa geçer hem de tersine işler hayat. Geriye gidiş ve boşluğa yuvarlanış atmosferinde ise reformist beyinler tutulur geceden sabaha. Oysa en çok onlara gereksinim vardır ayazda buz kesince fikirler fakat ay tutulması yaşanır zamansız ve mekânsız.
Ters yönden gelen bir araçtır artık devrim farz edilerek alkış tutulan ve dümendeki için vaciptir vecibeleri yerine getirmek. Ve karşı devrim halkın çağdaş ve katılımcı rejim istemini bir çırpıda rafa kaldırır, benimle idare edeceksini dayatır süslü beyinlere. Vakit nakit hesabıyla demokrasiyi olgunlaştıracak teorem ve projeler üretmeden reformist görüntüler veren ama asla reformculuk yapmayan ve yapmayacak bir çizgiye hapsolur o sözde devrim çılgınlığı.
Aslında bu realiteyi ortaya dökmek toplumu iyi tanıyan ve toplumsal değerleri benimseyenlerin asli görevidir. Ağızlar tam açılmadan, diğer her toplumsal yakınlaşma acı bir bedel ödetir ve tahsil eder gider diyemeden üstüne çöker saltanat ve salt bu yüzden erir manzara. Satmışım anasını iç dünyası iş dünyasına kayar ve suskunluk ilacına gerek kalmaz hap yutulmuştur.
Oysa kendi içinde bütünleşen, ulusal değerlerden ve kişisel birikimlerden güçlenen her karar ve kararlılık gün olur devran döner evrenselliği de kucaklar. Böylelikle olur ancak çağı yakalayıp, hedeflenene hareketlenmek ve kitlenmek. Yoksa paket üstü paketler yığarak, yağdırarak ülkenin safdilliğinden yararlanmak ve sineyi millete racon kesmek değildir devrimin açılımı.
Belki biraz sol kaçacak ama bireysel ve toplumsal özgürlüğün, emeğin üstünlüğünün, eşitlik ve dayanışmanın geliştirilmesinin, ülke bütünlüğünde çoğulcu demokrasinin işletilmesinin dürüst yönetim açık toplum ilkesinin yaşatılmasının acilen yapılandırılması hayati bir ihtiyaçtır. Tüm bunları yok sayarak veya öteleyerek örgütlü veya örgütsüz sivil toplum yapısıyla her Allahın günü yerli yersiz oynayarak bu devrimsel gerçeklik sağlanamaz, sağdan da sollanamaz. Ayrıca yorum ve yöntemleri halka sadece dinsel ve mezhepsel motiflerle ulaştırmak ve garip halkı arsız sunumların paydası yapmak, en kolay yolu budur çünkü bu halk böyle anlıyor ve istiyor demek kolaycılığı yarın demokrasiyi de dinselleştirince, mezhepsizlere sığınacak liman kalmaz şu üç yanı deniz yarım adada.
Demek ki tüm bu yaklaşımları yönlendirecek anlayış asla ve kata dar kalıpçı ve statükocu olamaz. Halkın istemleri doğrultusunda dinamik, katılımcı, özgürlükçü, ilerici, örgütçü ve çağdaş bir süreç başlattık diyerek devrim, diyen herkes de asla ve kata devrimci olamaz.
Mevcut düzene yenilikler, değişim ve dönüşüm getiren ilkeleri topluma sunabilecek ve benimsetebilecek bir inanç biçimidir devrim ve devrimciye gerekli olan da bu bilinçtir. Düzene uyumun veya düzeni geriye ters yüz etmenin değil, değişimin ısrarcı takipçisi, tercihleri yarınlara yönlendirebilen, çağdaş toplumun kuruculuğu iddiasını söylemlerinde ve eylemlerinde taşıyabilmektir devrimcilik.
Aslında ülkenin böylesi bir birikimi var. Yürekli ve özverili insanları da var. Bir yerlerde izliyorlar belki, belki zamanı geldi sur unun üflenişini bekliyorlar derinden ve inceden. Toplum değerlerini en zirveye yükseltecek, delirten kuşkuları yok edebilecek çareleri düzenleyebilen ve yeni çıkış ve bakış açıları üretebilecek kadrolar elbette var bu ülkede. Gerçekten bu halk hak ettiği yere çok yakında gelecektir jargonuna tapanlar da var bu ülkede. Ancak önemli olan bölünmeden parçalanmadan bu günleri atlatabilmektir.
Sorunlar günden güne devasa büyüdükçe, ana sorunlar yok sayılıp ertelendikçe bu ülke hiçbir zaman ve hiçbir paket şenliğiyle esenliğe kavuşmaz. Korkudan dillerin titrediği, diz bağlarının çözüldüğü ileri demokrasi anlayışı ve paketsel demokratikleşme sihriyle ülkenin diğer tüm sorunları tetiklenir sadece. Ve asla çözülemez, aşılamaz, çare bulunamaz sorunlar yumağı istikrarın sağlanamadığı bir ortamı yaratır tepe taklak. İşte o vakit makaslar iyice daralsa da mutlaka daha faşizan çıkış yollarına sapar ileri demokrasi treni.
Ülkenin faşist dönem ürünü kurumlar ve yasalarla getirildiği durum belli iken, dönülmez kara nokta ortada iken, faşist ideoloji tasfiye edilmeden iyi niyetle de olsa yapılanların hiç biri gerçek çözüm olamaz. Demokrasi ayıplarının önüne geçemeyen geri kalmış ülkelerin genel yazgısı ufukta belirir ve boyun eğip kabullenişin alfabesi okutulur tüm paket isyancılarına. Tarih bu tersine işleyişin örnekleriyle dolu.
O halde sınırlı demokratik hak ve özgürlükleri halka ödülmüş, nimetmiş gibi sunmak ve toplumca görülmeyen veya göz ardı edilen paragraflara asıl gayeleri küçük puntolarla sığdırmak ve sıralamak, paketten taşanları bizden değil saymak ayıp etmek olur elmanın diğer yarısına. Elma ile armudu toplayarak paketlemek ise hemen yerel seçimlerin peşine halka acı bedeller ödetmek ve bir şekilde şekilsizce yönetmektir sallanan gemiyi. Plaketleri şimdiden hazırlanmış bir demo-paket işgüzarlığı ise tüm bu kopartılan yaygara ve yarım yarım halka yaranmak ise tüm çaba demo-siyaset otokrasisi millete hayırlı olsun.
Dememiz o ki; Demokrasi halkın geciktirilmiş hediyesi değil en temel hakkıdır. Yasaklar, sınırlamalar, baskılar, yıldırmalar ve süründürmeler ile üstü örtülü sürdürülen hüküm sürmenin taraflarının işi değildir devrimcilik ve çok ağır gelir, gelmelidir ve gelecektir sahte de olsa devrimcilik onlara.
Sınıfsal eğilimi bal gibi belli olan partizanların işi bu uğurda bu yolda daha da güçleştikçe adam olma ipine daha bir adam, adam gibi adam sarıldıkları ise devrim-sel bir gerçektir…
Sınıfsal eğilimi bal gibi belli, gerçek bir partizan olmaya adaylıktan bu güne çok on yıllar geçti hanemizde. Kaybolan o yitik yıllarımızda dahi adam olmayı unutmadık hiçbir zaman. Zaten her şey gün olur unutulabilir, ama adam gibi adam olmak unutulunca çöker hüzün, yıkıp geçer kasvet ve dem vurur beyne…
Dememiz o ki; her yeni gün birlik, beraberlik, bütünlük, dirlik, kuvvet, büyüklük masallarıyla aldatılarak geldik son on yılda sona.
Ulusal ve evrensel birçok kavram ve kurum, devlet ve millet değişime uğrarken yenilenmek ve yeniden yapılanmak elbette en kaçılmaz ve kaçınılmaz gerçektir. Ancak çağın koşullarına göre yeniden yapılanmayı ve değişimi insanda, toplumda ve evrende yakalamak da bir o kadar zordur.
Güne ve geleceğe damga vuracak bir yaşamsallık kurgulanamayınca, hevesler ve hırslar zum yapınca zaman hem boşa geçer hem de tersine işler hayat. Geriye gidiş ve boşluğa yuvarlanış atmosferinde ise reformist beyinler tutulur geceden sabaha. Oysa en çok onlara gereksinim vardır ayazda buz kesince fikirler fakat ay tutulması yaşanır zamansız ve mekânsız.
Ters yönden gelen bir araçtır artık devrim farz edilerek alkış tutulan ve dümendeki için vaciptir vecibeleri yerine getirmek. Ve karşı devrim halkın çağdaş ve katılımcı rejim istemini bir çırpıda rafa kaldırır, benimle idare edeceksini dayatır süslü beyinlere. Vakit nakit hesabıyla demokrasiyi olgunlaştıracak teorem ve projeler üretmeden reformist görüntüler veren ama asla reformculuk yapmayan ve yapmayacak bir çizgiye hapsolur o sözde devrim çılgınlığı.
Aslında bu realiteyi ortaya dökmek toplumu iyi tanıyan ve toplumsal değerleri benimseyenlerin asli görevidir. Ağızlar tam açılmadan, diğer her toplumsal yakınlaşma acı bir bedel ödetir ve tahsil eder gider diyemeden üstüne çöker saltanat ve salt bu yüzden erir manzara. Satmışım anasını iç dünyası iş dünyasına kayar ve suskunluk ilacına gerek kalmaz hap yutulmuştur.
Oysa kendi içinde bütünleşen, ulusal değerlerden ve kişisel birikimlerden güçlenen her karar ve kararlılık gün olur devran döner evrenselliği de kucaklar. Böylelikle olur ancak çağı yakalayıp, hedeflenene hareketlenmek ve kitlenmek. Yoksa paket üstü paketler yığarak, yağdırarak ülkenin safdilliğinden yararlanmak ve sineyi millete racon kesmek değildir devrimin açılımı.
Belki biraz sol kaçacak ama bireysel ve toplumsal özgürlüğün, emeğin üstünlüğünün, eşitlik ve dayanışmanın geliştirilmesinin, ülke bütünlüğünde çoğulcu demokrasinin işletilmesinin dürüst yönetim açık toplum ilkesinin yaşatılmasının acilen yapılandırılması hayati bir ihtiyaçtır. Tüm bunları yok sayarak veya öteleyerek örgütlü veya örgütsüz sivil toplum yapısıyla her Allahın günü yerli yersiz oynayarak bu devrimsel gerçeklik sağlanamaz, sağdan da sollanamaz. Ayrıca yorum ve yöntemleri halka sadece dinsel ve mezhepsel motiflerle ulaştırmak ve garip halkı arsız sunumların paydası yapmak, en kolay yolu budur çünkü bu halk böyle anlıyor ve istiyor demek kolaycılığı yarın demokrasiyi de dinselleştirince, mezhepsizlere sığınacak liman kalmaz şu üç yanı deniz yarım adada.
Demek ki tüm bu yaklaşımları yönlendirecek anlayış asla ve kata dar kalıpçı ve statükocu olamaz. Halkın istemleri doğrultusunda dinamik, katılımcı, özgürlükçü, ilerici, örgütçü ve çağdaş bir süreç başlattık diyerek devrim, diyen herkes de asla ve kata devrimci olamaz.
Mevcut düzene yenilikler, değişim ve dönüşüm getiren ilkeleri topluma sunabilecek ve benimsetebilecek bir inanç biçimidir devrim ve devrimciye gerekli olan da bu bilinçtir. Düzene uyumun veya düzeni geriye ters yüz etmenin değil, değişimin ısrarcı takipçisi, tercihleri yarınlara yönlendirebilen, çağdaş toplumun kuruculuğu iddiasını söylemlerinde ve eylemlerinde taşıyabilmektir devrimcilik.
Aslında ülkenin böylesi bir birikimi var. Yürekli ve özverili insanları da var. Bir yerlerde izliyorlar belki, belki zamanı geldi sur unun üflenişini bekliyorlar derinden ve inceden. Toplum değerlerini en zirveye yükseltecek, delirten kuşkuları yok edebilecek çareleri düzenleyebilen ve yeni çıkış ve bakış açıları üretebilecek kadrolar elbette var bu ülkede. Gerçekten bu halk hak ettiği yere çok yakında gelecektir jargonuna tapanlar da var bu ülkede. Ancak önemli olan bölünmeden parçalanmadan bu günleri atlatabilmektir.
Sorunlar günden güne devasa büyüdükçe, ana sorunlar yok sayılıp ertelendikçe bu ülke hiçbir zaman ve hiçbir paket şenliğiyle esenliğe kavuşmaz. Korkudan dillerin titrediği, diz bağlarının çözüldüğü ileri demokrasi anlayışı ve paketsel demokratikleşme sihriyle ülkenin diğer tüm sorunları tetiklenir sadece. Ve asla çözülemez, aşılamaz, çare bulunamaz sorunlar yumağı istikrarın sağlanamadığı bir ortamı yaratır tepe taklak. İşte o vakit makaslar iyice daralsa da mutlaka daha faşizan çıkış yollarına sapar ileri demokrasi treni.
Ülkenin faşist dönem ürünü kurumlar ve yasalarla getirildiği durum belli iken, dönülmez kara nokta ortada iken, faşist ideoloji tasfiye edilmeden iyi niyetle de olsa yapılanların hiç biri gerçek çözüm olamaz. Demokrasi ayıplarının önüne geçemeyen geri kalmış ülkelerin genel yazgısı ufukta belirir ve boyun eğip kabullenişin alfabesi okutulur tüm paket isyancılarına. Tarih bu tersine işleyişin örnekleriyle dolu.
O halde sınırlı demokratik hak ve özgürlükleri halka ödülmüş, nimetmiş gibi sunmak ve toplumca görülmeyen veya göz ardı edilen paragraflara asıl gayeleri küçük puntolarla sığdırmak ve sıralamak, paketten taşanları bizden değil saymak ayıp etmek olur elmanın diğer yarısına. Elma ile armudu toplayarak paketlemek ise hemen yerel seçimlerin peşine halka acı bedeller ödetmek ve bir şekilde şekilsizce yönetmektir sallanan gemiyi. Plaketleri şimdiden hazırlanmış bir demo-paket işgüzarlığı ise tüm bu kopartılan yaygara ve yarım yarım halka yaranmak ise tüm çaba demo-siyaset otokrasisi millete hayırlı olsun.
Dememiz o ki; Demokrasi halkın geciktirilmiş hediyesi değil en temel hakkıdır. Yasaklar, sınırlamalar, baskılar, yıldırmalar ve süründürmeler ile üstü örtülü sürdürülen hüküm sürmenin taraflarının işi değildir devrimcilik ve çok ağır gelir, gelmelidir ve gelecektir sahte de olsa devrimcilik onlara.
Sınıfsal eğilimi bal gibi belli olan partizanların işi bu uğurda bu yolda daha da güçleştikçe adam olma ipine daha bir adam, adam gibi adam sarıldıkları ise devrim-sel bir gerçektir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
.jpg)
